Etiket: Tedavi

  • Antisosyal Kişilik Bozukluğu

    Antisosyal Kişilik Bozukluğu

    DSM-5 kriterlerine göre antisosyal kişilik bozuklukları sınıflandırılması itibariye B grubu kişilik bozuklukları tanı kriterleri arasındadır. Belirti kümelerinden üç ya da daha fazlasının olması durumda konulan tanının belirtilerinde, tutuklanmasına yol açan tekrarlayıcı eylemlerde bulunuyorsa, yasal yükümlülüklerine uymuyorsa, sık sık yalan öyleme takma isimler ya da kendi şahsi çıkarları için ya da zevki için sahtekârlık yapıyorsa, dürtüselliği ve geleceği tasarlamada problemli ise, sık sık kavga ve dövüşlere katılıp, başkalarının hakkına el uzatmada sinirli ve saldırgan ise, kendi güvenliği ya da bir başkasının güvenliğini hiçe sayıyorsa, sürekli bir işinin olmaması ve parasal yükümlülüklerini yerine getiremiyorsa, başkalarını incitme, kötü davranması sonucu vicdan azabı çekmiyorsa hekimler tarafından bu tanı konulmaktadır. Kişi için onsekiz yaşının altında önce davranım bozukluğu olduğuna ilişkin kanıtlar mevcuttur ki kişinin en az onsekiz yaşında olması gerekmektedir.

    Antisosyal kişilik bozukluğu bireyler ergenlikte oluşan davranış bozukluğuyla hem de yetişkinlikte ayrı derecede sorumsuz ve sosyal alanlardaki tehlikeli davranışlar ile göze çarpmaktadır. Böyle yapıda bulunan kişiler genellikle psikiyatri kliniklerinde, hapishanelerde, ıslah evlerinde ya da özel hekimlerce tedavileri yürütülmektedir. Kişi için tedavi olma eğilimi genelde dış kaynaktan gelmektedir. Aile yakınları, işverenler, öğretmenler daha sıklıkla adli hukuk sistemi gibi kişi veya mercilerce gergin kişilerarası ilişkisi sebebiyle ya da kabul görmesi mümkün olmayan davranışlarıyla bu yapıdaki kişileri tedaviye gitmesi gerektiğiyle alakalı zorlamalarda bulunmaktadır. Mahkemelerce bu yapıdaki kişilere ya terapiye ya da hapishaneye gitmesi yönünde tercihler sunmakta ve bu seçim doğrultusunda şartlı tahliye ile psikoterapiye gidilmesini ve psikoterapi devamlılığı bu şekilde sağlanmaktadır.

    Antisosyaller gönüllü olarak gerçekçi olmayan fiziksel rahatsızlıklarıyla alakalı ayakta tedavi merkezilerine başvurabilir ve tedavi hizmetlerinden yararlanabilmektedir ya da yeşil reçete ile satılan ilaçlara ulaşmak için psikiyatri kliniklerine gelebilmekteler. Antisosyaller diğer insanların haklarını hiçe sayan ve ihlallerde bulunan bir şekilde tarif edildiğine göre sosyal problemler de beraberinde gelmektedir. Tanım itibariyle bu davranışların vuku bulduğu ve suçla eşlik eden durumlarda toplumu derinden tehdit etmektedir.

    Antisosyal Kişilik Bozukluğu olan kişiler psikoterapisi ile iyileşir mi sorusu süregelen bir durumdur. Bu sorunun yanıtını çoğu analistler yarar görmeyeceği konusunda görüş bildirmişlerdir. Psikoterapiyle ilgilenmenin süperego gerektiğine ilişkin bilgilerin olması, empati eksikliği ve toplu normlarını kabul etmemesine ilişkin durumun olması, ikinci durum ise, antisosyal kişilik bozukluğu bireyin tedavi motivasyonunun olmamasından kaynaklanması, üçüncü durum ise antisosyal kişilik bozukluğu bireyin sınırları belirgin olmayan, genetik olarak belirlenmiş bir bütün olduğuna ve belli sayıda ilişkili davranış olmadığına işişkin yaygın kanaattir.

    DSM-1, sosyopatik kişilik rahatsızlık tanısın, başını sürekli derde sokan, sorumluluk duygusunun olmadığı bireyleri, ahlaki açıdan, farklı(anormal) çevrelerde yaşayan cinsel sapkınlıkları da dahil etmekteydi.

    DSM-2, antisosyal kişilik bozukluğu tanılı hastaların durumlarını gözden geçirerek bireylere, sosyal değerlere sadakat göstermeyen, aşırı bencil, sorumsuz, doyumsuz suçluluk duyma ya da bunlardan ders almayan sahip kişiler olduğunu belirtmiştir.

    DSM-3, onbeş yaşından önce başlayan davranışlarında yalan söyleme, hırsızlık, kavga, otoriteye karşı direnme ve aşırı cinsel davranışlar, alkol bağımlılığı ve uyuşturucu madde kullanımını içeren özellikler yazılmıştır.

  • kalın bağırsak kanserinde tedavinin başarılı olduğunu nasıl anlarız?

    Soru 1. Babamda kalın bağırsak kanseri vardı. Tedavi oldu. CEA düzeyi normale geldi. Bu, hastalıktan kurtulduğu anlamına gelir mi?

    Yanıt 1. Bir kanser hastasının tedaviye yanıtını değerlendirirken dikkat edilmesi gereken bazı noktalar vardır. Bunların başında hastalığa ilk tanı konulduğundaki evresi gelir. Kanserler genel olarak dört evrede incelenir. Evre sayısı arttıkça hastalığın daha ileri evde olduğu anlaşılır. Örneğin kalın barsak kanserlerinde evre 1 denildiğinde tümörün bağırsak çeperinde sınırlı bir alanı işgal ettiği anlaşılır. 2. evre ile, tümörün bağırsak duvarını tamamen tuttuğu ancak çevre lenf bezlerine yayılmadığı anlatılmak istenir. 3. Evrede kanser bağırsak etrafındaki lenf bezlerine gitmiş ama uzak metastas yapmıştır. Örneğin karaciğere, akciğere, kemiklere ya da beyine yayılmıştır.

    Kanser hastasının gidişatını belirleyen etmenlerden bir diğeri hücrelerin kanserleşme derecesidir. Bununla anlatılmak istenen hücrenin normalden ne denli farklı olduğudur. Derece arttıkça hücrelerin bölünme ve yayılma kapasitesi artar. İlaç tedavisine yanıt iyi olsa bile hastalığın tekrarlanma olasılığı artar.

    Kalın bağırsak kanserinde hastalığın durumunu gösteren bir diğer etmen sizin de sözünü ettiğiniz tümör belirteci ‘karsinoembriyonik antijen’ düzeyidir. Bu antijen kısaca CEA olarak bilinir. Bazı çalışmalarda başlangıç CEA düzeyi ne denli yüksek ise hastalığın tedavisinin daha zor olduğu gösterilmiştir. Ancak bu kesin kural değildir.

    CEA, kanda bulunan bir proteindir. Kanser hücrelerinden salgılanabildiği gibi normal hücrelerden de salınabilmektedir. Bağırsak kanseri dışında başka bazı kanserlerde hatta kanser dışı iyi huylu durumlarda bile yükselebilmektedir. Dolayısıyla CEA’nın normal kişilerde kanser taraması amacıyla kullanılması doğru değildir. Doğru olan, kalın bağırsak kanseri tanısı konulduktan sonra CEA düzeyine bakmak, düzey yüksek ise tedaviyle kan düzeyinin azalıp azalmadığını kontrol etmektir. Başlangıçta CEA düzeyi yüksek olan bir hastada CEA’ nın normale gelmesi tedaviye yanıtın iyi olduğunu gösterir. Ancak kesin değerlendirme tomografi, MR, PET gibi görüntüleme yöntemleriyle yapılmalıdır.

    Hastanızın bu görüntüleme yöntemlerinde hiçbir tümörü görülmese bile hastalığın bir daha tekrarlayıp tekrarlamayacağı konusunda karar verebilmek için başlangıçtaki evresi de dahil olmak üzere tedavi öncesi durumunu bilmek gerekir. Bu durumda bile ancak istatiksel bilgiler ışığında oranlar verilebilir. Evre 1’ de 5 yıllık yaşam % 90 üzerindedir. Evre 2’ de bu oran % 75- 85 arasındadır. Evre 3’ te hastalığın durumuna göre %40-80 arasında değişir. Son evrede ise % 8’ dir.

  • Tiroid bezi nerede bulunur ve görevleri nelerdir?

    Tiroid bezi nerede bulunur ve görevleri nelerdir?

    Tiroid bezi nerede bulunur ve görevleri nelerdir?

    Tiroid bezi boynun ön kısmında yer alıp erişkinlerde ağırlığı 15 ila 25 gr. arasında değişen ve her biri 3cm uzunluğa ulaşabilen iki lob ile bu lobları bağlayan isthmus denen köprüden oluşan kelebek şeklinde bir organdır. Tiroid bezi T3 ve T4 hormonlarını salgılayarak bazal metabolik hızla birlikte çeşitli kardiyak ve nörolojik fonksiyonları kontrol eder.

    Guatr nedir?

    Normalin ortalama iki katı büyümüş, yanı ağırlığı 40 gr. civarına ulaşmış bir tiroid bezine tıp dilinde guatr denir. Birçok guatrda bir veya birden fazla nodül bulunabilir. Guatrın en sık rastlanan sebebi diyetimizdeki iyot eksikliğidir, fakat gelişmiş ülkelerde sofra tuzuna iyot katılması guatrın tıbbi bir problem olmasına son vermiştir.

    Tiroid bezi hastalıklarını sınıflandırır mısınız?

    Tiroid bezi hastalıklarını basit olarak tiroid bezinin az çalışması, tiroid bezinin fazla çalışması, tiroid bezinin iltihaplanması ve tiroid nodülleri ile tiroid kanserleri olarak sınıflandırabiliriz.

    Tiroid bezinin az çalışmasının belirtileri nelerdir?

    Tiroid bezinin gerekenden az hormon salgılaması, yani tıp dilinde hipotiroidi tabir edilen durum hastalarda birçok şikayete sebep verir. Bunların en önemlileri kolay kilo almak veya diyete rağmen kilo verememek, cildin kuru, kırışık ve özellikle gözler çevresinde şiş olması, saç dökülmesi, enerjisizlik ve unutkanlık, bağırsakların tembelleşmesi, soğuğa dayanıksızlık ve el/ayak üşümesi, kas ağrıları ve güçsüzlük, cinsel istekte azalma, regl döneminde düzensizlik ve sık sık infeksiyon geçirmektir. Kişide bu belirtilerin birkaç tanesi birden mevcutsa tiroid fonksiyonu mutlaka kontrol edilmelidir.

    Tiroid bezinin çok çalışmasının belirtileri nelerdir?

    Hipertiroidi, yani tiroid bezinin gerekenden fazla tiroid hormonu salgılaması genel olarak metabolizmayı hızlandırır ve buna bağlı şikayetlere sebep verir. Bunların başında iştahın açık olmasına rağmen kilo kaybı, istirahat halinde nabzın dakikada seksenin üzerinde olması, çarpıntı şikayetleri, tansiyon yükselmesi, sıcağa dayanıksızlık ve gece terlemeleri, uykusuzluk, asabiyet, cildin devamlı nemli/terli olması, kas ağrıları ve adet düzensizlikleri sayılabilir.

    Tiroid nodülleri ve kanserleri hakkında kısaca bilgi verir misiniz?

    Tiroid nodülleri tiroid bezinin elle muayenesinde sıkça rastlanan bir bulgudur. Tek veya birçok nodül mevcut olabilir. Nodüller risk faktörlerine ve klinik tabloya göre ultrason, ince iğne aspirasyon biyopsisi ve sintigrafiyle değerlendirilip gerekli tedavi uygulanır.

    Tiroid kanserleri tüm kanserlerin yüzde birini oluşturur. Kadınlarda erkeklere oranla üç kat daha fazla görülür. Başlıca risk faktörleri arasında baş ve boyun bölgesine uygulanmış ışın tedavisi, radyasyona maruz kalmış olmak ve tiroid sintigrafisinde tespit edilen “soğuk nodül” yer alır. Tiroid kanserlerinin tedavisi cerrahi olup, ameliyat sonrası kanserin türüne göre radyoaktif iyot tedavisi uygulanır ve ömür boyu takibi gerekmektedir.

    Tiroid ve hamilelik ile ilgili şu bilgileri ekleyebiliriz:

    — Tiroid bezinin az çalışması da, çok çalışması da hamile kalmayı etkileyebilir. Fakat çok daha sık rastlanan durum tiroidin az çalışmasıdır.

    — Özellikle tiroid bezi az çalıştığında ( = hipotiroidi ) regl düzensizlikleri, yumurtlamanın ( ovülasyon ) olmaması ve luteal faz tabir edilen rahmin döllenmiş yumurtanın yerleşmesi için gelişip hazırlandığı dönemin kısalması gibi problemler ortaya çıkar ve bunun sonucunda doğurganlık azalır.

    — Hamilelik öncesi tiroid hormonu seviyeleri ve tiroid antikorları ( anti-TPO ) mutlaka kontrol edilmelidir. Özellikle hamilelik öncesi anti-TPO seviyeleri yüksek bulunan bayanlarda hamilelik sırasında hipotiroidi ( tiroid yetmezliği ) ve düşük riskinin çok daha yüksek olduğu saptanmıştır.

    — Hamilelik sırasında fark edilmeyen veya doğru tedavi edilmeyen tiroid yetmezliği bebeğin hem fiziki gelişimini ,hem de zeka gelişimini ( düşük IQ ! ) olumsuz yönde etkiler.

    — Hamilelik sırasında hem vücudun tiroid hormonu ihtiyacı arttığından, hem de normal laboratuar değerleri hamileler için daima geçerli olmadığından sonuçların bir uzman tarafından değerlendirilmesi çok önemlidir.

  • Meme kanserinden korunma

    Meme kanserinden korunma

    Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türüdür. Her sekiz kadından biri yaşamı boyunca meme kanseri ile karşılaşma riski altındadır. Bu nedenle meme kanserinin tanınması ve erken tanı yöntemlerinin kullanılması, yüksek riskli kadınlarda meme kanseri gelişimini önleyici tedavilerin başlanılması çok önemlidir. Bu bölümde yüksek riskli kadınlarda önleyici tedavi yöntemleri üzerinde durulacaktır.

    Meme kanseri gelişimi açısından risk faktörleri:

    1. Cinsiyet, yaş, ırk/etnisite

    2. Menarş yaşı (ilk adet yaşı), doğum yapma ve sayısı, ilk tam dönem hamilelik yaşı, menapoz yaşı, laktasyon, infertilite, düşük yapma.

    3. Aile öyküsü, bilinen veya şüphe edilen genetik bozukluklar (BRCA1/2, p53, PTEN veya meme kanseri riski ile ilişkili diğer gen mutasyonları)

    4. 30 yaşından önce toraks (göğüs ) bölgesine radyoterapi, hormon replasman tedavisi, alkol kullanımı.

    5. Diğer faktörler (Kişisel meme kanseri öyküsü, meme biyopsi sayısı, atipik hiperplazi veya lobüler karsinoma in situ, dens meme yapısı, vücut kitle indeksi

    Yüksek riskli hastada risk azaltıcı tedaviler

    Meme kanseri açısından yüksek risk grubuna giren kadınlar için bazı risk azaltıcı yöntemler tanımlanmıştır ve uygulanmaktadır. Risk azaltıcı tedavilerin genel olarak amacı; i) Kanserden korunma, ii) Sağkalım avantajı ve iii) Hayat kalitesinde artış sağlamaktır.

    Bu amaca yönelik olarak tanımlanmış olan yaklaşımlar: 1. Yaşam biçiminde değişiklik yapılması 2. Yakın izlem (Tarama) 3. İlaçla önleme (Kemoprevansiyon) 4. Cerrahi

    a. Risk azaltıcı mastektomi (memenin alınması) b. Risk azaltıcı oferektomi (yumurtalığın alınması)

    Bazı yaşam tarzı özelliklerinin (obezite, fazla alkol alımı ve bazı tip hormon replasman tedavileri gibi) meme kanseri açısından risk faktörleri veya artmış risk için belirteçler olduğu yönünde kanıtlar vardır. Ancak, yaşam tarzında yapılacak değişiklikler ile meme kanseri riskinde azalma olması arasındaki ilişki kesin olarak gösterilememiştir.

    Risk azaltıcı ilaçlarla tedaviler (kemoprevensiyon)

    Meme kanseri riskini azaltan ilaçlar sadece 35 yaş ve üzeri kadınlarda önerilir. Öncelikle kadının meme kanseri gelişme riski bu konuda özel olarak hazırlanmış bilgisayar programı veya “Meme Kanseri Gelişme Riski” için oluşturulmuş web sitelerindeki formlar aracılığı ile hesaplanır. Eğer meme kanseri gelişme riski yüksek olarak bulunursa meme kanseri gelişmesini önleyici tedaviler hakkında bireye bilgi verilir ve bu tedavilerden hangisinin daha uygun olacağı, yöntemlerin olumsuz yan etkilerinin neler olabileceği konusunda aydınlatılır.

    Meme kanseri gelişme riskini azaltan iki önemli ilaç Tamoksifen ve Raloksifendir. Her iki ilacında meme kanseri gelişme riskini önemli derecede azalttığı bilimsel çalışmalarda gösterilmiştir. Her iki ilaç önemli tedavi klavuzlarında meme kanseri gelişmesini önlemek için önerilmektedir. Ülkemizde de 2010 da yapılan meme hastalıkları konsensus toplantısında bu ilaçların meme kanserini önlemede tedavi amaçlı kullanımları önerilmiştir.

    Özellikle birinci derecede yakını (anne, kız kardeş) meme kanseri olan bireylerin mutlaka risk değerlendirmesi yapılmalı ve yüksek riskli olan 35 yaş üzeri bireylerde meme kanserini önleyici tedaviler konusunda tedbirler alınmalıdır.

  • Ülser

    ÜLSER

    Ülser nedir?

    Ülser denildiğinde ilk aklımıza gelen midenin çıkış kısmında yani bağırsakların başlangıcındaki “duedonal ülser”dir ve bu hastalık mide asit salgısının fazlalığı ile oluşur. Mide asidi yoksa bu tip ülserde olmaz. Bu tip ülsere ise “peptik ülser” denir yani mide asidi ile gelişen ülser denir. Karın üst kısmında ağrı ile birliktedir. Mide asidi giderilirse bu ülser geçer. Kanserleşme riski yoktur. Ayrıca midenin kendisinde oluşan ülserler vardır ki bunlar tehlikeli olabilir ve kansere dönebilirler. Bu ülserler pek ağrı yapmaz ve mide asit fazlalığına bağlı oluşmazlar ve tedavileri yakın takip ister. Tamamen tedavi oluncaya kadar takip edilmelidirler. Ülserlerde helicobacter denilen mikropların da etkisi gösterilmiştir.

    Ülser hastalarının özellikleri vardır. Her yaşta oluşabilirler. Genellikle hassas, alıngan, kırılgan ve stresli insanlardır. Bahar aylarında ülser ağrıları artar.

    Ülser tedavisi, ülserin yerine göre değişir. Duedonal ülserle, mide ülserlerinin tedavileri farklıdır. Hastalığın şiddeti, mikrop olup olmaması, kanama yapıp yapmaması, ağrının geçip geçmemesi, ağrının sırta vurup vurmamasına bağlı olarak farklılık gösterir.

    Ülserler sindirim sistemi kanalı boyunca mukoza adı verilen iç tabakada yer alan yarıklardır. Peptik ülser, mide ya da oniki parmak barsağının (mideden sonra gelen ilk kısım) asidik salgılarla tahriş olması sonucu ortaya çıkan kronik bir hastalıktır.

    Ülser görülme sıklığı toplumumuzda herhengi bir zamanda mevcut ülserli hasta (yeni geçiren veya geçirmiş) %2- 6'dır. Duedenal (onikiparmak barsağı) ülseri, mide ülserine göre çok daha fazla görülür. Duedenal ülser 30- 50 yaşları arasında daha sık olup, erkeklerde kadınlara göre 2- 4 kat daha sıklıkla görülmektedir. Mide ülseri 60 yaşından sonra daha sık gözlenir ve kadınlarda daha çok görülür.

    Peptik ülser nasıl ortaya çıkar?
    Midenin iç kısmında mukoza adında bir tabaka bulunur. Bu tabakadan asit ve pepsin enzimi salgılanır. Bu salgı aşırı miktarda olduğunda koruyucu faktörler bunu engellemeye yetmez. Mide ve oniki parmak barsağında yara oluşturur. Bu durumda ülser oluşumuna neden olur.

    Diğer bir neden ise Helicobacterpylori olarak isimlendirilen bakterinin enfeksiyon meydana getirmesidir. Bu enfeksiyon peptik ülserli hastaların yüzde 70-80'inde bulunmaktadır. Bu durum ortaya çıktığında antibiyotiklerle tedavi edilmezse hayat boyu görülebilir. Çünkü bu bakteriler yapısında bulunan sindirici enzimler (parçalayıcı bir yapı) ve fiziksel yetenekleriyle midenin mukoza bariyerini eritirler. Bunun sonucunda da midede bulunan güçlü asit yapısındaki sindirici sıvılar bu mukoza tabakasının altında bulunan örtü tabakasının hücrelerini sindirir. Daha ağır durumlarda bunun altındaki dokularda da hasar meydana gelebilir. Sonuçta peptik ülser oluşur.

    Bunların dışında da bazı nedenler de ülser oluşmasına sebeb olabilir. Alkol,sigara,ilaçlar (aspirin, antiromatizmal ilaçlar, kortizon…), stres.

    Peptik ülserin belirtileri
    Midede yanma ve ağrı. Ağrı genellikle öğün aralarında meydana gelir. Gece hastayı uykudan uyandırabilir (daha çok duedenal ülserde). Yemek yemekle ve antiasit dediğimiz mide asidini nötrleyen çiğneme tableti ve pastillerle birkaç dakika ile birkaç saat arasında ağrı hafifler. Sonbahar ve ilkbaharda ağrıların sıklığı artar. Bulantı ve kusma, kilo kaybı, şişkinlik ve geğirme, daha az sayıdaki hastada ise perforasyon görülebilir.

    Ülser tanısı için üst sindirim sisteminin radyolojik tetkiki veya daha iyisi üst sindirim sistemi endoskopisi (özofagogastroduedenoskopi) ile konur. Peptik ülserler kronik ve tekrarlayıcıdır. Hayatı kısaltmaktan çok hayatın kalitesini azaltır. Tedavi edilemeyen bir ülserin iyileşmesi 10 – 15 yıl kadar sürer.

    Peptik ülserden korunmak için…
    – Alkol ve sigara kullanmayın,

    – Mide asidini arttıran, kahve, kola gibi mideye zarar veren kafeinli içeceklerden uzak durun,

    – Stres ülsere yol açan bir durumdur. Stresten uzak sakin bir yaşam sürmeye çalışın

    – Bal yemenizin ülserin iyileşmesine çok faydası vardır. Büyük oranda iyileşme sağlar. Ağrı ve yanma şikayetlerini yok eder. Diyabet öykünüz yoksa bir tatlı kaşığı doğal bal tüketebilirsiniz.

    – Az ama sık yemek yiyin.

    – Aspirin asidik yapıda olduğundan ülserli kişilerde rahatsızlığa yol açabilir,

    – Aniden mideniz ağrıdığında bir bardak ılık su içip rahat bir şekilde oturun,

    – Sindirimi zor olan özellikle çiğ besinlerden uzak durmak gerekir. Özellikle soğan ve sarımsak mideye zarar verir ve bu yüzden ülser hastalarına tavsiye edilmez.

    – Doğru tedavi için doğru yaklaşım gerekir…

  • Tansiyon

    TANSİYON

    Tansiyonunuz Kaç?

    Tansiyonunuz kaç biliyor musunuz?
    Hastaların azımsanmayacak kadar büyük bir çoğunluğu kan basıncının yüksek olduğunun farkında değildir. Bu durum mortalite ve morbiditenin artmasına neden olmaktadır. Tuz tüketiminin fazla olduğu toplumlarda kan basıncı yüksekliği de daha sık görülür. Türkiye'de yapılan Salturk çalışmasıyla bir kişini ortalama 18 g /gün tuz aldığı saptanmıştır. Oysa alınması gereken günlük tuz miktarı en fazla 6 g olmalıdır.

    Kaça çıkarsa tehlikeli?
    JNC (joint national committee)'ye göre 140/90 mmHg üzeri hipertansiyon olarak kabul edilmektedir. Avrupa Hipertansiyon Cemiyeti'ne (AHA) göre ise tansiyon sınıflaması daha ayrıntılı olarak alınmıştır. Ev ölçümleri için hipertansiyon sınırı 135/85 mmHg , 24 saatlik kan basıncı takibinde ise sınır 125/80 mmHg olarak belirlenmiştir. Sistolik (büyük) tansiyonun 140 mmHg üzerinde, diastolik (küçük) tansiyonun ise 90 mmHg altında olduğu duruma ise izole sistolik hipertansiyon denmektedir. Malign hipertansiyon tanımı papil (göz dibi) ödemi, akciğer ödemi, bayılma ile giden bir kliniği tanımlar.

    Belirtileri nelerdir?
    Hastaların önemli bir kısmında herhangi bir belirti yoktur. Bazen tek belirti ölçülen kan basıncının yüksek gelmesidir. Bazı hastalarda karşılaşılan en önemli belirtiler baş ağrısı, çarpıntı, nefes darlığı, halsizlik, bulantı kusma, baş dönmesi şeklindedir. Uzun süren kontrol edilmeyen hipertansiyon ancak hedef organ hasarlarıyla kendini belli eder. Bu organlar beyin, kalp, böbrek, retina ve kan damarlarıdır. Bu organlara ait bulgular ve hastalıklar böbrek yetmezliği, proteinüri, damarlarda anevrizma (anormal genişleme), tıkanma, inme ensefalopati, kalp damar hastalığı, kalp krizi ve kalp yetmezliği şeklinde görülür.

    Nedenleri nelerdir?
    Hipertansiyonun nedeni % 90-95 bilinmemektedir, % 5- 10'luk kısımda ise bir nedene bağlı (sekonder) hipertansiyon söz konusudur.

    Hangi durumlarda sekonder hipertansiyonu düşünmek gerekir?
    Yaş, öykü, fizik inceleme, laboratuar bulguları sekonder bir neden düşündürüyorsa,kan basıncı ilaca zor cevap veriyorsa, iyi kontrol edilmiş tansiyon birden kontrolden çıkıp yükselmeye başlıyorsa,hedef organ hasarı varsa,kan basıncı >180/110 mmHg ise sekonder hipertansiyonu düşünmek gerekir.

    Hipertansif hastanın değerlendirilmesi

    Bu durumda 3 hususa dikkat etmek gerekir:

    1 – Hipertansiyon yaratan sekonder bir neden araştırmalı,
    2 – Hedef organ hasarı ve eşlik eden hastalık bakılmalı,
    3 – Diğer kardiovasküler risk faktörleri değerlendirilmelidir.

    Tansiyon nasıl ölçülmelidir?
    Tansiyon ölçümünde;

    • Kişi gevşemiş bir pozisyonda rahat olmalı
    • Yarım saat öncesinde kafein almamış, bir şey yememiş olmalı
    • Sigara içmemiş olmalı
    • Ölçümden önce en az 5 dakika istirahat etmeli
    • Koldan tüm giysiler çıkarılmalı
    • 2 dakika aralıklarla 2 veya daha fazla ölçüm yapılmalı
    • Kullanılan cihazın boyutları uygun olmalı

    Tedavisi nasıl olmalıdır?
    Tedavideki temel hedef mortalite (ölüm) ve morbidite (sakatlık) oranlarını azaltmaktır. Hedef 140/80 mmHg altı olmalı; eğer böbrek hastalığı ya da diyabet mevcutsa bu durumda 130/80 mmHg altı hedef alınmalıdır.Hipertansiyon ciddi ama tedavi edilebilir bir hastalıktır. Tedavi edilmezse kalp, beyin, böbrek, göz gibi organlarda istenmeyen durumlara sebep olabilir, tedavisi ömür boyu sürmelidir, İlacı sadece bulgular ortaya çıktığı zaman değil sürekli kullanılması gerekmektedir.Kan basıncı düşünce ya da şikayetler kaybolunca tedavinin bırakılmaması gerektiği unutulmamalıdır.İlaçların bağımlılık yapmayacağı, genel önlemlere uyulmazsa ilaçların yetersiz geleceği eğer hasta üzerine düşen görevleri yapmazsa doktor doktor gezmesinin ona hiçbir fayda sağlamayacağı anlatılmalıdır.

    Non farmakolojik (ilaç dışı) tedavi : Yaşam tarzı değişikliği, tuz alımının kısıtlanması, ideal kiloya ulaşma, fizik aktivite artışı, sigarayı bırakmak, aşırı alkol tüketimini önlemek, diyeti düzenlemek, sık sık günde 5-6 öğün ama az miktarda yemek yemek, potasyumdan kalsiyumdan zengin besinler tüketmek, doymuş yağdan fakir diyet almak ilaç dışındaki tedavi yöntemlerinin temel prensipleridir.

    Non-farmakolojik tedavilerin tansiyonu düşürme oranları ise şu şekildedir:

    Kilo verme: 5- 20 mmHg (sistolik)
    Sebze-meyve ağırlıklı beslenme: 8- 14 mmHg (sistolik)
    Tuz kısıtlama: 5-10 mmHg (sistolik)
    Fizik aktivite: 4- 8 mmHg (sistolik)
    Alkol alımını kısıtlama: 2- 4 mmHg (sistolik)

    İlaç (farmakolojik tedavi) : Hastanın yaşına eşlik eden diğer hastalıklarına uygun değişik grup ilaçlar ile hekim hipertansiyonu tedavi etmeye çalışır. Yapılan çalışmalarda en az 2- 3 ilacın gerektiği belirlenmiştir. İlaç kullanmaya rağmen tansiyonda düşme sağlanamazsa buna dirençli hipertansiyon denir. Bu durumda ilaç kullanmak en azından kardiovasküler mortalite ve morbiditeyi azaltmaktadır.

    tasarım

  • Reflü hastalığı

    Reflü hastalığı nedir ? Mide içeriğinin yemek borusuna kaçmasına gastroözofageal reflü ya da kısaca reflü diyoruz. Bu durum normal/sağlıklı kişilerde de yemeklerden sonra az miktarda olabilmektedir. Ancak, bu durum, kişide şikayete neden oluyor, yaşam kalitesini etkiliyor ise o zaman reflü hastalığı söz konusudur.

    Reflü hastalığının belirtileri nelerdir ? En sık rastlanan belirti yanmadır. Yanma ile ifade edilen, özellikle yemeklerden sonra midenin üst bölgesinden yukarıya, yemek borusuna doğru olan yanma hissidir. Bir diğer önemli belirti ise yiyeceklerin ya da acı, ekşi sıvıların ağza gelmesidir. Bu iki belirtiden herhangi birinin varlığında reflü hastalığı teşhisi konulabilir. Bazen bu şikayetler gece olabilir ve hastayı uykudan uyandırabilir. Ayrıca yutma zorluğu ve ağrılı yutma da olabilir. Reflü hastalığı için tipik olan bu belirtiler dışında atipik dediğimiz belirtiler de olabilir. Atipik belirtiler tipik belirtiler olmaksızın mevcut ise o zaman teşhis koymak güç olabilir.

    Reflü hastalığının atipik belirtileri nelerdir ? Göğüs ağrısı, özellikle sabahları daha belirgin olan ses kısıklığı, kuru-tahriş öksürüğü, boğazda gıcıklanma hissi reflü hastalığının atipik belirtileridir. Ancak, hastalarda bu şikayetlere neden olabilen diğer durumların dışlanması gerekir. Örneğin, göğüs ağrısı olan bir hastada öncelikle kalp hastalıklarının araştırılması, ses kısıklığı, tahriş öksürüğü olan hastalarda KBB muayenesinin yapılmış olması gerekir.

    Reflüyü kolaylaştıran durumlar nelerdir? Yemek alışkanlıkları, fazla kilo, korse takmak, gebelik, bazı ilaçlar, alkol, sigara ve stres sayılabilir. Yemekle ilgili olarak; acele yemek yeme, midenin aşırı doldurulması, yağlı-kızartma yemekler, aşırı salçalı-soslu besinler, kahve, dolu mide ile yatmak reflüyü kolaylaştıran faktörler olarak sayılabilir.

    Reflü hastalığında teşhis nasıl konulur ? Hastalığın teşhisi şikayetler ile genelde kolaylıkla konulur. Herhangi bir tetkike gerek olmayabilir. Ancak şikayetler orta yaşın üstünde ortaya çıkmış ise, şikayetler uzun süredir devam ediyor ise, atipik dediğimiz şikayetler var ise, ya da kilo kaybı, yutma zorluğu, ağrılı yutma, kanama, kansızlık gibi ciddi belirtiler mevcutsa bu hastalarda mutlak tetkik gerekir.

    Reflü hastalığında tetkik derken neyi kastediyorsunuz ? Reflü hastalığında gerektiğinde ilk yapılacak tetkik gastroskopi, halk arasındaki genel deyimi ile endoskopidir. Ancak reflüsü olan her hastada endoskopide hastalık teşhisi koyduran bulgu olmayabilir. Bu durumlar da gerekirse ileri teşhis yöntemleri uygulanabilir.

    Endoskopi nedir? Endoskopi ucunda bir video kamera bulunan yumuşak bir boru şeklindeki aletler ile tüp şeklindeki organların muayenesini anlıyoruz. Reflü hastalığında kullanılan endoskopik muayeneye gastroskopi diyoruz. Gastroskopide yaklaşık 9 mm genişliğinde yumusak bir boru şeklindeki aletle yemek borusu, mide ve duoenum (onikparmak barsağı) incelenmektedir. Bu inceleme, bu konuda sağlık bakanlığından onaylı uzmanlık belgesi olan, deneyimli bir hekim tarafından yapılmalıdır. Günümüzde teknolojinin verdiği imkanlarla bu muayene yaklaşık 5 dakikada ve hastaya hiçbir rahatsızlık vermeden uygulanabilmektedir.

    Reflü hastalığı nasıl tedavi edilir ? Antiasid dediğimiz çiğneme tabletler ve şuruplar hastalarda şikayetlerin giderilmesinde yararlıdır. Anlık rahatlama sağlar ancak hastalığa bağlı oalrak yemek borusu altında gelişmiş yaraların iyileşmesinde etkisi yoktur. Hastalar bu ilaçları sürekli kullanma ihtiyacı hissediyorlarsa, sorun var demektir, hekim kontrolü gekekir. Günümüzde reflü hastalığı tedavisinde kullanılan en etkili ilaçlar proton pompası inhibitörü (PPİ) denilen ilaçlardır. Bı ilaçlar genellikle günde bir kez, sabah, kahvaltıdan yarım saat önce kullanılmaktadır. Bu ilaçların önemli yan etkisi bulunmamaktadır.

    Reflü hastalığında ilaç dışı tedavi yöntemleri varmıdır ? Evet. Günümüzde laparaskopi yöntemi ile mide girişinin sıkılaştırılması esasına dayanan cerrahi tedaviler uygulanmaktadır. Fundoplikasyon denilen bu tedavi ile %90'a varan başarılı sonuçlar alınmaktadır. Ancak bu tedaviyi yapacak hekimin mutlaka bu konuda deneyimi olması gerekir. Ameliyatlar ile çok başarılı sonuçlar alınmakla birlikte hastalarda ameliyat sonrası genellikle geçici olan yutma zorluğu, geğirememe ve aşırı gaz çıkarma gibi şikayetler olabilmektedir. Ayrıca uzun vadede ameliyat olan hastaların bir kısmında ilaç gereksinimi yine olabilmektedir. Bu nedenlerle ameliyat kararı, hasta, gastroenterolog ve cerrah tarafından birlikte konulmalıdır. Cerrahi tedaviden yarar görecek hastalar genellikle PPİ tedavisinden yararlanan hastalardır. Hasta PPİ tedavisinden yarar görmüyor ise bu hasta çok büyük olasılıkla, istisnai durumlar dışında cerrahi tedaviden de yarar görmeyecektir. Hasta ilaç tedavisinden yarar görmüyor ise reflü teşhisi doğru olmayabilir. Bu nedenle ameliyat öncesi teşhisten ve hastanın cerrahi tedaviden yarar göreceğinden emin olmak gerekir. Gerektiğinde ameliyat öncesi hastalarda manometri ve 24 saatlik pH-metre denilen muayene yöntemleri uygulanmalıdır.

    Son yıllarda reflü hastalarında ilaç tedavisi ve cerrahi dışında bir tedavi yöntemi olarak endoskopik tedaviler geliştirilmiştir. Bu yöntemlerde amaç cerrahidekine benzer şekilde yemek borusu ile midenin birleştiği alanı sıkılaştırmak ve mide içeriğinin yemek borusuna kaçışını engellemektir. Ancak bu tedavi yöntemleri yenidir ve uzun süreli sonuçları bilinmemektedir, bu nedenle de her hastaya önerilmemektedir.

    Reflü hastalığı kansere neden olur mu? Teorik olarak evet, ancak pratikte, özellikle ülkemizde seyrek rastladığımız bir durumdur. Uzun süreli reflü yemek borusu alt kısmında hücresel değişikliklere neden olmakta ve yemek borusunun yüzeyi Barrett metaplazisi denilen farklı hücreler ile kaplanmaktadır. Barrett metaplazisi olan hastaların %10’unda uzun yıllar içinde kanser gelişme riski vardır. Ancak, bu riski çok abartmamak gerekir. Barrett metaplazisi olan hastada kanser gelişme şanssızlığı her yıl için %0.5 tir. Endoskopi ve biyopsi ile Barrett teşhisi konulan hastalar, biyopsi sonuçlarına göre belli aralıklarla endoskopik tetkik yaptırır iseler, kanser tam gelişmeden ya da çok erken dönemde yakalanma imkanı vardır.

    Reflü hastalığının ülkemizdeki özellikleri nelerdir? Reflü hastalığı ülkemizde de tüm batı toplumlarında olduğu gibi sık rastlanan bir durumdur. Ülkemizde yaşayan kişilerin yaklaşık yarısı bu hastalıkla ilişkili şikayetleri sık veya seyrek olarak yaşamaktadırlar. Yaklaşık olarak beş kişiden birinde ise bu hastalıkla ilgili belirtiler haftada 1-2 kez görülmektedir. Ancak ülkemizde hastalık genelde hafif seyirlidir ve kolay tedavi edilebilmektedir. Kansere ilerleyebilen Barrett metaplazisi ise seyrek görülmektedir.

    Proton pompası inhibitörü denilen ilaçlar ne kadar süreyle kullanılabilir, kullanımları güvenli midir ? Bu ilaçları uzun süreli kullanımının güvenli olduğu kabul edilmektedir. Günümüzde bu ilaçların 16 yıl süreyle güvenle kullanılabileceğini biliyoruz. Ancak bunların kullanımı mutlaka hekim bilgisi dahilinde olmalıdır. Teşhisten emin olmadan kesinlikle uzun süreli kullanılmamalıdır. Uzun süreli kullanacak hastada mutlaka gastroskopik tetkik yapılmış olmalıdır. Her ilaçta olduğu gibi bu ilaçlar da etkin ama mümkün olan en düşük dozda kullanılmalıdır.

  • Crohn hastalığı

    Crohn hastalığı nedir ?
    Crohn hastalığı sindirim sisteminin ciddi bir inflamatuvar hastalığıdır. İnflamatuvar hastalık dediğimizde muhtemelen mikrobik olmayan iltihabi bir hastalığı anlıyoruz. Crohn hastalığı sindirim sisteminin herhangi bir bölgesini tutabilir, ancak en sıklıkla resimde işaretli alan olarak gösterilen terminal ileum denilen ince barsakların son kısmı ile çekum denilen kalın barsağın başlangıcını tutar. Seyrek olarak cilt, eklem, göz, akciğer, karaciğer, safra yolları ve pankreasın da hastalanması söz konusu olabilir.

    Başlıca belirtileri ishal, kramp tarzında karın ağrısı, bazen kanama ve ateştir. Ayrıca iştahsızlık, kilo kaybı görülebilir ve çocuklarda gelişme geriliği nedeni olabilir. Şikayetlerin varlığı ve derecesi kişiden kişiye değişkenlikler gösterebilir. Kişinin yaşam kalitesini önemli derecede düşüren bir hastalıktır.

    Crohn hastalığı kronik bir hastalıktır. Dolayısıyla hiçbir tedavi yöntemi hastalığı tamamen bitiremez ama hastalığın kontrol altına alınması ve yaşam kalitesinin yükseltilmesi mümkündür.

    Ne kadar sıklıkta görülen bir hastalıktır ? Ülkemiz için kesin bir rakam vermek mümkün olmayabilir, ancak dünya verilerine göre 100.000 kişinin 1-7’sinde görülebilen bir hastalıktır. Gelişmiş kuzey ülkelerinde daha sık görülmektedir. Kadın ve erkeklerde eşit oranda görülür. Her yaş gurubunda görülür ancak en sıklıkla 30 yaşından önce görülür. Ancak hastalığın 60-70’li yaşlardan sonra da görülmesi mümkündür.

    Crohn hastalığı genetik bir hastalık mıdır ? Bazı ırklarda hastalığın daha sık olduğu ve bazı ailelerde birden fazla bireyde hastalığın bulunduğu bilinmektedir. Crohn hastalarında bazı genetik değişkenlikler gösterilmiştir. Ancak günümüzde Crohn hastalığı olan bir bireyin ailesindeki bireylerde hastalığın gelişip gelişmiyeceğini kesin gösteren bir genetik gösterge mevcut değildir.

    Crohn hastalığının belirtileri nelerdir ? Hastalığın en sık ve erken belirtisi karın ağrısı ile ishaldir. Karın ağrısı yemek sonrası, göbek çevresi veya göbek altı bölgesinde olur. İştahsızlık, kilo kaybı, çocuklarda gelişme geriliği ve izahsız ateş diğer görülebilecek belirtilerdir. Anal bölge tutulumu olduğunda anüste ağrı, apse, akıntı görülebilir. Bazen bu şikayetler karın ağrısı ve ishal olmadan da görülebilir. Bu durumda teşhis güç olabilir. Hastalığın tuttuğu bölgeye bağlı olmak üzere hastalarda cilt, eklem, göz, akciğer, karaciğer ve pankreas ile ilgili şikayetler de gelişebilir.

    Crohn hastalığı nasıl teşhis edilir ? Hastanın tipik şikayetleri hastalığı akla getirir, bazı hastalarda ise hastanın öyküsü ile teşhis koymak mümkün olabilir. Ancak teşhisin doğrulanması ve/veya hastalığın hangi bölgeleri tuttuğunu ve hastalığın şiddetini görmek için bir dizi tetkik gereklidir. Kan tahlilleri ile kolonoskopi her hastada uygulanan tetkiklerdir. Bazı hastalarda dışkı tetkiki, gastroskopi, ince barsakların tetkiki, bilgisayarlı tomografi veya MR zaman zaman gerekli görülen araştırmalardır. Hangi hastada hangi tetkikin yapılmasına gastroenterolog karar vermelidir.

    Crohn hastalığının tedavisinde hangi ilaçlar kullanılır ? Crohn hastalığında şifa yani tedavi ile hastalığın bitmesi söz konusu olmadığından amaç hastanın şikayetlerinin kontrol altına alınmasıdır. Bu nedenle; inflamasyonu baskılamak, yara iyileşmesini sağlamak, ateş, ishal ile karın ağrısını kontrol etmek ve cerrahi riskini azaltmak tedaviden beklenen amaçlardır. Bu amaçlarla, aminsalisilik asid bileşekleri (Salozoprin, Salofalk, Asacol vb), kortizon, antibiyotikler ve immun sistem düzenleyicileri (azatiopurin, 6-merkaptorurin, metorexate ve benzerleri) sıklıkla kullanılan ilaçlardır. Son yıllarda kullanıma giren infliximab (Remicade) ise çok etkin ancak seçilmiş vakalarda kullanılması gereken bir ilaçtır.

    Crohn hastası kim tarafından tedavi edilmelidir ? Crohn hastası mutlaka bu konuda deneyimli bir gastroenteroloji merkezi veya gastroenterolog tarafından tedavi ve takip edilmelidir. Çünkü bu hastalıkta hastaya reçete yazmak ile sorun çözülememektedir. Gerektiğinde ve zaman kaybetmeden tedavi değişiklikleri yapmak ve kullanılan tüm ilaçların tüm özelliklerini bilmek çok önemlidir. Çünkü kullanılan ilaçların önemli yan etkileri mevcuttur. Bu nedenle hastayı takip eden hekimin bu konuda sadece bilgili değil, aynı zamanda deneyimli olması gerekir.

    Hastalığın tedavisinde cerrahinin yeri nedir ? Hastaların çoğunda yaşamları boyunca cerrahi tedavi gerekli olabilmektedir. Ancak cerrahi tedavi hastalığı bitirmediğinden, hastalar mümkün olduğunca cerrahiden uzak tutulmağa çalışılır. Cerrahinin mutlak gerekli olduğu durumlarda ise bundan kaçınmak sorunların artmasına neden olabilir. Bu nedenle cerrahi gereksinimi ortaya çıktığında bu durum gastroenterolog ve Crohn hastalığı konusunda deneyimli bir cerrah tarafından birlikte değerlendirilerek karar verilmelidir.

    Hastalıkta yaşam tarzı, beslenme şeklinin önemi nedir ?
    Crohn hastalığında iştahın azalması, barsaklarda emilimin bozulması ve ishal gibi nedenlerle, sıvı, besinler, vitaminler ve minerallerin eksikliği söz konusu olmaktadır. Bu nedenle hastaların iyi beslenmesi ve tedavileri süresince bu durumun da göz önünde tutulması önemlidir.

    Diyetin hastalıkta önemli bir rolü olmadığına inanılır. Ancak hastalığın aktif olduğu dönemlerde fazla posalı besinler (çiğ sebze ve meyveler gibi) ve baharatlardan kaçınmak uygun olur. Crohn hastalarında normal kişilere oranla laktoz entoleransının (süte tahammülsüzlük) daha fazla olduğuna inanılır. Bu nedenle hasta eğer bir büyük bardak süt içtikten sonra karın ağrısı, gaz, işhal veya şişkinlik gibi şikayetler tanımlar ise süt ve süt ürünlerinden kaçınması uygun olur.

    Crohn hastasının dikkat etmesi gereken bir konu da sigaradan kaçınmasıdır. Sigara Crohn hastasında, hastalığın şiddetlenmesine ve kontrolünün güçleşmesine neden olmaktadır.

    Crohn hastası çocuk sahibi olabilir mi ?
    Gerek anne ve gerekse de baba adayında Crohn hastalığının varlığı üretkenliği tamamen ortadan kaldırmaz ancak hastalığın aktif döneminde bu olasılık düşebilir. Bu nedenle gebelik planlı ve hastalığın kontrol altına alındığı dönemde olmalıdır. Baba adayının planlanan bir gebelik öncesi bazı ilaçları belli süre kesmiş olması gerekir. Anne adayı için çoğu ilaçta böyle bir tedbir gerekmez, ancak bu kullanılmakta olan ilaca göre değişkenlik gösterebilir. Gebelikte hastalığın ortaya çıkması ya da hastalığın alevlenmesi düşük ve erken doğum riskini arttırır.

  • Helicobacter pylori

    Helicobacter pylori adlı bakteri 1983 yılında ilk defa Avusturalyalı iki doktor tarafından insan midesinde gösterildi. Daha sonra bu bakterinin ülser hastalığının en önemli nedeni olduğunun kanıtlanması gastroenterolojide bir çığır açmıştır. Çünkü; eskiden ülserin yaşam boyu devam eden bir hastalık olduğu ve zaman zaman alevlenmeler ile seyrettiği bilinirdi. Oysa, günümüzde ülser hastalığının en önemli iki nedeninin Helicobacter pylori ile aspirin ve benzeri ağrı kesici romatizma ilaçlarının olduğunu biliyoruz. Bakteri tedavi ediir ve hasta aspirin ile benzeri ağrı kesici ilaçları kullanmaz ise ülser hastalığı tamamen ortadan kalkmış olur.

    Resimde midedeki bakterilerin özel mikroskoplar ile çok büyütülmüş görüntüleri görülmektedir.

    İlerleyen yıllarda bu bakteri ile gastrit, mide kanseri ve mide lenfoması gibi hastalıklar arasında önemli bir ilişkinin varlığı gösterildi. Ancak midesinde bakteri olan herkesin mide kanseri adayı olması söz konusu değildir. Kanser gelişimi tek bir etken ile oluşmamamktadır. Kanseri oluşması için genetik yatkınlık, bakteri nin varlığı, kötü beslenme gibi birçok faktörün bir araya gelmesi söz konusudur.
    Helicobacter pylori 'nin mide hastalıklarındaki bu önemli rolünün kanıtlanmış olması bu bakteriyi insan midesinde gösteren Marshall ve Warren'e 2005 yılında Nobel ödülünün verilmesine neden olmuştur. Bu gastroenteroloji alanında verilen ilk Nobel ödülü olması nedeniylede çok önemlidir.

    Helicobacter pylori 'nin görülme sıklığı nedir ?
    Helicobacter' in toplumlarda görülme sıklığı o toplumun sosyoekonomik durumu ile çok yakından ilişkilidir. Örneğin bu bakteri ile infekte olmuş insanların oranı Avusturalya'da %20, ABD'de %30 oranında bulunurken ülkemizde %70 civarındadır. Bazı Afrika ülkelerinde %100'e ulaşabilmektedir. Ailede yaşayan birey sayısı arttıkça bakterinin bireylerde bulunma olasılığı da artmaktadır.

    Helicobacter pylorinasıl bulaşmaktadır?
    Bakterinin nasıl ulaştığı kesin bilinmemektedir ancak, bakterinin ağız yoluyla bulaştığı ve bu bulaşmanın genellikle çocukluk çağında olduğu kesindir.

    Helicobacter pylori varlığı nasıl tespit edilir ?
    Endoskopi yapılan hastada mideden alınan biyopside bakterinin varlığı kolaylıkla tespit ediebilmektedir. Endoskopi yapılmayan hastada nefes ya da dışkı testi ile bakterinin varlığı saptanabilir. Tüm bu yöntemler ile bakteri aranır iken hastanın mide asidini azaltan ilaçlar veya antibiyotik almadığından emin olmak gerekir. Bu ilaçlar bakterinin görünmesini engellemektedir. Kan ya da tükrük testlerinde bu bakteriye karşı gelişmiş antikorun gösterilmesi bakterinin varlığını göstermez. Bu testler ile gösterilen antikor hastanın yaşamının herhangi bir döneminde bakteri ile karşılaştığını gösterir, bakterinin canlılığının göstergesi değildir. Bu nedenle pratikte bu testler kullanılmamalıdır.

    Ne zaman tedavi edilmelidir ?
    İdeali bakteriyi taşıyan her hastada tedavi uygulamaktadır. Ancak ülkemizde bakterinin çok yaygın olması, tedavide başarı oranının düşük olması, giderek artan antibiyotik direnci ve maliyet nedeniyle mutlak tedavi gereken hastalarda öncelikle tedavi uygulanmaktadır. Mide veya duodenum (oniki parmak barsağı) ülseri olan, erken mide kanseri nedeniyle ameliyat olmuş veya ailesinde birinci derecede akrabasında mide kanseri olan hastalar ile midesinde metaplazi denilen hücresel değişiklikleri olan hastalardxa mutlaka tedavi uygulanmalıdır. Bunun dışındaki durumlarda bireysel karar verilebilmektedir.

    Nasıl tedavi edilir ?Her bakteride olduğu gibi tedavide antibiyotikler kullanılmaktadır. Ancak Helicobacter pylori güç tedavi edilebildiğinden tedavide iki antibiyotik birlikte kullanılmakta ve tedaviye mide asidini azaltan bir ilaç ilave edilmektedir. Mide asidinin azaltılması antibiyotiklerin etkisini arttırmaktadır. Tedavi süresi 10-14 gün olmalıdır. Bu tedavi süresince antibiyotiklerin bazı yan etkileri olabilir. Bu nedenle mümkün ise ilaçlar kesilmemelidir. Çünkü böyle bir durum ikinci denemede bakterinin tedavisini güçleştirebilir.

    Tedavi edildikten sonra tekrarlar mı ?
    Etkin bir tedavi uygulandığında bakteri %80-90 olasılıkla tedavi edilmektedir. Bakterinin tekrar midede görülme olasılığı ise çok düşüktür. Ancak maalesef ülkemizde bu bakteriyi tedavi edebilme olasılığı günümüzde %50-65 oranına düşmüştür. Bunun nedeni toplumumuzda antibiyotiklerin gelişigüzel kullanılması ve tedavide aynı antibiyotiklerin tekrar tekrar kullanılmasıdır. Eğer bir antibiyotik kombinasyonu ile bakteri tedavi edilemedi ise tekrar tedavide aynı kombinasyon kullanılmamalıdır.

  • Çağımızın Yaygın Hastalığı Panik Atak

    Çağımızın Yaygın Hastalığı Panik Atak

    Her insan hayatının belli dönemlerinde çeşitli sebeplerden dolayı korku ve endişe yaşar. Bazen bu korku ve endişe anlarında vücudumuz istem dışı olarak bazı fizyolojik değişimler geçirir. Bu değişimler titreme, kalp çarpıntısı, ani terleme ve uyuşma hissi şeklinde kendini gösterebilir. Aslında bu değişimler her insanda korku ve endişe anlarında normal olarak açığa çıkar. Fakat panik bozukluk hastalarında bu fizyolojik değişimler günlük yaşamını olumsuz etkileyecek boyutlara ulaşarak ciddi bir sağlık problemi haline dönüşür.

    Kriz anlarında oluşan bu fizyolojik değişimler hastayı o kadar çok etkiler ki, günlük yaşam içerisinde ortaya çıkabilecek her korku ve endişe anlarında bu fizyolojik değişimlerin (Terleme, Kalp Çarpıntısı, Nefes daralması gibi) tekrardan ortaya çıkabileceği korkusu, durumu onlar için işin içinden çıkılmaz bir kısır döngü haline getirir. İşte biz bu durumu psikoloji biliminde Panik Bozukluk olarak tanımlamaktayız.

    Panik Bozukluğu ani ve tekrarlayıcı bir şekilde ortaya çıkan, fiziksel ve bilişsel belirtilerle birlikte gelen korku nöbetleri olarak ta adlandırabiliriz. Bu nöbetler pek çok başka kaygı bozukluğunda görülse de, panik bozuklukta ayırt edici özellik bu nöbetlerin beklenmedik bir şekilde ortaya çıkmalarıdır. Ataklar genellikle kişi dışardayken gelişir. Örneğin; mağazada alışveriş yaparken, sokakta yürürken, otoparkta iken, araba kullanırken, ya da evde kanepede uzanmış televizyon izlerken gelişebilir. Belirtiler aniden ortaya çıkar ve genellikle 10 dakika içerisinde tepe noktasına ulaşırlar. Çoğu atak 20-30 dakika içinde sonlanır, nadiren bir saatten fazla sürer.

    Psikiyatristler ve Psikologların tanı kitabı olarak kullandıkları DSM-5’te panik bozukluk şöyle tanımlanır:

    1. Tekrarlayıcı ve beklenmeyen panik ataklar. Panik Atak aniden kabaran ve birkaç dakikada tepe noktasına ulaşan aşırı bir korku ve rahatsızlık duygusu.

    2. Son bir ayda en az bir panik atak aşağıdaki durumlardan biriyle yada ikisiyle birlikte yaşanmıştır:

    • Tekrar panik atak yaşayacağım korkusu ya da atağın sonucundan endişe etme (örn. Kalp krizi, delirme, kontrolünü kaybetme vb)

    • Ataklara bağlı olarak anlamlı olumsuz davranış değişikliği (kaçınma davranışının gelişmesi)

    1. Sorun madde kullanımına ya da bir tıbbi durumun ortaya çıkabileceği fizyolojik belirtilerle açıklanamaz.

    2. Ataklar başka bir akıl hastalığı ile açıklanamaz.

    Kesin tanı için aşağıdakilerden en az 4 tanesi görülmelidir:

    • Kalp atışlarının hızlanması, çarpıntı

    • Terleme

    • Titreme

    • Nefessiz kalma duygusu

    • Göğüs ağrısı ya da göğüste rahatsızlık

    • Mide bulantısı ya da midede sıkıntı

    • Baş dönmesi

    • Üşüme veya ateş basması

    • Karıncalanma, uyuşma, hissizleşme

    • Derealizasyon (gerçek değil ya da hayalmiş duygusu) veya Depersonalizasyon (kişinin kendinden ayrılma duygusu)

    • Ölüm korkusu

    • Delirme ya da kontrolü kaybetme korkusu

    Kişi tekrarlayan ataklarla birlikte daha büyük bir atak geçirme endişesi ile devamlı karşı karşıyadır. Bu yoğun korku ve endişe kişinin günlük bozacak seviyededir. Fiziksel belirtilere yönelik gelişen kaygı normal bedensel belirtilere yönelik duyarlılığı arttırır. Bu nedenle gün içinde bu tür bedensel belirtilere yol açan durumlar ve aktiviteler panik atakları tetikler. Örneğin; hızlı yürümeden dolayı kalp atımında hızlanma, fazla kafein tüketiminden dolayı kalp çarpıntısı ve titreme, sıcak ve nemden dolayı terleme, gerilim filmi izlerken heyecanlanma gibi. Kişi bu fiziksel belirtileri tetikleyecek aktivitelerden kaçınmaya başlar. Bu davranışlardan kaçındıkça  kişi kaygılarını istem dışı olarak daha çok besler. Böylece bir kısır döngü oluşur. Fiziksel belirtiler dolayısıyla panik atakları tetikleyebilecek her durumdan kaçınma başlar.

    Kişi normalde panik atak yaşayabileceği bazı durumlara daha önceden belirlediği kendini güvende hissettiren nesne, kişi ve koşullarla girdiğinde bu durumlarda geliştirdiği kaygısı azalır. Örneğin biriyle dışarı çıkmak, yanında kolonya, ilaç, su, kese kağıdı taşımak, duvar kenarından yürümek, dışarıya cep telefonsuz çıkmamak, sık sık tansiyon ölçmek, nabız almak, hastane yakınlarında bulunmak ve Acil Servisi sık sık ziyaret etmek gibi.

    Panik Bozukluğun nedeni henüz tam olarak belirlenemese de insan beyninde var olan alarm sisteminin yanlış çalışması veya alarm eşiklerinin çok düşük olması sebepler arasında gösterilebilir. İnsan beyninde bu alarm reaksiyonuna aracılık eden bölgeler olan limbik sistem ve amigdala bölgesinin tetiklenme eşiğinin bazı kişilerde düşük olduğu kanıtlanmıştır. Bu kişilerin panik bozukluk geliştirmeye daha yatkın oldukları söylenebilir.

    Genetik yatkınlığın ve aile tutumunun da önemli bir rol oynadığı araştırmalarca kanıtlanmıştır. Örneğin aile içinde yaşanan olayların karamsar bir şekilde yorumlanması, ailenin çocuğa karşı aşırı koruyucu ve kollayıcı bir tutum içinde olması panik bozukluğa zemin hazırlamaktadır. Ayrıca panik bozukluğun üniversiteden yeni mezun olma, yeni bir iş ,iş kaybı, evlenme, çocuk sahibi olma, yakınını kaybetme, boşanma gibi insan hayatında var olan önemli yaşam geçişleri ile bağlantılı olduğu görülmektedir.

    PANİK BOZUKLUĞUN TEDAVİSİ

    Panik Bozukluk tedavi edilebilir bir rahatsızlıktır. Genellikle bilişsel davranışçı psikoterapi panik bozukluk tedavisinde en etkili yöntem olup, rahatsızlığın ciddiyet seviyesine bağlı olarak ilaç tedavisi de gerektiğinde uygulanmalıdır. İlaç tedavisinde hedeflenen, beyinde serotonin hormonunun (mutluluk hormonu) düzeyini artırarak kişide endişe ve sıkıntı yaratan fizyolojik değişimleri kontrol altına almak ve kişinin kendini daha enerjik ve mutlu hissetmesini sağlamaktır. Psikoterapide ise hedef; bilişsel davranışçı terapi metodları kullanılarak kişinin olumsuz düşünce ve inançlarını daha olumlu, gerçekçi ve dengeli olanlarla değiştirmektir. Bu sayede ileride kişinin ilaç kullanma ihtiyacından bağımsız bir şekilde kalıcı bir tedavi ortaya koyulur.

    Sonuç olarak; Bilişsel Davranışçı Terapi, kişinin ataklarını ve sebeplerini daha iyi anlamasına ve onlarla en kolay nasıl baş edileceği konusunda uzmanlaşmasına odaklanır. Panik sırasında yaşanan savaş ya da kaç tepkisinin doğası öğretilerek, atak esnasında yaşanan fiziksel belirtilerin normal ve zararsız olduğu anlatılır. Kaygı ve panik günlüğü oluşturma ve düzenli nefes egzersizleri tedavi planının bir kısmını oluşturur ve kişinin endişe ve korkularının üzerine gidilerek kontrol altına alınması hedeflenir.