Etiket: Tedavi

  • Erken boşalma nedir? ve Erkeklerde erken boşalma tedavisi?

    Erken boşalma nedir? ve Erkeklerde erken boşalma tedavisi?

    Erkeklerin yaklaşık yüzde kırk dördünde gözlenen en yaygın cinsel işlev bozukluğudur. Görülme sıklığına oranla daha az başvuru yapılmakla birlikte son yıllarda başvurularda ciddi bir artış gözlenmektedir.

    Uzmanlara erken boşalma nedir? Sorusunu yönelttiğinizde farklı cevaplar almanız mümkündür. Kimi uzmanlar 1 dakika, kimi 2, kimi daha farklı sürelerden önce boşalmayı erken boşalma olarak tanımlamaktadırlar. Bir başka görüş ise eşinden önce boşalmayı da dahil etmektedir bu tanıma. Son dönemde 1 dakika ve altı boşalan erkeklere erken boşalma vurgusu yapılmaktadır. Ancak biz cinsel terapi uzmanlarına göre bu tanım; kişinin istediğinden daha önce kontrolsüzce boşalması erken boşalmadır.

    Erken boşalmada asıl sorun kişinin boşalmadan önceki hisleri farkedemeyip kontrolsüzce boşalmasıdır. İşte bizim “tedavi stratejimiz” de bunun üzerine kurulmuştur. Boşalmadan hemen önce henüz durulabilecek noktadaki hisleri farkedip durmayı öğretmek. Bu öneri ve egzersizlerle yaklaşık 5-6 hafta içinde mümkün olmaktadır. Beyin artık bu noktayı belirginleştirme konusunda eğitilirse öğrenilenler kalıcı olmaktadır. Umarım erken boşalma nedir sorusunu açıklayabilmişimdir.

    Daha detaylı bilgi ve erken boşalmada online (internet üzerinden) terapi detayları konusunda bilgi almak için bana yazabilir ya da arayabilirsiniz.

    Erken boşalma terapisi: Erken boşalmada klasik cinsel terapiler yaygın olarak ve başarıyla kullanılmaktadır. Kimi uzmanlara göre deneyimli terapistlerce

    Erken boşalma nasıl tedavi edilir?

    Erken boşalma ilaç tedavisi

    Erken boşalma ve tedavisi

    Erkeklerde erken boşalma tedavisi:

    Erkeklerde erken boşalma tedavisine duyulan ihtiyaç hızla artmaktadır. Erken boşalma tedavisinde ana hedef, sertleşme ve boşalma arasında plato dönemi dediğimiz “uyarılmış ama boşalmadan gidip gelebilme” süresini uzatmaktır. Bu amaçla uzun süre uyuşturucu kremler, spreyler ya da benzeri yöntemler kullanılmış ancak hiç birisi erkekleri erken boşalma tedavisi konusunda tatmin etmemiştir. Sonuçlar ya yetersiz, ya etkisiz ya da geçici olmuştur. Ayrıca bu yöntemler seksten alınan zevki de azaltmaktadır.

    Cinsel terapilere bakıldığında erkeklerde erken boşalma tedavisinde en uygun terapiler olduğu görülmektedir. H. Singer Kaplan’a göre bu yöntemle başarı şansı yüzde 95 ler civarındadır. Cinsel terapideki asıl amaç boşalmadan hemen önce ki hislere odaklanma becerisini arttırıp, bu hisleri belirginleştirmek ve hisler farkedilince durmak üzerine kurgulanmıştır. Terapi anatomik ve fizyolojik bilgilendirme, alt beynin eğitimi ve bazı teknik ve egzersizlerden oluşur. Çift uyumu ve eşle ilgili stratejilerde tamamlayıcıdır.

    Yukardaki paragrafta sözü edilen tedavi şekli kolay ve kalıcıdır ve aynı zamanda başarı şansı çok yüksektir. Mucizevi yöntemlerle hemen tek bir ilaç ya da kremle çözüm aramak yerine ortala 5-6 hafta süren kalıcı terapi şekli erkeklerde erken boşalma tedavisinde ideal çözüm gibi görünmektedir.

  • Çocuklarda lejyoner hastalık

    1976 yılında ilk kez tanımlanan bu hastalık hafif bir solunum yolu enfeksiyonundan yaşamı tehdit eden zatürre tablosuna kadar değişik klinik tablolar da görülebilir.

    Erişkin hastalığı olarak bilinen Lejyoner hastalık günümüzde çocukluk hastalığı olarak da tanımlanmaktadır.

    Etken Legionella Pneumophia bakterisidir.

    Bu bakterinin bulunduğu ortamlar :

    – Nehirler

    – Göller

    – Irmaklar ve

    – Termal sulardır.

    Bakteri doğal ortamda serbest olarak bulunmaz. Doğada bir hücrelilerin (Protozoon) ’ların parazitleri olarak yaşarlar. Protozoon içinde çoğalarak bu canlıların ölümüne neden olur ve daha sonra suda yaşamlarına devam ederler. Uygun ısı koşullarında yoğun bir şekilde çoğalma gösterirler.

    Legionella bakterileri esas olarak :

    -Klima cihazlarının suyu

    -Sıcak ve soğuk su sistemleri

    -Su tankları

    -Duş başlıkları, sıcak su muslukları

    -Termal banyo ve kaplıcalarda bulunur.

    Ayrıca oda nemlendiricileri ve solunum aygıtlarında enfeksiyonun yayılmasında önemlidir.

    Son yıllarda Lejyoner hastalığında belirgin artış olmuştur. A.B.D. ‘de yılda 8000 – 18000 hasta lejyoner hastalık tanısıyla hastaneye yatırılmaktadır. Bu rakamın daha yüksek olduğu ve çoğunlukla tanı konmadığı düşünülmektedir. Avrupa’da lejyoner hastalığın görülme oranının yüksek olduğu bildirilmektedir. Salgınlar şeklinde seyredebilir nitekim 2014 Portekiz salgının da 264 kişi lejyoner hastalık tanısı ile hastaneye yatırılmış ve maalesef 5 hasta yaşamını yitirmiştir. Genellikle çocuklarda az tanımlanmakta ise de ciddi tablolarda seyrettiği ve ölümlere neden olduğu vurgulanmaktadır.

    Çocuklarda hastalık çoğunlukla belirtisiz enfeksiyon şeklinde seyretmektedir. Hastalığın bu şekline Pontiac ateşi denilmektedir. Hastalığın ciddi formu Lejyoner hastalık olarak tanımlanmaktadır. Pontiac ateşi ve Lejyoner hastalık Lejyonellozis olarak başlığı altında değerlendirilmektedir.

    Bu hastalarda bulaşım şahıstan şahısa damlacık yoluyla olmaz. Bulaşım enfekte su ve su ile ilgili sistemlerde olmaktadır.

    Hastalığın kuluçka süresi 2-10 gündür.

    Çocuklarda hastalık çoğunlukla belirtisiz enfeksiyon şeklinde seyretmekte veya tanımlanmamaktadır. Ciddi şekilde seyreden Lejyoner hastalık ise

    -Bağışıklık sistemi bozulmuş

    -Organ transplantasyonu uygulanan

    -Kortikosteroid tedavisi olan

    -Kronik böbrek ve akciğer hastalığı olanlar

    -Kanser tanısı ile takip edilen çocuklarda görülür.

    Özellikle kortikosteroid tedavisi olan astımlı çocuklarda bu durum önemlidir. Sık hastane ziyaretleri ve nebüluzatör kullanmaları ise enfeksiyon riskini arttırmaktadır.

    Lejyoner hastalık yenidoğan bebeklerde önemli bir sorun olabilir. Yeni doğanların akciğerlerinin yetersiz olması yanı sıra bağışıklık sisteminin zayıflığı da risk faktörü oluşturmaktadır. Yeni doğan servislerinde salgınlara yol açabilmektedir. Kaybedilen bebek sayısı önemlidir.

    Hafif form kendiliğinden iyileşir ciddi formlar ölümle sonuçlanabilmektedir. Lejyoner hastalığa özgü klinik bulgular yoktur.

    Lejyoner hastalık belirtileri

    -Ani başlayan ateş

    -Öksürük

    -Göğüs ağrısı

    -Karın ve kas ağrısıdır. İlerleyen vakalarda solunum zorluğu ve yetmezliği gelişir.

    Lejyoner hastalığında tanı

    -Balgam ve solunum yolu salgılarında bakterinin üretilmesi

    -Antijen testi (idrar)

    -Immunofloresans ve DNA testleri

    -Serolojik yöntemler ve ile konulabilmektedir.

    Çocuklarda erişkinlerden farklı olarak karaciğer fonksiyon testlerinde bozulma ve tuz azlığı görülmektedir.

    Tedavide antibiyotik tedavisi uygulanır. Makrolid grubu antibiyotikler başlangıçta damar yolu daha sonra ağızdan verilmek üzere planlanır. Tedavi süresi 2-3 haftadır.

    Korunmada su kaynakların kontrolü ve takibi önemlidir. Su sistemlerinin dezenfeksiyonu hiperklorinasyon veya metalik iyonizasyon uygulanmaktadır.

    Çocuklarda Lejyoner hastalık birçok nedenle gözden kaçmaktadır.

    -Tanı koyduracak laboratuar testlerinin güçlüğü

    -Klinik bulguların belirgin olmayışı başlıca nedenleri oluşturmaktadır.

    Özellikle tedaviye yanıt vermeyen ciddi zatürre vakalarında Lejyoner hastalık akla gelmelidir. Literatürde bu hastalıkla ilgili çocukluk dönemindeki veriler göz ardı edilmektedir. Uygun tedavi edildiği takdirde tedavi sonuçları yüz güldürücü olduğu Lejyoner hastalığının başlangıçta düşünülmesi önemlidir.

    Prof. Dr. Nuran Gürses

    Çocuk Sağlığı ve Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı

  • Anne sütü ve emzirmenin önemi

    Geleceğimiz olan çocuklarımızın daha sağlıklı olması için en ideal besin anne sütüdür. Konunun önemine dikkat çekmek ve gündem oluşturulması amacıyla tüm dünyada 1-7 Ekim Haftası “Dünya Emzirme Haftası” olarak kutlanmaktadır.

    1- Sütüm yetmiyor. Ne zaman ek gıdaya başlamalıyım?

    Anne sütünün azalması durumunda yetkili sağlık çalışanının önerisi ile anne sütüne ek olarak, içeriği anne sütüne benzetilmeye çalışılmış hazır mamalar verilir. Sütünüzün yetersiz olup olmadığına karar vermeden önce mutlaka doktorunuza danışmalısınız. Doktorunuz bebeğinizin büyüme, gelişmesini değerlendirerek sizi yönlendirecektir. Bebeğinize bir yaşından önce kesinlikle inek sütü verememelisiniz. Bunun nedeni, saf inek sütünün alerji, kansızlık, kabızlık, aşırı gaz, kalsiyum/ fosfor mineral dengesizliği gibi pek çok soruna yol açabilmesidir.

    2-Bebeğimi nasıl emzirmeliyim? (Başarılı emzirme nasıl olur?)

    Emzirme doğal ve basit bir olay gibi görülmesine rağmen, çoğu anne başlangıçta emzirme konusunda yeterli bilgiye sahip değildir. Bu konuda anneler sağlık personeli (ebe, hemşire, doktor) tarafından yeterince eğitilmeli ve çevresi tarafından desteklenmelidir.

    Emzirme esnasında sakin bir ortam ve rahat edebileceğiniz bir oturuş şekli önemlidir. Kaslarınız gergin olursa bu gerginlik bebeğinize yansıyacaktır ve bu durum bebeğinizin iştahını etkileyecektir.

    En rahat oturma şekli bir koltukta oturarak bebeği tuttuğunuz kolunuzu dayamaktır. Huzurlu ve bölünmemiş bir emzirme için telefonunuzu veya dikkatinizi bölen cihazları kapatmak doğru olacaktır.

    Bebeğinizi kucağınıza alarak göğsünüzü elinizle desteklerken bebeğinizin yanağını okşayarak uyarı verin. Bebeğiniz ağzı açık olarak göğüs ucunuzu tutmak için kafasını çevirecektir. Burada dikkat etmeniz gereken en önemli şey meme ucu ile beraber meme başındaki koyu yuvarlak halkanın büyük bölümünü bebeğinize kavratmaktır. Aksi takdirde halkanın etrafında bulunan süt keseciklerine baskı uygulanmayacağı için bebeğinize yeterli süt gelmeyecek, sizin de canınız acıyacak ve meme ucu çatlağına yol açacaktır.

    Bebek emerken burnunun meme içine gömülmemesine dikkat edin. Aksi halde bebek rahat nefes alamadığı için memeyi bırakacaktır. Burnun meme içine gömülmemesi için memeye üstten hafifçe basılması yeterlidir.

    Emzirmeyi sonlandırmak ya da emzirmeye ara vermek için parmağınızı nazikçe göğüs ucunuzla bebeğinizin ağzı arasına koyun. Meme zorlanarak bebeğin ağzından çıkarılırsa meme başı çatlakları oluşacaktır.

    Emzirme sırasında en etkili uyarıyı ilk emzirilen göğüs aldığından, bir sonraki emzirmede diğer göğsünüzü ilk olarak bebeğinize vermelisiniz. Böylece süt salgılanması daha etkili olacaktır.

    Gerek emzirme sırasında gerekse emzirmeden sonra bebeğin sırtına hafif hafif vurularak gazı çıkartılmalıdır.

    3-Emzirme döneminde nasıl beslenmeliyim? Nelere dikkat etmeliyim?

    Emzirme döneminde her annenin vücut depolarındaki vitamin ve mineraller azalır. Eksiksiz vücut depoları ve dolayısı ile besleyici bir emzirme dönemi için, emziren anne, mutlaka iyi beslenmelidir; her besinden dengeli almalı; süt, yoğurt, sebze, meyve ve etten zengin diyetler tüketmelidir.

    Emzirme döneminde sıvı almaya özen gösterilmelidir. Günde en az 8-12 bardak sıvı alınması gerekir, suyun yanı sıra taze meyve suları ve besin değeri yüksek sütler gibi içecekler tercih edilmelidir. Unutmayın, bu dönemde sadece Anne Sütünüzü arttırmak için çabalamamalı, buna ek olarak daha uzun süre, sağlıklı bir emzirme için mutlaka çok iyi beslenmelisiniz.

    Emzirme döneminde zayıflama diyeti yapmayın. Düşük kalorili diyet uygulamaları, süt yapımını azaltır ve sütün besin değerini olumsuz etkiler.

    Güneş ışınlarından yararlanarak, gerekli D vitaminini alın.

    4- Anne sütünü ne zaman kesmeliyim?

    Bebeğinizi 2 yaşına kadar emzirmeye devam etmelisiniz.

    İlk iki yıl anne sütü, bebeğiniz için en ideal besindir çünkü bebeğinizin fiziksel gelişimini, beyin gelişimini, hastalıklardan korunmasını sağlayan bağışıklık sistemi gelişimini sağlar.

    Ayrıca bebeğinizi 2 yaşına kadar emzirmeniz, bebeğinizle aranızdaki duygusal bağı da destekler.

    5-Emzirme döneminde oluşan meme iltihabı nasıl geçer?

    Memede iltihap (laktasyonel mastit), emziren annelerde doğum sonrası çok sık görülen bir durum. Doğumdan sonra 1. haftadan itibaren memede iltihap gelişebilir. Meme başındaki çatlaklar, yaralar, kabuklanma ve kötü hijyen meme başında mikrop üremesine yol açabilir. Bu durum antibiyotikle tedavi edilir. Böyle durumlarda emzirmeye devam etmek veya sütün pompa yardımıyla boşaltılması apse oluşumunu azaltabilir.

    Mastiti tedavi etmenin bir diğer yolu da Homeopatik yaklaşımdır. Homeopati : “Benzer benzeri tedavi eder “prensibine dayanan ve 200 yıldan fazla zamanıdır uygulanan bir tedavi şeklidir. Ülkemizde Sağlık Bakanlığı tarafından 2014 yılında kabul edilmiştir ve Homeopati eğitimi alan hekimler tarafından uygulanmaktadır. Homeopatik yaklaşım ile mastit bulguları çok kısa bir sürede geriler, anne kısa sürede rahat ederek sütten geçen ve bebeği de etkileyecek olan antibiyotik almamış olur.

    Homeopatik tedavide Klasik Tıp yaklaşımından farklı olarak her tanı aynı olmasına rağmen her hastanın tedavisi / ilacı farklıdır çünkü bireysel bir tedavi şeklidir ve hastaya özgü şikayetlere dayanarak ilaç uygun ilaç seçilir.

  • Sinüzit nedir?!

    Sinüzit nedir?!

    Sinüzit, paranazal sinüslerin viral, allerjik veya bakteriyel nedenlere bağlı inflamasyonu olarak tanımlanır. Sinüzite neden olan inflamasyon burun mukozasını da etkilediği için “rinosinüzit” terimi akut bakteriyel sinüziti (ABS) daha iyi tanımlar. Gündüz öksürüğü, burun akıntısı ve burun tıkanıklığı gibi belirtilerinin 10 günden uzun sürmesi ve 30. günden önce kaybolması durumunda ABS, 4-12 hafta sürüp geçmesi durumunda subakut bakteriyel sinüzit, 90 gün veya daha uzun sürerse kronik sinüzitten sözedilir. En az 10 günlük belirtisiz dönem aralıkları ile tekrarlayan ABS, rekürran akut bakteriyel sinüzit olarak adlandırılır. Kronik sinüzit zemininde ABS geliştiğinde, var olan sinüs belirtilerine akut hecme süresince yeni akut sinüzit belirtileri eklenir, antibiyotik tedavisi sonrası yeni belirtiler kaybolur, kronik sinüzit belirtileri devam eder.

    Viral üst solunum yolu enfeksiyonu (ÜSYE), allerjik rinit ve sinüzit, pediatri polikliniğinde görülen hastaların büyük çoğunluğunu oluşturur ve bu hastalıkların üçü de burun tıkanıklığı, burun akıntısı ve öksürük ile belirti verir. Allerjik rinit ve viral ÜSYE sinüziti kolaylaştıran en önemli hastalıklardır. Bakteriyel sinüzitlerin %80’inde viral rinosinüzit, %20’sinde allerjik rinit kolaylaştırıcı rol oynar. Çocuklar yılda 6-8 viral üst solunum yolu enfeksiyonu (ÜSYE) geçirirler. Bunların %5-10’unda ABS komplikasyonu gelişir. Komplike olmayan viral ÜSYE doğal seyri iyi tanımlanmıştır. Ateş, halsizlik, miyalji, boğaz ağrısı, aksırık gibi belirtiler 3-8 günde kaybolur; öksürük, burun akıntısı ve burun tıkanıklığı gibi sık rastlanan belirtiler hastaların %25’inde 14. güne dek, %10’unda 14. günden daha fazla uzayabilir. Burun akıntısının renk ve kıvamı sinüzitin viral veya bakteriyel olduğunu ayırt ettirmez. ABS tanısı, ÜSYE belirtilerinin 10-14. günden sonra devam etmesi ile konulabilir. Devam eden bulgular genellikle gündüz öksürüğü ve burun akıntısı şeklindedir. Burun akıntısı herhangi bir renk veya kıvamda olabilir.

    ETKENLER VE OLUŞMA MEKANİZMASI
    Gebeliğin 3-4. ayında gelişen maksiller ve etmoid sinüsler doğumda mevcuttur. Maksiller sinüslerin çıkış yolu sinüsün medial duvarında yüksekte bulunduğundan bu sinüslerin drenajı yerçekimi etkisine bağlıdır. Birçok hava hücresinden oluşan etmoid sinüslerin her bir hava hücresi, kolayca tıkanmaya elverişli bir dar ostium ile orta meatusa açılır. Frontal sinüsler bir anterior etmoid hücreden gelişerek 5-8 yaşlarında orbitanın üzerine göç eder. Sfenoid sinüsler hipofiz çukuru önünde, posterior etmoidlerin arkasında yer alır, genellikle 5 yaşında havalanır. Sfenoid sinüsler çoğunlukla pansinüzitin bir komponenti olarak enfekte olurlar. Osteomeatal kompleks, orta ve alt meatus arasında, frontal, etmoid ve maksiller sinüslerin boşalma bölgelerinin birleştiği yerdir. Siliya hareketi aksi yönlere doğru olduğundan bu bölgede ortaya çıkan mukus retansiyonu infeksiyona zemin hazırlar.

    Sinüs ostiumlarının açık kalması, siliyer aparatın normal fonksiyonu ve salgıların kalitesi, paranazal sinüslerin normal fizyolojisi için en önemli faktörlerdir. Sinüsler içinde mukus retansiyonuna neden olan durumlar, sinüs ostiumunun tıkanması, siliya sayı veya fonksiyonunun kaybı ve salgı viskozitesindeki değişiklikler olup akut, akut rekürran veya kronik sinüzite yol açar. Mukozal ödem veya mekanik tıkanmaya neden olan durumlar sinüs ostiumunun tıkanması ile sonuçlanır. Viral rinosinüzit ve allerjik inflamasyon ostium tıkanmasına en sık yol açan durumlardır. Sinüs ostiumu tamamen tıkandığında sinüs içinde geçici basınç artışını negatif basınç oluşumu takip eder. Sinüs ostiumu tekrar açıldığında bu negatif basınç etkisiyle steril sinüs boşluğuna solunum flora bakterileri ile kolonize olan nazofarenks sekresyonu geri emilebilir. Aksırma, burun çekme ve sümkürme, burun içi basıncını artırmak suretiyle bakterilerin arka burun boşluğundan sinüse girişini kolaylaştırır. Siliyaların hareketi ve mukus örtüsünün yapışkanlığı solunum epitelini bakterilerin invazyonundan korur. Siliyaların sayı, yapı ve fonksiyonundaki değişiklikler sinüs içine bakteri girişini kolaylaştırır. Kistik fibroz ve astım gibi mukus kıvamının koyulaştığı durumlarda, sadece sıvı mukus varken hareket edebilen siliyaların fonksiyonu bozulur. Enfekte sinüs içinde bulunan pürülan materyal de siliya hareketini engeller. Mukus stazı, hipoksi, mikroorganizma ürünleri ve kronik inflamasyon kronik sinüzitteki azalmış mukosiliyer aktiviteye neden olurlar.Bu aktivitenin normale dönme süresi olguların çoğunda antibiyotik tedavi süresinden daha uzundur. Mukosiliyer aktivitenin geç iyileşmesi, medikal veya cerrahi tedavi sonrası rekürransların nedenlerinden bir tanesidir. Rekürransların diğer bir nedeni de sinüs duvarlarını oluşturan kemiklerin osteitis’idir. Kistik fibroz ve immotil siliya sendromunda mukosiliyer aktivitenin azaldığı hastalıklarda mukosiliyer temizlenme bozulur. Antikor yapım bozukluklarında da (selektif IgA eksikliği, IgG yapım bozuklukları, mutad değişken hipogamaglobulinemi ve daha nadiren selektif IgG alt grup eksiklikleri) tekrarlayan sinüs, orta kulak ve akciğer enfeksiyonlarına eğilim vardır. HIV infeksiyonu olan hastalarda da akut sinüzit insidensi yüksektir.

    Kronik sinüzit patogenezinde allerjik inflamasyon önemli rol oynar. Mukoza epitel fonksiyonunun bozulması sinüzit patogenezinde önemli rol oynar. Epiteldeki değişiklik sadece hiperplazi değil, aynı zamanda inflamasyonda rol oynayan epitel hücresi ürünlerinin yapımına da bağlıdır. Epitel hücresi IL-8, IL-6, IL-11, RANTES, MCP-1 ve GM-CSF gibi birçok sitokinin yapımından sorumludur. Bundan başka, epitel fonksiyonunun bozulması ile sinüslerde antbibakteriyel korunmaya yardımcı olan nitrik oksid yapımında azalma olur. Epitel fonksiyonundaki bu bozukluklar sinüste bakteri kolonizasyonunu kolaylaştırır. Çeşitli bakteri ürünleri de epitel fonksiyonunu ve sitokin yapımını etkileyerek inflamasyonu artırır. İnflamasyonun uzun süre devam etmesi epitel hücresinde kalınlaşmaya ve Goblet hücre hiperplazisine yol açar. Rinovirus, respiratuar sinsisyal virus ve influenza virusu infeksiyonlarında çeşitli sitokinlerin yapımı indüklenir. IL-8, nötrofiller ve bazı T-lenfositlerin sinüs mukozasına toplanmasına neden olurken, RANTES ise eozinofiller için kemotaktiktir. GM-CSF sinüs mukozasında toplanan neozinofillerin yaşam süresini uzatır. Eozinofiller aktiflendiğinde salgıladıkları ürünlerle epitel hücresinde iyon transferi işlemini bozmak suretiyle siliyostazisi artırır. Sinüs sıvısında eozinofillerin, mononükleer hücrelerin ve IL-5 üreten T-lenfositlerin baskın olduğu infeksiyona bağlı olmayan inflamasyon, büyük çocuklarda ve erişkinlerde kronik hiperplastik sinüzit-nazal polip sendromu (KHS-NS) olarak ortaya çıkabilir. KHS-NS’nin allerjik formunda hastaların yarısında astım veya allerjik rinit eşlik eder. Bu hastalıkta tipik astım veya allerjik rinit klinik belirtileri yanında serum IgE yüksekliği ve pozitif cilt allerji testi saptanır.

    Akut sinüzit ve akut orta kulak infeksiyonu patogenezi ve mikrobiyolojisi benzerlik gösterir. Bu benzerlik, akut orta kulak enfeksiyonunda antibiyotik kullanımı ve direnç gelişimi ile ilgili bilgilerin sinüzit tedavisinde kullanılmasını sağlar. Akut ve subakut sinüzitte Streptococcus pneumoniae, Haemophilus influenzae (non-tip b) ve Moraxella catarrhalis en sık rastlanan etkenlerdir. S. pneumoniae her yaşta sinüs izolatlarının %30-40’ını oluştururken, H. influeanzae ve M. catarrhalis eşit oranda sinüzit etkeni olup her biri %20’sini oluşturur.. Bu iki mikroorganizma beta laktamaz üretebildiği için amoksisiline dirençli olabilir. Hastaların %20’sinde ise sinüs sıvısı sterildir Anaeroblar ve stafilokoklar akut bakteriyel sinüzitte sık rastlanan etkenler değillerdir. Adenovirus, influenza, parainfluenza ve rinovirus hastaların yaklaşık %10’unda etkendir. Kronik sinüzitli erişkinlerde akut sinüzit etkenlerine ilaveten Staphylococcus aureus, koagulaz-negatif stafilokoklar ve anaerobik bakteriler sıklıkla sinüs aspirat kültürlerinde üretilmiştir. Kronik sinüzitli çocuklarda yapılan sinüs kültürü çalışmalarında çelişkili sonuçlar elde edilmiş, anaerobların oranı %0 ile %90 arasında bulunmuş, kültürlerin bir kısmı steril kalmış, bir kısmında ise kontaminasyon olarak değerlendirilmiştir. Bir çalışmada (Brook ve ark.) akut sinüzitten kronik sinüzit dönemine geçişte, başlangıçta sinüs sıvısında üretilen ve antibiyotiklere duyarlı olan S. pneumoniae, H. influenzae ve M. catarrhalis gibi mikroorganizmaların başlangıçta tedaviye yanıt vermeyen olguların tekrarlanan sinüs kültürlerinde tekrar üretildiği ve antibiyotik direnç oranlarında artış olduğu; anaerobik mikroorganizmaların tabloya eklendiği gösterilmiştir. Penisiline dirençli pnömokoklar iki veya daha fazla antibiyotik tedavisi alan hastalarda sıklıkla görülmektedir.

    TANI
    Normal koşullarda steril kabul edilen sinüs boşluklarının zaman zaman komşuluğundaki nazofarenks mukozası flora bakterileri ile kontamine olduğu gözönüne alınırsa, paranazal sinüs boşluğunda 104/ml veya daha fazla bakteri üretilmesi ABS tanısı için altın standarttır. Bununla birlikte invazif bir yöntem olan sinüs aspirasyonu çocuklarda bakteriyel sinüzitin rutin tanısı için önerilmez. Sinüs aspirat kültürlerinde üretilen mikroorganizmalar genellikle nazofarenks kültüründe de bulunmakla birlikte, nazofarenks kültürü sinüsteki patojeni öngörmede yeterli ve yararlı değildir.

    ABS tanısı, üst solunum yolu belirtileri ile başvuran çocukta belirtilerin sebat etmesi veya şiddetli olması gibi klinik kriterlere dayanır. Sebat eden belirtiler, 10-14 günden fazla sürüp 30. günden önce kaybolan nazal veya postnazal akıntı (her nitelikte), gündüz öksürüğü (gece kötüleşebilir) veya her ikisi birliktedir. Şiddetli belirtiler ise hasta görünümlü bir çocukta 39oC’den yüksek ateş ve 3-4 günden uzun süren pürülan burun akıntısıdır. ÜSYE sonrası solunum yolu belirtileri 10. güne dek sürebilir, ancak belirtilerin hafifleme eğilimi göstermemesi bakteriyel komplikasyonları düşündürür. Orta derecede şiddetli komplike olmamış viral ÜSYE’nun şiddetli belirtilerle ortaya çıkan ABS’den ayrılması gerekir. Viral ÜSYE’da ateş hastalığın erken döneminde, başağrısı ve miyalji gibi belirtilerle birliktedir. Bu konstitüsyonel belirtiler 2 gün içinde kaybolur, solunum belirtileri belirginleşir. Hastalığın ilk birkaç gününde pürülan burun akıntısı gözlenmez. Şiddetli belirtilerle başvuran akut sinüzit olgularında yüksek ateş ve üstüste 3-4 gün pürülan burun akıntısı aynı anda görülür, göz kürelerinin arkasında şiddetli başağrısı olabilir.

    Fizik inceleme ABS tanısında genellikle yardımcı olmaz. Komplike olmayan viral ÜSYE ve akut bakteriyel sinüzitte mukopürülan akıntı ile birlikte burun mukozasında hafif eritem ve ödem görülür. Yanakta ağrı veya hassasiyete cocuklarda nadiren rastlanır; bu bulgular çocuk ve adolesanlarda akut bakteriyel sinüzitin güvenilir belirtileri değildir. Frontal ve maksiller kemik üzerinde perküsyonla veya direkt basınç uygulayarak uyarılan ağrı, ABS’i gösterebilir. Periorbital şişlik etmoid sinüziti düşündürür.

    Solunum hastalığının erken dönemlerinde sinüs röntgeni, bilgisayarlı tomografi ve magnetik rezonans gibi radyolojik yöntemler sinüzit tanısında yararlı değildir, çünkü viral ÜSYE’da mukoza ödemi ve osteomeatal kompleksin tıkanması sinüs içinde sıvı birikmesine neden olmak suretiyle sinüzitin radyolojik bulgularını taklit eder. Bazı çocuklarda frontal sinüs hiç gelişmeyebilir veya tek tarafta gelişebilir. Gelişmemiş sinüsler yanlışlıkla opasite olarak değerlendirilip gereksiz tedavi verilmesine yol açabilir. Bu nedenle bir yaş altında sinüs filmleri büyük bir dikkatle değerlendirilmelidir. Bakteriyel sinüzitin tanısını tek başına koyan radyografik yöntem yoktur. Sinüs radyolojik incelemesi normal ise sinüzit olasılığı oldukça düşüktür. Anormal radyografik bulgular inflamasyonu yansıtır, inflamasyonun viral, bakteriyel veya allerjik orijinli olup olmadığını belirleyemez. Sinüs opaklaşması, 4 mm’den fazla mukoza kalınlaşması veya hava-sıvı seviyesi gibi radyografik kriterlerle tanı konulan persistan veya şiddetli ABS’li hastaların %75’inde maksiller sinüs aspiratlarında anlamlı bakteri üremesi saptanmıştır. Diğer bir çalışmada 6 yaşından küçük çocuklarda 10-30 gün boyunca süren sinüzit belirtileri, hastaların %88’inde anormal sinüs radyografisini öngördüğü, bu oranın 6 yaş üzerindeki çocuklarda %70 olduğu görülmüştür. Dolayısı ile, klinik kriterler kullanıldığında 6 yaş altındaki çocukların %60’ında sinüslerde anlamlı bakteri üremesi beklendiğinden prediktif değeri yüksek olan klinik kriterler ABS tanısı için yeterlidir. Daha büyük çocuklarda radyografinin gerekliliği konusu ise tartışmalıdır. Yalancı pozitiflik oranı yüksek olduğundan bu yaş grubunda sinüs radyografisi, tekrarlayan veya tedaviye yanıtsız akut bakteriyel sinüzitte ve belirtilerin şüpheli olduğu durumlarda tanıyı kesinleştirmek amacıyla yapılması yönünde eğilim vardır. Akut bakteriyel sinüzitin rutin tanısında bilgisayarlı tomografi (BT) önerilmemektedir, çünkü viral ÜSYE’na bağlı mukoza değişiklikleri ile akut bakteriyel sinüzite bağlı olanları ayırt ettirmez. BT şu durumlarda yapılmalıdır: komplike ABS, rekürran veya kronik sinüzit durumlarında cerrahi tedavi düşünülen hastalarda, ABS’li hastalarda proptosis, görme bozukluğu, ekstraoküler hareketlerde kısıtlılık, şiddetli yüz ağrısı, alın veya yüzde belirgin şişlik, şidetli başağrısı veya toksik görünüm varsa, kronik sinüzit medikal tedaviye yanıt vermez ise, sinüs ve çevre dokuların anatomisini detaylı bir şekilde göstermek ve cerrahi endikasyonu değerlendirmek amacı ile.

    ANTİBİYOTİK TEDAVİSİ
    Viral ÜSYE’da gereksiz antibiyotik kullanımını azaltmak ve akılcı antibiyotik kullanımını sağlamak için, ABS klinik tanısında “persistan veya şiddetli sinüs belirtileri” nin kullanilmasi gerekir. Sinüzitli çocuklarda antibiyotiklerin etkisi kısıtlı sayıda plasebo kontrollü çift-kör çalışma ile değerlendirilmiştir (Wald ve ark.,1986; Garbutt ve ark., 2001). Wald çalışmasında tedavinin 3. gününde antibiyotik alanların %83’inde, plasebo alanların %51’inde ya tam kür veya iyileşme sağlanırken, tedavinin 10. gününde bu oranlar antibiyotik grubunda %79 plasebo grubunda %60 olarak bildirilmiştir. Garbutt çalışmasında ise klinik kriterlerle ABS tanısı konulan ve amoksisilin, amoksisilin-klavulonat veya plasebo ile tedavi edilen çocuklarda tedavinin 14. gününde iyileşme oranları sırasıyla %79, %81 ve %79 olarak bildirilmiştir. Garbutt çalışmasının sonucunda komplike olmayan ABS’de sinüs belirtilerinin 3 hafta veya daha fazla sebat etmesi durumunda yapılacak antibiyotik tedavisinin gereksiz antibiyotik kullanımını azaltacağı ve amoksisilinin ilk seçenek olarak kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Her iki çalışmada da sinüs belirtilerinin 10 günden uzun sebat ettiği olgular tüm olguların yaklaşık %10 gibi küçük bir kısmını oluşturmuştur. Bu iki çalışma metod açısından farklılıklar göstermekle birlikte, Garbutt çalışması komplike olmayan ABS’de antibiyotik tedavisi başlanmadan önce semptomların birkaç gün daha gözlenip iyileşme görülmemesi halinde antibiyotik başlanabileceği kanısını uyandırmaktadır.

    Farklı coğrafi bölgelerde farklı oranlar bulunmakla birlikte H. influenzae’nın %10-50’sinde, M. catarrhalis’in %90-100’ünde beta laktamaz üretimi sözkonusudur. Ülkemizde pnömokokların %25-40’ında azalmış penisilin duyarlığı (MIC 0.1-1.0 mg/ml), %5-10 arasında yüksek düzeyde penisilin direnci (MIC >2.0 mg/ml) bulunmaktadır. Akut orta kulak infeksiyonu olan hastalardan elde edilen bilgilere göre pnömokoklara bağlı ABS’lerin %15’i, H. influenzae’ya bağlı olanların %50’si ve M. catarrhalis sinüzitlerinin %50-75’i tedavisiz kendiliğinden iyileşir. Bu durumda amoksisiline yanıtsızlık pnömokok sinüzitinde %3, H. influenzae sinüzitinde %5 ve M. catarrhalis sinüzitinde %5-10 civarında beklenecektir. Amoksisiline dirençli mikroorganizmaların olasılığını artıran risk faktörleri kreş veya ana okuluna devam etmek, son 3 ay içinde antibiyotik tedavisi almış olmak ve 2 yaşından küçük olmaktır. Bu faktörler yoksa düşük doz amoksisiline (45 mg/kg/gün, 2 doza bölünür) yanıt %80 oranındadır. Amoksisilin allerjisi varsa sefuroksim (30 mg/kg/gün, 2 doza bölünür) veya sefpodoksim (10 mg/kg/gün, 2 doza bölünür) verilebilir. Ciddi allerjik reaksiyon durumunda klaritromisin (15 mg/kg/gün, 2 doza bölünür) veya azitromisin (10 mg/kg/gün tek doz halinde 4-5 gün) verilebilir. Penisiline dirençli pnömokok ile infekte olduğu bilinen ve penisiline allerjisi olan çocuklarda klindamisin (30-40 mg/kg/gün 3 doza bölünür) kullanılabilir. Tedavinin 48-72. saatinde burun akıntısı ve öksürük gibi sinüs belirtilerinde azalma olmuyorsa ya antibiyotik etkisiz veya sinüzit tanısı yanlıştır. Hasta düşük doz amoksisiline yanıt vermemişse, son 90 içinde antibiyotik tedavisi almışsa, orta-şiddetli hastalığı varsa veya kreş/ana okuluna devam ediyorsa amoksisilin-klavulanik asid (80-90 mg/kg/gün amoksisilin ve 6.4 mg/kg/gün klavulonik asid içerecek şekilde) ile tedavi edilmelidir. Diğer seçenekler sefuroksim, sefpodoksim, tek doz parenteral seftriakson (50 mg/kg) sonrası oral antibiyotik ile devam etmektir (başlangıçta kusmaları olan hastalarda). Önceleri trimetoprim-sülfametoksazol ve eritromisin-sülfisoksazol birinci veya ikinci seçenek olarak kullanılmakta idi. Pnömokoklarda artan penisilin direnci ile birlikte bu antibiyotiklere çapraz direnç oranları da arttığı için amoksisiline yanıt vermeyen olgularda bu antibiyotiklerin kullanılması önerilmez.

    Hasta ikinci antibiyotik kürüne de 2-3 gün içinde yanıt vermez ise veya akut olarak hasta ise ya kulak burun boğaz konsültasyonu ile sinüs aspirat kültürü alınıp sonucuna göre antibiyotik seçimi yapılır veya hasta yatırılarak intravenöz sefotaksim veya seftriakson tedavisi başlanır.

    Optimal tedavi süresi konusunda sistematik çalışmalar olmamakla birlikte ABS’de 10-14 günlük antibiyotik tedavi süresi üzerinde görüş birliği vardır. Alternatif olarak belirtiler tamamen kaybolduktan sonra 7 gün daha antibiyotik verilebilir.

    YARDIMCI TEDAVİ
    Tamponlanmış serum fizyolojik (SF) ile burun yıkamalarının kabuk oluşumunu önlediği, yapışkan salgıları sulandırdığı, burun kan akımı üzerine hafif vazokonstriktör etkisi olduğu gösterilmiştir. Ülkemizde yapılan bir çalışmada (Topal B ver ark.) SF burun damlası alan hastalarla antibiyotik alan hastaların 10 gün sonunda iyileşme oranları karşılaştırılmış, günde 4 kez her bir burun deliğine 5 damla SF verilen hastalarda iyileşme oranı antibiyotik alanlardan bir kat daha fazla bulunmuştur.

    Mukolitik ilaçların kullanımı, kalın ve yapışkan balgam yapımı arttığı için kronik sinüzitte yararlı olabilir. Ancak, akut sinüzitte mukolitiklerin etkinliğini gösteren çalışmalara mevcut değildir. Bu ilaçlar bitkisel kaynaklı veya acı bir tada sahip olduklarından, fazla kullanıldığında vagusun uyarılması yoluyla bulantı-kusmaya ve mukus salgısının paradoksik olarak artışına neden olabilmektedir.

    Topikal ve sistemik dekonjestan ilaçlar akut sinüzit tedavisinde kullanılmıştır. Dekonjestanların burun mukozasındaki kalınlaşmayı vazokonstriktör etkileriyle azalttıkları ileri sürülmüştür. Alfa adrenoseptörler üzerine veya noradrenalin salgılanması, geri alınması veya parçalanması üzerine etkilidirler. Alfa-1 reseptörler katekolaminlere vazokonstriktör yanıt verirler, sempatomimetikler en çok kullanılan oral dekonjestanlardır. Alfa-2 reseptörler imidazolin türevlerine yanıt verirler ve bu ilaçlar topikal olarak kullanılırlar. Ancak, sinüzitte topikal veya sistemik vazokonstriktörlerin faydalı etkilerini gösteren kontrollü çalışmalar mevcut değildir.

    Allerjik ritine sekonder gelişen ABS’de antihistaminikler burun akıntısını azalttıkları için kullanılmaktadır. Ancak, antihistaminiklerin antikolinerjik etkileri burun ve sinüs salgılarının viskozitesini artırdıklarından sinüs drenajının daha çok bozulmasına yolaçabilirler.

    Çocuklarda ABS’in adjuvan tedavisinde intranazal steroidlerin etkinliği üzerine çift kör plasebo kontrollü tek çalışma mevcut olup (Barlan ve Ark.) bu çalışma intranazal budesonid ile tedavinin ikinci haftasında sinüzit belirtilerinde orta derecede iyileşme sağlamıştır.

    Hipertonik veya normal serum fizyolojik ile burun irrigasyonu, antihistaminikler, dekonjestanlar, mukolitik ilaçlar ve nazal kortikosteroidlerin sinüzit tedavisindeki etkinlikleri ile ilgili az sayıda çalışma mevcuttur. Allerjisi olmayanlarda antihistaminik ilaçların kullanımı ile ilgili yeterli veri yoktur. Antihistaminik ve dekonjestanların sinüzit tedavisinde yeri yoktur. Çocuklarda sinüzitin adjuvan tedavisinde intranazal steroidlerin etkinliği üzerine plasebo kontrollü tek sistematik çalışma mevcut olup (Barlan ve ark.) bu çalışmada intranazal budesonid ile tedavinin 2. haftasında belirtilerde orta derecede iyileşme sağlamıştır.Mukolitikler ve serum fizyolojik sistematik olarak çalışılmamıştır.

    KAYNAKLAR
    1.Brook I, Yocum P, Frazier EH. Bacteriology and beta-lactamase activity in acute chronic maxillary sinusitis. Arch Otolaryngol Head Neck Surg 1996;122:418-23.
    2.Shapiro NL, Pransky SM, Martin M, Bradley JS. Documentation of the prevalence of penicillin-resistant Streptococcus pneumoniae isolated from middle ear and sinus fluid of children undergoing tympanocentesis or sinus lavage. Ann Otol Rhinol Laryngol 1999;108:629-33.
    3.Wald ER, Bordley WC, Darrow DH, et al. Clinical practice guideline: Management of sinusitis. Pediatrics 2001;108:798-808.
    4.O’Brien KL, Dowell SF, Schwartz B, Marcy SM, Philips WR, Gerber MA. Acute sinusitis-Principles of judicious use of antimicrobial agents. Pediatrics 1998;101(suppl):174-7.
    5.Hamilos DL. Chronic sinusitis. J Allergy Clin Immunol 2000;106:213-27.
    6.Wald ER, Milmoe GJ, Bowen A, et al. Acute maxillary sinusitis in children. N Eng J Med 1981;304:749-54.
    7.Wald ER, Chiponis D, Ledesma-Media J. Comparative effectiviness of amoxicilline and amoxicilline-clavulonate potassium ın acute paranasal sinus infections in children: a double-blind, placebo-controlled trial. Pediatrics 1986;77:795-800.
    8.Garbutt JM, Goldstein M, Gellman E, Shannon W, Littenberg B. A randomized, placebo-controlled trial of antimicrobial treatment for children with clinically diagnosed acute sinusitis. Pediatrics 2001;107:619-25.
    9.Nash D. Sinusitis. Pediatr Rev 2001;22:111-7.
    10.Sener B, Arikan S, Alper EM, Gunalp A (1998) Rate of carriage, serotype distribution and penicillin resistance of Streptococcus pneumoniae in healthy children. Zentralbl Bakteriol 288:421-428.
    11.M. Ertek, S. Erol, Z. Özkurt, MA Taşyaran. Akut pürülan menenjitli olgulardan izole edilen Streptococcus pneumoniae suşlarının çeşitli antibakteriyel ajanlara duyarlılığı. XXIX. Türk Mikrobiyoloji Kongresi, 8-13 Ekim 2000, Antalya. Özet kitabı, P01-28; s. 337.
    12.Tunçkanat F, Akan Ö, Gür D, Akalın HE. Steptococcus pneumoniae suşlarında penisilin direnci. Microbioloji Bülteni 1992;26:307-313.
    13.Gür D, Tunçkanat F, Şener B, Kanra G, Akalın HE. Penicillin resistance in Steptococcus pneumoniae in Turkey. Europ J Clin Microbiol Infect Dis 1994;13:440-1.
    14.Kanra G, Akan Ö, Ceyhan M, Erdem G, Ecevit Z, Seçmeer G. Çocuklarda hastalık etkeni olan Steptococcus pneumoniae suşlarında antibiyotik direnci. Mikrobioloji Bülteni 1996;30:25-31.
    15.Sümerkan B, Aygen B, Doğanay M. Resistance ala penicilline G ve Steptococcus pneumoniae en Turquie. Med Mal Infect 1995;25:1219-20
    16.Mülazımoğlu L, Erdem İ, Taşer B, Semerci İ, Korten V. Nasopharyngeal carriage of penicillin-resistant Steptococcus pneumoniae (penRSP) at day-care centers in Istanbul. 7th European Congress of Clinical Microbiology and Infectious Diseases, Vienna, 26-30 March 1995. Abstract no. 320.
    17.Öngen B, Kaygusuz A, Özalp M, Gürler N, Töreci K. Penicillin-resistance in Steptococcus pneumoniae in Istanbul. Clin Microbiol Infect Dis 1995;1:150.
    18.Çavuşoğlu C, Hoşgör M, Tünger A, Özinal MA. Steptococcus pneumoniae suşlarında penisilin duyarlılığında araştırılması. Bikrobiyoloji Bülteni 1997;31:113-8.
    19.Barlan IB, Erkan E, Bakır M, Berrak S, Basaran MM. Intranasal budesonide spray as an adjunct to oral antibiotic therapy for acute sinusitis in children. Annals Allergy Asthma Immunol 1997;78:598-601
    20.Spector SL, Bernstein IL, Li JT, et al. Parameters for the diagnosis and management of sinusitis. J Allergy Clin Imuunol 1998;102:S107-S144.
    21.Topal B, Özsoylu Ş. Are antibiotics required for the treatment of acute sinusitis in children? Yeni Tıp Dergisi 2001;18:S58-S60.
    22.Karadag A. Nasal saline for acute sinusitis. Pediatrics 2002;109:165.
    23.Kaliner MA, Osguthorpe JD, Fireman P, et al. Sinusitis:bench to bedside. J Allergy Clin Immunol 1997;99:S829-S848.

  • Astım nedir?

    Astım nedir?

    Astım akciğerlere kadar olan hava yollarını ( Bronşlar ) etkileyen bir hastalıktır. Bu hava yolları soluduğumuz havayı burundan itibaren akciğerlere kadar ulaştırır. Sağlıklı bir kişide bu soluma olayı kolayca gerçekleşir. Astımlı bir kişide ise bazı dönemlerde soluma zorluğu meydana gelir. Astım atağı sırasında bronşlar ( hava yolları ) daralır ve havanın geçişi zorlaşır. Bu hava yolu daralmasının bazı nedenleri vardır. Bunlar:

    * Bronşları çevreleyen kasların kasılması sonucu hava yollarının daralması
    * Bronşun içini saran zarın şişmesi
    * Hava yollarında mukus ( sümük – balgam ) adı verilen yapışkan bir salgının aşırı salınması ve bu salgının hava yollarını
    yer yer tıkaması

    Astım Nöbetinin Belirtileri Nelerdir?

    Bronşlar daraldığı zaman solunum işini yapmak için daha büyük çaba sarf edilir. Akciğerlere giren hava daralan bronşlardan dışarı çıkarken zorlanır. Hasta bunu nefes darlığı veya göğüste sıkıntı şeklinde ifade edebilir. Bu sırada hasta ıslık sesine benzer (vızıltı) bir ses çıkarır. Akciğere girmiş hava daralmış olan bronşlardan dışarı çıkarken, hasta aşırı zorlanırsa, normalde soluma ( nefes alıp verme ) işi için kullanılmayan boyun, göğüs, omuz ve karın kaslarını kullanır ve daha sık solur.

    Astımın Bulguları Nelerdir?

    * Öksürük. Astımın sık bir bulgusudur. Özellikle gece öksürüğü olur. Egzersiz, soğuk hava öksürüğü arttırabilir. Hava yollarındaki mukus birikimi ve bronşları çevreleyen kasların kasılması nedeni ile olur.
    * Vızıltı. Astım nöbetinin sık karşılaşılan bir bulgusudur. Akciğerdeki hava daralmış bronşlardan dışarı çıkarken zorlandığı zaman nefes verirken duyulur.
    * Sık Soluma. Astım nöbeti sırasında daralmış ve içi mukus ile dolmuş bronşlarda soluk alıp verme işi zorlaştığından hasta daha sık nefes alıp verebilir. Bunu saptamak için çocuğunuzun 60 saniye içinde kaç kez nefes alıp verdiğini sayın; bulduğunuz sayıyı normalde iyiyken olan dakikadaki solunum sayısı ile karşılaştırın.
    * Göğüs Duvarı Derisinde Çekilmeler. Daha ağır astım nöbetlerinde görülen bir bulgudur. Göğüs duvarında kaburgalar arasındaki deri ve boynun önündeki deride içe çekilmeler olabilir. Bu bulgu saptandığında hemen hastaneye başvurunuz.

    Astıma neden olan durumlar ( uyaranlar ) nelerdir ?

    Astımın sebebi tam olarak bilinmese de bu hastalıkta hava yollarının bazı uyaranlara aşırı duyarlı olduğu bilinmektedir. Bu uyaranlar hava yollarını uyararak astım atağı oluşumuna neden olurlar. Bu uyaranları şöyle sıralayabiliriz:

    1. Allerjenler ( allerjiye neden olan maddeler )

    Normal kişilere hiçbir zararı olamayan allerjenlere, allerjik astımı olan bir kişi maruz kalınca bir allerjik reaksiyon olur. Bu reaksiyon sırasında tahriş edici bazı kimyasal maddeler yapılır ve hava yollarındaki dokuların içene salınır. Kişi hem allerjik hem de astımlı ise astım atağı geçirir. Bu allerjenlerin bazıları şunlardır:

    Ev tozu, ev tozu akarları ( böcekler )

    * Çiçek tozları ( polenler )
    * Küf

    Hayvan tüyü

    2. Enfeksiyonlar

    Solunum yolu enfeksiyonları ( grip, nezle ) astımlı kişide hava yollarını uyararak astım atağına neden olabilir. Bu enfeksiyonlar okul ve / veya kreşe giden çocuklarda sıktır.

    3. Hava değişimi

    Mevsim değişimi, hava ısısının değişmesi ( özellikle soğuk hava ) ve nem oranının artması, astımlı bir kişide hava yollarını uyararak astım atağına neden olabilir

    4. Egzersiz

    Astımlı bir kişide egzersiz hava yollarını uyararak astım atağına neden olabilir. Koşma gibi, daha fazla enerji tüketimine neden
    olan yoğun egzersiz türleri, birkaç dakika içinde bir astım atağına neden olabilir. Ancak bu nedenle astımlı çocuklarda egzersizin
    engellenmesi söz konusu değildir. Egzersiz öncesi uygun ilaç alımı ile astım atağı önlenebilir. İyi tedavi edilen astımlı bir çocukta
    egzersiz sonrası belirtiler olmamalıdır. Oluyorsa tedavi planının düzenlenmesi için bu durumu doktorunuza bildiriniz.

    5. Irritanlar ( tahriş ediciler )

    Bazı maddeler duyarlı olan bronşları tahriş edebilir. Bu maddeler şöyle sıralanabilir: Sigara dumanı, hava kirliliği, saç spreyleri, parfümler, temizlik maddeleri ve keskin kokular. Astımlı bir kişinin yaşadığı evin içinde hiç kimsenin sigara içmesine izin verilmemelidir.

    Astımda olabilecek komplikasyonlar nelerdir ?

    * Astım genellikle akciğerlerde kalıcı hasar yapmayan bir hastalıktır. Hastalık çok uzun yıllardan beri var olsa da uygun tedavi ile akciğer fonksiyonları normale yakın olarak korunabilir.
    * Astımda sorun bronşlarda olmasına rağmen bir çok astımlıda üst solunum yolları (burun, boğaz, sinüsler) ve kulaklar ile ilgili problemler eşlik edebilir. Astımlı çocuklarda sıklıkla kronik burun tıkanıklığı olur ve buna bağlı olarak kulak enfeksiyonları ve sinüzit meydana gelir. Buruna yönelik uygun tedavi ile (burun temizliği ve doktorun önerisi ile diğer bazı ilaçlar) bu durumların olması önlenebilir.
    * Astım bazı psikolojik problemlere neden olabilir. Ağır astımı olan çocuklarda okul devamsızlığı, spor etkinliklerine katılamama ve astım atağı sırasında acil olarak hastaneye başvurular bu duruma neden olabilir. Uygun tedavi alan bir çocukta astım kontrol altına alınarak bu problemlerin olması önlenebilir.

    Astım Nasıl Tedavi Edilir?

    Uygun bir tedavi ile astımın bulguları kontrol altına alınabilir. Ancak en etkili tedavi bile astımı tamamen ortadan kaldıramaz. Bunun nedeni hastalığa sebep olan temel bozukluğun tam olarak bulunamamış olmasıdır. Gerekli çevre önlemleri ve ilaç tedavisi ile hastalık kontrol altına alınabilir. Doktorun önerileri, çabaları ve tedavisi hastanın ailesi ve kendisi uyum gösteremezse tek başına yarar sağlamaz. Astım tedavisinin başarılı olması için en önemli nokta doktor ve hasta ailesi arasındaki uyumdur. Tedavi iki bölümden oluşur:

    1. Çevre Düzenlemesi:
    Hastalığın alevlenmesine sebep olan çevresel faktörler varsa, doktorunuz bazı çevresel değişiklikler yapmanızı önerecektir. Bunlar:
    a) Allerjenlerden kaçınma

    Ev tozu akarı
    -Ev tozu akarı gözle görülmez fakat her evde bulunur.
    -Örümcek ve kenelerle akraba olan akarlar insanı ısırmaz ve hastalık bulaştırmazlar.
    -Akarların allerji oluşturan kısımları artıklarıdır. Bu artıklar ağırlıkları nedeniyle pek havada kalmazlar. Ancak ev temizliği yaparken havalanırlar, burundan içeriye girerek allerjiye sebep olurlar.
    -Evde en sık bulundukları yerler yatak, yastık, halı, kanepeler, yatak örtüleri, doldurulmuş oyuncakların içidir.
    -Akarlar insan derisinin döküntüleri ile beslenirler. Bu yüzden yaşamaları için en ideal yer yataklardır.

    Hayvan ( kedi, kuş, köpek ) tüyü ve atıkları
    Allerjenler sadece evde beslenen hayvanlar üzerinde değil, kuştüyü yastıklarda ve hayvan derisinden yapılmış diğer eşyalarda da bulunur.

    Küf mantarı ( rutubet )

    Evde Allerjenlerden Korunmak İçin Alınacak Önlemler Nelerdir ?

    Yatak odasında:
    -Yatak ve yastığı hava geçirmeyen bir materyal ile kaplayın ( Amerikan bezi, sentetik kumaş gibi ).
    -Mümkünse şilteyi yaylı yatak ile değiştirin.
    -Yünlü ve tüylü battaniye kullanmayın.
    -Kuş tüyü yastığı sentetik ( elyaf ) yastıkla değiştirin.
    -Tüm yatak kılıfı, yastık kılıfı, battaniyeleri haftada bir, en az 60 derece suyla yıkayın.
    -Mümkünse halıları kaldırın ve yerleri temiz tutun. Eğer halıyı kaldıramıyorsanız, doktorunuzun tavsiye edeceği maddeler ile temizleyin.
    -Temizlik yapılırken, çocuğunuzu evden uzaklaştırın yada maske takın.
    -Odada toz tutacak fazla eşyayı ( kitap, tüylü doldurulmuş oyuncaklar gibi ) ya odadan çıkarın yada dolaba koyup, kapısını kapalı tutun.
    -Mümkünse klima ( hava serinletici ) kullanın.
    -Evde hayvan beslemeyin; besliyorsanız yatak odasına kesinlikle sokmayın.
    -Evde bir nem ölçer bulundurarak, nem oranını %25 ile %50 arasında tutunuz.
    -İçi doldurulmuş koltuk yerine tahta veya plastik eşya tercih ediniz.
    -Perdelerinizi sentetik materyalden seçin, kadife olmasın.

    Mutfak, banyo ve küflü yerlerde:
    -Sık sık havalandırın ve deterjanla temizleyiniz.
    -Nemli yerlerde halı bulundurmayınız.
    -Lavabo altlarını ve tuvaletin arka kısımlarını temiz ve kuru tutunuz.
    -Hamam böceklerini ve fareleri mutlaka yok ediniz.

    Evin diğer kısımlarında:
    -Mümkünse halıları kaldırınız.
    -Çocuğunuzun sofa, koltuk üzerinde uyumasına izin vermeyiniz.
    -Toz alırken ıslak bez kullanarak tozun havalanmasını engelleyiniz.
    -Evdeki çiçeklerin üzerinde küf olmasın, kontrol ediniz.
    -Mümkünse hava tahliye kısmında ev tozlarını tutarak havaya karışmasını önleyen HEPA filtresi olan elektrik süpürgelerinden birini tercih ediniz.

    b. İrritanlardan Kaçınma:
    · Bu grupta en zarar veren etken sigaradır. Astımlı bir kişinin yaşadığı evde ( evin tüm odaları dahil ) sigara içilmesine kesinlikle izin verilmemelidir.
    · Odun ve kömür sobaları tahriş edici tanecikler ve kokular saldıklarından mümkünse ısınmak için başka bir yola
    başvurulmalıdır.
    · Saç spreyleri, parfümler, temizlik maddeleri, sinek ilacı ve hava kirliliği de tahriş edicidir. Hasta bunlardan etkileniyorsa, mümkünse temas önlenmelidir.

    c. Emosyonlar ( psikolojik stres ):
    Astımlı çocuğun onu destekleyen sıcak ve samimi bir ev ortamına ihtiyacı vardır. Evde yaşayan kişilerin bu kronik hastalığın tedavisine ve kontrol altına alınmasına yaklaşımları iyi yönde olursa, tedavinin başarısı artar.

    2.İlaç Tedavisi:

    I- İnhaler ( hava yolu ile verilen ) Rahatlatıcılar:

    a) Kısa etkili rahatlatıcılar ( Ventolin, Bricanyl ):
    – Bu ilaçlar hava yollarının çeperini saran ve nöbet sırasında kasılan kasları gevşeterek hava yollarını genişletirler.
    – Ağız içine püskürtülen formları ( inhaler ) 15 dakika içinde etki etmeye başlar, 4 saat sonra bu etki kaybolur. Bu nedenle nöbet sırasında ilk kullanılacak ilaç grubudur.
    – Egzersiz yapmadan 15 dakika önce kullanılırsa , egzersiz sırasında gelişebilecek rahatsızlığı engeller.
    -Aşırı dozda kullanılırsa kalp hızını arttırır ( fazla kahve içmiş gibi ). Ellerde titreme olabilir. Çocukta artan yaramazlık izlenebilir.

    b) Uzun etkili rahatlatıcılar ( Serevent, Foradil, Volmax )
    – Oral ( ağız yolu ) veya inhaler ( püskürtme ) formları vardır.
    – Oral yolla kullanılanlar astım atağı sırasında doktorunuzun önerisi ile 3-7 gün süre ile verilir.
    – Inhaler yolla kullanılanlar normal dönemde hasta atakta değilken, gün içinde veya gecelerii uykudan uyandıran nefes darlığı, vızıltı veya öksürük olduğu durumlarda sabah 1 akşam1 kez şeklinde kullanılır.
    – Doktorunuzun önerisi dışında kullanılmaz.

    II- Önleyiciler:

    a) İntal:
    – Koruyucu bir ilaçtır. Gelecek olan nöbeti önler.
    – Hiç bir yan etkisi yoktur.
    – Ancak bu ilaç sıkışıklığı olan cocuğa hiç bir yarar sağlamaz.
    – Başlangıçta günde 4 kere sonra 3 kere kullanılabilir.

    b) İnhaleryolla kullanılan steroidli ilaçlar: ( Pulmicort, Flixotide gibi )
    – Hava yollarındaki şişme ve ödemi azaltır, yapışkan balgamın oluşumunu engeller.
    – Hava yollarının uyaranlara karşı duyarlığının azaltır.
    – Gelecek olan nöbeti önler.
    – Spreyler şeklinde verilen şekli vücut dolaşımına geçmediği için doktorunuzun tavsiye ettiği dozda yan etki göstermez.
    – Ağızda kötü bir tad bırakabilir. Nadiren ağızda pamukcuk oluşumuna yol açabilir. Bunu engellemek için su ile gargara yapmak yeterlidir.
    – Astım tedavisinin en etkili ilacıdır.

    c) Oral( ağız yolu ile ) steroidler ( Prednol, Deltacortril )
    – Hava yollarındaki şişme ve ödemi azaltır.
    – Yapışkan balgamın ( mukus ) oluşumunu engeller
    – Hava yollarının uyaranlara karşı olan duyarlılığını azaltır.
    – Hava yollarının Ventolin, Bricanyl gibi rahatlatıcılara olan yanıtını arttırır.
    – Olabilecek yan etkiler kullanıldığı süre ve dozla ilgilidir.
    – Doktor tavsiyesi dışında kullanılamaz ve doktorunuzun önerdiği süre ve dozda kullanılmalıdır.
    – Astım atağı sırasında püskürtme veya hava yolu ile kullanılan ilaçların yetersiz kaldığı durumlarda doktor tarafından önerilir.
    – Genellikle 3-7 gün süre ile verilir.

    Peak Flow Metre ( zirve akım ölçer ) Nedir ?

    Peak Flow Metre ( PFM ) akciğerlerden dışarıya üflenen havanın hızını ölçen bir alettir. Astım atağı sırasında havayolları daralır ve dolayısıyla akciğerlerdeki hava daha düşük bir hızla dışarıya üflenir. Üfleme hızındaki farklılık ( normale göre ) PFM ile ölçülür. PFM ile ölçülen üfleme hızı astım atağının belirtileri başlamadan önce düşer. Dolayısıyla eğer siz ve çocuğunuz PFM kullanmayı öğrenirseniz çocuğunuzu erken dönemde evde tedavi edebilir, acil servise başvuruyu önleyebilirsiniz. Dört yaşından büyük tüm çocuklar biraz çaba ile PFM kullanmayı öğrenebilirler.

    Kullanım şekli:
    -Çocuk mutlaka ayakta olmalıdır.
    -İbre sıfıra getirilir.
    -Ağız kısmı, dudaklar ile iyice sarılmalıdır.
    -Derince bir nefes alıp ani ve hızlı üflenir. ( Tıpkı yanan bir mumu söndürmek ister gibi )
    -İbrenin gösterdiği sayı okunur.
    -Bu işlem 3 kere tekrarlanır, en yüksek değer Takip Formunda ayrılan yere kaydedilir.

    Günde kaç kere kullanılmalıdır ?
    Biz günde bir kez sabahları ilaç kullanımından önce öneriyoruz. Ancak, sabah ve akşamları yatmadan önce de yapılabilir.
    Sabah değeri her zaman için akşam değerinden düşük bulunacaktır, bu normaldir. Çocuğun rahat olduğu dönemde kullanarak ulaşabileceği en yüksek değeri bulunuz. Bu değerin %20 altına inmesi durumunda tedavi planına göre ilaç kullanımını arttırın. Böyle günlerde çocuğunuzun iyiye gidip gitmediğini anlamak için PFM yi daha sık kullanabilirsiniz. Kısacası bu alet size barometrenin yağmuru haber vermesi gibi, yaklaşan astım nöbeti için erken uyarıda bulunacaktır.

    Küçük Çocuklar İçin :

    · İnhaler ilaçların küçük çocuklarda adaptörlerle (aerochamber veya nebuhaler) verilmesi, verilen ilacın etkisini artırır.
    · Çocuğunuzun ilacı daha kolay almasını sağlar.
    · Daha çok ilacın hava yollarına ulaşmasını sağlar.
    · İlacın kötü tadından oluşacak rahatsızlığı azaltır.
    · Kullanımını kolaydır.

    Adaptörlerin Kullanımı:

    ABLESPACER ( maskeli fanus ):
    · 4 yaşından kadar olan çocuklarda kullanılır.
    · İnhaleri ( ilacı ) salladıktan sonra aerochamber’in maske kısmını çocuğun burun ve ağzını kapatacak şekilde yüzüne yerleştirin.
    · İlacı 1 kez sıkın
    · Maske yüzündeyken çocuğun 5-10 kez nefes alıp verdiğini sayın
    · İki dakika bekledikten sonra ilacı bir kez daha sıkın ve yine çocuğun 5-10 kez nefes alıp verdiğini sayın. Böylece iki puf yapmış olacaksınız.
    Nebuhaler ( maskesiz fanus ) :
    · 4-6 yaş arası çocuklarda kullanılır.
    · İnhaleri salladıktan sonra cam fanusun ucuna yerleştirin.
    · Ağız kısmını dudaklarınızla iyice sarın.
    · İlacı 1 kez sıkın ( 1 Puf ).
    · Derin nefes alıp tutun, 5-7 saniye sonra bırakın ( Bu işlemi 4-5 kere yapın ).
    · İki dakika bekledikten sonra ilacı bir kez daha sıkın ve nefes alıp verme işlemini tekrarlayın. Böylece ikinci pufu yapmış olacaksınız.

    Turbuhaler Kullanımı:
    · 6 yaşından büyük çocuklarda kullanılır.
    · Koruyucu kapağı çıkarınız.
    · Turbuhaleri dik olarak tutunuz. Alttaki doz bileziğini sonuna kadar çevirdikten sonra “klik” sesi duyulana kadar tekrar geriye çeviriniz.
    · Nefesinizi dışarıya veriniz, ağız parçasını dişlerinizin arasına yerleştiriniz ve dudaklarınızı kapatınız.
    · Derin ve güçlü bir nefes alınız.
    · Turbuhaleri ağzınızdan çıkarınız ve ağzınızı 10 saniye kadar kapalı tuttuktan sonra nefesinizi veriniz.
    · İkinci bir doz alacaksa kurma işlemini tekrar yaptıktan sonra aynı işlemleri tekrar edin.
    · Koruyucu kapağı yerine takınız.

    Astım Nöbeti Önceden Anlaşılır mı?

    Astım nöbetinin ilk işaretlerini tanıyabilir ve hemen tedaviye başlarsanız, nöbetin gelişini engelleyebilir veya kısa sürede düzelmesini sağlayabilirsiniz.

    Bu işaretlerden bazıları :
    – Öksürük, özellikle gece öksürüğü
    – Burunda su gibi akıntı
    – Gözlerin altında siyah halkalarda belirginleşme
    – Uykuda huzursuzluk
    – Soluk görünme
    – Nezle, grip gibi üst solunum yolu hastalıkları
    – PFM değerlerinde düşme

    Nöbet gelince Ne Yapmalıyım?

    – Nefes alıp verirken ıslık sesi duyulur
    – Göğüs duvarında ( özellikle kaburgalarda, boyunda ) içeri çökmeler oluşur
    – Nefes verme süresi uzar
    – Nefes alma sıklaşır
    – Öksürük veya nefes alırken ıslık sesi duyulması,
    – Gece uyandıran öksürük,
    – Çocuğun bilinen erken nobet işaretlerinin varlığı ( göz altında siyah halkalar, nefes darlığı, sık soluma gibi ),
    – Flow metre ( PFM ) değerinde düşüş, gibi belirtiler olduğunda;

    1- Bricanyl inhalerin 2 puf veya Bricanyl turbuhalerin 1 kez şeklinde uygulanması gerekir. Etkisi 15 dakika sonra
    başlayacaktır. Eğer düzelme sağlanmazsa ilacı tekrarlayın.
    2- Bir günde 6 kereden fazla kullanmak veya 4 saatten önce tekrarlamak gerekirse mutlaka hastaneye başvurunuz.

    Hastaneye giderken :
    -Protokol numarasının yazılı olduğu hastane kartınızı .
    -Çocuğunuzun kullandığı ilaçları ( varsa Ventolin nebul’ü )
    -Doktorunuzun verdiği takip formunuzu yanınıza alın.
    -Çocuğunuz yolda sıkışırsa, Ventolin ya da Bricanyl’i mutlaka kullanınız.
    -Sakin olun, unutmayın telaşınız çocuğunuza yarar sağlamayacaktır.

    3. İmmünoterapi ( aşı tedavisi )
    Böcek zehiri allerjileri ve allerjik rinit ( saman nezlesi ) gibi allerjik hastalıkların uzun süreli tedavisinde başarı ile kullanılmakta olan bu yöntemin, allerjik astım tedavisinde etkinliği halen araştırılmaktadır. Dikkatle seçilmiş vakalarda uzun vadede yarar görüldüğünü destekleyen çalışmalar mevcuttur. Kliniğimizde, bu tedaviden yarar görme olasılığı yüksek olan seçilmiş astım vakalarında sublingual ( dil altı ) aşı tedavisi uygulanmaktadır. Tedavi en az 3 yıl sürmekte ve hastalar kendileri uygulamaktadırlar.

  • Alerjik cilt hastalıkları

    Alerjik cilt hastalıkları

    A. ATOPİK DERMATİT ( EGZEMA ) NEDİR ?

    Kronik, tekrarlayan, pembe renkli, yüzeyi pütürlü olan kaşıntılı döküntülerdir. Aktif lezyonlar tüm vücütta
    yaygın veya bir bölgede sınırlı olabilir. Bunlar pembe renkli, sulantılı, kaşıntılı lezyonlar şeklinde olabilir.
    Aşırı kaşınma sonucu enfekte olabilirler. Lezyonların sürekli olarak nüks ettiği veya iyileşmediği
    dönemlerde cilt kalınlaşması, çizgilenmesi, soyulmalar ve renk koyulaşması olabilir. Hastalığın
    başlangıç yaşına göre lezyonların vücüttaki dağılımı farklılık gösterir.

    1. İnfantil ( bebeklik dönemi ) Atopik Dermatit:

    2 ay-2 yaş arası çocuklarda görülür. Lezyonlar özellikle yüzde ( sıklıkla yanaklarda ), saçlı deride,
    boyunda, sırtta, diz ve dirsek bölgelerinde oluşur. Bu dönemde başlayan hastalık 3 yaşında
    iyileşebilir veya ileri çocukluk yaşlarında da devam edebilir.

    2. Çocukluk Çağı Atopik Dermatiti:

    2-12 yaşlar arasında görülür. Cilt lezyonları sıklıkla dirsek önü, diz arkası, boyun, el bileği ve ayak
    bileğinde görülür. Lezyoların olduğu cilt bölgelerinde kuruluk, çizgilenme, sulanma ve kaşıntı vardır.

    3. Erişkin Dönemi Atopik Dermatiti:

    Çocukluk çağı atopik dermatitinin devam etmesi veya ilk kez 12-20 yaşlar arasında başlayan cilt
    hastalığı şeklinde ortaya çıkabilir. Cilt lezyonları sıklıkla dirsek önü ve diz arkasında bulunur. Bazen
    ellerde de olabilir. Genellikle ciltte çizgilenme, kalınlaşma ve rengin kahverengileşmesine neden olur.
    Bazen göz çevresi ve ağız çevresinde kuruluk ve cildin dökülmesi eşlik edebilir. Genellikle kronik
    seyirlidir.

    Atopik Dermatite Eşlik Edebilen Bulgular:
    · El ve ayak tabanı çizgilerinin belirginleşmesi
    · Göz altında koyu gölgeler
    · Yanak, sırt, kol ve bacakta sınırları belirgin soluk renkli bölgeler
    · Atopik dermatiti olan bebekler ileriki yıllarda astım veya allerjik rinit olabilirler

    Atopik Dermatit ( Egzema ) Nasıl Tedavi Edilir?

    1.Koruyucu Önlemler:

    Bu hastaların ciltleri aşırı kurudur. Cilt kuruluğu belirtilerin alevlenmesine neden olur. Bu nedenle
    cildin sürekli olarak nemlendirilmesi son derece önemlidir. Ayrıca bu kişiler normal sabun
    kullanmamalıdır. Kremli sabunların kullanılması önerilir. Terleme şikayetleri arttırdığından, özellikle
    sıcak havalarda dikkat edilmesi önerilir. Tetkiklerde belirtilere sebep olan herhangi bir allerjen (
    inek sütü, yumurta, ev tozu akarı gibi ) saptanırsa, bu allejenden kaçınmak için doktorun önerdiği
    önlemler mutlaka alınmalıdır.

    2.İlaç Tedavisi:

    1.Kaşıntı önleyiciler ( antihistaminikler-şurup, tablet )

    Bu hastaların en önemli şikayeti kaşıntıdır. Bu şikayetlerin ortadan kalkması için doktorunuzun
    önerdiği ilacı şikayetlerin alevlendiği dönemlerde kullanmak gerekir.

    2.Lokal Kortikosteroidler ( merhem, krem )

    Cilt lezyonlarının aktif olduğu dönemlerde lezyon üzerine haricen ince bir tabaka halinde doktorunuzun
    önerdiği kullanma süresi dikkate alınarak uygulanır. Bu ilaçlar doktorun önerdiği nemlendirici ile cilt
    nemlendirildikten sonra uygulanmalıdır.

    B. ÜRTİKER ( KURDEŞEN ) VE / VEYA ANJİYOÖDEM ( KUŞPALAZI )

    Sınırlar belirgin olan pembe renkli, bazen ortası soluk olabilen, yüzeyden kabarık, kaşıntılı, çapı birkaç
    milimetreden birkaç santimetreye kadar değişebilen cilt döküntülerine ürtiker denir. Bu döküntüler
    vücudun herhangi bir bölgesinde olabilir. Anjiyoödem ise sıklıkla göz kapakları, dudak ve dil gibi
    yüzün bazı bölgelerinde deri ve deri altı tabakasının şişmesi durumudur. Anjiyoödemde renk
    değişikliği olmaz ve kaşıntı yoktur. Nadiren larenks ( soluk borusunun giriş bölgesi ) veya farenks (
    yemek dorusunun giriş bölgesi ) bölgesinde olan anjiyoödem ses kısıklığı, soluk almada güçlük gibi
    ciddi bir tabloya neden olabilir. Ürtiker ve anjiyoödem bazen aynı hastada birlikte görülebilir.

    Ürtiker ve Anjiyoödemin Klinik Tipleri Nelerdir ?

    1. Akut Ürtiker ve Anjiyoödem: Tarif edilen tipik kaşıntılı döküntülerin aniden ortaya çıkması
    durumudur. Lezyonlar genellikle 24 saat içinde söner, ancak 6 hafta süre ile aralıklı olarak yeniden
    çikabilir. Bazen anjiyoödem de ürtikere eşlik edebilir.
    2. Kronik Ürtiker: Tekrar eden ürtiker ve anjiyoödem tablosunun 6 haftadan daha uzun sürmesi
    halinde buna kronik ürtiker denir. İlaçlar, yiyecek katkı maddeleri, allerjenler, parazitler veya diğer
    bazı enfeksiyonlar sebep olabilir. Hastaların ancak % 10’unda sebep olan etken saptanabilir.
    3. Kolinerjik Ürtiker: Merkezi vücut ısısının yükselmesine neden olan durumlardan ( sıcak duş, veya
    egsersiz gibi ) birkaç dakika sonra döküntülerin ortaya çıkması durumudur.
    4. Fiziksel Ürtiker:

    1.Demografizm: Sert sivri uçlu bir cisim veya tırnak ile cildin çizilmesini takiben birkaç dakika içinde
    çizilen bölgede oluşan pembe renkli kabarıklık durumudur. Akut veya kronik ürtikeri olan kişilerde
    genellikle dermografizm vardir.

    2.Basınç Ürtikeri:

    1. Erken tipte basınç ürtikeri: Cilde basınç uygulamasını takiben birkaç dakika içinde oluşan
    kırmızı renkli, yanma hissi veren döküntülerin oluşması durumudur. Genellikle 30 dakika sürer.
    2. Geç tipte basınç ürtikeri: Cilde uzun süreli bir basınç uygulamasını takiben ( ağır bir çantanın
    omuza uzun süreli asılan askısı, elde bavul taşınması, uzun süreli oturma gibi ) 30 dakika ile 9
    saat içinde basınca maruz kalan bölgede döküntülerin oluşması durumudur. Bazen ateş,
    titreme, baş ağrısı eşlik edebilir.

    1. Solar Ürtiker: Kuvvetli ışık veya ultrviyole ( güneş ışınları ) ışınlarına maruz kaldıktan sonra birkaç
    dakika veya birkaç saat içinde ürtikeryal lezyonların oluşması durumudur.
    2. Soğuk Ürtiker: Soğuk hava veya soğuk su ile temas sonrası, dakikalar içinde ciltte yanma hissi
    veren ürtikeryal döküntülerin olması durumudur. Bazen bayılma, baş ağrısı, solunum sıkıntısı, baş
    dönmesi ve nabzın hızlanması eşlik edebilir. Soğuk ile temastan birkaç saat sonra ortaya çıkabilen
    klinik formları da vardır. Bu hastaların tanı konduktan sonra soğuk denize girmesi mutlaka
    önlenmelidir.
    3. Adrenerjik Ürtiker: Kişide psikolojik stress yaratan durumların ardından birkaç milimetre
    büyüklüğünde pembe döküntülerin gruplar halinde ortaya çıkması durumudur.

    1. Kontakt Ürtiker: Kişinin duyarlı olduğu bir madde ile cildinin temas etmesi sonucu ortaya çıkan
    ürtikeryal bir döküntüdür. Son yıllarda en çok suçlanan madde latex’dir. Latex cerrahi eldivenlerde ve
    birçok tıbbi malzemede kullanılan bir üründür. Latex allerjisi olan kişilerde, latex içeren malzemelerle
    tıbbi müdahale sonrası ürtikerden anafilaksi ismi verilen ciddi allerjik durumlara kadar çeşitli
    reaksiyonlar oluşabilir. Böyle bir allerjisi olduğu saptanan kişilere mutlaka uygun testler ile tanı
    konmalı ve tıbbi müdahale öncesi gerekli önlemler alınmalıdır.
    2. Egsersiz ile Tetiklenen Ürtiker: Kişinin egsersiz yapmasını takiben ciltte allerjik döküntü olması
    halidir. Bazen eşlik eden anjiyoödem, bronş spazmı ( nefes darlığı, hırıltı ), hipotansiyon ve bayılma
    olabilir.

    Ürtiker ve Anjioödem Nasıl Tanınır ?

    1.Öykü Alma ve Yaklaşım:

    Uzman kişi tarafından ürtikeryal döküntülerin ve eşlik eden reaksiyonların oluş zamanı, şekli, süresi ve
    tetikleyici faktörler hakkında alınan ayrıntılı öykü tanının en önemli kısmıdır. Ayrıca hastanın bu
    döküntülerine sebep olabilecek diğer tüm olası faktörler ( çevre şartları, kullandığı ilaçlar, geçirdiği
    hastalıklar gibi ) dikkatle sorgulanmalıdır. Bu öykünün bir allerji uzmanı tarafından alınması gerekir.

    2.Spesifik Yaklaşım:

    Ayrıntılı öykü alınmasını takiben, dikkatli bir fizik muayene yapılmalıdır. Ürtikerin tipine göre ( akut, kronik
    veya diğer ürtiker tipleri ) hastadan gerekli labaratuvar tetkikleri istenir.

    Ürtiker ve Anjioödem Nasıl Tedavi Edilir?

    1.Eliminasyon: Belirtilerin ortaya çıkmasına sebep olduğu farkedilen veya tetkiklerle saptanan yiyecek,
    ilaç, diğer maddeler ve faktörlerden uzak durulması önerilir. Bunların yerine kullanılması uygun olanlar
    hakkında hastaya bilgi verilir. Enfeksiyon varsa tedavi edilir. Ciddi reaksiyon yaşayan hastalarda acil
    durumda kendi kendilerine uygulayabilecekleri epinefrin içeren preparatlar önerilir.

    2.İlaç Tedavisi:

    1.H1 reseptör blokerleri ( antihistaminikler ) ( şurup, tablet ): Bu grup ilaçlar tedavide en önemli
    ilaçlardır. H1 reseptör blokerleri kendi içinde 1 ve 2. kuşak ilaçlar olmak üzere iki gruba ayrılır. Bir
    grup ilacı tek başına veya bazen gerekli görüldüğünde iki grup ilacın birlikte kullanılması şeklinde
    tedavi yöntemleri vardır. Bu ilaçları doktorunuzun önerdiği doz ve sürede kullanmak gerekir.

    2.H2 reseptör blokerleri ( tablet ): H1 reseptör blokerleri ile tedaviye yeterli yanıt alınmadığı
    durumlarda allerji uzmanının önerisi ile tedaviye eklenen ilaçlardır.

    3.Kortikosteroidler ( tablet, injeksiyon ): Ciddi akut reaksiyonlarda veya diğer tedavilere direnci
    olan durumlarda tek doz veya belirli bir süre için mutlaka doktor kontrolünde kullanılması gereken
    ilaçlardır.

    Adrenerjik ajanlar ( injeksiyon ): Ürtiker veya anjiyoödeme eşlik eden soluk almada zorluğa neden olabilen
    larenks ödeminin olduğu durumlarda acilen uygulanan ilaçlardır. Tekrarlayan anjioödem atakları geçiren
    hastaların bu ilaçı yanında taşıması, ani solunum yolu tıkanması durumunda koluna cıltaltı enjeksiyon şeklinde
    uygulaması öğretilirç İlaç dozu enjektörde hazırlanmış şekilde ticari sunumdadır (Epipen, Anahelp).

  • Tüp Bebek Tedavi Sürecinde Sizi Mutsuz Yapan Düşünce Hataları

    Tüp Bebek Tedavi Sürecinde Sizi Mutsuz Yapan Düşünce Hataları

    Bizler, stresli olduğumuz zamanlarda birtakım düşünce hataları yapmaya meyilli hale geliriz. İnfertilite tedavisi oldukça zorlu ve ucu belirsiz bir dönemi kapsadığı için stresi beraberinde getirmemesini bekleyemeyiz. Hal böyle iken bize düşen en büyük görev, yaşadığımız stresin şiddetini dengeli bir düzeyde tutmaya çalışarak, tedavimiz üzerindeki olumsuz etkilerini minimum düzeye indirmektir.

    Aşağıda belirtilenler, infertilite sorununu yaşayan çiftlerin çoğu zaman içine düştükleri düşünce hatalarıdır. Bu düşünce hatalarına sahipseniz ve bunlar sizi yüksek düzeyde etkiliyorsa, mutlaka tedavi gördüğünüz merkezde bir psikolojik destek almanızda fayda vardır.

    Zihinsel Filtreleme: Gittiğiniz bütün doktorların, durumunuzla ilgili olarak “Sen, tedavi ile çocuk sahibi olabilirsin” demeleri yerine içlerinden sadece birinin “Senin çocuğun olmaz” demesi ile diğerlerine olan güveninizin bir anda sıfırlanması ve sadece size olumsuz konuşan doktorun söylediklerini düşünerek tüm motivasyonunuzun kırılmasını buna örnek verebiliriz.

    Geleceği Okuma(Felaketleştirme): Gelecekte olacak olayları öngörme, eğer kafamızda kesinmiş gibi bir şekil alırsa bu bir düşünme hatası haline gelir. Örneğin, daha önce geçirmiş olduğunuz tüp bebek tedavisi başarısız sonuçlanmışsa, ondan sonraki denemelerinizin de bu şekilde sonuçlanacağına dair güçlü inancınız bir düşünme hatasıdır. Çünkü geleceğin ne getireceğini öngörmemiz neredeyse imkansızdır.

    Duygusal Çıkarsama: Bir şeyi hissetmekle gerçekte olanı karıştırma. Tedavi içerisinde iken durumla ilgili birtakım hisler barındırırız. Bu hisler çoğu zaman gerçekte olandan bağımsızdırlar. Düşündüğümüz, hissettiğimiz şeyin kesinlikle gerçekleşeceğine inanırız. Hislerinize bu denli inanmak sizi olumsuz etkileyebilir. Tedavi içerisinde “bu sefer bir şeylerin ters gideceğini hissediyorum” gibi olumsuz düşünceler sadece sizin bu süreçte çökkün ve moralsiz hissetmenize yol açar.

    Olumluyu Yok Sayma: Unutmayın ki infertilite tedavisi kesinlikle tek aşamadan oluşan bir tedavi değildir. Tedaviyi sadece gebelik sonucuna göre değerlendirirseniz, bu durum, negatif sonuç alma halinde, ileride göreceğiniz tedavilerde motivastonunuzu düşürecek bir engel oluşturabilir. Daha ilk muayene gününüzden transfer gününe kadar her şeyin aşamalı olduğu bilgisini edinerek bu süreci geçirmeye çalışın. Tedaviyi başlatacak yumurtanızın, sperminizin var olması, kullanılan ilaçlara yanıt vermeniz, yumurta toplama işleminin, döllenme işleminin başarıyla gerçekleşmesi vs. gibi aşamaları görmeden sadece sonuca odaklanmaktan kaçının. Aksi taktirde tedavinizde olumlu giden birçok şeyi yok sayarak stresinizi arttırmış olabilirsiniz.

    Zihin Okuma: Bu düşünce hatası çoğu zaman hepimizin içine düştüğü bir yanılsamadır. Muayeneye girersiniz doktorunuzun suratı asıktır, hemen aklınıza durumunuzla ilgili ters giden bir şey olduğu gelir. “Kesin kötü bir şeyler var, benden gizliyor, moralim bozulmasın diye böyle söylüyor” vb… gibi. O sırada doktorunuzun o gün için canının sıkkın olabileceği, sizden önce yaptığı bir telefon görüşmesi ya da başka bir hastasından aldığı kötü bir haber aklınıza gelmeyebilir. Bu şekilde düşünce hatasına düşmüş olursunuz ve uzun vadede buna benzer örnekler stresinizi arttırabilir.

    Kişiselleştirme: Her şeyi kendimizle ilgili görmek. Tedavi sonucunda yumurta ile spermin güzel bir şekilde döllendiği, oluşan embriyonun transfer edileceği söylenir. Transfer biter, artık o gün gelmiştir. Sonucunuzun negatif olduğunu öğrenirsiniz. Sonra bütün bu durumu kendinize mal edersiniz. “Demek ki benle ilgili bir durum oldu ki tutunamadı embriyo”, “bende kusur var”, “ben, eşimi bu duygudan mahrum bırakıyorum” gibi kişiselleştirmeler yaparsınız. Bu da oldukça güçlü ve tehlikeli bir düşünce hatasıdır. Embriyonun tutunup tutunamaması direkt olarak sadece rahimle ilgili bir sorun olduğunu göstermez.

  • Gece idrar kaçırma(enürezis nocturna)

    Gece idrar kaçırma(enürezis nocturna)

    Halk arasında gece işemesi olarak bilinen, tıbbi adıyla Enürezis Nokturna dünyada olduğu gibi ülkemizde de sık görülen bir sorundur.

    Enürezis Nokturna (EN) 5 yaşından büyük çocuklarda geceleri tıbbi bir neden olmaksızın yinelenen idrar kaçırmalarıdır. Sağlıklı çocuklar da uyku öncesi aşırı sıvı aldıklarında gece idrar kaçırabilirler. EN?dan bahsedebilmek için idrar kaçırma sıklığının ard arda gelen 3 ayda haftada 2 kereden fazla olması veya idrar kaçırmanın sıkıntı verici ya da işlevselliği (örn. okulda) bozucu etkilerinin olması gereklidir.

    İdrar kaçırma sadece gündüzleri de olabilir (Enürezis Diürna). Bir de hem gece hem gündüz olan tipi vardır.

    Enüretik çocukların %80?i mesane kontrollerini hiç kazanmamışlardır, bir başka deyişle bebekliklerinden beri idrar kaçırmaktadırlar (Birincil EN). Kalan %20?si ise idrar kaçırma sorunlarının olmadığı bir dönem (en az 1 yıl) sonrasında idrar kaçırmaya başlarlar (İkincil EN).

    EN ülkemizde çocuk ruh sağlığı birimlerine en sık başvuru nedenleri arasındadır. Beş yaşındaki çocukların yaklaşık %15?inde EN görülmektedir. Kendi kendine de düzelebilen EN?nın sıklığı yaş ilerledikçe azalmakta, erişkin yaşlarda %1 oranında devam etmektedir.

    Oluş nedenlerinde birden çok etken üzerinde durulmaktadır. Bu etkenlerin başında ailesel yatkınlık gelmektedir. Enüretik çocukların birinci derece yakınlarında küçükken idrar kaçırma oranı %75?dir. Ayrıca, bu çocuklarda mesane kapasitesinin düşük olduğu ; gece idrarın azalmasını sağlayan hormonun bu çocuklarda normal düzeyine geç ulaştığı gibi araştırma sonuçları da vardır. Bir de psikososyal etkenlerin çok önemli olduğu durumlar söz konusudur. Özellikle ikincil EN’sı olan çocuklarda idrar kaçırmanın zorlu yaşam olayları (kardeş doğumu, okula başlama, taşınma, hastaneye yatma, anne babanın boşanması, anne ya da babanın bir nedenle uzaklaşması gibi) sonrasında başlayabildiği görülmektedir.

    EN kendi kendine düzelen bir durum olmakla birlikte idrar kaçırmanın çocuğa ve aileye sıkıntı vermesi, çocuğun kendine güvenini azaltabilmesi, birlikte başka davranış ve duygulanım sorunlarının olabilmesi nedeniyle tedavi önerilmektedir. Tedaviye başlamadan önce çocuk hekimi tarafından çocuğun fiziksel muayenesi yapılmalı, idrar kaçırmaya yol açabilecek diğer nedenler (idrar yolu enfeksiyonu, ürolojik sorunlar, şeker hastalığı, epilepsi gibi) gözden geçirilmelidir. Eğer idrar kaçırma fiziksel bir nedenle açıklanamıyorsa tedaviye uyku öncesi alınan sıvının kısıtlanması, uyku sırasında çocuğun uyandırılıp tuvalete götürülmesi, idrar kaçırmadığı günler için ödüllendirme ile başlanır. Sadece bu önerilerle yakınmaları çok azalan, hatta geçen çocuklar vardır. Bunlara yanıt alınamazsa ilaç tedavisi denenir. Birincil EN tedavisi çocuk hekimlerince de yapılabilir. Ancak olgular tedaviye dirençliyse, birlikte davranış ve duygulanım sorunları varsa, zorlu yaşam olaylarından sonra başlayan ikincil EN söz konusu ise bir çocuk ruh sağlığı birimine başvurmak gereklidir.

  • Tüp Bebek Tedavisi Aile ile Paylaşılmalı Mı?

    Tüp Bebek Tedavisi Aile ile Paylaşılmalı Mı?

    Tüp bebek tedavisi, belirli günlerde klinikte hekimlerin kontrolünden geçilerek, belli tahliller ve işlemlere maruz kalınarak yürütülen tıbbi müdahalelerden oluşan bir tedavi gibi görünse de aslında arka planda oldukça güçlü bir sosyokültürel hemzemin üstüne kurulu bir sürecin içinde işlemektedir. Klinikte muayenesi biten hasta, ya evine ya işine geri dönmekte, hayatına kaldığı yerden devam etmektedir. İnfertil olmak, çocuk sahibi olma konusunda medikal engellere takılmak zaten yeterince kendisini eksik, yetersiz hissetmesine sebep olurken etrafındaki insanların yaklaşımları bu hisleri körükleyerek zamanla içe kapanmalarına, aile ilişkilerinin bozulmasına sebep olmaktadır.

    Çok değil evlilikten 3-5 ay sonra başlar sorular:

    Ne zaman çocuk yapacaksınız? Ben ne zaman torun seveceğim?

    Bu cümleler çocuk düşünmezken hiç rahatsız etmez ama düşünmeye başlayıp, bir de tedavilere başvurup hala ulaşamamışken bu cümlelere ne anlamlar yüklenir ne anlamlar…

    Ne zaman torun seveceğim? Kayınvalidenin bu cümlesi aslında gelin tarafından şöyle okunur… Hiçbir zaman torunum olmayacak mı? Beni bu duygudan mahrum mu bırakacaksın! Zaten yeterince eksiklik duygusu içerisinde boğulurken bir de bu soru, nasıl bir baskı nasıl bir stres unsuru haline gelecek onlar için. Bu soru aslında en hafif olanı. Soruların dışında bir de yapılan yorumlar var tabi…

    *Bu kadar stres yapmasan kendiliğinden olacak!

    *Bu kadar kilolu olmasaydın gebe kalabilirdin!

    *Kafana taktığın için olmuyor!

    Bunları bir kanser hastasına söylediğinizde alabileceğiniz cevapları düşünebiliyor musunuz!

    Çiftler en çok anlaşılmayı istiyorlar en yakınlarından, ailelerinden. Zaten bu yolda o kadar çaresiz hissediyorlar ki, bir de aile büyüklerinin yaptıkları yorumlar, onları yapayalnız kalmaya itiyor. Tedavinin varlığı yeterince stres yaratırken telefonda kayınvalidenin “Ayşe de hamileymiş biliyor musun!” demesi omuzlardaki yükü ikiye katlıyor ve anne olma duygusunun geri plana itilip beklentiyi karşılamaya yönelik kaygıların yoğun olarak ortaya çıkmasına sebep oluyor ve belki de tedaviyi dolaylı yollardan olumsuz etkileyip negatif olmasına bile sebep olabiliyor. Ağızdan çıkan her söz işte bu kadar önemli! Kayınvalide diyorum çünkü klinik görüşmeler değerlendirildiğinde bahsettiğim diyalogların genellikle gelin-kayınvalide arasında yaşandığını gözlemliyoruz.

    Aslında her şeyin bu kadar açık konuşulmadığı zamanlar da oluyor. Örneğin bir akrabanın yeni doğan bebeğine ziyaret için sırf “ayıp olmasın” diye psikolojik baskı uygulayarak daha dün “anne olamadığını öğrenmiş” gelin, bu ziyarete zorunlu tutulabiliyor. Sırf ayıp olmasın diye yaşadığı kayıp ertesi günü tekrar yaşatılıyor…Bilerek ya da bilmeyerek…

    Bir de anne olamamayı doğurgan olamama, gebe kalmayı becerememe gibi sanki kontrol edilebilir bir şey de onlar yapamıyormuş havasında sunan aileler var. Acaba şeker hastalığı ya da kalp hastalığı olan birine de bunun onların beceriksizliği olduğunu söyleyebilirler miydi!

    Peki aileler ne yapmalı?

    Öncelikle empati kurun, aynı şeyi siz yaşasanız ne hissederdiniz?

    Onlarla işbirliğine girin, istemiyorlarsa aile toplanmalarına gitmeleri için zorlamayın

    Tedavi sürecinde onlara destek olabilmek için ne yapmanız gerektiğini sorun

    En yakın arkadaşının, kardeşinin, görümcesinin hamile kaldığı haberini almanın onun için ne kadar acı verici olduğunu tahmin ettiğinizi söyleyin

    Eğer eşi doktor kontrollerine gidemiyorsa onunla gidebileceğinizi söyleyin

    Sorunun kaynağının önemli olmadığını bunun ortak bir sorun olduğunu ve çözümü için hepbirlikte hareket edeceğinizi belirtin

    Ağlarken,üzgünken “üzülme, ağlama, tekrar denersiniz” yerine “ne kadar üzgün olduğunu görebiliyorum, hislerini, düşüncelerini paylaşmak istersen buradayım” deyin

    Tedavi gebelikle sonuçlanmazsa “niye olmadı, şimdi ne olacak” gibi çiftin de cevabını bilemeyeceği sorular sormayın.

  • Çocuklarda idrar yolu enfeksiyonu

    Çocuklarda idrar yolu enfeksiyonu

    Çocuklarda en sık görülen bakteriyel enfeksiyonlardan biridir. Her yaş ve cinste görülür. Kadınlarda yenidoğan dönemi hariç erkeklerden fazla gözlenir. Yedi yaşına kadar olan dönemde erkek çocuklarda %1.6, kız çocuklarda %7.8 İYE gelişir. Bakteriler, virüsler ve mantarlar idrar yolu enfeksiyonuna neden olurlar. Ülkemizdeki böbrek yetmezliği olan hastaların önemli bir kesimine vezikoüreteral reflü (mesanede toplanan idrarın böbreklere doğru geri kaçışı) ve böbrek taşı hastalığı neden olur. Tekrarlayan İYE olan hastalar bu yönden değerlendirilmelidir.

    Özellikle ilk beş yıl içinde böbrekte enfeksiyon olması kalıcı ve ilerleyen zedelenmelere neden olabilir. Bu durumun dikkatten kaçması ve enfeksiyonların kontrol altına alınamaması böbrek yetmezliği ile sonlanabilir.

    Normal olarak mesanede toplanan idrar böbreğe geri dönmez. Vezikoüreteral reflü (VUR) (mesanede toplanan idrarın böbreklere doğru geri kaçışı) mesanedeki mikroorganizmaların yukarı üriner sisteme taşınmasına neden olur. Tekrarlayan İYE olan çocuklarda %25-50 (ortalama %35) vezikoüreteral reflü vardır. İYE olmayan çocuklarda VUR %0.4-1.8 arasında görülür. Vezikoüreteral reflüde böbrek enfeksiyonu gelişimi kolaylaşır.

    Çiş yapmada bozukluk: tipik olarak 3-7 yaşları arasında görülür. Mesane kasları kontrolsuz, istem dışı-önlenemez-düzensiz bir şekilde kasılır. Bu hastalarda gün içinde birçok kez ani idrar yapma veya sıkışma hissi görülür. Mesanenin istemsiz kasılmalarını engelleyemeyen hasta, idrar kaçırmayı önlemek için bacaklarını çaprazlar, çömelerek topuğunu idrar çıkış bölgesine bastırır veya benzeri manevralar yapar. Hastaların büyük kısmında idrar kaçırma görülür.

    İlk bir yıl içinde ateşli İYE tanısı alan erkek çocukların %90’ının sünnetsiz olduğu, sünnetsiz erkek çocuklarının sünnetli erkek çocukları ve kızlara oranla İYE riskinin 10-20 kat fazla olduğu bilinmektedir.

    Anatomik bozukluk, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu, hastanın 5 yaşından küçük olması gibi özel klinik durumlarda tedavinin acilen başlaması gerekir. Hastanın genel durumu bozuk olduğunda hastanede ve parenteral (ilacın kas içine veya damardan uygulanması) antibiyotik verilerek tedavi edilmelidir. Özellikle yenidoğanlar hastanede ve parenteral antibiyotikle tedavi edilmelidir.

    Bir yaşından büyük, genel durumu iyi, kusması olmayan, ağızdan beslenmesi yeterli olan çocuklarda oral (ilacın ağızdan verilmesi) antibiyotik tedavisi yapılır. Ağızdan bol sıvı alınması önerilir. Tedavinin süresini hekim belirler (7-14 gün).

    Genelikle 48 saat içinde iyileşme gözlenmelidir. Aksi halde dirençli bakteri ile oluşmuş veya idrar yollarında tıkanma zemininde gelişmiş bir enfeksiyon düşünülmelidir.

    Tedavi tamamlandıktan 2-3 gün sonra idrar incelemesi ve idrar kültürü tekrar edilir. Tekrarlayan enfeksiyonlarda uygun bir antibiyotik tedavisinden sonra 3-6 ay antibiyotikle baskılama tedavisi uygulanmalıdır (hekime danışılarak).

    Hekiminizin belirleyeceği bir takvimde yapılacak tetkiklerle anatomik bozukluk olup olmadığı, o döneme kadar böbrekte kalıcı hasar olup olmadığı belirlenebilir.

    VUR olan hastalarda baskılama tedavisi (akşamları yatarken ağızdan antibiyotik verilmesi) uygulanır. Hekimin belirlediği sıklıkta idrar tetkiki, idrar kültürü ve diğer tetkikler tekrar edilir. Takiplerinde bu hastaların bir kısmında açık veya endoskopik cerrahi düzeltmeler gerekli olabilir.