Etiket: Tedavi

  • Ülseratif kolit ve crohn hastalığı

    Ülseratif kolit ve crohn hastalığı

    Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı (inflamatuar bağırsak hastalıkları), çocukluk hastalıkları içinde önemli yer tutar. Beş yaşın altında görülmesi nadirdir. 10-19 yaşları arasında sıklığı artar. Hastalığın klinik belirtileri ve tedavisi erişkinlerde olduğu gibidir.

    Belirtiler
    Ülseratif kolit kalın barsağın hastalığıdır. Çocuklarda genellikle kalın barsağın son bölümünü tutar. Kanlı ishal ve karın ağrısı olur. Çocuklarda hastalık erişkinlere göre daha hafiftir. Ancak, yine de iştahsızlık, kilo kaybı, hafif ateş ve solukluk gibi belirtiler olabilir.
    Crohn hastalığı, hastaların büyük kısmında ince barsağın son bölümünü tutar. Tüm ince barsağı ve kalın barsağı da hastalandırabilir. Crohn hastalığında karın ağrısı, iştahsızlık, kilo kaybı en sık görülen belirtilerdir.
    Çocukluk ve ergenlik döneminde barsakla ilgili olmayan bazı bulgular ön plandadır, hatta ilk ortaya çıkan belitiler olabilir. Artrit denilen eklem iltihabı ve ağrısı, iştahsızlık, beslenme bozukluğu, en önemlisi de gelişme geriliği ve bunun yanı sıra buluğ yaşının gecikmesi barsak ile ilgili şikayetlerden daha önce ortaya çıkabilir. Bu durumda gerçek hastalığın tanısı gecikebilir. Çocuklarda başka bir nedene bağlanamayan, yukarıda sözü edilen belirtiler olduğunda inflamatuvar barsak hastalığı, özellikle de sebepsiz gelişme geriliği olanlarda Crohn hastalığı akla gelmeli ve bu yönde incelenmelidir.

    Tanı
    İnflamatuvar barsak hastalığının tanısı için çeşitli incelemeler yapılır. Bazı barsak infeksiyonlarında hastaların yakınmaları, inflamatuvar barsak hastalığının belirtileri ile karışabilir. Bu nedenle öncelikle dışkı ve kan incelemeleri ile infeksiyon hastalığı olup olmadığı araştırılmalıdır. Ülkemizde sıkça rastlanan amipli dizanteri, özellikle ülseratif kolite benzerlik gösterir ve tanı karışıklığına neden olabilir. Hastalığın tanısı kolonoskop adı verilen aletle makattan girilerek barsağın görülmesi, bu sırada barsağın iç yüzünden alınan küçük bir parçanın mikroskopta incelenmesi ile konur.

    Tedavi ve izlem
    Çocuklarda inflamatuvar barsak hastalığının tedavisi, erişkin hastalarda olduğu gibidir. Ancak, ilaçların dozu, çocuğun ağırlığına göre ayarlanır. Tedavinin amacı, hastalığın yatıştırılması ile alevlenmenin önlenmesidir. Özellikle çocuk hastalarda beslenme bozukluğunun ve gelişme geriliğinin düzeltilmesi çok önemlidir.
    İnflamatuvar barsak hastalığı kronik hastalıktır. Tedavi ile baskılanır, sessiz döneme girer. Bu hastalıkta tedavi süreklidir. Tedaviyi kesen hastalarda hastalık alevlenir. Bu durum tedavi altında iken de olabilir. Bu nedenle çocuğun ebeveyni tarafından sürekli izlenmesi, doktorunun önereceği belirli aralıklarla kontrollerinin yapılması gereklidir.
    Tedavi ve ilaç dozları ile ilgili değişikliklere hastanın doktoru karar vermelidir.

  • SOSYAL ANKSİYETE

    SOSYAL ANKSİYETE

    Pek çok kişi; yeni biriyle tanışırken ya da topluluk önünde konuşma yapmak zorunda kaldığında, heyecanlanabilir veya çekingen davranabilir. Ancak sosyal kaygı ya da diğer adıyla“Sosyal Anksiyete Bozukluğu”, utangaçlıktan ya da bazı durumlarda heyecanlanmaktan çok daha fazlasıdır.

    “Kalabalık yerlerde kendimi hiç rahat hissetmiyorum. Herkes bana bakıyor gibi geliyor”

    “Başkalarının yanında elimi nereye koyacağımı bile bilemiyorum. Telefonumla ilgilenerek, fark edilmemeye çalışıyorum.”

    “Bir toplantıda fikrimi söylemeyi çok istiyorum ama yanlış bir şey söylemekten korktuğum için hiç konuşamıyorum.”

    “Sınıfta parmak kaldırmaktan korkuyorum. Saçma bir şey söylersem, sesim kötü çıkarsa, sesimi kimse duymazsa, kekelersem… Arkadaşlarım benimle dalga geçer, rezil olurum.”

    “Bir topluluk karşısında konuşma yapmak, benim için çok zor. Kızarıyorum, sesim titriyor, kalbim hızla atıyor ve hızlıca konuşup o anı atlatmaya çalışıyorum.”

    Bu ve benzer cümleleri söyleyen pek çok danışanım oldu. Yaşadıkları sorunun ne olduğuna anlam veremediklerini ve kendilerine “benim özgüvenim çok düşük” diye yorum yaptıklarını görüyorum. Sorunun aslında özgüven sorunu olmadığını, sosyal kaygı yaşadıklarını anlatıyoruz öncelikle.

    Nedir Sosyal Kaygı?

    “Sosyal kaygı”; kişinin başkalarının kendisi hakkında ne düşüneceğine odaklı yaşayarak, sosyal iletişimden geri çekilme ve sonuç olarak sosyal beceriler yönünden zayıf kalma sürecidir.

    Toplum içinde konuşurken ya da herhangi bir eylem yaparken kızarma, terleme, ellerin titremesi, kendini küçük düşürecek yanlış bir şey yapma korkusu ile kaçma, kaçınma ve güvenlik davranışlarına başvurarak sorunu devam ettirme söz konusudur.

    Bir örnekle anlatayım:

    A isimli, üniversite 2. Sınıf öğrencisi bir bayan; erkeklerle aynı ortamda bulunmakla ilgili sorun yaşıyor. A, erkeklerin yanında konuşursa; yanlış/ saçma bir şey söyleyerek rezil olacağını, onların kendisiyle dalga geçeceğini düşünüyor.

    Bununla ilgili geçmişte olumsuz bir deneyimi de olmuş olabilir. Yaşadığı olayın o anla ve oradaki kişilerle ilgili olduğunu göremeyip, genelleme yapmış olması çok mümkün. “Erkekler çok acımasız”, “Erkeklerin yanında hata yapmamalıyım,, yoksa dalga geçerler” gibi varsayımlar geliştirmiş olabilir. Çoğu insan bu gibi varsayımlarının farkında değildir.

    Örneğimize geri dönelim;

    A, bu inançlar ve varsayımlar nedeniyle, erkeklerin yanında hiç oturmamaya çalışarak kaçma davranışı yapıyor. Kız arkadaşları ısrar edip oturmak zorunda kalırsa; kızarıyor, kalp atışları artıyor, elleri titriyor. Bu bedensel duyumların fark edileceğinden korkuyor ve hiç konuşmayarak kaçınıyor. Ya da telefonuyla oynayarak, çantasını karıştırarak, kuytu köşede durarak güvenli bir ortam yaratmaya çalışarak güvenlik davranışlarına başvuruyor.

    A, korktuğu şeyin başına gelmemesi için yaptığı her kaçma, kaçınma ya da güvenlik davranışlarıyla, sorununun şiddetinin daha da artarak devam etmesine neden oluyor. Süreç içerisinde, kız arkadaşlarıyla iletişim kurma ve sosyal becerileri gelişirken, erkek arkadaşlarıyla iletişim kurma ve sosyal becerileri zayıflıyor. Böylelikle, “sosyal anksiyete bozukluğu” yaşanmaya başlıyor.

    A, kız ve erkek öğrencilerin birlikte olduğu bir grup çalışması yapılacağını duyduğunda; kalp atışları artıyor, elleri titriyor, terliyor, kızarıyor ve yoğun bir kaygı yaşıyor. Günler hatta haftalar öncesinden yaşayacağı olumsuz durumları hayal ederek beklenti kaygısı yaşıyor. Buna, depresif duygu durum da eşlik edebiliyor. Odasına kapanma, kimseyle görüşmek istememe, beslenme ve uyku sorunları…

    Sonuç; A, bu duruma dayanamayıp ya okulu bırakıyor ya da bilinçli bir ailenin ya da yakınının ısrarıyla tedaviye başvurmasıyla son buluyor.

    Sosyal Kaygıyla Kendim Nasıl Baş Edebilirim?

    Sizin yaşadığınız kaygı, A’nınki kadar yoğun olmayabilir. Farklı düzeylerde, farklı şiddette yaşayabilirsiniz. Sizin yaşadığınız kaygı daha hafif düzeyde ise, siz kendiniz sosyal kaygınızla baş etmeyi denemelisiniz.

    Öncelikle, kendinizden sosyal ortamlarda neler beklediğinizi liste halinde yazın (Standartlarınız): Sesim iyi çıkmalı, herkes beni dinlemeli, yanlış bir tek kelime bile söylememeliyim…

    Hayata ve insana dair ne kadar normal bu beklentiler sorgulayın… Bu beklentileriniz ne kadar gerçekçi? Sizin dışınızdaki insanların yanlış bir kelime söylediğini, masaya su döktüğünü, kızardığını hiç gördünüz mü?

    Peki, bunlar diyelim ki olmadı. Ne olur? Rezil olurum, herkes bana güler, bir daha onların yüzüne bakamam…

    Gerçekten öyle mi? Gerçekten felaket mi olur kendinizden beklentileriniz olmazsa? Hiç dili sürçen ya da sesi farklı çıkıp boğazını temizleyen bir insan gördünüz mü? Rezil mi oldu yoksa sohbet hiçbir şey olmamış gibi mi devam etti?

    Tüm bunları cevaplayın kendi kendinize. Kendinizden sağlıklı ve gerçekçi olanı değil, mükemmeli hatta imkânsızı beklediğinizi fark ettiniz mi şuan?

    Şimdi kaçtığınız, kaçındığınız kişi, yer ve ortamların listesini yapın. İlk başta kaygılansanız da, tedirgin olsanız da adım adım üzerine gidin bunların. Çünkü siz bunları yapmadıkça kaygınızın sıklığı ve şiddeti artıyor.

    Aşağıdaki sosyal durumları bireralıştırmaolarak görüp, uygulamayı da deneyebilirsiniz:

    • Yakın bir akrabanızla, arkadaşınızla ya da tanıdığınızla kalabalık bir yerde yemeğe gidin.

    • Başkalarıyla göz temasında bulunarak selamlaşın ya da ‘merhaba’ diyen ilk kişi olmayı deneyin.

    • Birine iltifat edin.

    • Öğrenciyseniz, hiç düşünmeden parmak kaldırıp soru sorun.

    • Bir mağazada satış görevlisinden yardım isteyin, fiyat sorun.

    • Bir yabancıya adres sorun.

    • Başkalarına ilgi gösterin: İşleri, çocukları, hobileri, seyahatleri vb ile ilgili sorular sorun.

    • Program yapmak için bir arkadaşınızı arayın.

    • Hoşunuza giden bir konuda bir gönüllü grubuna ya da kursa katılın. Böylece sevdiğiniz bir konuya odaklandığınız sırada, küçük bir grupta başkalarıyla iletişim kurmayı deneyebilirsiniz.

    Ne Zaman Tedavi Olmam Gerekir?

    Eğer sosyal ortamlarda yaşadığınız kaygı;

    • Sizin kendinizle, ailenizle, toplumla uyumunuzu olumsuz yönde etkiliyorsa,

    • İşinizi, öğrenciliğinizi, yaşamınızı sürdürürken işlevselliğinizi bozuyorsa yani günlük hayatı etkiliyorsa mutlaka tedavi olmalısınız.

    Çünkü “sosyal kaygı”, kendiliğinden geçen bir rahatsızlık değildir.

    Sosyal Kaygı Bozukluğu Tedavisini Nasıl Yapıyoruz?

    Sosyal Kaygı, tedavisi olan bir bozukluktur. Sosyal Kaygı’da ilaç tedavisi ve psikoterapi (konuşmaya dayalı ruhsal tedavi) uygulanır. Eğer A’nın yaşadığı düzeyde bir çökkünlük varsa, bizim uygulayacağımız psikoterapinin yanı sıra, ilaç tedavisi uygulanması için danışanımızı psikiyatriste yönlendirerek ilaç tedavisine de başlamasını öneriyoruz.

    Sosyal kaygıda en sık uygulanan psikoterapi yöntemi, Bilişsel-Davranışçı Terapidir. Öncelikle Bilişsel, sonra hazır olunduğunda Davranışsal aşamaya geçeriz. Bilişsel aşamada; kaygı duyguları ve bu kaygıya karşı oluşan bedensel tepkileri tanıma, kaygı doğuran durumlardaki düşüncelerin ne olduğunu anlama, temel varsayım ve inançları bulma, bunlara karşı başa çıkma stratejileri geliştirme gibi aşamalar vardır.

    Davranışsal aşamada ise; model olma, danışanın belirtileri daha net algılayabilmesi için terapi odasında rol oynama, sosyal beceri eğitimi, ardından psikoterapistle danışanın birlikte yaptıkları (danışana özel) bir program dahilinde yakınmaların üstüne gitme gibi her danışanda farklı uyguladığımız teknikler vardır.

    Pek çok danışanımızın, sosyal kaygı bozukluğu ile baş etmesini öğrenmeleri ve bunu hayatları boyunca ustaca uygulayabilmeleri noktasında Bilişsel Davranışçı Psikoterapi’yi başarıyla uygulamaya devam etmekteyiz.

  • Çocuklarda mide mikrobu (helicobacter pylori)

    Çocuklarda mide mikrobu (helicobacter pylori)

    Helicobacter pylori (H. pylori) insan midesinin iç yüzeyini enfekte edip orada sürekli bir iltihap (gastrit) oluşturan bir bakteri türüdür. Bu bakteri dünya çapında ülserlerin en sık sebebidir. H. pylori enfeksiyonu mikrobu barındıran yiyecek ve içeceklerin ağız yoluyla alınması ve kişiden kişiye bulaş yöntemleriyle edinilmektedir. Bu enfeksiyon kalabalık ve alt yapısı iyi olmayan toplumlarda daha sık görülmektedir.H. pylori ile enfekte olmuş bireyler mikroba yönelik uygun bir tedavi verilmediği durumlarda genellikle yaşam boyu bu mikrobu taşırlar. H. pylori ile enfekte olmuş bireylerin önemli bir kısmında 12 parmak barsağı veya midede ülser meydana gelmektedir. Ayrıca, H. pylorienfeksiyonunun mide kanseri ve MALT lenfoma ismi verilen sindirim sistemi tümörü ile de ilişkisi bulunmaktadır

    HASTALIK NASIL BULAŞIR?

    H. pylori kişiden kişiye fekal-oral yolla (dışkı ürünlerinin ağıza alınmasıyla) veya oral-oral yolla (ağızdan ağıza) bulaştığı düşünülmektedir. Olası diğer çevresel faktörler, bu mikrobu barındıran su ve yiyeceklerdir. Kalabalık aile ortamı ve düşük sosyoekonomik durum bulaş için risk oluşturur. Özellikle annedeH.pylori enfeksiyonu bulunması durumunda bebek ve çocuklara geçme olasılığı artar. Bu mikroptan korunmak için ellerin iyi yıkanması, yemeklerin uygun olarak hazırlanması ve içme suyunun temiz ve güvenli kaynaklardan sağlanması önerilebilir.

    HASTALIK NASIL TEŞHİS EDİLİR?

    H. pylori ile enfekte olan kişi bu mikropla mücadele etmek için bakteriye yönelik antikor dediğimiz maddeler üretir. Bu antikorların saptanması ile hastalığın tanısı olasıdır. Ancak bu yöntem çocuk ve gençlerde başarılı olmamaktadır. Gerekli olduğunda endoskopi yapılarak ve mide yüzeyinden küçük parçacıklar (biopsi örneği) alınarak mikropu saptamak en duyarlı ve kesin tanı yöntemidir. Üre soluk testi denilen bir üfleme testi ile de mikrobun varlığını saptanabilir. Bu testte hastaya zararsız bir madde içirilir. Bu madde midede bakteri mevcutsa bakteri tarafından parçalanır ve soluk örneğinde yıkım ürünleri tespit edilir. Üre soluk testi mikrobun midede varlığını gösteren en doğru testlerden birisidir. Dışkı testleri de teşhiste yardımcıdır.

    H. PYLORİ NELERE YOL AÇAR?

    H. pylori‘nin yol açtığı hastalıklar arasında ülser, gastrit, mide kanseri ve lenfoma, dispepsi (sindirim güçlüğü, midede ağrı,yanma,bulantı ve dolgunluk) gibi hastalıklar bulunmaktadır. H.pylori enfeksiyonu ayrıca demir eksikliğine bağlı kansızlık (anemi), karın ağrısı ve büyüme geriliği gibi sağlık sorunlarına yol açabilir.
    H. pylori mide yüzeyinde tahriş edici etkiye sahip olup midede iltihap (Gastrit) meydana getirir. Aynı zamanda peptik ülser oluşumuna da neden olmaktadır. Bazı faktörler mide ve 12 parmak barsağında ülser oluşumuna katkıda bulunurlar (H. pylori, mide asidi, ailesel yatkınlık, aspirin ve bazı romatizmal hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar, sigara içmek, vs). Ender olarak, bazı kişilerde hayatlarının ileriki yıllarında mide kanseri ortaya çıkmaktadır. Ülser tekrarlayıcı bir hastalık olduğu halde, eğer H. pylori ‘yi yok edici tedavi uygulanır sa, kalıcı olarak iyileşme sağlanabilir.

    HASTALIK NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    H.pylori bir bakteri olduğu için antibiotikler ile tedavi edilebilmesi gerekir, ancak bu bakterinin mideden tamamen yok edilmesi oldukça zordur. Bunun sebeplerinden birisi mikrobun yerleşim yeri olan mide yüzeyinde kalın bir mide sıvısı bulunması ve bu ortama yüksek konsantrasyonda antibiotiğin geçişinin zor olmasıdır. Çoğu tedavi rejimleri 7-28 gün boyunca birden fazla ilacın alınmasını içermektedir. Bu ilaçlar arasında bir veya iki antibiotik ve beraberinde mideden asit salgısını kontrol eden bir ilaç bulunmaktadır. Mikrobun ilaçlara direnç kazanması sonucu enfeksiyon tekrarlayabilir.

    KİMLERE H. PYLORİ ‘Yİ YOK EDİCİ TEDAVİ VERİLMELİDİR?

    Peptik ülser tanısı kesin olarak konulan ve H . pylori ile enfekte olan kişiler H. pylori‘yi ortadan kaldırıcı tedavi vermek için en uygun olan kişilerdir. Bu hastalar tamamen H. pylori‘den temizlenebilirlerse genellikle, ülserden kalıcı olarak kurtulabilmektedirler. H. pylori ile enfekte olduğu bilinen, ancak herhangi bir şikayeti olmayan kişilere H. pylori‘yi yok edici tedavi verilmesi gerekmemektedir. Ailesinde mide ve sindirim kanalı kanseri bulunan kişilerin H.pylori yönünden incelenmesi gerekebilir. Demir tedavisine dirençli kansızlık (anemi), karın ağrısı ve büyüme geriliği olan çocuklarda da H.pylori mikrobunun araştırılma ve tedavisi uygun olur.

  • Gebelikte psikolojik rahatsızlıklar tedavi edilebilir mi?

    Gebelikte psikolojik rahatsızlıklar tedavi edilebilir mi?

    Yapılan araştırmalara göre Türkiye’de çok sayıda kadın psikolojik destek alıyor. Bazı psikolojik
    rahatsızlıklar ise kadınlarda erkeklerden daha sık görülüyor. Örneğin; depresyon, bipolar hastalıklar,
    şizofreni, duygulanım bozuklukları, kişilik bozuklukları.

    Psikolojik tedavi gören birçok kadın sağlıklı gebelik geçirebileceği gibi gebeliğe bu hastalıkların olumsuz
    etkisi de olabiliyor. Gebelikte stres veya hormonal salgılar bazı ruhsal probleminizin şiddetlenmesine ya
    da daha önce geçirdiğiniz ve iyileştiğiniz eski bir hastalığınızın tekrarlamasına sebep olabilir. Eğer bu
    sorun tedavi edilmezse kendinize gerektiği gibi bakamazsınız. Hastalığı bağlı olarak yeterli
    beslenemezsiniz, düzenli uyuyamaz ve uyuyamadığınız için yeterli dinlenemezsiniz, bu yüzden de
    gebelik kontrollerinizi aksatabilirsiniz.

    Herhangi bir ruh sağlığı probleminiz varsa bunu mutlaka gebeliğinizi takip eden doktorunuza söyleyin ve
    kullandığınız ilaçlarla ilgili bilgi verin. Bazı ilaçların gebelikte kullanımı uygun olsa da bazılarının
    kullanılması bebeğinize zarar verebiliyor. Eğer kullandığınız ilaç varsa gebeliğinizi takip eden doktor ve
    psikiyatristiniz ilacın gebelikte kullanımı veya bırakmanız hakkında size bilgi verecektir. İlaca devam
    kararlılığı hastalığınızın şiddeti, iyileşmiş olmanız veya halen bazı belirtilere sahip olmanıza göre
    değerlendirilecektir. Gebelik sırasında ruh hastalığı tedavisi yapılırken tek bir ilacın yüksek dozda
    kullanımı birden fazla ilaç kullanımına tercih edilir. Doktorunuz ve siz ilacın size katacağı artı ve eksileri
    konuşarak tedavi hakkında karar vereceksiniz. Eğer ilaç tedaviniz kesilirse farklı tedavi yaklaşımları
    mesela piskoterapi gibi tedavileri gerektiğinde uygulayabilirsiniz.

    Gebelik sonrasında da psikolojik sorunlar yaşayan kadınlar vardır. Daha önce ruh sağlığı problemi olan
    kadınların psikiyatrik sebepten hastaneye yatma ihtimalleri doğumdan sonra eskiye yani son 2 yıla göre
    20 kat arttı. Bu kişilerin doğum sonrası depresyon geçirme ihtimalleri de arttı.

    Doğum sonrası ilk bir hafta tüm anneler için stresli bir dönemdir. Doğumdan sonra bebeğe alışma
    sürecinde aileniz veya arkadaşlarınız tarafından desteklenmeniz bu süreci daha rahat atlatmanıza
    yardımcı olacaktır.

  • Sağlam bebek takibi ve allerjide erken teşhis

    Allerji doğumda başlar. Genetik yatkınlık; bunun üzerine eklenen çevresel faktörler; buyursun hastalık. Bu çevresel faktörler ne zaman bebeğin tolerans sınırını geçerse, o zaman hastalık olarak ortaya çıkar. Bazen daha hayatın ilk günlerinde, bazen 4-5 yaş civarı…

    En çok inek sütü alerjisi şeklinde görülen besin alerjisi; en erken başlayanıdır. Hayatın ilk günlerinde bile ip uçları verebilir. Süt çocukluğu döneminde “üşütme”, “soğuk algınlığı”, “bronşit başlangıcı” vs. isimler verilen durumlar belki de bir alerjik hastalığın belirtileridir.

    Ailede; anne, baba, kardeşlerde alerji öyküsü varsa; bu risk katlanarak artmaktadır. Özellikle aile öyküsü olan bebeklerin periyodik sağlıklı bebek kontrolleri sırasında bazen ailenin gözünden kaçan erken belirtileri yakalayarak gereken önlem ve tedavileri uygulandığında yıllarca sürecek bir tedavi sürecini başlamadan önlemek mümkün olmaktadır.

    Bir de madalyonun diğer yüzü var. Hiçbir özelliği olmayan bazı belirtilerden yola çıkılarak bebekler ilk aylardan itibaren gereksiz tedavilere de maruz kalabiliyor. Gereksiz besin yasaklamaları, gereksiz ilaç yüklemeleri de maalesef sık gördüğümüz uygulamalar.

    Sağlıklı periyodik bebek kontrolleri yaptığım bebeklerimde zaman zaman rastladığım bir durum olduğu için gündeme getirmek istedim. Baştan bana sağlam bebek kontrolüne başlayan ailelerin çoğunda alerji öyküsü var. Bebeklerin ve ailenin hayatı zehir olmasın diye dikkat ve özenle izliyor, gerektiği zaman, gerektiği kadar tedavi ile bilimin sınırları içinde yardımcı olmaya çalışıyorum.

    Bazen tavsiye ile veya başka nedenlerle birkaç ay geçtikten sonra takibe gelmeye başlayan bebeklerimde ne yazık ki bu yanlışlar görülebiliyor. Komşu, arkadaş tavsiyeleri ile, internet paylaşımları ile bebeklere gereksiz besin yasaklamaları uygulandığını görüyorum. Bazen de basit bir öksürük sonrası piyasada ne kadar ilaç varsa başlanıp sanki ağır astımlı gibi tedavi aldıklarını görüyorum.

    Hastalık yok; hasta vardır. Her bebek ayrıdır. Öyküsü, muayenesi, tetkikleri farklıdır. Aynı kefeye koyarak tedavi edilmemelidir. Süt alerjisi deniyor; bir kan tetkiki yaptırılıyor; biraz yüksek çıktı diye hadi bakalım her şey yasak, başlasın bir sürü ilaç…. Bu doğru değil. Bazen sınırın üstündeki değerlerde bile yasak uygulanmayabilir. Ya da kısmi yasaklar yapılabilir. “Yasak” demek çok kolay. Bebeği için fedakarlık yapmaya hazır anneler de abartarak bu yasakları uyguluyor. Peki anne ve bebeğin beslenmesi ne olacak? Kaş yaparken göz çıkarmamak da gerekli.

    Tüm bebeklerimize sevgiler, sağlıkla gelecek mutlu günler dileklerimle

    16.5.2015

    Prof.Dr.Reha Cengizlier

    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

    Çocuk Allerjisi Uzmanı

  • Astım veya allerjik bronşit

    Tekrarlayan hırıltı- hışıltı, öksürük atakları, hele bir de nefes alıp vermede güçlük varsa; akla gelmesi gereken en önemli hastalıklardan birisidir.
    “Astım” kelimesi, anne babalara korkutucu gelmekte; genellikle daha yumuşak bir ifade olan “allerjik bronşit” kullanılmaktadır. Hatta bazen anne babalar, “bizim çocuğumuzun hastalığı henüz astıma dönmemiş; allerjik bronşit” derler. Oysa her iki terim de aynı hastalığı ifade etmektedir.

    Astım; diğer ülkelerde de olduğu gibi bizim ülkemizde de giderek artmaktadır. Bölgelere göre değişmekle birlikte ülkemizde yaklaşık her 10 çocuğun 1’i astımlıdır. Giderek de artmaktadır.
    Astım, genetik bir yatkınlık üzerine, karşılaşılan bazı dış etkenlerin de kolaylaştırması ile ortaya çıkan, esas olarak solunum sistemini etkileyen bir hastalıktır. Çoğu, çocukluk döneminde ortaya çıkar.

    Hazırlayıcı faktörler var mıdır?
    Evet.
    -Ailede astım veya başka bir allerjik hastalık öyküsü olması önemlidir. Örneğin anne veya babada astım varsa, çocukta olma ihtimali %20 oranında artar. Yine kardeşler, yakın akrabalar da bu ihtimali artırır.

    -Solunum sistemini olumsuz etkileyen çevresel faktörler önemlidir. Bunların en önemlisi de sigara dumanıdır. Çocuğun yaşadığı evin hangi odasında olursa olsun, çocuk yokken bile içilse zararlıdır. Başka odada içmek, kapıyı kapatıp pencereyi açmak, dumanı havalandırma bacasına doğru veya pencereden dışarı üflemek çözüm değildir. Yine kirli hava ortamı, mikroplarla sık karşılaşma, bulaşıcı solunum sistemi hastalıkları birer risk faktörüdür.

    -Allerjenlerle karşılaşma da önemlidir. Küçük yaştan başlayan allerjen teması, o allerjene erken dönemde duyarlılık gelişmesine, astım gelişmesine neden olur. Ev tozu akarları, polenler, hayvan tüy ve deri döküntüleri, küfler, bazen de daha az oranda gıdalar allerjen olabilir.

    -Sık geçirilen enfeksiyonlar; zaman içinde astıma dönüşmez. Ancak her enfeksiyon, zaten var olan ama henüz ortaya çıkmamış olan astımı biraz daha belirginleştirir. Yani astımı tetikler.

    Nasıl tanı konur?
    -Bebeklikte sürekli veya tekrarlayan hışıltı, tekrarlayan bronşit-bronşiolit atakları, sık öksürük, gece yatınca gelen kuru öksürük şüphelendirir. Özellikle küçük bebeklerde 1 yıl içinde 3 kez veya daha fazla tekrarlayan bronşiolit; kuvvetle astım düşündürür. Daha büyük çocuklarda; tekrarlayan kuru öksürük, hırıltı, hışıltı, özellikle nefes verirken duyulan ıslık sesi gibi ötme, göğsünün inip kalkması gibi nefes zorlanması belirtileri hep astımı destekler. Ailenin vereceği öykü, hastanın muayene bulguları çoğu zaman tanı için yeterlidir. Ancak bazen ayrıntılı kan tetkikleri, röntgen, allerji testi, solunum fonksiyon testi gibi tetkiklere de başvurulabilir. Tetkiklerin bir amacı da astıma çok benzeyen bazı başka hastalıkların olup olmadığını araştırmaktır.

    Tedavisi var mı?
    Evet. Astım sözünün belki de en korkulan özelliği, kalıcı olup ömür boyu devam edeceğidir. Bu yanlış bir bilgidir. Bebeklikte astım tanısı koyulan çocukların % 20’si hiç tedavi edilmese bile iyileşir. Oysa iyi bir tedavi ile bu oran % 100’e yaklaşır. Çocuğun bünyesinin allerjik özellikte olması, göz rengi gibi kalıcı bir özelliktir. Yani o çocuk, ömür boyu allerjik bir bünyeye sahiptir. Oysa hastalık, tedavi edilebilen bir durumdur. Ancak tedavi bazen aylarca, yıllarca sürebilir. Aile ve hekim dayanışması ile, el ele verilerek inançla ve umutla tedavi sürdürülürse; başarı şansı çok yüksektir.

    Nasıl tedavi olur?
    Öncelikle sigara dumanı başta olmak üzere çevre kontrolü önemlidir. Kirli havadan olabildiğince uzak durmak, evde evcil hayvan beslememek, keskin kokulu parfüm kullanmamak, boya, cila kokusundan uzak durmak, enfeksiyonlardan korunmak; korunamadığında da tedavi olmak önemlidir.
    Ayrıca allerji testi yapılarak belirlenmiş ev tozu akarı, polen gibi dış etkenlerden de sakınmak gerekir. Sakınma tedavinin büyük bir bölümüdür. Ancak yetmez.

    İlaç tedavisi:
    Tedavide iki grup ilaç kullanılır. Bir grubu; rahatlatıcı, diğer grubu da koruyucu ve tedavi edici ilaçlardır. Hastanın bulgularına ve hastalığın özelliklerine göre doktorunun seçeceği ilaçlarla tedavi devam eder. Bu tedavi değişkendir. Yani hastanın durumuna göre artırılır, azaltılır, kesilir, ek ilaç verilir. Bu durumları değerlendirmek için yine hastalığın ağırlığına göre belli aralıklarla kontrol edilir. Gerekirse haftada bir, ayda bir, birkaç ayda bir gibi aralıklarla kontrol ve tedavi ayarlanır. Tedavi edici ilaçlar içerisinde en önemlisi kortizon içeren ilaçlardır. Genellikle nefes yoluyla uygulanır. Doğru doz, doğru süre ve doğru kullanım ile yan etki riski sıfır kabul edilebilir. Yani korkmadan, güvenle kullanılmalıdır. İlaç tedavisinde en önemli konu da ilaçların hastaya göre ayarlanmasıdır. Hem çeşidi, hem dozu, hem süresi kişiye özeldir. Başkasının çocuğuna iyi geldi diye bir ilaç kullanılmaz. Veya bu konuyu anlamayanların korkutması ile de gereken ilaç kesilmez. En önemlisi ve iyisi, güven duyduğunuz doktorunuzla birlikte tedaviyi yürütmektir.

    Aşı tedavisi:
    Bir diğer tedavi de allerji aşısıdır. Aşı tedavisi de yöntemlerden birisidir. Ancak bu pek çok kişinin sandığı gibi 1 kez olup biten bir uygulama değildir. Sakınılması mümkün olmayan, nefes yolu ile vücuda giren allerjenlere karşı yapılır. Hastanın sadece o allerjenlere seçici allerjisi varsa yapılır. 3-5 yıl; ortalama 4 yıl süren bir tedavidir. Haftada bir, 15 günde bir, ayda bir gibi sürelerle uygulanır. Cilt altına veya dil altına uygulamaları vardır. Birlikte gerekli ilaçları kullanmaya da devam edilir. Allerji aşısı başlama kararı; mutlaka bir allerji uzmanı tarafından verilmelidir. Aşı ve ilaç ayarlaması allerji uzmanı tarafından başlanıp, hasta başka bir yörede yaşıyorsa, tedavi planı yaşadığı yerdeki bir doktorla işbirliği içinde devam ettirilebilir.

    Ne zaman iyileşir?
    Her çocukta farklı seyreder. Bazen bir tek atak olup, bir daha hiç tekrarlamaz. Bazen çok sık ataklarla başlayıp zaman içinde yatışabilir. Genel olarak hastalığın daha sık iyileştiği dçnemler; 3 yaş civarı, 7 yaş civarı ve ergenlik dönemleridir.
    Ancak en önemli konulardan birisi; çocuğa hiçbir zaman hastalıklı çocuk psikolojisi yerleşmemelidir. Yaşıtlarının yaptığı her şeyi yapabilir. Beden Eğitimi dersine mutlaka girer; rapor verilmez.

    Tam iyileşme gerçekleşmeyen o %5’lik gruba girerse ne olur?
    Herhangi bir sorun olmaz. Erken başlanan tedavi sonucu; kalıcı bir hasar oluşması önlenmiş olur. Ancak zaman zaman ufak tefek şikayetleri olup astım ilaçları kullanması gerekebilir.

  • Çocuklarda alerjik nezle

    Allerjik nezle en sık rastlanan allerjik hastalıktır. Burunda;

    Akıntı

    Kaşıntı

    Tıkanıklık

    Hapşırma ile kendini gösterir.

    Allerjik nezlesi olan çocukların burun akıntısı renksiz ve berraktır.

    Burnun sürekli silinmesine bağlı olarak burnun üst kısmında çizgilenme olabilir.

    Göz altlarında koyu renkli halkalar görülebilir.

    Tekrarlayan boğaz temizlemesine bağlı olarak kesik kesik öksürme olabilir.

    Allerjik nezleye neden olan allerjenler sıklıkla

    polenler (bitki tozu)

    ev tozu akarları (mite)

    kedi-köpek-kuş gibi hayvanların tüyleri ve salyaları ile hamam böceğidir.

    Polenler genellikle mevsimsel şikayetlere yol açarlar. En sık görüleni çayır poleni duyarlılığı olup şikayetler ilkbaharda alevlenir.

    Ev tozu akarları ise kumaş kaplı yüzeylerde, yün yatak-yorgan-yastıklarda , halılarda bulunur. Rutubet yaşamalarını kolaylaştırır. Şikayetler yıl boyu ve özellikle de sabah yataktan kalkarken belirginleşir.

    Allerjik Nezlenin kaç tipi vardır?

    Belirtilerin görülme sürelerine göre alerjik nezle mevsimsel veya peroneal (yıl boyu) alerjik nezle olarak sınıflandırılır.

    Çayır poleni alerjilerinde olduğu gibi şikayetler sadece bir mevsimle sınırlı kalırsa mevsimsel alerjik nezle olarak takip edilir.Ev tozu akarlarına duyarlılığı bulunan kişilerde olduğu gibi bulgular tüm yıl boyunca görülenler ise peroneal alerjik nezle gurubuna girerler.

    Nedenleri nelerdir?

    Allerjik nezlenin gelişmesindeki en büyük risk faktörü hastanın ailesinde allerjik bir hastalığın bulunmasıdır. Sigara ve egzoz dumanı, hava kirliliği, evde hayvan beslenmesi, hijyenik ortamda yaşanması gibi faktörler de allerjik nezle gelişme riskini artırırlar. Alerjik nezle belli bazı alerjenlere duyarlılığı bulunan çocuklarda uygun genetik ve çevresel şartlar sağlandığında ortaya çıkar.

    Allerjik Nezleye bağlı olarak görülebilecek hastalıklar nelerdir?

    Çoğunlukla allerjik nezlesi olan çocuklar erişkinlerde olduğu gibi tipik bulgular vermezler.

    Düzelmeyen ve yineleyen öksürük

    Geniz akıntısı

    Orta kulak iltihabı

    Sinüzit

    Geniz etinin büyümesinin

    altında allerjik nezle bulunabilir.

    Allerjik nezle çocukların,

    uyku düzeninin bozulmasına

    okul veriminin azalmasına

    dikkatinin dağılmasına

    konsantrasyonunun bozulmasına

    neden olduğu için tanınmalı ve tedavi edilmelidir.

    Allerjik Nezlenin teşhisi nasıl konur?

    Allerjik nezle bir doktor tanısıdır. Benzer şikayetlere neden olan diğer nezlelerden ayırt edilmelidir. Hastanın doktor tarafından şikayetleri dinlenip ayrıntılı fizik muayenesi yapılmalı, burun akıntıları incelenmeli, kanlarında veya ciltlerinde neye allerjileri oldukları araştırılmalıdır.

    Allerjik Nezlenin tedavisi nasıl yapılır?

    Allerjik nezle ömür boyu süren ve tamamen iyileşmeyen bir hastalık olmasına rağmen kontrol altına alınabilen bir hastalıktır.

    Allerjik nezlenin tedavisinde ilk ve en önemli nokta belirtilere yol açan allerjenden uzak durulmasıdır. Bu nedenle aşağıdaki önerilere dikkat ediniz.

    Çocuğunda ev tozu akarına allerjisi olanlar

    Akar geçirmeyen yatak kılıflarını kullanınız

    Evde rutubeti azaltınız

    Evinizi her gün havalandırınız

    Çocukların uyuduğu odadaki yün halı, yatak-yorgan-yastıkları, üzerinde toz tutabilecek kitapları, oyuncakları uzaklaştırınız

    Hafif nemli bir bez ile her gün odanın tozunu alınız

    Hayvanlara allerjisi olanlar

    Hayvanı uzaklaştırınız

    Polen allerjisi olanlar

    Polen mevsiminde pikniğe gitmeyiniz

    Gün içinde camları kapatıp ev içine polen girişini engelleyiniz

    Allerjenden korunmaya rağmen şikayetleri devam eden hastaların sürekli veya gerektikçe kişiye uygun ilaçlarla allerjisi kontrol altında tutulmaya çalışılmalıdırlar.

    Tüm tedavilere rağmen şikayetleri devam eden küçük bir gruba ise immünoterapi (aşı) tedavisi uygulanabilir.

    Tedavide geç kalınması durumunda nezlenin astıma çevirmesi durumu söz konusu mudur?

    Allerjik nezlesi olan hastalarda astım ve atopik dermatit (egzema) gibi diğer allerjik hastalıklarda gelişebilir, bu nedenle yakından takip edilmelidirler.

  • Gastro özefagial reflü ; kısaca “reflü” hastalığı

    Baş harflerinden yapılan kısaltmalarla İngilizce’de “GER”, Türkçe’de “GÖR” olarak da kısaltılan bir hastalıktır.

    Bu hastalığın temeli nedir?

    Normalde sindirim sistemi, ağızdan başlayıp, tüm barsak sistemini kateder ve anüste sonlanır. Ağızdan alınan gıdalar, normal barsak hareket sistemi ile daima aşağı doru ilerletilir. Bir yandan da enzimler tarafından sindirilir. Kana karışacak hale gelen besin, tüm sistem boyunca emilerek kana karışır, beslenmemizi sağlar. İşte bu ileri doğru olan hareket düzeninde bozulma; barsak içeriğinin mideden yemek borusuna doğru geri gelmesine reflü denir.

    Normalde reflü olur mu?

    Her insanın normal sindirim sistemi, bebeklikten başlayarak gelişmeye devam eder. Sindirim sistemi içinde gıdanın aşağı doğru hareketini sağlayan, çevresindeki kasların yukardan aşağı doğru sırayla kasılmasıdır. Üstteki kas kasılıp alttaki gevşeyince, içerik aşağı gider. Bu kasılmayı, kaslar sağlar. Otonom sinir sistemi denen bir mekanizma ile, biz farkına varmadan bu fizyolojik işlem oluşur. Bu kasları, parmağa alt alta takılmış yüzükler gibi düşünebiliriz. Bazı bölgelerde, bu yüzük şeklindeki kaslar, yemek yemezken biraz daha kasılı durur. Geçici kapak görevi görerek iki bölümü birbirinden ayırır. Bunun en güzel örneği, yemek borusu ile midenin birleştiği bölgedir. Gıdayı yutarken geçici olarak gevşer, gıdanın mideye geçmesine izin verir, sonra tekrar kapanır. Bebeklerde tüm kaslar gibi sindirim sistemi kasları da henüz tam gelişmemiştir.. Bu nedenle de mide girişindeki kapalı durması gereken sistem oldukça gevşektir. Mide içeriği kolayca bu kapaktan yukarı doğru geri gelebilir. Onun için bebekler çok kolay kusarlar. Öksürür kusar, ağlar kusar, güler kusar….Bu gevşeme, zaman zaman mide içeriğinin geri kaçmasına izin verir. Buna fizyolojik reflü denir. Yaklaşık ilk 4 ay boyunca olabilir. Ancak bebek büyüdükçe, kasların gelişmesi, sinir sisteminin gelişip görevini düzgün yapması gibi nedenlerle geçiş, dolayısı ile de reflü giderek azalır.

    Ne zaman hastalıktır?

    Bazı bebeklerde, bu kapak sistemi, olması gerektiğinden de daha gevşektir. Geriye kaçış çok daha kolay ve fazla olur. Midenin asitli içeriği, yemek borusuna, daha yukarı gidip bebeğin ağzına kadar gelebilir. Hatta bebek uyurken sızıntı şeklinde yukarı çıkan asitli içerik, nefes borusuna kaçıp, o bölgede de yakıcı ve zararlı etki gösterebilir, öksürük nöbeti yapabilir. İşte bu kaçışın fazla olduğu durumlarda, GÖR hastalığı söz konusudur. Tek başına olabildiği gibi bazı başka hastalıklara eşlik edebilir, tabloyu daha ağır ve karışık hale getirebilir.

    Hangi yaşlarda ortaya çıkar?

    Kesin bir başlama yaşı yoktur. Bebek doğduğundan itibaren belirtiler başlayabilir. Genellikle 4 ay civarında belirtiler başlar. Ancak her yaşta, erişkin dönemde hatta yaşlılıkta dahi oluşabilir. Fizyolojik olanı 6 aydan itibaren azalmaya başlar.

    Belirtiler nelerdir?

    Bebek, çocuk ve erişkinde bazı farklılıklar gösterebilir. En sık görülenlere göre 2 yaşından önce ve sonraya ait belirtiler olarak tablo şeklinde gösterirsek:

    2 yaşın altında 2 yaşın üstünde
    Beslenme ile huzursuzluk 2 yaş öncesindeki kusmaların devamı
    Kronik öksürük Yeni başlayan kusmalar
    Tekrarlayan bronşit-zatürre Tanı konmamış kansızlık
    Genellikle mutsuz bebek Ağrılı yutkunma
    Büyüme yavaşlaması- durması Kronik öksürük
    Boyunda eğilme Tekrarlayan bronşit-zatürre
    18-24 aya kadar uzayan kusmalar Mevsimsel olmayan astım
    Kanlı kusma Larenjit, ses kısıklığı, orta kulak iltihabı

    Tablo 1. Bebek ve çocuklarda GÖR hastalığının belirtileri

    4 yaş civarında, çocuk kendini ifade edebildiğinde, göğüs ağrısı, göğüs veya mide bölgesinde yanma, devamlı yutkunma gibi şikayetlerde bulunur. Şikayetler genellikle yemekten sonra ve yatınca artar.

    Nasıl tanı konur?

    Küçük bebeklik döneminde normal kontroller sırasında ortaya çıkan bazı belirtileri değerlendirerek araştırılınca tanı konur. Hastalık çok değişik şiddette olabilir. Pek çok GÖR hastalığı çok hafif olup, bazı basit yaklaşımlarla direkt tedavi edilerek kontrol altına alınabilir. Zaten bir bunların çoğu bir süre sonra kendiliğinden düzelir. Ancak düzelmeyenlerde, veya başka hastalığa eşlik ediyorsa, ya da başka hastalıklarla ayırımı için tetkikler yapılır. Bu tetkiklerin gerekliliğine ve hangilerinin yapılacağına, her çocuğa göre izleyen doktoru karar verir. Çocuğun yaşına ve durumuna göre farklı tetkiler yapılır. Ağızdan ilaçlı mama içirilerek mide-yemek borusu röntgeni çekilmesi, radyoizotop madde içirilerek sayım yapılması, direkt yemek borusunun endoskopik olarak görülmesi, yemek borusuna hassas alıcı sarkıtılıp bir süre bekletilerek ölçüm yapılması gibi yöntemler vardır.

    GÖR’ü kolaylaştıran nedenler var mıdır?

    Kafein, çikolata, baharatlı gıdaların alımı, alkol. Aşırı kilo alımı ve pasif sigara içiciliği; yani evde içilen sigara dumanına maruz kalması olumsuz etkiler. Bebeklerin beslenmesinde erken dönemde katı gıdaya geçirilmesi tartışmalıdır.

    Nasıl tedavi edilir?

    Öncelikle basit yaklaşımlar uygulanır. Ancak tüm tedavinin mutlaka doktor kontrolünde olması, gerektiğinde değişikliklerin ve eklemelerin yapılabilmesi önemlidir.

    -Çocuğun yatış pozisyonu düzenlenir. Başın yükseltilmesi önerilir. Bebekler; sadece yastıkla baş yükseltilmesinden tam sonuç alamaz. Çünkü yatakta hareketle yastıktan kayarlar. Bu nedenle yatağın baş tarafının bütün olarak yükseltilmesi uygun olur.

    -Bebek beslendikten hemen sonra yatırılmamalı, mide dolu iken basınç yapıp içeriğin geri akmaması için 1-2 saat kadar (veya mümkün olduğunca) dikey pozisyonda tutulmalıdır

    -Mideye basıncı artıracak şekilde sıkı bel lastiği içeren giysiler giydirilmemeli, sıkı bez bağlanmamalıdır

    -Yatmaya yakın beslenmede sıvı gıdalardan çok katı gıdalar tercih edilmelidir. Ancak sırf bu nedenle bebeklere erken katı gıdaya geçilmesi önerilmez. Zaten başlanmışsa, o öğün yatmaya yakın zamana kaydırılabilir.

    -Kolaylaştırıcı gıdalar (baharat, çikolata, kafein vs) olabildiğince azaltılmalıdır.

    -Çocuğun yaşadığı evin hiçbir odasında ve hiçbir zaman sigara içilmemelidir.

    -Doktorun uygun ve gerekli gördüğü ilaç tedavisi verilmelidir. İlaçlar, farklı mekanizmalarla etki eder. Bu nedenle birbirini tamamlayıcı şekilde gereken ilaçlar seçilerek tedavi uygulanır. Bunların bazıları; mide asit salgısını azaltarak, geri kaçan salgının yemek borusunu yakmasını engeller. Bazıları, beslenme sonrası içirilerek, midenin içindeki gıdaların üstünü kapak gibi kapatır, geri kaçışı azaltır. Bazıları da barsak hareketlerini düzenleyerek normal yönde hareketi sağlar. Her ilaç her hastaya verilmez. Çocuğun yaşına ve durumuna uygun ilaç seçimi, mutlaka konunun uzmanı doktor tarafından yapılmalıdır. Tedavi, 3-5 gün değil; uzun sürelidir. En az 3 ay kullanılacak ilaç tedavisinin süresine de kontrolllere ve hastanın durumuna göre doktoru karar verir.

    -Cerrahi tedavi. Yemek borusunun mide ile birleştiği bölgeye ameliyatla yüzük takar gibi daraltıcı değişik yöntemler uygulanabilir. Çok ve etkili ilaçlar bulunduğu için, cerrahi tedavi giderek daha azalmaktadır.

    Başka hastalıklarla karışabilir mi?

    Evet. Bazı başka hastalıklara eşlik edebilir, bulguları ağırlaştırabilir. Örneğin astım. Tedaviye cevap vermeyen astım vakalarında ilave GÖR olabileceği de akla gelmelidir. Örneğin gıda allerjisi. Bebekte inek sütü allerjisi olduğunda, GÖR’de görülen tüm şikayetlere yol açabilir. Aşırı hava yutma, metabolik hastalıklar, kalp hastalıkları, böbrek hastalıkları da benzer şikayetlere yol açabilir. Bu nedenle sadece bazı belirtilere dayanarak, kesin tanı koymadan direkt tedaviye başlamak, faydadan çok zarar verebilir. En doğru yaklaşım; bahsedilen şikayetleri olan bebek ve çocukların, mutlaka doktora götürülmesi, gerekli araştırmanın yapılması, doğru tanıyı koyduktan sonra tedaviye başlamasıdır

  • Travama Sonrası Stres Bozukluğu

    Travama Sonrası Stres Bozukluğu

    Tüm dünya ile birlikte ülkemizde de travma ve ilişkili bozukluklar hızla artıyor.

    Ülkemiz gerek deprem kuşağında yer alması, gerek bölgesindeki savaş ve göçler, gerekse tırmanışta olan terör ve şiddet ( kadına, çocuklara vb.) olaylarıyla birlikte düşünüldüğünde özellikle ana belirtisi kaygı ve korku olan Travama Sonrası Stres Bozukluğu açısından riskli bir coğrafya üzerindedir.

    Travma hayatımızın normal akışını bozan, şok edici, sarsıcı, yoğun stres ve kaygıya yol açan, yaşamımızı sekteye uğratan olaylardır.

    Travmatik durumlarda aşırı uyarılma, ani tepkiler verme, olayı hatırlatan durumlardan kaçınma, olayları tekrar tekrar yaşantılama, kabuslar görme, donakalma, tepki verememe, uyuşukluk hali, kontrolü kaybetme hissi, terleme, titreme, olayın belli kısımlarını hatırlayamama gibi belirtiler görülebilir.

    Travma güvende olma duygusunu zedeler. Ancak herkesin travmadan etkilenme derecesi ve verdiği tepkiler farklıdır. Bizi çok etkileyen bir olaydan bir başkası hiç etkilenmeyebilir.

    Her üç kişiden biri, hayatlarının belli bir evresinde, travmatik bir olaya maruz kalır. Travma Sonrası Stres Bozukluğu olaya maruz kalanların % 10-15’ini etkilemektedir. Bununla birlikte çoğu kişi Travma Sonrası Stres Bozukluğu TSSB yaşasa bile, bu konuda bir yardım almamıştır. Oysaki son derece etkin tedaviler ile rahatlamak mümkündür.

    Travmatik anılar normal anılardan farklı olarak istemediğimiz anlarda ve istemediğimiz yoğunlukta ve istemediğimiz duygular ile birlikte gelerek hayatı kabusa çevirirler. Beynimiz travmatik anıyı normal anıya çevirmek için tekrar tekrar uğraşır. Buda yeniden yaşantılama dediğimiz olayı tekrar tekrar ortaya çıkartır. Bu noktada bir uzmanın yardımı şarttır.

    Tedavide İlaç tedavileri ve psikoterapi seçenekleri söz konusudur. Farklı tedavi seçenekleri olmakla birlikte travma denince akla ilk gelen en etkin tedavi EMDR dir. EMDR ( Eye movement desensitization and reprocesing) Göz hareketleri ile duyarsızlaştırma ve yeniden yapılandırma tedavisidir. Ehil kişilerce uygulandığında son derce etkili ve yüz güldürücüdür. En güzel tarafı hasta hiç fark etmeden, kendi kendine, beyninin her iki lobunun aynı anda uyarılması prensibi ile iyileşir. Terapist bir rehber, yol gösterici ve refakatçidir.

     

  • Beta mikrobu birçok hastalığa davetiye çıkarıyor…

    Ateş, halsizlik, baş ağrısı, kırgınlık, boğaz ağrısı ve ciltte kızarık döküntülerle ortaya çıkan A grubu beta hemolitik streptokoklar, kalp romatizmasından nefrite, kızıl hastalığından obsesif-kompulsif bozukluklara kadar birçok hastalığa neden oluyor. Tespihe benzer tane tane yapıda olan bu mikrop, çoğunlukla çocuklarda etkili. En sık enfeksiyon yaptığı bölge ise geniz eti, bademcik ve boğaz dokusu. Yuvaya ve ilkokula giden çocuklarda daha sık görülmektedir.

    Hastalık nasıl bulaşır?

    Beta mikrobu havada asıl duran partiküllerin içerisindeki mikrobun solunum yoluyla vücuda girmesiyle bulaşır. Bu da hasta insanların öksürmesi, hapşırması ya da yakın temastaki kişilerle öpüşme yoluyla olur. Ayrıca beta mikrobunun bulaşmış olduğu bir yere dokunan kişinin elindeki mikropla ağzına bir şey götürmesi gibi yollarla da bulaşması mümkündür.

    Bu hastalık ne kadar sürer?

    Mikrop vücuda girdikten sonra yedi günlük bir kuluçka dönemi vardır ve bu kuluçka döneminin ardından hastalık kendini göstermeye başlar. Bunun aktif dönemi tedavi edilmediği takdirde hastalığın süresi de uzayabilir. Tedaviye, doğru antibiyotikle başladıktan maksimum bir gün sonra artık hastalığın bulaşıcılığı kalmaz ama mikrobun tamamen temizlenmesi için on günlük antibiyotik tedavisine ihtiyaç vardır.

    Tedavisi nasıl oluyor?

    Tedavide ilk seçenek olarak penisilini öneriyoruz. Penisilinin hem enjeksiyon hem de ağızdan alınan formu vardır. Ama hastanın penisilin iğnesine alerjisi varsa ağızdan alınan sentetik penisilinlerle ‘doğru doz’ ve ‘doğru süre’de on günlük bir tedaviyle iyileşme sağlamak mümkün olur.

    Beta mikrobundan korunmak için aşı var mı?

    Maalesef, betadan korunmak için geliştirilmiş aşı yok. Genel olarak sağlıklı ve düzgün beslenme, yeterli istirahat, hijyen ve temizlik kurallarına uymak her mikroba olduğu gibi beta mikrobuna karşı da vücut direncini arttıracaktır.

    Hangi yaşlarda daha çok görülür?

    Eskiden altı-on beş yaş hastalığı denirdi, ama artık çocuklar kreşlere daha erken yaşta gönderildiği için görülme yaşı giderek küçüldü. Her yaşta ortaya çıkabildiği gibi küçük bebeklerde bile görülme olasılığı yüksek.

    Her boğaz ağrısı beta mıdır?

    Boğazda yanma, ateş, halsizlik, kızarıklık hatta bademciğin üzerinde görülen beyaz iltihapların hepsi beta mikrobu değildir. Bunların ancak yarısı beta mikrobudur. Aynı belirtileri gösteren birçok mikrop ve virüs olduğu için birtakım tahliller yaptırıp tedaviyi ona göre uygulamak daha doğru olacaktır.

    Hangi testlerle bu mikrobun tanısı konuyor?

    En önemli ve kesin tanı koyduran test boğaz kültürüdür. Bademciklerin üzerinden ve boğazın arka tarafından kültür çubuğu ile tükürük örneği alınarak yirmi dört saat içinde kesin teşhis konur. Ayrıca kan testleriyle de teşhis koymak mümkündür.

    Beta hemolitik streptokok mikrobunun taşıyıcı olma özelliği var mı?

    Bazı kişiler mikrobu vücudunda taşır ancak mikrop o kişiye hastalık yapmaz, tersine başkasına bulaştırabilir. Eğer bir çocukta kreşe gitmediği halde beta çıkıyor ve tedavi sonrasında tekrar üreme oluyorsa çocuğun mikrobu nereden aldığını bulabilmek oldukça önem taşıyor. Bu durumda çocuğun ilişkide bulunduğu kişilerden eş zamanlı olarak boğaz kültürü almak ve taşıyıcı varsa hemen penisilin tedavisine başlamak en doğrusu olacaktır.

    Hastalığın hangi aşamasında bademcikleri almak gerekiyor?

    Ameliyat kararını verirken dikkatli olmak gerekiyor, çünkü bir kez beta olmak ameliyat olmayı gerektirmez. Bilimsel kriterlere göre, yıl içerisinde dört beş defa yatağa düşürecek kadar hastalık yapan boğaz enfeksiyonu varsa ve bademciklerin aşırı büyümesiyle çocukta yutkunma ve nefes alma zorluğu görülüyorsa ameliyat en iyi çözüm olacaktır. Ama yine de genelleme yapmak yerine bir kulak-burun-boğaz uzmanına danışarak ameliyat kararını vermek en doğru seçim olacaktır.

    Beta hemolitik streptokok mikrobu hangi hastalıklara yol açıyor?

    Kalp romatizmasına sebep olan bu enfeksiyon, kalbin değişik katmanlarını en fazla da kalbin iç yüzeyini etkiler, bunun sonucunda kalp kapakçıları daralır ve görevini yapamaz hale gelir. İleri safhalarda kalp kapaklarını değiştirmek bile gerekebilir. Beta mikrobu böbrekleri etkileyerek nefrit hastalığına da sebep olur ki bu da idrarın çay renginde çıkması, gözlerin ve yüzün şişmesiyle belirti gösteren bir hastalıktır. Genellikle birkaç haftadan birkaç aya varan sürelerde kendiliğinden düzelir ama kronikleşip böbrek yetmezliğine de dönüşebilir. Bunun dışında ‘Sydenham Korea’sı dediğimiz bir hastalığa da sebep olur ki bu da kollarda istemsiz bir şekilde (break dansa benzer) salınımlar ve devinimlerle ortaya çıkar. Bu istemsiz hareketler en ufak bir ses ya da ışık gibi uyarılarla kendini gösterir. Beta mikrobunun sebep olduğu bir diğer hastalık ise yeni tanımlanan ‘Pandas Hastalığı.’ Yani streptokok enfeksiyonları ile ilişkili pediatrik otoimmün nöropsikiyatrik bozukluklar. Pandaslı çocuklarda obsesif kompulsif (Takıntı Hastalığı) semptomlarının dışında tik bozukluğu, ayrılık endişesi, dikkatsizlik ve hiperaktivite görülür. Takıntılı bir şekilde mikroplardan kaçınmak için aşırı derecede el yıkayan bu çocuklar sürekli temizlenme ihtiyacı duyar. Kemik iltihabı, menenjit, sinüzit orta kulak iltihabı da beta mikrobunun sebep olduğu diğer hastalıklar arasında yer alır. Ayrıca, Beta mikrobunun salgıladığı birtakım toksinler vardır. Bunlardan bir tanesi kızıl mikrobunun yaptığı salgıdır ve vücutta farklı şekillerde döküntülere yol açar.

    BETA TEDAVİSİNDE PENİSİLİN

    Penisilin iğnesi alerji riski yüzünden birçok kişinin korktuğu ve reddettiği bir tedavidir. Oysa yapılan çeşitli araştırmalarda farklı rakamlar verilmekle beraber ortalama yüz binde bir gibi rakam var ki; bunların da çok az bir bölümü öldürücü olan alerjiler. Ama bu öldürücü alerji bir tane bile ortaya çıksa insanlar arasında bir korku yaratıyor. Onun için de penisilin alerjisi herkesin çekindiği bir konu haline gelmiş durumda. Aslında penisilin alerjisi çok sık görülen bir şey değil üstelik çocuklarda daha nadir görülür. Ağızdan alınan penisilinlerde ise alerji riski daha azdır ve öldürücü alerji riski taşımaz. Unutmamak gerekir ki penisilin enjeksiyonları muhakkak hastane ortamında yapılmalı ayrıca iğne yapıldıktan sonra yarım saat hastanede beklemek gerekli. Çünkü en tehlikeli alerjiler ilk yarım saat içinde ortaya çıkanlardır. Penisilin hala çok değerli ve pratik bir ilaçtır. Aileler çocuğa ilacı içiremiyorsa ve çocuk kusuyorsa yine de enjeksiyon tercih edilmelidir, ama hastane koşullarında yapılması en doğrusu.