Etiket: Tedavi

  • Akciğer kanserinde kombine ve palyatif tedaviler

    Kombine Tedaviler

    Akciğer kanseri olan hastaların çoğuna birden fazla tedavi uygulanır. Bu yöntem multidisipliner takım çalışması ile mümkündür. Örneğin; kemoterapi cerrahi öncesi ya da sonrası veya radyoterapi öncesi, sonrası ya da birlikte uygulanabilir. Bunun için biraraya gelen cerrah, radyasyon onkoloğu ve tıbbi onkolog hastaya en uygun tedaviyi planlayacaktır. Bu planlama sırasında hasta kafasına takılan soruları doktoruna yöneltmeli ve tedavi planının amacını tam olarak anladığından emin olmalıdır.

    Palyatif Tedaviler

    Akciğer kanseri olan hastalar, kanserin belirtileri ile sık sık yüz yüze gelir. Palyatif tedavi olarak da bilinen destek tedavi, hastada gelişen belirtileri azaltmak için uygulanan ilaç tedavisidir. Akciğer kanseri olan hastaların bazılarına, teşhis koyulduktan hemen sonra tedavi süresince ve sonrasında hastanın kendini daha rahat hissetmesi için palyatif tedavi önerilebilir.

    Bazı araştırmalar, ileri evre küçük hücreli olmayan akciğer kanseri hastalarda teşhis koyulduktan hemen sonra kanser tedavisiyle birlikte başlatılan palyatif tedavinin, standart tedavi (cerrahi, kemoterapi, radyoterapi) gören hastalara nazaran yaşam süresini daha fazla uzattığını göstermiştir. Ayrıca, destek amaçlı palyatif tedavi gören hastaların ruh sağlığının daha olumlu geliştiği ve yaşam kalitesinin arttığı da gözlenmiştir.

  • Akciğer kanserinde tedavi yöntemleri!

    Son yıllarda, akciğer kanseri tedavisinde oldukça umut vadedici gelişmeler olmuştur. Moleküler patoloji ve özellikle görüntüleme tekniklerinde yaşanan gelişmeler, akciğer kanserini ve seyrini çok daha iyi anlamamızı sağlamıştır. Özellikle son 15 yılda kullanıma giren yeni kemoterapi ilaçları, hedefe yönelik akıllı moleküller, cerrahi tekniklerde gelişme, radyoterapi cihazlarında modernizasyon, 3-4 boyutlu tümör dokusuna odaklanan radyoterapi uygulamaları, küçük boyutlu ve ameliyat edilmesi uygun olmayan tümörler için cyber-knife gibi nokta atışı yapan yeni teknolojiler, girişimsel radyolojide tümörü yakan, donduran, atar damardan yoğun tedaviyi doğrudan tümöre ulaştıran baş döndürücü yöntemler, akciğer kanserini çok daha iyi yönetilebilir duruma getirmiştir. Tüm bu gelişmeler hastaya son derece olumlu katkılar sağlarken, aynı zamanda doğru tedavi planlaması ve yönetim organizasyonu ile tedavi sıralamalarındaki karmaşaları ortadan kaldıracaktır. Tedavi planlarken hastalığınızla ve sizin özellikleriniz ile ilgili bir dizi faktörü göz önünde bulundururuz.

    -Akciğer kanserinizin türü

    -Tümörün akciğerde bulunduğu yer

    -Hastanın genel sağlık durumu

    -Kanserin yayılım düzeyi ve kritik organlar ile ilişkisi (kanserin evresi)

    -Görüntüleme ve kan testlerinin sonuçları

    -Tedavi alternatifleri konusunda kapsamlı bilgi edindikten sonra sizin tercihiniz tedavi planlamada oldukça önemlidir.

    Akciğer kanseri tedavisinde kanser türünün önemi var mıdır?

    Akciğer kanseri başlıca iki grupta incelenir ve tedavi seçimi iki alt grupta ayrı ayrı değerlendirilir. Akciğer kanserleri küçük hücreli akciğer kanseri ve küçük hücreli olmayan akciğer kanseri olarak ayrılır. Küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde uygulanan tedavi, küçük hücreli akciğer kanseri tedavisinden farklıdır.

    Küçük hücreli akciğer kanseri, çoğunlukla kemoterapi ve radyoterapi ile tedavi edilir. Cerrahi, nadiren kanserin göğüs merkezindeki lenf bezlerine (mediyastinal lenf bezleri) yayılım göstermediği ve çok küçük boyutta olduğu durumlarda tercih edilebilir. Küçük hücreli akciğer kanseri teşhis edildiğinde genellikle kanserin yayılmış olduğu gözlenir. Bu sebeple de, çoğunlukla kemoterapi ana tedavi olarak kullanılır. Bu tür akciğer kanseri tedavisinde radyoterapi de kemoterapiye yardımcı tedavi olarak uygulanır.

    Küçük hücreli olmayan akciğer kanseri tedavisi hastalık teşhis edildiğinde evresine bağlı olarak cerrahi, kemoterapi, radyoterapi ardışık veya eş zamanlı uygulanarak gerçekleştirilir. İleri evre akciğer kanseri olan bazı hastalarda, biyolojik tedavi de uygulanabilir. Toplumda önemli yanlış bilgilerden birisi küçük hücreli olmayan akciğer kanseri denince akla sadece büyük hücreli akciğer kanserinin gelmesidir. Küçük hücreli olmayan akciğer kanseri ifadesi küçük hücreliden farklı özellik taşıyan ve özellikle erken evrede (evre 1-3 arası) benzer tedavi stratejisi ile tedavi edilen 4 ana grubu içerir. Bunlar sıklık sırasına göre adenokanserler, yassı hücreli kanserler, büyük hücreli ve karma tip kanserler olarak alt gruplara ayrılır. İleri evre yani metastatik (sıçrama yapmış) hastalarda bu grupların tedavisinde de gerek kemoterapi seçiminde gerekse hedefe yönelik akıllı tedavilerin seçiminde ayrışırlar.

    Evrelerine göre küçük hücreli akciğer kanseri tedavisi

    Erken evre küçük hücreli akciğer kanseri teşhisi koyulan hastalara çoğunlukla kemoterapi eş zamanlı veya sonrasında akciğere radyoterapi uygulanır. Sağlık koşulları, kanserin yayılımı, evresi ve test sonuçları uygun olan hastalara kemoterapi ve radyoterapi aynı anda verilebilir (kemoradyoterapi). Bu kanser türünde beyine yayılım oldukça sık rastlanır. Bu nedenle, kemoterapi tedavisi ile tümörü küçültülen hastalarda genellikle ana tümörün bulunduğu akciğer alanına ve beyine radyoterapi önerilir. Bu radyoterapi genellikle kemoterapi tedavisi tamamlandıktan sonra verilir ve beyine yayılım göstermiş ve görüntüleme testlerinde görülemeyecek kadar küçük olası kanser hücrelerini öldürme hedeflenir. Bu yönteme, profilaktik kranial ışınlama veya PKI denir.

    Göğsün ortasındaki lenf bezlerine (mediyastinal lenf bezleri) yayılım göstermemiş çok erken evre küçük hücreli akciğer kanserinde, tümörle birlikte tümörün bulunduğu bölgede akciğerin bir kısmı alınabilir (lobektomi). Cerrahiyi takiben hastaya kemoterapi ve zaman zaman radyoterapi uygulanır. Ancak, küçük hücreli akciğer kanseri teşhis edildiğinde genellikle yayılım göstermiş olur ve cerrahinin tedavide uygulanması pek mümkün olmaz.

    Lenf bezlerine veya vücudun diğer bölgelerine yayılım göstermiş küçük hücreli akciğer kanserinde kemoterapi, radyoterapi veya belirtileri hafifletmek için palyatif tedavi uygulanabilir. Kemoterapi, akciğerdeki tümörü küçültmeyi başarırsa, yüksek ihtimalle beyine yayılmış olan kanser hücrelerinin öldürülmesi için beyine radyoterapi uygulanabilir demektir.

    Neredeyse 30 yılı aşkın süredir küçük hücreli akciğer kanserinin yaşam süresinde ve tedavi seçeneklerinde anlamlı gelişmeler elde edilememiştir. Çok sayıda akıllı molekül bu hastalıkta araştırılsa da yaşam süresine katkı sağlamamıştır. Bu yıl Amerika (ASCO) ve Avrupa Onkoloji (ESMO) kongrelerinde sunulan tedavi stratejileri, bu türde tercih ettiğimiz tedavi stratejilerimizde küçük de olsa değişikliklere yol açmıştır. Özellikle yeni nesil immünoterapi ilaçları (pembrolizumab) küçük hücreli akciğer kanserli hastalar için umut olmuştur, fakat henüz klinik pratikte kullanılmaya başlanmamıştır. Bunu yanında metastaz yapmış küçük hücreli akciğer kanserinde daha önce sadece kemoterapi ve iyi yanıt sonrası beyine koruyucu ışınlama yapılırken, yeni çalışmalar sonrası kemoterapiye iyi yanıt veren hastalarda kanserin kaynaklandığı alana ışın uygulamak bu hastaların yaşam sürelerini uzatmıştır. Beyine uygulanan ışın tedavisinin yararı ise son yıllarda sorgulanmaya ve yakın incelemeye alınmıştır. Bu konudaki yeni gelişmeleri takipte olacağız ve sizleri bilgilendirmeye devam edeceğiz.

    Evrelerine göre küçük hücreli olmayan akciğer kanseri tedavisi

    Evre I

    Küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde I.evreye nadir rastlanır. Bu evrede, akciğerin bir kısmı (lobektomi) veya tamamı (pnömonektomi) alınarak cerrahi müdahale gerçekleştirilir. Başka sağlık problemleri yüzünden ameliyat olamayan hastalara, kanserin iyileştirilmesine çalışmak yerine hedefe yönelik radyoterapi önerilebilir. Ameliyat olamayan küçük tümörü olan hastalar için başka bir seçenek, radyofrekans ablasyonudur (RFA).

    Evre II

    Evre II küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde, cerrahi önerilebilir. Tümörün bulunduğu yere göre, akciğerin bir kısmı (lobektomi) veya (pnömonektomi) tamamı alınabilir. Kanser tamamen alınırsa, hastaya koruyucu amaçlı kemoterapi önerilebilir. Kemoterapide kanserin tekrarlama riskinin azaltılması hedeflenir. Bu kemoterapi uygulamasına, adjuvan kemoterapi adı verilir. Tedavi öncesinde doktorun kemoterapinin yan etkileri ve faydaları hakkında hastaya bilgi vermesi önemlidir. Tümörün tamamı alınamazsa, hastanın cerrahi sonrası radyoterapi görmesi mümkündür.

    Başka sağlık problemleri nedeniyle ameliyat edilemeyen hastalara radyoterapi veya kemoterapi ve radyoterapi kombine tedavisi (kemoradyoterapi) önerilebilir. Bu tedavi, kanserin tamamen yok edilmesini hedefler.

    Evre III

    Üçüncü evre hastalığın evrelendirilmesi iki grupta incelenir. 3A ve 3B olarak iki gruba ayrılırken bu her iki grupta son derece hayati öneme haiz ve tedavi stratejisi belirleyen ikişer alt gruba ayrılır. 3A evresi mediasten olarak anılan göğüs boşluğu lenf bezi tutulum şekline göre minimal tutulum (minimal N2) ve ciddi tutulum (bulky N2) olarak iki grupta incelenir. Göğüs boşluğu lenf bezlerinde minimal tutulum filmlerde saptanmazken tesadüfi örnekleme ile saptanması anlamına gelir. Bu evrede, göğüs boşluğu lenf bezlerinde çoklu metastaz saptanmaz. Evre 3A minimal tutulumu olan uygun hastalarda kemoterapi sonrası ameliyat önemli bir seçenektir. Bununla birlikte cerrahiye uygun olmayan hastalarda radyoterapi eş zamanlı kemoterapi en etkin yöntemdir. Bu evrede kliniğimizde yenilikçi tedavi uygulamalarından olan intra-arteryel kemoterapi seçeneği hastalarımıza sunulmaktadır. Atar damardan uygulanan tedavi ile tümöre yoğun kemoterapi uygulanabilmekte ve tedavi yanıt oranı belirgin düzeyde artırılırken, cerrahi başarı şansıda aynı paralelde artmaktadır. IIIA evresinde Bulky N2 diye adlandırdığımız grupta göğüs boşluğu lenf bezlerine çoklu metastaz yapmıştır. Bu grupta cerrahi dünyada tercih edilen bir yöntem değildir. Genel durumu uygun fit hastalarda, radyoterapi eş zamanlı kemoterapi tek tercih edilecek yöntemdir.

    Evre IIIB’de kendi içinde iki grupta incelenir. Bunlardan ilki tümör kritik organlara ciddi düzeyde temas etmiştir, ancak agressif mediastinal lenf nodu tutulumu (karşı tarafta lenf bezleri tutulumu) yoktur; bu grupta yer alan hastaların bir kısmı doğrudan yetkin cerrahlarca ameliyat edilebileceği gibi kimi zaman da kemoterapi ile tümörde makul düzeyde bir gerileme elde edilirse ameliyat şansı sunulabilir. Ancak, 3B grubunun yaygın yani agresif göğüs boşluğu lenf bezi tutulumu var ise ameliyat mümkün olmaz ve en doğru tedavi, hastanın genel durumu iyi ise radyoterapi eş zamanlı kemoterapi uygulamasıdır.

    Evre IV

    Dördüncü evrede nadiren cerrahi yöntem tercih edilir. Nadiren cerrahiye uygun olan durumlarda, hastalar kapsamlı tetkik edilerek hata oranı en aza indirilmeye çalışılır. Dördüncü evre akciğer kanserinde üç durumda cerrahi tercih edilebilir. Akciğer kanserinde ana tümör çok büyük değil ve kritik organ tutulumu yapmamış bununla birlikte göğüs boşluğu lenf bezlerine yayılmamış aynı zamanda karşı akciğere tek, beyine tek veya tek bir böbrek üstü bezine metastaz yapmış ise her iki tümöre yönelik cerrahi uygulanabilir. Bu grup hastalarda alınacak kararlar, multidsipliner çalışan yetkin onkoloji grupları tarafından detaylı incelenerek gerçekleştirilmelidir. Bu tür kararlar, tek bir hekimin kendi başına vereceği kararlar olamayacak kadar cididi ve farklı bakışlar gerektirir.

    Evre IV küçük hücreli olmayan akciğer kanseri tedavisinde, kanserin mümkün olduğu kadar uzun süre kontrol edilmesi ve belirtilerin azaltılması için tümörü küçültme hedeflenir. Birçok araştırmada, bu durumda kemoterapi kullanılmış ve hastanın yaşam süresinin uzadığı ayrıca belirtilerin hafiflediği görülmüştür.

    Belli başlı proteinleri (reseptör) olan kanser hücrelerine sahip hastalar, erlotinib( Tarceva), gefitinib (Iressa) veya krizotinib (Xalkori) olarak adlandırılan biyolojik ilaçlarla tedavi edilebilir.

    Kemoterapi tedavisi gören ve kanserin yayılımı kontrol edilemeyen hastalar, durumları uygun görülürse tekrar kemoterapi tedavisine alınır. Kanserde EGFR reseptöründe mutasyon (değişme) varsa erlotinib tedavisi önerilebilir. ALK geninde değişiklik varsa Xalkori ismli hedeflenmiş ilaç tercih edilir.

    Öksürük veya ağrı gibi bazı belirtilerin kontrol altına alınması için radyoterapi uygulanabilir. Tümör ana havayollarından birindeyse (sağ veya sol bronş), radyoterapi kadar diğer tedavilerde belirtileri hafifletebilir veya önleyebilir. Bu tedaviler şöyle sıralanabilir:

    -İçten radyoterapi (brakiterapi)

    -Tümörü dondurma (kriyoterapi)

    -Hava yolunu açık tutmak için sert bir tüp (stent) kullanmak

    -Işık tedavisi (fotodinamik tedavi)

    Akciğer kanserinde immünoterapi

    Opdivo (nivolumab)

    4 Mart 2014 tarihinde ileri evre yassı hücreli akciğer kanserli hastalarda, 9 Ekim 2015 tarihinde adenokanser türünde küçük hücreli dışı akciğer kanserinde ikinci basamak tedavi olarak FDA onayı almıştır. Opdivo, immun sistem hücrelerimizi baskılayan PD-1 proteininin aktivitesine engel olmaktadır ve böylece immün sistem hücrelerimiz çalışmasını sürdürebilmektedir. Opdivo, daha önce melanom tedavisinde de onay alan bir immünoterapi ilacıdır. En önemli yan etkisi isilik olarak gösterilmiştir.

    Keytruda (pembrolizumab)

    Pembrolizumab etken maddeli Keytruda adlı ilaç, 2 Ekim 2015 tarihinde küçük hücreli dışı akciğer kanserinde kullanım onayı almıştır. Henüz ülkemizde onay almamıştır. Gelişmeleri yakından takip edip sizlerle paylaşıyor olacağız.

  • Homeopati nedir, kanser tedavisinde yarar sağlar mı?

    Homeopati nedir, kanser tedavisinde yarar sağlar mı?

    Homeos (benzer) ve pathos (ızdırap) kelimelerinin birleşiminden oluşan homeopatinin temelinde “benzer benzeri iyileştirir” mantığı yatar. İlk olarak 18. yüzyılda kullanılmaya başlanan homeopati, en sık kullanılan tamamlayıcı tıp yöntemlerinden biridir. Uygulayan kişiye “Homeopat”, Hometpat’ın önerdiği tedavi ajanına ise “remedi” denilir.

    Homeopatinin çıkışı enteresan bir gözleme dayanır. Bilindiği üzere geçmiş zamanlarda sıtma hastalığı ciddi bir halk sağlığı sorunu idi (sosyokültürel düzeyi düşük toplumlarda hala ciddi bir sorundur). Sıtma hastalığının belirti ve bulguları ateş, üşüme ve terlemedir. Sıtma tedavisinde en sık olarak kullanılan ilaçlar olan kininler de fazlaca kullanıldığında, yani kinin zehirlenmesi durumuda da ateş, üşüme ve terleme gözükmektedir. Bu gözlemden hareketle, acaba “Benzer benzeri iyileştiriyor mu?” fikri ortaya atılmıştır.

    Homeopatik ilacın yaşam gücüne hastalık ile aynı etkiyi yaptığına inanılmaktadır. Dolayısı ile yaşam gücü, hastalığa ve bu hastalık için üretilmiş homeopatik ilaca karşı tepkiyi aynı veya farklı şiddetlerde gösterir denilmektedir. Homeopatik tedavinin dayandığı ilkeler şunlardır:

    – Benzer benzeri iyileştirir.

    – Tek bir ilaç kullanılır.

    – Her zaman en düşük doz kullanılır.

    – Remedinin potensi seyreltildikçe artmaktadır.

    – Sadece homeopatik ilaç kullanılır.

    1 ölçek ilaç, su ile 10 ölçeğe tamamlanırsa 1X; 100 ölçeğe tamamlanırsa 1C; 50.000 ölçeğe tamamlanırsa 1Q olarak adlandırılmaktadır. Ana karışım, seyreltme ve çalkalama yöntemi sonrası laktoz tabletlerine emdirilmekte ve bu şekilde kullanılmaktadır. Homeopatlara göre, tedavide önerilen madde ileri derecede seyreltildiği için oldukça güvenilirdir ve güncel ilaçlarla etkileşime girmez.

    Homeopatinin bilimsel kanıtı var mıdır?

    1854 yılında Londra Kolera Salgını’nda homeopati ile tedavi edilen 90 hastanın 73’ü sağlığına kavuştuğu, buna karşılık o dönemin standart kolera ilaçları ile tedavi edilen hastaların yaklaşık %40’ı kurtulabildiği iddia edilmiştir. Fakat bu sonuçlar sonradan yapılan çalışmalarla desteklenememiştir.

    Modern zamanlarda ise birçok klinik çalışma ile homeopatinin hastalıkları tedavi etmedeki gücü araştırılmıştır. Bu araştırmaların hiçbirinde homeopatinin kanser de dahil herhangi bir hastalığı iyileştirdiğine dair güçlü kanıtlara ulaşılamamıştır.

    2005 yılında saygın tıp dergisi Lancet’te yayımlanan bir makalede 110 homeopati çalışmasının sonuçları derlenmiştir. Bu çalışmalarda homeopatinin çeşitli hastalıkları tedavi edip etmediği sorgulanmıştır. Ayrıca homeopatinin faydalarının plasebo etkisine bağlı olup olmadığına da bakılmıştır. Plasebo etkisi, farmakolojik olarak etkisiz bir ilacın telkine ve inanca dayalı bir etki ortaya çıkarma halidir.

    Bu derleme çalışmasına göre, homeopatinin hastalıkları tedavi etme gücü, modern ilaçlarla kıyaslanamayacak derecede zayıftır. Bununla birlikte bazı çalışmalarda homeopati uygulamalarının, kişinin genel durumunda bir iyileşme sağladığı gözlenmiştir, fakat bu etki plasebo etkisi olarak yorumlanmıştır.

    Sonuç olarak, homeopatinin plasebo etkisi dışında bir faydası olduğu bilimsel ve klinik olarak kanıtlanmamıştır. Homeopatik ilaçlar genellikle herhangi bir aktif madde barındırmadıkları için zararsız kabul edilirler. Fakat bu ilaçların özellikle standart kanser tedavileri yerine kullanılması şeklinde bir yaklaşım hastaları ciddi şekilde tehlikeye atacaktır, bu nedenle önermemekteyiz.

  • Akupunktur meme kanserinde lenfödemi azaltabilir!

    Akupunktur meme kanserinde lenfödemi azaltabilir!

    Kanser Dergisi’nde yayınlanan araştırma sonuçlarına göre, akapunktur meme kanserine bağlı koltukaltı ameliyatı sonucu oluşan lenfödemin azalmasında etkili ve güvenli bir alternatif olabilir

    Erken evre meme kanserinde, hastalığın koltukaltı lenf bezlerine yayılma durumunu belirlemek, evreleme aşamasında önemli rol oynar. Kanserin yayılma göstereceği ilk lenf bezleri, sentinel düğümler olduğu için bu belirlemede sıkça kullanılan yöntem, sentinel lenf bezi biyopsisidir. Kanserin, sentinel lenf bezlerine yayılma gösterdiği tespit edildiği takdirde hasta daha geniş bir koltukaltı lenf bezi ameliyatı geçirecektir. Bu ameliyat sonucunda en yaygın görülen yan etki kollarda oluşan lenfödemdir. Bir başka deyişle; lenf sıvısının kolda birikmesine bağlı olarak meydana gelen şişliktir

    Lenfödem, ameliyat sonrası hemen oluşabileceği gibi haftalar, aylar hatta yıllar sonrada meydana gelebilir. Meme kanseri olup iyileşen hastaların yaklaşık %30’u lenfödemden etkilenmektedir. Bu durum hastaya rahatsızlık verebilir, ağrıya neden olabilir, hatta elden ayaktan düşürebilir. Lenfödem tedavisi için doktor kontrolünde farklı yöntemler kullanılmakta, oluşan rahatsızlık verici etkilerin giderilmesi için çeşitli stratejiler uygulanmaktadır. Ancak, bu stratejiler pahalı ve sürekli müdahale gerektiren uygulamalar olabilir.

    Tamamlayıcı tedavi seçeneklerini belirlemek için büyük çaba gösteren araştırmacılar, meme kanserine bağlı koltukaltı ameliyatı sonucu 6 aydan 5 yıla kadar lenfödem olan 33 hastanın katıldığı pilot bir çalışma gerçekleştirmişlerdir. 2 cm veya daha fazla lenfödemi olan katılımcı hastalara, 4 hafta boyunca haftada iki kere akupunktur tedavisi uygulanmıştır. Kol, tedavi öncesi ve sonrasında ölçülerek veriler kaydedilmiştir. 4 haftalık tedavi süresi sonrasında, katılımcılar 6 ay boyunca gözlenmiş, şikayetler ve hastanın kendisi tarafından bildirilen lenfödem durumu belirlenmiştir.

    Yapılan araştırma sonucunda, 11 hastanın kolunda oluşan lenfödem ölçülerek %30 veya daha fazla azalma olduğu görülmüş, 18 hastada bu oran %20’nin üstünde tespit edilmiştir. Dairesel olarak ölçüldüğünde kolda meydana gelen tüm azalma oranı, 0.90 cm olarak kaydedilmiştir. Katılımcı hastaların çoğu (%76) tüm sekiz tedaviyi almış, %21’i bir tedavi, bir hasta iki tedavi kaçırmıştır.

    Uygulanan tedavi sonrasında, enfeksiyon veya başka herhangi bir ciddi yan etki ile karşılaşılmamıştır. Tedavi süresi boyunca, 33 katılımcı hastanın 14’ünde, hafif bölgesel morarma veya ağrı/karıncalanma gibi ufak şikayetler kaydedilmiştir.

    Araştırmacılar, akapunktur uygulamasının meme kanserine bağlı oluşan lenfödem üzerinde etkili ve güvenli olabileceği sonucuna varmışlardır. Konuyla ilgili araştırmalar devam ediyor olsa da, akapunktur başka seçeneği olmayan hastalar için lenfödemi azaltabilen tamamlayıcı bir yöntem olarak değerlendirilebilecek niteliktedir.

    Ancak, meme kanserinde yan etki olarak karşımıza çıkan lenfödemin engellenmesindeki en önemli noktalardan biri, cerrahi sonrası erken dönemde önlem alınmasıdır. Böylece, sonrasında meydana gelen rahatsız edici yan etkiler için alternatif aranması gerekli olmayacaktır. Meme kanserinde tedavi öncesi lenfödemi engellemek için alınacak önlemler, doktorunuz tarafından belirlenecek, tedavinizde başarılı sonuçlar alınmasını sağlayacaktır.

  • Vajinismus ve Tedavi Süreci

    Vajinismus ve Tedavi Süreci

    Vajinismus, kadının korku ve kaygılarından dolayı, istemsiz bir şekilde kasılma ve korku yaşayarak cinsel ilişkiye izin verememe halidir.
    Cinsel terapi Bilişsel-Davranışsal Terapi ve imajinasyon yöntemlerini içerir.

    Vajinismus1-5 arası sorunun şiddetine göre derecelendirilir. Bu spektruma şöyle örnek verebilirim. Bazı kadınlar vajinasına bile bakamaz, dokunamaz ve jinekolojik muayene olamazken, bazıları parmak sokabilmekte hatta kısmen eşinin penisini içine alabilmekte ve biraz kaygılı da olsa jinekolojik muayene olabilmektedir.

    Derece terapist için önemlidir çünkü terapi tekniğini ve sıklığını ona göre ayarlayarak, danışanın kişilik yapısına uygun bir süreç planlaması gerekir.
    Vajinismus ilk cinsel ilişki ve sonrasında eşiyle sağlıklı bir birleşme yaşayamadığında ortaya çıkan bir sorundur. Öncesinde tahmin edilecek bir durum değildir. Evliliğin üstünden en az bir ay geçmiş ve hala eşinizle cinsel birleşme yaşayamadıysanız, vajinismus sorunu yaşıyor olduğunuzu düşünebilirsiniz.

    Vajinismus bir kaçınma ve erteleme sorunu olduğundan jinekolojik muayene kaygısı kişileri tedavi olmaktan alıkoymaktadır.

    Çünkü zaten cinsel organına yabancı olan, kaygı ve korku duyan kişi, doktorun vajinasına spekulum veya parmak sokarak müdahale edeceğini düşünmektedir. Bu tamamen yanlış bir düşüncedir.’ilişkiye giremedim ve bunun için fiziksel bir problemim olup olmadığına baktıracağım.’ Şeklinde bilgi vermeniz halinde, doktor zaten herhangi bir müdahale yapmayacaktır. Karşıdan bakması yeterli olacaktır.

    Tedaviyi erteleme ve kaçınmanın bir diğer nedeni ise tedavinin içeriğinde parmak veya dilatatör egzersizlerinin olmasından doğan endişedir. Ancak tedavinin bir parçası olan parmak veya dilatatör kişilere göre değişkenlik gösterir. Yani Bazı danışanlarım parmağı çok itici bulurken bazıları ise dilatatörü itici bulmaktadır.

    Endişelerinizi ve kaygılarınızı anlıyor, hatta haklı da buluyorum. Ancak terapinin içeriği olan kendi cinsel organınızı tanıma ve normalleştirme olan bu süreçte, sizler hazır olana kadar, endişelendiğiniz bu egzersizlere geçilmeyecektir. 

    Terapinin bilişsel evresinde danışanımızın kaygı ve korkularını giderilmek üzere bir takım teknikler uygulayıp arkasından kendi anatomisi ile ilgili geniş bir bilgi sahibi olduktan sonra adım adım bu evreye yani davranışsal evreye geçilir. Yani Sizler tedaviye başladığınızdaki aynı kişi olmazsınız süreç içerisinde. Terapi de videolar, maketler vasıtasıyla kadın, cinsel organını iyice tanır kafasında yarattığı gibi olmadığını görür ve adım adım ona dokunmaya ve bakmaya başlar ve böylelikle dilatatör aşamaları için ön hazırlıklar tamamlanır. Kişi hazır olduğunda yani kendi vajinasına herhangi bir şey soktuğunda kafasındaki gibi ağrı ve acı olmadığını hisseder ve bunu zihninde etiketler.
    Özetle vajinismus Terapisi sizlerin düşündüğü gibi uzun süren ve size zarar veren bir süreç değildir. Kişiden kişiye tedavi süreci değişmekle birlikte en fazla 1 ay sürmektedir. Vajinismusun üstesinden gelme sürecinde amacımız sadece vajinaya, penisin girmesi değildir. Bunun bir uyum problemi olduğunu düşünerek çiftin daha sağlıklı haz ve doyum odaklı bir cinsellik yaşamasına da odaklanır. Bunun içinde bu terapi sürecinin bazı seanslarına eşler de dahil edilir. Cinsellikle ilgili kapsamlı bir bilgi verilerek her iki tarafında kafasındaki olumsuz düşünceler ve yanlış bilinen, hurafeler, tabular, mitler, bilimsel bilgiler ile yer değiştirilir.

  • Kemoterapi alan hastaların balık yağı tüketmesi sakıncalı mıdır?

    Kemoterapi alan hastaların balık yağı tüketmesi sakıncalı mıdır?

    Jama Onkoloji Dergisi’nde yayımlanan bir araştırmada; balık yağı kullanan ve uskumru, ringa balığı tüketen kanser hastalarında kandaki PIFA denilen yağ asidi seviyesinin hızla arttığı gözlenmiş, bu durumun kemoterapi tedavisine direnç geliştireceğine ve tedavinin yeterince etkili olmasını engelleyeceğine işaret edilmiştir.

    Son yıllarda en çok ilgi gören beslenme takviyelerinden olan balık yağları; omega-3 gibi yararlı yağ asitleri yönünden zengin ringa balığı, uskumru gibi balıklardan elde edilir. Omega-3 yağ asitlerinin kolestrolü düşürücü ve kalp ritmini düzenleyici etkisiyle kalp-damar hastalıklarından korunmadaki faydaları, çocuklarda zihinsel gelişime olumlu etkileri bilinmektedir. Ayrıca beynin yaşlanma sürecini yavaşlatması; Alzheimer’a karşı koruyucu etkileri; depresyon, dikkat eksikliği gibi bilişsel rahatsızlıklardaki olumlu etkileri de bilinen yararlarındandır. Balık yağı ayrıca hem çocuklarda hem de gebelerde önerilen bir beslenme takviyesidir. Bu yüzden gerek sağlıklı insanlar, gerekse kanser ve kanser dışı hastalığı olanlar tarafından sıklıkla kullanılmaktadır. Ancak geçtiğimiz günlerde yayınlanan ve oldukça ses getiren bir çalışmada, kemoterapi tedavisi alan hastaların bu takviyeleri kullanmasının sakıncaları olduğu belirlenmiştir.

    Araştırma ekibi daha önce fareler üzerinde yaptığı bir çalışmada; platinle uyarılan yağ asidi (PIFA) denilen bir yağ asidi türünün kandaki yüksek seviyelerinin kemoterapi ilaçlarına direnç gelişmesine neden olduğunu belirlemiştir. Bu çalışmada ise; bundan hareketlesöz konusu yağ asitlerinin balık yağları ve ringa, uskumru gibi bazı balıkların tüketimiyle de kanda yükselebileceği ve kemoterapi ilaçlarına direnç gelişmesine neden olabileceği düşünülmüş ve değerlendirilmiştir. Bunun üzerine 30 kanser hastasının bir kısmına günlük 10 ml, bir kısmına günlük 50 ml balık yağı verilirken; 20 kanser hastasına da günlük 10 gr. Uskumru, ringa, ton balığı veya somon verilerek kanlarındaki bu yağ asidinin seviyeleri değerlendirilmiştir. Sonuçta, 50 ml alanlarda daha fazla olmak üzere balık yağı kullananlarda ve uskumru, ringa balığı tüketenlerde kandaki bu yağ asidinin seviyesinin hızla arttığı görülmüştür. Bu durum, bu ürünleri kullanan hastalarda kemoterapi tedavisine direnç gelişeceğine, yani tedavinin yeterince etkili olamayacağına işaret etmektedir.

    Sonuç olarak; insanlar genellikle kansere yakalandıktan sonra yaşam tarzlarında değişiklikler yapmakta, daha sağlıklı yaklaşımlar benimsemektedir. Sigarayı, alkolü bırakmakta, beslenmelerine daha çok dikkat etmekte ve vitaminler, balık yağları gibi takviye besinleri kullanmaya başlamaktadır. Elbette ki insanların sağlıkları adına bir şeyler yapmaya çalışması çok güzeldir. Ancak onkoloji diğer birçok tıp dalından çok daha hassas olan ve hasta-hekim ilişkisinin çok daha güçlü olması gerektiği bir branştır. Hastaların en küçük yaşam tarzı değişikliklerinden, kullandıkları beslenme takviyelerine, alternatif tıp adı altındaki ürünlere kadar her türlü girişimlerini muhakkak hekimleriyle paylaşmaları ve onların onayı olmadan hiçbir girişimde bulunmamaları son derece önemli ve hayatidir. Çünkü görüldüğü gibi basit bir balık yağı bile kanserin en temel tedavi yöntemlerinden kemoterapiye direnç gelişmesine neden olabilmektedir. Ayrıca antioksidan etkisiyle vitaminlerin de bilinenin aksine kanseri tetikleyebileceği iddia edilmektedir. Kontrolsüz ve bilinçsizce tüketilen alternatif tıp adı altındaki ürünlerin yol açtığı felaketler ise zaten bilinmektedir. Lütfen size en ideal tedavileri, en etkili şekilde ve en az zararla verebilmeleri için hekimlerinize yardımcı olun ve basit gördüğünüz, önemsiz olduğunu düşündüğünüz ürünleri dahi muhakkak hekimlerinizin kontrolü ve bilgisi dahilinde tüketin.

  • Cinsel Terapi

    Cinsel Terapi

    Bu yazımda sizlerle 21. yüzyılda hala konuşmaya çekindiğimiz, bir tabu olan cinsellik ve her türlü cinsel işlev bozukluğunun tedavisine yönelik yapılan cinsel terapi hakkında bilgi aktarmaya çalışacağım.

    Cinsellik, her insanın yaşamının doğal bir parçasıdır. Yeme- içme, barınma gibi temel ihtiyaçlarımız arasında iken, kültürel ve dini öğretilerden dolayı ayıp, yasak ve günah gibi anlamlar yüklenmiştir. Bu sebeple toplumumuzda cinsel rahatsızlıklar yaşayan pek çok insan bu sorunu gizleme eğiliminde olmuşlardır. Öncelikle bu tavrımızda bir değişikliğe gitmek zorundayız. Cinsel rahatsızlıkların bedenimizdeki diğer rahatsızlıklardan hiçbir farkı yoktur. Grip olduğumuzda, midemiz ya da başımız ağrıdığında nasıl bir sağlık kuruluşuna başvuruyor isek cinsel işlev bozukluklarında da bir hekime ve cinsel terapiste başvurmak bir o kadar gerekli ve doğaldır.

    Dünyanın farklı bölgelerinde yapılan çok sayıda araştırmanın sonuçlarına göre, yaklaşık her üç kişiden birinin cinsel hayatının herhangi bir döneminde en az bir cinsel işlev bozukluğu yaşadığını göstermektedir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından resmi olarak teyit edildiği üzere: Her insanın bedensel ve ruhsal mutluluğunun önemli bir bileşeni sağlıklı bir cinsel hayattır. Yeniden mutlu ve tatmin edici bir cinsel yaşam oluşturmak için, cinsel rahatsızlıkların nedenlerinin araştırılması çok önemlidir. Cinsel terapi de işte bu noktada devreye girmektedir.

    Cinsel işlev bozukluklarının oluşumunda rol oynayan psikolojik nedenlerden bazıları şunlardır:Cinsel eğitimsizlik ve bilgisizlik, cinsel deneyim eksikliği, cinsel yaşama dair yanlış inanışlar, tabular, mitler, kadın/erkek rollerine dair yanlış inanışlar, geleneksel kadın/erkek rollerinin dışına çıkamamak, negatif beden imajı ve düşük benlik saygısı, katı dini ve ahlaki inançlar, cinsel taciz ve travmalar, eşler arasındaki sorunlar, edilgenlik, çekingenlik, babayla ve/veya anneyle ilişkide sorunlar. Örneğin, vajinismuslu kadınlar arasında, baskıcı, otoriter bir babaya sahip olmak yaygındır. Erkeklerde ise, erektil işlev bozukluğu ( sertleşme bozukluğu) genellikle anneye olan bilinçdışı cinsel bağlılığın sürdürülmesi ile ilişkilidir.

    Cinsel terapi, cinsel işlev bozukluklarının tedavisine odaklanan, psikolojik bir terapi yöntemidir. Sorunun niteliğine göre, etkili olabilecek psikolojik tedavi yöntemi seçilir. Kişiye özel bir tedavi planı oluşturulur. Her seansta gizli tutulacak bir görüşme yapılır ve burada utanç duygusu ve kısıtlama altında kalmadan kendi özel yaşamınız ve cinsel temaslarınız gibi konular işlenir. Korkular ve gizli tutulan istekler üzerine konuşmalar yapılır. Cinsel terapi, seans oturumları ve evde yapılan pratik alıştırmalardan oluşur.

    Cinsel Terapi uygulanan cinsel işlev bozukluları arasında; denetimsiz boşalma ,erektil disfonksiyon ( Sertleşme bozukluğu) geç boşalma, vajinismus, disparoni ( ağrılı cinsel ilişki ) cinsel isteksizlik, hiperseksüalite, cinsel tiksinti bozukluğu vb. gibi konular yer almaktadır.

    Cinsel terapiye başlamadan önce sorunun psikolojik ve organik ayrımı yapılır. Eğer sorun sadece organik nedenlere bağlı ise tıbbi tedavi yöntemleri sonuç verir. Ancak, psikolojik nedenler bu bozukluklarda çok yaygındır ve organik nedenlerle birlikte de geçerli olabilmektedir. Organik bir rahatsızlığın teşhis edildiği çok sayıda vakada, tıbbi bir tedavi olmaksızın sadece cinsel terapinin etkili olduğu da rapor edilmiştir. Özellikle erken boşalmanın çok büyük bir oranının psikolojik kaynaklı olduğu da istatistikler arasındadır.

  • Vajinismus Tedavisi; Kadın Olma Yolunda Tıkanıklık Yaşatan, Bir Kaçınma Ve Erteleme Hastalığı

    Vajinismus Tedavisi; Kadın Olma Yolunda Tıkanıklık Yaşatan, Bir Kaçınma Ve Erteleme Hastalığı

    Vajinismus tedavisi için uygulanacak adımlar her ne kadar vajinismusun kadın üzerindeki süresine ve yoğunluğuna göre farklılık gösterse de, vajinismus tedavisinden genel anlamda bahsedelim:

    – Vajinismusta tamamen kişiye özel bir tedavi planı gerekir –

    Bunun için öncelikle çiftler ile birkaç görüşme yapılır. Çiftin cinselliğe bakışı, duygu durumları, evlilik ilişkileri, iletişimleri, motivasyonlarını ölçmek için bir takım bilimsel temelli uygulamalar yapılır ve değerlendirme sonuçlarına göre bir tedavi planı çıkartılır.Daha sonra çiftlerin ilişkilerine odaklanılır. Varsa çatışmalar giderilmeye, ilişkilerini tekrar duygusal boyuta taşıyarak bağlarını sağlamlaştırma üzerinde durulur. Çünkü Vajinismus cinsel terapisi karşılıklı sevgi ve saygının olduğu çiftlerde daha başarılı olur.

    Sonraki aşama olarak kadının ilk gece korkuları, ilk cinsel ilişki, kızlık zarı ile ilgili kökleşmiş yanlış inanışlar ve düşünceler yerine doğruları ile değiştirmeye yönelik bilişsel bir çalışma yapılır. Hastanın cinselliğe dair olumsuz duyguları giderilerek cinsel duygularını hissetmesini, cinselliğin her kadının hakkı olduğunu, ve bunu da haz duyarak keyif alarak yaşamasının gerekliliğini benimsemesi hedeflenir.

    Eğer hastanın vajinismusa neden olan faktörleri arasında, öğrenilmiş, bilişsel öğretiler dışında bir travmaya bağlı ise bu aşamada da hastaya duygusal yönelimli terapi uygulaması yapılarak baş etme yöntemleri geliştirilir.

    En son olarak davranışsal uygulamalara yer verilerek, “aşk oyunları” adı verilen egzersizleri, aşama aşama uygulatarak (evlerinde) çiftler cinsel penetrasyonu (cinsel birleşme) gerçekleştirebilecek duruma gelebilirler.

    Ayrıca, vajinismus cinsel terapisinde genellikle hiçbir cerrahi müdahale ve diğer girişimsel müdahaleleri uygulamak gerekmez. Hastanın tedavi süreci boyunca herhangi bir ilaç kullanması da istenmemektedir. Yapılması gereken tek şey, iyi bir rehber olacak cinsel terapisti bulmak, her şeyi açıkça anlatmak ve en önemlisi de iyileşme arzunuzun olmasıdır.

    Sizler bunu yapmayı başardığınız takdirde, cinsel terapistin sizlere önereceği aşk oyunları adı verilen egzersizlerle vajinismus sorununu aşmanız mümkündür

    Eski yaklaşımlara baktığımızda vajinismus tedavisinin hedefi sadece vajinal penetrasyondu(Cinsel Birleşme). Eşlerin tedavi sonrasındaki, mutlu ve haz odaklı cinselliği göz ardı edilmekteydi. Bu da daha sonra çiftlerde cinsel işlev bozuklukları, cinsel soğukluklar, disparoni(Ağrılı cinsel ilişki) gibi tablolara dönüşmekteydi.

  • Çocuklarda kanser belirtileri nelerdir? Çocuk kanserlerinde erken tanı!

    Çocuklardaki birçok kanser, çocuğun doktoru veya ailesi tarafından erken teşhis edilir. Ancak, çocuklarda sık rastlanan hastalıklar ve yaralanmalarla benzerlik gösterdiği için çocuklarda gelişen kanserlerin hemen anlaşılması güç olabilir. Çocuklar sık hastalanır ya da vücutlarında morluklar ve şişlikler görülebilir. Buda, erken evre kanser belirtisini gizleyebilir. Aileler çocuklarına düzenli tıbbi çekap yaptırmalı, düzelmeyen olağandışı belirtiler veya işaretleri kontrol etmelidir.

    Olağandışı sayılabilecek belirtiler ya da işaretler şunlardır:

    – Olağandışı bir yumru veya şişlik
    – Açıklanamayan bir solgunluk ve halsizlik
    – Vücutta kolay oluşan morluk ve çürükler
    – Vücudun belli bir yerinde devam eden ağrı
    – Topallama
    – Açıklanamayan ateş veya tedavi uygulandığı halde iyileşmeyen hastalık
    – Çoğunlukla kusma ile sonuçlanan sık baş ağrıları
    – Görmede ani değişiklikler
    – Açıklanamayan ani kilo kaybı

    Kanserin türüne göre başka belirtilerin görülmesi de mümkündür. Bu belirtilerin çoğu, kanserden çok yaralanma veya enfeksiyona bağlı nedenlerden oluşabilir. Yine de, çocuğunuzda bu belirtilerden herhangi biri varsa vakit kaybetmeden çocuk doktorunuza başvurarak gerekli tedaviyi almasını sağlamalısınız.

    Doktorunuz ilk olarak belirtiler konusunda sorular soracaktır. Ardından çocuğunuzu muayene eder. Muayene sonunda kanser olası bir nedense, bazı görüntüleme testleri ya da diğer testlerin yaptırılmasını isteyebilir. Bazı vakalarda anormal bir şişlik ya da tümör tespit edilirse, tümörün bir kısmı veya tamamının alınması gerekebilir. Bu sayede, olası kanser hücreleri mikroskop altında incelenir. Bu işleme, biyopsi adı verilir.

    Çocuk kanserlerinde erken tanı;

    Düşük ve orta gelirli ülkelerde her yıl yaklaşık 175.000 çocuğa kanser teşhisi koyulmaktadır. Pediatrik onkoloji bölümü olmayan birçok ülke olduğu ve kayıtlara geçirilmeyen vakalar göz önüne alınmadığından bu rakam hafife alınmaktadır. Çocuklarda görülen kanser vakası yetişkinlere göre daha az sayıda olsa da, çocuk hastaların yaklaşık 90.000 inin yaşam kaybına neden olmaktadır. Gelir seviyesi yüksek ülkelerde kanser, kaza ve yaralanma sonrası 5-14 yaşları arası çocuklarda ikinci yaşam kaybı nedeni olarak görülmektedir.

    Türk Pediatrik Onkoloji ve Türk Pediatrik Hematoloji Derneği nin 2002 yılından bu yana yürüttükleri kanser kayıt sistemine göre, Türkiye de her yıl yaklaşık 3.000, dünyada ise yaklaşık 175.000 çocuk kansere yakalanmaktadır. Dünya genelinde çocuklarda en sık görülen kanser türleri lösemi, beyin tümörleri, lenfoma ve nöroblastom (sinir hücrelerinde gelişen bir tümör) ve böbrek kanserleridir. Kanserin türü ve dağılımına bakıldığında, batı ülkelerinden farklı olarak Türkiye de birinci sırada lösemi, ikinci sırada lenfoma, üçüncü sırada ise beyin tümörleri görülmektedir. Tek tek tümor tiplerine bakıldığı zaman Wilms tümörü, Hodgkin hastalığı, retinoblastoma gibi tümörlerde tedavi başarısının yüzde 90 lar civarında olduğu söylenmektedir. Kan kanseri türü olan lösemilerde tedavi başarısının yüzde 80 leri aştığı belirtilmiştir. Diğer çocuk kanserleri de erken evrede tespit edildiğinde tedavi başarısı oldukça iyidir.

    Son yıllarda, çocuk kanserlerinin tedavisinde yaşanan gelişme ile iyileşme oranları %10 lardan %80 lere çıktığı ifade edilmiştir. Ancak, iyileşme oranları ülke düzeyine göre değişkenlik gösterebilir. Gelişmiş ülkelerde çocuk kanserlerinde iyileşme oranı %80 lerde seyrederken bu oran az gelişmiş ülkelerde %10-40 civarındadır. Türkiye de ise, çocuk kanserlerinde iyileşme oranı %65-70 dir.

    Tedavi şansının artmasında, ailelerin çocuk kanserlerinin belirtileri konusunda bilinçlendirilmesi çok önemlidir. Kanserde erken teşhis sayesinde erken başlatılan tedaviden daha hızlı ve daha olumlu yanıt alınmaktadır. Çocuklarda yaşam süresi daha uzun olduğu için çocuk kanserlerinin tedavi başarısı daha fazladır denilebilir.

    Ülkemizde çocuk kanserlerinin tedavisindeki başarı oranlarına bakıldığında, bu alanda oldukça yol kat edildiği görülmektedir. Bu da, biz onkoloji hekimleri için oldukça sevindirici ve gurur verici bir tablodur.

  • Allerji aşısı nedir? Hangi hastalıklarda ve nasıl uygulanır?

    Allerji aşısı nedir? Hangi hastalıklarda ve nasıl uygulanır?

    “Allerjen immunoterapisi”, veya halk arasında daha çok bilinen adıyla “allerji aşıları”, giderek artan dozlarda allerjenin hastaya yıllar süren bir periyot içinde verilmesi esasına dayanan bir tedavi şeklidir. Bu tedavi, allerjenle karşılaşmayı izleyerek ortaya çıkması beklenen semptomların kaybolmasına veya çok azalmasına yol açar.

    Allerjen immunoterapisinde, yararlı etkilerin koruyucu bazı antikorların yapımına bağlı olduğu bilinmektedir. Ayrıca hücresel bağışıklık sistemi denilen ve allerjik tepkileri ayarlayan sistemde de değişiklikler olmaktadır. Özetle bu tedavi, diğer ilaç tedavilerinde olduğu gibi sadece hastalığa özgü belirti ve bulguları baskılamaya yönelik (septomatik) bir tedavi şekli değil, altta yatan mekanizmayı değiştirmeye yönelik ve tam düzelme sağlayan (küratif) bir tedavi şeklidir.

    Uygulama:

    Allerji aşılarıyla hastaya değişen konsantrasyonlarda allerjen ekstreleri deri altı injeksiyonla verilir. İlk injeksiyonda en az yoğun olan ekstreden çok az bir miktarda uygulama yapılır. Bunu izleyerek, hastaya her hafta giderek artan yoğunluk ve dozda aşı uygulanır. Ulaşılacak en son konsantrasyon hastanın duyarlılık derecesine bağlıdır.

    Genellikle hastalar injeksiyonlara başlandıktan altı ay kadar sonra sürekli uygulanacak olan son doza ulaşırlar. İnjeksiyonlar bu dozda da bir süre haftada bir uygulandıktan sonra giderek araları açılarak on günde bir, iki haftada bir, üç haftada bir ve dört haftada bir gibi aralıklarla uygulanır. Maksimum yararın sağlanabilmesi için injeksiyonların düzenli olarak uygulanması gerekir. Tedavi süresi ortalama olarak dört yıldır.

    Yararları:

    Aşı tedavisi, allerji semptomları orta ve ağır derecede olan, her yıl iki-üç aydan fazla süren, ilaç tedavisine iyi yanıt vermeyen veya sürekli olarak ilaç kullanmak zorunda kalan ve kolaylıkla kaçınılamayacak allerjenlere duyarlılığı olan hastalara uygulanır.

    Örnek olarak ot ve hububat polenlerine alerjisi olan bir kişide ilkbahar ve yaz aylarında allerjik yakınmalar en üst düzeyde olacaktır. Herhangi bir nedenle ev dışına çıkıldığında veya evin pencereleri açıldığında yoğun polen teması söz konusu olacağından bu allerjenlerden tamamen uzak kalmak olası değildir. İlaçlar genellikle yakınmaları bir ölçüde kontrol eder; ancak hastaların çoğu uyku hali gibi yan etkiler dolayısıyla düzenli ilaç kullanamamaktadır. İşte böyle bir hasta için aşı tedavisi en uygun seçenek olacaktır. Benzer şekilde ağaç poleni ve ev tozu akarı (mite) alerjisi olan hastalarda da aşı tedavisi en uygun seçimdir. Mantar sporu alerjilerinde de aşı tedavisi yapılmaktadır.

    Olası yan etkiler:

    Aşı tedavisi ile hastaya herhangi bir ilaç verilmesi söz konusu olmayıp hastanın allerjik olduğu allerjenler uygulandığından, injeksiyon yerinde madeni bir para büyüklüğünde kızarıklık ve hafif kabarıklık olması normaldir. İnjeksiyon yerindeki daha geniş kaşıntılı kızarıklık ve şişmeler “lokal reaksiyon” olarak adlandırılır. Antihistamin ilaçlar ve lokal buz uygulaması lokal reaksiyonların tedavisi için yeterlidir. Burun akıntısı, hapşırık, gözlerde kaşınma, nefes darlığı, öksürük ve hırıltılı nefes alma şeklindeki belirtilerle ortaya çıkabilen sistemik reaksiyonlar ise çok daha nadir görülür. Gelişebilecek bu reaksiyonların kontrolü açısından, aşı yapıldıktan sonra 20-30 dakika süreyle muayenehanede/hastanede beklenmesi ve aşı yerinin hekiminize kontrol ettirilmesi gerekmektedir.

    Dikkat edilmesi gerekenler:

    Aşıları evinizde muhafaza ediyorsanız buzdolabında bulundurunuz. Kesinlikle buzluğa koymayınız, dondurmayınız.

    Aşınızı içi buz dolu bir termos içinde naklediniz.

    Aşı yaptırdıktan sonra en az 20 dakika süreyle sağlık merkezinde bekleyiniz.

    Aşı yerini hekiminize kontrol ettirmeden sağlık merkezinden ayrılmayınız.

    Aşı uygulandıktan sonra aşı yerinde her zamankinden daha geniş bir şişlik ve kızarıklık olması durumunda veya vücutta genel kaşıntı, kızarıklık, burun akıntısı, hapşırık, gözlerde kaşınma, nefes darlığı, öksürük ve hırıltılı nefes alma şeklinde bir yakınmanız olursa derhal hekiminize bildiriniz.

    Aşı yapıldıktan sonra birkaç saat süreyle duş almayınız, saunaya gitmeyiniz, alkol almayınız ve ağır egzersiz gerektiren sportif faaliyetlerde bulunmayınız.

    Aşılarınızı randevularınızı aksatmadan, düzenli olarak planlandığı günlerde yaptırınız. Aşılarınızı aksatmanız durumunda, aşamalı olarak aşınızın doz ve konsantrasyonu arttırılamayacak ve sonuçta tedaviniz yetersiz/başarısız olacaktır.