Etiket: Tedavi

  • Çocuklarda baş ağrısı neden olur?

    Erişkin insanlarda olduğu gibi çocukların da başı ağrır. Okul hayatının başlamasıyla baş ağrısı sıklığının da arttığı gösterilmiştir. Tekrarlayan baş ağrıları okul sorunlarına, öğrenme güçlüğüne neden olabilir. Ebeveynler çocukların şikâyetleri ciddi olmadan ve süreğen hale gelmeden baş ağrısını genellikle makul sebeplere bağlayarak geçiştirirler. Altta yatan nedenler alışılagelen nedenler olabileceği gibi hayatı tehdit eden sorunların habercisi de olabilir. Bu yüzden çocuklardaki baş ağrısını önemseyerek ayrıntılı bir şekilde değerlendirmek ve nedenlerini ortaya çıkarmak gerekir.

    Çocuklarda baş ağrısının kaynağı nelerdir?

    Başımızı kafatası içindeki (intrakraniyal) ve dışındaki organlar ve yapılar (ekstrakraniyal) olarak ele alabiliriz. Kafatası içinde yer alan beynimizin kendisi ağrıya duyarlı değildir. Fakat beyni sıkıştıran, basınç yapan, içindeki sıvıyı ve kan akımını etkileyen her türlü durum ağrıya duyarlı beyin zarları, damarlar ve beyinden çıkan sinirler aracılığıyla ağrı duymamıza sebep olur. Bir başka deyişle baş ağrısı meydana gelen bozukluğun habercisi yani alarmıdır.

    Yüz ve baştaki atar ve toplardamarlar, baş ve boynun çizgili kasları, dişler, sinüsler ve buradaki mukoza, kemik zarları, göz çukuru ise ağrıya duyarlı kafatasımız dışındaki yapılardır.

    Çalışmalar baş ağrısını arttıran nedenler içinde yaş, cinsiyet, ailede (öncelikle anne ve babada) baş ağrısı öyküsü ve araç tutma öyküsü varlığının önemli olduğunu göstermektedir. Baş ağrısı yedi yaşına kadar kız ve erkek çocuklarda eşit oranda görülürken bu yaştan sonra kızlarda sıklığı giderek artmaktadır. Tekrarlayan baş ağrısı sıklığı yedi yaşına kadar %2.5 iken 15 yaşında bu oran %15’e çıkmaktadır. Erken ergenlik döneminde kızlarda erkeklere oranla iki kat daha sık görülmektedir.

    Çocuklarda baş ağrısının tipleri nelerdir?

    Baş ağrıları bilimsel olarak birincil ve ikincil baş ağrısı bozuklukları olarak sınıflandırılır.

    Birincil bozukluklar olarak öncelikle migren, gerilim tipi ve küme şeklinde (cluster tipi) baş ağrısı bozukluklarını görüyoruz. Bu tip baş ağrıları genellikle tekrarlayıcı ve süreğen karakterdedirler. Hayatı tehdit etmezler ancak yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilerler. Çevresel faktörler bu tip baş ağrıları için tetikleyici olabilir. Örneğin gürültü, fazla ışık, açlık, yorgunluk, uykusuzluk, stres, rüzgârlı ve basıncı yüksek hava durumu, bazı yiyecekler (peynir, çikolata, kafeinli içecekler, bazı meyveler, monosodyum glutamat içeren hazır gıdalar vb) baş ağrısı krizlerini arttırır. Krizler dışında hasta tamamen normaldir.

    İkincil tipbozukluklar dediğimiz baş ağrıları daha sık ve sayıdaki nedenlerden oluşur. Genellikle tekrarlayıcı değillerdir ancak sebebe bağlı olarak süreğen olabilirler. Sıklıkla baş ağrısı nedeni olarak karşımıza çıkmalarına rağmen (örn. akut sinuzit) çok az bir kısmı ani ortaya çıkan, hayatı tehdit edici ve ilerleyicidir (anerizma yırtılması, beyin tümörü vb).

    Baş ve boyun travmasına bağlı

    Baş ve boyun damarsal olaylarına bağlı (kanama, anevrizma, anomali vs)

    Kafa içinde damarsal olmayan yer kaplayan (tümör vb) olaylara bağlı

    Alışkanlık yapan maddeye veya yoksunluğuna bağlı

    Enfeksiyon kaynaklı (Menengit, ensefalit vb)

    Pıhtılaşma bozukluklarına bağlı (tromboz vb)

    Kafatası kemikleri, ense, göz, kulaklar, burun, sinüsler, dişler, yüz veya diğer yapılara bağlı

    Sistemik hastalıklara bağlı (hipertansiyon vb)

    Uyku düzensizliği veya aşırı yorulmaya bağlı (bilgisayar, tablet, telefon aşırı kullanımı dâhil)

    Psikiyatrik bozukluklara bağlı olabilir.

    Baş ağrısı olan bir çocukta öyküde öğrenmemiz gereken bilgiler nelerdir?

    Nasıl ve ne zaman başladı?

    Baş ağrısının seyri: ani, ilk ağrı, tekrarlayıcı, her gün, giderek artma?

    Baş ağrısı tek tip mi yoksa farklı şekilleri var mı?

    Ne sıklıkta gelir ve ne kadar sürer?

    Baş ağrısının geleceğini anlar mısın?

    Yeri neresi ve özelliği (zonklayıcı, sıkıştırıcı, bıçak saplanır gibi vs)

    Eşlik eden bulgu var mı? Burun akıntısı, kusma, baş dönmesi, uyuşma?

    Baş ağrısına iyi gelen veya kötüleştirenler? Aktivite, ilaçlar, yiyecekler…

    Baş ağrısı günlük aktiviteye engel oluyor mu?

    Baş ağrısı özel bir dönem veya zaman dilimine özgümü?

    Baş ağrıları olmayan zamanda başka bulgu var mı?

    Tedavi için kullanılan ilaçlar var mı?

    Başka tıbbi problem var mı?

    Ailede baş ağrısı çeken kimse var mı?

    Mobil cihazlarda (bilgisayar, TV, telefon, tablet vb) geçirilen süre günlük olarak kaç saat?

    Uyku düzeni ve ağrı ile ilişkisi nedir?

    Baş ağrınızın nedeni olarak düşündüğünüz bir şey var mı?

    Baş ağrısı olan çocuklarda hangi tetkikler yapılmalıdır?

    Laboratuar tetkikleri ayırıcı tanıya yönelik istenir. Kan tetkikleri özellikle anemi saptanması açısından önemlidir. Ağır anemilerde baş ağrısı yakınması söz konusudur. Sinüs grafileri enfeksiyon düşündüren olgularda istenebilir. Hekimin muayene sırasında göreceği burun arkası bir akıntı klinik bulgularla birlikte ise sinüs filmini gereksiz kılar. Kafa grafisi çok nadiren gerekir ve baş ağrısı olan birçok hastada normaldir. Röntgen ışınlarının zararlı etkileri de göz önünde bulundurulduğunda çok gerekli değilse istenmez.

    EEG: baş ağrısının rutin değerlendirmesinin bir parçası olarak önerilmez. Ancak epileptik nöbet sonrası baş ağrısı çok sık gözlenir. Hastada bilinç kaybı, bilinç değişikliği veya epileptiform bir bozukluk düşünüldüğünde veya sebebi belirlenemeyen baş ağrılarında EEG yararlıdır. Auralı migrende, nöbet benzeri semptomları olanlarda ayırıcı tanı için incelenmesi gerekir.

    Kranial görüntüleme (MR, Tomografi vb): Her başı ağrıyana MR veya tomografi çekilmez. Dünyada kabul gören Amerikan Pediatri Akademisi kriterlerine göre tekrarlayan baş ağrısı olan bir çocukta nörolojik muayene normal ise rutin olarak görüntüleme gerekli değildir. Görüntüleme aşağıdaki gibi hikâyesi olan çocuklarda yapılması öncelikle önerilir:

    Yeni başlayan şiddetli baş ağrısı olanlar (1 aydan kısa süreli), baş ağrısı tipinde değişiklik olanlar, nörolojik bozukluğu olanlar

    Anormal nörolojik muayenesi olan çocuklarda (fokal bulgular, intrakranial basınç artışı bulguları, belirgin bilinç değişikliği) ve nöbet de eşlik ediyorsa görüntüleme önerilir.

    Uykudan uyandıran baş ağrısı, yakınlarında beyin tümörü öyküsü gibi nedenlerle ailenin aşırı endişesi, nadir görülen durumların dışlanması gibi nedenler ile de görüntüleme yapılabilir.

    Baş ağrısı tedavisi nasıl yapılır, nelere dikkat edilmelidir?

    Çocuklarda ara sıra olan kısa süreli ve hafif ağrılar sık görülür ve genellikle özel bir tedavi gerektirmez. Tedavi orta veya şiddetli olan, tekrarlayan veya ilerleyici olan ağrılarda gereklidir.

    İlaç tedavisinden önce başı ağrıtan sebepler ortaya çıkarılıp bu sebeplerden kaçınmaya çalışmak tedavinin ilk basamağıdır.

    Baş ağrısının akut tedavisi ve krizlerin gelmesini, ortaya çıkmasını önleyici ilaç tedavileri farklıdır ve doktor önerisi doğrultusunda yapılmalıdır. Doktor kontrolü olmadan ağrı kesicilerin sürekli ve fazla kullanımı böbrek, karaciğer gibi hayati organlara zarar verebilecek etkiler yapabilir. Öncelikle sebebi ortadan kaldırmaya yönelik tedavi yaklaşımı seçilmelidir. Örneğin sinüzit için seçilecek ilaç ile hipertansiyon için seçilen tedavi farklıdır. Aynı şekilde hidrosefali ve beyin tümörünün tedavisinde cerrahi müdahale gerekir iken kırma kusuru gibi görme ile ilgili baş ağrılarında uygun gözlük tedavi edici olabilir.

    Çocuklarda göz ve görme sorunları her zaman kolay fark edilemeyeceğinden, şikâyeti olmasa da, rutin göz muayenesinden geçmesi önerilmektedir.

    Baş ağrısına sebep olan durumlar ortadan kaldırılmadıkça yapılacak tedaviler ya kısa süreli fayda sağlar ya da etkisiz kalır.

  • Yenidoğan sarılıkları

    Bebeğim neden sarılık oldu?

    Genetik nedenler, yetersiz beslenme, erken ya da geç doğum gibi birçok faktör, yenidoğan sarılığının ortaya çıkmasında büyük rol oynuyor. Bu noktada ailelerin dikkatli olması ve belirtileri fark ettiğinde hemen bir doktora başvurması gerekiyor.

    Elbette tüm bebeklerin sağlıkla dünyaya gelip, yaşamını bu şekilde sürdürmesi arzu ediliyor. Ancak bazı bebeklerde doğumun ardından yenidoğan sarılığına rastlanabiliyor. Kandaki bilirubin ADLI madde yükselerek, deri ve mukozalarda birikiyor. Bu da bebeğin cilt ve göz renginde sararmayla kendini gösteriyor. Acıbadem Bursa Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. M. Soner Sarmaşık, yenidoğanların en az üçte ikisinde yaşamın ilk haftasında sarılık görüldüğünü belirterek, “Ülkemizde yenidoğan sarılığı sıklığı ile ilgili net veriler bulunmuyor, ancak yapılan bir çalışmada, zamanında doğan bebeklerde tedavi gerektiren sarılık oranı yüzde 10,5 iken geç preterm bebeklerde bu oranın yüzde 25,3 olduğu belirtiliyor” diyor.

    Yenidoğan sarılığının türleri var mı?

    Bu rahatsızlık, fizyolojik ve patolojik sarılık olarak iki ayrı grupta değerlendiriliyor. Bebeğin doğum haftası, kaç günlük olduğu ve riskler göz önüne alınarak bilirubin tablosu değerlendiriliyor. Böylece sarılığın patolojik olup olmadığına karar veriliyor. Öte yandan ilk 24 saat içinde görülen sarılık da patolojik olarak değerlendiriliyor. Geçmişte 12,9 mg/dl üzeri bilirubin ölçümü tedavi gerektiren bir düzey olarak kabul edilse de günümüzde aynı durum geçerli değil. Bunlara ek olarak “uzamış sarılık” olarak tanımlanan tablo, zamanında doğan bebeklerde iki hafta, erken doğanlarda ise üç haftadan uzun süren sarılığı ifade ediyor. Ancak bu durumun detaylı değerlendirilmesi gerekiyor.

    Ailelerin doğum sonrası taburculuk döneminde bebekteki hangi belirtilere dikkat etmesi gerekiyor? Bilirubin yükselmesi kendini nasıl belli ediyor?

    Sarılık riski ve bebeğin yalnızca anne sütüyle beslenmesi arasında güçlü bir ilişki olduğu belirtiliyor. Bu yüzden yeterli ve başarılı emzirme sağlanması önem taşıyor. Bebeğe su ya da şekerli su verilmesinin, sarılığı hem önlemediğinin hem de düşürmediğinin unutulmaması gerekiyor. Sarılık yüzde başlıyor, sonrasında göz akı da sararıyor. Kandaki bilirubin seviyesi arttıkça sırayla göğüse, karına, kol ve bacaklara doğru yayılıyor. Ciltteki sarı renk en iyi gün ışığında ya da floresan lamba altında görülüyor. Parmakla hafifçe burun veya karın cildine bastırılıp kaldırıldığında sarı renk daha bariz bir şekilde tespit edilebiliyor. Bebeğin cildindeki sarılık giderek koyulaşıp belirginleşiyor. Sarılığı olan bebek daha çok uyuyor ve emmesi azalıyor.

    Bu rahatsızlık nasıl tedavi ediliyor?

    Yenidoğan sarılığı, genellikle iki hafta içinde kendiliğinde düzeliyor. Fakat bu dönemde doktor tarafından uygun şekilde takibi önem taşıyor. Eğer bilirubin seviyesi yüksek ise bebek “fototerapi” denilen özel dalga boyunda ışık yayan lambalar altında ışık tedavisine tabi tutuluyor. Bu ışık sarılığa neden olan bilirubinin idrarda çözünerek vücuttan atılmasını sağlıyor. Fototerapi, bebeğe herhangi bir şekilde zarar vermiyor. Bebeğin gözleri, ışıktan zarar görmemesi için kapatılıyor. Bazen yan etki olarak ciltte kırmızı döküntüler, bronzlaşma ya da sık ve sulu dışkılama gözlenebiliyor. Bebeğin, sarılık süresince ve tedavi döneminde iyi beslenmesi büyük önem taşıyor. Çünkü bilirubin, vücuttan dışkıyla da atılıyor.

    Kan grubu uyuşmazlığı nedeniyle bilirubin düzeyi çok yükselmiş bebeklerde ise kan değişimi yapılması gerekebiliyor. Tedavide, ışık tedavisi veya kan değişimi tercihi, bebeğin kilosu, günü ve bilirubin seviyesi göz önünde bulundurularak karar veriliyor.

    Yenidoğan sarılığı konusunda ailelere hangi önerilerde bulunmak istersiniz?

    Sarılığın önlenmesinde anne sütü ile beslenme önem taşıyor. Bu nedenle olabildiğince erken dönemde, tercihen doğumu takip eden ilk saatte emzirmeye başlamak gerekiyor. Bebeğinin karın, kol ve bacaklarında sarılık olması, beraberinde çok uyuması ve emmesinin zayıfladığının fark edilmesi halinde anne-babaların bebek kaç günlük olursa olsun hemen doktora başvurması gerekiyor. Çünkü bu belirtiler, bilirubin düzeyinin yükselmiş olduğuna işaret ediyor.

    Fototerapi, bebeğe herhangi bir şekilde zarar vermiyor. Bazen yan etki olarak ciltte kırmızı döküntüler, bronzlaşma ya da sık ve sulu dışkılama gözlenebiliyor.

    “Sarılık riski ve bebeğin yalnızca anne sütüyle beslenmesi arasında güçlü bir ilişki olduğu belirtiliyor. Bu yüzden yeterli ve başarılı emzirme sağlanması önem taşıyor.”

    Bu bebekler risk altında!

    – Emme sorunu olan ve buna bağlı olarak iyi beslenemeyen bebekler,

    – Annesiyle kan uyuşmazlığı olanlar,

    – Doğum esnasında kafa derisi altında kanama meydana gelenler,

    – İlk 24 saatte sarılığı tespit edilenler,

    – Diyabetli annelerin bebekleri,

    – Sarılığı iki haftadan uzun sürenler,

    – Büyük kardeşlerinin bebeklik dönemlerinde ışık tedavisi gerektirecek kadar sarılık tespit edilmiş olan bebekler yenidoğan sarılığı açısından riskli grupta yer alıyor.

  • Kusma ve gastroözofageal reflü

    Bebeklerde en sık görülen rahatsızlıklardan biri kusmadır. Süt çocuklarının en az yarısı beslendikten sonra bir miktar anne sütü veya mamayı kusabilir. Bebek bu esnada rahatsızlık hissetmez ve herhangi bir kusma gayreti de görülmez. Bu basit kusmalara tıp dilinde “regurgitasyon” adı verilir. Tamamen fizyolojik bir olay olup gaz çıkarma ve geğirmeye de eşlik edebilir. Çocuk büyüdükçe bu olay giderek azalır ve kaybolur.

    “Ruminasyon” (geviş getirme) yine küçük bebeklerde zaman zaman görülen bir durum olup anne sütü veya mamanın çocuğun ağzına geldikten sonra tekrar yutulmasıdır. Bazen zeka özürlü büyük çocuklarda da görülebilir. Bu durum reflü belirtisi de olabilir.

    “Gastroözofageal reflü” veya kısaltılmış adı ile “reflü” mide içeriğinin yemek borusuna geri gelmesi halidir. Reflü hastalığının çocuklarda ortalama % 8-10 oranında olduğu tahmin edilmektedir. Bebeklerde en sık belirtisi kusmadır. Kusmalar yemek sırasında veya sonrasında görülebileceği gibi öğün aralarında hatta gece uyurken dahi görülebilir. Bazı bebeklerde yattığı zaman huzursuzluk, huysuzluk ve öksürük nöbetleri görülebilir.

    Mide sıvısı asid (HCl) ve besinleri sindiren pepsin gibi enzimleri içerdiği, pH’sı asid olduğu ve de yemek borusu bu maddelere karşı duyarlı olduğundan reflülü çocuklarda bir süre sonra yemek borusunda kızarma (özofajit) ve yaralar (ülser) oluşabilir. Bu durum iştahsızlık, yemeyi reddetme, beslenirken ağlama gibi belirtilerin ortaya çıkmasına yol açar. Büyük çocuklar yanma, ekşime, kaynama gibi belirtiler yanında karın ağrısı, göğüs kemiği arkasında yanma ve acıma, yutma güçlüğünden yakınabilir. Ağızda koku olması da bilinen belirtilerden biridir.

    Hiçbir yakınması yokken kanama ile gelebilen bebek ve çocuklar olabileceği gibi, sadece kansızlık, tekrarlayan üst (farenjit, larenjit, sinüzit, orta kulak iltihabı) ve alt solunum yolları enfeksiyonları (bronşit, zatürre) da reflünün tek belirtisi olabilir.

    Reflü tanısı için öncelikle hastalıktan şüphelenmek gerekir. Yukarıda sayılan belirtiler varsa ve bebeklerde kusmaya yol açabilen idrar yolu enfeksiyonu benzeri başka bir hastalık yoksa öncelikle reflü düşünülmeli ve tedavi önerilmelidir. Tedaviye alınacak yanıt reflü tanısını doğrulayacaktır. Tedaviye yanıt alınamazsa veya atipik belirtiler nedeni ile reflü tanısı doğrulanmak istenirse öncelikle yapılması gereken tetkikler özofagoskopi (yemek borusunun endoskop isimli cihazla incelenmesi) ve özofagusun 24 saatlik pH incelemesidir. Endoskopik inceleme yemek borusundan alınacak bir minik doku örneği ile desteklendiğinde % 90’ın üzerinde doğru tanı koydurur. Uygun koşullarda ve ehil eller tarafından yapıldığında çok basit bir işlemdir. Özofagusun pH incelemesinin ise 24 saat hastanede kalmayı gerektirmesi yanında alkalen ve nötral reflüyü gösterememek gibi dezavantajı vardır. Geçmiş yıllarda çok sık yapılan radyolojik inceleme % 50’ye yakın oranlarda yanlış sonuçlara yol açtığından günümüzde ilk tanı amacıyla neredeyse hiç kullanılmamaktadır. Sintigrafik inceleme de çoğu zaman usulüne uygun yapılmadığı ve radyoaktif madde kullanıldığı için ilk seçilmesi gereken bir yöntem değildir.

    Reflü tanısı konan bir çocuğun tedavisinde ilk yapılacak olan şey yatağın baş tarafını en az 30 derece yukarı kaldırmaktır. Bebeklerde baş daha yukarıda sol yan pozisyonda yatırmanın en iyi yatış şekli olduğu gösterilmiştir.

    Mide içeriğini koyulaştırarak reflü ve kusmaları azaltmak olasıdır. Bu nedenle içine keçi boynuzu tozu katılmış AR (anti-reflü) mamalar kullanılabilir. Diğer taraftan yemek borusu kapağının basıncını azaltan ve mide asidini arttıran çikolata, aşırı yağlı, baharatlı, acılı, ekşili gıdaların (cips, ketçap, mayonez, hardal, soğan, sarımsak…), asitli, gazlı içeceklerin (kola, hazır meyva suları, gazozlar, içki…) yasaklanması veya azaltılması önerilir.

    Karın içi basıncını azaltmak amacıyla çocuklara çok sıkı elbiseler giydirilmemesi, kemerlerin çok sıkılmaması ve şişman çocukların zayıflatılması da alınacak önlemler arasında sayılabilir.

    Hekimler tarafından kullanılan ilaçlar ise yemek borusu kapakçığının basıncını arttıran, mide boşalımını kolaylaştıran, mide asidini nötralize eden veya azaltan ilaçlardır. Ancak bu ilaçların, belki de uzun yıllar tedavi gerekeceğinden, bir hekim denetiminde kullanılması şarttır.

    Tedaviye yanıt alınamadığında ve çok ciddi reflü belirtileri olduğunda cerrahi girişim de tedavi seçenekleri arasına dahil edilir. Ancak apne (geçici solunum durması), ani bebek ölümü tehdidi gibi ciddi belirtiler varsa, darlık gelişirse veya zeka özürlü çocuklarda anti-reflü ameliyatı düşünülür. Günümüzde çocuklara çok sık uygulanan bir tedavi değildir.

  • Bağışıklık sistemi bozuklukları. İmmün yetmezlikler

    PRİMER İMMÜN YETMEZLİKLER (BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ HASTALIKLARI)

    Bağışıklık sistemimizi oluşturan elemanlardan herhangi birinin yokluğu ya da fonksiyon bozukluğu immün yetmezlik hastalıkları olarak adlandırılır. Bu hastalıklar kalıtsal ya da genetik nedenlere bağlı geliştiğinde primer immün yetmezlik olarak adlandırılır. Şimdiye kadar oldukça fazla sayıda primer immün yetmezlik tipleri tanımlanmıştır.

    Bağışıklık sistemimiz başlıca akyuvar olarak adlandırdığımız hücrelerimizden oluşmaktadır. Bu hücreler vücudumuza giren yabancı ve zararlı mikroplara (bakteri, virüs, mantar vb) karşı korurlar. Yabancı ve zararlı bu etkenlerle mücadele ederken direkt olarak yok edebilir ya da özgün antikorlar üreterek etkisizleştirmeye çalışır.bu mücadelede kompleman olarak bilinen proteinlerde yardımcı olurlar.

    Bağışıklık sistemimizi oluşturan hücreler ya da proteinlerin eksikliği yanında fonksiyon bozukluklarında vücudumuza giren zararlı etkenlere karşı mücadelede zafiyetler başlar. Bu hastaların en belirgin özelliği tekrarlayan, ağır ve komplikasyonlarla seyreden enfeksiyonlar geçirmeleridir. Bu enfeksiyonlar akciğerlerde, kulakta, sinüslerde, karaciğerde, sindirim sisteminde, ciltte, lenf bezlerinde, beyin ve kemiklerde ortaya çıkabilir.

    Bazı immün yetmezlikler ile beraber kardiyovasküler sistemde doğuştan anormallikler, endokrin sistem bozuklukları, otoimmün hastalıklarda görülebilir.

    Primer İmmün Yetmezliklerde Semptomlar ve Tanı

    Ağır immün yetmezlik durumlarında semptomlar çok erken başlayabilir. Özellikle T lenfositlerine bağlı Primer İmmün Yetmezlikliği olan hastalarda hayatın ilk aylarında ağır enfeksiyonlarla belirti verirler. B lenfositlerine bağlı belirtiler anneden geçen antikorların koruyucu etkilerinin geçmesi ile yani 6.aydan sonra ortaya çıkabilir.

    Primer immün yetmezlikleri düşündüren belirtiler

    Tekrarlayan, tedavisi zor, hayatı tehdit eden ve olağan dışı mikroplarla oluşan enfeksiyonlar

    Büyüme gelişme geriliği

    Tekrarlayan pnömoni, sinüzit ve kulak enfeksiyonları

    Tedaviye dirençli durumlar

    Ciltte ya da iç organlarda apse oluşumu

    Ailede primer immün yetmezlik hastalığı öyküsü

    Otoimmün hastalıklar

    Lenf bezlerinde ve dalak büyümesi

    Bazı immün yetmezlikler bir nedene bağlı olarak edinsel nedenler ile de gelişebilir. HIV virüsünün neden olduğu AIDS hastalarında olduğu gibi ya da sistemik olarak uzun ve yüksek doz kortikosteroid tedavisi alanlarda, kemoterapi gören kanser hastalarında ve ağır yanıklarda da immün yetmezlik görülebilir.

    Primer İmmün Yetmezliklerde Tedavi

    Primer İmmün Yetmezliklerde hastalığa neden olan mekanizmaları daha iyi anladıkça tedavi metotları da geliştirilmektedir. Öncelikle kalıtsal geçiş gösteren durumlarda bunu önleyici tedbirler alınmalıdır. Tarama testleri geliştirilerek hastaların daha semptomları ortaya çıkmadan tanınması tedavi başarısı için çok önemlidir.

    Son yıllarda nakil işlemlerinin (kemik iliği, kök hücre, timüs) gerçekleşmesi ile önemli mesafe alınmıştır. Ülkemizde de bu nakiller başarıyla yapılmaktadır. Diğer yandan immünoglobülin replasman tedavisi ile koruyucu antikorlar verilerek enfeksiyonlara karşı önemli bir başarı yakalanmıştır.

    Son yıllarda özgün gen tedavisi bazı primer immün yetmezlik tiplerinde başarılı sonuçlar vermektedir.

    İmmünoglobülin (IgG) Destek Tedavisi

    İmmünoglobülin (IgG) kandaki antikorlarımızdan birisidir. Bu antikorların hastalara verilmesi ile enfeksiyonlara karşı vücudumuzun verdiği yanıt güçlendirilir. Primer immün yetmezliği olan hastalar bu tedaviden oldukça fayda görürler.

    Bu antikorlar (IgG) kandan saflaştırılarak elde edilir. İnsanlardan elde edildiği için potansiyel olarak kan yoluyla geçebilecek hastalıklara karşı oldukça yüksek teknoloji kullanılarak olası enfeksiyon yapan ajanlardan temizlenir.

    IgG hem damar yolundan hem de cilt altına enjeksiyon ile verilir. Yan etkileri nadirdir. Baş ağrısı ve alerjik reaksiyon görülebilir.

  • Alerjik nezle, saman nezlesi

    Rinit (nezle) çok sık gördüğümüz ve insan sağlığı üzerine olumsuz etkileri olan bir hastalıktır. Burun işlevlerindeki bozulmaya bağlı olarak kişilerin okul performansları düşmekte, iş güçlerinde kayıplar olmakta ve ayrıca sosyal yaşamları da olumsuz yönde etkilenmektedir. Bunun yanında rinit bir çok hastalığı (astım, rinosinüzit ve orta kulak iltihabı) olumsuz yönde etkileyebilir veya ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilmektedir.

    Rinitler alerjik ve alerjik olmayan başlıklar halinde incelenmektedir.

    Alerjik Rinitli hastalarda alerjenlere karşı IgE yanıtı oluşmaktadır. Bağışıklık sitemimiz zararsız, fakat yabancı maddelere karşı IgG tipinde antikor oluşturur. Ancak bazı kişiler nedenini tam olarak bilemediğimiz oldukça karmaşık mekanizmalar ile bu maddelere karşı IgE tipinde antikorlar üretir. IgE yanıtı verilen bu maddeleri artık alerjen, bu kişileri de alerjik birey olarak tanımlıyoruz. Alerjen olarak tanımladığımız bu maddeler vücudumuza her hangi bir yol ile tekrar girdiğinde IgE-Alerjen etkileşimi olur. Bu etkileşim ile mast hücrelerinden histamin ve birçok mediyatör olarak adlandırdığımız kimyasal maddeler salınır ve organa göre (burun, göz, akciğerler, cilt vb) tipik alerji semptomları ortaya çıkar.

    Alerjik rinit mevsimsel (saman nezlesi) olabilir. Mevsimsel alerjik rinit’te en sık polenlere bağlı olarak bulgular ortaya çıkar. Belirli dönemlerde duyarlı olunan alerjenler havada varsa semptomlar görülür. Diğer zamanlarda şikayetleri yoktur. Semptomlar polenlere bağlı olduğu için bölgeler arasında da farklılıklar gözlenebilir.

    Bazı hastaların ise şikayetleri çok uzun sürelidir. Perennial (yıl boyu) alerjik riniti olan hastalar daha çok ev içi alerjenlerine duyarlıdır. Ev tozu akarları, evcil hayvan alerjenleri, mantar sporları gibi ev içinde bulunan alerjenler önlem alınmadığı takdirde yıl boyu semptomlara neden olurlar.

    Alerjik riniti olan hastalarda sıklıkla konjuktivit bulguları da görülür. Astım ve alerjik rinit tek hava yolu ve tek hastalık olarak kabul edilmektedir. Alerjik rinitli hastalarda astım sık görülmektedir. Rinit varlığında astımın kontrolü zorlaşır. Mutlaka her ikisi birlikte tedavi edilmelidir.

    Alerjik riniti olan hastalar alerjenlerden başka sigara dumanı, keskin kokulara maruz kaldıklarında ya da aşırı sıcak ve nemli ortamlarda da şikayetleri olabilir.

    Riniti olan hastaların üçte biri alerjik değildir. Bulguları alerjik nezleye benzerlik gösterir. Alerjik olmayan rinitli hastaların burun mukozaları şiş ve devamlı burun akıntıları olabilir. Daha çok erişkinlerde görülür. Alerjenlere IgE yanıtı olmadığı için deri prik testleri negatiftir ve serumda alerjene özgü IgE saptanamaz.

    Bazı kişilerde ısı veya nem değişikliği olduğunda nezle şikayetleri başlar. Vazomotor Nezle olarak adlandırılan bu durumda burun tıkanıklığı ve geniz akıntısı görülür. Bu belirtiler aynı zamanda sigara dumanına ve keskin kokulara (parfüm dahil) maruz kalındığında ve duygusal bozukluk durumunda da ortaya çıkabilir. Vazomotor nezlenin nedeni alerji değildir. Ancak alerjik nezlesi olan kişilerde de meydana gelebilir.

    Uzun süre dekonjestan içeren burun spreyi kullanıldığında veya kokain kullananlarda da rinit bulguları görülebilir. Bu durum rinitis medicamentosa olarak adlandırılır. Dekonjestan içeren burun spreyleri sadece kısa süreli kullanım için uygundur. Aşırı kullanımları tam tersi etki yapıp burun tıkanıklığına neden olabilir. Bu şekilde yan etki oluşan hastaların doktoru ile temasa geçerek burun spreylerini yavaş yavaş azaltmaları gerekir.

    Bazı kişilerde hormonal nedenler ile rinit semptomları ortaya çıkabilir. Bu tür nezle hormonlardaki değişiklikler ile birlikte görülür. Bu durum genellikle gebelik sırasında, ergenlikte, adet dönemlerinde veya hipotiroidi durumlarında ortaya çıkar. En önemli belirtili ciddi burun tıkanıklığıdır.

    Rinit Belirti ve Bulgular

    Burunda, damakta, boğazda ve gözlerde kaşıntı

    Burun tıkanıklığı

    Burun akıntısı

    Burunda kaşıntı

    Hapşırık

    Göz altlarında morluk

    Gözlerde sulanma

    Rinit Tanı

    Rinit tanısının konulmasında hastanın öyküsü çok önemlidir. Semptomların özellikleri, mevsimsel özellikleri, ortaya çıkmasına neden olan faktörler ve ailesel öykü tanı ve tetikleyicilerin belirlenmesi açısından yol göstericidir. Tanı için burun akıntısında eozinofil aranabilir. Tetikleyicilerin belirlenmesi amacıyla deri prik testleri yapılır. Hastanın durumuna göre ayırıcı tanı için endoskopi ve sinüs tomografisi çekilebilir. Alerjik rinit semptomlarınız varsa alerji ve immünoloji uzmanı tarafından değerlendirilmeniz gerekmektedir.

    Rinit Tedavi

    Eğer alerjik rinitiniz varsa ve tetikleyiciler belirlenmiş ise bunlardan korunmak tedavinin ilk ve en önemli basamağını oluşturmaktadır. Ev içi alerjenler ya da polenlere karşı korunma önlemleri için tıklayınız.

    Rinit tedavisinde antihistaminler (ağızdan ve sprey), kortizonlu (kortikosteroid) spreyler ve tuzlu su kullanılır. Burunda tıkanıklık fazla ise ilk başta dekonjestanlar kısa süreli (dört günden az) kullanılabilir. Akıntı çok fazla ise ipratropium burun spreyleri faydalı olabilir. Alerjik reaksiyona bağlı olarak gelişen burun tıkanıklığında kortizonlu spreyler oldukça etkilidir.

    Alerjik riniti mevsimsel olanlarda bu ilaçlar oldukça etkilidir. Bu hastalarda mevsim öncesi tedavi başlanması ile semptomları önlenebilir ya da mevsimi daha hafif şikayetler ile geçirmesi sağlanabilir.

    İmmünoterapi (aşı tedavisi) alerjik rinit tedavisinde kullanılabilir. İyi seçilmiş hastalarda immünoterapi hem hastalığın tedavisinde hem de gelişebilecek astım gibi hastalıkların önlenmesinde etkili olabilir. İmmünoterapi enjeksiyon yolu ile yapılabildiği gibi son zamanlarda oral yol ile yapılan aşılar da bulunmaktadır. Ancak unutmamak gerekir ki immünoterapi yapılacak hasta seçimi tedavinin başarısı için son derece önemlidir. Uzun bir sürece (3-5 yıl) başlarken immünoterapiye alerji ve immünoloji uzmanı ile birlikte karar verilmelidir.

  • Atopik (alerjik) ekzama

    Atopik dermatit (Egzema) (AD), bir çok faktöre (genetik, çevresel) bağlı olarak kronik bir cilt hastalığıdır. Çoğunlukla erken çocukluk döneminde başlar. Atopik yürüyüş olarak adlandırdığımız sürecin ilk basamağında yer alır. Bu özelliği ile ileriki yaşlarda astım ve alerjik rinit gibi diğer alerjik hastalıkların gelişiminin habercisi olma özelliğini taşımaktadır. Atopik dermatit (Egzema), hastaların ve ailelerinin yaşam kalitelerini olumsuz yönde etkilemektedir.

    Cildimiz vücudumuzu dış etkenlerden koruyan en önemli organımızdır.Atopik dermatit (Egzema)hastalarında cildin bariyer özellikleri bozulmuştur. Bu bozulmanın hangi nedenden kaynaklandığını tam olarak bilemiyoruz. Bariyer fonksiyonlarının bozulması yanında yoğun bir immünolojik reaksiyonda Atopik dermatit (Egzema) hastalarında görülmektedir. Cildin bariyer fonksiyonlarının bozulması ile su tutma özelliği azalır. Ve ciltte kuruluk başlar. Kuruluk atopik dermatitin en önemli özelliğidir. Kuruluğa yoğun bir kaşıntı eşlik eder.

    Bariyer fonksiyonları bozulmasının diğer olumsuz yanı ise alerjenler kolayca cildi geçerek bağışıklık sistemimizi uyarırlar ve alerjik reaksiyon gelişmesine neden olurlar. Bu da atopik dermatitin şiddetini artırır yani cildin daha da kötüleşmesine neden olur.

    Atopik dermatitli hastaların ciltlerinin mikroplara karşı savunma özellikleri de azalmıştır. Normalde cildimizde bulunan mikroplar bu hastalarda enfeksiyonlara neden olabilirler. Enfeksiyonlar hem atopik dermatit’in şiddetini artırır hem de tedaviye yanıtı olumsuz etkileyebilir.

    Atopik dermatiti olan çocukların yarısına yakınında besin alerjileri görülebilir. Bu hastaların mutlaka besin alerjisi yönünden alerji ve immünoloji uzmanı tarafından değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Besin alerjisi ne neden olan besinler sıklıkla;

    İnek sütü,

    Yumurta,

    Buğday,

    Kuruyemişler (fındık, fıstık vb),

    Yer fıstığı,

    Balık,

    Kabuklu deniz ürünleridir.

    Ev tozu akarları, evcil hayvan alerjenleri ve polenler de atopik dermatit hastalarında alerjiye neden olabilir.

    Bebeklerde ilk aylarda yanaklarda kızarıklık, kaşıntı ile seyredebilir. Beraberinde besin alerjisi olabileceği unutulmamalıdır.

    Atopik Dermatit (Egzema) Belirti ve Bulgular

    Atopik deramtitin en önemli bulgusu cilt kuruluğudur. Kuruluğa bağlı olarak ciltte kaşıntılar meydana gelir. Kaşıntı atopik dermatite özgü cilt yaralarının çıkmasına neden olur. Kaşıntıyı terleme, sıcak, tahriş edici maddeler ve alerjenler artırır. Kaşınma ile cilt bütünlüğü daha da bozulur ve egzema olarak tanımladığımız yaralar meydana gelir.

    Egzema kızarık, üzeri pütürlü ve sızıntı bulunan lezyonlardır ve hastanın yaşına göre vücudun farklı bölgelerinde ortaya çıkar.

    Egzemalar

    süt çocukluğu döneminde en sık yüzde (sıklıkla yanaklarda), saçlı deride, diz ve dirsek bölgelerinde ve kulak arkasında görülür. Bez bölgesi genellikle etkilenmemiştir.

    İki yaşından büyük çocuklarda daha çok dirsek önü, diz arkası, boyun, el ve ayak bileği bölgesini tutar. Yüz ve göz kapaklarında bu dönemde lezyon görülmemeye başlar. Tutulan bölgelerde deride kalınlaşma, kabalaşma ve deri çizgilerinin belirginleşmesi gözlenir.

    Ergenlik döneminde kaşıntı ve deride kalınlaşma ön plandadır. Lezyonlar daha çok el ve ayak bilekleri, kol ve bacakların iç yüzlerinde, göz çevresi, yüz, boyun ve gövdenin üst kısmındadır. Bu dönemde egzama sadece ellerde görülebilir. Genellikle ciltte çizgilenme, kalınlaşma ve rengin kahverengileşmesine neden olur.

    Atopik Dermatit (Egzema) Tedavi

    Atopik dermatit kronik bir hastalıktır ve kür sağlayacak bir tedavi yöntemi yoktur. Hafif vakaların önemli bir bölümü kendiliğinden geçer.

    Tedavinin hedefleri:

    İlaç tedavisi

    Cildin nemlendirilmesi

    Koruyucu önlemler

    İlaçlar ile tedavideki amacımız, ciltte meydana gelen alerjik reaksiyonların baskılanmasıdır. Atopik dermatiti olan hastalarda ciltte bağışıklık sistemimize ait hücrelerin birikimine bağlı iltihabi bir süreç vardır. Bu iltihabi sürecin baskılanması tedavinin en önemli basamağını oluşturmaktadır.

    Atopik dermatitli hastalarda bu tedavi için daha çok lokal uygulanan ilaçlar kullanılır. Ama tedaviye dirençli hastalarda sistemik olarak kullandığımız ilaçlarda bulunmaktadır.

    Tedavide kullanılan en etkin ilaçlar kortizon (kortikosteroid) içermektedir. Sadece egzemanın olduğu yerlere sürülür. Bu ilaçları kullanırken mutlaka hekim tavsiyesine uyulmalıdır. Tüm vücuda yayılacak şekilde kullanılmadıkları sürece ciddi yan etkilere yol açmazlar.

    Olası yan etkileri arasında deri incelmesi, renklenmede azalma, çizgilerin oluşması, deri altı kanamalar, deri altı damar genişlemeleri sayılabilir. Çok güçlü etkiye sahip kortizonlu ilaçların uzun süre deriye uygulanması ile nadiren ciddi sistemik etkiler de ortaya çıkabilir. Bu nedenle hastalar doktoruna danışmadan bu ilacı kullanmamalıdır.

    Tedavide uyulması gereken ilkeler ise hastalığın kontrolünü sağlayacak en zayıf etkiye sahip kortizonlu ürünü seçmek ve kontrol sağlanır sağlanmaz da daha zayıf etkili bir ürüne geçmektir. Özellikle yüz gibi hassas bölgelerde mümkün olan en zayıf kortizonlu kremi kullanmaya özen gösterilmelidir. Kortizonlu kremler banyodan hemen sonra ve nemlendiricilerden önce kullanılmalı ve yalnızca egzemanın olduğu bölgeye uygulanmalıdır. Saçlı deride losyonlar ve kremler yaşa bağlı olarak seçilebilir

    Kortizon içermeyen kremler pimekrolimus ve takrolimus atopik dermatit tedavisinde kullanılan diğer ilaçlardır. Kortizonlu ilaçlarda görülen yan etkilere yol açmazlar. Yüz gibi hassas deri bölgelerinde kullanılabilirler. İki yaşından büyük bebeklerde hafif ve orta şiddette atopik dermatit tedavisinde kullanılması tavsiye edilmektedir. Bağışıklık sisteminde sorunu olan çocuklarda kullanılmamalıdır.

    Antihistaminiklerin tedavide yeri yoktur. Kaşıntının giderilmesindeki etkileri çok zayıftır. Gece kaşıntısının engellenmesinde yararlı olabilirler. Atopik dermatit hastalarının egzemalarında enfeksiyon geliştiğinde ki bu durum sıklıkla görülebilir. Antibiyotik tedavisi kullanılmalıdır.

    Fototerapi ve bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar (siklosporin vb) yeterli yanıt
    alınamayan ağır olgularda nadir olarak gerekli olabilir.

    Cildin Nemlendirilmesi

    Atopik dermatiti olan hastaların cilt kuruluğunun giderilmesi çok önemlidir. Bu nedenle ılık suyla banyo yapmaları gerekmektedir. Hastalığının derecesine göre sıklığına ve yöntemine (küvet içerisinde ya da duş) doktorunuzla karar verebilirsiniz. Cildi tahriş edebilecek uygulamalardan kaçınmak gerekir. Banyodan sonra cildin suyunu korumak amacıyla nemlendiricilerin kullanılması çok önemlidir. Su bazlı ya da yağ bazlı nemlendiriciler kullanılabilir. Bu seçimi doktorunuzla birlikte yapabilirsiniz.

    Nemlendiricilerin alerjen ya da kimyasal madde içermemesine dikkat edilmelidir.

    Atopik dermatit hastalarının alacağı önlemler nelerdir?

    1. Kaşıntı ve Döküntüyü Kötüleştiren Şeylerden Kaçının

    Kaşıntı, döküntü veya diğer semptomları neyin daha da kötüleştirdiğini çözmek önemlidir. Kaşınma ve ovalama cildi tahriş eder ve durumu daha da kötüleştirir. Kaşıntıyı önlemek için alınacak tedbirler

    Tırnaklarınızı kısa, düz ve temiz tutun.

    Kaşıntı hissettiğinizde nemlendirici uygulayın.

    Aşırı sıcak veya nem, alerji, aşırı duygusal durumlar ve stres kaşıntı ve döküntüyü artırabilir.

    2. Kimyasal Tahriş Edicilerden Uzak Durun

    Tahriş edici maddelerden (kimyasallar, çözücüler, sabun, deterjan, güzel kokular, cilt bakım ürünleri, bazı kumaşlar ve sigara) kaçınmanız gerekiyor.

    Yeni satın aldığınız tüm elbiseleri giymeden önce yıkayınız. Formaldehid ve diğer tahriş edici kimyasallar yeni yapılmış elbiselerde bulunabilir.

    Diğer kumaşlara nazaran daha az tahriş edici olan pamuk veya pamuk karışımlı elbiseler giyinin. Rahatsız ediyorsa giysilerin etiketleri çıkarın. Dikiş yerleri kaşıntı yapıyorsa, evdeyken giysileri tersyüz giyinin. Yün veya tahriş edici kumaşlardan sakının.

    Çamaşır deterjanınız tahriş edici geliyorsa, kokusuz ve boyasız deterjanlar kullanın. İkinci bir durulama çamaşır deterjanındaki deterjan kalıntılarının giderilmesine yardımcı olabilir.

    Güneş yanmalarından kaçının. Yüksek faktörlü koruyucu güneş kremi kullanın. Güneş kreminiz tahriş edici ise, yüz için geliştirilmiş diğer ürünleri veya güneş kremlerini deneyin.

    Yüzdükten sonra duş yapın ve nemlendirici uygulayın.

    3. Evinizin Sıcaklığını ve Nemini Uygun Hale Getirin.

    Aşırı sıcaklık ve rutubet atopik dermatitli kişiler için problem olabilir. Aşırı sıcak ve aşırı nemden kaynaklanan terleme cildi tahriş edebilir. Düşük nem ciltten su kaybına yol açar. Bu durum kuruluğa ve cilt tahrişine yol açar.

    Yaşadığınız ortamı rahat bir sıcaklık ve nem düzeyinde tutun.

    Egzersiz yaparken ve sıcak havalarda gevşek, geniş ve seyrek dokumalı kıyafetler giyinin.

    4. Alerjenlerden Kendinizi Koruyun

    Alerjiler atopik dermatit semptomlarınızı başlatabilir veya kötüleştirebilir. Alerjik reaksiyon gösterdiğiniz şeylere karşı alabileceğiniz birçok önlem vardır.

    5. Besin Alerjileri Egzemayı Kötüleştirir

    Besin alerjileri atopic dermatitli hastaların yarısına yakınında bulunabilir. Çocuklarda süt, yumurta, yer fıstığı, buğday, fındık, soya, balık ve kabuklu deniz ürünleri egzemayı tetikleyebilir. Mutlaka bir alerji ve immünoloji uzmanı tarafından değerlendirilmeniz gereklidir.

    6. Duygu durumunuz ve Stres, Egzemanızın Şiddetini Etkileyebilir

    Duygu ve stres atopik dermatite yol açmaz, ancak kaşıntı ve kaşınmaya neden olabilir. Kızgınlık, düş kırıklığı ve utanma kızarma veya kaşıntıya yol açabilir. Stresler kaşıntı-kaşınma döngüsüne yol açabilir ve durumu daha da kötüleştirebilir.

    Hastalığınızla daha iyi mücadele etmek için hastalığınızla ilgili olabildiğince fazla bilgi öğrenin.­

    Aile bireyleriniz ve arkadaşlarınızın destekleyici olmasını sağlayın.

    Olumsuz durumları nasıl tedavi edeceğinizi öğrenin.

    Duygu ve stresle mücadelenizde yardım alın.

    7. Enfeksiyonlara karşı dikkatli olun

    Cilt enfeksiyonları atopik dermatitli kişiler için sık sık problem oluştururlar. Bulaşıcı organizmalar (bakteriler, virüsler, mantarlar) çoğu kez cilt üzerinde sayıca normalin üzerinde seyreder. Kaşınan veya tahriş olan cilt daha kolay bir şekilde iltihaplanır.

    Cilt enfeksiyonlarının belirtileri:

    Artan kızarıklık

    İltihap dolu şişlikler veya sızıntı

    Uçuklar ve ateş

    Neler Yapılabilir;

    Herhangi bir enfeksiyon belirtiniz varsa hemen doktorunuzu arayın.

    Enfeksiyonu muayene etmek amacıyla doktorunuzun önerdiği eylem planını takip edin.

  • Alerjik rinit nedir

    Rinit alerjik yürüyüşün bir parçası olarak karşımıza çıkabilen ve çocuk ve yetişkinlerde okul ve iş başarısını oldukça düşürebilen bir hastalıktır. Rinitte başvuru şikayetleri tekrarlayan burun akıntısı ya da burun tıkanıklığı, burunda dolgunluk hissi, sık burun çekme, burun kaşıntısı, tekrarlayan hapşırık, aksırık, geniz akıntısı, gözlerde, boğaz, damak ve kulaklarda kaşıntı, gözlerde sulanmadır. Bu şikayetler nedeniyle hastanın uyku kalitesi, okul ve iş başarısı oldukça düşebilir.

    Bu şikayetler yılın belli dönemlerinde olabildiği gibi tüm yıl boyunca da tekrarlayabilir. Deri testi pozitiflikleri rinitte şikayet oluşum zamanları ile ilgili bize bilgi verir. Rinit bulgularına ev tozu ve ev akarı, ağaç, ot, çimen polenleri, mantar sporları, hayvan tüy ve kepekleri, gıdalar neden olabilir. Bazı mesleki maruziyetlerde de rinit bulguları görülür. Kapalı ve açık ortam çevre kirliliklerinde de rinit görülebilir. Tütün, spreyler, yeni binaya taşınmış olma kapalı, kimyasallar ve endüstriyel kirlilik açık çevre kirliliklerine örnek oluşturur.

    Rinit alerjik rinit, lokal alerjik rinit, nonalerjik rinit, enfektif rinit olarak sınıflandırılabilir. Benzer şikayetlere sebep olabilse de bu alt başlıklarda fizik muayene bulguları ve deri testi sonuçları farklıdır. Tüm rinit nedenlerinde burun mukozasında inflamasyon görülür.

    Kendisinde veya ailesinde alerji öyküsü olan çocuklarda rinit daha sık görülür. Alerjik yürüyüş, besin alerjisi atopik dermatit, astım şeklinde ilerler. Rinit alerjik yürüyüşün en son görülen basamağını oluşturur.

    Atopik Yürüyüş

    Çocuklarda yoğun burun akıntısı ya da tıkanıklığı, tekrarlayan hapşırıklar, geniz akıntısı, gözlerde sulanma, kaşıntı, kızarıklık gibi şikayetlerle gelen rinit doğru ve yeterli şekilde tedavi edilmezse komplikasyonlar gelişebilir. Aileler çocuklarında enfeksiyonun çok çabuk akciğerlere indiğini, tekrarlayan grip bulguları yaşadıklarını ifade ederler ve çocuklarında bir bağışıklık sistemi problem olmasından endişe duyarlar. Bu çocuklarda sık tekrarlayan üst solunum yolu enfeksiyonları (grip, tonsillit yani bademcik enfeksiyonu, farenjit, sinüzit) görülebilir.

    Rinit doğru şekilde tedavi edilmez ve kronikleşirse adenoid hipertrofi yani geniz eti büyümesine yol açar. Geniz eti büyüyen hastalarda horlama, ağzın açık durması şikayetleri olur. Geniz eti büyümesi ile birlikte östaki tüpü daralır ve hava pasajı azalır. Hastalarda tekrarlayan otit yani kulak enfeksiyonları olur, ki bu durum da iletim tipi işitme kaybına yol açabilir. Kronik ağız solunumu, horlama sonucu adenoid yüz gelişebilir. Dişlerde bozukluklar yani malokluzyon görülebilir. Hastalarda uyku bozuklukları, uyku kalitesinde düşme, uyku apnesi gelişebilir.

    Rinitli hastaların astım, astımlı hastalarda rinit görülme sıklığı artmıştır. Rinit iyi tedavi edilmezse astım bulgularını kontrol altına almak zorlaşabilir ve astım atak sıklığı artar. Bu hastalarda tekrarlayan hışıltı, kuru öksürük ve gece öksürükleri, nefes darlığı şikayetleri olur.

    Hastanın alerjik, nonalerjik, lokal alerjik ya da enfektif rinit gruplarından hangisinde olduğuna alerji uzmanı tarafınca karar verilir ve uygun tedavi düzenlenmesi ile şikayet ve bulgularda belirgin düzelme olur. Rinit tedavisinde çevresel uyaranlardan korunma yanında hastanın şikayet, fizik muayene ve test sonuçlarına göre bireysel tedavi ve immunoterapi yani aşı tedavisi planlanabilmektedir.

  • Tüberkülozda sıkça sorulan sorular

    Tüberküloz nedir?

    Tüberküloz bulaşıcı bir hastalık olup etken Mycobacterium tuberculosis isimli bir bakteridir. Tüm Dünya da yaygın bir enfeksiyondur.

    Çocuklarda tüberkülozun önemi?

    Evrensel bir hastalık olan tüberküloz modern tıptaki tüm ilerlemelere karşın önemini korumaktadır. Çocuk ölümlerinde 8.ci sırada yer alan tüberküloz vakalarında artışa dikkat çekilmektedir. Hastalık çocuğun yaşı ne kadar küçükse o kadar ağır seyretmekte ve yaş küçüldükçe bağışıklık sisteminin gelişmemiş olması tablonun dramatik seyrine neden olmaktadır.

    Tüberküloz nasıl bulaşır?

    Hastalık enfekte erişkinden çocuğa bulaşmaktadır. Tüberküloz bakterisi hava yoluyla bulaşım gösterir . öksürük , aksırık ve öpme ile bakteriler kolaylıkla çocuklara bulaşır.

    Tüberkülozun klinik belirtileri nelerdir?

    Öksürük

    Ateş

    Halsizlik ,İştahsızlık

    Gece terlemesi

    Büyüme ve gelişme geriliğidir.

    Çocuklarda tüberkülozun klinik formları nelerdir?

    Akciğer tüberkülozu

    Tüberküloz menenjit

    Tüberküloz adenit

    Periton tüberkülozu

    Tüberküloz osteomyeliti olarak tanımlanabilir.

    Çocuklarda en sık görülen tüberküloz Akciğer tüberkülozudur.

    Çocuklarda Latent tüberküloz enfeksiyonu nedir?

    Latent tüberküloz enfeksiyonu bir bireyin tüberküloz bakterisi ile temas etmesi sonucu enfekte olmasını tanımlar. Bu bireyin hasta olduğu anlamına gelmez, tüberküloz bakterisi ile karşılaştığını gösterir. Çocuklarda latent tüberküloz tablosu yaş büyüdükçe artma gösterir.

    Neden çocuklarda tüberküloz tanısı koymak zordur?

    Klinik belirtiler belirgin değildir.

    Çocuklarda bakteri sayısının az olması özgün laboratuvar incelemelerini yetersiz kılmaktadır.

    Çocuklarda tüberküloz tedavisi nasıl olmalıdır?

    Tedavide kullanılan antibiotikler 2 veya 4 ‘lu kombinasyonlar şeklindedir. Tedavi süresi 6 ay – 1 yıl arasında değişebilir. Çocukların tedaviye yanıtı iyidir.

    Çocuklarda rutin uygulanan verem aşısı (BCG) çocuğu tüberkülozdan koruya bilir mi?

    Aşının sınırlı bir koruyuculuğu mevcuttur. BCG aşısının ciddi tüberküloz vakalarında koruyucu etkisi önemlidir. Diğer tüberküloz vakalarında ise koruyucu etkisi yeterli değildir.

    Ailede tüberküloz öyküsü varsa çocukları hastalıktan nasıl koruyabiliriz?

    Tüberkülozda bulaştırıcı özellik tedaviye başladıktan sonra da devam eder. Hastaların en az iki hafta izole edilmeleri gerekir.

    Aile bireylerin sağlık taramasından geçmesi gerekir.

    Çocuklarda sağlık taramasında

    Laboratuvar testleri

    Akciğer grafisi

    Cilt testleri uygulanır.

    Çocuklarda bu testler

    Başlangıçta yapılır.

    8 hafta sonra tekrarlanır.

    Çocuklar takibe alınır ve koruyucu antibiotik tedavisi başlanır.

  • Amipli dizanteri

    Dizanteri ishalle birlikte görülen bakteri ve parazitlerin neden olduğu kalın barsak iltahabıdır.

    Entamoeba histolytica bir parazit olup, amipli dizanteri olarak tanımlanan tabloyu oluşturur.

    Amipli dizanterinin belirtileri nelerdir?

    Ateş

    Şiddetli karın ağrısı

    Karında gurultu

    Dışkı sayısında artma ve dışkının sulu oluşu

    İshal olarak tanımlanan bu tabloda dışkı kanlı ve mukusludur.

    Dışkı sayısı günde 10 veya daha fazla olabilir.

    Bazı hastalarda ise tablo daha hafif seyredebilir.

    Amipli dizanteride kuluçka süresi ne kadardır?

    Genellikle kuluçka süresi 2-4 hafta olup bu süre daha uzun olabilir.

    Amip nasıl bulaşır?

    Amip sadece insanlarda bulunur ve dışkı ile yayılım gösterir.

    Parazit dışkı ile buluşan su ve gıdaların tüketilmesi ile yayılır.

    Su kaynaklarının kirli olması

    İyi temizlenmemiş hazır gıdaların tüketilmesi ile bulaşım olmaktadır.

    Yaşam şartlarının kötü olduğu toplumlarda enfeksiyon ciddi şekilde seyreder.

    Amipli dizanteriyi geçiren bireyler bu paraziti bulaştırırlar. Bu hastalarda bulaştırıcılık süresi aylar ve yıllarca sürebilir. Zaman zaman bulaştırıcılık ortadan kalkarsa da alevlenmeler görülebilir.

    Amip dizanterinin karıştığı klinik tablolar nelerdir?

    Klinik olarak basilli dizanteri ile karışır.

    Laboratuvar da ise aynı görünümü veren Entamoeba dispar (E.dispar) ‘la karışabilir. E.dispar hastalığa neden olmaz. Bu vakalarda tedavi gereksinimi yoktur. Hafif seyreden dizanteri vakalarında E.dispar ayırıcı tanıda düşünülmelidir.

    Amipli dizanteri de tanı:

    Dışkı örneğinde amip kist veya trofozoitlerin saptanması ile tanıya gidilir.

    Dışkı örneğinin 30 dakika içinde incelenmesi gerekir. Dışkı örneği bekletilmemelidir.

    Sadece dışkı incelemesi ile tanıya gitmek her zaman mümkün değildir. Entamoeba dispar ismini verdiğimiz parazitlerde mikroskopta aynı görünümü verdiği için hastanın amipli dizanteri olup olmadığını ayırt etmek gerekir.

    Bu durumda polimeraz zincir reaksiyonu antijen testi yapılarak E. Histolyticanın E.dispardan ayırt edilmesi gerekir.

    Bazı hastalarda tanı koymak zor olabilir. Bu durumda çok sayıda dışkı incelemesine ihtiyaç duyulur.

    Serum antikor testleri gereken vakalarda yapılabilir.

    Amipli Dizanteride tedavi;

    Bol sıvı

    Diyet

    Probiotikler

    Anti paraziter ilaçlar olarak özetlenebilir.

    Metronidazol ( Flagyl)

    10 gün süre ile kullanılır.

    Amipli dizanterinin tekrarlama riski mevcuttur. Tedavi 2-3 kür şeklinde planlanabilir.

    Amipli Dizanteriden korunma ;

    El yıkama önemlidir. Yemek önce ve sonrası tuvalete gitmeden önce ve sonra el yıkamaya dikkat etmelidir.

    Tuvaletler sık dezenfekte edilmelidir.

    Çiğ meyve ve sebzeler bol sıvı ile dikkatle yıkanmalıdır.

    Pişmiş yiyecekler hazırlandıktan sonra bekletilmeden tüketilmeli.

    Pastörize edilmemiş ürünler tüketilmemeli.

    Çiğ gıdalardan kaçınılmalıdır.

    Tedavi sonrası hastanın kontrol dışkı incelemelerin takibi yapılmalıdır.

    Özetle;

    Hastalar veya hastalığı geçirmiş bireyler dışkıları ile bu parazit bulaştırırlar.

    Amipli dizanteri gelişmekte olan ülkelerde önemli bir sorundur.

    Bebeklerde ve 5 yaşın altındaki çocuklar da ciddi seyredebilir.

    Amipli dizanteri de tanı sorunları vardır. Genellikle tek dışkı örneği yetersiz olabilir. Dışkı örneğin 3-6 kez alınması önerilmektedir.

    Genellikle tedaviye yanıt yeterlidir. Tekrarlama riski olabilir.

  • Obsesif-Kompülsif Bozukluk ve Takıntı Hastalığı

    Obsesif-Kompülsif Bozukluk ve Takıntı Hastalığı

    Obsesif-Kompülsif Bozukluk, bir diğer adıyla saplantı hastalığı, kişiye stres yaratan fikir, düşünce, görüntü veya korkuların tekrarlanmasıyla bunları ortadan kaldırmak amacıyla girişilen yineleyici davranışlardan meydana gelen bir ruh hastalığıdır. Bu kişilerin tecrübe ettikleri hal günlük hayat içerisinde birçok insanın duyduğu endişe, korku ve takıntıdan farklıdır. Obsesyon ve kompülsiyonların kişinin günlük hayatını yaşanmaz kılması, aile fertlerine ve yakın çevresine arzu ettiği ilgiyi gösteremez hale gelmesi, dolayısıyla zamanının ciddi bir kısmını bu yinelenen fikir ve davranışların işgal etmesi obsesif-kompülsif bozukluk olarak değerlendirilir.

        Hastalık bir döngü etrafında vücuda gelir. Kişinin engel olmaktan aciz olduğu fikirler obsesyon olarak adlandırılır ve yinelenen bir stres kaynağına dönüşür. Bu süreçte, stresi bastırabilmek için bir kurtuluş yolu olarak gözüken ritüele benzer davranışlar, yani kompülsiyonlara başvurulur. Kompülsiyonlar kısa ve geçici rahatlamalar sağlasa da obsesyonların tekrar ortaya çıkmasını engelleyemez ve kişi içinden çıkılamaz bir döngünün içine hapsolur.

        Her 100 kişiden 3’ünde görülen Obsesif-Kompülsif Bozukluk; çocukluk, ergenlik ve yetişkinlikte ortaya çıktığı gibi, belirli bir sosyoekonomik kesime veya azınlığa özel değildir. Erkeklerde kadınlara oranla daha fazla rastlanır.

        Hastalığın döngüsel yapısı her toplum ve kültürde benzerlikler gösterse de kişinin saplantılı fikirleri ve korkularıyla, bunları dengelemek adına başvurduğu ritüel-vari davranışların sayısız çeşitliği bulunabilir. Bunlardan en sık görülen türleri bulaşma ve temizlik, kuşku ve kontrol, simetri ve düzen, dokunma ve sayma saplantılarıdır.

        Bulaşma ve temizlik: Kişinin bedenine, giysilerine, yaşadığı veya çalıştığı ortama kir, toz, mikrop gibi hijyen içermeyen maddelerin bulaşacağına dair takıntıları vardır. Bunun sonucunda vaktinin çoğunu bedenini ve çevresini aşırı temizlemeyle veya bulaşmanın gerçekleşmemesi için absürd çözümler düşünmeyle geçirir.

        Kuşku ve kontrol: Kuşku güçlü obsesyonlardan biridir. Kişi, kuşkusunu gidermeden günlük hayatına devam edemez. Kuşku genellikle güvenlik ile ilgili durumlarda ortaya çıkar. Prizden çekilmeyen ütü, gazı kesilmemiş ocak, kitlenmemiş kapılar hastanın zihninde dönüp durur. Bu obsesyonun karşısında, kontrol kompülsiyonu gelişir. Kuşku duyulan durumdan emin olabilmek adına sayısız kontrol gerçekleşir.

        Simetri ve düzen: En sık rastlanan obsesyonlardan olan simetri ihtiyacı sonucu kişi gördüğü her nesnenin nizamına dikkat eder. Yaşadığı evi bu takıntısına göre düzenlemiş olsa da, girdiği kamu binaları veya diğer evlerde kendine engel olması güçleşir. Simetrik gözükmesini istediği nesneler bir halının saçakları olabileceği gibi ulaşmaya çalıştığı düzen de yalnızca kendisi için anlam ifade eden bir doku içerebilir.

        Bunlar dışında cinsel ve dinsel içerikli obsesyonlar, biriktirme ve saklama, sayma ve dokunma kompülsiyonları da sıklıkla görülür.

        Obsesif-Kompülsif Bozukluk, ortaya çıkışı itibariyle tam olarak aydınlatılamasa da genetik sebepler, beyin fonksiyonları, geçmiş yaşantılar ve kişilik özelliklerinin etkili olduğu görülmüştür.

        Genetik Faktörler: Hormonal dengesizliğin ebeveynden aktarıldığına ve Obsesif-Kompülsif bozukluğa sahip danışanların anne-babalarında da bu semptomların görülmesine dair bulgular, OKB’nin genetik tarafına işaret eder.

    Beyin: Obsesif-Kompülsif Bozukluk, serotonin adı verilen hormonun seviyesindeki düşmeyle de açıklanabilir. Serotonin nöronlar arasında aldığı iletişim rolünün dışında, beynin bazı bölgelerinin işlevini de belirlediğinden, seviyesindeki anormal düşüşler OKB’ye yol açabilir.

        Travma: Danışanın çocukluğunda maruz kaldığı cinsel taciz, değerli bir yakını kaybetme veya doğal afet gibi olaylar, diğer çevresel faktörlerle birleşerek OKB’yi ortaya çıkarabilir.

        Kişilik Özellikleri: Mükemmelliyetçi, ayrıntılı düşünen, titiz ve kurallara bağlı kişilerde OKB görülme sıklığının daha fazla olduğu gözlemlenmiştir.

        Obsesif-Kompülsif Bozukluğun tedavisi kişinin hayatına devam edebilmesi için yüksek önem taşır. Bir uzmana başvurulmadan önce yaşanan süreçte ailenin ve arkadaşların tepkisi, hastanın tedaviye olan algısını değiştirebilir. Erken tedavi imkanı ve tedaviden alınacak geri dönüşün hızlanması buna bağlıdır. İlaç ve Bilişsel Davranışçı Terapi, OKB tedavisinde en iyi yöntemler olarak bilinir.   

        Bilişsel Davranışçı  Terapi uygulayan uzman, danışanın içinde hapsolduğu döngüyü kırmak için, kompülsiyonlara sebep olan obsesyonların önüne geçmeye çalışır. Kompülsiyonları engelleyerek, kişinin rahatsız olduğu düşüncelerle yüzleşmesini sağlar. Obsesyonları yinelenen davranışlarla zihninden atamayan kişi, bu fikirlerin içerdiği gerçeklik payını ve sorumluluk algısını yıkarak yerini sağlıklı düşüncelerin aldığı bir sürece girer. Bu nedenle mutlaka bir psikolog desteği almakta fayda vardır.