Etiket: Tedavi

  • İmmunoterapi ne demektir ? Ne işe yarar? Kimler için faydalıdır? Kanserde immunoterapinin yeri nedir?

    İmmunoterapi bağışıklık sisteminin tedavi edilmesi demektir.

    Bağışıklık sistemi hangi hallerde bozulmuştur?

    Basit bir gripal enfeksiyondan tutun da ağır kanser kastalıkları, romatizmal hastalıklar, sık çıkan oral aftlar uçuklar gibi durumların tümünde bağışıklık sistemi bozulmuştur.

    Hemen tüm hastalıkların zemininde bağışıklık sistemi temelde etkilendiği ve aktive olduğu için immunoterapinin etkin kullanımı aslında bir çok hastalığın sağaltımında kullanılabilmektedir.

    Kanser hastalarında immunoterapi gerekli mi? Yararları neler? Nasıl Uygulanır? Herkes uygun mudur?

    Kanser hastalarında immunoterapi çok önemlidir. Mutlaka uygulanmalıdır. Hastanın yaşam kalitesini %100 arttırır. Bağışıklığını düzeltmeye yönelik tek tedavi seçeneği olduğu için, bağışıklığı bozulduğundan dolayı hastalanmış olan bu grup hastada sonuç almamak diye bir şey söz konusu değildir. Sadece hastalık terminal dönemde ise yanıt çok az olabilmektedir. Ancak bugün biliyoruz ki terminal dönemde olduğu zannedilip immünoterapi başlanmış hastalarda da çok iyi yanıtlar alınmıştır.

    Bilindiği üzere günümüzde son 100 yıldır kanser tedavisinde daima bağışıklığı öldüren tedaviler tek seçenek olmuştur. Zaten bağışıklığı çökkün olan bu hastalar kemoterapi ve radyoterapi denilen tedavileri alarak bağışıklık sistemlerine daha büyük darbe almaktadırlar ve kanserle mücadele edebilecek hiç güçleri kalmamaktadır. Kanserle mücadele etmesi gereken akyuvarlar dediğimiz hücrelerimiz yani lökositlerimiz ve bunların en iyi bilinenleri dentritik hücreler , doğal öldürücü hücreler (natural killer hücre) ve diğerleri bu darbeleyici ve seçici olmayan tedaviler ile yok edilmekte olup kanserle başetmesi gereken ana hücreler hastalarda baştan öldürülmektedir. Tam tersi olarak da kanser kök hücreleri kemoterapi ve radyoterapinin etkisi ile gidrek güçlenmekte ve hastalık daha agresif olarak artıp çoğalıp , daha yayılımcı (metastaz) bir seyir arz etmektedir. Hastanın bağışıklığı tüm bu etkenler altında tabii ki daha da çökmektedir ve dönüşü olmayan bir yola doğru sürüklenmektedir. Maalesef kemoterapi ve radyoterapinin keşfi ile beraber yaklaşık 80 yıldır hep aynı hatalar tekrarlanarak hastalar ölmeye devam etmektedir.

    Yapmamız gerekenler artık değişmelidir. Olay bağışıklık sisteminin çökmesi ile gelişiyor ise çözüm de bağışıklığın düzeltilmesi ve güçlendirilmesi olmalıdır. Bu konuda tek çüzüm immunoterapidir. Gen terapileridir. Bu tedavilerin önü açılmalıdır. Daha çok çalışma yapılmalıdır.

    İMMUNOTERAPİK TEDAVİDE NELER YAPILMAKTADIR?

    Bu tedavi anlaşıldığı üzere her tip kanser hastasına uygundur.. Kanser hastalığında immunoterapik tedavi alacak iseniz hastalığınızın tipi önemli değildir. Hastalık zaten sistemiktir. Sistem çözüme ulaştırılacaktır. Sistemde var olan arızalarınız bulunup düzeltilecektir.

    Örneğin barsak flora analiziniz çok önemlidir. Barsağınızın nasıl çalıştığı çok ince detayına kadar araştırılıp kötü yönleri tedavi edilecektir. Ölüm Barsakta Gizlidir !!! Size özel bir diet başlanacaktır. Bu diet çok önemlidir ve tüm bağışıklık sistem problemi olan hastalarda uygulanmaktadır.

    Bağışıklığın bozulma derecesini analiz eden basit kan testleri önemkidir.

    Fizik muayene ve dikkatli anamnez( hastanın öyküsü) hekimi yönlendiren en önemli belirteçlerdir. Bu bulgular toparlandıktan sonra tedavi şemasını belirlemek kolaylaşır. Tedavi herzaman kişiye özel olmak zorundadır.

    İMMUNOTERAPİ KİMLER İÇİN FAYDALIDIR?

    İmmunoterapi temelinde bağışıklık sistem bozukluğu olan tüm hastalıklarda kullanılabilecek bir tedavi seçeneğidir.

    Örneğin, tüm iltihaplı romatizmalar ( romatoid artrit, Sistemik lupus , skleroderma , dermatomyozit , behçet, sedef hastalığı vs tüm otoimmün hastalıklar… )

    Tüm kanserler , lenfoma ve lösemiler …..

    İmmün yetmezlik sendromları edinsel (AİDS) veya konjenital ,

    Hashimato tiroidit

    Hepatitler HBV , HCV , HBV+HDV vs

    Kronik veya akut ağır enfeksiyonlar , tüberküloz vs

    Yukarıda görüldüğü üzere immünoterapi bağışıklığımızın zayıf düştüğü tüm durumlarda yardımcıdır ve başvurulmalıdır. Hayat kurtarıcı olabilir.

  • Non-hodgkin lenfomaların tedavisindeki ilerlemeler

    Non-Hodgkin Lenfomaların Tedavisindeki İlerlemeler

    Prof. Dr. Orhan Sezer

    Hematolojik kanserlerde son yıllarda çok önemli ilerlemeler sağlandı. Bu gelişmeler, kan kanserlerinin biyolojik özelliklerini daha iyi anlamamızı, tanıdaki gelişmeleri ve tedavideki başarıyı kapsıyor. Hematolojide çok sayıda yeni ilaç klinik çalışmalarda etkinliklerini gösterdi. Bir çok yeni ilaç grubu da son yıllarda ruhsat aldı. Yeni ilaçlar arasında, etki tarzı çok ilginç olan hedef odaklı çeşitli ilaçlar da yer alıyor (ingilizce “targeted therapies”).

    En sık görülen kan kanseri tipleri: Hematolojide en sık görülen kanserler, lenf düğümü kanseri olan lenfomalardır. Bu hastalıkları Hodgkin lenfoma ve Hodgkin-dışı lenfomalar olarak iki büyük gruba ayırıyoruz. Hodgkin-dışı lenfomalar, çok sayıda, değişik biyolojisi ve süreçleri olan, tedavileri günümüzde tamamen farklılaşmış, özellikler kazanmış hastalıkların toplandıkları bir sepet oluşturuyor.

    Sıklık açısından lenfomalardan sonra gelen hastalık da kemik iliğinde ve kemiklerde görülen multipl miyelom adlı hastalıktır. Diğer sık görülen kan kanseri tipleri ise beyaz kan hücrelerinin lösemi denilen hastalıklarıdır. Bunları akut lösemiler (akut miyeloid lösemi ve akut lenfoblastik lösemi) ve kronik lösemiler (kronik miyeloid lösemi ve kronik lenfositik lösemi) diye farklı gruplara ayırıyoruz. Miyelodisplastik hastalıklar da, daha çok yaşlı insanlarda görülen, kandaki hücre sayılarının azalması ile farkedilen hastalıklar. Bir diğer grup ise miyeloproliferatif hastalıklar, bu hastalıklar kendilerini genellikle kandaki hücre sayılarının artması ile belirtiyorlar. Bunların yanında, kanser olmasa dahi çok ciddi olan hastalıklar da var, mesela aplastik anemi denilen, kemik iliğinin kan hücrelerini imal etmemesinden kaynaklanan bir hastalık. Bağışıklık sistemini etkileyen kan hastalıkları da önemli hastalıklar arsında.

    Hodgkin Lenfoma: Bu hastalık lenf düğümlerindeki büyümeyle kendini gösterir. Bazı hastalarda “B semptomları” dediğimiz sorunlar ortaya çıkar: Kilo kaybı, geceleri terleme, tekrarlayan ateş yükselmesi. Hastalığın hangi evrede olduğunu saptamak için genellikle bilgisayarlı tomografi ve kemik iliği biyopsisi gerekir.

    Hodgkin lenfoma, günümüzde tedavisi en başarılı hale gelmiş kanser tiplerinden biridir. Her evresinde, hastalığın tamamen yok edilmesi hedeflenerek tedavi edilir. Dünyada Hodgkin lenfoma hastalığının tedavisinde gelişmeler kaydetmek amacıyla çalışan ve büyük kapsamlı çalışmalar yapan bazı gruplar vardır, bunlardan biri de Alman Hodgkin Lenfoma Çalışma Grubu (GHSG)’dur. Hastalığın hastaya özel tedavisinde risk faktörleri dediğimiz faktörleri önem taşır. Erken evre ve kötü risk faktörü olmayan hastalarda, kısa süreli ABVD adlı bir kemoterapi ve ışın tedavisi yeterli olur. Fakat hastalık ilerlemişse, hastalığı tamamen yok edebilmek ve nüks etmesini önlemek için, çok daha etkili bir tedavi (BEACOPP protokolü) gerekebilir.

    Şayet nüks olmuşsa, yüksek doz kemoterapi ve otolog kök hücre transplantasyonu, hastalığın tamamen yok edilmesi için genellikle en iyi tedavi seçeneğini oluşturur. Yeni ilaçlardan Brentuximab vedotin adlı antikor ise önemli bir umut kaynağı oluşturmaktadır.

    Hodgkin-dışı lenfomalar

    Hodgkin-dışı lenfomaları 3 büyük gruba ayırıyoruz: İndolen (yavaş ilerleyen) lenfomalar, agresif (hızlı ilerleyen) ve çok agresif (çok hızlı ilerleyen) lenfomalar. Bu hastalıkların seyri de, tedavileri de büyük farklılıklar gösterirler. Non-Hodgkin lenfomalar, immunolojik hücre tipi açısından da 2 gruba ayrılır: B-hücreli ve T-hücreli lenfomalar. Genellikle T-hücreli lenfomalar, B-hücreli lenfomalara nazaran daha kötü prognozla seyreder. Bundan dolayı, T-hücreli lenfomaların modern tedavisinde daha intensif ve etkili tedavi yöntemleri seçilir. Eskiden Hodgkin-dışı lenfomalarının çoğuna CHOP adlı kemoterapi protokolü verilirken, günümüzde hastalığın alt grubuna göre değişen, hastalığa özel daha etkili tedaviler uygulanmaktadır. Hatta bazı lenfoma tiplerinin, kemoterapi kullanmaksızın antibiotik ajanlarla bile tedavisi mümkündür. Örneğin midede veya gözde oluşan lenfomaların bazı türleri ve evreleri, antibiyotik tedavi ile tamamen yok edilebilirler. Hastaya önerilecek en uygun tedaviyi seçebilmek için, lenfomanın alt grubunun, evresinin ve prognostik faktörlerinin tam olarak bilinmesi gerekir.

    Hodgkin-dışı Lenfomaların en sık görülen çeşitleri

    Yavaş ilerleyen lenfomalar Hızlı ilerleyen lenfomalar Çok hızlı ilerleyen lenfomalar

    Folliküler lenfoma Diffuz büyük B hücreli lenfoma Burkitt lenfoma

    Kronik lenfositik lösemi T lenfomaların çoğunluğu Lenfoblastik B lenfoma

    İmmunositoma Mantle hücreli lenfoma Lenfoblastik T lenfoma

    Yavaş ilerleyen (indolen) lenfomalar: Bu gruba giren lenfomalar, hastalık şayet evre I veya II’de ise, ışın tedavisi ile ve hastalığı yok etme hedefiyle tedavi edilir. Hastalık, daha sık evre III veya IV’de teşhis edilir. Bu evrelerde belli durumlarda kemoterapi uygulanır, buna gerek yoksa, hasta tedavi verilmeksizin izlenir (ingilizce “wait and see”), çünkü bu durumlarda gerektiğinden evvel tedaviye başlamak hastaya avantaj sağlamaz. B-hücreli indolen lenfomalarda kemoterapi gerekli olduğunda, Almanya’da geliştirilmiş olan Bendamustin adlı kemoterapi ilacı bazı durumlarda CHOP tedavisinden hem daha etkili olur, hem de daha az toksisiteye sebep olur. B-hücreli indolen lenfomalarda Rituximab adlı, B-lenfoma hücrelerinin üzerindeki CD20 molekülünü hedef alan bir ilaç, kemoterapinin etkisini arttırarak yanıt oranlarını ve yanıt sürelerini de anlamlı bir şekilde etkiler. Foliküler lenfomalarda, Rituximab ile yapılan idame tedavisi, yanıt süresini anlamlı bir şekilde uzatır. Hatta bu tedavi, nüks etmiş hastalarda yaşam süresini de uzatır.

    Hızlı ilerleyen (agresif) lenfomalar: Diffuz büyük B-hücreli lenfomalar, agresif lenfomaların önemli bir kısmını oluşturur. Tedavi hastalığı tamamen yok etme amacıyla uygulanır, Rituximab ve CHOP kemoterapisinden oluşur. T-hücreli agresif lenfomalarda ise, CHOP protokolüne Etoposid eklenmesi (CHOEP protokolü), Alman ve İskandinav çalışmalarının gösterdiği gibi, başarı oranını arttırır. T-hücreli agresif lenfomaların çoğunda prognoz kötü olduğundan, 6 kür kemoterapinin akabinde, yüksek doz kemoterapi ve otolog kök hücre transplantasyonu, hastalığın daimi kontrolünde önemli bir rol oynar.

    Mantle hücreli lenfomalar ise, son yıllarda önemli aşamaların kaydedildiği agresif bir lenfoma çeşitidir. Genç hastalarda Rituximab + CHOP ve Rituximab + Cytarabin adlı ilaçları içeren bir tedavi öngörülür. Genç hastalarda bu tedavi sonrası hastadan kök hücre toplanıp, yüksek doz tedavi ve kök hücre nakli en iyi sonuçları verir. Yaşlı hastalarda ise kemoterapi sonrası Rituximab ile yapılan idame tedavisi, yaşam süresini uzatır.

    Çok hızlı ilerleyen lenfomalar: Diğer bir grup da çok agresif lenfomalardır. En önemlileri Burkitt lenfoma ve lenfoblastik lenfomalardır. Bu lenfoma tipleri çoğunlukla genç hastalarda görülür. Burkitt lenfoma insanda en hızlı ilerleyen kanser tipidir. Bu hastalıklarda tedavinin hedefi hastalığı yok etmektir, ancak bu hedefe basit tedavilerle erişilemez, ancak çok sayıda ilaçtan oluşan ve lösemi tedavisini anımsatan kemoterapiler ile hastalık yok edilir.

  • Hodgkin lenfoma tedavisinde yenilikler

    Hodgkin Lenfoma Tedavisinde Yenilikler

    Hodgkin Lenfoma, günümüzde tedavisi en başarılı hale gelmiş kanser tiplerinden biridir. Bu hastalık genellikle lenf bezlerindeki büyüme ile kendisini belirtir. Terleme, halsizlik, kilo kaybı veya enfeksiyondan kaynaklanmayan ateş, hastalığın belirtileri olabilir. Lenf bezlerinin vücudun hangi bölgesinde olduğuna bağlı olarak, mesela nefes darlığı, öksürük gibi belirtiler de ortaya çıkabilir. Hastalığın tedavisindeki hedef, mümkünse hastalığı tamamen yok etmek ve hastalığın nüks etmesini de önlemektir. Dünyada Hodgkin Lenfoma hastalığın tedavisinde gelişmeler kaydetmek amacıyla çalışan ve büyük kapsamlı çalışmalar yapan bazı gruplar vardır, bunlardan birkaçı Alman Hodgkin Lenfoma Çalışma Grubu (GHSG), EORTC, Kanada NCI’dır. Alman Hodgkin Lenfoma Çalışma Grubu (GHSG)’nin çalışmalarına bu güne kadar 15.000 Hodgkin hastası katılmıştır. Hastalık vücuda pek yayılmamışsa, hafif bir kemoterapi ve ışınlama içeren tedaviler ile hastalık yok edilebilir. Hastalık ilerlemiş ve vücuda daha çok yayılmışsa, hastalığı yok edebilme şansını arttırmak için daha etkili kemoterapi tedavileri de geliştirilmiştir. Aşağıdaki yazı genel bir bilgilendirme amacı taşır. Hastalığın Hodgkin lenfoma hakkında tecrübeli bir doktor tarafından tedavisi tavsiye edilir.

    Hastalığın belirtileri

    Hodgkin Lenfoma, genellikle lenf bezlerindeki veya dalaktaki büyüme ile kendisini belirtir. En sık boyundaki lenf bezlerinin tutulumu olur, fakat vücudun iç kısımlarındaki lenf bezleri de büyüyebilir. Bunun dışında dalak, karaciğer veya başka organlar da tutulabilir. Bazı hastalarda şu belirtiler ortaya çıkar: Kilo kaybı (son altı ay içinde %10), geceleri terleme, tekrarlayan ve bir enfeksiyondan kaynaklanmayan ateş. Bu belirtilere “B semptomları” adı verilir.

    Hastalığın teşhisi

    Hastalığın teşhisi için, uygun bir lenf bezinin alınıp, incelenmesi gerekir. Hodgkin lenfoma patolojik incelemede çeşitli alt gruplar içerir, bu grupların tedavisi değişiklikler gösterebilir.

    Bu incelemenin yanında, hastalığın vücuda ne kadar yayıldığını gösteren araştırmalar da yapılır ki, buna “evreleme” diyoruz. Hastalığın evreleri (safhaları) şunlardır:

    Evre I: Bir tek lenf düğümü bölgesinin tutulumu

    Evre II: Diyaframın (göğüs ve karın boşluğunu ayıran kas) tek tarafında olmak üzere, 2 veya daha fazla lenf düğümü bölgesinin tutulumu

    Evre III: Diyaframın iki tarafında da tutulum

    Evre IV: Dalaktan başka bir organın yaygın tutulumu (dalak bu hastalıkta bir lenf düğümü bölgesi gibi değerlendirilir).

    Hastalığın hangi evrede olduğunu saptamak için bilgisayarlı tomografi, tedaviyi planlamak için de bazı kan testleri ve kalp, akciğer gibi organların nasıl çalıştığını gösteren testler gereklidir.

    Evrelemenin yanında bazı bulgular da hastalığın kötü risk faktörlerini tanımlar. Risk faktörü dediğimiz bulgular, duruma göre hastalığın iyileşme oranını olumsuz etkilerler, fakat diğer verilerle beraber değerlendirilmeleri gerekir. Kötü risk faktörü olan hastaları kurtarabilmek için, evresine göre, daha etkili bir tedavi uygulamak gerekebilir.

    Alman Hodgkin Lenfoma Çalışma Grubu’na (GHSG) göre bu risk faktörleri şunlardır:

    -Üç veya daha fazla lenf düğümü alanının tutulumu

    -Yüksek sedimantasyon

    -Büyük mediastinal kitle (göğüs kafesinin 1/3 ünden daha geniş)

    -Ekstranodal (lenf düğümleri dışında) tutulum.

    Hastalığın tedavisi

    Patolojik bulgulara göre, hastalık klasik tip Hodgkin lenfoma ve daha az görülen bir alt gruba (lenfosit predominant) ayrılır. Bu az görülen alt grup, özellikler gösterir. Aşağıdaki tanıtım, klasik tip Hodgkin lenfoma için geçerlidir.

    Hastalığın tedavisine lüzumsuz zaman kaybı olmaksızın başlanması ve tedavinin muntazam bir şekilde uygulanması önem taşır. Tedavi açısından hastalık üç gruba ayrılabilir:

    1. Grup: Erken evre, kötü risk faktörü yok

    2. Grup: Erken evre, fakat bazı risk faktörleri var

    3. Grup: İlerlemiş hastalık.

    Son yıllardaki çalışmalar bilhassa 2 konuda aşamaları hedef almıştır. Bunlardan birincisi, erken evre ve kötü risk faktörü olmayan hastaları kapsar. Bu hastalarda tedavi sonuçları zaten çok iyi olduğundan, yapılan çalışmalar, iyi sonuçları korumayı, fakat tedavinin yan etkilerini azaltmayı amaçlamıştır. İkinci konu ise, daha ilerlemiş hastalığı olan Hodgkin lenfoma hastalarında, tedavide başarı ve hastalığın yok edilme oranını arttırmaktır.

    Erken evre, kötü risk faktörü olmayan hastalar

    Hem evresi I veya II, hem de yukarıda yazılan kötü risk faktörlerinden hiçbirinin olmadığı hastalar için 2 kürden oluşan çok kısa bir kemoterapi ve az dozlu bir ışın tedavisi, iyi bir tedavi seçeneği oluşturur. Alman Hodgkin Çalışma Grubunun 1370 hastada yaptığı bu çalışma, sadece 2 kür kemoterapi ve ışın tedavisi ile tedavi edilen hastalarda anlamlı bir şekilde daha az yan etki oluştuğunu gösterdi. New England Journal’da yayınlanan bu çalışma, iki kür kemoterapi ve ışın tedavisi alan hastalarda, tedaviden 5 yıl geçtikten sonra, tedavinin hala başarılı olduğu hasta oranını %91 olarak belirledi. 20 ile 30 Gray dozundaki ışın tedavisi karşılaştırıldığında, etki açısından fark görülmedi.

    Erken evre, fakat bazı risk faktörleri olan hastalar

    Bu grup, yukarıdaki ve aşağıdaki grubun dışındaki Hodgkin lenfoma hastalarını içerir. Bu durumlarda, genellikle 4 kür ABVD kemoterapisi ve 30 Gray dozundaki ışın tedavisi standart tedavi olarak görülür. Bu gruptaki altmış yaşın altındaki hastalar için, Alman Hodgkin Çalışma Grubu, 1522 hastada bir çalışma yaptı. Bu çalışma 4 kür ABVD adı verilen kemoterapi protokolü ve ışın tedavisi yerine, 2 kür “escalated BEACOPP” adlı protokol + 2 kür ABVD ve ışın tedavisi uygulanırsa, 5 yıl sonraki progresyonsuz (hastalıkta ilerleme olmaksızın) sağ kalımın yüzde 6 oranında arttığını gösterdiği için, bu tedavi şekli de iyi bir seçenek oluşturur.

    İlerlemiş hastalık grubu

    Bu grup, evresi III veya IV olan hastaları, ilaveten evresi IIB olup da, ya büyük mediastinal kitlesi, ya da ekstranodal (lenf düğümleri dışında) tutulumu olan hastaları içerir. Bu durumdaki hastalarda, hastalığın tamamen yok edilmesini sağlamak, öteki grup hastalarına oranla daha güçtür. Bu hastalara 6-8 kür ABVD kemoterapisi ayaktan verilebilir. Başka bir seçenek de “escalated BEACOPP” adı verilen kemoterapi protokolüdür. Alman Hodgkin Çalışma Grubunun yaptığı çalışmalar sonucu, bu gruptaki ve altmış yaşından daha genç olan hastalarda, “escalated BEACOPP” adı verilen kemoterapi protokolü ile hastalığın kontrol edilme imkanının, standart kemoterapiden daha iyi olduğu yayınlandı. 6 kür olarak uygulanan “escalated BEACOPP” protokolünün ilk küründe, hastanın hastanede yatması gerektir. “Escalated BEACOPP” protokolü, iyi hasta takibi ve tecrübe gerekten, daha yoğun bir protokoldür. Bu hastalarda tedavi bittikten sonra, PET-BT (Pozitron Emisyon Tomografisi ve Bilgisayarlı Tomografi görüntülerinin aynı anda alınmasını sağlayan cihaz) sonuçlarına göre bazı hastalarda ışın tedavisi de gerekmez.

    Dirençli veya nüks eden hastalık

    Bu durumda, hasta 65 yaşından genç ise, genellikle kök hücre transplantasyonu (kemik iliği nakli) içeren bir tedavi tavsiye edilir. Kök hücreler hastadan toplanır, bu tip kök hücre transplantasyonuna otolog nakil denilir.

    Kök hücre transplantasyonu yapılamayan hastalar için bazı ilaç seçenekleri vardır. Brentuximab vedotin adlı antikor da yeni tedavi imkanları arasında yer almaktadır.

    İzlem: Tedavi tamamlandıktan sonra da, belli aralıklarda hastanın ve hastalığın takibi büyük önem taşır.

  • Yeme Bozuklukları

    Yeme Bozuklukları

    Yeme bozukluklarından aneroksia ve bulimia nevrozundan siz değerli okuyucularımıza bahsetmek isterim. Bu hastalıklar ruhsal kaynaklıdır ve bedensel belirtiler ön planda gibi görünse de ciddi ruhsal sorunlarla birliktedir.

    Aneroksiya nevrozu, zayıf bir bedene sahip olma arzusu ile aşırı kilo almaktan korkar ve yiyecek alımını azaltarak kilo kaybetmeye başlamaktadır. Hastaların diğer yarısı sıkı diyet uygular, ara sıra kontrol kaybederek tıkınırcasına yemek yer ve ardından bu yediklerini kusarak çıkarır. Hastalar aldıkları besinlerin kilo yapıcı etkisini azaltmak için çeşitli ilaçlara da başvurmaktadır.

    Bulimia nevrozu, aşırı yeme atakları  ve ardından gelen kusmaların ön planda olduğu görülmektedir. Hasta yine zayıf bir beden sahip olmak istediği için anoreksiya nervozadaki gibi yediklerini dışarı atmak, kalori yapıcı etkilerini gidermek için çeşitli yollara başvurmaktadır. Fakat bu tabloda farklı olarak hasta hafif kilolu ya da normal beden ağırlığındadır.

    Bu yeme bozukluklarının nedenleri tam olarak bilinemese de ergenlik değişimleri ve bu değişime uyum sağlamadaki yetersizlikler ile açıklamak mümkün olabilir. Bu hastalığın kadınlarda görülmesi ile kadınların ruhi yapısının önemini açıklamaktadır. Aneroksiya nevrozu Zamanla, vücut açlığa ve beslenme bozukluğuna maruz kaldığından şu belirtiler izlenir:

    • Kalsiyum kaybına bağlı kemik erimeleri veya kırıklar,

    • Saç ve tırnaklarda kırılmalar,

    • Cilt kuruluğu ve cildin sararması,

    • Kansızlık, kas dokusunda yıkılmalar, kalp kasında güçsüzlüğe bağlı kalp sorunları,

    • Aşırı kabızlık,

    • Regl görememe,

    • Düşük tansiyon, yavaş nefes alma ve düşük nabız sayısı,

    • Vücut ısısında düşme,

    • Depresyon, algılama becerisinde düşüş, hareketlerde yavaşlama.

    Bulimia nevrozunun vücuttaki etkilerine bakarsak eğer;

    • Kronik şekilde kızarmış ve yaralı boğaz,

    • Boyundaki tükürük bezleri ve çene altındaki bezlerin şişmesi,

    • Yanakların ve yüzün şişmesi ve adeta “sincap” gibi bir görüntü oluşması,

    • Mide asitleri temasından dolayı diş minelerinin erimesi ve dişlerin çürümesi,

    • Devamlı kusma sebebiyle mide kapağının bozulması ve reflü,

    • Müshil kullanımı sebebiyle barsak tahrişi ve sorunları,

    • İdrar sökücü ilaçlar sebebiyle böbrek hastalıkları,

    • Sıvı kaybına bağlı sorunlar.

    Tek bir tedavi yaklaşımından çok birçok yaklaşımın bir araya gelişi ile hastaya yardımcı olmak uygun olur. Psikoterapi vazgeçilmezdir, aile ile işbirliği ve ailenin tedaviye doğru katılımı önemlidir. Tedavideki ilk hedef genellikle tedavi talebi az olan hastanın tedavi iş birliği yapmasını  sağlamaktır.

  • Miyelom tedavisinde umut verici gelişmeler

    MİYELOM TEDAVİSİNDE UMUT VERİCİ GELİŞMELER

    Kemik ağrıları, kansızlık, halsizlik veya akciğer enfeksiyonu, sessizce ilerleyip hayati tehlikeye neden olan Multipl Miyelom hastalığına işaret ediyor olabilir. Lenfomaların ve lösemilerin tedavisinde olduğu gibi, multipl miyelomun tedavisindeki başarıda da çok büyük ilerlemeler görülmektedir.

    Miyelom felç ve böbrek yetmezliğine götürebiliyor

    Multipl Miyelom, plazma hücrelerinin kemik iliğinde kontrol dışı artışından kaynaklanan habis, yani kötü karakterli bir hastalıktır. Plazma hücreleri, beyaz kan hücrelerinin bir alt grubunu oluşturur, görevleri “antikor” denilen, vücudu mikroplara karşı koruyan proteinleri üretmektir. Multipl Miyelom, görüldüğü sıklık açısından habis kan hastalıkları arasında, “lenfoma” denilen lenf bezi hastalıklarından sonra ikinci sırayı alır. Bu hastalık, kemiklere hasar verip, ağrılara, kırıklara, hatta felce yol açabilir. Bunun ötesinde Multipl Miyelom, böbrek yetmezliğine ve bağışıklık sistemindeki bozukluklara sebep olabilmektedir. Bu da vücudu mikroplara karşı savunmasız hale getirmektedir.

    Teşhiste geç kalınması tedaviyi güçleştirir

    Multipl Miyelom, kanda yüksek sedimantasyon değeri, kansızlık, kemik ağrıları, enfeksiyon gibi belirtilerle kendini gösterir. Hastalığın tanısını koymak için, kan ve idrarda bazı özel biyokimyasal araştırmaların yapılması gerekir. Bu tahliller Miyelom söz konusu olduğu veya olabileceği yolunda ise, kemiklerin durumunu ve kemik iliğindeki hücreleri de incelemek gerekir.

    Yüksek doz tedavi ve otolog kök hücre nakli tedavide başarı sağlıyor

    Multipl Miyelom, dünyada en çok kök hücre transplantasyonu, yani kemik iliği nakli yapılan hastalıktır. Eskiden kök hücreler kemik iliğinden alınırken, artık bu yöntem gittikçe bırakılmış, yalnızca adı kalmıştır. Kök hücreler kemik iliğinden değil, özel bir ilaç tedavisi sonrası hasta için basit ve kolay bir yöntemle ameliyata gerek olmaksızın kandan toplanmaktadır. Birkaç kür kemoterapiden sonra, yaşı ve organ fonksiyonları uygun hastalarda otolog kök hücre transplantasyonu hedeflenir. Kök hücreler toplandıktan sonra, yüksek dozlu tedavi uygulanır ve kök hücreler hastaya damardan geri verilir. Bu tedavi, Multipl Miyelom’da alınan yanıt oranını, yanıt kalitesini ve sürecini önemli şekilde artırır. Kök hücre transplantasyonu yapılamayan hastalarda ise, yeni ilaçları da içeren tedavi protokolleri uygulanır.

    Hastaların yaşam süresi uzuyor

    Tedavi; hastanın yaşı, fiziki durumu, organ fonksiyonları ve kişisel tercihleri göz önüne alınarak planlanır. “Yeni ilaçlar” adı altında toplanan bazı ilaçlar ve kök hücre transplantasyonu son yıllarda bu hastalıkta eskisine oranla çok daha başarılı sonuçlar alınmasını ve hastaların yaşam süresinin anlamlı bir şekilde artmasını sağlamıştır. Tedaviden sonra, hastalığın kandaki, idrardaki ve kemik iliğindeki tüm belirtilerinin tamamen kaybolduğu duruma “tam yanıt” adı verilmektedir. Yeni ilaçların da desteği ile, otolog transplantasyon yapılan hastalarda yanıt oranı %95’in, tam yanıt oranı ise %70’in üzerine çıkabilmektedir.

    Multipl Miyelom’un tedavisinde son yıllarda elde edilen büyük gelişmeler, bu hastalıktaki yaşam sürecini olumlu ve önemli bir şekilde etkilemiştir. Büyük çaptaki araştırmalar devam ettiğinden, yeni tedavi protokolleri ve yeni ilaçlar da bu hastalıkta daimi bir umut kaynağı olmaktadır.

    Miyelom hastalarında, miyelom hücrelerinin biyolojik özelliklerinin araştırılıp, hangi alt grupta olduklarının belirlenmesi, modern tedavide büyük önem taşımaktadır.

    Miyelom hastalarında, kemik erimesi ve kemiklerdeki doku kaybı, tedavi edilmezse kemiklerde hasara ve kırığa neden olabilmektedir.

  • Multipl miyelomun teşhis ve tadavisi

    Multipl Miyelomun teşhis ve tadavisi

    Multipl Miyelom, plazma hücrelerinin kontrol dışı artışından kaynaklanan habis bir hastalıktır. Plazma hücreleri, beyaz kan hücrelerinin bir alt grubunu oluşturur, görevleri antikor denilen proteinleri üretmektir. Normal şartlarda antikorlar, vücudun çeşitli mikroplara karşı savunma sisteminde önemli görevler alır. Çeşitli mikroplara karşı bağışıklık gerektiğinden, kanda çeşitli tiplerde antikorların bulunması gerekir. Multipl Miyelom hastalığında ortaya çıkan habis plazma hücrelerine miyelom hücreleri denilir. Miyelom hücreleri sadece tek tip (buna monoklonal denir) ve anormal bir antikor üretirler. Bu hücreler bilhassa kemik iliğinde çoğalırlar, bazen de kemiklerde veya vücudun diğer kesimlerinde tümör olarak ortaya çıkarlar. Multipl Miyelom tedavisinde son yıllarda büyük gelişmeler kaydedildi.

    Hastalığın belirtileri

    Multipl Miyelom genellikle yüksek sedimantasyona sebep olur. Multipl Miyelom tanısı bazen yüksek sedimantasyonu olan bir kişide, bunun nedeninin araştırılması ile ortaya çıkar. Bazen de hastalığın bazı belirtilerinin sebepleri araştırıldığında, tanıyı koymak mümkün olur. Tanının geç konması sorunlara sebep olabilir. Hastalığın bazı belirtileri şunlardır:

    1. Kansızlık, anemi

    Bütün kan hücreleri kemik iliği içinde üretilir ve olgunlaşırlar. Kırmızı kan hücreleri (alyuvarlar, eritrositler) içlerindeki hemoglobin denilen madde aracılığı ile oksijen taşırlar. Hemoglobinin azlığına anemi (kansızlık) denir. Bu durum, hastaya yorgunluk, halsizlik, baş dönmesi, nefes darlığı gibi sorunlar getirebilir. Bu hastalıkta kırmızı kan hücrelerinin yanında, diğer kan hücrelerinde de bir azalma görülebilir. Beyaz kan hücreleri (akyuvarlar, lökositler) azalırsa enfeksiyonlara yatkınlık; trombosit denilen kan hücreleri azalırsa kanama ortaya çıkabilir.

    2. Enfeksiyon

    Normal plazma hücreleri, mikroplara karşı çeşitli antikorlar üreterek, vücudun enfeksiyon hastalıklarına karşı direncini sağlar. Miyelom hastalarında, miyelom hücreleri sadece bir tek antikor üretirler, buna “monoklonal protein” diyoruz. Miyelomda bu antikor, en sık IgG, IgA veya hafif zincir tipindendir. Kandaki monoklonal antikor düzeyi ölçülür ve hastalığın takibinde de kullanılır. Monoklonal antikor, enfeksiyonları önleyemediğinden, Miyelom hastalarında sık olarak enfeksiyonlar ortaya çıkabilir veya enfeksiyonlar ağır seyredebilir. Bunun yanında, yukarıda belirtildiği gibi, lökositler de azalırsa, enfeksiyon riski artar.

    3. Kemik hastalığı

    Multipl Miyelom, çoğu hastada kemiklerin hasar görmesine neden olur. Miyelom hücreleri, hem kemik dokusunu eriten osteoklast denilen hücrelerin aktivitesini arttırır, hem de kemik dokusunu oluşturan osteoblast denilen hücrelerin çalışmasını azaltır. Böylece miyelom hücreleri kemik erimesine sebep olur, kemiklerde ağrılar ve kırıklar ortaya çıkabilir. Hatta omurga kemiklerindeki kırıklar ve çökmeler bazen felce dahi neden olabilir. Kemiklerin tetkikinde hastanın sorunlarına göre röntgen, bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans tomografisi kullanılır.

    4. Börek yetmezliği

    Antikorlar, ağır ve hafif zincirlerden oluşur. Miyelom hücreleri bazı hastalarda serbest hafif zincirler üretir, bu hafif zincirler de böbrekleri tıkayıp, zamanla böbrek yetmezliğine yol açabilirler. Kandaki serbest hafif zincir düzeyi ve idrardaki hafif zincirlerin miktarı biyokimyasal metotlarla ölçülür.

    Hastalığın komplikasyonları

    Multipl Miyelom, yukarıda belirtildiği gibi, kansızlıktan, enfeksiyonlardan, kemiklerin zayıflamasından ve böbreklerin hasar görmesinden kaynaklanan problemler yaratabilir. Bunun dışında Multipl Miyelom, amiloidoz denilen hastalığa yol açabilir. Amiloidozun birkaç çeşidi vardır. Anormal plazma hücrelerinin yaptıkları serbest hafif zincirlerin, vücudun çeşitli organlarında birikmesi ile ortaya çıkan amiloidoz tipine AL amiloidozu diyoruz. Bazı hastalarda Miyelom olmaksızın da amiloidoz hastalığı gelişebilir. AL amiloidozu her organda görülebilir, fakat en sık böbrek, kalp veya karaciğerde hasar yapar. AL Amiloidozun en sık görülen belirtileri ise yorgunluk, kilo kaybı, kalp yetmezliği, nefes darlığı veya ödemdir (ayaklarda su toplaması). AL Amiloidozun teşhisinin konulması kolay olamamakla birlikte, teşhisin zamanında konulup, tedavinin gecikmeden başlaması hayati önem taşır.

    Hastalığın teşhisi ve tedavisi

    Multipl Miyelomun tedavisinde son yıllarda elde edilen büyük gelişmeler, bu hastalıktaki yaşam sürecini olumlu ve önemli bir şekilde etkilemiştir. Büyük çapta yapılmakta olan araştırmalar devam ettiğinden, yeni tedavi protokolleri ve yeni ilaçlar da bu hastalıkta daimi bir umut kaynağı teşkil etmektedirler.

    Tanı safhasında kan ve idrarda bazı biyokimyasal araştırmalar yapılır, kemiklerin durumu ve kemik iliğindeki miyelom hücreleri incelenir. Miyelom hücreleri değişik hastalarda farklı özellikler gösterir. Bu özellikleri FISH (Fluorescence in situ hybridization) denilen metotlarla incelemek, hastalığın nasıl seyredebileceği hakkında önemli bilgiler verir.

    Tedavi hastanın yaşını, fiziki durumunu, organ fonksiyonlarını ve kişisel tercihlerini göz önüne alarak uygulanır. Tedavide kullanılan “Yeni ilaçlar” adı altında toplanan bazı ilaçlar ve kök hücre transplantasyonu (kemik iliği nakli) son yıllarda bu hastalıkta eskisine oranla çok daha başarılı sonuçlar alınmasını ve hastaların yaşam süresinin artmasını sağlamıştır.

    Multipl Miyelom, dünyada en çok kök hücre transplantasyonu (kemik iliği nakli) yapılan hastalıktır. Eskiden kök hücreler kemik iliğinden alınırken, artık bu yöntem gittikçe bırakılmış (fakat adı tarihi ad olarak kalmıştır), çünkü kök hücreler kemik iliğinden değil de, özel bir ilaç tedavisi sonrası hasta için basit ve kolay bir şekilde, ameliyata gerek olmaksızın, kandan toplanır. Birkaç kür kemoterapiden sonra, yaşı ve organ fonksiyonları uygun hastalarda otolog kök hücre transplantasyonu hedeflenir. Kök hücreler toplandıktan sonra, yüksek dozlu tedavi uygulanır ve kök hücreler hastaya damardan geri verilir. Komplikasyon riski az olan bu tedavi, Multipl Miyelomda alınan yanıt oranını, yanıt kalitesini ve yanıttın sürecini önemli şekilde arttırır.

    Kök hücre transplantasyonu yapılamayan hastalarda ise, yeni ilaçları da içeren tedavi protokolleri uygulanır.

    Miyelomun tedaviye yanıtı, yanıt kalitesine göre değerlendirilir. Bu değerlendirmenin birçok detayı vardır, bundan dolayı bu sayfada yaptığımız kısa tanıtmada, değerlendirmenin en önemli noktalarına değiniyoruz:

    Kısmi yanıt: Kandaki monoklonal proteinin miktarının, tedavi sonrası başlangıç değerinin %50’sinin altına düşmesi ve 24 saatlik idrardaki monoklonal proteinin miktarının, tedavi sonrası başlangıç değerinin %90’ının altına düşmesi

    Çok iyi kısmi yanıt: Kandaki monoklonal proteinin miktarının, tedavi sonrası başlangıç değerinin %10’unun altına düşmesi ve 24 saatlik idrardaki monoklonal proteinin miktarının, tedavi sonrası 100 mg’ın altına düşmesi

    Tam yanıt: Hem kandaki, hem de idrardaki monoklonal proteinin hassas bir metot olan immünfiksasyon ile dahi artık görülememesi.

    Tam yanıt, genellikle hastalığın kontrolünü ve şayet nüks edecekse bile, hastalığın nüks etmesine kadar geçecek zamanı anlamlı bir şekilde uzatır.

    Hastalık nüks ederse, bu durumda da kullanılabilecek, Miyelomda etkili ilaçlar ve ilaç kombinasyonları mevcuttur. Miyelom hastalığı bu durumlarda kronik bir hastalık olarak, gerektiği zaman tedavisine tekrar başlanacak bir hastalık olarak görülebilir. Hedef yaşam sürecini uzatmak ve yaşam kalitesini korumak veya arttırmaktır.

    Destek tedavisi

    Multipl Miyelom, destek tedavisinin önem taşıdığı bir hastalıktır. Destek tedavisi özellikle Miyelomun sebep olduğu kemik hastalığında, enfeksiyonlara karşı korunmada ve enfeksiyonların tedavisinde, nöropati, tromboz (pıhtı) profilaksisinde ve Multipl Miyelom ile ilgili çeşitli sorunların tedavisinde büyük önem taşır.

  • Kan kanserleri

    Kan kanserleri

    Kan Kanserleri

    Hematolojik kanserlerde son yıllarda çok önemli ilerlemeler sağlandı. Bu gelişmeler, kan kanserlerinin biyolojik özelliklerini daha iyi anlamamızı, tanıdaki gelişmeleri ve tedavideki başarıyı kapsıyor. Hematolojide çok sayıda yeni ilaç klinik çalışmalarda etkinliklerini gösterdi. Bir çok yeni ilaç grubu da son yıllarda ruhsat aldı. Yeni ilaçlar arasında, etki tarzı çok ilginç olan hedef odaklı çeşitli ilaçlar da yer alıyor (ingilizce “targeted therapies”).

    En sık görülen kan kanseri tipleri: Hematolojide en sık görülen kanserler, lenf düğümü kanseri olan lenfomalardır. Bu hastalıkları Hodgkin lenfoma ve Hodgkin-dışı lenfomalar olarak iki büyük gruba ayırıyoruz. Hodgkin-dışı lenfomalar, çok sayıda, değişik biyolojisi ve süreçleri olan, tedavileri günümüzde tamamen farklılaşmış, özellikler kazanmış hastalıkların toplandıkları bir sepet oluşturuyor.

    Sıklık açısından lenfomalardan sonra gelen hastalık da kemik iliğinde ve kemiklerde görülen multipl miyelom adlı hastalıktır. Diğer sık görülen kan kanseri tipleri ise beyaz kan hücrelerinin lösemi denilen hastalıklarıdır. Bunları akut lösemiler (akut miyeloid lösemi ve akut lenfoblastik lösemi) ve kronik lösemiler (kronik miyeloid lösemi ve kronik lenfositik lösemi) diye farklı gruplara ayırıyoruz. Miyelodisplastik hastalıklar da, daha çok yaşlı insanlarda görülen, kandaki hücre sayılarının azalması ile farkedilen hastalıklar. Bir diğer grup ise miyeloproliferatif hastalıklar, bu hastalıklar kendilerini genellikle kandaki hücre sayılarının artması ile belirtiyorlar. Bunların yanında, kanser olmasa dahi çok ciddi olan hastalıklar da var, mesela aplastik anemi denilen, kemik iliğinin kan hücrelerini imal etmemesinden kaynaklanan bir hastalık. Bağışıklık sistemini etkileyen kan hastalıkları da önemli hastalıklar arsında.

    Hodgkin Lenfoma: Bu hastalık lenf düğümlerindeki büyümeyle kendini gösterir. Bazı hastalarda “B semptomları” dediğimiz sorunlar ortaya çıkar: Kilo kaybı, geceleri terleme, tekrarlayan ateş yükselmesi. Hastalığın hangi evrede olduğunu saptamak için genellikle bilgisayarlı tomografi ve kemik iliği biyopsisi gerekir.

    Hodgkin lenfoma, günümüzde tedavisi en başarılı hale gelmiş kanser tiplerinden biridir. Her evresinde, hastalığın tamamen yok edilmesi hedeflenerek tedavi edilir. Dünyada Hodgkin lenfoma hastalığının tedavisinde gelişmeler kaydetmek amacıyla çalışan ve büyük kapsamlı çalışmalar yapan bazı gruplar vardır, bunlardan biri de Alman Hodgkin Lenfoma Çalışma Grubu (GHSG)’dur. Hastalığın hastaya özel tedavisinde risk faktörleri dediğimiz faktörleri önem taşır. Erken evre ve kötü risk faktörü olmayan hastalarda, kısa süreli bir kemoterapi ve ışın tedavisi yeterli olur. Fakat hastalık ilerlemişse, hastalığı tamamen yok edebilmek ve nüks etmesini önlemek için, çok daha etkili bir tedavi (BEACOPP protokolü) gerekebilir.

    Şayet nüks olmuşsa, yüksek doz kemoterapi ve otolog kök hücre transplantasyonu, hastalığın tamamen yok edilmesi için genellikle en iyi tedavi seçeneğini oluşturur. Yeni ilaçlardan Brentuximab vedotin adlı antikor ise önemli bir umut kaynağı oluşturmaktadır.

    Hodgkin-dışı lenfomalar

    Hodgkin-dışı lenfomaları 3 büyük gruba ayırıyoruz: İndolen (yavaş ilerleyen) lenfomalar, agresif (hızlı ilerleyen) ve çok agresif (çok hızlı ilerleyen) lenfomalar. Bu hastalıkların seyri de, tedavileri de büyük farklılıklar gösterirler. Non-Hodgkin lenfomalar, immunolojik hücre tipi açısından da 2 gruba ayrılır: B-hücreli ve T-hücreli lenfomalar. Genellikle T-hücreli lenfomalar, B-hücreli lenfomalara nazaran daha kötü prognozla seyreder. Bundan dolayı, T-hücreli lenfomaların modern tedavisinde daha intensif ve etkili tedavi yöntemleri seçilir. Eskiden Hodgkin-dışı lenfomalarının çoğuna CHOP adlı kemoterapi protokolü verilirken, günümüzde hastalığın alt grubuna göre değişen, hastalığa özel daha etkili tedaviler uygulanmaktadır. Hatta bazı lenfoma tiplerinin, kemoterapi kullanmaksızın antibiotik ajanlarla bile tedavisi mümkündür. Örneğin midede veya gözde oluşan lenfomaların bazı türleri ve evreleri, antibiyotik tedavi ile tamamen yok edilebilirler. Hastaya önerilecek en uygun tedaviyi seçebilmek için, lenfomanın alt grubunun, evresinin ve prognostik faktörlerinin tam olarak bilinmesi gerekir.

    Hodgkin-dışı Lenfomaların en sık görülen çeşitleri

    Yavaş ilerleyen lenfomalar- Hızlı ilerleyen lenfomalar- Çok hızlı ilerleyen lenfomalar

    Folliküler lenfoma-Diffuz büyük B hücreli lenfoma-Burkitt lenfoma

    Kronik lenfositik lösemi T lenfomaların çoğunluğu Lenfoblastik B lenfoma

    İmmunositoma Mantle hücreli lenfoma Lenfoblastik T lenfoma

    Yavaş ilerleyen (indolen) lenfomalar: Bu gruba giren lenfomalar, hastalık şayet evre I veya II’de ise, ışın tedavisi ile ve hastalığı yok etme hedefiyle tedavi edilir. Hastalık, daha sık evre III veya IV’de teşhis edilir. Bu evrelerde belli durumlarda kemoterapi uygulanır, buna gerek yoksa, hasta tedavi verilmeksizin izlenir (ingilizce “wait and see”), çünkü bu durumlarda gerektiğinden evvel tedaviye başlamak hastaya avantaj sağlamaz. B-hücreli indolen lenfomalarda kemoterapi gerekli olduğunda, Almanya’da geliştirilmiş olan Bendamustin adlı kemoterapi ilacı bazı durumlarda CHOP tedavisinden hem daha etkili olur, hem de daha az toksisiteye sebep olur. B-hücreli indolen lenfomalarda Rituximab adlı, B-lenfoma hücrelerinin üzerindeki CD20 molekülünü hedef alan bir ilaç, kemoterapinin etkisini arttırarak yanıt oranlarını ve yanıt sürelerini de anlamlı bir şekilde etkiler. Foliküler lenfomalarda, Rituximab ile yapılan idame tedavisi, yanıt süresini anlamlı bir şekilde uzatır. Hatta bu tedavi, nüks etmiş hastalarda yaşam süresini de uzatır.

    Hızlı ilerleyen (agresif) lenfomalar: Diffuz büyük B-hücreli lenfomalar, agresif lenfomaların önemli bir kısmını oluşturur. Tedavi hastalığı tamamen yok etme amacıyla uygulanır, Rituximab ve CHOP kemoterapisinden oluşur. T-hücreli agresif lenfomalarda ise, CHOP protokolüne Etoposid eklenmesi (CHOEP protokolü), Alman ve İskandinav çalışmalarının gösterdiği gibi, başarı oranını arttırır. T-hücreli agresif lenfomaların çoğunda prognoz kötü olduğundan, 6 kür kemoterapinin akabinde, yüksek doz kemoterapi ve otolog kök hücre transplantasyonu, hastalığın daimi kontrolünde önemli bir rol oynar.

    Mantle hücreli lenfomalar ise, son yıllarda önemli aşamaların kaydedildiği agresif bir lenfoma çeşitidir. Genç hastalarda ilaç içeren tedaviler öngörülür. Genç hastalarda bu tedavi sonrası hastadan kök hücre toplanıp, yüksek doz tedavi ve kök hücre nakli en iyi sonuçları verir. Yaşlı hastalarda ise kemoterapi sonrası yine ilaç ile yapılan idame tedavisi, yaşam süresini uzatır.

    Çok hızlı ilerleyen lenfomalar: Diğer bir grup da çok agresif lenfomalardır. En önemlileri Burkitt lenfoma ve lenfoblastik lenfomalardır. Bu lenfoma tipleri çoğunlukla genç hastalarda görülür. Burkitt lenfoma insanda en hızlı ilerleyen kanser tipidir. Bu hastalıklarda tedavinin hedefi hastalığı yok etmektir, ancak bu hedefe basit tedavilerle erişilemez, ancak çok sayıda ilaçtan oluşan ve lösemi tedavisini anımsatan kemoterapiler ile hastalık yok edilir.

    Multipl miyelom tedavisinde çok önemli gelişmelerin olduğu bir hastalıktır. Son yıllarda yaşam süresinde önemli artışlar görülmektedir. Üyesi olduğum “International Myeloma Working Group” içindeki eğilim, etkili ilaçları birleştirerek uygun kombinasyonlar halinde kullanılması ile tedavideki yanıt oranını ve yanıt kalitesini arttırmaktır. Bu hastalığın özellikleri kemik erimesine, kemik kırıklarına, böbrek yetmezliğine ve bağışıklık sistemindeki bozukluklara sebep olmasıdır.

    Multipl Miyelom, dünyada en çok kök hücre transplantasyonu yapılan hastalıklardan biridir. Birkaç (genellikle 3 – 6) kür kemoterapiden sonra, yaşı ve organ fonksiyonları uygun hastalarda kök hücre transplantasyonu hedeflenir. Önce özel bir kemoterapi ve ilaçlar kullanılarak hastadan kök hücre toplanır ve sonra yüksek doz kemoterapi verilip kök hücre nakline gidilir. Genellikle transplantasyon sadece 3 hafta süresince hastanede kalışı gerektirir. Yeni ilaçların da desteği ile, otolog transplantasyon yapılan hastalarda yanıt oranı %95’in ve tam yanıt oranı ise %70’in üstüne çıkabilmektedir.

    Multipl miyelomun nüksü durumunda kullanılabilecek bir çok seçenek de geliştirilmiştir. Bazı yeni ilaçlar da geçen yıllarda ruhsat almışlardır, halen klinik çalışmaları sürdürülen, umut verici bir çok ilaç mevcuttur.

    Akut lösemiler genellikle hızlı ilerleyen ve hayatı aniden tehdit eden hastalıklardır. Akut lösemileri iki büyük gruba ayırıyoruz: Akut lenfoblastik lösemi (ALL) ve akut miyeloid lösemi (AML). ALL tedavisinde önemli rol oynayan bir klinik çalışma grubu Alman ALL Grubu’dur (GMALL). Tedavi hastalığın alt grupları belirlenerek, çok sayıda kemoterapi ajanının kullanıldığı protokollerle yapılır. Hedef hastalığı tamamen yok etmektir.

    AML tedavisi ise yoğun bir kemeoterapiyi gerektirir. Bazı hasta gruplarında hastalığın nüksünü engellemek için kök hücre nakli önerilir.

    Kronik lösemilerde de yeni tedavi yöntemleri ile hem yanıt oranı, hem de yanıt kalitesi eskiden tahmin edilemeyecek bir düzeye erişmiştir.

    Prof. Dr. Orhan Sezer

  • Hipertiroidi

    HİPERTİROİDİ

    Hipertiroidi Nedir? Halk arasında zehirli guatr veya iç guatr olarak da bilinir. Tiroid bezinin aşırı çalışarak gereğinden fazla hormon üretmesi durumuna “hipertiroidi” denilmektedir. Tirotoksikoz ise tiroid bezi folliküllerinin bakteri, virus, ilaçlar veya oto-immun mekanizmalara bağlı olarak tahrip olması sonucu kanda tiroid hormon düzeyinin artmasına denilir. Her iki hastalığın ayırımının iyi yapılması gerekir. Çünkü her iki hastalığın tedavisi farklıdır.

    Hipertiroidi Hastaları Hangi Şikâyetlerİle Doktora Müracaat Eder?

    Halsizlik, sinirlilik, çarpıntı, iştahının fazla olmasına rağmen kilo kaybı, nefes darlığı, sıcağa tahammülsüzlük, aşırı sinirlilik, adet düzensizliği, terleme, yumuşak dışkılama veya diyare, gözlerin öne doğru fırlaması ile başvurabilir. Ayrıca hastalarda tırnaklar çabuk kırılma, saçlarda dökülme, ellerde ince titreme (tremor) bunu daha iyi anlamak için parmaklar açılarak eller öne doğru uzatılır ve üzerine ufak kâğıt konarak ellerde ki ince titremeler görülebilir. Cilt ince, ılık ve nemlidir. El ayalarında kırmızılık ve kaşıntı olabilir. Ürtiker denilen cilt allerjisi ve vitiligo (ciltte renksiz veya beyaz alanlar olması) da sıklıkla birlikte bulunur.

    Hastalarda “oftalmopati” denilen göz belirtileri Graves'li hastaların % 25-30'unda saptanır. Gözlerde öne doğru fırlama vardır. Bazı hastalarda çift görme şikayeti olur. Görmede bozukluk ışıktan rahatsız olma ve gözde kaşıntı ve yanma, göz kapaklarının kapanamaması sonucu gözlerinin açık uyumasına bağlı olarak gözlerde kuruma meydana gelebilir. Hastaların bakışlar canlıdır ve üst göz kapağında gecikme ve tam kapanma olmayabilir. Bazen şaşılık da oluşabilir.

    Zehirli Guatr Varsa Hangi Doktora Başvurmalı?

    Zehirli guatr varsa öncelikle bir “ENDOKRIN HASTALIKLARI UZMANINA” başvurunuz, bulunduğunuz yerde endokrin hastalıkları uzmanı yoksa iç hastalıkları uzmanına müracaat etmeniz uygun olacaktır.

    Teşhis İçin Hangi Testler Yapılmalıdır?

    Hastalığın teşhisini kesinleştirmek için ilk yapılacak laboratuar testi TSH ve F-T4 olmalıdır. F-T4 normal bulunduğunda F-T3 hormon düzeyine bakılmalıdır. F-T4 ve FT3'ün yüksek, TSH'nın düşük bulunması aşikâr (klinik) hipertiroidiyi gösterir. Laboratuar olarak hipertiroidi tanısının doğrulanması sonrasında, etyolojiye yönelik ayırıcı tanı testlerinin başında RAIU (veya Tc uptake) gelmelidir. RAIU'nin yüksek bulunması “hipertiroidiyi”, buna karşın düşük bulunması ise “tirotoksikozu” (tiroiditler, eksojen tiroid hormon kullanımı) destekler.
    Subklinik hipertiroidinedir? Düşük serum TSH (0,5 mIU/L'den daha düşük) düzeyi ile birlikte normal F-T3 ve F-T4 bulunması subklinik hipertiroidi tanısı için yeterlidir.

    Hipertiroidi Nedenleri

    1Graves hastalığı: Hipertiroidinin en sık nedenidir. Hipertiroidisi olan hastaların % 60-90'nini Graves hastalığı oluşturur. Bağışıklık sistemindeki bir bozukluktan kaynaklanır. Hastalık “Basedow hastalığı” olarak da isimlendirilir. TSH reseptor antikorlarının kanda artması nedeniyle oluşan tiroid bezi aşırı çalışmasıdır. Bazı hastalarda gözde büyüme olur.

    2- Sıcak nodül veya nodüllerin fazla hormon salgılaması: Sıcak nodül veya nodüllerin aşırı tiroid hormonu salgılamasına bağlı olarak tiroid hormonlarının kandaki seviyesi artar ve hipertiroidi hastalığı oluşturur. Eğer tek sıcak nodül varsa toksik adenom birden fazla sıcak nodülün bulunmasına toksik multinodüler guatr denilir.

    3- Tiroid hormon ilaçlarının fazla alınması: Levotiroksin ilacının gereğinden fazla alınması kandaki tiroid hormonlarını arttırır ve hipertiroidi yapar.

    4- Bazı ilaçların kullanımı sonucu hipertiroidi gelişebilir. Örneğin amiadorone isimli kalp ritmini düzenleyen ilaçın kullanılmasına bağlı olarak hipertiroidi hastalığı oluşturabilir.

    5- Iyodun fazla alınması nodüllü olan hastalarda hipertiroidi yapar.

    GRAVES – BASEDOW HASTALIĞI HASTALIĞI:

    Graves hastalığı tirotoksikozun en sik nedenidir ve herhangi bir yaşta ortaya çıkabilir. Kadınlarda erkeklerden 5–7 kat daha fazla, toplumda ise % 1 oranında görülür. İyot profilaksisi sonrası Graves'li olgu sayısında artış gözlenir. TSH reseptor stimule edici antikorlar (TSH-Reseptör Antikor =TRAB) Graves hastalığına neden olurlar.

    Graves Hastalığı Kimlerde Daha Sık Görülür?
    Graves hastalığı hipertiroidinin en sık nedenidir. Her yaşta görülebilirse de, 20-40 yaş arasında en fazla görülür. Kadınlarda erkeklerden 5-7 kat daha fazla görülür­ken toplumda görülme sıklığı % 1 kadardır. Graves hastalığında ailesel özellik vardır: Graves hastası bir kişinin ailesinin diğer fertlerinde % 15 oranında Graves has­talığı saptanır. Bu nedenle ailesinde Graves hastalığı olan kişiler tiroit tetkiklerini belli aralıklarla yaptırmalarında yarar vardır.

    Graves Hastalığı Neden Oluşur?

    Graves hastalığı bağışıklık sistemindeki bir bozukluk sonucu oluşur. Nedeni bi­linmeyen bir şekilde TSH hormonunun tiroit bezine bağlandığı reseptör adı verilen proteinlere karşı antikor denilen proteinler oluşur. Bu antikorların neden oluştuğu henüz bilinmemektedir. Kanda artan TSH reseptör antikorları tıpkı TSH hormonu gibi tiroit bezine yapışarak daha fazla çalışmasına ve aşırı miktarda tiroit hormonu yapmasına neden olur. Sonuçta artan tiroit hormonları metabolizmamızı hızlandıra­rak (çarpıntı, terleme gibi) Graves hastalığı ortaya çıkar.

    Graves Hastalığındaki Bulgu ve Belirtiler Nelerdir?

    Graves hastalığının sık görülen üç önemli özelliği guatr, kanda tiroid hormonlarında yükseklik ve göz belirtileridir. Tiroid bezinde büyüme, yani guatr sıklıkla vardır ve bez içerisinde nodül pek olmaz, düz bir büyüme vardır. Gözdeki belirtilere tıp dilinde “oftalmopati” adı verilir. Daha az görülen diğer iki özellik ise bacak cildinde iltihap olması ve parmaklarda çomak parmak denilen parmak uçlarında bombeleşme oluşmasıdır. Bu iki belirti çok nadir görülür

    Hipertiroidiye özgü halsizlik, sinirlilik, çarpıntı, iştahının fazla olmasına rağmen kilo kaybı, nefes darlığı, sıcağa tahammülsüzlük, aşırı sinirlilik, adet düzensizliği, terleme, yumuşak dışkılama veya diyare, gözlerin öne doğru fırlaması (tek veya her iki gözde) görülebilir. Tiroid bezi genellikle çift taraflı büyümüştür, tiroid bezini stetoskop ile dinlenildiğinde üfürüm duyulabilir. Ayrıca deri lezyonları (el ayaklarında kırmızılık ve kaşıntı) olabilir, cilt ince, ılık ve nemlidir. Tırnaklarda çabuk kırılma, saçlarda dökülme, ellerde ince titreme (tremor) görülür. Ellerdeki titremeyi daha iyi anlamak için, parmaklar açılarak eller öne doğru uzatılır ve parmakların üzerine kâğıt konarak ellerde ki ince titremeler görülebilir. Sözü edilen şikâyetlerin başlangıcı yavaştır, genelde haftalar ve aylar içinde gelişir. Ancak bazı hastalarda hızlı başlangıç görülebilir.Kalp çarpıntısı hastaların büyük bir kısmında vardır, istirahat halinde bile nabız hızı artmıştır.Hastalık bazı erkeklerin göğüslerinde büyüme “jinekomasti” ye de neden olabilir.

    Graves (Basedow) Hastalığı Kimlerde Daha Sık Görülür?

    Graves hastalığı hipertiroidinin en sık nedenidir. Her yaşta görülebilirse de, 20 ile 40 yaşları arasında en fazla görülür. Toplumda görülme sıklığı % 1 kadardır, kadınlarda erkeklerden 5-7 kat daha sık görülür.

    Graves Hastalığı Neden Oluşur?
    Graves hastalığı bağışıklık sistemindeki bir bozukluk sonucu oluşur. Nedeni bilinmeyen bir şekilde TSH hormonunun tiroid bezine bağlandığı reseptör adı verilen proteinlere karşı antikor denilen proteinler oluşur. Bu antikorların neden oluştuğu henüz bilinmemektedir. Kanda artan TSH reseptör antikorları (TRAB) aynı TSH hormonu gibi tiroid bezine yapışarak daha fazla çalışmasına yani aşırı miktarda tiroid hormonu üretmesine neden olur. Sonuçta kanda artan tiroid hormonları metabolizmamızı hızlandırarak (çarpıntı, terleme gibi) hastalığı ortaya çıkarır.

    Graves Hastalığı Genetik Geçişli Bir Hastalık mıdır?
    Evet, hastalık genetik geçişlidir. Çünkü Graves hastası bir kişinin ailesinin diğer fertlerinde %15 oranında Graves hastalığı saptanır. Ailesinde Graves hastası olan kişiler risk altındadır ve genetik veya kalıtımın hastalığın gelişmesinde en önemli etken olduğu saptanmıştır.
    Bu nedenle ailesinde Graves hastalığı olan kişilerin belirli aralıklarla tiroid tetkiklerini yaptırmaları gerekmektedir

    Kimler Graves Hastalığı İçin Risk Altındadır?

    Stres, üzüntü, sigara içmek, fazla iyotlu tuz yemek ve bazı ilaçlar bu hastalığın oluşumuna neden olabilir. Graves hastalığı daha çok yılın ılık mevsimlerinde ortaya çıkar. Bu mevsimsel özelliğin nedeni tam bilinmemektedir. Sigara içenlerde göz belirtileri daha şiddetli olduğu gibi, sigara içmeye devam edenlerde göz hastalığı şiddeti artmaktadır. Alerjik yapısı olanlarda veya alerjik riniti olanlarda Graves hastalığı daha çok görülmektedir. İyot fazla alımı da hafif seyreden hastalığı şiddetlendirmektedir.

    Graves Hastalığının Tedavisi.

    Graves hastalığının veya hipertiroidinin tedavisi 4 şekilde yapılabilir.

    1.İlaç tedavisi,

    2.Atom (Radyoaktif iyot=RAI) tedavisi,

    3. Operasyon (ameliyat).

    4. Destek tedavisi

    1. İlaç Tedavisi: Kanda yüksek olan tiroid hormonlarını normal düzeye getirmek için yani tiroit hormon sentezini (yapımını) azaltmaya yönelik yapılan tedavidir. İlacın tedavideki etkisi ortalama 6–8 hafta sonra görülmeye başlar. Bu nedenle hastalar tedaviye başlandıktan ortalama 4–6 hafta sonra tekrar kontrole çağrılarak hormon değerlerine bakılır ve hormon değerlerinin durumuna göre ilaç dozunun ayarlanması yapılır. Bu şekilde 1–1.5 ay arayla kontroller yapılarak en az 1– 1.5 yıl ilaç tedavisine devam edilir. Tedavi daha erken kesilecek olursa hastalığın tekrar etme şansı artar. Hastaların bu dönemde iyotsuz tuz kullanmalarında büyük yarar olacaktır.

    İlaç tedavisi sırasında dikkat edilmesi gerekenler

    a) İlaç tedavisi sırasında ateşiniz çıkar ve boğazda ağrı olursa hemen doktorunuza başvurmanız gerekir. Bu durum kanda beyaz hücrelerin (lökosit) çok azalmasından dolayı olmuş olabilir. Çok nadir olan bu durum oluşursa ilaçlar kesilerek cerrahi tedavi veya atom (RAI) tedavisi önerilir.

    b) Tedavi sırasında karaciğer etkilenebileceğinden, kanda ki karaciğer ile ilişkili enzimler düzeylerinde hafif yükselmeler olabilir. Ancak bu durum hipertiroidinin etkisiyle de olabilir. O nedenle karaciğer SGOT (AST) ve SGPT (ALT) denilen enzim düzeyleri sık aralarla takip edilmeli ve tedaviyle birlikte enzim düzeyleri gittikçe artıyorsa (üst normalin 2.5–3 kat üstüne çıkıyorsa) kullanılmakta olan ilaçlar kesilerek hastaya ameliyat önerilmeli veya atom tedavisine geçilmelidir.

    c) Hipertiroidili hastaların dikkat etmeleri gereken bir husus iyotlu tuz yememeleridir. Bu nedenle hastaların iyotsuz tuz yemeleri gerekir.

    d) Sigara içenlerde hastalık zor iyileştiğinden ve göz hastalığı ortaya çıktığından hastanın sigarayı bırakılması gerekmektedir.

    Graves Hastalığı Tedavi Tamamlanıp Kesildikten Sonra Tekrarlar mı?

    İlaçlar tedavi tamamlanıp kesildikten sonra hastalık ilk 6 ayda % 30-50 oranında tekrarlayabileceğinden ilaç kesildikten sonra da tekrar kontrole gitmek gerekir. Hastalığı ilaç tedavisi kesildikten sonra nüks edenlerde hormon düzeyleri ilaçlarla normal düzeye getirildikten sonra ameliyat veya atom tedavisi yapılır.

    Hipertiroidinin Tekrarlaması Kimlerde Daha Fazladır?

    1.Tiroid bezi büyük olanlarda,

    2.Genç yaştaki hastalarda,

    3.Hastalığı başlangıçta şiddetli olanlarda,

    4.Başlangıçta oftalmopati (gözde dışarı fırlama) olanlarda,

    5.Sigara içenlerde,

    6.İyotlu tuz kullananlarda veya fazla miktarda iyotlu öksürük şurubu içenlerde,

    7. Kanda TSH reseptör antikoru (TRAB) düzeyleri yüksek olanlarda

    9. Tedavi süresi kısa (1.5 yıldan az) olan hastalarda, hastalığın nüks etmesi fazladır.

    2.Atom (Radyoaktif iyot=RAI) tedavisi,

    Amaç fazla tiroit hormonu üreten bezin hormon üretimini azaltmaktır. Atom tedavisi, teşkilatlı Nükleer Tıp ünitelerinde verilir. RAI tedavisinin adı her ne kadar ürkütücü de olsa kanser yapıcı veya üreme sistemine zararlı bir etkisi yoktur. Ancak kadınların RAI tedavisi aldıktan en az 6 ay sonra gebe kalmalarına izin verilir. İlaç tedavisine kıyasla hipotiroidi yapıcı etkisi daha geçtir. Ortalama RAI tedavisi verildikten 3-3.5 ay sonra hipotiroidi gelişir. Atom tedavisi verildikten 4-6 hafta sonra tiroid hormonlarına bakılması ve verilen tedavinin etkili olup olmadığına bakılması gerekir. Atom tedavisi alan hastaların % 80-90'nında ilk 5 yıl içinde kalıcı (hipotiroidi) tiroid bezi yetmezliği gelişir ve ömür boyu (Levotiron, Tefor veya Euthyrox gibi) tiroid hormon ilacı almaları gerekir. Bunu hastaların baştan bilmeleri ve kabul etmeleri gerekir.

    3.Cerrahi (Ameliyat) Tedavi:

    Tiroid bezinin tamamına yakını veya tamamı ameliyatla alınır. Ameliyat öncesi yüksek olan tiroid hormon düzeylerinin ilaç tedavisiyle normal düzeye gelmesi sağlanmalıdır. Ameliyattan sonra hastaların ömür boyu tiroid hormon tedavisi kullanmaları gerekir. Operasyon öncesi hastaların bu konuda bilgilendirilmesinde yarar vardır. Operasyonun tiroid cerrahisi konusunda deneyimli cerrahlar tarafından yapılmasında yarar vardır. Çünkü ses kısıklığı, hipoparatiroidi gibi ameliyat sonrası komplikasyonların görülme sıklığında azalma olur.

    Cerrahi Tedavi Kimlere Yapılır?

    İlaç tedavisine dirençli veya ilaç tedavisine rağmen nüks etmiş, göz bulguları ilerlemiş, guatrı büyük olup yemek veya nefes borusuna bası yapan veya tiroid bezinde kanser kuşkusu taşıyan nodülü bulunan hastalara ameliyat tavsiye edilir.

    Ameliyat Sonrası İzlem Nasıl Yapılmalı?

    Operasyondan yaklaşık 4–6 hafta sonra hastada serum TSH ve serbest T4 (FT4) hormon düzeyleri ölçülmelidir. Başarılı bir operasyon sonrası hastanın serum TSH düzeyinin yükselmesi FT4 hormonun düşmesi gerekir. Bu durumda hastaya yaşam boyu tiroid hormonu tedavisi uygulanarak serum TSH düzeyinin 1–2 mIU/L arasında kalması sağlanır.

    4. Destek Tedavisi:

    Çarpıntı, terleme, anksiete, çabuk sinirlenme ve sıcağa tahammülsüzlük gibi şikâyeti olan hastalarda hastalığın başlangıç döneminde beta-bloker grubu ilaçlar verilebilir.

    Hıpertiroidi Tedavi Edilmezse Ne Olur?

    Eğer hipertiroidili bir hasta yeterli tedavi edilmezse hastada kilo kaybı devam eder; kalpte ritm bozukluğu, kalp yetmezliğine bağlı olarak tiroit fırtınası, şok ve ölüm oluşur. Bu nedenle hipertiroidi mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Ayrıca hipertiroidi özellikle menapoz sonrası kadınlarda kemik erimesini ( osteoporoz) hızlandırarak kemiğin daha kırılgan hale getirir.

    Graves Hastalığı ile Birlikte Sık Görülen Hastalıklar Hangileridir?
    Tip 1 şeker (diyabet) hastalığı, myastenia gravis denen kas hastalığı, hipofiz bezi iltihabi ve kalpte üfürüm yapan mitral kapak gevşekliği Graves hastalığı ile birlikte görülebilir. Bunun nedeni bu hastalarda “bağışıklık sisteminde” bozukluk olmasındandır

  • Nefrotik sendrom; sadece alın yazısı mı?

    Nefroloji Uzmanı Dr Kadir Gökhan ATILGAN, halk arasında idrarda köpüklenme görülmesi ile dikkat çeken ya da sadece kontrol amaçlı alınan idrar tahlillerinde tespit edilen ve erken fark edilmezse böbrek sağlığını olumsuz etkileyen “Nefrotik Sendrom Kliniği'nden” bahsediyor.

    Nefrotik Sendrom, idrar tetkikinde 300mg/gün 'ün üzerinde proteinin tespit edilmesidir. Kitabi olarak tabiri; 24 saatlik idrar sonucu ile uluslararası standart kabul edilen 173cm boyunda kişi için günlük 3500mg protein kaybı olarak tarif edilir. Primer nefrotik sendrom kliniği olabileceği gibi başka hastalıklara bağlı olarak ta tablo karşımıza çıkabilmektedir. Hatta gebelik döneminde preeklampsi tablosu içinde ya da primer nefrotik sendrom olarak görülebilmektedir. Tabloya hakimiyet ve klinik seyrinin kontrol altında tutulabilmesi, kronik böbrek yetmezliği sürecine gitmesini önlemek adına günde 300 mg ve üzeri protein kaybının idrarda görülmesi nefroloji takibini gerektirmektedir. Hastalık çok nadiren titiz kişilerin dikkatini çeken idrarda köpüklenme görme ile fark edilir. Benzer bir tablo olan nefritik sendrom tablosunda da tabloya proteinüri ile birlikte idrarda mikroskop seviyesinde ya da gözle görülebilen düzeyde kan görülmesi mevcuttur. Tarifini kola rengi veya et çalkantı suyu gibi tarif ederler. Bunun harici olarak sadece idrar tetkiki ile fark edilebilen bir durumdur. Hastalığın ilerlediği ve proteinüri durumunun günlük 3,5gramın üzerine çıktığı vakalarda özellikle ayak sırtı ve bacaklarda olmak üzere ellerde yüzde ve hatta sırtta kuyruk sokumu diye tarif edilen presakral bölgede dahi parmak basmakla çukurlaşan ve düzelmeyen ödem diye tarif ettiğimiz şişlikler görülür.

    Diyabet , ailevi akdeniz ateşi, hipertansiyon, romatizmal hastalıklar olarak gruplandırdığımız ; romatoid artrit, SLE, ankilozan spondillit gibi hastalıkları olan hastalar her kontrollerinde böbrek tutulumu yönünden takibi açısından idrar tetkiki istendiği için nefrotik sendromun erken tanısı mümkün olabilmektedir. Tersi olan durumlarda yaşanabilmektedir. Yani adı geçen proteinüriye neden olan hastalıklar idrarda proteinüri ve hatta ödemlerle gelen hastanın zeminde başka bir hastalık olabilme durumunu taradığımız tetkikler sonrası çıkabilmektedir.

    Esas olarak bu yazıda primer yani diğer hastalıklar sonrası olmayan nefrotik sendrom tablosunu konuşacağız. Nefrotik sendrom ; idrarda protein görülmesi, ellerde-yüzde-bacaklarda ödem kan tablosunda albumin ,protein düşüklüğü , kolesterol ve lipidlerin yüksekliği ile seyreden klinik tablodur. Böbrek biyopsisi ile alt grupları olan Minimal Değişiklik Hastalığı(MDH), Membranöz Glomerulonefrit(MmGN), Fokal Segmental Glomerulosklerozis(FSGS), MembranoProliferatif Glomerulonefrit(MPGN), Amiloidozis tablolarından hangisi olduğu ve patolojinin verdiği histolojik bilgilere göre hastalığın hangi evresinde olduğumuzu öğrenir ve ona göre tedavi modelimizi belirleriz. Tercihan tedavide özellikle ağır proteinüri yoksa şayet, konservatif tedavi dediğimiz düşük doz Ace inhibitör veya ARB grubu antihipertansifler ile destekleyici tedavi verilir. 3-3,5gram/gün'den fazla proteinüri varsa eğer kortikosteroid ve siklofosfamid, siklosporin, mikofenolat gibi savunma sistemini baskılayıcı ilaçlarla tedavisi düzenlenir.

    Hastalığın ailesel seyreden formları mevcuttur. Ama çoğu vakada aile öyküsü, altta yatan bir hastalık tespit edilmez. Özellikle MPGN ve FSGS tablosunda birinci derece aile bireyleri ile sekonder nefrotik sendrom tablosunda ise ailevi akdeniz ateşi olarak bilinen FMF kliniğine bağlı amiloidozis vakalarında aile hikayesi özellikle sorgulanmalı, klinik tabloları yoksa bile özellikle birinci derece aile üyelerinin tetkik edilmeleri uygun olacaktır.

  • Tüm zamanların dilemması hipertansiyon

    TÜM ZAMANLARIN DİLEMMASI HİPERTANSİYON

    Nefroloji Uzmanı Doktor Kadir GökhanATILGAN; her yaşın hastalığı olan hipertansiyonun tedavisindeki güçlükler hakkında bilgilendiriyor.

    Dünya Sağlık Örgütü(WHO); dünya üzerindeki 5 büyük problem içinde hipertansiyona da yer vermektedir. Hipertansiyon hepimizin tanımını kolaylıkla yaptığı bir rahatsızlıktır. Biz bunu kılavuzlar eşliğinde söylemek istersek; büyük tansiyon dediğimiz sistolik tansiyonun 140mmHg ve üzeri, küçük tansiyon dediğimiz diastolik tansiyonun 90mmHg ve üzeri değerleri kapsamaktadır. Bu şekilde rahatlıkla tanımladığımız ve yedisinden yetmişine hepimizin aşina olduğu ve tedavi edilebilir olduğunu bildiğimiz bu rahatsızlık geçmişten bugüne dilemma olarak hayatımızdaki yerini korumaktadır. Ülkemizde dahi onlarca yüzlerce çeşit farmakolojik ve ticari isimlerde ilaçlar bu hastalığa hizmet için bulunmakla birlikte tam tedavi hedeflerine ulaşılamamıştır.

    Tedavi hedeflerine ulaşmak teorik olarak kolaydır. İşin önemli kısmı bunu pratik hayata da dökmektir. Pratikte yaşanan güçlüklerden en önemlisi ilaç uyumudur. Bu konudaki güçlüklerin gerekçelerini sıralamamız gerekirse:

    1- Tedavisi konusunda iyi bilgilendirilmemek

    2- Tedaviyi ve hastalığı kabullenememek

    3- İlaçları düzensiz almak

    4- İlaçları alıp tansiyonlarını evde kontrol etmemek

    5- İlaçları alıp diyetine dikkat etmemek

    6- Farklı hekim tercihleri ile ilaçlarının sık değişikliklere uğraması

    7-Özellikle kilo problemi olanların vücut kitle indeksine uygun kiloya erişmek için çaba sarfetmemesi sayılabilir.

    Başlığımızda hipertansiyon bir dilemmadır demiştik. Dilemmanın Türkçe'de karşılığı ikilem demektir. Kastettiğimiz ise hipertansiyon ölümcül denebilecek vücudumuzda zararlara yol açmaktadır. Böbrek yetmezliği, kalp yetmezliği, damar sertliği gibi ve buna bağlı olarak hem bedensel hem ruhsal olarak rahatsızlıklar oluşmaktadır. Bu yönü ile hipertansiyon içinden çıkılmaz bir salgın hastalık gibi görünmektedir. Ama madalyonun birde diğer yüzünden bakmak gerekir. Benimde polikliniğimize gelen hipertansif hastalarımla paylaştığım konudur. Hipertansiyon aslında bize düzenli yaşamamız gerektiğini hatırlatan en masum uyarandır. Çünkü tedavisi kolaydır. Bizden istediği ilaçları düzenli almak, diyetimize özellikle tuza, karbonhidratlara, kolesterole azami dikkat etmek,kilo problemimiz var ise çözümüne ulaşmak, yürüyüş gibi kas gücü gerektirmeyen izometrik egzersizleri hayatımıza katmamız, düzenli hekim kontrollerimizi aksatmamamızdır. Bu yönü ile bakılır ise insanın hastalığına uyumu ve dünyaya bakışı bile değişim gösterecektir. Kendisini daha iyi hissedecektir.

    Özetle söylememiz gerekirse;

    -Hipertansiyon tedavisi mümkün bir rahatsızlıktır.

    -Erken tedavi yüz güldürücüdür. Tedavisiz kalma ciddi problemleri yanında getirir.

    -Hayata yeniden bakış açısı sağlar, otokontrolümüz için bir sinyaldir.