Etiket: Tedavi

  • Alt Islatma

    Alt Islatma

    Enürezis; 5 yaş üzerinde idrarın istemsiz olarak boşaltılmasıdır. Bu davranışın üç ay süreyle haftada en az iki kere ortaya çıkması, okul ya da sosyal yaşantı ile ilgili sıkıntıya neden olması ve bu durumun tıbbi bir rahatsızlığa bağlı olmaması olarak tanımlanır.

    Uyku esnasında olan idrar kaçırmalarına enürezis nokturna (nokturna enürezis), gündüz uyanıkken olan idrar kaçırmalarına enürezis diurna (diurnal enürezis) , ikisinin bir arada olduğu duruma ise Enürezis continua (continual enürezis) denmektedir. Enürezis eğer bebeklikten beri süregeliyorsa primer, en az 6 aylık bir kuruluktan sonra başlamışsa sekonder enürezis olarak tanımlanır. Enürezis daha çok gece işemesi (noktural enürezis) şeklinde görülmektedir.

    Enürezis, başlama şekline göre de sınıflandırılmaktadır. %85gibi büyük çoğunluğunda enürezis hiç kesilmeden bebeklikten süre gelir. Buna birincil (primer) enürezis denmektedir. Geriye kalan %15lik kısımda tuvalet eğitimini tamamlayıp, kontrol sağlandıktan sonra alt ıslatmaya başlar. Bu duruma da ikincil (sekonder) enürezis denmektedir.

    Tüm dünyada 50milyonun üzerinde enürezisli çocuk olduğu tahmin ediliyor. Görülme sıklığı çocukların yaşlarına göre değişiklik gösteriyor. Sırayla 5 yaşında %15-20; 10yaşında  %5; 10-17 yaş arası %2-3 ve 17 yaşında %1’dir.Her yıl enüretiklerin %15’i kendiliğinden düzelir. Erkeklerde kız çocuklarına göre 1.5 kat daha fazla görülmektedir.

    Enürezisin nedenleri

    İlk olasılık idrar yollarında bir sıkıntı var mı?

    İkinci olasılık olursa bir psikoloğa ya da bir psikiyatriste gidilmeli.

    Biyolojik ve psikososyal nedenler olarak ayrılmaktadır.

    Biyolojik Etkenler

    Kalıtımsal etkenler: Enüretik çocukların yaklaşık %75’inin birinci dereceden akrabasında eskiden enürezis görülmektedir.

    Hormonal etkenler: Bazı çocukların antidiüretik hormon(ADH) işlevlerinde anormallikler vardır. ADH hipofiz bezi tarafından salgılanan bir hormondur. Bu hormon ‘sıvıları tut, gitmesine izin verme’ şeklinde vücuda sinyal vermektedir. ADH hormonu sayesinde az miktarda daha yoğun bir idrar üretilir.  ADH hormonunun az olduğu durumlarda çocuk açık renkli idrar yapımı ve altını ıslatma eğilimi fazladır.

    Mesane Fizyolojisiyle İlgili Durumlar: Mesane kapasitesinin daha düşük olması enürezise neden olabilmektedir.

    Uyku Bozukluğu: Bazı ebeveynler çocuklarının derin uykuda altlarına kaçırdıklarını söylemiştir. Ancak uyku ile olan araştırmalarda böyle bir sonuç bulunmamaktadır. Enüretik olan ve olmayan çocukların derin uyku süreleri eşit olmakla beraber altını ıslatma uykunun her evresinde eşit görülmektedir

    Diğer etkenler: Enüretiklerde idrar yolu enfeksiyonu sıklığı %5 olup, idrar yolu öyküsü kızlarda yaklaşık beş kat daha fazla görülmektedir. İdrar yapısındaki yapısal, dinamik ve bulaşıcı problemler de enürezise yol açabilmektedir.

    Psikososyal Etkenler

    Enüretik çocukların çoğunluğunda alt ıslatma, istemsiz ve bilinçdışıdır. Önce bir hekim tarafından organik bir rahatsızlık var mı? Ona bakılması lazım. Birincil(primer) bir neden mi yoksa sekonder bir durum mu? Anne babanın kavgaları var mı? Anne babanın mesafe ayrılığı var mı? Örneğin baba subay ya da polis görev yerine gidiyor çocuk tepki olarak altını ıslatma-altına kaçırma gibi tepkiler verebiliyor. İstemli enürezislerde genelde psikolojik bozukluk ya da karşı gelme bozukluğu gibi ek tanılar konmaktadır. Kardeş doğumu ile başlayan sekonder enürezis bir regresyon(koruyucu dürtü) belirtisi olabilir. Aşırı temiz titiz ebeveynin eğitimine karşı pasif agresif bir ifade sergiliyor olabilir. Ailenin aşırı koruyuculuğu çocukta bebeksi kalma eğilimi ile kendisini gösterebilir. Göç ya da benzer sosyal stresler yaşayanlarda görülebilir.

    Tedavisi

    Enürezis tedavisi günümüzde 3 şekilde görülmektedir.

    1.İlaçlı tedavi: İlaçlı tedavi tartışılmakla beraber hızlı sonuç verdiği için sıklıkla kullanılmaktadır. İlaçlı tedavilerde tedavi bittikten sonra tekrarlanma olasılığı yüksektir. Tedavi çoğunlukla antidiüretik hormon olan(ADH) salgısının kontrolünü dayalı gece çıkılan idrar miktarının azalmasına yönelik ve mesane kaslarının sıkılaştırılmasına yönelik kullanılmaktadır.

    2.İlaçsız tedavi: Bu yöntem çocuk ve aile ile daha sık görüşmeyi gerektirmektedir. Kayıt tutma ve kuru gecelere özendirme. Çocuğun başka birine ihtiyacı olmadan doldurabileceği şema yöntemi önerilmektedir. Kullanılan bir diğer yöntem olan alarm sisteminde çocuğun altını ıslatmaya başladığı fark edildiği ilk anda uyandırılıp tuvalete yetiştirilmesine olanak sağlanır. Mesane eğitimi, ödüllendirme-pekiştirmeden de bu tedavi yönteminde yararlanılır.

    3. Diğer Tedavi Yöntemleri:

    Psikoterapi: Davranışçı psikoterapiler oldukça etkilidir. Tedavide önemli bir yer tutmaktadır. Enüretik çocuklarla yaşamak aile için stres kaynağı olmaktadır. Bazı aileler çocuğunu cezalandırmak yoluyla öfkelerini boşaltmaktadır. Bu Enüretik çocuğun stresini arttırmaktadır. Bu yüzden bireysel psikoterapiler ve aile terapileri etkili olmaktadır.

    Sıvı kısıtlanmasının etkili olduğu kanıtlanmamış gece idrar çıkışının azalması tedavide dikkat çekmiştir.

    Yine de yatmadan bir saat önceden itibaren sıvı alımının azaltılması tedaviye yardımcı olmaktadır.

  • Depresyon nedir ve nasıl yaklaşılır

    Günümüzde depresyon çok iyi bilinen hastalıkların başında gelmektedir. Depresyon insanın hayat kalitesini çok düşüren bir hastalıktır. Depresyon iş ve okul yaşamını etkiler. günümüz şehir yaşamı ve ilişkileri depresyonu tetiklemektedir. Ayrıca depresyonun genetik olarak da geçişi olabilmektedir.

    Depresyon belirtileri çökkünlük hali, yaşamdan zevk alamama, eskiden zevk aldığı şeylerden zevk alamama, içe kapanma şeklinde olabilir. Bazen uyumsuzluklar , iş okul veriminde düşmeler olabilir.

    Depresyonda bunun dışında fiziksel belirtiler olabilir. Halsizlik, iştahsızlık, uykusuzluk sıktır. Bazen de depresyon tam tersi uyku ve iştahta artışı yapabilir.

    Çocuklarda ki depresyonlarda daha çok içe kapanma yerine hırçınlıkta artış, kavgacılık olabilir. Bu nedenle davranış bozukluğu ve hiperaktivite ile karışabilir. Bu durumda eğer bu davranışlar çok yeni başlamışsa depresyon düşünülebilir. Ayrıca çocuk ve ergende anne baba ayrılıkları, okul değişiklikleri, arkadaş ilişkilerinde problemler gibi günlük sorunlar depresyona neden olabilir.

    Ergen depresyonlarına madde bağımlılıkları, okul başarısızlıkları, akran sorunları eşlik edebilir.

    Bipolar Bozukluk ( Manik Depresif hastalık) da ki depresyon genelde majör depresyonla karışabilir. Burada daha önce bir manik hastalık geçirmişse bipolar bozukluğun depresif dönemini geçiriyor olabilir. Çocukta Bipolar bozukluk (manik depresif hastalık) genelde yaramazlık, hiperaktivite ve benzeri hastalıklarla karıştığı için atlanır. Bipolar Bozuklukta ki depresyonun tedavisi daha farklıdır bu nedenle bipolar depresyonu ile majör depresyon ayırt edilmelidir.

    Depresyon tedavisinde ilaç tedavisi yanında psikoterapi uygulanır. Psikoterapi teknikleri hastadan hastaya değişebilir. Ayrıca depresyon hastasının hastalanma nedeni çevresel etkenlere ikincil bir depresyonsa çevresel faktörler düzeltilmeye çalışılmalıdır. Örneği okul değişimiyle depresyon yaşayan bir çocuk ve gencin okuldaki yaşamına müdahalelerle okula alışması sağlanabilir.

    Yine travma sonrasında depresyon görülebilir. Bunu eğer eşlik eden post travmatik stres bozukluğu( travma sonrası kaygı bozukluğu) varsa beraber değerlendirilip tedavi edilmelidir.

    Depresyona ayrıca anksiyete bozukluğu, panik atak, psikoz gibi hastalıklar, obsesif kompulsif bozukluk, gibi hastalıklar eşlik edebilir. Her bir hastalık ayrıca değerlendirilip beraber tedavi edilmelidir. Bu hastalıklara göre ilaç tedavileri ve psikoterapiler uygulanır. Tedavide çocuk ve ergen psikiyatrisleri veya psikiyatrisler ile psikologlar beraber çalışmalıdırlar.

  • Çocuk ve genç depresyon belirtileri

    DEPRESYON

    Günümüzde depresyon çok iyi bilinen hastalıkların başında gelmektedir. Depresyon insanın hayat kalitesini çok düşüren bir hastalıktır. Depresyon iş ve okul yaşamını etkiler. günümüz şehir yaşamı ve ilişkileri depresyonu tetiklemektedir. Ayrıca depresyonun genetik olarak da geçişi olabilmektedir.

    Depresyon belirtileri çökkünlük hali, yaşamdan zevk alamama, eskiden zevk aldığı şeylerden zevk alamama, içe kapanma şeklinde olabilir. Bazen uyumsuzluklar , iş okul veriminde düşmeler olabilir.

    Depresyonda bunun dışında fiziksel belirtiler olabilir. Halsizlik, iştahsızlık, uykusuzluk sıktır. Bazen de depresyon tam tersi uyku ve iştahta artışı yapabilir.

    Çocuklarda ki depresyonlarda daha çok içe kapanma yerine hırçınlıkta artış, kavgacılık olabilir. Bu nedenle davranış bozukluğu ve hiperaktivite ile karışabilir. Bu durumda eğer bu davranışlar çok yeni başlamışsa depresyon düşünülebilir. Ayrıca çocuk ve ergende anne baba ayrılıkları, okul değişiklikleri, arkadaş ilişkilerinde problemler gibi günlük sorunlar depresyona neden olabilir.

    Ergen depresyonlarına madde bağımlılıkları, okul başarısızlıkları, akran sorunları eşlik edebilir.

    Bipolar Bozukluk ( Manik Depresif hastalık) da ki depresyon genelde majör depresyonla karışabilir. Burada daha önce bir manik hastalık geçirmişse bipolar bozukluğun depresif dönemini geçiriyor olabilir. Çocukta Bipolar bozukluk (manik depresif hastalık) genelde yaramazlık, hiperaktivite ve benzeri hastalıklarla karıştığı için atlanır. Bipolar Bozuklukta ki depresyonun tedavisi daha farklıdır bu nedenle bipolar depresyonu ile majör depresyon ayırt edilmelidir.

    Depresyon tedavisinde ilaç tedavisi yanında psikoterapi uygulanır. Psikoterapi teknikleri hastadan hastaya değişebilir. Ayrıca depresyon hastasının hastalanma nedeni çevresel etkenlere ikincil bir depresyonsa çevresel faktörler düzeltilmeye çalışılmalıdır. Örneği okul değişimiyle depresyon yaşayan bir çocuk ve gencin okuldaki yaşamına müdahalelerle okula alışması sağlanabilir.

    Yine travma sonrasında depresyon görülebilir. Bunu eğer eşlik eden post travmatik stres bozukluğu( travma sonrası kaygı bozukluğu) varsa beraber değerlendirilip tedavi edilmelidir.

    Depresyona ayrıca anksiyete bozukluğu, panik atak, psikoz gibi hastalıklar, obsesif kompulsif bozukluk, gibi hastalıklar eşlik edebilir. Her bir hastalık ayrıca değerlendirilip beraber tedavi edilmelidir. Bu hastalıklara göre ilaç tedavileri ve psikoterapiler uygulanır. Tedavide çocuk ve ergen psikiyatrisleri veya psikiyatrisler ile psikologlar beraber çalışmalıdırlar.

  • Ayrılık kaygısı bozukluğu (seperasyon anksiyetesi bozukluğu)

    Ayrılık kaygısı bozukluğu (seperasyon anksiyetesi bozukluğu) evden ya da birinci bağlanma figüründen ayrılmaya bağlı olarak oluşan aşırı korku ve anksiyetedir. Anksiyete çocuğun yaşına ve gelişimsel düzeyine göre uygunsuz olmalı ve en az 4 hafta sürmelidir. Anormal ayrılma kaygısını, 7 ay ile 6 yaş arasında gözlenen yaşa uygun fenomenden ayırt etmek önemlidir. Ayrılık kaygısı bozukluğu %2.4 ile %5.4 arasında görülmektedir.

    Ayrılık kaygısı bozukluğu olan çocuklar ayrılma durumu ya da ayrılma beklentisi olduğunda sıkıntıya girerler, ayrılma durumlarından kaçınmak isterler. Yaşadıkları sıkıntı “terör” şeklini ya da otonomik uyarılma halini alabilir. Ayrılık kaygısı bozukluğu olan çocuklar, yapışarak, ağlayarak, yalvararak ya da somatik yakınmalarda bulunarak ayrılığa direnç gösterirler. Korkunun altında yatan, bağlanma figürüne ya da kendisine zarar geleceği ve bu şekilde sürekli ayrılığı yaşayacağıdır. Okul reddi ve yoğun somatik şikayetler en sık tedavi arama nedenidir.

    Ayrılık kaygısı bozukluğu en sık ergenlik öncesi çocuklarda bulunur, ancak 18 yaşından önce herhangi bir yaşta tanı konulabilir. Daha önce belirtildiği gibi sıkıntı ya da ayrılıkla ilgili işlevsel bozulma gelişimsel düzeye göre aşırı olmalıdır.

    Tedavi;

    Ayrılık kaygısı bozukluğu tedavisini çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanı yapar. Ayrılık kaygısı bozukluğu tedavisinde bireysel, aile ve grup terapisi yararlı olabilir. Anne babaların çocuğun ihtiyaçlarını ve bağımsız davranış isteğini anlamaları için cesaretlendirilmeleri önemlidir. Her bir anne babada ayrılıkla ilgili kendi temaların ele alınması da önemlidir. Ayrılık kaygısı bozukluğunda ilaç tedavisi başarıyla uygulanmaktadır.

  • Hipnoz

    Hipnoz

    Hipnoz, bakışla, sözle veya bazı yardımcı nesneler kullanılarak, telkin ile oluşturulan özel bir bilinç hâlidir. Bir başka deyişle bir trans hâlidir. Bu trans sırasında, kişi çevreden gelen tüm (ses, ışık, koku vb.) uyaranlara kendini kapatır veya aldırmazken, hipnoz yapan kişinin telkinlerini artmış bir dikkatle dinler, anlar ve gönüllü katılımla uygular.

    Hipnoterapi Nedir?
    Hipnoz aracılığı ile (hipnoz sırasında) uygulanan tedavilere verilen genel isimdir.

    Hipnoz bir uyku mudur?
    Hipnoz kesinlikle bir uyku hâli değildir. Dışarıdan bakıldığında, hipnozdaki kişi sanki derin ve huzurlu bir uykudaymış gibi görünür. Aynı yanlış gözlemi yapan İskoç Doktor James Braid 1840 yılında bu trans hâline, Eski Yunan’daki uyku tanrısı Hypnosis’tenesinlenerek hipnozadını vermiştir. Çok kısa bir süre sonra bizzat Dr. Braid bu trans hâlinin uyku olmadığını fark etmiş ve hipnoz adının uygun olmadığını açıklamış olmasına karşın, bu yerleşmiş olduğu için hipnoz adının kullanımı devam edegelmiştir. 

    Bir kişi, isteği dışında zorla ya da farkında olmaksızın hipnoza sokulabilir mi? 
    Hayır! Bu mümkün değildir. Hipnoz kişinin gönüllü isteği ve katılımıyla gerçekleştirilen bir trans hâlidir. Hipnoz yapan kişi, hipnoza girmeyi gönüllü olarak kabul eden kişiye hipnoza girmesini sağlayacak bazı telkinler verir. Kişi bu telkinleri uygulayarak hipnoza girer. Hipnoza girmek istemeyen bir kişi kendisine söylenen telkinleri gerçekleştirmeyi reddedeceği için hipnoza girmez. 

    Hipnozdaki kişi hipnoz yapanın tüm söylediklerini olduğu gibi kabul eder ve aynen uygular mı?

    Hayır!Hipnoz sırasında kişinin bilinçli kontrolü ortadan kalkmaz. Hipnoz yapan kişinin söylediği her şeyi duyar, anlar, hatta yargılar. Yapması istenilen şey kişinin sosyal ve ahlâki değerlerine uygun değil ise kabul etmez, uygulamaz. Israr edilirse kişi hipnozdan çıkar.

    Hipnoza giren bir kişi istemediği hâlde sırlarını açıklar mı? 
    Hipnozdaki kişinin bilinçli kontrolü ortadan kalkmadığı için istemediği sürece hiçbir sırrını söylemez, özel bilgileri vermez. Hipnozdaki kişi ancak, söyleyeceği şeylerin kendisi için (örneğin hastalığının tedavisinde işe yarayacağı şeklinde) yararlı olacağına inanır ve hipnoz yapan kişiye güvenirse sorulan sorulara yanıtlar verir. 

    Hipnozdan “uyanamamak” mümkün müdür?
    Hipnoz bir uyku olmadığı için, uyanamamak diye bir şey olamaz. Hipnoz yapan hekim, terapi sonunda kişiye hipnozdan çıkacağı telkinini verdiği zaman kişi hipnozdan çıkarak gözlerini açar.

    Hipnoz nasıl oluşur? Hipnoza girmenin temel koşulları nelerdir?
    Hipnozun oluşmasında üç temel unsur vardır: Gönüllülükkonsantrasyon ve hayal gücü. Hipnoza başlanırken, kişi önce hipnoza girme konusunda gönüllü ve istekli olmalıdır. Gönüllü ve istekli olan kişi, hekimin kendisine söylediği (hipnoza giriş için verdiği) telkin cümlesine tüm dikkatini verir, yoğunlaşır. Sonra da söylenen telkinin içeriğini hayal ederek gerçekleştirir. Buradan da anlaşılabileceği gibi bir kişinin hipnoza girebilmesi için gönüllü olması, konsantrasyonunun ve hayal gücünün yeterli olması zorunludur. Veya bir başka deyişle isteksiz, gönülsüz olanlar ya da konsantrasyonu ve hayal gücü yetersiz olanlar hipnoza giremezler. 

    Hipnoza yatkınlık (hipnotizabilite) ne demektir? Herkes hipnoza girebilir mi?
    Hipnoza girebilme yetisine hipnotizabilite (hipnoza yatkınlık) adı verilmiştir. Herkesin hipnoza yatkınlığı (hipnotizabilite) farklıdır. Bu nedenle herkes hipnoza giremez. Çocuklar hipnoza son derece yatkındırlar. Yapılan araştırma sonuçları, hipnoza yatkınlığın en fazla olduğu dönemin 6-10 yaş arası olduğunu göstermiştir. Yaş ilerledikçe hipnoza yatkınlık giderek azalır. Genel olarak toplumun %10-15’inde hipnoza yatkınlık yoktur. Bu kesim kesinlikle hipnoza giremez. Toplumun %70-80’inde orta düzeyde bir hipnoza yatkınlık, %10-15’inde ise yüksek düzeyde hipnoza yatkınlık vardır. Yani toplumun büyük bir çoğunluğu hipnoza girebilmektedir. 

    Hipnoza yatkınlığı etkileyen etkenler nelerdir?
    Hipnoza yatkınlık yetisi, kişilik yapılarına ve içinde bulunulan ruhsal rahatsızlığa bağlı olarak değişmektedir. Örneğin, kuşkucu, kimseye güvenmeyen, her şeyi kontrol etmeye çalışan ya da kendisini herkesten çok üstün ve değerli gören kişilik yapılarına sahip olan kişiler kolay kolay hipnoza giremezler. Aynı şekilde obsesif-kompulsif bozukluk, şizofreni, ağır depresyon, paranoid bozukluk ve demans (bunama) hastalarının hipnoza yatkınlıkları sağlıklı insanlara göre daha düşüktür. 

    Kimler Hipnoz Yapabilir?

    Çoğu ülkede, hipnoz “tıbbî bir girişim” olarak kabul edildiği için, gösteri amaçlı sahne hipnozu yasaklanmıştır. Hipnoz yapma yetkisi, sadece tedavi amacıyla, hipnoz ve hipnoterapi eğitimi almış hekimler, diş hekimleri ve klinik psikologlara tanınmıştır. Bu son derecede yerinde bir uygulamadır. Çünkü hipnoz yapmak çok kolay bir uygulama olmakla birlikte hipnoz aracılığı ile hastalıkların tedavisini yapmak yani hipnoterapi uygulamak, hipnoz bilgisinin yanı sıra söz konusu hastalıklar ve tedavileri hakkındaki özel mesleki bilgileri de ayrıntılı bilmeyi ve bu konuda yetkili olmayı gerektirir. 

    Hekimler, hipnoterapiyi eğitimini aldıkları kendi uzmanlık alanlarında uygulamalıdırlar. Çünkü hem eğitimleri hem de yasal yetkileri kendi uzmanlık alanlarıyla sınırlıdır. Örneğin Astım hastalığı konusunda göğüs hastalıkları uzmanı, ağrısız doğumda kadın-doğum uzmanı, cilt hastalıkları konusunda dermatolog, ruhsal hastalıklarda psikiyatri uzmanı, diş çekimi ve diş eti hastalıklarında dişhekimleri hem bilgi ve yeterlilik hem de yasal olarak yetkilidirler. Çünkü söz konusu hastalıkları hipnoterapi ile tedavi ederlerken kendi uzmanlık bilgilerini hipnoz içinde uygulayacaklardır.

    Hipnoz yapmayı bilmek diş hekimine panik bozukluğu’nu tedavi etme veya psikiyatri uzmanına ağrısız doğum yaptırma, radyoloji uzmanına cinsel işlev bozukluklarını tedavi konusunda yetki vermemektedir. Her uzman hipnoterapiyi kendi uzmanlık sınırları içinde uyguladığı takdirde başarılı olacaktır.

    Çoğu ülkede, hekim olmadıkları hâlde psikolojik sorunlarda hipnoterapi yapma yetkisi, ruhsal sorunlar ve hastalıklar konusunda lisansüstü eğitim almış klinik psikologlara da tanınmıştır. Ancak ülkemizdeki sağlık yasalarına göre psikologlara bu hak tanınmamıştır. Bazı az sayıda ülkede hipnoterapi yapma yetkisi hekim kontrolü altında ve sadece bazı kısıtlı alanlarda olmak koşulu ile yukarıda yazılanların dışında hemşire, sosyal hizmet uzmanı gibi mesleklere de tanınmıştır.

    Hipnozla geçmiş hayatlara veya geleceğe gitmek mümkün müdür?

    Kesinlikle hayır! Maâlesef en çok kötüye kullanılan sahalardan biri de budur. Belki kişinin kendi hayatındaki bazı bilinçdışına bastırılmış rahatsızlık verici hatıraları ortaya çıkarmakta kullanılabilirse de, bu çok özel ve kesinlikle uzmanlarca uygulanabilecek bir tekniktir. Önceki hayatlara ve hele geleceğe gitmek mümkün olsaydı, herkes Toto, Loto, Altılı Ganyan ve aklınıza gelebilecek her şeyi görüp zamanın akışını değiştirirdi! Böyle vaatlerle yaklaşan birin kesinlikle şarlatan veya kendisi psikiyatrik hasta olan birisi olduğunu düşünebilirsiniz.

    Hipnoz nerelerde / hangi hastalıklarda kullanılabilir?

    Genel Tıpda: Ağrıyı ortadan kaldırmak için (migren ve gerilim tipi baş ağrıları, kronik fiziksel ağrılı hastalıklar, trigeminal nevralji, ağrısız doğum, kanser ağrılarında), hipnoanestezi ile cerrahi girişimlerde (ameliyatlar, diş çekimi ve diş eti rezeksiyonlarında), psikosomatik hastalıklarda (astım, esansiyel hipertansiyon, psöriazis, ülser, ülseratif kolit, irritabl kolon, siğil tedavisinde),

    Psikiyatride: Tik, kekemelik, enüresis noktürna (gece işemeleri), trikotilomani, yeme bozuklukları, obezite, psikojenik ağrı bozukluğu, konversiyon bozukluğu, cinsel işlev bozuklukları, sigara bağımlılığı, dissosiyatif bozukluklar, fobiler, panik bozukluğu, agorafobi, sosyal fobi, sınav kaygısı, travma sonrası stres bozukluğu…

    Hipnoterapistlik bir uzmanlık mıdır?

    “Hipnoterapistlik” adı verilmiş olan akademik bir uzmanlık alanı veya unvanı yoktur. Hipnoz yapmayı bilmek veya uygulamak bir kişiye hipnoterapist unvanını kazandırmaz. Asıl olan, hipnoz yapan hekimin tıp fakültesini bitirdikten sonra ihtisas eğitimini alarak hak kazandığı (kadın-doğum, cilt hastalıkları, iç hastalıkları, psikiyatri gibi) uzmanlıktır. Hipnoz ise, bu kişilerin kendi uzmanlık alanı içindeki hastalıkları tedavi etmek için gerekli olduğu zamanlarda kullandıkları bir “tedavi aracı” ve bir tekniktir. 

    Hipnoz Etik Kuralları Nelerdir?

    (TPD HİPNOZ VE HİPNOTERAPİ UYGULAMA ETİK KURALLARI)*

    * TPD Hipnoz ve Hipnoterapi Bilimsel Çalışma Bilimsel Çalışma Birimi tarafından hazırlanan taslaktan alınmıştır. Henüz resmiyet kazanmamıştır.

    ·         Hipnoz, üniversiteler ve eğitim hastanelerinde kurulacak “Hipnoterapi Eğitim ve Araştırma Merkezleri”nde kendi uzmanlık alanlarıyla ilgili yeterli süre teorik ve pratik “Hipnoz ve Hipnoterapi Sertifika Eğitimi” almak koşulu ile ya da yurt dışından bu konuda sertifikası olanların sertifikalarının geçerliliği Sağlık Bakanlığınca onaylanması hâlinde; sadece hekim, diş hekimi ve klinik psikologlar tarafından ve sadece tedavi amacıyla yapılabilir.

    ·         Uygulayıcılar hipnozu sadece kendi uzmanlık alanlarının sınırları içinde uygulayabilirler.

    ·         Hipnoz bir eğlence aracı değildir ve kesinlikle gösteri amacıyla kullanılamaz.

    ·         Televizyonda, sahnede veya topluluklar önünde bireysel veya toplu hipnoz uygulamaları yapılamaz.

    ·         Kitle iletişim araçlarında, web sitelerinde, çeşitli amaçlarla hazırlanmış broşür veya kitaplarda, haber, tanıtım veya eğlence programı vb. hiçbir şekilde hipnoz uygulamalarına ait görüntü ya da fotoğraf yer alamaz.

    ·         Hipnozu ya da hipnoz uygulayanları tanıtmak, hastalıkların tedavisindeki yeri ve önemini göstermek amacıyla bile olsa, hipnoz uygulamaları izleyici önünde yapılamaz.

    ·         Hipnoz uygulayıcıları, reklam ve tanıtım yapamazlar. Yaptıkları uygulamaları tabelalarda belirtemezler.

    ·         Hipnoz uygulayıcıları, kendilerini “hipnoterapist” olarak tanıtamaz, “hipnoterapist” sözcüğünü tabelada, kartvizitte, antetli kağıtta veya imzalarında kullanamazlar.

    ·         Uygulayıcılar, hastanın başka bir uygulayıcının telkinlerini kabul etmeyeceği, başka bir uygulayıcının telkinlerinden yarar görmeyeceği şeklinde posthipnotik telkinler veremezler.

    ·         Hipnoz uygulayıcıları, hastalarına kendi ekonomik, sosyal yarar veya çıkarları doğrultusunda telkinler veremezler.

  • Hayat Tarzı Stres ve Kronik Ağrılar

    Hayat Tarzı Stres ve Kronik Ağrılar

    Sigara Kullanımı

    Araştırmalar, sigara ve kronik omurga ağrıları arasında bir dizi bağlantı olduğunu göstermiştir. Bazı çalışmalar, sigara içenlerin içmeyenlere göre daha fazla sırt ağrısı geliştirmeye yatkın olabileceğini bildirmektedir.

    Bazı araştırmacılar, uzun süreli sigara içenlerde, omurlar-arası disklerin vasküler ve hematolojik değişiklikler nedeniyle yetersiz beslendiğine inanmaktadır. Araştırmacılar, vertebra ve vertebral diskin normal olarak sınırlı bir kan kaynağına sahip olduğunu ve kronik sigara içicilerinde meydana gelen kan akışındaki azalmayı telafi edemediklerini belirtmektedir.

    Obezite

    Bazı çalışmalar obezitenin sırt ağrısının gelişme riskini artırdığını göstermiştir. Omurga cerrahisinde sonuç odaklı araştırmalarında – obezite (ideal vücut ağırlığının %50’nin üzerinde olma durumu olarak tanımlanmıştır), bu araştırmalardaki sonuçların bilimsel tahminine en önemli ölçüde katkıda bulunan tek “medikal” risk faktörü olarak obezite görülmektedir. Sırt ağrısının kronikliği, önceki ameliyatların sayısı veya yapılan ameliyatın türünden ziyade obezlik hali daha güçlü bir belirleyici olarak kabul edilir.

    Fiziksel egzersiz

    Zayıflamadan önce fiziksel egzersiz yapan kişilerde -genel olarak kronik ağrılı hastalarda- daha iyi sonuç verdiği görülmüştür. Düzenli fiziksel egzersizin omurga cerrahisinin sonucunu büyük ölçüde geliştirebileceğine dair kanıtlar da vardır.

    Alkol kullanımı

    Bazı bireyler, alkol kullanımını devam eden stresleriyle baş etme, ağrılarını dindirme, uyku kaybı ve anksiyete gidermek için tedavilerinin yerine geçecek bir mekanizma olarak arttırabilir. Ancak bu, vücudun iyileşme kapasitesini azaltabilir, uyku bozukluğunu şiddetlendirebilir, anksiyete (kaygı) ve depresyonu artırabilir.

    Sağlık Algısı

    Araştırmalar, bireylerin kendi akranları ile karşılaştırıldığında kendilerinin olumsuz sağlık algı durumunun, hem erkeklerde hem de kadınlarda sırt ağrısının gelişimini büyük ölçüde artırdığını göstermiştir. Olumsuz sağlık algısına sahip olan bireylerde daha yüksek, daha kalıcı ve daha rahatsız edici ağrı şikayetleri daha fazla gözlemlenmiştir. Bu nedenle sağlık alışkanlıklarının iyileştirilmesi ve bireyin sağlık durumlarına ilişkin algısı geçerli ve yapıcı bir baş etme stratejisi olarak var sayabiliriz.

    Stres

    Stresin, yara iyileşmesini etkileyebilecek olan bağışıklık ve nöro-endokrin fonksiyonunu etkilediği bulunmuştur. Bağışıklık fonksiyonu doku hasar onarımının erken aşamalarında kritik bir rol oynar. Kronik stres altında olan cerrahi hastalar, yaranın iyileşmesini geciktirir ve enfeksiyon riskini artırır. Bu bulgular, cerrahi hastalardaki kronik ağrının gelişimiyle ilişkilidir, ancak aynı zamanda kanser tedavisi gören hastalar için de stresten korunmak bilhassa önemlidir. Stres durumunu iyi yöneten hastaların hem daha kısa zamanda iyileşme göstermiş hem de tedaviye uyumları artmış olduğu araştırmalarla teyit edilmiştir.

    Anksiyete (Klinik Kaygı) ve Depresyon (klinik çökkünlük)

    Anksiyete ve depresyonun kronik ağrı gelişme riskini arttırdığı bilinmektedir. Ayrıca kronik ağrıların iyileşmesini de zorlaştırabilir. Anksiyete ağrı algısını arttırır, ağrıya odaklanma ve ağrıyla ilişkili aktivitelerden kaçınmaya yol açabilir. Depresyon, bireylerin kendileriyle olumsuz konuşmaya iter ve herhangi bir engel ortaya çıktığındaysa onları sanki hep kalıcıymış gibi algılanmasına sebep olur. Ayrıca depresyon problem çözme becerisini engelleyerek umut ve yaşam sevincinin azalmasına da sebebiyet verebilir. Bu da kronik hastalıkların tedavisine olan bağlılığı azaltabilir ve hatta bazı durumlarda tedaviyi ret etme durumu bile gözlemlenebilir.

    Travma ve Ağrının anlamı

    Araba kazaları veya iş kazası sonrası meydana gelen kronik ağrılar, olayın hatırlatıcısı olarak algılanarak duygusal tepkileri tetikleyebilir. Bir bireyin geçmişinden gelen olaylar yeniden canlanabilir ve kişinin acı deneyimlerine katkıda bulunabilir. Araştırmalar, bir bireyin bir önceki zarara ilişkin nasıl bir mahremiyete sahip olduğunu daha sonraki başa çıkmanın öngörüsü olarak kabul etmektedir.

    Ağrı Yönetimi

    İnsanlar yaşamın zorluklarına karşı koyma ve uyum sağlama becerilerine göre önemli ölçüde farklılık gösterir. Birçok insan kronik ağrılarının etkileriyle başa çıkmak için yetersiz kaynaklara sahiptir. Bu nedenle ağrıları için bir çare aramaya odaklanırlar. Maalesef tüm acıları iyileştirmek için tek bir strateji ya da teknik yoktur. Ağrı Yönetimi düşündüğünüz gibi ağrısız olmakla veya ağrıdan tamamen kurtulmakla ilgili değildir. Bu acıya rağmen başa çıkmayı ve işlevsel olmayı öğrenmek demektir. Psikolojik faktörler, bir bireyin ağrıyı etkili bir şekilde yönetme yeteneğini geliştirmek veya engellemekte önemli bir rol oynar.

    Değerlendirme 

    Bireylerin ağrılarını ve yaşam öyküsünün geliştiği bağlamı göz önünde bulundurarak, etkili bir destek için kişiye özel tedaviyi düzenlemeye yönelik tam bir değerlendirme yapılması gerekmektedir. Psikolojik değerlendirici ölçekler, mevcut ağrı düzeylerini, fiziksel işlevsellik düzeyini, anksiyete/depresyon ve diğer psikolojik güçlükleri belirlemek için kullanılır. Daha sonra bir tedavi planı tasarlanabilir. Kişinin yönetiminde yer alan diğer destekçi kişilerle irtibat kurmak iyi bir sonucu sağlamak için gereklidir. Bireyin yakınları ile birlikte onların doktorları, ağrı uzmanları, fizyoterapistleri, rehabilitasyon sağlayıcıları, cerrahları da bu destek mekanizmasına dahil olabilir.

    Çözüm

    Ağrı yönetimi, değerlendirmeyi takiben bireye göre uyarlanır ve danışanla beraber plan yapılır. Çözüme yönelik plan şunları içerebilir:

    • Psiko-eğitim- kronik ağrının anlaşılmasını ve aktif yönetim ihtiyaçlarını belirlemek.

    • Sinir sistemi ve ağrı sistemi arasındaki bağlantının yeniden canlandırılması. Duygusal sorunlar ve kayıplarla baş etmenin ve kronik ağrı ile hayata uyum sağlamanın önemi.

    • Yaşam tarzı faktörlerinin düzenlenmesi – ilgili konuları ele almak ve değiştirmek için teşvikler örn. sigara, kilo, egzersiz, alkol.

    • Rahatlama egzersizleri eğitimi – bu, kas gerginliğini azaltmakla beraber uyku, anksiyete ve ağrıyı iyileştirmeye yardımcı olması hedeflenir.

    • Bilişsel Davranışsal, Çözüm Odaklı, Mindfulness (Bilinçli Farkındalık) terapileri gibi kanıta dayalı yaklaşımlarla anksiyeteye (kaygılarınıza), ruh halinize ve acıya katkıda bulunan olumsuz konuşma, inanç ve tutumlarla başa çıkmayı desteklemek. Bunları ele almak, umut, direniş, yapıcı başa çıkma ve hayat kalitenizi arttırmak hedeflenir.

  • Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunu fark etmek zor mudur?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Tanısı Zor mudur?

    Aile ve öğretmenlerin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu belirtilerini fark etmesi bazen çok zor, bazen ise çok kolaydır. Hiperaktivitenin, öfke veya davranış sorunlarının yoğun olduğu durumlarda aile ve çevre sorunlar için genellikle çabuk başvurur fakat belirtilerinin bu kadar yoğun şiddette olmadığı ya da yalnızca dikkat sorunları mevcut olmadığı durumlarda sorunu fark etmek zor olabilir.

    Sadece belirtilerin şiddeti midir tanıyı zorlaştıran?

    Belirti şiddetinin yanı sıra diğer zorluk DEHB belirtilerinin özelliğidir. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun belirtilerinin ana özelliği çocuğun gelişimsel düzeyinden ve yaşından beklenen düzeyinden daha yoğun olmasıdır. Diğer bir ifade ile birkaç yaş daha önce görülmesi normal olan bir takım özelliklerin (hareketlilik, dikkat süresi gibi) görünmesi şeklindedir. Örneğin depresif bir çocukta normalde beklenmeyecek kadar mutsuzluk yada içe kapanıklık gibi belirtiler görülür. Bu tip normalde beklenmeyen belirtileri fark etmek ve tedavi başvurusu yapmak daha kolaydır. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu ise yaşına göre biraz hareketli, dikkati yaşına göre kısa diye düşünülerek kolaylıkla atlanılabilir.

    Belirtiler çocuğun içinde bulunduğu koşullara göre değişebilir mi?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan bir çocuk ya da genç keyifli çok keyif aldığı bir işi yaparken (Tv izlerken, bilgisayarda oyun oynarken) dikkat sorunları genellikle gözlenmez. Bir oyun ya da sevdiği bir faaliyet ile ilgili tüm detayları hatırlayabilir fakat aynı çocuk ders ya da görev başında iken çabuk sıkılabilir, hatırlamakta güçlükler yaşayabilir. Bu durum ailelerin ve öğretmenlerin çok kafasını karıştırır. Çevredekiler ‘bilerek yapıyor, istediğinde çok güzel yapıyor’ şeklinde düşünebilirler. Ya da tek başına iken çokta hareketli olmayan bir çocuk, bir misafirliğe gittiğinde değişebilir.

    Sorunu fark etmekte en önemli adım hangisidir?

    Dikkat sorunları, hareketlilik ya da dürtüselliğe ait belirtilerin çocuğun ya da gencin yaşamı üzerine etkilerini fark etmek en önemli adımdır. Belirtiler aile, arkadaş ya da okul hayatını olumsuz etkilemeye başlamış ise başvuru için gecikilmemelidir.

    Aileler sorunu fark ettiklerinde ne yapmalılar?

    İlk adım ön yargıları bir tarafa bırakmak olmalıdır. ‘Benim çocuğum deli değil, kesin biz çok abartıyoruz, yaşla birlikte düzelir, iyi eğitim verilse düzelecektir’ gibi birçok kalıplaşmış düşünceyi yıkmak gerekir. Bazen aileler ve öğretmenler iyimser düşünmek isterler. ‘Zeki çocuk böyle olur, her şeyi biliyor’ nesi var diye düşünürler. Bu rakibi küçümsemektir. Bu şekilde tanı ve tedavi gecikir. Süreç geciktikçe de hastalığın okul, aile ve arkadaş ilişkileri üzerine olan olumsuz etkisi giderek artar. Her hastalıkta olduğu gibi DEHB’de erken tanı ve tedavi çok şeyi değiştirir.

    Erken tedavi olmadığında ne gibi riskler söz konusudur?

    Yapılan çalışmalarda tedavi edilmeyen çocukların en fazla % 10-20’lik bir bölümü erişkinlik dönemine bozukluktan önemli bir zarar görmeden geçebildikleri gösterilmiştir.

    En önemli riskler söyle sıralanabilir..

    Güven sorunları

    Ek psikiyatrik hastalıkların eklenmesi (Anksiyete bzk, Depresyon, Karşıt Olma vs.)

    Okulda beklenenin altında başarı gösterme.

    Disiplin ve kural sorunları.

    Alkol, sigara yada madde kullanımı.

    Daha fazla kaza geçirme.

    Aile, arkadaş ve ilişkilerinde sorunlar.

    Daha sık yasal sorunlar yaşama.

    Bu nedenle Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğunu ciddiye almak gerekir!!

    Saygılarımla

    Bu yazının tüm hakları psikiyatricocuk.com’a aittir. “www.psikiyatricocuk.com” biçiminde açık kaynak gösterilmek kaydıyla yayınlanması için tarafımıza başvuru yapılabilir.

    Açık kaynak göstermeden yapılan alıntılar için yasal takip yapılacaktır. ©

  • Uyuşturucu kullanan çocuğunuzu nasıl tanırsınız

    Ailelerin günümüzde en büyük korkularından biri, çocuklarının uyuşturucu madde kullanmasıdır. Ama aileler genelde uyuşturucu konusunda bilgi sahibi değillerdir. Böyle bir kültürel ortamdan gelmeyen, bizim köy kasaba tabir edebileceğimiz bölgelerde büyümüş, sonra büyük şehirlere gelmiş ve ya halen orada yaşayan anne babalar; uyuşturucu ya da uyarıcı maddeler konusunda fikri yoktur. Bu anne ve babaların çevresinde uyuşturucu kullanan kimse olmamıştır, etkileri konusunda bilgisi yoktur. En fazla alkolün sarhoşluğunu anlayabilir. Bu ebeveynler çocuğunda ki uyuşturucu etkilerini anlayamazlar.

    Klinikteki gözlemimiz bu ebeveynler genelde okuldan öğretmenlerin uyarması ve ya polisin çocuğu bir yerde yakalamasıyla öğrenirler ve bu onlarda şok etkisi yapar. Kliniğimizdeki deneyimlerden örnekler verecek olursak birçok anne-baba çocuğunu sigara kullanıyor yada içki içiyor diyerek bize getirdiği halde, yapılan testlerde başka uyuşturucu maddeleri tespit edebiliyoruz. Yine ders sorunlarıyla daha önce takip ettiğimiz; sonra ailenin tedaviyi bıraktığı bir çocuğu polis yolda rutin aramada üzerinde uyuşturucu madde bularak yakaladı böylece ailenin haberi olmuş oldur. Yine bir anne çocuğunun odasında bulduğu daha önce görmediği maddeleri bize getirdiğinde, yaptığımız inceleme ile esrar maddesi olduğunu fark ettik.

    Genel olarak bu ailelere baktığımızda belki uyuşturucu madde kullandığını anlamamışlardı ama farkında oldukları bazı başka şeyler vardı. Nedir bu şeyler ; hemen hepsinde okuldan ve derslerden bir uzaklaşma olur, arkadaş gruplarında değişme olur, daha önce zevkle yaptığı şeylerden uzaklaşır ( bilgisayar oyunu, futbol oynamak gibi), eskiye göre daha fazla dışarda vakit geçirmeye başlar, evde geçirdiği vakitte de ailenin yanında durmak istemez hep odasında vakit geçirmek ister, Uyku düzeni değişir bazen hiç uyumazken bazen çok uyumaya başlar, sabah kalkmakta sorunlar olabilir, eskiden olmadığı kadar çok konuşabilir ve ya az konuşur, bazen konuşmasında saçmalıklar yamulmalar olabilir. Göz bebeğinde küçülme ve büyüme olabilir. Dolayısıyla anne babalar bunları fark eder ama bunları başka şeylere bağlarlar. Uyuşturucu akıllarının ucuna bile gelmez. Bu belirtiler olduğunda uyuşturucu kullanımı düşünülmesi gerekmektedir.

    Bu konuda aileyi eğitmek çok önemlidir. Kendi kararıyla çocuğun, uyuşturucu kullandığını aileye söylemesini beklemek saflık olur. Esasen çocuk kendisinde ki davranış değişiklikleriyle uyuşturucu kullandığını anne babaya söylemiş oluyor. Sadece çocukta ki davranış dilini ailenin dinlemesi gerekir. Bazı çocuklar anne babasına bu durumu söylemek ister fakat alacağı tepkilerden çok korktuğu için bunu yapamaz, köşeye sıkışmış hisseder.

    Aile çocuğuna öyle bir mesafe de durmalıdır ki; hem disiplin sağlayabilmeli hem de ulaşılabilir olmalıdır. Bunu çocuğunun iyi olması için yaptığını çocuğuna anlatabilmelidir. Aksi taktirde her şeyi eleştiren anne baba durumuna düşersiniz ki, bu da çocuğu sizden uzaklaştırır. Çocuğun gözünde anne baba eski kafalı hiçbir şeyden haberi olmayan insan konumuna düşer.

    Çocuklarınızla zararlı maddeleri konuşabilmesiniz. Onları siz anlatmazsanız sosyal çevresinde allandıra pullandıra anlatan akranları ve başka insanlar olacaktır. Bu maddeleri anlatırken gerçekçi anlatmalısınız. M

    Medde kullanan herkes inanılmaz kötü insanlar, diye tanıtırsanız, madde kullanan iyi çocuklarla tanışınca şaşıracaktır ve anne babanın her zamanki gibi abarttığını düşünecektir. Çocuğunuzla bir şeyleri konuşmaktan korkmayın.

    Ailelerin ilk tepkileri çok sert olabiliyor. Bu sert tepki zaten aileye sınır koymuş bir çocuğun haklı olduğunu düşünmesine neden olur. Çocuğunuzu karşınıza alacağınıza yanınıza alıp beraber neler yapabilirizi konuşmanız gerekir. Bir psikiyatrise başvurmalısınız ve onunla beraber hareket etmelisiniz. Yeni madde kullanan herkese bağımlı muamelesi yapılmaz. Hele çocukta çoğunluğu yaşadığı ruhsal sorunlardan maddeye sığınmış çocuklardır ya da sosyal sorunlarını ihtiyaçlarını gidermek için grupla beraber hareket edip madde kullanmaktadır. Genç insan kendinin önemsenmesini ister dünya onun niçin çok maceralı bir yerdir. Uyuşturucu kullanan alt gruplar zihnindeki toplumsal çatışmaya cevap verebilir. Onu çabucak kabullenip sırf kendi olduğu için grupta yer verir. Ders başarısına bakmaz. Kendilerince dünyayı umursamama gibi bir felsefeleri vardır ve onlar için her şey eğlence içindir.

    Madde kullanma gençler basit gelir ve maceraperest hisler verir. Halbuki ailelerin istediği ders çalışması mühendis, doktor olması….. bunlar uzun vadeli ve zordur. Bunlar olana kadarda adam yerine konulmayacaktır. Bu nedenle ailelerin çocuğuna değer verdiğini hissettirmesi önemlidir. Sadece ders ve başarı üzerinden ilişki kurmamalıdır. Çocuğa sakin ve olgun yaklaşım çocuğun tedaviye de ikna olmasına neden olur.

    Tedavi ekibi sadece madde üzerine odaklanmaz. Altta yatan sebeplere odaklanır. Bu sebepler çok çeşitli olabilir özellikle anne babadan yeterli ilgi sevgi görmeyen çocuklar, parçalanmış aileler, anne baba geçimsizlikleri çocuğu depresif bir sürece sokarak uyuşturucu kullanımına kadar giden bir yola girebilir.

    Ayrıca çocukluktan gelen bazı psikiyatrik hastalıklarda madde kullanımına zemin hazırlar. Bunlardan belli başlıları Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu , Davranım Bozukluğu , Dürtü Kontrol Bozukluğu, Depresyon ve bazı Anksiyete Bozuklukları da uyuşturucu kullanımına neden olabilir. Çünkü bu maddeler hastalığı geçici süre yatıştırabilir bunu fark eden çocuk tekrar madde arayışına girebilir. Bu nedenle küçük yaşlarda bu hastalıkların tedavi edilmesi madde bağımlılığını önleyecektir.

    Günümüzde gençler uyuşturucuya çabuk ulaşıyor ve arkadaş çevresinin etkisiyle de başlayabiliyor. Bir kısmı arkadaşlar arasında kendini eksik hissetmemek için istemese de deniyor. Bunlar arasında maddeye alışanlar olsa bile bir kısmı kendiliğinden maddeden uzaklaşabiliyor. Ama davranış problemleri olan ve ya psikiyatrik problemleri olan ne yazık ki uzaklaşamayıp orada kalıyorlar. Uyuşturucu tedavisi tek bir kişinin tedavisi değildir çocukla beraber bir aile terapisidir. Herkesi psikolojik eğitime almak şarttır. Anne baba çocuk kardeşler gerekirse yakın çevre tedaviye katılır. Tedaviden sonra maddenin yerini aile doldurmalıdır. Çocuğun vaktini geçireceği aktivitelere aile beraber katılmalı onunla çok vakit geçirmelidirler. Aile olmadan bu başarılamaz. Uyuşturucu tedavisi yaşamın her anında olur. Vücut olarak fit olan insanlar nasıl rahat ve mutlu ise, ruhsal olarak fit olan bir çocukta mutlu olacağı için, uyuşturucuya ihtiyacı olmayacaktır.

  • Yeme bozuklukları, tanı ve tedavisi

    Yeme bozuklukları, tanı ve tedavisi

    Çocukluk çağında görülen başlıca yeme bozuklukları çocukluk çağı obezitesi, pika, ruminasyon bozukluğu, post travmatik yeme bozukluğu, aşırı beslenme, seçici gıda reddi, anoreksiya nervoza ve bulimiya nevrozadır. Çocukluk ve ergenlik döneminde görülen yeme bozuklukları çocukların yaşamlarını birçok açıdan olumsuz etkilemekte, hatta bazen yaşamı tehdit eden komplikasyonlara yol açabilmektedirler, bu yüzden erken dönemde tanı ve tedavi çok önemlidir.

    Bazı yeme bozukluğu olgularında psikososyal nedenler, uyaran azlığı, duygusal ve fiziksel ihmal, anne babada ruhsal patoloji gibi çevresel nedenler bildirilirken bazı olgularda ise yeme bozukluğunun organik yönüne dikkat çekilmektedir.

    Erken dönem anne bebek ilişkisi bebeklik dönemi ve ilerleyen yıllarda yeme bozukluklarının gelişiminde önemli bir zemin oluşturur. Yeme yedirme ilişkisinin bebeklik dönemi ile başlayan süreci ve ebeveyn tutumlarının değerlendirilmesi gerekir. Ebeveynlerin, çocuklarının beslenme problemi ile ilgili kendi duygularını da kontrol etmede desteğe ihtiyaçları vardır. Bazı anneler iyi anne olmayı çocuğunu iyi beslemekle eş tutar ve tüm dikkatlerini yeme-yedirme ilişkisine veririler. Çocuğun neyi, nerede, nasıl yemesinden çok ne kadar yemesini önemseyerek öğün zamanlarında ilişkide gerginlikler yaşarlar. Beslenme öyküsünün alınması, probleme yol açan olası dinamiklerin belirlenmesi açısından çok önemlidir.

    Bebeklik döneminde aşırı beslenme ve obezite yanısıra bebeklik anoreksiyası olguları da bildirilmektedir ancak anoreksiya nevroza ve bulimiya nevroza genellikle ergenlik döneminde görülen yeme bozuklukları içinde ilk sıralarda yer alır. Her iki sorunda da beden ağırlığı ile aşırı uğraş olmakta ancak bulimik olgularda engellenemeyen tıkınırcasına yeme atakları ve kilo almayı kontrol etmeye yönelik kusma ve aşırı egzersiz gibi davranışlar görülmektedir.

    Obezite ise bütün dünyada ergen ve çocuklarda epidemik bir problem olacak biçimde artmaktadır. Obez hastalar, çalışmalarda genellikle tıkınırcasına yeme bozukluğu olan obezler ve tıkınırcasına yeme bozukluğu olmayan obezler şeklinde iki alt gruba ayrılmaktadır. Tıkınırcasına yeme bozukluğu olan obezlerin kiloları fazla yemeleri ile ilişkilidir ve diğer gruba göre psikopatolojileri de fazladır. Tıkınırcasına yemesi olanlarda özellikle depresyon oranları yüksektir. Dürtüsellik, saldırganlık ve öfke; yeme bozukluğu olan hastalarda görülen önemli psikopatolojik özellikler arasındadır. Özellikle tıkınırcasına yeme bozukluğu olanlarda dürtüsel özellikler yüksek bulunmuştur. Dürtüsel çocukların lezzetli yiyeceklere karşı daha yatkın oldukları, bu nedenle de diyet programlarına daha fazla dikkat etmek gerektiği bilinmektedir. Yeme bozukluğu olgularının kapsamlı olarak ruhsal durum değerlendirmelerinin yapılması ve yeme bozukluğuna yatkınlık sağlayan sorunlar varsa tedavisi önemlidir.

    Çocuklardaki obezite tedavisinin sonuçları erişkinlere göre daha olumludur. Aile desteği alabilmeleri, alışkanlıklarını erişkinlere göre daha çabuk değiştirebilmeleri, egzersiz için daha elverişli olmaları, vücut yapılarının değişime açık olması gibi nedenler çocuklardaki tedavi başarısını arttırmaktadır.

    Yeme bozukluklarının tedavisinde bireysel psikoterapi, aile terapisi, ilaç terapisi ve gerektiğinde hastanede yatarak tedavi yöntemlerine başvurulmaktadır. Özellikle anoreksiya nevroza gibi hayatı tehdit edebilen ve genel tıbbi durumun bozulduğu olguların yataklı servis hizmeti almaları önemlidir.

  • EMDR Terapisi Nedir?

    EMDR Terapisi Nedir?

    Bir çok kişiye mucize gibi gelen acı anıları silmek bir çok kişinin istediği bir şeydir. Günümüzde farklı bir çok olay ya da psikolojik soruna bağlı olarak çeşitli nedenlerle mutsuz olan insanların EMDR yöntemiyle çeşitli rahatsızlıklarının tedavi edilmesi mümkün olmaktadır.

    Travmatik olaylarla başa çıkmak için bir çok psikoterapi yöntemi, farklı bir çok tedavi şekli önermiştir. Bunlardan travma konusunda en etkili olan terapi yöntemi bilişsel davranışçı terapi yöntemi olmuştur. Uzun yıllar boyunca Bilişsel davranışçı terapi ile acı anılar, korkular ya da özgüven sorunu gibi birçok farklı travmanın iyileşmesi söz konusu olmaktaydı. EMDR yöntemi, 1987 yılında ortaya çıkan bir psikoterapi yöntemidir. Travmaya maruz kalan kişilerin göz hareketlerinin rahatsız edici düşüncelerin şiddetini azaltmak için kullanılmasıyla farklı bir terapi ekolü ön plana çıktı. Günümüzde acı anıları silmek ya da travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) semptomlarını iyileştirmek için en sık kullanılan ve etkinliği en yüksek olan psikoterapi yaklaşımları EMDR ve Bilişsel Davranışçı Terapidir. Bilişsel Davranışçı Terapi yaşanan kötü ve acı anıların düzelmesinde etkili olmakla birlikte, EMDR çok daha hızlı (bazen tek seansta) sonuç vermektedir.

    EMDR Terapisinin açılımı; Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme (Eye Movement Desensitization and Reprocessing ) olarak geçmektedir. Yaşadığımız tüm olaylar ve bu

    olaylarla ilişkili olan duygular ve bedensel duyumlar, beynimizin sağ ve sol loblarına kaydedilirler.

    Ancak travmatik olarak kabul edilen acı yükü fazla ve psikolojik olarak çok zorlayıcı olan olaylarda (kaza, taciz, deprem, atak, ölüm vb) olayın duygusal yükü çok fazla ve yoğun olduğundan beyin bu olayın yarattığı duygu ve bilgileri doğru ve sistemli bir şekilde kaydedemez (işleyemez). Buna bağlı olarak kişiler o yaşadıkları olayı anımsatan en küçük bir şey olduğunda (örneğin kaza yapan birinin yeniden arabaya binmesi) ya da bazen hiç bir tekikleyici olmasa da, kişiler yaşadıkları olayla ilgili görüntüleri (flashback) ya da bedensel duyumları yeniden yaşar ve benzer duyguları tekrar tekrar yaşamaya devam etmiş olurlar. Kişide ortaya çıkan bu kaygı durumuna bağlı olarak kişi olayı tetikleyebileceğini düşündüğü durum ve ortamlardan kaçınmaya ya da tek başına o ortama girmemeye çalışır. Bu da kısır döngüye yol açarak sorunun ve şiddetinin büyümesine yol açar.

    Yaşam içinde edindiğimiz tüm bilgi ve yaşantılar, hem mantıksal hem duygusal hem de bedensel verilerin harmanlanarak kaydedilmesiyle sonuçlanır. Adaptif bilgi işleme yöntemi olarak kullanılan EMDR teorisinde, fizyolojik temele sahip olan bir sistemle bilginin ulaşılabilir ve işlevsel hale gelmesi sağlanır. Yani kişinin geçmişte yaşadığı olumsuz bir olaya dair bilgi (anı), duygu ve bedensel duyumları yeniden gözden geçirilerek hafızaya kaydedilir. Diğer taraftan travmatik olayla ilişkili ortaya çıkan bedensel duyumlar ve fizyolojik tepkilerle olayın bağlantısı kesilmiş olur. Yani öğrenmeyle ilgili anılar zihinde yeniden düzenli bir şekilde bağlanılarak bu deneyimdeki olumsuzlukların giderilmesi sağlanmış olur.

    Yani travmatik olaylarda ses, koku, tat, beden, duygu ve düşünceler olduğu gibi depolanır. Yeniden yaşandığında aynı acı ve olumsuz etkiler ortaya çıkarak söz konusu kişinin olumsuz somatik tepkilerinin ortaya çıkmasına neden olur. Tıpkı bir şarkının ya da bir kokunun bizi alıp yıllar önceki bir şeyi o anda ki tüm duyumlarla birlikte bize yeniden yaşatması gibi. Fakat bu anımsanan ve hissedilen şeyler olumsuz ve can yakıcıdır. Travmatik olayların tedavi edilmesi EMDR ile olduğu gibi Bilişsel davranışçı terapi ile de sağlanabilir. EMDR ve Bilişsel Davranışçı Terapi arasında ki fark (her zaman olmamakla birlikte) genelde EMDR yönteminin daha hızlı sonuç vermesidir.

    EMDR Terapisi Ne İşe Yarar?

    EMDR, izole kalmış ve sağlıklı bir şekilde hafızaya kaydedilememiş anıların yeniden işlenmesini sağlar. Kişinin duruma bakış açısı değişir ve olumlu duygularla problemin çözüm sürecini kısaltır. Adaptif/uyum sağlayıcı biçimde depolanan duyguların kontrolü daha kolay sağlanabilir.

    Kayıplar, taciz, tecavüz, doğal afet, şiddete maruz kalmak, olumsuz bir uçuş deneyimi, fobiler gibi birçok farklı travmatik, acı yaşantı sağlıklı işlenmemiş/kaydedilmemiş anılar olarak hafızada yer edinir. Bunun sonucunda travmayı anımsatan uyaranlar ortaya çıktıında kişinin geçmiş travmaları tetiklenir, bu da kişinin kaygı, korku, endişe gibi semptomları ve bunlara bağlı bendensel duyumlarının yaşanmasına yol açar. EMDR bu yaşantıları yeniden düzenleyerek sağlıklı bir şekilde kaydedilmesini sağlar.

    EMDR terapisinde amaç da bu yaşantıları yeniden işleyerek belleğe kaydetmek, bu konuyla ilgili travmaları gidermek için duyarsızlaşma sürecine girerek hastanın bilinçli olarak bu durumdan kurtulmasını sağlamaktır. EMDR uygulaması sonrası kişi geçmişte yaşadığı olayı ya hatırlamaz ya da hatırlasa bile olayla ilgili olumsuz birşey hissetmez. Olumsuz anılar ya silinmiş olurlar ya da hatrlansa bile basit ve normal bir hatıra gibi rahatsızlık vermeden anımsanırlar.

    EMDR ile ilgili yanlış bilinen bir noktada her psikolojik sorunun çözümünün EMDR ile mümkün olduğunu düşüncesidir. EMDR psikoloji ve psikoterapide kullanılan yüzlerce terapi yönteminden biridir. Fakat her sorunun EMDR ile çözülmesini beklemek gerçekçi değildir. Bazı danışanlar İzmir EMDR terapisi ihtiyacı ile yalnızca EMDR uygulanması için başvurabilmektedir. Bazı durumlarda danışanlara sadece EMDR uygulamak yeterli gelirken bir çok zaman EMDR psikoterapi sürecinde kullanılan ek ve önemli bir teknik olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle İzmir’ de EMDR uygulayan psikolog arayışındansa, EMDR eğitimi almış tercihende Uzman Psikolog olan birinden destek almak daha sağlıklı olacaktır.

    EMDR Terapisi Hangi Hastalıklarla Kullanılır?

    EMDR terapisi hangi hastalıklarda kullanılır merak edenler, EMDR bipolar ve panik bozukluk gibi birçok farklı psikolojik problemde kullanılmaktadır. Bunun yanı sıra EMDR genelde;

    Yeme bozuklukları,

    Yas,

    Özgüven problemleri,

    Öfke ve stres sorunları,

    Çoklu travmalar,

    Travmaya bağlı psikolojik sorunlar,

    Aldatma, terk edilme,

    Kaygı bozuklukları,

    OKB,

    Sınav kaygısı,

    Cinsel sorunlar,

    Fobiler ve korkular gibi sorunlarda kullanılmaktadır.

    Taciz ve cinsel istismar gibi durumlarda da uygulanan EMDR terapisinde çift taraflı uyarım yöntemleri kullanılarak hem içsel süreçler hem de bedensel etkilerin gözlenmesi söz konusu olmaktadır.

    EMDR yönteminin uygulanabilmesi için kişinin olumsuz ya da travmatik birşey yaşamış olması gerekmemektedir. Henüz yaşanmamış ancak yaşanmasından korkulan, kaygılanılan durumlarda da EMDR tekniği işe yaramaktadır. Örneğin henüz üniversite sınavına girmemiş olan birinin sınava dair yaşadığı kaygılarla ilgili olarak da EMDR tekniği kullanılabilir.

    EMDR Terapisi Nasıl Uygulanır?

    Geçmiş- Şimdi – Gelecek olmak üzere üç zaman dilimine yönelik olarak 8 aşamalı (bu aşamaların hepsi bir seans sırasında gerçekleştirilir) tedavi, anıların yeniden işlenerek duyarsızlaşmanın sağlanması, mevcut semptomların tedavi edilmesi ve yerleştirme / sonuç aşaması şeklinde olan EMDR aşamaları gerektiğinde ana uygulamaya bağlı kalmak kaydıyla, kişiye göre farklı şekillerde de uygulanabilir.

    EMDR uygulaması sırasında özel bir şey yapılmasına gerek yoktur, hatta çoğu zaman danışanın konuşmasına bile çok az miktarda ihtiyaç duyulur.

    EMDR Terapisi Kaç Seans Sürer?

    8 aşamadan oluşan tedavinin hastanın yaşadığı olay, olayın şiddeti ve kişinin psikolojik dayanıklılığına bağlı olarak 1-3 seans arasında değişmektedir. EMDR kısa süreli terapiler grubunda yer almaktadır. Danışanın ihtiyacına ve yaşadığı olayın şiddetine göre değişen seans aralıkları, uzmanın ve hastanın insiyatifinde değerlendirilir.

    EMDR Terapisi ile Hipnoz Yönteminin Benzerlikleri ve Farklılıkları Nelerdir?

    Hipnozdan farklı bir tedavi yöntemi olan EMDR, kişinin trans haline geçmesine gerek kalmadan uygulanan bir yöntemdir. Danışanın bilinçli olduğu sırada yapılan EMDR, hipnozdan telkine ihtiyaç duyulmaması, kişinin tamamen bilinçli halde olması, uyanık olması ve yönlendirmesiz olması yönleriyle farklıdır.

    Hipnozda hastanın transa geçmesi ve sonrasında da bilinçaltından anılarıyla yüzleşmesi söz konusu olmaktadır. EMDR terapisi söz konusu olduğunda ise, hasta bilinçli olarak anılarla yüzleşir ve kendisinin hiç bir şey yapmasına gerek kalmaksızın yaşadığı olumsuz olaya karşı duyarsızlaşır. Göz hareketlerinin önem kazandığı EMDR için, kişinin içsel sürecinin dışarıya yansıması söz konusu olmaktadır. Dolayısıyla ikisi birbirinden farklıdır.

    EMDR Protokolü Nedir? Aşamaları Nelerdir?

    EMDR protokolü farklı 8 aşamadan oluşur. Danışanın geçmişi, yaşadığı semptomları ve acı anıları belirlenerek tedavinin ne şekilde uygulanacağı belirlenir. Daha sonra hazırlık aşamasına geçilir ve işlemlemeye hazırlık başlar. Değerlendirme aşamasında hedef anı tespit edilerek, bugünkü duygular ve inançlar ortaya çıkartılır. Duyarsızlaşma aşamasında ise anıyı temsil eden resme odaklanılarak negatif inancın ortadan kalkması sağlanırken diğer taraftan olumlu bir düşünceye sahip olması amaçlanır. Sonrasında aşağıdaki uygulamalara geçilir;

    Yerleştirme,

    Beden tarama,

    Kapanış,

    Yeniden değerlendirme.

    Böylece geçmiş-bugün- gelecek temizlenerek kurtarılmış olur. Danışan bakış açısının gelişmesi ve çalışmaların anlaşılması için travmalarla başa çıkabilmeyi öğrenmiş olur. EMDR faydaları uzun dönemde incelendiğinde, hastaların pozitif geri dönüşler yapması çok yaygın bir sonuçtur.

    Tedavide hastanın travmaların canlanması ve olayın sürekli hatırlanması sonucunda olumsuz duyguların kısa bir süreliğine tetiklenmesi söz konusu olmaktadır. Kısa ve uzun süreli yüzleşmelerle anıya dönmek ve anının canlılığını yitirmesi konusunda çalışılan terapide, danışanın içsel dünyasını bilinçli olarak ele alması sağlanmış olur.

    EMDR Terapisi Öncesi ve Sonrasında Neler Yapılması Gerekir?

    Tedavi öncesi bir ön hazırlık evresi yoktur. Ancak danışanın istekli olması ve tedavi için gerekli olan süreçte uygulamaların sorunsuz biçimde yapılması büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle İzmir EMDR uygulaması arayışında olan danışanların, bir kaç seans için zaman ayırmaları sağlıklı bir EMDR protokolü uygulanabilmesi için gereklidir.

    EMDR Tedavisinin Faydaları ve Zararları Nelerdir? Yan Etkileri Var Mıdır?

    EMDR yan etkileri diyebileceğimiz pek de birşey yoktur. Nadiren, danışanların hatırlamak istemedikleri anılarının yeniden hatırlanması, o an için kısa bir süreliğine biraz rahatsızlık verse de EMDR uygulamasına geçildiği anda kişi hızlı bir şekilde rahatlamaya başlamaktadır.

    EMDR Terapisi TSSB Tedavisinde Etkili Midir?

    En çok travma sonrası stres bozukluğu konusunda araştırma yapılan EMDR terapisi yönteminin etkin sonuçlara yol açtığına dair bir çok bilimsel araştırma mevcuttur. 2018 yılı itibariyle 2 milyon kişinin EMDR yönteminden fayda sağladığı bildirilmektedir. Bilişsel Davranışçı Terapi ve EMDR uygulamasının birleştirildiği psikoterapi uygulamalarında çok daha etkin sonuçlar alındığına dair bir çok bilimsel çalışma mevcuttur.

    EMDR Terapisi ile Acı Anıları Silmek Mümkün Mü?

    EMDR konusunda merak edilenlerin başında EMDR terapisi ile acı anıları silmek mümkün mü sorusu gelir. Bir mucize beklenmezken, travmaların etkisinin azalması ve kişinin sağlıklı olması açısından tedavinin başarılı sonuçlar verdiği bilinmektedir. Bazı durumlarda kısa süreli sıkıntıların artması yaşanırken, genel anlamda sonuç memnun edicidir. EMDR için ‘’ışık hızında tedavi’’ tanımlamasıda sıklıkla yapılan bir benzetmedir.

    EMDR Terapisi Kalıcı Bir Yöntem Midir?

    Tedavi yapılan bireylerde 3 ila 5 yıl arasında değişen sürelerde mevcut durum incelemeleri yapılmıştır. İnceleme sonrası terapiden fayda gördükleri ortaya çıkmıştır. Kalıcılık hem danışanın hem de terapistin çabasıyla ortaya çıkacak bir sonuçtur. Bu yüzden danışanın kararı ve hayatını yaşama şekli, sonuç açısından önemlidir. EMDR terapisinden yararlanmak isteyen kişilerin başvuracakları uzman psikoloğun EMDR eğitimi almış olmasına dikkat etmeleri gerekir. Şimdilik EMDR üniversitelerde öğretilen bir yöntem olmadığından, klinik alanda çalışan psikoloğun ek olarak EMDR eğitimi almış olması gerekmektedir.