Etiket: Tedavi

  • Çocuklarda tekrar eden ateşe dikkat!

    Ateş çocukluk çağında sık görülen ve öncelikle enfeksiyonu akla getiren semptomlardan biridir. Ancak her zaman enfeksiyonlar neticesinde gelişen bir bulgu değildir. Sık olarak ateşlenen ve boğaz ağrısı eşlik eden çocuklarda periyodik ateş sendromlarından PFAPA’ da klinisyenin aklına gelmelidir.

    Periyodik ateş atakları, aftöz stomatit ( ağız içinde pamukçuk benzeri lezyonlar ), farenjit ( boğaz enfeksiyonu ) ve boyunda lenfadenit ( lenfbezi iltihabı ) ile seyreden ve oldukça nadir olarak görülen PFAPA Sendromu tıbben oldukça iyi tanımlanmasına karşın, hastalığa özgü laboratuar bulgusu yoktur. Nedeni belli olmayan ve yineleyen ateş ataklarıyla başvuran çocuklarda aile hikayesi, eşlik eden semptomlar ve basit laboratuvar testlerinden elde edilen verilerle tanı konabilir. PFAPA bir klinik tanıdır. Belirli sürelerle tekrarlayan benzer şikayetlerle doktora başvuran hastalarda ateş yapacak mikrobik nedenler birtakım laboratuar testleri ile dışlandıktan sonra, ateş ve diğer bulguları açıklayacak herhangi bir neden saptanamıyorsa bu hastalıktan şüphelenmek gerekir.

    PFAPA sendromu çoğunlukla 5 yaşından küçük çocuklarda görülür. Erkeklerde genellikle daha sık görülür. En önemli bulgu 21-28 gün arası olmak üzere düzenli aralıklarla tekrarlayan ve genellikle 40.0 dereceye kadar yükselen ateştir. Ateş ortalama 4 gün sürer ve kendiliğinden geriler. Tedavi için kullanılan antibiyotik ve ateş düşürücü ilaçlar genellikle etkisizdir. Yüksek ateşe, ağız içinde pamukçuk benzeri lezyonlar, farenjit ve boyunda lenfadenit de eşlik eder. Bademciklerde genellikle sadece kızarıklık görülebildiği gibi kript (beyaz noktalar) de görülebilir. Hastaların atakları sırasında alınan boğaz kültürü steril saptanır. Boyunda lenfadenit genellikle iki taraflı, ağrısız, hareketli lenfadenopati şeklindedir. Boyun dışındaki lenf bezlerinde büyüme görülmez.

    TEDAVİ YÖNTEMLERİ

    Hastalığı tam geçirecek bir tedavi yoktur. Ataklar sırasında ateşi dramatik şekilde düşüren ilaçlar vardır. Enfeksiyon boğaz kültürü veya hızlı antijen testleriyle dışlandıktan sonra tek dozluk steroid tedavisi kas içine veya ağızdan uygulanır. Uzun süreli tedavide bademciklerin alınması denenmiştir ama tam tedavi edici değildir. Hastalığın uzun süre izleminde kötü bir tablo oluşmamaktadır. 4-6 lı yaşlarda atak sıklığı, süresi ve şiddeti gerilemeye başlar.

  • Çocuklarda alerjik nezle (saman nezlesi)

    Çocuklarda burun tıkanıklığı gece huzursuz uyuma, ağızdan nefes alma ve horlama şeklinde kendini gösterir. Gece rahat uyuyamayan çocuk çok terler. sabahları uykusuz ve yorgun uyanır. İştahsızdır. Gün içinde huzursuzluk ve sinirlilik devam eder. Okul başarısı düşebilir. Burun tıkanıklığı çok uzun süre devam ederse yüzde iskelet sisteminde kalıcı değişiklikler gelişir. Üst çenede dişlerin öne itilmesi, alt çenenin geriye itilmesi ve burun kökü genişlemesi bu değişikliklerden bir kaçıdır.

    B- Çocuklarda Alerjik Nezle Sonucu Gelişen Hastalıklar Nelerdir?

    Çocuklarda yıl boyu süren alerjik nezleye bağlı gelişen burun tıkanıklığının sonucu olarak tekrarlayan sinüzit ve orta kulakta sıvı birikmesi sık görülen durumlardır. Sinüzit, viral bir üst solunum yolu enfeksiyonunun, yani soğuk algınlığı veya nezlenin normalde geçmesi gereken 1 hafta – 10 günden uzun sürmesi, özellikle sabah kalkıldığında artış gösteren balgamlı öksürükler, sarı burun akıntısı, geniz akıntısı, burun tıkanıklığı belirtilerinin görülmesi ile tanınır. Orta kulakta sıvı birikimi ise ateş ve kulak ağrısı ile gelebileceği gibi sadece belli belirsiz bir duyma kaybı ile de kendini gösterebilir. Sözü edilen birinci durumda orta kulakta iltihaplı bir sıvı birikimi söz konusu iken, ikinci durumda ise iltihapsız bir sıvı birikimi vardır. Her iki durumda da duyma kaybının kalıcı olmaması için mutlak olarak altta yatan alerjinin tedavi edilmesi gerekmektedir.

    B-Çocuklarda Alerjik Nezle Nasıl Teşhis Edilir ?

    Alerjik nezlede tanı hastanın hikâyesi ve destekleyici laboratuar testleri ile konur. Burun tıkanıklığı, burun akıntısı, burun kaşıntısı, hapşırık ve göz yaşarması belirtilerinin yaşamın çoğu gününde görülmesi halinin varlığı; bununla beraber alerji testlerinde pozitiflik saptanması ve burun akıntısında alerjik hücrelerin tespiti tanı koydurmaktadır.

    C-Çocuklarda Alerjik Nezle Nasıl Tedavi Edilir?

    Alerjik nezlede birinci basamak tedavi alerjinin saptandığı maddeden bireyin uzak tutulmasıdır. İkinci basamakta ise ilaç tedavisi gelir. Bu tedavi ağızdan alerji şurup / hapları ile ve/veya kana karışmayan kortizonlu burun spreyleri ile sağlanabilir. Tedavi her hasta için farklılık göstermektedir. Çevre önlemleri ve ilaç tedavisinin yanı sıra problemin kökten çözümü için “Dil Altı Damla Aşı” tedavisi uygulanabilir.

    D- Çocuklarda Alerjik Nezle Astımı Nasıl Etkiler?

    Çocuklarda astım ve alerjik nezle sıklıkla birarada görülür. Solunum yolu bir bütündür ve alerji tüm solunum sistemini birden etkiler. Burunda bir sorun olduğunda akciğerler de bundan etkilenir. Burun tıkanıklığına bağlı ağızdan nefes almak zorunda kalan hasta kuru ve soğuk havayı akciğerlerine çeker. Bunun sonucu olarak astım alevlenmeleri daha sık yaşanır. Ayrıca, burun tıkanıklığına bağlı uzamış soğuk algınlığı sonucu gelişen geniz akıntısı da akciğerlerde hassasiyet yaratır. Bu nedenle burundaki alerjik sorun tedavi edilmeden çocuk astım hastalarında tedaviden tam yanıt almak mümkün olmaz. solunum yolu bir bütün olarak tedavi edilmelidir.

  • Çocuklarda uykuda alt ıslatma

    Uykuda altını ıslatma milyonlarca çocuğun yaşadığı bir sağlık sorunudur. Bir çocuğun 5 yaşına kadar gece altını ıslatması normal kabul edilir. Bunun sebebi çocuklarda sinirsel (nörolojik) olgunluğun bu yaşta tamamlanmasıdır. Bu yaştan sonra uykuda idrar kaçırmaya enürezis nokturna denir.

    Sıklık

    Beş yaşındaki çocukların yaklaşık %15’inde gece altını ıslatma mevcuttur. Her yıl yaklaşık %15 azalarak 15 yaşında yaklaşık %1’e düşer. Erkeklerde kızlardan 1,5 kat daha fazladır.

    Sınıflandırma:
    Uykuda alt ıslatmanın iki farklı sınıflandırması mevcuttur.

    İlk sınıflandırma; alt ıslatmanın birincil (primer) veya ikincil (sekonder) mi olduğu ayırt edilir. Çocuğun uykuda idrar kontrolünü hiç bir zaman kazanamamış olması birincil, 5 yaşını bitirdikten sonra en az 6 aylık bir kuru dönem sonrası kaçırmaların başlamasına ikincil alt ıslatma denilir. Tüm vakaların yaklaşık %20’si ikincildir ve bunlarda psikolojik faktörler ön planda olabilir.

    İkinci sınıflandırmada ise, çocukta nörolojik veya ürolojik bir sorun olup olmadığına ve gece alt ıslatmaya gündüz işeme sorunlarının eşlik edip etmediğine göre tek belirtili ve çok belirtili olarak iki grupta inceleriz. Eğer çocuğun gündüz idrar kaçırması, aniden sıkışarak tuvalete gitmesi/tuvalete yetişemeden idrarını kaçırması, kesik kesik işemesi, işerken ıkınması, devamlı kabızlık gibi birtakım şikayetleri ile birlikte gece idrar kaçırması var ise buna çok belirtili alt ıslatma denir. Eşlik eden diğer durumlar yok sadece gece idrar kaçırıyorsa buna tek belirtili alt ıslatma denir. Bu ayrımın yapılması oldukça önemlidir çünkü bu iki durumun tedavisi birbirinden farklıdır.

    Altta yatan sebepler:

    Genetik faktörler: Birçok hastalıkta olduğu gibi, uykuda alt ıslatma ile genetik yatkınlık arasında yakın bir ilişki vardır. Bununla ilgili çok sayıda genler ortaya konmuştur. Anne ve baba geçmişte belirli bir yaşa kadar uykuda alt ıslatma sorunu yaşamış ise, bunların çocuklarında %75, birisinde varsa çocuklarında %45 oranında alt ıslatma görülür. Tek yumurta ikizlerinde %68, çift yumurta ikizlerinde %36 görülmesi de genetik yatkınlığın bir kanıtıdır.

    Uyku/Uyanma bozukluğu: Bu çocukların bir bölümünde mesane doluluğunu algılayamama veya algılandığı halde uyanamama problemi vardır. Bu durumun çocuğun gelişimiyle paralel olarak zamanla ortadan kalkabildiği varsayılmaktadır.

    Mesane kapasitesi: Uykudaki fonksiyonel mesane kapasitesinde bir azalma veya mesanenin gece aşırı aktivitesi, uykuda alt ıslatmanın önemli bir nedeni olabilir.

    Hormonal neden: Bu çocukların bir kısmında gece üretilen idrar miktarı olması gerekenden fazladır. Bunun sebebi antidiüretik hormon (ADH) salınımında gece beklenen artışın olmamasıdır. Tek belirtili uykuda alt ıslatmanın %75’inden bu sorumludur. Bu problem de yine çocuğun gelişimsel sürecindeki gecikmeye bağlıdır.

    Aşırı idrar üretimine neden olan hastalıklar: Diyabetes mellitus, diyabetes insipidus, kronik böbrek yetersizliği, orak hücreli anemi gibi hastalıklar ile bazı ilaçlar normalden fazla idrar çıkışına neden olabilir.

    Tanı:

    Öncelikle ayrıntılı bir öykü alınır. Sadece gece uykuda idrar kaçırmanın mı olduğu yoksa başka işeme sorunları / kabızlık gibi problemlerle birlikte mi olduğu aydınlatılmadır. Bunun daha objektif olarak belirlenmesi ve çocuğun günlük işeme alışkanlıklarının net ortaya konması için bir işeme çizelgesi doldurulması bu konuda değerli bilgiler verecektir.

    Kan basıncı ölçümü ve dikkatli bir genital muayenenin eşlik ettiği ayrıntılı fizik muayene yapılır. Altta yatan sebeplerin belirlenmesi açısından genellikle tam idrar testi ve üriner sistem ultrasonu yapılır. Çoğunlukla daha ileri tetkiklerin yapılmasına gerek duyulmaz.

    Tedavi:
    Erken yaşlarda uykuda alt ıslatma, çocuğun ve ailesinin hayat kalitesini bozacak düzeyde değilse bu durumun büyüdükçe geçebileceği düşünülerek tedavi bir müddet ertelenebilir. Yine bu çocuklara önerilebilecek olan ve genellikle ilk tedavi seçeneği olarak bilinen davranışsal tedavi uygulanabilir.

    Davranışsal tedavi: Oldukça sık rastlanan bu durumun psikolojik bir problem olmadığı, çocuğun büyümesi ve nörolojik olgunlaşmasıyla ortadan kaybolabileceği mantığına dayanır. Bu yöntemle, aileye mesanenin çalışma mekanizması ve alt ıslatmanın fizyolojisi tam olarak anlatılır, destekleyici ve motive edici bir yaklaşımda bulunması hedeflenir.

    Çocukların öncelikle gece yatmadan 2 saat öncesinden itibaren sıvı alımı (su, çay, meşrubat, meyve suyu gibi) kısıtlanmalıdır.

    Uyumadan önce ve uyuduktan 2 saat sonra kaldırılıp işemesi sağlanmalıdır.

    Akşam yemeğinde tuzlu gıdaların tüketiminden kaçınılmalıdır.

    Sıvı alımı gün içine eşit olarak dağıtılmalıdır.

    Kabızlık problemi varsa çözülmelidir. Bunun için bol lifli gıdalar ve yeterli miktarda sıvı alımı şarttır. Her sabah kaka yapmayı alışkanlık haline getirmek uygun bir yöntemdir ama eğer bu uygulanamıyorsa yemekten 15-20 dakika sonra çocuğun tuvalete gitmesi ve kaka yapmaya çalışması gereklidir.

    İşemenin düzenlenmesi de oldukça önemlidir. Çocuğun 2-3 saatte bir tuvalete gitmesi – okulda bir teneffüs gitmiyorsa diğer teneffüs gitmesi – ve bunun yanında eğer klozet kullanıyorsa (alafranga tip tuvalet) ayaklarının mutlaka desteklenmesi şarttır.

    Ödüllendirme yöntemi de çok etkilidir. Takvim tutarak kuru günlerin çokluğuna göre ödüllendirme yöntemi de çocukların bu konuda motivasyonlarını artırmakta ve problemin aile içinde kabul edilerek çocuğun üzerindeki psikolojik baskının azaltılmasını sağlayabilir.

    Aile desteği oldukça önemlidir. Başka bir sebebe bağlı olmayan uykuda altını ıslatma psikolojik kökenli olmamakla birlikte bu durumun çocuk üzerinde psikolojik olarak negatif bir etkisi inkar edilemez. Tedavinin belki de en önemli gerekçesi budur.
    Ancak eğer bu problem okul çağındaki bir çocukta sosyal açıdan bir problem yaratıyorsa o zaman bu aşamanın hızlı geçilmesi gerekebilir.

    İlaç tedavisi: Davranışsal tedaviye yanıt alınamayan çocuklarda veya bu tedavi ile birlikte kullanılabilir. Günümüzde en sık kullanılanı desmopressin hormonu analoğudur. Tedavide amaç eksik olan antidiüretik hormon (ADH)/desmopressinin yerine konması ve bu sayede vücudun uykuda su tutmasının artarak idrar çıkışının azaltılması hedeflenmektedir. Bu tedavinin en büyük avantajı ilk dozdan itibaren etkinliğin başlaması ve kullanımının kolay olmasıdır. Etkinliği yaklaşık %50 civarındadır. Gece yatmadan 1 saat önce alınması gereken ve dil altında eriyen bu ilacın en önemli dezavantajı ise ilacın bırakılmasını takiben şikayetin tekrar ortaya çıkabilmesidir. Dozu kademeli olarak azaltılarak birkaç ay içinde tedavi genellikle sonlandırılır. Mesane kapasitesinin uykuda azlığı veya aşırı aktivitesi düşünülüyorsa, antikolinerjik ilaçlar yararlı olacaktır.

    Alarm cihazı: Bu cihaz iç çamaşırı veya çarşafın üzerine konan ıslaklıkla birlikte alarm veren bir mekanizmaya sahiptir. En önemli avantajı tedaviye cevabın daha kalıcı olmasıdır. Yaklaşık olarak %80 etkin olan alarm tedavisinde ilaç tedavisine oranla yanıt daha geç ortaya çıkmakla birlikte tedavi bırakıldıktan sonra şikayetin geri gelme olasılığı daha düşüktür. En önemli dezavantajı olarak kullanımının zor olması (alarma çocuk dışındaki ev halkının uyanması gibi) gösterilebilir.

    Sonuç: olarak uykuda alt ıslatmanın bir problem olarak kabul edilmesi ve çocuğun bu konuda suçlanarak değil desteklenerek problemle başa çıkılması en doğrusudur. Bu problemin ilerleyen yaş ile birlikte büyük oranda kaybolacağını bilmek önemlidir. Bunun yanında gece idrar kaçırmanın sosyal ve psikolojik olarak etkileme düzeyine geldiği durumlarda ilaç (desmopressin) veya alarm tedavisinin veya seçilmiş vakalarda iki tedavinin birlikte kullanılmasıyla bu hastaların çok büyük kısmı erişkin yaşlara bu problemi atlatarak gelecektir.

  • Çocuklarda böbrek taşları

    – Üriner sistem taş hastalığı daha çok erişkin hastalığı gibi algılanmasına rağmen, bebeklik dönemi dahil tüm çocuklarda rastlanan ve görülme sıklığı giderek artan bir hastalıktır.

    – Kronik böbrek hastalığı olan Türk çocuklarının %8’inde üriner sistem taşlarının etken olduğu saptanmıştır.

    – Türkiye’de okul çocuklarında görülme sıklığı % 0.8 olarak saptanmıştır (Kayseri 2008).

    – 10 yaşın altında erkeklerde, 10 yaşın üzerinde ise kızlarda daha sıktır.

    – Çocukların yaklaşık üçte biri asemptomatiktir ve başka nedenlerle yapılan USG’de saptanırlar.

    Neden daha sık görmeye başladık ?

    Ultrasonografi kullanımının yaygınlaşması,

    Taş konusunda farkındalığın artması,

    Hareketsiz yaşam,

    Beslenme alışkanlıklarının değişmesi

    Uygunsuz ilaç ve vitaminlerin kullanılması

    Taş oluşumu

    Basit anlatımla taş oluşumunu arttıran ve azaltan faktörlerin dengesinin bozulması

    Genetik yatkınlık

    Az sıvı alımı,

    Sıcak iklim kuşağında yaşam,

    Hareketsizlik,

    İdrar akımını bozan anatomik anormallikler (doğumsal yada sonradan gelişen),

    Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu (İYE),

    Taşa zemin hazırlayan iyonların (kalsiyum, okzalat, ürik asit, sistin) idrarda yüksek

    Taş oluşumunu önleyen sitrat gibi maddelerin idrarda düşük oranda bulunması

    Klinik

    Üriner sistem taşı olan çocuklar

    karın ağrısı,

    makroskobik ya da mikroskobik hematüri atakları,

    idrar yolu enfeksiyonu

    bir nedenle yapılan radyolojik incelemede tesadüfen taş saptanabilir.

    Laboratuvar tanı

    Kan testleri

    İdrar testleri (idrarda kalsiyum, okzalat, ürik asit, sitrat, sistim vs) **

    Taş analizi (çıkarılan veya düşürülen taşların kimyasal analizi)

    ** Erişkinlerde metabolik etyoloji çocuklardaki kadar sık değildir. Bu nedenle çocukların tümüne metabolik değerlendirme tavsiye edilirken, erişkinlerde sadece rekürren taşı olanlara metabolik değerlendirme önerilir.

    Radyolojik tanı

    Ultrasonografi

    Direkt Üriner Sistem grafisi

    Bilgisayarlı Tomografi **

    ** Düşük dozlu tomografik inceleme (30mAs) vücut kitle indeksi <30 olan hastalarda >3 mm olan üreter taşlarını standart bilgisayarlı tomografi (180mAs) ile aynı derecede gösterebilmektedir.

    Tedavi

    Çocuklardaki üriner sistem taş hastalığında üç temel tedavi aşaması mevcuttur.

    1) Akut problemlerde acil tedavi,

    2) Ağrının giderilmesi,

    3) İyi hidrasyon sağlanması

    4) Varsa üriner enfeksiyonun tedavi edilmesi

    Girişimsel cerrahi ile taşın uzaklaştırılması,

    Taş kırma (ESWL)

    Endoskopik yöntemler

    Açık cerrahi uygulamalar

    İzlem ve koruyucu tedavi ile yeni taş oluşumunun engellenmesidir

    Bol su

    Kısıtlı tuz

    Potasyum içeriği zengin sebze ve meyve tüketmek

    Aşırı hayvansal proteinin tüketimine dikkat etmek

    Gerekli hallerde ilaç tedavileri ve idrarın alkalileştirilmesi (limonata, portakal suyu)

    Bir çalışmada üriner sistem taşı olan çocukların %75’inde idrar volümünün <1 ml/kg/saat olduğu, idrar akımı >1.4 ml/kg/saat olduğu takdirde kalsiyum oksalat, kalsiyum fosfat ve ürik asit taşlarına karşı koruyucu etkisi bulunduğu saptanmıştır.

  • Panik Atak

    Panik Atak

    Beklenmedik bir yerde ortaya çıkabilen yoğun kaygı, bunaltı, korku, sıkıntı ile görülebilen nöbetlerdir. İçinizde ani yükselen endişe hissiyle birlikte içeride ya da dışarıda, gerçekte ya da zihinde var olan bir tehtit ya da tehtite karşın vücudunuzda bir sistemin aktive olması ve bu aktif olmuş sistemin belirtilerini yaşamanızdır. İçeride ya da dışarıda, zihinde ya da gerçekte, çünkü zihin içeride olan ile dışarıda olanı ayırt edemez. Panik atağın bir çekirdek düşüncesi vardır. Her panik ataklının zihninde düşündüğü bir senaryo vardır. Kimisi işini, eşini, annesini, sevdiklerini kaybetmekten korkar başına bir şey geleceğinden korkar. İşte bu düşüncelere çekirdek düşünce deriz. Bu çekirdek düşünceyle ilgili kafasında bir senaryo oluşturur. Tabii ki bu senaryo mutlu biten bir senaryo değildir. Olumsuz ve sonu iyi bitmeyen bir senaryodur. Bu senaryoyu tekrar tekrar çevirdiğiniz zaman zihin bunu gerçek olarak algılar. Yani üzerinize bir araba geliyor olabilir. Bu sinir sistemi için bir tehlikedir. Veyahutta zihninizde üzerinize hızla bir arabanın geldiğini düşünebilirsiniz. Bu sizin için bir tehdittir. Kalp krizi geçireceğini, düşüp bayılacağını, kontrolü kaybedeceğini, kötü bir şeyler olabileceğini düşünür. Bayılma kolay kolay görülmez. Fiziksel bir rahatsızlık değildir. Tamamen psikolojik bir rahatsızlıktır. Bu duruma bağlı olarakta çoğu kez dışarı çıkmaktan kaçınma davranışları sergiler. Buna bağlı olarak yaşadığın bir çok olaya karşın ön yargı geliştirir. Nedenine gelince ise başına ansızın bir felaket geleceği düşüncesi, bir kazaya kurban gidebileceği, kalp krizi geçirebileceği, düşüp bayılabileceğini düşünür. Bundan dolayıda sürekli yanında birilerinin olmasını ister. Başına bir olay gelirse onu kurtarabileceğine inanır. Hatta bu küçük bir çocuk bile olabilecektir.

    Başlıca belirtilerine gelirsek: kalp çarpıntısı, göğüs bölgesinde baskı ve sıkışma hissi, nefes alışverişinde düzensizlik yani yaa hızlı nefes alma yada nefes almakta zorluk hissi, kalp krizi geçiriyormuş hissi, midede yanma ve kramp oluşma, karın bölgesinde ağrı ve şişkinlik hissi, kontrolü kaybetme yani dünyanın sonu geliyormuş gibi hissetme, ani bir şey olacakmış gibi sebepsiz yere görülebilen korku belirtileri, ölecekmiş gibi hissetme yada ölümcül bir hastalığa kapılacakmış gibi korkuya kapılma duyguları, el ve ayaklarda istem dışı boşalmalar, hissizlik duygusu, karıncalanma, uyuşma olayı, terleme ve buna bağlı olarak üşüme, ani baş dönmesi, bayılma hissine kapılma, kendini sanki farklı bir ortamdaymış gibi hissetme duygusu.

    Sizde de bu ve buna benzer belirtiler görülüyorsa panik atak sorunu yaşıyorsunuz diyebiliriz.

    Panik atak nasıl ortaya çıkar?

    Aynen sizlerde olduğu gibi hayatınızda önemli bir dönüm noktası oluşmuştur. Ailenizden uzak bir yere gidersiniz, yeni bir ortama karşı adaptasyon süreci yaşarsınız, güven kaybı, çevre kaybı yani önemli bir kayıp duygusu ortaya çıkar ve işte bu durum sizde panik atağı ortaya çıkartır. Hayatınızda yaşamış olduğunuz maddi kayıplar, iflas olayı, eş kaybı, iş kaybı, şehir değiştirme, askere gitmek vb… hayatınızda önemli bir değişimden sonra hayatınıza çıkar gelir. Panik atak sorunu hayatınıza girdiği andan itibaren diğer psikolojik sorunlar için verimli bir zemin oluşturur. 6 ay ile 12 ay arasında tedavi edilmediği taktirde üzerine farklı psikolojik sorunlar oluşturur. Genellikle anksiyete, depresyon vb…

    Panik atak tedavi edilebilir mi?

    Elbette yaşamış olduğumuz her sorunun tedavi edilebileceği gibi panik atak sorununun da tedavisi mümkün olmaktadır. Öncelikle kişinin tedavi olma konusunda karar vermesi ve uygun bir tedavi sürecini belirlemesi gerekecektir. Panik atak bir önyargı durumudur. Kişinin bakış açısını değiştirdiğiniz takdirde kesinlikle tedavide gerçekleşmiş olacaktır. Bunu şöyle bir örnekle açıklamak gerekirse: evimize, arabamıza, işyerimize hırsıza karşı önlem olsun diye alarm taktırırız. Var sayalım bir an alarm çalmaya başladı ve biz alarmı duyar duymaz yaptığımız ilk şey yaa bu alarmın sesi ne kadar kötü çıkıyor deyip hemen alarmı susturmaya çalışırız ve o alarma karşı bir ön yargı geliştiririz. Aslında öten alarm dışarıdan bir istenmeyen birisinin geldiğini haber verirken biz bunu düşünmeyerek alarmın sesine odaklanıp onu susturmaya çalışırız. Yine başka bir örnekle açıklamak gerekirse: Yılan dediğimizde ilk aklımıza gelen düşünce ayyyyy ne kadar soğuk bir hayvan deriz ve yılana karşı bir önyargı geliştiririz. Ancak uzak doğuda yılan oynatarak geçimini temin eden insanlarda mevcut bulunmaktadır. Bizde yılan soğuk bir hayvan önyargısı mevcutken o bölgedeki insanlar için bir geçim aracıdır. İşte panik atağı oluşturan bu ve buna benzer ön yargılarımızı değiştirdiğimiz andan itibaren panik atak sorunundan tamamen kurtulmuş oluruz.

  • Ailevi akdeniz ateşi hakkında

    Ailevi akdeniz ateşi, genellikle 24-48 saat süren tekrarlayan ateş, karın ağrısı, göğüs ağrısı ve eklem ağrısı nöbetleri ile karakterize ve nöbetler dışında hiçbir belirtisi olmayan genetik bir hastalıktır.

    Kimlerde görülür

    Hastalık sıklıkla Akdeniz bölgesinde Sefarad Yahudileri, Ermeni, Türk ve Orta Doğu Arap toplumlarında görülür.Ülkemizde kökeni Ankara, Tokat, Sivas, Kayseri, Kastamonu, Sinop, Gümüşhane, Giresun, Bayburt, Erzincan, Erzurum, Malatya, Kars ve Ağrı’ya dayanan bireylerde görülmektedir. Sıklığı ülkemizde yaklaşık 1-3/1000 oranındadır.

    AAA otozomal resesif geçişli bir hastalıktır. Anne ve baba hastalığın genini (mutant genini=değişmiş genini) taşımaktadır. Anneden ve babadan bu hastalık genlerini (her ikisinden birlikte ) alınmış ise çocukta hastalık ortaya çıkar.

    AAA bir çocukluk çağı hastalığıdır ve hastaların %90’ında yaşamın ilk 20 yılı içinde ortaya çıkar. Hastalık 6 aydan sonra görülebilmektedir. Ortalama hastalık başlangıç yaşı 5 yaştır.

    Klinik

    Hastalık ateşli ve ağrılı ataklar (nöbetler) ile kendini gösterir. Ataklarda 38,5-40 C° arasındaki yüksek ateş oluşur ve ayrıca inflamasyona bağlı oluşan ciddi karın, göğüs veya eklem ağrısı ağrısı ateşe eşlik eder.

    Ataklar, çoğunlukla herhangi bir ön bulgu vermeksizin ani olarak ortaya çıkar ve genellikle kısa sürelidir ve 6-96 saat sürer. Hastalığın bulguları ömür boyu sürer.

    Tanı

    Tanı için öncelikle klinik veriler ve öykü yol göstermektedir. Hastalığın tanısı klinik bulgulara dayanılarak konulmaktadır. Bazı araştırmacıların kliniğe dayandırdıkları tanı kriterleri vardır. Tell-Hashhomer, Livneh ve arkadaşları , Yalçınkaya ve arkadaşlarının önerdiği tanı kriterleri vardır. Tanı koymada bu kriterlerden yararlanılır.

    Genetik tanı

    Ailesel Akdeniz Ateşine yol açan gen (MEFV geni) 16. kromozomun kısa kolunda yer almaktadır. Bugüne kadar 100’den fazla mütasyonun hastalıkla ilişkili olduğu saptanmıştır.

    Şüphelenilen bir hastada bu mütasyonların bileşik heterozigot ya da homozigot olarak bulunması tanı lehine kabul edilmektedir. Ancak klinik olarak AAA olan hastaların %15-20 kadarında tek mutasyon bulunmakta, % 5-10 kadarında ise bilinen mütasyonlardan hiç birine rastlanmamaktadır. Toplumda taşıyıcılık oranı çok yüksek olduğu için bu sonuçlar yanıltıcı olabilmektedir.

    Tipik klinik özellikleri taşıyan ve etnik kökeni uygun olan hastalarda tanı genetik doğrulama olmadan da konulabilir ancak atipik klinik bulgular ve aile öyküsü bulunmayan ya da etnik kökeni uygun olmayan hastalarda genetik tetkik tanıyı doğrulamak için gerekir.

    Tedavi

    AAA hastası çocukların mutlak tedavi edilmesi gerekmektedir. Atakların önlenmesi, sayısının ve atak şiddetinin azaltılması ve de çok daha da önemlisi tüm hastalarda amiloid gelişiminin önlenmesi için hastalar tedavi edilir.

    AAA tedavi edilebilir bir hastalıktır. Fakat bu tedavi hastalığın tamamen ortadan kaldırmaz. Çünkü hastalık genetik bir hastalıktır. Tedavi hastalığın oluşturduğu bozuklukları ortadan kaldırmaya yöneliktir. Tedavini amacı AAA nin ataklarının engellenmesi ve/veya hafifletilmesi ve amiloidoz gelişiminin engellenmesidir. Bu amaçla kolşisin ilacı kullanılmaktadır.

    Kolşisin ‘koruyucu’ amaçla alındığından, ömür boyu kullanılması gereklidir. Amiloidoz riski nedeniyle ilacın düzenli kullanımının sürdürülmesi gerekmektedir.

  • Davranım Bozukluğu

    Davranım Bozukluğu

    Çocuk ve ergenlerde aşağıda sıralanan davranışların en az üçünün ya da daha fazlasının son 6 ile 12 ay arasında görülmesi DAVRANIM BOZUKLUĞU’na işaret eder.

    *Başkalarına kabadayılık etme,gözdağı verme ya da gözünü korkutma,

    *Çoğu zaman kavga dövüş başlatma,

    *Çoğu zaman yalan söyleme,

    *Başkalarının fiziksel olarakyaralanmasına neden olma,

    *İnsanlara ve hayvanlara fiziksel olarak zarar verme,

    *Başkasının gözünün önünde çalma,saldırıp soyma,çanta kapıp kaçma,göz korkutarak alma,hatta silahlı soygun yapma,

    *Cinsel tacizde bulunma,

    *İsteyerek yangın çıkarma

    *İsteyerek başkalrının malına,mülküne zarar verme,

    *Bir başkasının evine,binasına ya da arabasına zorla girme,

    *En az iki kez gece evden,çoğu zaman da okuldan kaçma,

    *Hiç kimse görmeden değerli şeyler çalma(örn:içeri zorlayarak girmeden mağazalardan mal çalma,sahtekarlık yapma)

    DAVRANIM BOZUKLUĞU’nun Ortaya çıkmasına Neden Olan Risk Faktörleri:

    *Stresli ev ortamı,

    *Aile içi çatışmalar,

    *Suç işleme oranı yüksek üyelerden oluşan aile ortamı,

    *Anne-baba davranışlarının tutarsızlığı,

    *Annenin kronik depresyon yaşaması,

    *Babanın anti-sosyal kişilik bozukluğuna sahip olması,

    *Çocuğa fiziksel şiddet uygulanması,

    *Çocukta Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu,Tourette sendromu ve diğer nörolojik bozuklukların olması.

    Ne Yapılmalı?

    Anne-babalar,çocuğun ve ergenin topluma kazandırılmasında birincil derecede öneme sahiptirler.Bu nedenle anne-babalar bir uzmandan destek alıp,Destek Tedavi Programlarına katılarak çocuklarına yardım edebilirler.

    Tedavi

    Davranım bozukluğu gösteren çocuğun ve ergenin tedavisinde,davranışların değişmesi ve düşünce biçimleriyle ilgili farkındalık kazandırılması hedeflenmektedir.

    Tedavi Sürecinde;

    *Kişiler arası problem çözme becerileri,

    *Hem kendi duygularını hemde başkalarının duygularını anlama becerileri,

    *Aile ve arkadaş ilişkilerinde öfke kontrolü,

    *Duygu ve davranış farkındalığını arttırma stratejileri,

    *Herhangi bir problemle karşı karşıya kalındığında ve bu süreç içerisinde kendini kontrol edebilme becerisi,

    *Sosyal iletişim becerileri,

    *Okul başarısını artırma stratejileri,

    *Serbest zamanı verimli değerlendirebilme becerisini geliştirmeye yönelik çalışmalar yapılmaktadır.

    Ağır davranım bozukluğunda psikofarmakolojik(ilaç tedavisi)uygulamalar tedavi sürecinin bir parçası olabilir.

  • Çocuklarda işeme bozuklukları

    Çocuklarda işeme bozukluğu, mesane denilen idrar torbasının tam olarak boşaltılamaması durumudur ve ciddiye alınması gereken önemli bir sağlık problemidir. İdrar kaçırma, damla damla idrar yapma, sık idrara gitme ya da günde üçten az işeme, tuvalete yetişememe, ani işeme hissi, aralıklı işeme ve kabızlık ile gayta kaçırma işeme bozukluğu bulguları olabilir.

    Bu bulgular tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu ile ilişkili olabilir. Mesanenin, alt kısmında yer alan ve sfinkter denilen bir grup kasla koordineli çalışmaması sonucu ileride böbrek hasarı gelişebilir.

    Televizyona, oyuna dalma, okul, oyun parkı gibi yerlerde tuvalet temizliğinden endişe etme nedeniyle tuvalete gitmeyi erteleme en önemli sebeplerdir.

    Çocuk, bacaklarını çaprazlayarak veya kız çocuklarında olduğu gibi çömelip ayak topuklarıyla idrar çıkış deliğini kapatmak suretiyle bu kas gruplarının koordineli çalışmasının bozulmasına yol açabilir, sonuçta idrarını tutamayan, damla damla idrar kaçıran, sürekli külotu ıslak çocuk tablosu ortaya çıkabilir. Günlük aktiviteler esnasında hatta gülerken ya da öksürürken bile mesanenin tam boşalması görülebilir. Bunlardan başka, idrar yolu enfeksiyonu, travma ve tümörlere bağlı da işeme bozuklukları görülebilir.

    İşeme bozukluklarında aileden alınacak dikkatli bir işeme öyküsü çok önemlidir ve klinisyen tarafından çocuğa işeme günlüğü tutturularak bu öykü ile birleştirilir. Daha sonra fizik muayene ve laboratuvar bulgularının ışığı altında elde edilen sonuçlara göre altta yatan nedene göre tedavi düzenlenir. İşeme bozukluklarında tedavi bir ekip işidir ve çocuk nefroloğu, çocuk psikiyatrisi ve ailenin katılımı ile sağlanır.

    Cerrahi müdahale gerektirecek altta yatan bir neden varsa ekibe çocuk üroloğu ya da çocuk cerrahisi katılır. Çocuk asla cezalandırılmamalı, aksine ödüllendirme ile sonuca gidilmeye çalışılmalıdır. Kabızlık düzenlenecek diyetle ya da ilaç tedavisi ile mutlaka tedavi edilmelidir. Sıvı alımı arttırılarak mesaneyi irrite eden fabrikasyon gıda ürün artıklarının seyreltilerek uzaklaştırılması sağlanabilir.

    İdrar yolu enfeksiyonu varsa tedavi edilmelidir. En önemlisi çocuk yeniden işeme eğitimine tabii tutulmalıdır. 2-4 saat aralarla programlanmış işemelere gönderilmeli, kloset türü tuvalet kullanıyorsa ayağının altını destekleyecek basamak kullanılmalı, ikili işeme denilen çocuğun idrarını yaptıktan sonra ayağa kalkıp bir süre sonra (30’ a kadar saymak gibi) tekrar oturarak mesanesini tam olarak boşaltması sağlanmalıdır.

    Ayrıca biofeedback denilen ve kliniklerde 7-10 seans uygulanan bir başka tedavi yaklaşımı mevcuttur. Tüm bunlara rağmen bazen çocuklara altta yatan sebebe yönelik ilaç tedavisi ve gerekirse cerrahi tedavi uygulanabilmektedir.

  • Tekrarlayan aftöz stomatit hakkında

    GİRİŞ

    Tekrarlayan aftöz stomatit (TAS) kendiliğinden iyileşen bir veya daha fazla ağrılı ülserle karakterizedir. Bu yüzeyel ve yuvarlak ülserler esas olarak keratinsiz mukozayı içeren enflamasyonla çevrilidir (1). TAS % 2-66 görülme sıklığı ile en çok karşılaşılan ağız mukozası hastalığıdır (2). İspanya’da görülme sıklığı % 2.24 ‘dür (3), bu Crivelli’nin düşük sosyoekonomik grupta % 2 olarak bildirdiği görülme sıklığına benzerdir (4). Her ikisi de kuzey Amerika’da çocuklardaki görülme sıklığından fazladır (%1.1) (5).

    TAS’in etyolojisi bilinmemektedir fakat kalıtsal özellikleri vardır ve ağız mukozasına karşı bir bağışık yanıt ile ilişkilidir. TAS Behçet hastalığı, sistemik lupus eritramatoz, çölyak hastalığı ve Crohn hastalığı gibi tekrarlayan ağız içi ülser görülen hastalıklardan ayırt edilmelidir (6).

    Aftöz ülserlerle sık karşılaşıllr. Selim aftlar küçük ( çapı 1 cm’den küçük ) ve yüzeyel olurlar. TAS görülen hastalarda eşlik eden başka bir hastalık genellikle yoktur. Yine de üveit, genital ülser, konjunktivit, artrit, ateş veya adenopati ile birlikte görülen aftöz ülerlerde altta yatan daha ciddi hastalıklar araştırılmalıdır. 3 klinik alt çeşidi vardır : minör, majör ve herpetiform. Minor aftöz ülserler en sık karşılaşılan alt çeşittir ve TAS’lerin % 80-90’ını oluşturur. Klik olarak TAS aşırı derecede ağrılı etrafı kırmızı bir hale olan yüzeyel ülserler olarak karşımıza çıkar. Ayırıcı tanıda oral herpes simplex ilk sıradadır (7).

    Bu yazıda klinikte sıklıkla karşılaşılan tekrarlayan aftöz stomatitin etyolojisi, belirti ve bulguları, topikal veya sistemik tedavileri gözden geçirilmiştir.

    ETYOLOJİ VE EPİDEMİYOLOJİ

    Yunanca bir kelime olan ‘aphthai’ ilk başta ağzı ilgilendiren hastalıklar için kullanılmıştır. Günümüzde tekrarlayan aftöz stomatit insanlarda en sık görülen ağız mukozası hastalığıdır (8) . TAS’in nedenlerini ortaya çıkarmak için bir çok araştırma yapılmaktadır. Lokal ve sistemik faktörler, genetik, immünolojik ve mikrobik faktörler potansiyel etyopatojenik nedenler olarak belirlenmiştir.

    Küçük çocuklarda oral ülserlerin en sık nedeni oral mukozaya mekanik, kimyasal veya termal travmadır. En çok dilin yan taraflarında, dudaklarda, yanak mukozasında veya damakta görülür. Ön damaktaki yanıklar genellikle sıcak yiyecek veya içeceklerden sonra oluşur. Parmaklarını emen çocuklarda yumuşak damakta travmatik ülserler ortaya çıkabilir. Diğer nedenler arasında sistemik hastalıklar ve beslenme bozuklukları, gıda alerjileri, sigara, genetik yatkınlık, immünolojik bozukluklar, psikolojik stres, çeşitli ilaçlar ve HIV enfeksiyonu sayılabilir. Yapılan çalışmalar devam etmektedir fakat stres, beslenme bozuklukları, travma, hormonal değişiklikler, diyet ve immünolojik bozukluklar olayı başlatan faktörler olarak belirlenmiştir. Alerji, progesteron düzeyi, psikolojik faktörler ve aile hikayesi araştırılan diğer faktörlerdir.

    TAS en sık 10-19 yaşlar arasında görülür. TAS’in ailesel özelliği olabilir, hastaların % 40’ından fazlasında aile öyküsü vardır. Hem annede hem de babada TAS varsa çocukta TAS görülme ihtimali artmıştır. Fakat TAS ile anlamlı birliktelik gösteren belirli bir HLA haplotipi bulunamamıştır.

    Az görülen predisozan faktörler arasında hematolojik eksiklikler ( demir, folat, vitamin B12 ), stres, gıda alerjileri ve HIV enfeksiyonu vardır (9).

    PATOGENEZ

    Etyoloji ve patogenez kesin olarak bilinemese de oral mukozaya karşı bir immün reaksiyon ile ilişkili güçlü bir kalıtsal faktör vardır. TAS’de lezyonlar bir nedene bağlı olarak ortaya çıkmaz, lezyonun gelişebilmesine uygun bir ortamda ortaya çıkar. Bu faktörler arasında travma, sigara, stres, hormonal durum, aile hikayesi, gıda alerjisi, enfeksiyon veya immünolojik faktörler vardır. Hekimler TAS gelişimindeki etkili olan faktörlerin hepsini değerlendirmelidir.

    İMMÜNOLOJİK MEKANİZMALAR

    Oral mukozal ülseratif hastalıkta keratinositler veya bazal laminadaki diğer yapılar arasındaki bağlantının kaybolmasına neden olan immünopatolojik bir mekanizmalar vardır. Bir kısmında adezyon molekülleri olan desmozom ve hemidesmozoma ve bazal laminaya karşı otoantikorlar oluşur. TAS’in bazı immünopatolojik özellikikleri hücresel immün yetmezlik ile ilişkilidir. Antijenler, haptenler veya otoantijenler her zaman belli olmasa da TAS epitel içinde ortaya çıkan antijenik uyarana karşı oluşan bir gecikmiş tip hipersensivite veya hücresel bir yanıt olarak kabul edilmektedir.

    Oral mukozadaki bu enflamatuar lezyonların oral mukazanın belirli bölümlerine yönelik ortaya çıkan artmış hücresel immün yanıta neden olan anormal mukozal sitokin salınımının neden olduğu düşünülmektedir.

    Hücresel immün yanıtla uyumlu olarak TAS lezyonlarında IL-2, interferon gamma ve tümor nekrozis faktör alfanın mRNA’ları artmış bulunmuştur. TAS lezyonlarında IL-10 düzeyinin düşük olduğu ve TAS görülen hastaların normal mukozalarında IL-10’un düşük seviyede olduğu bildirilmiştir. Travma veya diğer uyaranlarla başlayan enflamatuar reaksiyonun IL-10’daki fonksiyonel eksikliğe bağlı olarak sınırlandırılamaması TAS patogenezinde önemlidir (10). Bazrafshani ve ark. TAS patogenezinde sorumlu olabilecek sitokin gen polimorfizmini ( IL-1A, IL-1B, IL-1RN ve IL-6 geni) araştırmıştır (11). IL-1B-511 polimorfizminin G alelinin kalıtılması G/G homozigotlarını arttırmaktadır ve TAS ile anlamlı olarak ilişkili bulunmuştur.

    MİKROBİYOLOJİK MEKANİZMALAR

    Yanak mukozası hastaıklarında hastanın mikrobiyolojik durumu altta yatan hastalığın seyri ve prognozu için önemlidir. TAS’de mikrobiyolojik bir etyoloji tanımlanamasa da bazı çalışmalarda TAS gelişiminde Streptococcus veya Helicobacter pylori’nin etkili olabileceği gösterilmiştir (12,13). Streptokoklar ve glukosiltransferaz D (GtfD) antijenleri özellikle TAS’in alevlenme döneminde rol almaktadır. Lezyonlardan sıklıkla izole edilen Streptococcus sanguis veya ısı şok proteinine karşı çapraz reaktivite immünolojik bir zemin olabilir. Ek olarak bazı çalışmalarda TAS’li hastalarda viridans streptokoklara karşı artmış antikor titreleri olduğu bildirilirken başka çalışmalarda tam tersi bildirilmektedir. TAS’de PCR ile hastaların %72’sinde Helicobacter pylori saptanmıştır.

    TAS’de virüslerin muhtemel rolü yeniden araştırılmaktadır. TAS lezyonlarında Herpes

    virüs virionları gösterilemese de bazı hastalarda dolaşımdaki mononükleer hücrelerde Herpes

    simplex RNA’sı saptanmıştır (14). TAS gelişiminde insan herpes virüs 6 (HHV-6) VE Ebstein-Barr virüsün rol aldığı öne sürülmüştür fakat çalışma az sayıda hastada yapılmıştır. TAS’de insan sitomegalovirüs ((HCMV) veya varicella zoster virüsün (VZV) etyolojik rolleri hakkında çelişkili serolojik ve moleküler veri vardır (15).

    TANI 2

    TAS’de tanı klinik olarak konur çünkü özgün bir tanı testi yoktur. Tanıda anemnez, muayene ve gereklebilecek bazı testlerin sonucu önemlidir. Tanıda en önemli nokta doğru ve ayrıntılı anemnezdir. Başlatan faktörler, lezyonların sıklığı, lezyonları gerileten veya arttıran faktörler belirlenmelidir. Başka sistemik özellikleri olan hastalarda multidisipliner yaklaşım önemlidir. Ek bulguların varlığı ve ağız içinde tutulumun yeri doğru tanı için hekime yol gösterir. Kesin tanı için kan tahlilleri ve nadiren oral kültürler veya biyopsi yapılabilir (16). Birçok vakada herpetik lezyonlarla aftöz stomatit birbirinden ayrılabilir. TAS lezyonları genellikle keratinsiz oral mukozada ortaya çıkar ve yemeyi, konuşmayı ve yutkunmayı engelleyecek kadar ağrıya neden olabilir. Lezyonlar başlamadan önce lezyon yerinde lokal bir rahasızlık ortaya çıkar. Ağrının şiddeti değişkendir ve genellikle lezyonun boyutundan bağımsızdır. TAS günler veya aylar içinde tekrarlayan bir veya daha fazla, ağrılı ülserlerle karakterizedir.akut ülserlerin çoğu tedavi gerektirmeden kendiliğinden iyileşir fakat ortaya çıkış nedeninin anlanması lezyonların tekrarlamasının veya ülserlerin kronikleşmesinin önlenmesinde önemlidir (17).

    TAS minör, majör ve herpetiform olarak 3 klinik gruba ayrılır. Minör aftöz stomatit %80 ile en sık görülen gruptur. Kadınlarda daha sık görülür (1:3). Minör aftöz stomatit gri beyaz psödomembranlı 5 mm’den küçük çaplı yuvarlak veya oval yüzeyel etrafı eritemli bir haleyle çevrili ülserlerle karakterizedir. Genellikle bir lezyon vardır fakat, 1-5 ülser olabilir. Semptomlar başladıktan 7-10 gün içinde aftöz ülserler skar bırakmadan iyileşir. Hastalar büyüdükçe TAS daha az sıklıkla görülür ve şiddeti azalır.

    Majör aftöz ülserler hastaların %10’unda görülür ve daha büyük ( >1cm ), derin ve düzensiz ülserlerle karakterizedir. Erkeklerde daha sık görülür (1:0,8). Majör aftöz ülserler ağız içinde herhangi bir yerde gruplar halinde ortaya çıkabilir ve minör aftlara göre çok daha ağrılıdırlar. Lezyonlar krater şeklindedir, doku hasarı daha fazladır ve skar bırakarak iyileşirler. Majör afttlar 6 hafta veya daha uzun sürebilir ve bakteri veya mantarlarla sekonder enfekte olabilirler. Majör aftlar minörlere göre daha büyüktür, daha geç iyileşir, iyileştikten sonra skar gelişebilir. HIV ve AIDS gibi immun yetmezlikle seyreden hastalıklarda beslenme sırasında aşırı ağrıya neden olup kilo kaybına yol açabilirler.

    Herpetiform lezyonlar daha ileri yaşlarda görülür (20-29). İsimlendirme yanlıştır çünkü herpetik bir enfeksiyon değildir. Ülserlerin görünümü primer herpetik jinjivostomatite benzediği için bu şekilde adlandırılmıştır. Ek olarak genellikle keratinsiz yüzeylerde görülse de herpetiform aftlar nadiren keratinize yüzeylerde primer herpetik jinjivostomatit olarak ortaya çıkabilir. Herpetiform lezyonlar küçük (1-2 mm), çok sayıda, yüzeyel, birleşme eğiliminde olup geniş düzensiz ülserler oluştururlar ve 7-10 gün içinde skar bırakmadan iyileşir. Herpetiform aftlar diğer tiplerden daha geç ortaya çıkar, ilk atak genellikle 2. veya 3. dekatta ortaya çıkar (18).

    AYIRICI TANI

    TAS’in ayırıcı tanısını kolaylaştırabilmek için bazı faktörler bilinmelidir. Bunlar öncü

    belirti ve bulgular, lezyonun yeri ve lezyonun ilk ve son görünümüdür. Genelde vakaların

    çoğu selim olup birkaç haftada kendiliğinden iyileşse de bu ülserasyonlar altta yatan vitamin eksikliğinden otoimmüniteye kadar değişen sistemik hastalıklar olailir. Ayrıca TAS tekrarlayan oral ülserlerin görüldüğü Behçet hastalığı, Sweet sendromu, agranulositoz, periodik ateş sendromu, sistemik lupus eritramatoz, Çölyak hastalığı, birçok nütrisyonel eksiklik ve Crohn hastalığı gibi hastalıklardan ayırt edilmelidir (19-25). MAGİC sendromu (oral ve genital ülserler, kıkırdak iltihabı), Marshall sendromu veya PFAPA sendromu (periyodik ateş, aftöz stomatit, faranjit, servikal adenit) gibi kompleks aft varyantlarının çocuklarda tekrarlayan ateş atakları ile karakterize periyodik hastalıklara neden olduğu tanımlanmıştır ve TAS ayırıcı tanısında dikkate alınmalıdır (26,27). Bu sendromun nedeni bilinmemektedir ve yıllarca

    3 Sürebilir. Sağlıklı dönemlerde hastaların büyümesi normaldir.

    İnsan immün yetmezlik virüsü (HIV) hastalığında görülen aft benzeri oral ülserasyonlar ayırıcı tanıda akla gelmelidir (28). Lesh-Nyhan sendromu gibi kendine zarar vermenin görüldüğü hastalar istemli olarak dudaklarını veya dillerini ısırabilirler, bu da aftöz stomatit gelişimine neden olabilir.

    Tekrarlayan Herpetik Stomatit

    TAS ve herpetik aftöz lezyonlar sık görülen ve genellikle birbiri ile karışan hastalıklardır. Bu birbirinden tamamen farklı iki lezyon birkaç ortak özelliği paylaştıkları için birbiriyle karışır. Herpes simplex tip 1’in neden olduğu oral enfeksiyonlar sağlıklı insanlarda bile yaygın olailir. Çoğu herpetik enfeksiyon asemptomatik olsa da küçük çocuklarda ilk enfeksiyonda yaygın orofarinjiyal vesiküler döküntüler gelişir. HSV’ün tipik oral rekürensi mukokutanöz bileşkede bir veya bir kaç adet vesiküller şeklinde ortaya çıkar. Herpetik lezyonlar genelde tüm oral mukozada ve diş etlerinde ortaya çıkar fakat özellikle dilin üzerinde ve sert damakta görülür. Çocuklarda ilk Herpes simplex virüs enfeksiyonu enfekte kişilerle temastan sonra ortaya çıkar (29). İlk enfeksiyondan sonra HSV trigeminal gangliyona göç eder, latent duruma geçer ve travma, stres, güneş ışığı, soğuğa maruz kalındığında veya immünsüpresyon geliştiğinde reaktive olur. Herpetik stomatitin prodromal semptomları lezyon yerinde lokal ağrı, kaşıntı ve yanma hissidir (30). Herpetik lezyonlar patlayıp 1 mm veya daha küçük ülserler oluşturan küçük vezikül gruplarından oluşmaktadır. Ülserler birleşip 15 mm boyutunda büyük bir ülser meydana getirebilirler. Herpetik veziküler patlayıp ülserler oluştururlar ve bunlar da 2 hafta içinde iz bırakmadan iyileşir. Bazı kişilerde tekrarlayan herpetik lezyonlardan sonra eritema multiformenin eşlik ettiği, düzenli olarak 7-10 günde tekrarlayan, yaygın stomatit olur. Genelde kendiliğinden iyileşse de bu oral enfeksiyon yemek yemeyi engelleyebilir, ateş ve lenfadenopati yapabilir. Semptomlar 2 hafta sürebilir. Teşhis klinik bulgularla konur, laboratuar testleriyle doğrulanır.

    Aftöz ülserler bulaşıcı değilken herpetik lezyonlar bulaşıcıdır. Herpes enfeksiyon boyunca özellikle vezikül ve ülserasyon döneminde bulaşıcıdır (29).

    TAS ve herpetik stomatitin ayrımı önemlidir çünkü farklı şekilde tedavi edilirler. Küçük çocuklar ağrıyı kontrol etmek ve dehidratasyonu tedavi etmek için hastaneye yatırılabilir. Primer herpetik jinjivostomatitin tedavisinde asiklovir etkili bir şekilde kullanılabilir. Aftöz ülserlerde kullanılan topikal steroidler herpetik lezyonlarda kullanılırsa ciddi sorunlar ortaya çıkabilir.

    Bağışıklık Sistemi Baskılanmış Kişilerde Orofasiyal Virüs Enfeksiyonları

    Bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde orofasiyal viral enfeksiyonlar sıktır. En sık Herpes Simpleks virüs (HSV) enfeksiyonları görülür. Varisella Zoster virüs (VZV) enfeksiyonları daha az görülür fakat daha ağır seyreder. Epstein-Barr virüsü (EBV) ülserlere, lenfoproliferatif sendromlara veya oral saçsı lökoplakiye neden olabilir. İnsan Herpes virüsü 6 (HHV6) tekrarlayan aftöz stomatiten sorumlu olabilir. Ağız ve yüzdeki enfeksiyon ve Lezyonlarda diğer virüslerin etkilerini ortaya çıkartmak için çalışmalar devam etmektedir.

    Behçet Hastalığı

    Behçet hastalığı nedeni bilinmeyen birçok sistemi tutan inflamatuar bir hastalıktıktır. Tekrarlayan ağız içi ve genital ülserler olur, göz, deri, merkezi sinir sistemi, eklemler ve

    4 damarlar tutulur. Behçet Hastalığının en sık görülen bulgusu ağız içinde

    tekrarlayan ülserasyonlardır. Oral ülserler küçük, yüzeyel fakat ağrılıdır ayrıca dudaklarda, dişetinde, dilde ve damakta görülebilir.

    Hastalığın görülme sıklığı Akdeniz ülkelerinde ve uzak doğuda özellikle Japonya’da fazladır. Yapılan bir çalışmada insidans 1:10 000 bulunmuştur. Tanı koyduran bir test yoktur fakat tanı koymada yardımcı klinik kriterler vardır. HLA-Bw51 geninin etkisi yakın zamanda doğrulanmıştır fakat Behçet Hastalığı’na genetik yatkınlığın sadece %19’undan sorumlu olduğu tahmin edilmektedir. Nötrofillerin aktivasyonunda birçok antijenle uyarılmış T hücrelerinden salınan sitokinlerin çok önemli olduğu gösterilmiştir (20). Uluslararası Çalışma Topluluğunun tanı ölçütlerine göre bir hastada ağız içinde ülserasyonlara ek olarak tekrarlayan genital ülserasyon, gözde tutulum, deride tutulum veya pozitf paterji testinden en az ikisi varsa Behçet Hastalığı tanısı konur.

    Nötropeniler

    Konjenital nötropenide nötrofil sayısı azalmıştır veya nötrofiller yoktur. Çocukta tekrarlayan ve ağır seyreden sistemik enfeksiyonlar görülür. Ağız içinde ülserler, ağır dişeti iltihabı, dişetinde çekilme ve dişlerin erken dökülmesi konjenital nötropenide sık görülen bulgulardır. Konjenital nötropeni tedavisinde granülosit koloni uyarıcı faktör esas tedavidir.

    Siklik nötropeni düzenli aralıklarla ( ortalama 3 hafta ) nötrofillerin kandan ve kemik iliğinden kaybolmasıdır. Her nötropenik dönemde hastalarda ateş, titreme, bitkinlik, dişeti iltihabı ve aftöz stomatit görülür (25,23).

    TEDAVİ

    Aftöz stomatitin etyolojisi tam olarak bilinmediği için tedavisi ampiriktir. Tedavide antibiyotikler, antienflamatuarlar, immün modülatörler ve anestetikler kullanılmaktadır. TAS tedavisinin esas amacı ağrıyı gidermek, ülserlerin süresini azaltmak ve normal oral işlevi yeniden sağlamaktır. İkincil amaçlar ise tekrarlamaların sıklığını ve şiddetini azaltmak ve remisyonun devamını sağlamaktır. TAS birçok topikal ve sistemik ilaç ile başarıyla tedavi edilebilir.

    Klorheksidin glukonat gibi antimikrobiyal gargaralar ve toıpikal steroidler esas amaçları sağlayabilir fakat tekrarlama veya remisyon üzerinde etkili değildir (34,35). Topikal steroidler ( hidrokortizon hemisüksinat, triamkinolon asetonit, flusinonit, betametazon valerat, betametazon 17 benzoat, flumetizon pivolat, beklometazon dipropionat ) TAS’in esas tedavisini oluşturmaktadır. Lezyon büyük ve ulaşılabilir ise dekzametazon ile bir topikal merhem veya jel kullanılması şikayetlerde gerileme sağlar. Lezyonlar çok yaygınsa, zor erişiliyorsa veya çok sayıdaysa steroidli gargara işe yarayabilir. Dekadron ( dekzametazon ) eliksiri 0.5 mg/5 ml bu amaçla kullanılabilir. Topikal anestetikli ( benzokain %20 ) diş macunları kullanılabilir. Topikal bir antiülser ilaç olan amleksanoks macunu iyileşme zamanını kısaltır ayrıca az da olsa topikal anestetik etkisi vardır. TAS tedavisinde topikjal azelastin, alfa interferon, aminosalisilik asit ve Prostoglandin E2 gibi immünmodülatör ilaçların kullanımının etkili olduğu öne sürülmüştür (9,34,37,38).

    Günümüzde birçok yeni immünmodülatör ilaç vardır. TAS tedavisinde ampirik sistemik çinko sülfat desteği önerilmektedir (37,39).

    Sık tekrarlayan veya topikal tedaviye yanıt vermeyen ağır hastalığı olan kişilerde hastalığı kontrol edebilmek için sistemik tedavi gerekir. Bu amaçla kortikosteroidler, kolşisin, dapson, pentoksifilin, levamizol ve talidomit kullanılır. Tüm tedaviler paliyatiftir ve hiçbiri tam

    remisyon sağlamaz (37). Bu ilaçların kullanım şekilleri küçük çocuklarda ayarlanmalıdır. Daha

    5 önemlisi tedaviye yanıt vermeyen oral lezyonlar kesin teşhis ve tedavi için uygun bir uzmana gösterilmelidir.

    Oral kortikosteroidler topikal ilaçlara yanıt vermeyen ağır majör TAS vakaları için kullanılmalıdır. Kolşisinde aftöz stomatit tedavisinde kullanılan ilaçlardan biridir. Fontes ve ark. kolşisinle tedavi edilen 54 aftöz stomatitli hasta bildirmişlerdir (9,40). Kolşisin 1-1.5 mg/gün dozunda en az 3 ay verilmiş. Kolşisin etkili, iyi tolere edilen ve kolay kullanılan bir ilaç olduğundan ağır tekrarlayan aftöz stomatitte ilk ilaç olarak kullanılabileceği öne sürülmüştür.

    Konvansiyonel tedaviye cevap vermeyen sık TAS olan hastalarda immünsüpresif etkisi olan bir düşük molekül ağırlıklı heparin olan suloksit sistemik olarak kullanılabilir. suloksitin etkisi sistemik prednizonunkine eş. Değerdir ve belirgin bir yan etkisi yoktur (41).

    Talodomit etkili bir ilaçtır fakat hem toksik hem de pahalı olduğundan sadece oral kortikosteroidlere alternatif olarak kullanılmalıdır. Bildirilen immünmodülatör ve antienflamatuar özelliklerinden dolayı dikkat çekmektedir. Mevcut bilgiler talodomitin mesajcı RNA yıkımını hızlandırıp enflamatuar bir sitokin olan tümor nekrozis faktör (TNF) alfanın aktivitesini azaltır. Talodomit ayrıca anjiyogenezi engeller. İmmün disregülasyonun görüldüğü Behçet Hastalığında aftöz stomatitin tedavisinde başarı ile kullanılmaktadır. Yeni çalışmalarda insan immün yetmezlik virüsü (HIV) enfeksiyonunda ilacın oral aftöz ülserlere karşı etkili olduğu gösterilmiştir. Talodomit tedavisi sırasında periferik nöropati açısından klinik ve bazı hastalarda elektrofizyolojik monitörizasyon yapılmalıdır. Gereken güvenlik önlemleri alındığında talodomit mevcut tedavilerin yetersiz kaldığı birçok hastalıkta kullanılabilir.

    Herhangi bir hematolojik eksikliğin düzeltilmesi altta yatan neden ortadan kaldırılmadıkça yararsızdır. birçok eser element içeren bitki özlü vitamin tabletlerinin sınırlı yararı vardır.

    ÖZET VE SONUÇ

    Tekrarlayan aftöz stomatit (TAS) altta yatan belirli bir hastalık olmayan ağız mukozasının ülseratif hastalığıdır. Genelde keratinsiz mukozada görülen enflamasyonla çevrili yuvarlak yüzeyel ülserasyonlarla karakterizedir. TAS ile birçok lokal ve sistemik faktör ilişkilidir. TAS ülserasyonlarının nedeni multifaktöriyal olsa ve tam olarak bilinmese de hastanın ve çevresel faktörlerin rolünün bilinmesi tedavi önerileri ve tekrarlamanın önlenmesinde yardımcı olur.

    Hastaların çoğunda topikal steroidler ve diğer immünmodülatör ilaçlarla semptomatik rahatlama sağlanabilir. Ağız mukozasının periyodik incelenmesi hekimlerin lezyonları kolayca tanıyıp tedavi etmesine yardımcı olur.

  • Çocuk ve Ergenlerde Yeme Bozukluğu

    Çocuk ve Ergenlerde Yeme Bozukluğu

    Aileler olarak neleri bilmemiz gerekir ve çocuklarımıza yardımcı olmak için neler yapabiliriz?

    Yeme Bozukluğu (Anoreksiya Nervosa) Nedir?

    Anoreksiya Nervosa, bir yeme bozukluğudur. Bir çok kişinin ilk dikkatini çeken şey bu tür rahatsızlığı olan gençlerin, genellikle genç kızların gittıkçe az yemek yemesi, yeme alışkanlıklarını değıştirmesi veya kilo kaybetmesidir. Fakat Anoreksiya Nervosa yemeyle ilgili sıradan bir problem olmaktan öte, ciddi bir hastalıktır. Bulimia Nervosa da yemeyle ilgili, daha çok çocukluk dönemini aşmış genç kızlarda görülen bir başka problemdir. Bu durumdaki genç kızların kilosu çok fazla değişmeyebilir fakat yemek yeme alışkanlıkları normal değildir. Aynı gün içinde diyet yapabilirler, içebilirler ve kusabilirler. Aynı zamanda öğün yememe veya aşırı diyet yapma gibi davranışlarda görülür. Zararlı yeme alışkanlıkları veya aşırı derecede egzersiz yapma artık genç erkeklerde de daha sık görülmektedir. Fakat yeme bozuklukları kızlarda daha yaygın bir rahatsızlık olduğu için biz bu bilgilendirmede Anoreksiya Nervosa ve genç kızlarımız konusunu ele alacağız.

    Neden yemek yemeyle ilgili bozukluklar tehlikelidir?

    Aşırı derecede, Anoreksiya Nervosa şiddetli açlığın yolaçacağı aynı fiziksel sonuçlara neden olur. Kilo kaybıyla birlikte kaslarda erime, ve organlarda, örneğin kalpte, hasar meydana gelir. Kilo kaybı adet kanamalarının kesilmesine ki, bu durum ilerde kısırlığa yolaçabilir veya Osteoporosıs (zayıf ve kolay kırılan kemikler) kemik erimesine neden olabilir. Belki de en can sıkıcı olanı Anoreksiya Nervosanın bu genç kızların üzerindeki duygusal ve sosyal etkileridir. Birçoğu eskiden yaptığı şeyleri yapmayı istemez, aşırı hoş ya da mükemmel olma çabasıyla kaygılanır, kederli ve bunalımlı olurlar. Bir kısmı eğitimlerinden uzak kalır veya okulla ilgili saplantı geliştirirler.

    Çocuklarımızı yeme bozukluğundan korumak için neler yapabiliriz?

    Ailemizin, etrafındaki dünyayı kontrol etmek zordur. Genç çocuklarımız bir çok değişik ve karışık mesajlarla karşı karşıyadırlar. Okulda sağlıklı beslenmeye teşvik edilen gençler, aynı zamanda hazır yiyecek reklamlarından da etkilenirler. Gençlerin örnek aldığı meşhur kişilerin hemen hemen hepsi zayıf ve görünüşleriyle değerlendirilen kişilerdir. Yapabileceğimiz en yararlı şeylerden birisi, kendi yeme ve diyet alışkanlıklarımızı, başkalarının fiziksel görünüşlerine dair konuşma şeklimizi dikkat ve kontrol etmektir. Sürekli olarak kendi fiziksel görüntümüzü veya çocuklarımızın dış görünüşlerini eleştirmek onlara kötü örnek olur ve onları yanlış diyet uygulamalarına teşvik ederek ciddi bir yeme probleminin ortaya çıkmasına sebep olabilir.

    Çocuğumuzun yeme bozukluğu olduğunu nasıl anlayabiliriz?

    Yeme bozukluğunun birçok erken uyarı belirtileri vardır: • Çocukların ve gençlerin diyet yapıp yapmadıklarına bakmak önemlidir. Bir çok doktor gençlerin kilo kaybetmek için sıkı diyet yapmasının tehlikeli olduğuna işaret eder. Gençler için sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz yapmak daha iyidir.• Bazen kız çocukları yeme bozukluğunu yavaş yavaş geliştirir, önce makul yemeye çalışmakla başlayan bu problem, gittikçe daha çok gıda çeşidinden özellikle süt, tereyağı gibi yiyeceklerden kaçınmaya dönüşebilir. • Eğer kızınızın yemeklerden sonra kustuğundan şüpheleniyorsanız. • Diğer uyarıcı işaretler de arka arkaya ve gizli yapılan egsersizler veya kilo kaybını gizlemek için giyilen bol giyecekler de olabilir.

    Çocuklarımızla endişelerimiz hakkında nasıl konuşabiliriz?

    Genellikle, çocuklarımıza yumuşak bir şekilde yaklaşmak vede onların sağlıklarına ve yeme alışkanlıklarına ilişkin endişelerimiz olduğunu belirtmek iyidir. Bunlar, örneğin yorgun görünmeleri veya hep birlikte yediğimiz öğünlerden kaçınmaları gibi dikkatimizi çeken şeyler olabilir. Bu yaklaşım genellikle, onlara doğrudan aşırı derecede zayıfladıklarını düşündüğümüzü söylemekten daha iyidir. Sadece kilo ile ilgili konuşmak, doğru kilonun ne olması gerektiği gibi bir tartışmaya dönüşebilir. Kilo meselesi aynı zamanda zor bir konudur, çünkü genellikle daha zayıf göründüğümüzde övgü alırız. Bu da sağlıklı bir kiloya erişildiğinde bile diyeti durdurmayı güçleştirir.

    Çocuklarımızın yardıma ihtiyacı olduğunda biz yardımcı olamıyorsak neler yapabiliriz?

    Eğer bizi iyi bilen bir aile doktorumuz varsa, durumu onunla tartışmak en iyi yoldur. Aileler de doktorla görüşmeli ve çocuklarıyla ilgili endişelerinı dile getirmelidir fakat yeme bozukluğu olan genç kızında doktorla yalnız görüşebileceği zamana ihtiyacı vardır. Doktor kızınızı muayene etmek ve bazı kan testleri yapmak isteyecektir. Eğer kızınız, kendisi sağlığının riskte olduğunun farkına varırsa, bu diyeti durdurması içın yeterli olabilir.

    Eğer kızımız yardımı reddederse neler yapabiliriz?

    Yeme bozukluğu çok ciddi olabilir ve zaman zaman hayati tehlike taşıyabilir. Kızımızı yardım için birisini görmeye teşvik etmek çok önemlidir. Bu dışarıdan destek bulmak anlamına gelebilir. Bu konuda tüm ailenin desteği çok önemlidir. Eğer aile çocuğu yardım alması konusunda ikna edemezse, bu konuda okulun psikolojık danışmanı veya yakın aile dostu gibi başka kişilerin yardımını isteyebiliriz. Davranışlarını görmemezlikten gelerek veya yardım almamak için sizinle tartışmasına izin vererek çocuğunuzu mutlu etmeye çalışmayınız. Çünkü yeme bozuklugu gittikçe şiddetleneceğinden tedavisi daha da zorlaşır.

    Yardım için neler yapılabilir?

    Birçok sağlık görevlisi yeme bozukluğu olan gençleri hastaneye yatırmadan tedavi eder ki bu tedavi biçimine outpatients denir. Bu tedavi biçimi en çok, erkek ve kızkardeşler de dahil olmak üzere tüm aile, tedaviye katılıp yardımcı olurlarsa başarılı olur. Bu tür tedavi kiloyu ve fiziksel sağlığı gözetim altında tutmayı içerir.

    Eğer kızınız fiziksel olarak, iyi durumda değilse veya uygulanan tedavi bir işe yaramıyorsa hastaneye yatırmak gerekebilir. Bu durumda genç şahıs aşırı derecede açlıktan dolayı mantıklı düşünemeyecek durumda olabilir. Bu da onlarla konuşabilmeyi zorlaştırır. Eğer kızımız açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya ise bizim tam iznimiz olmadan da hastaneye kaldırılabilir.

    Aileler olarak tedaviyi nasıl destekleyebiliriz?

    Aileler için, tedavi altındaki kızlarını desteklemek moral bozucu olabilir. Bu durumdaki kızlar için normal hatta güvenli bir kiloya erişme düşüncesi bile çok sinir bozucudur. Bizler de, uygulanan tedavinin hayat kurtarıcı olduğunu bildiğimiz halde zaman zaman çocuklarımızla birlikte tepki gösterebiliriz. Bu durumda sağlık görevlileriyle düzenli aile toplantıları yaparak gelişmelerden haberdar olmak önemlidir. Kızımızın başlangıçta tedaviyi kabul etmekte zorluk çekebileceğine hazırlıklı olmamız gerekir. Bu durum özellıkle hastaneye, yatırılan çocuklarda daha yaygındır. Kızımızın, hastane personeli veya uygulanan tedaviye ilişkin bir sürü şikayeti olduğuna şahit olabilir veya yeteri kadar psikolojik danışmanlık almadığı konusunda endişeler geliştirebiliriz. Bunun nedeni, çocuğun tekrar beslenme döneminin ilk aşamasında yoğun psikolojik danışmanlığın çok fazla bir işe yaramamasıdır. Görevliler zamanının çoğunu hastaya tedaviyi anlatmakla ve hastayı tanımaya çalışmakla geçirecektir. Bireysel psikolojik danışmanlık, hasta fiziksel olarak iyileştikçe daha faydalı olacaktır.

    İyileşme

    Genç bir bayan yeme bozukluğu geliştirdikten sonra, özellikle hastaneye yatırılması gerekecek kadar şiddetli durumda ise, hastanın iyileşmesi oldukça zaman alabilir. İlk aşama sağlıklı bir kiloya tekrar ulaşmaktır. Bu başarıldıktan sonra, hala hastanın normal kiloda mutlu olmasını sağlayabilmek için uzun süreli bir çalışmaya gerek vardır. Yeme bozukluğuyla birlikte deprasyon, tekrarlanan kaygılar veya mükemmel olmaya çalışmak gibi başka sorunlarda gündemde olabilir. Tamamen iyileşme üç yıldan beş yıla kadar sürebilir. Problemin erken farkına varma, harekete geçme ve tedavinin aile tarafından desteklenmesi daha iyi sonuç alınmasını kolaylaştırır.

    Yeme ve diyet yapma problemi, gençler özellikle genç bayanlar arasında daha yaygındır ve şiddetli yeme bozukluğunun hayati tehlikesi ve tehlikeli sonuçları vardır. Bizler aileler olarak kızlarımıza, onların yemek yeme alışkanlıklarının farkında olarak ve eğer bir problem varsa, erken yardım sağlayarak yardımcı olabiliriz. Aynı zamanda kendimizin de gıdalara, diyete ve insanların dış görünüşüne ilişkin tutumlarımız konusunda dikkatli olmamız gerekir.