Etiket: Tedavi

  • Hamilelikte Depresyon

    Hamilelikte Depresyon

    Hamilelikte depresyon, hem annenin hem de doğmamış çocuğun sağlığını olumsuz yönde etkileyen yaygın bir psikolojik rahatsızlıktır. Hamilelik döneminde depresif belirtilerin görülme sıklığı %12 ile %36 arasında değişkenlik göstermektedir. Hamilelik sırasında ve doğum sonrası dönem kadınların ruh hali ve kaygı semptomları yaşaması bakımdan özellikle savunmasız oldukları bir zaman dilimidir. Depresyon, hamilelik ve doğum sonrasında her 8 kadından 1’ini etkilemektedir. Doğum, kadınlarda depresyon için en güçlü tetikleyicilerden bir tanesidir.

    Hamilelik ve doğum sonrası dönem, kadınların sağlık hizmeti verenler ile düzenli temas halinde oldukları bir dönemdir. İdeal olarak, kadınlar ve sağlık hizmeti verenlerin, hamilelik sırasında ortaya çıkan yaygın psikolojik sorunları hakkında açık ve dürüst bir şekilde görüşme yapabilmelidir. Bununla birlikte, birçok kadın psikolojik sorunlarını tartışmakta isteksizdir ve hamilelik veya doğum sırasında depresyon belirtilerini paylaşma konusunda utanç hissedebilirler. Çünkü etiketlenmekten korkarlar.

    Ancak hamilelik sırasındaki tedavi edilmemiş depresyon, hem anne hem de fetusta, erken doğum riski, yüksek tansiyon, idrarda kan ve doğum sonrası depresyon riski dâhil olmak üzere birçok olumsuz yan etki ile ilişkilendirilmiştir. Hamilelikte tedavi edilmeyen depresyonun, bebek üzerinde uzun süreli gelişimsel sonuçlara neden olabildiği bulunmuştur. Ek olarak, hamilelik sırasındaki depresyon, doğum sonrası depresyon için en büyük risk faktörüdür. Birçok kadın bu hassas süreç boyunca tedavi almak konusunda isteksizdir. Ancak depresyon tedavi gerektiren tıbbi bir durumdur ve göz ardı edilmesi gereken bir şey değildir.

    Bir kadın hamilelik sırasında depresyona girdiğinde, tedavi kararları hem anne hem de fetus için risk ve fayda oranını dikkate almalıdır. Bu durumda psikoterapi güçlü bir kanıt tabanına sahip ve iyi sonuç veren bir yöntemdir. Sonuç olarak, hasta ve sağlık uzmanı mevcut semptomların ciddiyetini ve hasta için en fazla kabul edilebilecek tedavi türünü dikkate alan bir tedavi planı geliştirmek için birlikte çalışmalıdır. Buradaki amaç, annenin depresyonunu yeterince tedavi ederken, hem anne hem de bebek için en iyi sonuçları sağlamaktır. Anne ruh sağlığı, çocukların ve ailelerin ruh sağlığı için kritiktir.

  • Ödem nedir? Neden oluşur?:

    Ödem, dokular arası sıvı hacminde belirgin artış nedeniyle oluşan gözlenebilir şişliktir.

    Vücut sıvısının 1/3’ü hücre dışı alanda bulunur. Hücre dışı alan damar ve dokular arası boşluk olarak 2 bölümden oluşur. Damar içindeki su basıncı ve dokular arası sıvıdaki proteinlerin oluşturduğu basınç ile bu iki bölüm arasındaki sıvı akışı denge halindedir. Denge halinde olan bu akışın bir ya da birçok değişiklik etkisiyle bozulması sonucu damar içinden dokular arası boşluğa doğru sıvı akışının artması ile ödem oluşur.

    Hangi hastalıkların belirtisi ya da sonucudur?

    Dokular arası sıvı akışı dengesini bozan durumlar;kılcal damar hasarı(ilaçlar,viral ve bakteriyel ajanlar,termal ya da mekanik travma etkisi ile oluşabilir),toplardamar tıkanması,lenf damarı tıkanması,atardamar kan hacminin azalması,kalp atım hacminin azalması, protein kaybına yol açan hastalıklar,aşırı tuz alımıdır.

    * Ödemin birçok formunda etkili kan dolaşımının azalması söz konusudur ve bu durumun onarılmasında vücut böbreklerden su ve tuz tutulumunu arttırır.
    * Kalp,karaciğer,böbrek yetmezliği yaygın ödemin en sık görüldüğü hastalıklardır.
    * Kol ya da bacakta sınırlı görülen ödem ise toplardamar ya da lenf damarı tıkanıklığı sonucu oluşur.
    * Bunun dışında hipotiroidizm(tiroid bezi fonksiyonlarının azalması),bazı ilaçların kullanımı,gebelik de ödem nedeni olabilir.

    Kimlerde ve hangi yaş aralığında görülür?

    Ödem oluşumu için belli bir yaş ya da cinsiyet sıklığı yoktur. Ancak idiopatik ödem olarak tanımlanan şekli hemen hemen sadece kadınlarda (özellikle menopoz öncesi dönemde) ortaya çıkar. Regl (adet dönemi)ile ilişkisiz olarak periodik ataklar ile karakterizedirKaraciğer kalp böbrek yetmezliği bulguları yoktur. Sıklıkla karın şişliği eşlik eder.Uzun süreli ayakta kalmaya bağlı tuz ve su tutulumu ile ilgilidir.

    Ayrıca kadınlarda aşırı östrojen uyarılmasıyla oluşabilen tuz ve su tutulumuna bağlı regl öncesi ödem görülebilir.

    Kişide ne gibi sıkıntılara yol açar?

    Ödem saptanan hastaların şikayetleri öncelikle neden olan hastalığa bağlıdır.Bunu dışında ödemin yaygın ve lokal olmasına ve bulunduğu bölgeye bağlı olarak ilgili doku ve organın şişmesi ile ilgili sıkıntılar yaşanır.Nefes darlığı,karın şişliği,kalp ve karaciğer büyümesi,bacaklarda şişme,yüz ve göz çevresinde şişme gibi…

    Tanı nasıl konur?

    Yaygın ödem yüz ve özellikle göz çevresinde şişme ile tanınır.Şişmiş bölgeye parmakla bastırmak ile çukurluk oluşur ve bu çukur baskıyı kaldırdıktan sonra da devam eder.

    Ödemin dağılımı ,ödemi oluşturan neden hakkında önemli bir yol göstericidir.Bir bacakta ya da kolda sınırlı olan ödem genellikler toplardamar ya da lenf damarında tıkanmanın bir sonucudur.Kalp yetmezliği ile ilgili ödem daha çok bacaklarda ve akşamları belirginleşme eğilimindedir.Protein eksikliğinden kaynaklanan ödem özellikle yüzde ve göz kapaklarında belirir ve daha çok sabahları belirgindir.

    Ödemli bölgenin görünümü (derinin kalınlığı rengi duyarlılığı) tanıda önemlidir.Bölgesel sıcaklık artışı ve hassasiyet iltihaplanmaya bağlı ödem düşündürür. Uzamış ve tekrarlayan ödem atakları olan bölgede deri kalın sert ve kırmızıdır.

    Tedavi edilmezse ne gibi sorunlara yol açar?

    Ödemli bölgenin ya da organın fonksiyonuna bağlı olarak sorunlar yaşanır.Ödem bir neden değil bir sonuç olduğundan burada asıl sorun ödeme neden olan durum ya da hastalığın tedavisidir.

    Tedavi edilse bile tekrarlar mı?

    Ödem,dokular arası sıvı akışının dengesini bozan durumlar ortaya çıktığı sürece yeniden oluşabilir.

    Kronik bir hastalığa (kalp karaciğer böbrek yetmezliği gibi) bağlı olarak oluşan ödem, hastalıkla ilgili kontrolün bozulması ile tekrarlayabilir.

    Sistemik hastalıklara bağlı yaygın ödem tedavisinde diüretik(idrar söktürücü) ilaçlar ödemi hafifletebilir.

    Toplardamar yetmezliğine bağlı oluşan sınırlı ödemlerde ise diüretik tedavi etkili değildir.Bu türdeki ödem sıklıkla bacaklarda görülür ve nedeni kanın kalbe dönüşünü sağlayan toplardamarlardaki kapakçıkların yetersizliği nedeniyle kanın aşağıda göllenmesi ve damarlarda genişlemedir.Ödemin azaltılmasında bacakların gün içinde aralıklı olarak yükseltilmesi,elastik çorapların giyilmesi yararlıdır.

    Kişinin dikkat etmesi gerekenler nelerdir?

    Altta yatan hastalığın tedavisini uygulamanın yanı sıra, özellikle idiopatik periodik ödemde tuz alımının azaltılması,hergün birkaç saat sırt üstü pozisyonda istirahat,elastik çorap giymek (sabah yataktan kalkmadan giyilmeli),aşırı ve bilinçsiz diüretik (ödem çözücü)kullanımından kaçınmak önemlidir.

    Ödem oluşumunu önlemek ya da azaltmak için dikkat edilmesi gerekenler:

    1. Tuz ve tuzlu gıda tüketimini azaltmak

    2. Bol su içmek

    3. Hareketli olmak, inaktiviteden kaçınmak

    4. Karbonhidrat tüketimini azaltmak

    5. Ödem oluşumuna neden olan bir hastalık varsa( kalp yetmezliği,hipotiroidi gibi) sözkonusu hastalığa ait tedavi düzenine uymak. Düzenli tedavi altındayken ödemlerde artış olursa ilgili doktoruna başvurmak.

    6. Bacaklarda gün içinde oluşan ödemi önlemek için uzun sürede ayakta kalmamak otururken bacak bacak üstüne atmamak gün sonunda bacakları 45 derece açıyla yükselterek dinlenmek

    7. Regl öncesi ödemi azaltmak için regl tarihinden 2 hafta öncesinden başlayarak tuzlu gıda ve karbonhidrat alımını azaltmak.

    8. Travma nedeniyle oluşan bölgesel ödemlerin önlenmesi için kısa aralıklarla soğuk uygulama yapmak.

  • Alerjik rinit 2014

    Alerjik rinit 2014

    Tanım

    Alerjik rinit (AR), burun içi dokuda hava kaynaklı alerjenlere (aeroalerjen) karşı gelişen iltihabi aşırı duyarlılık reaksiyonuna bağlı meydana gelen bulgulardan oluşur.

    Epidemiyoloji

    AR, Türkiye’de en sık karşılaşılan kronik hastalıktır. Toplumun %10-30’ unda; çocuklarınsa neredeyse % 20-40’ ında AR’ ye rastlanmaktadır. AR, çok ağır bir hastalık olmasa da ciddi milktarda sosyo-ekonomik kayıp yaratmaktadır; tabiri caiz ise “öldürmeyen ancak süründüren bir hastalık” tır. Birinci basamak sağlık hizmeti sunan aile hekimlerine yapılan başvurularda en önemli nedenlerden biridir. İş gücü, okul performansını ve sosyalizasyonu sınırlar. Bunun yanında AR’ ye eşlik eden hastalıklar (göz nezlesi, sinüzit, orta kulakta sıvı birikmesi, nazal polip, astım, uyku bozuklukları ve ürtiker plakları gibi) da son derece önemli olup, sıklıkla hastanın doktora başvurmasına neden olmaktadır. AR ve eşlik eden durumları, bu durumlarda uygulanacak tedavinin yanıtını tam olarak anlamanın yolu hastalığın oluşum mekanizmalarını (patofizyoloji) iyi bilmekten geçer.

    Patofizyoloji

    Alerjenler

    Hava Kaynaklı Alerjenler

    Solunum yolu alerjik hastalıkları, hava kaynaklı alerjenlere karşı gelişen aşırı duyarlılık reaksiyonuyla oluşur. Polenler ve küf mantarları mevsimsel AR (MAR) oluştururken; ev tozu akarları, hayvansal proteinlerden oluşan ev içi alerjenler perenial (yıl boyu süren) AR (PAR) oluşturur. Herhangi bir bölgede bir polenin bulgulara neden olduğunu söylemek için bu polenin havada uzun süre ve büyük miktarlarda kalmış olması gerekir. Bu polenlerin hemen hemen hepsi bitki döllenmesi için rüzgarı kullanırlar. Böceklerle taşınarak döllenme sağlayan polenler (çiçek polenleri) havaya bağımlı olmadıkları için solunamazlar ve bu nedenle de immün yanıtta neden olmazlar. Türkiye’ de ağaç polenleri (Mart-Nisan), çimen polenleri (Mayıs-Haziran) ve yabani ot polenleri (Ağustos ortası-Ekim) en önemli MAR nedenleridir. Polenlere ek olarak Alternaria, Aspergillus ve Cladosporium gibi küf mantarları da bulgulardan sorumludur. Küflerin sporlanma mevsimi çok değişkendir. Özellikle hava şartlarına göre belirlenir. Mart ve Ekim ayları arasında herhangi bir dönemde en fazla sporlanma olur. Son yıllarda oluşan iklim değişiklikleri bu dönemlerin uzunluğu ve bölgesini etkilemiştir.

    PAR, tüm yıl boyu devam etse de, mevsimsel özellik göstermeyen rinitler de bu tanımlamaya girmektedir. En önemli nedenleri şöyledir: ev içi mantarlar (büyümeleri nemle ilişkilidir); hayvansal kaynaklı alerjenler [kedi (en belirgin) ve kemirgenler (fare, hamster, sıçan, dağ gelinciği, tavşanlar, köpekler, kuşlar)]; özellikle Ağustos’tan Aralık ayına kadar etkin olan, halı, yataklar, koltuklar ve yastıklarda üreyen Dermatophagodies genusundan ev tozu akarları; böcekler (en iyi bilinen hamam böceğidir; ancak, güveler, gelincik böceği, cır cır böceği, uğur böcekleri, örümcekler de etkilidir). Ev tozu akarları ve kediler en önemli alerjen kaynağını oluşturmaktadır. Ev tozu akarları nem oranı %55’den daha fazla olan yerlerde iyi büyümektedir. Bu nedenle ev tozu akarı alerjisi Türkiye’ nin batı ve güney sahil bölgeleri ve Marmara gibi deniz kenarı bölgelerinde yaygındır. Ev tozu aklarları yılın 6 ayından fazlasında nemli kalan tüm bölgelerde bulunabilirler.

    İmmünglobülin E/Mast Hücreleri/Bazofil Aktivasyonu

    Patofizyolojik açıdan AR, geleneksel olarak şöyle tanımlanır: mast hücrelerinin yüzeyinde bulunan ve alerjene özgü olarak daha önceden yapılmış IgE molekülerinin aeroalerjenlerle çapraz bağlanması sonucu, bu mast hücrelerinin granüllerinin patlaması (degranüle olmas) ardından ortama salınan moleküllerle ortaya çıkan hastalıktır. Alerjik hastalıklar dışındaki diğer bütün antikor bağımlı immün yanıtlarda yabancı moleküllere (antijene) ilk maruziyet sonrasında B lenfositlerden düşük tutunma özellikli (afiniteli) IgM tipinde antikorlar yapılır ve ortama salınır. Ancak genetik olarak yatkın kişilerde (atopik bireylerde); alerjene tekrarlayan maruziyet, immün yanıtın IgE tipindeki antikorlara kaymasına neden olur. Bunun sonucunda dolaşıma IgE antikorları salınır. IgE tipindeki bu antikorlar mast hücreleri ve bazofil hücreleri gibi hücrelerin yüzeyinde bulunan kendilerine özel bölgelere (reseptörlere) gidip, otururlar. Ardından tekrar eden alerjen maruziyeti sonucunda bu antikorlar alerjenle çapraz olarak bağlanır (en az iki IgE antikoru alerjen tarafından bağlanır) ve bu hücrelerin içindeki granüller boşalırlar. Granüllerin içinden ortama yayılan bir takım kimyasal moleküller (ki en önemlisi “histamin”dir) alerjik etkilerden sorumludur. Bulgulara sebep olabilecek bir AR gelişmesi için bu işlemin en az 3-4 kez tekrar etmesi gereklidir. Yani, alerjene özgül IgE molekülünün degranülasyona neden olabilecek kadar mast hücre yüzeyinde yoğunlaşması için birden fazla alerji mevsiminde hastanın alerjene maruz kalmış olması gerekir. Dolayısıyla bulgu yaratan MAR gelişimi açısından en az 3-4 mevsim aynı polenlere maruziyet gereklidir. Bu nedenle MAR genel olarak bebeklerde görülmez, dolayısıyla bir insan yaşamında bu hastalığa ait bulgular, en erken 4 yaş civarında ortaya çıkabilir. Benzer şekilde erişkinlerin de yer değişikliği sonucu maruz kalınan lokal alerjenlere bağlı bulgu gösterebilmesi için yaklaşık 4 yıl o bölgede yaşamaları gereklidir.

    Alerjen maruziyetinden sonra yüzeylerindeki IgE’ leri bağlanmış mast hücreleri yeni sentezlenmiş ve depolanmış bir takım kimyasal molekülleri (mediyatörleri) ortama salarlar. Bu mediyatörler içinde histamin, proteazlar (triptaz, kimaz), lökotrienler, prostaglandinler ve sitokinler bulunur. Bu mediyatörlerden bazıları AR’ in erken dönem bulgularını oluşturur. Erken faz bulguları burun akıntısı, burunda kaşıntı, hapşırma ve burun tıkanıklığından oluşmaktadır. Diğer mediyatörlerse burun içi mukozaya iltihabi (inflamatuvar) hücrelerin gelmesine ve yerleşmesine neden olurlar. Bu inflamatuvar hücreler; bazofil, eozinofil, mast hücresi gibi hücrelerden oluşur. İnflamatuvar hücrelerin bu alana gelmesi inflamasyonda ikinci bir dalgaya neden olur. Bu hücreler kendilerine ait yeni mediyatörler salgılarlar ve AR’ in geç faz reaksiyonlarından sorumludurlar. Yavaş gelişen bu infalamatuvar yanıt, öncelikle burun içi ödemle (nazal konjesyonla) karakterizedir. Kronik alerjen uyarısıyla mast hücrelerindeki IgE reseptörleri ve yüzeye bağlı IgE sayısı yanında sinyal iletimi de artar; bu sayede mast hücreleri olayın başlatılmasının güçlenmesinde de rol alır. Bu sebeledir ki alerjik mevsimler ilerledikçe mast hücre degranülasyonu için daha az miktarda alerjene ihtiyaç duyulur.

    Antijen Sunan Hücre/Yardımcı T Hücre Aktivasyonu

    Alerjenler mast hücrelerini uyarmanın dışında, yabancı olarak algılanırlar ve antijen sunan hücrelerce, yardımcı T (Th) hücrelere sunulurlar. Antijen sunan hücrelerin (mononükleer hücre, fagositik hücre, dendritik hücre ve B lenfosit) uyarımı sonucunda bu hücrelerden bazı sitokinler (hücre-hücre arası haberciler) salınır. Bu sitokinler arasında; IL-1, IL-6, TNF-α sayılabilir ve bunlar doğal immüniteden sorumlu önemli sitokinlerdir. Alerjik inflamasyonun gelişimiyle B hücrelerinin yüzeyindeki immünglobülin ve dendritik hücrelerin yüzeyindeki yüksek afiniteli IgE reseptör sayısında artış ortaya çıkar. Bu antikorlar, aslında alerjen reseptörü olarak görev yapıp antijeni yakalar ve antijenin işlenmesinde rol alırlar. Alerjik hastalarda yardımcı T lenfosit aktivasyonu Th2 yönünde gelişir ve bu hücrelerden de IL-4, IL-5, IL-9, IL-13, GM-CSF gibi sitokinler salınır. Bu sitokinler AR’ deki inflamatuvar yanıtın başrol oyuncularıdır. Ayrıca bu sitokinler eozinofillerin, mast hücrelerinin, bazofillerin çoğalmasında, aktivasyonunda, alerji bölgesine toplanmasında görevlidirler. IL-4 ve IL-13, IgE üretiminden sorumlu en önemli sitokinlerdir. Dolayısıyla bu sitokinler alerjenlere özgül IgE oluşumunun en önemli uyaranlarıdır.

    Alerjene maruziyet sonrasında gelişen inflamatuvar süreç ortamdaki mast hücreleriyle başlatılan eozinofil, bazofil, mononükleer hücre ve yardımcı T hücrelerce devam ettirilen bir süreçtir. AR’ deki hapşırma, burun akıntısı, kaşıntı şikâyetleri daha çok histamin gibi moleküllerin salınımıyla olur. MAR ve PAR devam ettikçe, o bölgedeki hücrelerden salınan sitokinler ve diğer moleküller daha fazla mukus salınımına, doku ödemine, mukus salgılayan hücrelerin büyümesine ve doku hasarına neden olur. Bunlar da alerjik hastalardaki bulguların ana kaynağını oluşturur. AR ilerledikçe histaminin rolü azaldığı için antihistaminiklerin etkinliği de azalır.

    Eozinofiller PAR’ daki inflamasyonun önemli nedenlerinden biridir; ayrıca da MAR’ daki ilerlemeye de sebep olurlar. Eozinofiller çok çeşitli iltihap başlatıcı (proinfamatuvar) molekül (sisteinil lökotrien, LT-C4, LT-D4, LT-E4; ECP, eozinofil peroksi- daz, MBP, IL-3, IL-5, GM-CSF, PAF gibi) salgılarlar. Eozinofil kaynaklı bu mediyatörler kronik alerjik yanıttaki ana bileşenleri oluşturur ayrıca burun içi ödem gibi AR bulgularından da sorumludurlar. MAR’ da klasik hikâye devam eden alerjen maruziyeti ile haftalar içinde bulguların şiddetlenmesidir. Genellikle polen sayısı tavan yapmadan semptomlar şiddetlenmez, ancak polen sayısı azaldıktan sonra da bir süre devam eder. Eozinofillerin burun mukozasına yerleşmesiyle bulguların gelişimi ve ilerlemesi arasında yakın ilişki bulunmaktadır. Özet olarak AR; mast hücre aracılı, antihistaminiklere yanıt veren “akut form” ve kronik inflamatuar süreç ile ilişkili, eozinofil aracılı, antihistaminiklere daha az yanıt veren “kronik form” olarak sınıflanabilir.

    Klinik Belirtiler

    AR tanısında hastalık hikâyesi yardımcıdır. Hastanın hapşırma, burun akıntısı (sulu gibi akıntı), burun tıkanıklığı, burunda ve damakta kaşıntı gibi şikâyetleri vardır. Bu şikâyetlere sıklıkla gözde kaşınma, sulanma ve batma şikâyetlerinin olduğu alerjik konjunktivit (göz nezlesi) de eşlik eder. PAR’ da ağır konjunktivit, MAR’ ın aksine daha nadir görülür. Çünkü havadan uçuşarak gelen polenler gözü de etkilemektedir. Fakat oda içi alerjenlerin göze ulaşması ise hava daha durağan olduğu için zordur. Kapalı ortamdaki bu alerjenler buruna daha çok solunarak alınır.

    AR dolaşımdaki aktive olmuş T lenfositlerin ve fagositer, monositik hücrelerin de eşlik ettiği sistemik bir hastalıktır. Bu hücrelerin aktivasyonu IL-1, TNF-α, IL-6 gibi üretilen sitokinler, AR’ deki halsizlik, yorgunluk, eklem ve kas ağrısı gibi bulgulardan sorumludurlar. AR ayrıca okul çocuklarında, erişkinlerde bilişsel fonksiyonlarda da bozukluk yapmaktadır. Aslında sistemik bu bulgular genellikle alerji hastalarının ana şikâyetlerini oluşturur. Hastalarda yaşam kalitesi oldukça bozuktur; işe, okula gitmek gibi normal aktiviteleri yapmakta güçlük çekerler.

    AR tanısı; bulguların gözden geçirilmesi ve bu bulguların alerjen maruziyeti sonrası ortaya çıkıp çıkmadığına dair öyküden yola çıkılarak konulur. Hastalık genetik olarak nesilden nesile aktarıldığı için mutlaka aile hikayesi de sorgulanmalıdır. Ancak bazı hastalar ailedeki ilk vaka da olabilir.

    Muayenede burun mukozası soluk, bazen morumsu siyanotik ve şiştir. Burun içinde su gibi akıntı bulguları vardır. Çocuklarda daha muayene başlamadan, burun üzerinde sıkça burunun elle yukarı doğru sıvazlanarak kaşınmasına bağlı yatay bir çizgilenme dikkati çekebilir; Bunun dışında, yüksek damak, ağızdan solunum, dişlerde pozisyon bozukluğu görülebilir. Göz çevresinde ve özellikle göz altlarında toplar damarların genişlemesine bağlı olarak morluk dikkati çekebilir.

    AR’ nin kesin tanısı, alerjen ya da alerjenlere özgül IgE antikorlarının gösterilmesi ile konulur. Tanı yanında alerjenlere özgül IgE bulunması kesin tedavi ve korunma yöntemleri hakkında belirleyici olmaktadır. Deri testi; ilgili alerjenin tespitinde kullanılan güvenli, hızlı, özgül tanısal bir testtir. Ancak mutlaka alerji ve immünoloji uzmanlarınca yapılmalı ve yorumlanmalıdır. İntradermal (cilt içine alerjen uygulanması) testler ise bir immünoloji ve alerji uzmanının kararı ile uygulanmalıdır; çünkü nadiren genel reaksiyona neden olabilir ve hayati tehlike taşıyabilir. Hastada dermografizm gibi hassas bir cilt yapısının olması veya antihistaminik, antiemetik (bulantı giderici), antipsikotik, antidepresan kullanımı nedeniyle test yapılamayan durumlarda kandan alerjen veya alerjenlere özgül IgE testleri bakılmalıdır. Bu testleri de bir immünoloji ve alerji uzmanının istemesi gereksiz masraf ve maliyet yükünü ortadan kaldıracaktır. Fakat; bu testler deri testlerinden daha az duyarlıdır. Bulgularla uyumluluk gösteren pozitif sonuçlar, AR tanısı koymayı ve çevresel faktörlerin düzenlenmesini sağlar; ama radikal çözüm açısından kullanılacak immünoterapi (aşı) içeriği seçimi için kullanılamazlar. Bu tetkiklerin bulguları belirgin olarak var olan bir hastada negatif yada negatife yakın değerlerde çıkması bizi hastalık tanısından uzaklaştırmaz. Bu tür vakalarda daha fazla araştırma yapmamız gerektiğini gösterirler.

    Ayırıcı Tanı

    Virüs enfeksiyonları ile ortaya çıkan (viral) riniti, MAR’ den ayırmak zor olabilir. Viral rinit, mast hücre mediatörlerinden bağımsız gelişir. Soğuk algınlığı olan hastaların burun akıntılarının incelemesinde esas olarak elde edilen ana molekül (mediyatör) “kinin”dir. Lökotrien ve prostaglandinlerse baskın olmayan diğer mediyatörlerdir. Birçok alerjik hasta şikâyetlerini gözlemleyerek, soğuk algınlığı ve alerjen maruziyetine bağlı olan bulgular arasındaki farkı anlayabilir. Burun kaşıntısı, aksırma/hapşırma atakları, su gibi burun akıntısı ve her yıl aynı mevsimde tekrarlama hikâyesiyle AR, viral rinitten ayrılır. Viral rinitte daha koyu, renkli ve akıntı içeriğindeki hücre olarak nötrofilden (iltihap hücrelerinden) zengin bir akıntı bulunur. Göz bulguları genellikle belirgin değildir, fizik muayenede burun mukozası ödemli, şiş ve kırmızımsıdır.

    Tiroid hormon yetersizliği (hipotiroidi), doğum kontrol ilaçlarının kullanımı, gebelik ve menopoz gibi hormonal değişikliler burun içinde ödem nedeni olabilir. Burun içi ödemi alan ve tıkanıklığı geçici olarak açan (nazal dekonjestan) ilaçların uzun süreli kullanımına bağlı oluşan; kronik refleks damar genişlemesi (vazodilatasyon); maalesef ciddi burun tıkanıklığı ile giden ve “medikomentöz rinit” denilen tablonun sebebidir. Ayrıca ülkemizde çok görülmese de kokain kullanımı yurtdışında medikamantöz rinitin en sık sebeblerinden biridir. Burun orta hattında (nazal septumda) kırık veya yamukluk, polipler, tümörler, yabancı cisimler kronik burun tıkanıklığının diğer nedenlerindendir. Devamlı ve tek taraflı burun tıkanıklığı olan hastalar mutlaka rinoskopi aleti ve bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmelidirler. Nazal septum deviyasyonu bazen çift taraflı burun tıkanıklığına bile neden olabilir; ancak bunun düzeltilmesi için uygulanan ameliyatın bulguları düzeltici etkisi oldukça kısıtılıdır.

    İrritanlara (soğuk hava, kirlilik, sigara dumanı, keskin kokular, parfüm, alkol, besinler) karşı gelişen anormal nörojenik yanıt “vazomotor rinit” denilen bir başka burun hastalığının ana özelliğidir. Bu hastalıkta otonom sinir sistemi anormal çalışmaktadır. Hastalarda genellikle hava değişimi, sıcak-soğuk değişimi gibi durumlarda özellikle burun tıkanıklığı ve geniz akıntısı gibi bulgular olabilmektedir. Ancak; burunda kaşıntı, aksırma, burun akıntısı, konjunktivit ve sisitemik şikâyetler yoktur. Bu hastaların alerji testleri negatiftir ve burun sıvısında eozinofiller yoktur. Azelastin içeren burun spreyleri, kortizonlu burun spreyleri, atropin (ipratropium içeren burun spreyleri) sıklıkla etkili tedavi sağlar.

    Nazal poliplerin eşlik ettiği ya da etmediği kronik sinüzitte bulgular; burun akıntısı, koyu ve renkli geniz akıntısından oluşur. Sinüzit tanısı koymak için genellikle bilgisayarlı tomografi gereklidir.

    Atrofik rinit denilen hastalıkta muayenede burun epitelinin atrofisi, burun içinde ödem ve ve burun içinde kötü bir koku tespit edilmektedir. Atrofik rinit daha çok yaşlı bireylerde görülür; ancak, atrofik rinitin en sık nedeni; burun travması ve ameliyatlar sebebiyle oluşan damar kayıpları dır (devaskularizasyon).

    Eozinofilik hücre birikiminin olduğu fakat alerjik bir durumun olmadığı inflamasyon, “AR’ nin olmadığı eozinofilik sendrom (NARES)” olarak tanımlanır. Bu hastalarda da ilerleyen dönemlerde kronik sinüzit ve nazal polipler gelişir. Bu hastaların bulguları vazomotor rinit hastalarınınkine benzer. NARES’ te tanı burun içi sürüntünün eozinofiller açısından incelenmesi ile ile konulur. Vazomotor rinite oranla NARES burun içi uygulanan kromolin ve kortikosteroidlere daha iyi yanıt verir. Bazı alerji ve immünoloji uzmanları bu hastalık için artık “lokal AR” tanımını kullanmaktadırlar. Lokal AR denilen bu durumda kan ya da deri testi ile alerjenlere özgül bir IgE saptamak mümkün olmasa da araştırma amaçlı yapılan burun içine alerjen püskürtme (provokasyon) testlerinden pozitif yanıt alınmaktadır. Ancak burada saptanan alerjen duyarlılığının klasik AR tedavisinde olduğu gibi radikal tedavileri belirlemedeki rolü yoktur.

    Allerjik Rinitin Sistemik Göstergeleri

    AR’ deki inflamasyon nedeniyle sinüslerin burun içindeki ağızları kapanabilir ve bu da akut (bakteriyel) sinüzite neden olabilir. Kistik fibrozis, immotil silia sendromu, immün yetmezlikler, spesifik olmayan inflamasyon, kolonize mantarlara karşı gelişen hipersensitivite (alerjik fungal sinüzit), aspirinle alevlenen solunum yolu hastalıkları (Sampter sendromu) ve kronik hiperplastik eozinofilik sinüzitte (CHES) kronik bakteriyel inflamasyonlarla oluşan kronik sinüzit karşımıza çıkmaktadır. Kistik fibrozis ve immün yetmezlik olmadığında, kronik sinizütin kaynağı genellikle enfeksiyon değildir. Kronik sinüzitli hastaların yarısı CHES hastasıdır. Bu hastalarda altta yatan alerjik mekanizmalara odaklanılmaktadır. Kişide birden çok alerjene ve perenial alerjenlere (ev tozu akarı gibi) hassasiyet olması CHES gelişimi açısından risk oluşturur. PAR’ lı hastaların %50’ sinden fazlasında sinüslere ait anormal radyolojik bulgular saptanmaktadır. Sağlıklı bireylerde alerjenlerin sinüs boşluklarına ulaşması beklenmez (nefes almayla alerjenler sinüslere ulaşmaz). Sinüzitte de boşluluklar tıkandığı için alerjenlerin sinüslere ulaşması beklenmez. Radio-aktif madde ile işaretli ragweed (Amerikan nezle otu) ile yapılan çalışmalarda partiküllerin sinüslere ulaşılamadığı gösterilmiştir. Dalayısıyla AR ve sinüzit arsındaki ilişki sistemik inflamatuvar yanıt ile sağlanır. Ayrıca; MAR’ ın alevlenmeleri sırasında hassas bireylerde yapılan burun içine alerjen püskürtme (provokasyon) testi ile bu kişilerin radyolojik incelemeleri sonucu, sinüslerinde eozinofil toplanması olduğu ve CHES durumunun daha da kötüleştiği gösterilmiştir.

    Astımın eşlik ettiği MAR’ lı hastalarda yapılan burun içine alerjen provokasyon testinde alerjenlerin akciğerlere ulaşmadığı saptanmıştır. Fakat bu testle, akciğerlere ait bir çok parametrede alerji ve immünolojik göstergeler (adezyon molekülerinin sunumunda ve eozinofil birikiminde artış ve bronsial hiperaktivetede artış gibi) adına bozulmalar saptanmıştır. Alerjen maruziyetti sonucunda burun ve burunla ilişkili lenfatik dokularda yardımcı T lenfosit, dendirtik, mononükleer, mast hücreleri ve eozinofilin öncü hücreleri gibi immün hücreler aktive olur. Aktive olan yardımcı T hücrelerinden bazıları kemik iliğine göç eder ve kemik iliğinde alerjik iltihaplanmada rol oynayacak olan bazofil, eozinofil, mast hücre öncülerinin yapımını uyarır. Sonuçta yeni oluşan inflamatuvar hücreler dolaşıma karışır ve CHES’li hastalarda seçilerek sinüslere; astımlı hastalarda da akciğerlere ulaşır.

    Tüm bu bulgulara baktığımızda, AR sadece burun mukozasına sınırlı bir hastalık değildir. Sistemik inflamasyonla ilişkilidir; bu nedenle AR’ ye sıklıkla astım, sekratuvar otitis medya ve CHES gibi hastalıklar eşlik eder.

    Korunma ve Çevre Kontrolü

    Alerjen kaynağı ile temas engellenebilirse, AR hastaları için bir tedavi seçeneği oluşur. AR’ de, astımın tersine, alerjenden korunma ile ilgili yeterli veri yoktur. Ayrıca belirtileri geriletmek için korunulması gereken alerjen miktarı bilinmemektedir. Astımda yapılan çalışmalar, korunma tedavisinin bronşial aşırı duyarlılığı, belirtilerin ağırlığı ve kurtarıcı (β agonist) ilaç ihtiyacını azatlığını göstermektedir.

    Ev tozu akarlarından korunmada 4 temel yol vardır:

    1) Akar üremesi için ortam oluşturan maddelerin kaldırılması (yatak ve yastıkların alerjen geçirmeyen örtülerle kaplanması, halıların ve kumaş kaplı mobilyaların yatak odasından çıkarılması).

    2) Nemin %50’ nin altında tutulması.

    3) Yatak örtülerinin sıcak suyla (55 °C veya daha sıcak) yıkanması. Çünkü soğuk suyla yıkama ve kurutma akarları öldürmez.

    4) Evde toz kalktığı an ve 10 dakika sonrasına kadar maske takılması; büyük alerjen moleküllerinden korunmayı sağlar.

    Nemin azaltılması aynı zamanda mantarlara karşı da etki gösterir. Pencereler ve duş perdeleri mantarların üremesi için uygun yerlerdir. Bu mantarlar mantar öldürücülerle (seyreltilmiş çamaşır suyu) kolaylıkla temizlenir.

    Bazı evlerde özellikle büyük kentlerdeki apartman dairelerinde çok sayıda hamam böceği bulunur ve hamam böceği alerjenlerine karşı duyarlılığa sıklıkla rastlanılır. Daireyi hamam böceklerinden, böcekleri öldürerek temizlemek zor olsa da kimyasal spreylerin ve tuzakların kullanımı faydalı olur. Kimyasal sprey astım hastalarını rahatsız edebileceğinden kullanımlarında dikkatli olunmalıdır.

    Pencerelerin kapatılıp havalandırmanın kullanılması mevsimsel alerjen maruziyetini azaltır. Ayrıca havalandırma ile hava kurutulduğundan, akarların ve mantarların üremesi için uygun ortam bozulmuş olur.

    Kedi gibi ev hayvanları; AR’ de uzaklaştırılabilen en önemli alerjenlerin kaynağını oluşturur. Ev hayvanlarının deri döküntüleri birikir ve evcil hayvan (kedi, köpek, kemirgen) uzaklaştırıldıktan uzun bir süre sonrasına kadar (6 ay kadar) etkileri devam eder. Köpeklerin evin dışında tutulması, sık sık yıkanması, ara sıra eve alınması genellikle problemi çözer. Ancak kediler büyük miktarda alerjen depoladıkları için kedi alerjisi daha ciddi bir durumdur. Kedi sahipleri de kediyle bulundukları zamanda alerjen depolayıp okulda ve diğer çevrelerindeki alerjik meslektaşlarında belirtilere neden olabilirler. Kemirgen alerjenlerinin en önemli kaynağı kemirgenin idrarıdır, kediler gibi kemirgenler de evlerde büyük miktarda alerjen depolanmasına neden olurlar.

    Tedavi

    Alerjik hastalıklarda korunma yöntemleri alerjen maruziyetini azaltıp belirtilerde azalma sağlasa da bu yöntem tek başına yeterli olmaz; sıklıkla ilaç ya da daha başka tedavi yöntemleri gerekmektedir.

    Kanıta Dayalı Tedavi

    Antihistaminikler

    Antihistaminikler alerjik hastalıkların tedavisinde kullanılan en eski ilaçlardandır ve AR tedavisinde ilk basmağı oluştururlar. Antihistaminikler aksırma, kaşınma, burun akıntısı ve konjunktivite neden olan histamin denilen alerjik hastalık bulgularını ortaya çıkaran başrol oyuncusunun etkilerini göstermek üzere yapışacağı H1 reseptörlerine (algaçlarına) bağlanırlar. Bu ilaçlar genel olarak geçici de olsa AR’ ye bağlı bulguları düzeltirler. Fakat; antihistaminikler burun tıkanıklığı bulgusunda yeterli etkiye sahip değildirler. Bazı antihistaminikler histamin reseptörlerini bloke etme dışında mast hücre parçalanmasını (degranülasyonunu) da azaltırlar. Bu tür antihistaminiklere dual (ikili) etkili antihistaminik denilmektedir. Bu ilaçların kullanımı sonrasında hastalarda hem kanda serbest dolaşan histamin hem de diğer mast hücre kaynaklı mediyatörlerde (sisteinil lökotrienler) azalma saptanmaktadır. Antihistaminik ilaçların en eski formları olan birinci kuşak antihistaminikler kan beyin bariyerini geçerek beyine rahatça ulaşabilirler ve bu nedenle uyku hali, dikkat dağınıklığı, unutkanlık vb. bulgular yaratabilirler. Uyku haline neden olduğu için okul başarısını düşürebilir; iş, araba sürme, makine kullanımı gibi aktiviteleri engellerler. Klinik olarak tüm hastaların ancak %10-15 kadarı bu yan etkilerden şikayet eder. Oysa araştırma bazında hastaların tümünde birinci kuşak antihistaminiklerle (klorfeniramin, difenhidramin, klemastin) azalmış motor aktivite, azalmış araba sürme yeteneği ve yavaşlamış elektroensefalografik (EEG) yanıt tespit edilir. Bu nedenle bu ilaçların uzun süre kullanımı uygun değildir. Bu yan etkilerin çoğundan arındırılmış ikinci kuşak antihistaminiklerin etki süresi daha uzundur ve kan beyin bariyerini genellikle aşamadıklarından birinci kuşak antihistaminiklerle ortaya çıkan istenmeyen etkileri göstermedikleri belirtilmektedir. Ancak klinik olarak uyku hali, dikkat dağınıklığı, konsantrasyon bozukluğu gibi yan etkiler hiç de az olmamakla birlikte karşımıza çıkmaktadır. İkinci kuşak antihistaminikler arasında loratadin, deskarboksiloratadin, feksofenadin ve setirizin bulunur. Bu grup ilaçların tam anlamıyla birbirlerine etki ya da yan etki açısından pek de bir üstünlükleri yoktur.

    Burun içi antihistaminik; azelastinin kullanımı ağız yoluyla kullanılan antihistaminiklerden daha hızlı yanıt oluşturmasa da, hem uyku vb. gibi yan etkileri daha azdır hem de alerjik olmayan rinitlerde ilginç bir şekilde anti-ödem etki oluşturmaktadır.

    Makalemde daha önce de belirttiğim gibi alerji sezonu ilerledikçe histaminin rolü azalmaktadır. Bunun yanında PAR’ da da histaminin rolü azalmıştır. Bu durum antihistaminiklerden yeterli etkinlik alamamıza neden olmaktadır. Ayrıca uzun süreli kullanılan antihistaminik ilaçlara karşı hızla ilaç duyarsızlığı (taşifilaksi) gelişmektedir. Dolayısıyla atihistaminikler mast hücre kaynaklı histaminin neden olduğu akut alerjik reaksiyonlarda oldukça etkilidir ve bu durumlarda kullanılmalıdırlar.

    Dekonjestanlar (ödem gidericiler)

    Psödoefedrin gibi dekonjestanlar hafif etkili, burun tıkanıklığını çözen ilaçlardır. Bu ilaçlar, sıklıkla AR hastalarının tüm şikayetlerini gidermek için antihistaminiklerle birlikte kullanılır. Ancak; antihistaminiklerin ve dekonjestanların kullanımı orta ve ağır derecedeki AR’ li hastalarda genellikle iyileşme sağlamaz.

    Lökotrien Bloke Edici İlaçlar

    Lökotrien denilen molekülleri engelleyen ilaçların (zileuton, zafirlukast, montelukast) bazı durumlarda antihistaminiklere göre kanıtlanmış belirgin etkinlikleri bulunmaktadır. Bu etkinlik AR patofizyolojisinin oluşumunda proinlamatuvar ve vazoaktif mediyatörlerin önemini yansıtmaktadır. Bazı çalışma ve gözlemlerde zafirlukast’ ın MAR’ lı hastalarda aksırma, burun akıntısı ve özellikle burun tıkanıklığını antihistaminiklere göre daha iyi kontrol ettiği belirtilmektedir. Benzer şekilde montelukast; MAR ve PAR’ lı hastalarda burun, göz ile ilgili belirtilerde ve yaşam kalitesinde iyileşme sağlar.

    Nazal (Burun İçi) Kromolin

    Kromolin temel olarak mast hücrelerini stabilize eder ve degranüle olmalarını engeller. Ayrıca, makrofajlar ve T lenfositler üzerine anti-inflamatuvar etki gösterir. Kromolin burun içi kortikosteroidler kadar etkin olmasa da belirtileri hafif ve orta olan hastalarda iyileşme sağlar. İnatçı belirtileri olan hastalarda kortikosteroidlerle birlikte kullanılabilirler. En önemli sorun ilacın buruna günde 3-4 kez sıkılması gerekliliğidir. %30-40 hastada da etkinlik göstermez. Kromolin (3-4 saatte bir her burun deliğine 1-2 defa) özellikle koruyucu (örneğin kedi maruziyetinden hemen önce ya da alerjik sezondan 1-2 hafta önce) olarak kullanılır.

    Göze damla olarak uygulanan kromolin alerjik konjunktivitin tedavisinde kullanılır.

    Kromolin kullanımı ile ilgili herhangi bir yan etki gözlenmemiştir.

    Nazal (Burun İçi) Kortikosteroid

    Lokal kullanımda kortikosteroidlerin etkili ilcalar olduğu gösterilmiştir. İlaca ek olarak lokal antihistaminik kullanımınınsa, kayda değer ek bir etkisinin olmadığı gösterilmiştir. Lokal kortikosteroid kullanımıyla belirtilerde %50-90 azalma sağlandığı gösterilmiştir (lokal antihistaminiklerde bu oran %20-30 civarındadır). Aksırma, kaşıntı, burun akıntısı, burun içi ödem ve konjunktivite de (bazı çalışmalarda) etkilidir. Birkaç çalışmada AR hastalarında kortikosteroid kullanımıyla ana şikayetlerindeki azalma yanında yaşam kalitesinde artışlar olduğu gözlenmiştir. Kortikosteroid tedavisinin etkili olması için en az 1 hafta kullanılması gerekir. İdeal olarak alerji mevsiminden ve alerjen maruziyetinden önce başlanmalıdır. En fazla etkinliği sürekli kullanımda gösterseler de ihtiyaç olduğu sürece, 2-4 hafta kadar kullanımı da faydalıdır.

    AR gelişimindeki ana iki mekanizma (IgE sentezi ve mast hücre degranülasyonu) lokal kortikosteroid tedavisiyle engellenemez. Ancak kortikosteroidler T hücre çoğalmasını engeller; kemokin ve sitokin üretiminde, araşidonat metabolizmasında, eozinofil ve bazofillerin toplanmasında, mukus salgılanmasında, damar geçirgenliğinde azalma sağlar. Bu nedenle burun içi kortikosteroid kullanımı burunda eozinofil, mast hücre sayısında ve sitokin üretiminde azalma sağlar. Burun içi kortikosteroidlerin AR’ de bu kadar etkin olması patofizyolojide histamin dışı mekanizmaların da etkin olduğunun bir başka göstergesidir.

    Piyasada birkaç burun içi kortikosteroid preperatı mevcuttur. Bunlar; doza, kullanım yaşına ve püskürtücüye göre değişkenlik gösterir. Yapılan çalışmalarda burun içi kortikosteroid çeşitlerinin birbirlerine üstünlüğü saptanmamıştır. Astımdaki klinik deneyimlerimize göre, eğer hasta bir burun içi kortikosteroide direnç gösterirse, daha güçlü bir kortikosteroide geçilebileceği öngörülür. Steroid preparatlarının hepsi etkili olan ilaçlardır; önemli olan hastaların bu ilacı uygun şekilde kullanmasıdır. İlaç seçimleri öncelikle hastaların tercihlerine göre yapılmalıdır.

    Burun içi kortikosteroidlerin kullanımıyla oluşan yan etkiler ve ilacın sistemik emilimi hakkında, yeterli klinik veri yoktur. Burun içi kortikosteroidlerin biyoyararlanımıyla ilgili birkaç çalışma vardır. Hidrofobik özellik, lokal metabolizma, akciğer dokusundan emilimin olmaması nedeniyle, bu ilaçların burun mukozasından sistemik dolaşıma geçmeleri ve ciddi bir yan etki göstermeleri beklenmez.

    Burun içi steroidler, orta-ağır klinik bulguları olan MAR ve PAR hastalarında ilk tedavi seçeneğini oluştururlar. Antihistaminik ve kortikosteroid kullanımı ile yapılan karşılaştırmalı çalışmalarda serum ve idrar kortizon seviyelerinde azalma ve ACTH stimülasyon testinde bozulma olmaz. Dolayısıyla ciddi bir kortizon yan etkisinden bahsetmek mümkün değildir. Burun içi kortikosteroidler lokal tahriş, ağızda acı tat, burunda kuruluk, burun kanaması gibi yan etkilere neden olabilirler. Yan etkiler ilacın formülasyonuna göre değişir. Sulu formlar aerosol formlara göre daha az yan etkilere neden olmaktadırlar.

    İmmünoterapi

    Çimen poleni, yabani ot poleni, kedi alerjeni, ev tozu akarlarının neden olduğu AR’ de uygulanan immünoterapi etkinliği üzerine sayısız kontrollü çalışma yapılmıştır. Şu an için modern tıbbi yöntemler arasında hastalığın kökenine yönelik ve kür sağlamaya (hastalığın altını kazımaya) aday tek tedavi modeli immünoterapidir. İmmünoterapi ile AR’ nin şiddeti ve hastanın ilaçlara olan ihtiyacı azalmaktadır. Hastanın yaşam kalitesinde iyileşme saptanır. AR’ li hastalarda alerjik astım gelişme riskini azalttığı gösterilmiştir; ayrıca yeni alerjen duyarlanma riskini de ortadan kaladırdığı bildirilmiştir. Ağır AR ve konjunktivitli, burun içi kortikosteroidlere cevap vermeyen hastalarda immünoterapi ile alerjen duyarlılığı 10 kat azaltılır. Böylece bu hastalarda belirtilerde ve ilaç kullanım miktarında azalma gerçekleşir. Yine alerjik astımlı hastalarda yapılan çalışmalarda immünoterapinin, belirtileri ve β agonist ilaç kullanım ihtiyacını azalttığı tespit edilmiştir. İmmünoterapinin etkinliği yeterli dozda alerjenin (~ 10-15 μg) yeterli süre uygulanmasına bağlıdır. Şu an klinik uygulamalarda kullanılan doz geçmişte kullanılana oranla çok daha fazladır.

    İmmünoterapi öncelikle inatçı rinitli ve standart ilaçlarla karşı ciddi yan etki gösteren hastalara uygulanır. Burun içi kortikosteroidler tüm vücutta etkili olmadıkları ve belirtilerde tam iyileşme sağlayamadıkları için immünoterapi seçenek haline gelir. Burun içi kortikosteroidler güvenli olsa da bazı hastalar bu ilaçları kullanmak istememektedir. Hastaya immünoterapi uygulama kararı vermeden önce hastanın bir polen mevsiminde tam olarak polenlere maruz kalması gerekir. İmmünoterapi uzun süreli olarak bağışıklık sisteminde modülasyon sağlayan tek tedavidir, bu da immünoterapi için ayrı bir endikasyon oluşturur. Alerjenlerden korunma ve ilaç ile tedavi yöntemleri uygulandıkları sürece etkilidir. İmmünoterapinin etkinliği ise 3-5 yıl uygulandıktan sonra yaşam boyu devam eder.

    5 yıl uygulanan immünoterapi ile ömür boyu uygulanan ilaç tedavisi karşılaştırılınca maddi avantajları ortaya çıkar. Bazı hastalar immünoterapiyi uzun dönemli bağışıklık sistemi modülasyonu sağladığı, belirtileri gerilettiği, günlük ilaç kullanımından kurtardığı için tercih ederler.

    İmmünoterapi, ölümcül anafilaksi açısından küçük bir riske sahiptir (ABD’de 2 milyon immünoterapi tedavisi gören hasta içinde 3 ölümcül reaksiyon/yıl). Ölümcül anafilaktik reaksiyon riski nedeniyle immünoterapi deneyimli kişilerce (alerji ve immünoloji uzmanlarınca) acil müdahale olanaklarının bulunduğu kliniklerde uygulanmalıdır.

    Bazı hastaların birden çok alerjene karşı hassasiyeti olabilir ve bu hastalara uygulanan eski immünoterapi protokollerine göre çoklu alerjenin, tekli alerjenler kadar etkili olamayacağı le ilgili görüşler vardı. Ancak son dönemde yapılan çalışmalar ve kullanılan immünoterapi materyallerinde konsantrasyon ve standardizasyon problemleri ortadan kaladırıldığı için çoklu alerjen immünoterapinin en az tekli alerjen immünoterapi kadar etkili olduğu bildirilmektedir. Maalesef immünoterapi mantarlar gibi antijenlere yeterli etkinlik göstermeyebilir.

    Alerjik inflamasyonu azaltmak için bağışıklık sistemi yanıtı ile alakalı yeni tedavi yöntemleri araştırılmalıdır. Astım için antisitokin tedavilerinin de olduğu birçok deneysel tedavi geliştirilmiştir ve bu tedaviler AR için de etkili olabilmektedir.

    Genelde AR hastaları için mevcut tedaviler yeterli olmaktadır. Burun belirtilerinin devam etmesi ve ilaçla tedavinin AR için yeterli olmadığı durumlarda rinitin diğer formları için ayırıcı tanı yapılmalı ya da sinüzit veya atipik migren varlığı araştırılmalıdır.

    Sağlıklı Günler Dileğiyle…

    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Kanser’de immunoterapik tedavi

    Kanser ve immunoterapi en az 50-60 yıllık geçmişi olan bir birlikteliktir ancak kemoterapi ve radyoterapinin önplanda klasik tıpta 100 yıldır yeralması nedeni ile çok ön plana çıkamamış ve tedavi protokollerinde maalesef yer alamamıştır. 2006 yılı sonrası gereken önemi kazanmıştır. 2006 yılı sonrası yapılan çalışmalar immunoterapide devrimsel nitelikte olmuş ve alınan sonuçlar tedavilere hız kazandırmıştır.

    2013 yılının en önemli bilimsel gelişmesi: “Kanser immünoterapisi”

    AmerikanScience” dergisi, 2013’ün en önemli 10 gelişmesinden en önemlisini kanserle mücadele için vücudun doğal savunma sistemlerini harekete geçirerek, hastalıkla mücadeleyi organizmanın yapmasını sağlayan immünoterapiyi seçti.

    Dergide yayımlanan makalede, artık çok sayıda kanser uzmanının bu yöntemin kanser tedavisinde bir dönüm noktası olduğuna ikna olduğu, yıllarca önce ortaya atılan immünoterapinin meyvelerini vermeye başladığı vurgulandı..

    Kanser hastalarının bağışıklık sistemi zaten çökmüştür ki kanser hastalığı ortaya çıkmıştır.

    Hepsinde yani %100’ünde insulin direnci ve/veya gizli şeker veya şeker hastalığı mevcuttur. Hemen hepsinde D vitamin düzeyleri aşırı düşüktür.

    Kemoterapi, ve RT aldıkları için bir de ayrıca güneş yasaklanır ki bu daha da bağışıklık sistemlerini bozar. Ayrıca kemoterapi ve radyoterapinin zararlarından bahsetmeyeceğim. Bu tedaviler bazı agressif tümörlerde verilmesi zorunlu tedavilerdir , zaman kazanmak şarttır.

    İmmunoterapist herzaman onkolog ile beraber hareket etmelidir.

    Her iki disiplin de hasta yararına çalışmaktadır ve tek amaç hastayı iyileştirmektir.

    Yapılan çalışmalarda görülmektedir ki immunoterapi kemoterapinin etkinliğini onlarca kat arttırmakta ve yanıtı hızlandırmaktadır.

    Anlaşılanın aksine birbirlerine ters disiplinler değillerdir. Birbirlerini daima desteklemelilerdir.

    İmmunoterapide zaman kazanmak çok öçnemlidir. Özellikle agresif lösemi lenfoma, küçük hücreli akciğer kanseri gibi kemosensitif (kemoterapi duyarlı) ve çok hızlı büyüyen , yayılan agresif kanserlerde bu zamanı kazanmak için kemoterapiden mutlaka faydalanılmalıdır.

    Kemoterapi esnasında eş zamanlı immunoterapi verilmesi tedaviye duyarlılığı ve etkinliği çok arttırmaktadır. Kemoterapinin yan etkilerinden de hastayı korumakta , hastanın yaşam kalitesini arttırmaktadır.

    Kanser hastalarında dikkat edilecek en önemli husus CEA seviyesidir. CEA seviyesine gore verilecek immunoterapi dozu ayarlanır. İmmunoterapiden fayda görüp görmeyeceği anlaşılır. Ancak bugün şunu bilmekteyiz ki son terminal dönem hasta olup 1000 ve üzeri CEA seviyesinde olan hastalarda bile immunoterapi tedavi yanıtını inanılmaz hızlandırabilmekte, hastanın yaşam konforunu arttırabilmektedir.

    Barsak flora analizi ve buna gore tedavi immunoterapinin temel tedavisini oluşturur ki bu tedavi Nature dergisinde de yayınlanmıştır. Kişiye özel tedavinin temelini oluşturur. Tüm tedaviler bilimsel ve kanıta dayalı olmalıdır.

    Hastalarda en büyük sorun oral alımın bozulmasıdır . Ancak tedavinin en önemli kısmını ağızdan almaları gereken destekler ve özel dietleri oluşturmaktadır.

    IV yüksek doz askorbat ve diğer destekler de 50 yıldır uygulanmakta olan yan tedavilerdir. Genelde en fazla 3 ay verilirler. Ancak bu sure hastaya gore değişmektedir.

    Hastaların neden bu hastalığa yakalandıklarının tespiti ve buna yönelik tedavi edilmesi çok önemlidir.

    Uyku bozukluklarının giderilmesi, vitamin eksikliklerinin düzeltilmesi ayrıca faydalıdır. Psikiatri ve diğer branşlardan da multidisipliner faydalar sağlanmalıdır.

    Hastadaki yaşam şekli değişiklikleri hastada kalıcı bağışıklık sistem düzelmesi sağlamaktadır.

    Kür (tam iyileşme) sağlanması mümkündür. Önemli olan doğru tanı konması ve yeterli vaktin olmasıdır. Bir de tedavinin harfiyen uygulanabilmesi çok önemlidir. Yani hasta uyumu en önemli husustur. Bunu sağlamak ise tedavideki en zor bölümdür.

    Hasta ve hasta yakınlarının uyumu tedavinin başarısını belirlemektedir.

  • Romatoid artrid ve immunoterapi ile kesin tedavi

    Romatoid artrit otoimmün bir hastalıktır. Tüm otoimmun hastalıklarda ise, bağışıklık sistemi aynı zamanda kişinin kendi bazı vücut dokularına karşı, bağışık serum (antikor) üreterek savaş açar. Bu bazen tiroid, karaciğer gibi belli bir organa yönelik olabileceği gibi, bazen de organa özgü olmayıp sistemik olabilir. Romatoid artritte saldırı eklem kıkırdak ve bağdokudadır…İltihap burada mikropsuz olarak vücudun kendi kendine saldırması ile oluşan sapkınlık sonucu gelişir.

    Romatoid artrit, sistemik bir otoimmün bağ dokusu hastalığıdır. Bağışıklık sistemindeki bu sapkınlığa, neyin neden olduğu tam olarak bilinmiyor. Ancak kişinin genetik yapısı ve çevresel faktörler (sigara ve geçirilen bazı enfeksiyonlar) buna neden olabilir.

    Tüm otoimmün hastalıklarda olduğu gibi immunoterapi romatoid artritte de çok olumlu sonuçlar vermektedir.

    Hastalığın seyrini yavaşlatmakta hastanın bağışılık alt yapısına bağlı olarak hastalığı tamamen ortadan kaldırabilmektedir. İmmünsüpresif tedavinin kesilmesine yardımcı olmakta ve normal ağrısız yaşantıya geri dönmesini sağlayabilmektedir.

    Gelişmiş olan kontraktürlerin derecesine bağlı olarak bazı eklemler de tabii ki eklem kısıtlılığı immunoterapiye ragmen kalıcılığını koruyabilir. Ancak eğer kalıcı hasar gelişmedi ise diğer eklemler kurtulabilir.

    İmmunoterapi ile tedavi nasıl yapılır?

    Önce tüm diğer hastalar gibi bu hastalarımızda da NEDEN araştırılmalıdır. Bu araştırma ve bulacağımız cevaplar tedavimizin temelini oluşturur.

    Cevaplara ulaştığımız kişilerde işimiz çok kolaydır. Derhal tedavi kısmına geçeriz. Cevapları araştırırken ayrıntılı immünite analizi yapılmalı insulin direnci, D vitamin düzeyi ve Tiroid mutlaka kontrol edilmelidir.

    Tedavide bağışıklık sisteminde ne hatalı gidiyor ise o düzeltilir. Yapılan tedavi tamamen kişiye özeldir.

    Tüm immunoterapi alan diğer hastalarımız gibi romatoid artritde de aslında standart yaklaşım değişmez.

    Hasta didik didik taranır.

    Tüm immünite yani bağışıklık sistem taraması testleri ve muayenesi yapılır.

    Çok iyi bir fizik muayene ve anamnezden sonra test sonuçları ile bunlar birleştirilip bir sonuca varılır.

    Hastanın neden iltihaplı romatizma olduğu anlaşılır ve tedavi planı yapılır.

    Mutlaka beslenmesi düzenlenir.

    Takın takip başlatılır. Tedavisi genellikle sadece ağızdan takviyeler şeklindedir.

    Tedavi 1-2 yıla uzayabilir. Hastalığının derecesine bağlı olarak değişir. 1 ayda tamamen kontrol altına aldığımız romatoid artrit lupus vakaları mevcuttur.

  • Vitiligo’da immunoterapi ile kesin tedavi

    Vitiligo bilindiği üzere otoimmün bir hastalıktır. Yani nedeni tam olarak bilinmeyenler olarak hitap edilen bağışıklık sisteminin kendi kendine saldırısı ile geliştiği bilinen cilt pigmentlerinin kaybı ile gelişen bir hastalıktır.

    Artık tüm otoimmün hastalıklardan eskisi gibi korkmamız gerektiğini düşünmüyorum. Çünkü hepsini immunoterapi ile tedavi edebiliyoruz.

    Vitiligoyu da öyle. Peki nasıl? Bu makalemde sizlere bu tedavinin nasıl temeller üzerinde şekillendiğini anlatacağım.

    Vitiligo tedavisinde immunoterapi bağışıklık system tedavisidir. Bir hastada vitiligo ortaya çıktı ise mutlaka bir altta yatan bir bağışıklık sistem problem veya problemleri mevcuttur. Tedaviye başlamadan önce bu altta yatan vitiligonun mimarı olan bu problemleri tek tek bulup çıkarmak immünoterapistin temel görevidir. Bunları yapabilmek için önce hasta ile oturulur ve uzun uzu konuşulup iyi bir hastalık öyküsünün yanı sıra tüm gerçek öyküsü ve aile genetiği yani soygeçmişi araştırılır.

    Bundan sonra ayrıntılı fizik muayene ve mutlaka Tiroid Doppler USG ile tiroid bezinin ayrıntılı muayenesi yapılmalıdır.

    Fizik muayenede hastanın vücut ısısı çok önemlidir. Hastanın metabolizma hızını , tiroid bezinin çalışıp çalışmadığını bazal vücut ısısından anlayabiliriz.

    Ayrıca pulseoksimetre ile oksijen düzeyi ölçümlenmesi de çok önemlidir. Hastanın var olan oksijen düşüklüğü bir çok öntanıyı kuvvetlendirir.

    Nabızın ölçümü veya aritminin varlığı da yine bu hastalarda çok önemli bulgulardır.

    Fizik incelemede tüm sistemler çok ayrıntılı incelenir. En önemli sistemlerin başında tabii k imide barsak sistemi ve idrar yolları gelmektedir.

    Ayakların muayenesinin önemi büyüktür. Tırnak değişiklikleri tek tek not edilir.

    YAPILMASI ZORUNLU TESTLER:

    Öncelikle ençok etkilenen organlar tiroid bezi, pankreas, karaciğer aksı taranır. Barsak flora analizi mutlaka tüm bağışıklık sistem sorunu için başvuran hastalara yapılması zorunlu testtir.

    Beslenmenin kişiye özel düzenlenmesi de zorunludur.

    Hastanın gluten , laktoz , fruktoz gibi gıdalara karşı intoleransının olup olmadığının araştırılması gerekmektedir.

    TEDAVİ:

    Bazı immün gıdalar vitilligoyu tetiklemektir.

    Ayrıca beslenme bozuklukluklarının varlığı da vitiligo hastalığının ortaya çıkmasında çok önemlidir.

    Biz biliyoruz ki barsak florası ve vitamin emilimleri tüm otoimmün romatizmal hastalıklarda bozulmuştur. Bu bozuklukların tek tek tespiti ve düzeltilmeleri gerekmektedir.

    Genellikle barsak florasında gördüğümüz temel bozukluk candida ve benzeri mantar fırsatçı enfeksiyonunun artışıdır.

    Barsak aerob ve anaerob florada da çeşitli bozukluklar izlenmektedir.

    Bu hastaların genel öykülerine baktığımızda çoğunun çocukluğunda veya hayatlarının bir döneminde aşırı boğaz enfeksiyonları geçirdiklerini , bir çoğunun buyüzden bademciklerini bile aldırmak zorunda kaldığını , kendisinde veya ailesinde astım öyküsü olduğunu ve çok yoğun antibiotik kullanımına maruz kaldıklarını öğreniriz.

    Bu dramatik öykü sonucu barsak floralarının etkilenmemiş olması düşünülemez.

    Dolayısıyla barsak flora analiz raporları incelendiğinde de tamamen vitiligo hastalığına neden yakalanmış olduğu aşağı yukarı tüm detayları ile önünüze serilir.

    Hastalarda bulunan vitamin eksiklik düzeylerinin tespitleri , yaş kilo , cinsiyet gibi faktörler göz önüne alınarak tedavi edilmeleri gerekmektedir. Biz immunoterapistlerin vitamin seviye range’Ier standart aralıklar ile uyumlu değildir.

    Çünkü biz otoimmün hastaları veya immune yetmezlikli hastaları tedavi etmekteyiz . Bu nedenle labaratuar standart rangelerini kullanamayız.

    Hastaların tedavilerinde en önemli prensip hasta uyumunun sağlanmasıdır. Çünkü bu pahalı ve meşakatli bir tedavidir.

    Hasta uyum göstermeyecek ise hiç başlamamalıdır. En az 2- 6 ay sürecek bir süreçte düzenli tedavisini almalıdır. Bu tedavi 1 yıla kadar uzayabilmektedir.

    Beslenmesini düzene sokmalıdır. Asla sigara tüketmemelidir. Aşırı alkol tüketiminden kaçınılmalıdır.

    Mümkünse hiç tüketmemelidir.

    Hastalarda şeker tatlı unlu mamüller mutlaka kesilmelidir. Bu ortak önerimizdir. Bunun dışındaki önerilerimiz kişiye özel yapılan testlerin doğrultusunda olmaktadır.

    Egzersiz hayatımıza sokmamız gereken en önemli unsurdur. Yoga plates gibi egzersizleri tüm vitiligo hastalarına önemekteyim.

    Sebze ve meyvenin bol yenmesi önemlidir.

    Bol su içimi mineral alımı açısından tercih edilir.

    Hastalarda tedaviye yanıt 2 ayda başlamaktadır. Altta yatan immünite yani bağışıklık sorunları çok ağır ise tedavinin hızını etkilemez sadece süresini uzatır. Yani hastanın vitiligo lekeleri iyileşir ancak kalıcı tedavi açısından biz immunoterapiyi uzatırız çünkü bağışıklığı tam olarak düzeltemez isek hastalık geri gelebilir veya başka bir bağışıklık system hastalığı ile hasta sorun yaşayabilir.

    Biliyoruz ki vitiligo hastalarında genellikle beraberlerinde bir otoimmün hastalık daha vardır.

    Örneğin; vitiligo+hashimato tiroidit en bilinen birlikteliktir. Vitiligo + MS (multipl skleroz) vitiligo + iltihaplı romatizmalar veya sedef gibi ……

    Yapılan immunoterapinin en güzel yanı vitiligo iyileşir iken diğer otoimmün hastalıkların da iyileşmesidir. Çünkü immünoterapi bağışıklığımızı tedavi eder.

    Bağışıklığımızın bozulması sonucu oluşmuş olan ne gibi hastalıklar varsa tümü düzelme yoluna girecektir……

  • Obesesif Kompulsif Bozukluk

    Obesesif Kompulsif Bozukluk

    • “Bu düşünceler bana ait olamaz.”

    • “Çıkmadan önce ışıkları 3 kez açıp kapamazsam ailemin başına kötü şeyler gelir.”

    • “Dışarıda tuvalete girersem cinsel yolla bulaşan hastalık kapar mıyım?”

    • “Evdeki tüm bıçakları saklamazsam çocuklarıma zarar verebilirim.”

    • “Ya toplantının ortasında küfür edersem?”

    Bazı kişiler bir türlü emin olamazlar. Bir işi yapıp yapmadıklarından, yaptılarsa doğru yapıp yapmadıklarından, kapıyı kontrol edip etmediklerinden ya da ellerini yeterince yıkamazsa sevdiklerine ölümcül hastalık bulaştırıp bulaştırmayacağından… Bu tür sıkıntı veren, kaygı yaratan ve kişinin elinde olmadan, isteği dışında aklına gelip yerleşen düşüncelere “obsesyon” denir. Kişinin kendisine yabancı olan bu düşünce ve görüntüler halk arasında “takıntı” olarak da adlandırılır.

    Çoğu zaman ise kişi bu tür düşüncelerden kurtulmak ve kaygısını azaltmak için kendisine bir yol bulur. Bunlar kapı kilidini belli sayıda kontrol etmek, bir şeyi 3 er 5 er 9 ar… kez yapmak, belli sayıda dua etmek, belli sayıda tekrar etmek vs. gibi davranış ve düşünceler olabilir. Bunlar da “kompulsiyon” olarak adlandırılır.

    Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) ise, obsesyon ve/veya kompulsiyonların bulunduğu tedavisi mümkün psikolojik bir rahatsızlıktır.

    Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) genellikle ergenlik ve genç yetişkinlik döneminde başlasa da her yaş grubunda görülebilen bir hastalıktır.

    Her takıntılı düşünce ya da davranış obsesif kompulsif bozukluğa işaret etmez. Bazı şeylerden emin olmamak ve güvenlik önlemi olarak tekrar tekrar kontrol etmek herkesin zaman zaman yapabileceği şeylerdir. Ancak bu tür düşünce ve davranışlar günlük işlevleri etkileyecek, kısıtlayacak ve bozacak şekilde şiddetli ve yoğun hale gelmeye başladığında OKB’ nin işareti olabilir. Örneğin, evden çıkıp apartman kapısına gittiğinizde kapıyı kilitleyip kilitlemediğinizden emin olmayıp dönmek herkesin yapabileceği bir şeydir. Ancak bunu sürekli yapmak, tekrar tekrar kontrol etmek hatta bu tekrarlardan dolayı işe geç kalmak OKB olarak değerlendirilebilir.

    OKB NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    İlaç Tedavisi: OKB tedavisinde etkili olan ilaçlar “serotonin gerialım inhibitörleri” adı verilen ilaç grubundaki ilaçlardır. Bu ilaçların OKB semptomlarını azaltmada etkili olduğu bilinmektedir.

    Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): Gerekli eğitimi almış uzmanlar tarafından yürütülen psikoterapi yaklaşımıdır. Hem hastalığın tedavisinde hem de tekrarların önlenmesindeki başarısı birçok çalışma ile kanıtlanmıştır. Tedavide bazen tek başına bazen ilaçla birlikte kullanılabilmektedir.

    BDT, hem obsesyonları hem kompulsiyonları bir arada ele alan, danışan ve terapistin işbirliği içinde çalıştığı bir tedavi yöntemidir.

  • Tiroid kanserine yaklaşım nasıl olmalı ?

    Tiroid boynun ön tarafında, adem elmasının alt kısmında yerleşik, kelebek şeklinde, 20-25 gr ağırlığında bir iç salgı bezidir. Bu bezde çeşitli hastalıklar, bu arada kanser de oluşabilir.Tiroid nodullerinde %5 olasılıkla kanser olabilir. Tiroid kanseri riskinin obezite ile doğru orantılı olarak arttığı gösterilmiştir. Tiroid kanseri artışını tıbbi teknoloji ve sağlık hizmetlerinin insanlara ulaşmasında yaşanan gelişmeler nedeniyle artmıştır.

    TİROİD KANSER RİSKİ FAZLA OLAN GRUPLAR

    1-Çocuklarda ergenlikten önce ya da yaşlılarda aniden nodül çıkması

    2-Ailede tiroid kanseri görülmesi,

    3-Erkeklerde tek nodül görülmesi,

    4-Ani olarak ses problemleri ve yutma güçlüğünün ortaya çıkması tiroid kanseri şüphesi uyandırır.

    5-Yaşla birlikte tiroit nodüllerinin kanser olma ihtimali artmış olmasına rağmen 15 yaş altında saptanan tiroit nodüllerinin nerede ise %50’si kanser olabilmektedir.

    6-Muayenede nodülün, sert, sabit ve ağrısız ele gelmesi ve boyun bölgesi lenf bezesi büyümesi ile karşımıza çıkan hastalarda kanser ihtimali yüksektir.

    7-Tiroid İnce iğne aspirasyon biyopsileri tiroit nodüllerinin tanı ve tedavisinde oldukça değerli bir yöntemdir. Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi tanısal güvenilirliği yüksek, ucuz, oldukça zararsız bir yöntemdir. Operasyon öncesi biyopsi yapmak gereksiz ameliyatları engeller.

    8-Tiroid ultrasonografisinde ,tiroid nodulunun düzensiz olması, çevresindeki kapsülün kesintiye uğraması, nodul içindeki kanlanma artışı, nodulün mikrokalsifikasyon içermesi ve nodulün elastosonografik olarak sert olması tiroid kanser riskini artırır.

    Tiroid kanserleri tüm kanser olgularının yaklaşık %2’ünü oluşturmaktadır. Tiroid kanserlerinin çoğu folikül hücrelerinden köken almaktadır. Bu kanserlerin %70-90’ını diferansiye tiroid kanserleri oluşturur. Diferansiye tiroid kanserleri‘nin %55-65’u papiller, %15-25’i foliküler, %3’ü Hurthle hücreli kanser tipindedir. Undiferansiye tiroid kanseri ise tiroid kanserlerinin %10’unu oluşturur. Bu grubun %5-10’u medüller, %1’i ise anaplastik kanser tipindedir.

    Papiller tiroid kanseri; kadınlarda, erkeklerden 3 kat daha fazla görülür, seyiri genellikle iyidir. Lenf yoluyla yayılır ve çoğu hastada boyunda yavaş büyüyen kitle şeklinde ortaya çıkar. Foliküler kanser; genellikle 40 yaşın üzerinde görülür. Yayılımları kan veya lenf yoluyla olur. Seyiri, papiller kansere göre daha kötüdür. Sıklıkla akciğer, beyin, karaciğer ve kemik dokuya metastaz yapar. Papiller ve foliküler kanserler radyoaktif iyot tutulumu gösterirler. Hurthle hücreli kanser; foliküler kanserden farklı olarak, radyoaktif iyotu daha az (%10) oranında tutar. Medüller tiroid kanseri; parafoliküler hücrelerden köken alır. Kalsitonin seviyesi tanıda önemlidir. %30’u ailesel %70’i sporadikdir. Anaplastik kanser; en sık 70-80 yaş arasında görülür. Anaplastik tiroid kanseri hızlı büyür, en kötü seyreden tiroid kanser tipidir.Tiroid kanserinin tedavisinde günümüzde benimsenmi tedavi yöntemi, operasyonla tüm tiroid bezinin çıkarılması, bunun ardından radyoaktif iyot tedavisi ve tiroid ilacı ile ömür boyu süpresyon tedavisi uygulanmaktadır. Radyoaktif iyot-131 (I-131), nükleer reaktörde uranyum fizyonu ile elde edilir. Fiziksel yarı ömür 8.6 gün, biyolojik yarı ömrü tiroid dokusu içinde 80 gün, tiroid dışında 12 gündür. I-131, ağız yoluyla alımından sonra hızlı bir şekilde gastrointestinal sistem tarafından emilir. Çoğu idrar (24 saat içinde %35-70’i) ve daha az olarak dışkı ile atılır.Radyoaktif I-131, diferensiye tiroid karsinomlarının operasyon sonrası takibinde,ablasyon ve tedavisinde kullanılmaktadır. Ablasyon; tiroid bezi tamama yakın alınmış fonksiyonel tümör/metastaz odağı tespit edilmeyen hastanın, bakiye normal tiroid dokusu veveya mikroskobik metastazlarını yok etmek amacıyla tedavi dozunda radyoaktif I-131 verilmesidir. Tedavi ise fonksiyonel tümör-metastaz odağının tedavi dozu I-131 ile ortadan kaldırılmasıdır. Ablasyon dozunun seçimi konusu halen tartışmalıdır. Genel uygulama, sabit doz verilmesidir. Ablasyon için, sabit düşük doz (30 mCi) ve sabit yüksek doz (100-150 mCi) I-131’in verildiği çalışmalar mevcuttur.Tiroid kanserlerinin seyrinde Papiller ve Foliküler (differansiye) Tiroid kanserli hastaların %85’i tam bir iyilik kazanır, hayatlarını normal sürdürürler. %10-15’inde nüksler, alevlenmeler görülebilir; bu durumda gerekli tedavileri yapılır. Medüller Tiroid kanserinin başka bezlerle ilgili boyutları, aileden kazanım yanında sonraki nesillere yansıma özelliği vardır. Her yönü ile incelenmeli ve izlenmelidir. Oldukça uzun ve rahat yaşamaya izin verirler. Anaplastik kanser seyrek olup ileri yaşlarda oluşur. Tedavileri güç ve gelecekleri iyi değildir.

  • Reflü nedir? Nasıl tedavi edilir?

    Reflü hastalığı çok yaygın görülen bir üst sindirim sitemi sorunudur. Yemek borusu ile mide arasındaki geçiş bölgesinde gevşeme sonucunda midenin asitli içeriğinin yemek borusuna doğru geri kaçmasıyla oluşur.

    Belirtileri nelerdir?

    Reflünün başlıca belirtileri ekşime, karın üstünde ve göğüste yanma, ağrı ve ağza acı su gelmesidir. Bazı hastalarda bu şikayetler olmaksızın geri kaçan asitin etkisiyle boğaz ağrısı, ses kısıklığı, öksürük gibi atipik belirtiler oluşabilir.

    Reflü Hastalığı Nasıl Saptanır ?

    Reflü tanısında hastanın yakınmalarının belirlenmesi en temel yöntemdir. Yemek borusunda oluşan hasarın saptanması için endoskopi yapılır. Atipik belirtileri olan hastalarda ya da ileri tedaviler öncesinde hastalığın kesin tanısı için sürekli pH ölçümü gerekebilir, bu amaçla yemek borusu alt ucuna BRAVO kapsül adı verilen, asit ölçümü yapan küçük bir cihaz yerleştirilerek, 48 saatlik ölçüm sonuçları bilgisayarda değerlendirilir. Kapsül çok küçük olduğu için yemek borusunda kalış süresince bir rahatsızlık vermez.

    Reflü Hastalığının Tedavisi

    Reflü hastalığında ilaç tedavisi veya ameliyat uygulanabilir.

    İlaç tedavisi en yaygın uygulanan tedavidir. Mide asit salgısını durduran ilaçlarla reflü ve oluşturduğu sorunlar ortadan kaldırılır. Bu ilaçlar etkili ve güvenli olduğu kanıtlanmış ilaçlardır. Ancak hastaların çoğunluğunda ilaçları sürekli kullanmak gerekir, ilaç bırakıldığında hastalık belirtileri geri döner. İlac tedavisine destek olmak için diyet önerilir. Bu amaçla kahve, çukulata, çok yağlı gıdalar, hamur işi tatlılar, gazlı içecekler, sigara ve alkol tüketilmemesi önerilir. Ayrıca gece yatmadan en az 3 saat önce yemeğin bitirilmesi gereklidir.

    Cerrahi tedavi günümüzde kapalı yöntem (laparoskopik) ile uygulanan etkili bir tedavi yöntemidir. Bu ameliyatta mide ile yemek borusu arasındaki geçiş daraltılır. İşlem karın açılmadan yapıldığı için hastanede yatış süresi sadece 1 gündür.

    Bu yöntemlerden hangisinin hasta için uygun olduğuna hekim ve hasta birlikte karar verir. Reflü hastalığı mutlaka tedavi edilmesi gereken bir sorundur, çünkü yalnızca hastanın yaşam kalitesini bozmakla kalmaz, yemek borusunda önemli komplikasyonlara da yol açabilir.

  • Metabolik sendrom şeker, kalp ve tansiyon sorunlarını tetikliyor!

    Hareketsiz yaşam ve dengesiz beslenme pek çok hastalığı beraberinde getiriyor. Bunlardan bir tanesi de “metabolik sendrom”.

    Son yıllarda hızlı bir artış gösteren metabolik sendrom özellikle şeker hastalığını, kalp sorunlarını ve yüksek tansiyonu tetikliyor.

    Metabolik sendrom; Sosyoekonomik şartların düzelmesi ile tüm dünyada artan ciddi bir sağlık problemidir. Artan sosyoekonomik düzey, beraberinde hazır gıdaların tüketimini ve daha hareketsiz durağan yaşamı getirmiştir. Böylelikle bir dizi metabolik sorunun bir arada görülme sıklığı artmaya başlamıştır. Bu sorunlar şeker metabolizması, yağ metabolizması bozuklukları ve kan basıncındaki yükselme şeklinde olup “metabolik sendrom” olarak tanımlanır.

    Bu tanım Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Erişkin Tedavisi tarafından önerilen basit ve yaygın olarak benimsenmiş bir tanımdır. ABD’de metabolik sendrom sıklığı genel olarak % 21.8 olup artan yaşla beraber bu oran %43.5’e kadar ulaşmaktadır. Toplumumuzda da bölgelere göre farklılıklar olmasına rağmen, metabolik sendrom sıklığı özellikle kadınlarda yüksektir.

    Metabolik sendromun en sık görülen özellikleri şöyle sıralanabilir;
    1- Yaşla artış söz konusudur, orta yaşlı ve yaşlı popülasyonda gittikçe artan oranlar vardır.

    2- Metabolik sendrom bulunmayanlara göre kalp damar hastalıklarına yakalanma ve ölüm oranları oldukça yüksektir.

    3- Şeker hastalığı gelişme riski 3 – 6 kat artmış ve bu artışa yüksek tansiyon hastası olma riski de eklenmiştir.

    4- Doğurganlık yaşındaki kadınlarda kısırlık, adet düzensizliği, kıllanmada artış gibi bozukluklar sıklıkla beraberinde görülür. Doğal olarak bu bozukluklar nedeni ile kalp, beyin, böbrek, karaciğer gibi pek çok organ olumsuz etkilenir.

    Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre; 2005 yılında toplam 58 milyon ölümün %30’unun (yaklaşık 17.500.000 ölüm) kalp damar sistemi ve beraberindeki hastalıklardan kaynaklandığı belirtilmektedir. 2020 yılında bu oranın %36’ya ulaşacağı öngörülmektedir. Bu durumda, hastalığın erken tespiti ve tedavisinin yapılması, gelecek açısından
    oldukça anlamlıdır.

    Metabolik sendrom birkaç parametrenin bir araya gelerek oluşturduğu bir hastalık grubu olup bunlar;

    Şeker hastalığı ya da bozulmuş açlık şekeri varlığı,

    İnsülin direnci varlığı,

    Kan yağlarında dengesizlik (trigliserid>150 mg/dl, HDL-K erkeklerde <40 mg/dl, kadınlarda<50 mg/dl),

    Kan basıncı >130/85 mmhg ya da antihipertansif tedavi alıyor olmak,

    Bel çevresinin erkeklerde >94 cm, kadınlarda >80cm olması veya vücut kitle indeksinin >30kg/m2 olmasıdır.

    Metabolik sendrom tanımı için bu değerlerin iki tanesinin yan yana olması yeterlidir.

    Metabolik sendromlu hastalarda ilk ve ana tedavi stratejisi olarak, düşük kalorili diyetler ve egzersizle kilo verilmesi önerilmektedir. Kilo kaybı sağlanırken mevcut vücut ağırlığının 6 – 12 aylık sürede % 7 – 10 oranında düşürülmesi ve kilonun uzun dönemde korunabilmesi gerçekçi ve doğru olan yaklaşımdır. Uygun diyet ve egzersiz yapılan çalışmalarda, şeker hastalığına yakalanma oranını %60 azaltabilmektedir.
    Diğer taraftan tansiyon yüksekliği gibi ek problemlerin tedavisi zorunludur.

    Sonuç olarak metabolik sendrom sıklığı gittikçe artan ciddi bir sağlık problemidir. Ancak erken tespiti ile geriletilip durdurulabilir. Bu nedenle düzenli takip ve sağlıklı yaşam şekli değişikliği gereklidir.