Etiket: Tedavi

  • Allerjik hastalıklar

    Bu hastalıklar, genetik yatkınlığı olan (atopik) bireylerde “allerjen” olarak adlandırılan maddelerin vücuda girdikten sonra bağışıklık sistemini uyarması ve abartılı bir yanıt oluşturması neticesinde ortaya çıkar. Allerji belirtileri, etkilenen doku ve organa göre değişir. Burun etkilendiğinde “alerjik rinit”, göz etkilendiğinde “alerjik konjonktivit”, solunum sistemi etkilendiğinde “alerjik astım” ve deri etkilendiğinde “ürtiker” (kurdeşen, dabaz) ya da “egzama” olarak adlandırılan hastalıklar gelişir. Birden fazla sistemin etkilenmesi durumunda ise “anafilaktik şok” denen ve derhal müdahale edilmesi gereken bir klinik tablo ortaya çıkar. Hayati risk taşıyan bu tabloda tansiyon düşüklüğü ve şuur kaybı yanında ürtiker, solunum sıkıntısı ve karın ağrısı meydana gelir. Bazen de boğazda meydana gelen şişlik solunum yollarını tıkayarak ölümle neticelenir.

    Allerjik rinitli hastalarda başlıca belirtiler arka arkaya hapşırma, burun-boğaz akıntısı (su gibi) ve kaşıntısıdır. Hastaların bir kısmında gözlerde yaşarma ve kaşıntı ile karakterize konjonktivit tablosu gelişir. Neden olan allerjenler çoğunlukla ev içinde küf mantarları ve akarlar, ev dışında ise polenlerdir. Allerjik rinit, tanısı erkenden koyulmadığı ve tedavi edilmediği zaman daha ağır bir hastalık olan astıma ilerleyebilir. Astımlı hastaların öksürük, zor nefes alıp verme ve hırıltılı solunum şikâyetleri vardır. Kriz anında bu belirtiler daha şiddetlenir, solunum yollarında spazm oluşarak boğulma ve panik hissine neden olur. Astım krizi olarak tanımlan bu durum acil tedavi gerektirir.

    Deride kaşıntı ve kabarıklık oluşumu ile kendini gösteren ürtiker, çoğunlukla gıda ve ilaç allerjilerinde ve böcek ısırmalarında gelişir. Ancak ürtikere neden olabilen parazit hastalıkları, tiroid hastalıkları ve bazı sistemik hastalıkların da (romatizmal hastalıklar, kan hastalıkları, kanserler vb.) araştırılması gerekir. Deride gözlenen diğer bir allerjik hastalık içi sıvı dolu kabarcıkların meydana geldiği egzamadır. Kaşıntı, egzamada tipik olan şikâyetlerden biridir. Zaman içerisinde deride pullanma, kalınlaşma ve dökülme meydana gelir. Nedeni çoğunlukla derinin temas ettiği giysi, takı, cihaz vb. maddelerdir.

    Atopik dermatit çoğunlukla çocuklarda gelişen bir deri hastalığıdır. Bu hastalık da allerjik nedenlerle meydana gelir ve derinin belli bölgelerinde (yanak, boyun, dirsek, diz) kaşıntı, kuruluk, hassasiyet, kızarıklık, pullanma, kanama ve iltihaplanma olması en karakteristik özellikleridir. Bu hastalığın gıda allerjileriyle yakın bir ilişkisi vardır. Tedavisi zor olmakla birlikte tetikleyici faktörlerin ortaya konması ve tedbir alınmasıyla belirti ve bulguların şiddeti azalır. Ilık su ile banyo yapmak, doğal sabun kullanmak, pamuklu giysiler tercih etmek, güneşten kaçınmak ve zamanında hekime gitmek bu tedbirlerden bazılarıdır.

    Gıda ve ilaç allerjileri çoğu zaman farklı özelliklere sahip deri döküntülerine neden olurken bazen “anafilaktik şok” tablosu geliştirir. Anafilaktik şok arı allerjilerinde de en korkulan durumdur. O nedenle bu tip ciddi allerjilere önceden tanı koyulması ve tedavi edilerek önlem alınması gerekir.

    Allerjik Hastalıklarda Tanı Koyma

    Allerjik hastalıklarda tanı hastanın öyküsü, fizik muayene ve bazı laboratuvar testleri ile koyulur. Laboratuvar testleri hasta üzerinde uygulanan testler ve kan testleri olmak üzere başlıca ikiye ayrılır.

    Hasta üzerinde uygulanan testler:

    Deri testleri:

    Deri üzerine veya deri içerisine uygulanan testler:

    Allerji tanısında hala altın standart olarak gösterilen testlerdir. Polen (çimen, ot, ağaç, hububat), küf mantarı, akar, hayvan deri döküntüsü, kauçuk, gıda ve arı zehiri özütlerinden hazırlanan standart test çözeltilerinin deri üzerine veya deri içerisine uygulanması ile yapılır. Bu amaçla deri üzerinde küçük bir çizik oluşturan veya allerjenin deri altına verilmesini sağlayan özel iğneler kullanılır. Allerjen çözeltileri deriye uygulandıktan 15 dakika sonra değerlendirme yapılır. Deride oluşan kabarıklığın büyüklüğüne göre sorumlu olan allerjen belirlenir.

    Bu testler ilaç allerjilerinde de kullanılır. Bu amaçla araştırılan başlıca ilaçlar: antibiyotikler (beta laktam), lokal veya genel anestezide kullanılan ilaçlar, kas gevşeticiler, narkotik ağrı kesiciler, epilepsi ilaçları, kemoterapi ilaçları, radyolojik incelemelerde kullanılan maddeler ve biyolojik ajanlardır.

    Yama testi:

    Allerjen içeren standart test materyalinin vazelin eşliğinde sırt üzerine yapıştırılması ile yapılır. Bu amaçla kullanılan test materyali 20’den fazla allerjeni içerir (parfümler, ilaçlar, koruyucu maddeler, antioksidanlar, tatlandırıcılar, kozmetikler, plastikler, yapıştırıcılar, muhtelif kimyasallar vb.). Uygulamadan 48-72 saat sonra değerlendirme yapılır. Deride oluşan kızarıklık, kaşıntı ve sulanma derecesine göre sorumlu olan allerjen belirlenir.

    Solunum fonksiyon testleri

    Allerjik nedenli astım düşünülen hastalarda yapılır. Bu amaçla “spirometri” olarak adlandırılan bir cihaz kullanılır. Çıkan neticeye göre solunum yollarının ve akciğer kapasitesinin etkilenme derecesi ortaya konur. Bu test bazen solunum yollarını açan ilaçlar uygulandıktan bir süre sonra da (15-20 dakika veya 15 gün) yapılır. Böylelikle akciğer işlevlerinin ilaçla düzelip düzelmediği değerlendirilir.

    Provokasyon testleri

    Belli bir allerjenin hastanın şikâyetlerine neden olup olmadığını belirlemek için yapılır. Genellikle solunum yollarındaki duyarlılığı ortaya koymak için veya sorumlu olan allerjeni (ilaç, besin) tespit etmek için kullanılır. Bu amaçla şüphe duyulan allerjen “hastalığın etkilediği organa bağlı olarak” ağız, burun, göz veya solunum yolu ile uygulanır. Hasta için riskli bir yöntemdir. Bu nedenle uzman eşliğinde ve acil müdahale için gerekli tedbirler alınarak yapılır.

    Kan testleri:

    Hastalıktan sorumlu allerjeni tespit etmek üzere tasarlanmış olan testlerdir. Burada temel prensip allerjene karşı gelişen antikorların kanda gösterilmesidir. Bu amaçla hastaların damarından alınan 3-5 mililitre (1 küçük tüp) düz kan yeterlidir.

    Tedavi

    Allerji tespit edilen hastalara tedaviye başlamadan önce verilen ilk tavsiye sorumlu olan allerjenden kaçınmaktır. İlaç tedavisi daha sonra gelir; etkilenen organa ve hastalığa göre farklı özelliklerde ilaçlar ve yöntemler kullanılır. Bunlar ağız, burun, göz, deri ve solununum yolu ile alınan tablet, sprey, damla ve enjeksiyon şeklindeki tedavilerdir. Bu tür ilaçlar kısa vadede belirtileri hafifletirken, uzun vadede ise kısmen iyileştirici etki gösterir.

    Geleneksel tedavilerle sonuç alınamayan hastalarda “immünoterapi” olarak adlandırılan aşı tedavisi yapılır. Bu yöntem alerjik hastalıklarda kür sağlayabilen tek tedavi yöntemidir. Bu amaçla standart allerjen özütleri kullanılır ve belli zaman aralıklarında deri altına enjekte edilir. Tedavi başlangıç ve idame tedavisi olmak üzere 2 aşamada yapılır. Başlangıç tedavisinde giderek artan dozlar sık aralıklarla uygulanırken (haftada 1-2 enjeksiyon), idame tedavisinde belli bir doz allerjen daha geniş aralıklarla uygulanır. Geleneksel immünoterapi protokollerinde tedavi 3-5 yıl sürer. Son yıllarda daha kısa süreli protokoller de geliştirilmiştir.

    Aşı tedavisinin en sık yan etkileri enjeksiyon yerinde kaşıntı ve kızarıklık görülmesidir. Ancak bazen hayati riski olan ciddi reaksiyonlar da (anafilaktik şok) gelişir. O nedenle aşı sonrası hastalar en az yarım saat gözlenmelidir.

    Diğer bir immünoterapi yöntemi allerjenlerin damla veya tablet şeklinde dilaltı yoluyla verilmesidir. Bu yöntem son zamanlarda giderek yaygınlaşsa da aşı tedavisinin yerine alternatif bir tedavi değildir.

  • Bağışıklık yetmezlikleri

    Bağışıklık sistemi vücudu mikroplara karşı savunan doku ve organlardan meydana gelir. “Bağışıklık”, bu sistemin yapı taşı olan ve lökosit olarak adlandırılan hücrelerin görevidir. Bu hücreler gerek mikroplara saldırarak gerekse onlara karşı bazı toksik maddeler üreterek mücadele eder. Bu nedenle lökositlerin sayısında ya da işlevlerinde eksiklik olması “bağışıklık yetmezlikleri” olarak adlandırılan hastalıkların ortaya çıkmasına neden olur. Çocukluk yaşlarında tanı koyulan bağışıklık yetmezliklerinin birçoğu kalıtsal nedenlerle ortaya çıkar. Erişkinlerde ise çevresel faktörlerin (kimyasal maddelere veya radyasyona maruz kalma, hava veya ortam kirliliği vb.) etkisi daha belirgindir. Tekrarlayan enfeksiyonlar bu hastalıkların en karakteristik özelliğidir. İlaç tedavilerine direnç gösterir ve genellikle uzun süre antibiyotik kullanımı gerektirir. Özellikle erişkin yaşlarda hastalığın belirti ve bulguları daha farklı olabilir. Nedeni bilinmeyen organ büyümesi (karaciğer, dalak, lenf bezi), kan hücrelerinin sayısında azalma ve romatizmal veya allerjik şikâyetlerin ortaya çıkması bunlardan birkaçıdır. Dolayısı ile hastalar çoğu kez “bağışıklık uzmanı: immünolog” yerine farklı dal hekimlerine başvurur. Diğer taraftan bu hastalıklar hakkında toplumsal farkındalık düzeyi düşüktür. Sağlık çalışanları arasında da bu hastalıkların iyi bilinmediği dikkat çekmektedir. Bu nedenle hastaların tanıları geç konur ve tedavilerine geç başlanır. Bunun en olumsuz yanı tekrarlayan enfeksiyonlar nedeniyle organlarda kalıcı işlev bozuklukları meydana gelmesidir. O nedenle erken tanı ve doğru tedavi hastanın yaşam süresi ve kalitesini bakımından çok önemlidir.

    Bağışıklık Yetmezliklerinde Tanı Koyma

    Bağışıklık yetmezlikleri tanısı hasta muayenesi ve laboratuvar testleri ile koyulur. Kanda yapılan testler 2 aşamada gerçekleştirilir. İlk aşamada tarama testleri yapılırken, ikinci aşamada daha özgün testler yapılır. Böylelikle tarama testlerinde tespit edilen anormal bulguların detaylı analizi yapılmış olur. İlk aşamadaki testler rutin hizmet veren birçok laboratuvarda yapılabilir. Özgün testler ise ancak ileri teknoloji ürünü sistemlerin (akan hücre ölçer, lümineks) kullanıldığı gelişmiş laboratuvarlarda yapılabilir. Ayrıca tüm bu testlerin doğru yorumlanabilmesi için “bağışıklık yetmezlikleri” konusunda uzmanlaşmış personelin bulunması gerekir.

    Tedavi

    Çocukluk çağlarında tanı koyulan bir kısım hasta kök hücre nakli ile tam olarak tedavi edilebilir. Ancak bu tedavi yöntemi bağışıklık sisteminin birkaç farklı bileşenini aynı anda etkileyen ve genellikle ağır seyreden hastalarda uygulanır. Geri kalan çocuk ve erişkin hastalarda ise bağışıklığı destekleyen tedaviler verilir. Bunlardan en önemlisi 3-4 haftada bir damar yolundan uygulanan “antikor tedavisidir” (intravenöz immünglobulin tedavisi: IVIG)(Resim 1). Bu tedavi hastanın toleransına göre 2-4 saat arasında sürmekte ve hekim gözetimi altında yapılmaktadır. Son zamanlarda antikor tedavileri cilt altına da uygulanmaya başlanmıştır (subkutan immünglobulin tedavisi: SCIG). Ancak bu son yöntem henüz yeterince yaygınlaşmamıştır. Antikor tedavilerinde amaç geçirilen enfeksiyonların sıklığını ve şiddetini azaltmak, böylelikle ileride meydana gelmesi muhtemel organ yetmezliklerini engellemektir.

    Bağışıklık yetmezliklerinde hastaların düzenli olarak hekimlerini ziyaret etmeleri önemli bir husustur. Ayrıca hastaların beslenmelerine dikkat etmeleri ve yaşam tarzını uygun bir şekilde değiştirmeleri hastalık seyrini olumlu yönde etkileyen diğer hususlardır. Okul ve iş hayatında uyum sorunları yaşayan hastalara psikososyal destek sağlanması da tıbbi tedavilerin etkinliğini artıran önemli klinik uygulamalarıdır.

    Resim 1. Damardan antikor tedavisi uygulanan hasta (IVIG tedavisi).

  • Obezite (şişmanlık) ve tedavisi

    Obezite tedavisi edilmesi gereken kronik bir hastalıktır. Bu nedenle genel tıp kriterlerine göre tanı koyamayız. Risk değerlendirmesi yaparak kimlerin tedavi edileceğine karar vermemiz gerekir.

    2025 yılında dünya nüfusunun %26’sının obez olacağı tahmin edilmektedir. Türkiye’de şuanda genel toplumda bu oran %22,3’tür.Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde obezite artış nedenleri; Daha fazla kalori içeren gıdaların tüketilmesi, daha az egzersiz ve asansörlerin kullanılması, fazla yağlı fastfood tüketiminin artması, daha çok bilgisayar başında geçirilen saatler… Beden kütle indeksi (BKİ) vücut yağ dokusu hakkında bilgi veren ölçütleri. Bel çevresi organsal yağ göstergesi normal BKİ: 18,5—24,5 BKİ: 25—29,5’den fazla kilolu BKİ: 30’dan fazla olan ise obezdir. BKİ 30’un üstünde olan herkesi obezite tedavi programına almak gerekir. Fazla kiloları majör ve minör faktörlerine göre tedavi gerekir. Majör faktörleri; şeker hastalığı, uyku apnesi, boyun ve çene damarlarında damar sertliği. Minör faktörleri; bozulmuş açlık şekeri (110-125 mg)’dir. Majör faktörlerden en az biri, minörlerden en az ikisi mevcutsa fazla kilolular mutlaka tedavi edilmelidir. Bel çevresinde tedavide önemli ölçütleri kadında 88 cm üstü ise en az 1 majör veya 2 minör faktör varsa tedavi edilmelidir. Obeziteyle birlikte sık görülen hastalıklar; Tip II Diyabet, Kalp Hastalıkları (Hipertansiyon, Kalp yetersizliği, felç),Üreme sistemi bozuklukları, (Üretkenlikte azalma, adet düzensizliği,yumurtalıklarda kistler),Safra kesesinde taş , (BKİ 25’in üstünde ise safra taşı sıklığı 7 kat artar),Yağlı karaciğer,Mide fıtığı,reflü,Tüylenmede artış (ciltte çatlaklar,topuk dikeni,gut hastalığı),Uyku apnesi,Kanser(Amerikan kanser derneğinin yaptığı çalışmada kansere bağlı ölüm riski BKİ 30 üstü olanlarda 20-25 arasındakilere göre 2-2.5 kat fazladır)Obezite tedavisinde Doktor-Diyetisyen ve Psikoloğun hasta değerlendirmesine katılması hasta uyumu ve başarı için gereklidir. Tedavi için yaşam biçimi değişikliği,ilaç kullanımı,(kortizonlu ilaçlar , anti depresanlar vs.)

    Hastaya mutlaka egzersiz de önerilmelidir. Egzersiz vücudun şeker yükünü azaltır. Yağları düşürür. Tansiyon üzerinde olumlu etkileri de vardır. Stresi azaltır. Haftanın en az 5 günü 20-30 dk’lık egzersizler öncelikle önerilmelidir. Hedef günde 100-130 kalorinin egzersizle harcanmasıdır. Bunlarla birlikte mevcut problemlerin tedavi ve diyet programları hastaya uygulanır.

    Uzm. Dr.Nur Özbek

  • Kolon kanserinde ameliyat sonrası izlenecek yol nedir?

    Kolon kanserinin standart tedavisi cerrahidir. Ancak cerrahiden sonra yapılacak koruyucu (adjuvan) tedavi son derece önem arzetmektedir. Bu noktada koruyucu tedavi kararını verecek kişi tıbbi onkologdur. Evreleme amaçlı vücut taraması ideal olarak ameliyattan önce yapılmalıdır, ancak yapılmamış ise operasyon sonrası mutlaka tamamlanmalıdır. Bu taramalarda genellikle sorumlu hekimin önerileri doğrultusunda standart görüntüleme yöntemleri kullanılır. Ameliyatın patoloji raporu tıbbi onkologun koruyucu tedavi kararını vermesi açısından en önemli yol göstericidir.

    KOLON KANSERİNDE EVRE ÖNEMLİ MİDİR?

    Kolon kanserinde evre, hastalığın gidişatı konusunda bilgilendiricidir; ayrıca uygulanacak tedavi kararının verilmesi hususunda da temel faktördür. Evre I kolon kanserinde tedavisiz takip yeterlidir. Evre II kolon kanserinde bir grup hastada koruyucu kemoterapi önerilebilir. Bu kararı vermede çıkarılan ameliyat materyalinde yapılacak bazı ek patolojik incelemeler (mikrosatellit instabilite testi) yol gösterici olabilmektedir. Evre III kolon kanserinde koruyucu (adjuvan) kemoterapi standarttır. Evre IV kolon kanserinin tedavi yaklaşımı daha kompleks olup, kemoterapi dışında akıllı hedefe yönelik ilaçları ve cerrahi girişimleri (metastazektomi gibi) içermektedir.

  • Myelodisplastik sendrom ( mds )

    Kansızlık, kanamalar ve enfeksiyonlarla ortaya çıkabilen, sıklıkla orta – ileri yaşlarda görülebilen bir sendromdur. Hastalık erkeklerde kadınlara göre daha sık görülür. MDS çocuklarda da tanımlanmıştır. Günümüzde insan ömrünün uzaması, radyoterapi, kemoterapi, kimyasallarla artan temas sonucunda sendromun görülme sıklığı ne yazık ki giderek artmaktadır. Sendromun içeriğinde refrakter ( dirençi ) kansızlıktan ( RA ), akut lösemiye ( AML ) kadar giden bir grup hastalık bulunmaktadır. Yirminci yüzyılın başlarından itibaren ayrı ayrı refrakter anemi, ring ( yüzük ) sideroblastik anemi, prelösemi, kronik myelomonositik lösemi ( KMML ) olarak tanımlanan bu hastalıklar, seksenli yılların başlarından itibaren yapılan sınıflandırmalarla ( FAB – WHO ) myelodisplastik sendrom ( MDS ) başlığı altında toplanmışlardır.

    Bu hastalık grubunda sadece alyuvarların azlığı ile birlikte olan dirençli anemiler (refrakter – RA ) de vardır, akut ve kronik lösemiler de. Bu nedenle myelodisplastik sendromlu hastalar; hastalığın alt gruplarına, morfolojik – sitogenetik anomalilere, moleküler mutasyonlara, hastaların yaşlarına ve birlikte olan hastalıklara bağlı olarak çok farklı yaşamlar sürebilirler.

    Hastalığın tanı ve ayırıcı tanısında; çevresel kandaki sitopeni, bisitopeni ya da pansitopeni ( bir, iki ya da üç grup kan hücresinde azalma ), sıklıkla myelodisplastik değişikler içeren, hücrelerden zengin ( hipersellüler ), daha seyrek olarak da hücrelerden fakir ( hiposellüler ) kemik iliği bulguları, bazı alt gruplarda dalak büyüklüğünün varlığı ( splenomegali ), mutasyonlar, sitogenetik anomaliler yardımcı olurlar.

    Ayırıcı Tanı:

    Kemik iliği yetmezlikleri ( aplastik anemiler , PNH… )

    Lösemiler ( KML, HCL…)

    Anemiler ( B12, folik asit eksiklikleri…)

    Lökopeni ve trombositopeniler ( İTP, idyopatik sitopeniler…)

    Diğerleri ( idyopatik displaziler, Felty sendromu, folik asit antogonistleri …)

    Tedavi :

    Hastalarda, MDS’nin alt gruplarının özelliklerine bağlı olarak önemli ölçülerde değişmek üzere; hastalığa yönelik ( spesifik ) ve destek tedavilerden söz edebiliriz.

    Spesifik ( doğrudan hastalığa yönelik ) tedaviler:

    Sitozin arabinozid, antrasiklinler, azasitidin, desitabin, topotekan, isotretinoin, lenalidomid, arsenik trioksit…gibi ilaçların kullanımları.

    MDS’li hastalarda allojenik kök hücre transplantasyonu da önemli bir tedavi seçeneği olarak dikkate alınmalıdır. Hastanın yaşı, uygun vericiler ( akraba – akraba dışı ) , hastalığın alt grupları ve birlikte olan hastalıklar gibi faktörler bu tedavi seçeneğinin uygulanmasını ve başarılarını önemli ölçüde etkiler.

    Destek tedavileri:

    Eritrosit ( alyuvar ) ve trombosit ( platelet ) transfüzyonları, büyüme faktörleri ( G-CSF, GM-CSF ), eritropoietin ( EPO ), demir bağlayıcı ajanlar hastalığın alt tiplerine bağlı olarak hastalar uygulanabilir.

    Hastaların izolasyonu, ağız bakımları, enfeksiyonlara karşı değişik antibiyotik, antifungal ve antiviral ilaçların kullanımı tedavilerdeki diğer yaklaşımlardır.

    Prof.Dr.Vasıf Akın UYSAL

    Hematoloji

  • Küba’nın “akciğer kanseri aşısı” tedavide etkili mi?

    İnternet ve sosyal medyada kanser hastalığı tedavisi ile ilişkili olarak çok sık haberler çıkmaktadır. Hastalığın isminin korkutucu ve çaresizliği çağrıştırması nedeni ile insanların yönlendirilmelerinin kolay yapıldığı bir durumu göstermektedir. Son zamanlarda Küba’ da akciğer kanseri aşısı ile ilişkili hastalara tıbbi tedavilerini bırakıp Küba’ ya gitmeleri ve 4-5 ayda kesin tedavi olacakları ile ilişkili haberler yayılmaktadır. Bu haberler de doğal olarak birçok hasta tarafından bize sorulmaktadır. Soramayan veya doğru bilgi kaynağına ulaşamayan hasta ve hasta yakınlarını bilgilendirmek bizim vicdani görevimizdir.

    Akciğer Kanseri aşısı mucize yaratmıyor!

    Küba’ da üretilen ve ülkemizde de uygun hastalarda tıbbi onkoloji uzmanının reçetesi ile sosyal güvenlik kapsamı dışında kullanılabilen akciğer kanseri aşısı, önemli bir tedavi seçeneği olmakla birlikte hastaların bir mucize olarak gösterilen internet – sosyal medya haberlerine dikkat etmesi gereklidir.

    Hastalar tıbbi tedavilerini bırakmasın!

    Akciğer kanseri aşısı, kemoterapi veya radyoterapiye yanıt vermiş, hastalığı ilerleme göstermemiş lokal ileri veya ileri evre ameliyat olamayan küçük hücreli olmayan akciğer kanserinin tedavisinde yarar sağlamaktadır. Yani tıbbi tedaviye yanıt vermeyen hastalarda belirgin bir yarar görülmemektedir. Bilimsel çalışmalarda akciğer kanseri aşısı alan hastalar ortalama 8,2 ay; plasebo yani hiç bir tedavi almayan hastalar ise ortalama 6,8 ay hayatta kalabilmişlerdir. Bu nedenle hastaların tıbbi tedavileri bırakıp uygun olmadığı halde onkoloji doktorunun önerisi haricinde akciğer kanseri aşısını kullanmaları veya bu tedaviler için Küba’ ya gitmeleri önemli sakıncalar içerebilmektedir. Hastalar bu konuda tıbbi onkoloji uzmanından ikinci görüş alabilirler ve bilgilenmeleri ile doğru karar verebilirler.

  • Kanser hücresini öldüren truva atı: yüksek doz c vitamini

    Uzun yıllar önce Nobel ödülü alan, yaşamının son dönemlerinde C vitaminin kanser dahil hastalıklarla mücadelede yararına adayan kimyacı Linus Carl Pauling (1901 – 1994)’ in kulakları yeni çalışmalarla çınlamaya devam ediyor. Ünlü ve saygın bilim dergi Science’ da yeni yayımlanan detaylı bir çalışmada C vitaminin laboratuar ve hayvan çalışmalarında kansere neden olan mutasyonu taşıyan kanser hücrelerinin öldürüldüğü saptanmıştır. Science dergisi, bilimsel etkinliği en yüksek dergilerden olup impact faktörü 33’ dür.

    Bu çalışmalar, etkili ilaç bulunmayan birçok kanser tipi için umut ışığı olmaktadır. Günümüzde mutasyona yönelik ilaç tedavileri geliştirilmeye çalışılmaktadır. Yapılan bu araştırmada C vitamininin veya askorbik asitin bir kanser ilacı gibi hedefe yönelik tedavilerin bir parçası olabileceğini düşündüren kuvvetli bulgular saptanmıştır.

    1971 yılında İskoçyalı doktor Pauling tarafından yüksek doz C vitamininin damar yoluyla uygulanması ile başarılı kanser tedavisini yayımlamasından sonra A.B.D.’ de 1970 ve 1980’ lerde Mayo Klinik tarafından iki klinik çalışma yapılmış ve sonuç olarak tedavi etkisiz olarak bulunmuştur. Mayo Klinik tarafından yapılan bu çalışmalarda, doktor Pauling’ den farklı olarak C vitamini ağız yoluyla kullanılmıştır. Ağız yoluyla verilen C vitamini miktarının hem doz olarak düşük olması, hem de kan dolaşımında damar yoluyla verilenden daha düşük düzeyde olmasının buna neden olduğu düşünülmektedir. Levine ve grubu tarafından yapılan çalışmalarda ise yarar sağlanabilmesi için C vitaminin toplardamar yoluyla yüksek dozlarda verilmesi gerektiği ileri sürülmüştür. Son yıllarda az sayıda klinik çalışma yapılmış, over (yumurtalık) ve pankreas kanseri hastalarında kemoterapi ile beraber yüksek doz C vitamini uygulamasının yan etkisi az, kanser hastalarının yaşam sürelerine katkısı olabileceği yönünde bulgular elde edilmiştir. Fakat çalışmalar daha ileriye götürülememiştir.

    İlaç firmalarının desteklemediği bu konuda bağımsız bilim adamlarının C vitaminin kanser tedavisindeki rolüne ilişkin çalışmaları devam etmiştir.

    Science dergisinde yayımlanan, preklinik fare ve hücre kültürü çalışmasında, günün birinde C vitamininin hedefe yönelik bir tedavi yaklaşımı olabileceğini düşündüren bulgular elde edilmiştir.

    Kolorektal (kalınbağırsak) kanseri en sık görülen 3. kanser tipidir. Hastaların yaklaşık yarısında saldırgan tip olan mutant KRAS ve BRAF genleri bulunur. Tedavisi daha zor olan bu hasta grubunda hastalık daha saldırgan seyretmekte, günümüzdeki kemoterapi veya tedavi yaklaşımlarına iyi yanıt vermemektedir.

    Science dergisinde yayımlanan yeni bir çalışma 300 portakalın içerdiği C vitaminine eşit yüksek doz C vitamini uygulanması ile preklinik modellerde KRAs ve BRAF mutasyonu olan kolorektal kanserin çoğalmasının engellendiğini göstermiştir. Bu araştırma, kanser tedavisinde yeni bir tedavi geliştirilmesini sağlamada önemli bir adım olarak kabul edilmektedir.

    C vitamini antioksidan olup, hücrelerin hasardan korunmasında görev alır. Yüksek dozlarda verilen C vitamini ise kanser hücrelerinin içinde tam zıt etki ile oksidasyon yaparak kanser hücrelerini öldürmektedir.

    Atardamar (arter) içinde oksijen bol bulunur ve C vitamini (askorbik asit) bu ortamda okside olarak dehydroascorbic acid (DHA)’ e döner. Kanser hücrelerinin zarında daha fazla bulunan şeker taşıyıcısı GLUT1 tarafından hem şeker hem de DHA kanser hücresinin içine taşınır. GLUT1, askorbik asiti hücre içine geçiremez.

    Kanser hücresinin içine giren DHA, Truva atı gibi davranarak kanser hücresinde bulunan antioksidanlar tarafından tekrar askorbik asite çevrilir. Bu işlem esnasında da kanser hücresine gerekli antioksidanlar tüketilerek kanser hücreleri oksidatif hasara uğrayarak ölürler.

    Mutasyona uğramış KRAS ve BRAF geni olan kolorektal kanser hücrelerinde daha fazla serbest oksijen radikallerinin oluşması nedeni ile bu hücreler yaşamak için daha fazla antioksidan maddeye ihtiyaç duyar. Bu nedenle yüksek doz C vitaminin verilmesi ile damarlarda oluşan DHA’ nın etkisine, normal hücreler ve diğer kanser hücrelerinden daha duyarlıdır.

    Bu verilere bakılarak sadece yüksek doz C vitamini tedavilerinin yapılmasından ziyade uygun hastalarda diğer konvansiyonel tedavilerle birlikte yeni tedavi yaklaşımı olarak değerlendirilmesi düşünülmelidir. Özellikle GLUT1 reseptörlerini yüksek oranda bulunduran böbrek kanseri, mesane kanseri ve pankreas kanserinde yardımcı tedavi olarak değerlendirilebilir.

    Kanser tedavileri, tıbbi onkoloji uzmanının kontrolü ve gözetiminde yürütülmeli, sadece alternatif tedavi değil, tamamlayıcı yaklaşımların konvansiyonel tıbbi tedavilerle bütünleştirildiği, hasta odaklı tedavi stratejisi kullanılmalıdır. Bu şekilde daha başarılı sonuçlar elde edilebilir.

    Prof. Dr, Canfeza Sezgin

    İç Hastalıkları ve Tıbbi Onkoloji Uzmanı

  • Hipertermi nedir? Kanserin yardımcı tedavisinde nasıl yarar sağlar?

    Çeşitli sağlık sorunlarında yardımcı olarak kullanılan hipertermi, kanserde uygulanan tıbbi tedaviler (kemoterapi, radyoterapi gibi kanserin temel tedavileri) ile beraber tedavinin başarı şansını arttırmak amacıyla yardımcı / tamamlayıcı kanser tedavisi olarak uygulanmaktadır. Yapılan bilimsel çalışmalarda yüksek ısının kanser hücrelerine hasar verdiği veya öldürdüğü gösterilmiştir (1,2). Kanser hücrelerinin öldürülmesi ve kanser hücrelerinin yapısını oluşturan proteinlere zarar verilmesiyle kanser kitlesinde küçülme sağlanabilmektedir (3). Hipertermi, kanser tedavisinde tek başına kullanılmamaktadır.

    Hipertermi genel olarak radyoterapi (ışın tedavisi) ve kemoterapi gibi diğer kanser tedavilerinin yanında yardımcı tedavi olarak kullanılır (2,4). Hipertermi bazı kanser hücrelerinin radyoterapiye daha iyi yanıt vermesine yardımcı olabilir veya radyoterapinin hasar veremediği kanser hücrelerine hasar verebilir (1). Ayrıca kanser kitlesinde oksijenlenmeyi ve kan dolaşımını arttırarak tıbbi tedavinin etkinliğinin arttırılmasına destek olur. Radyoterapi ve hipertermi beraber kullanıldığında her biri diğerinden birkaç saat önce veya sonra uygulanabilmektedir. Hipertermi bazı kanser ilaçlarının (antikanser ilaçlar) etkisini arttırabilmektedir (1). Hipertermi uygulamaları, kanser tedavisinde kullanılan tıbbi uygulamaların kanser hücresine verdiği hasar tamirinin engellenmesine yardımcı olur.

    Çeşitli klinik çalışmalarda hiperterminin, kemoterapi ve / veya radyoterapi ile beraber kullanılmasının etkinliği araştırılmıştır. Bu çalışmalar baş ve boyun, beyin, akciğer, yemek borusu (özofagus), meme, idrar torbası (mesane), rektum, karaciğer, apendiks, rahim ağzı (serviks), karın zarı (periton, mezotelyoma) kanserleri ile melanoma ve sarkom gibi tümörlerin tedavisine odaklanmıştır (1,2,4,8,11, 12,13,14). Çalışmaların hepsi olmasa da çoğunda hipertermi diğer tedavilerle birlikte kullanıldığında tümör kitlesinde önemli derecede küçülme elde edilmiştir (1,2,4,7,8). Bu çalışmaların hepsinde olmamakla birlikte bazılarında kombine tedavi alan hastalarda yaşam sürelerinde artış olduğu gösterilmiştir (4,6,8).

    Bazı araştırmalarda da bağışıklık sisteminin kanser hücrelerini tanıyıp yok etmesine yardımcı olduğu saptanmıştır (15,16). Kanser hücrelerinde ısının neden olduğu HSP70 proteininde artış olması, doğal öldürücü NK hücreleri ve diğer efektör hücreleri uyararak kanser hücrelerine saldırması desteklenir.

    Prof. Dr. Canfeza Sezgin

    İç Hastalıkları ve Tıbbi Onkoloji Uzmanı

  • Prostat kanseri için hormon tedavisi – 2

    Prostat kanserinde hormon tedavisi yazımızın ikinci bölümünde anti-androjen denilen ilaçlardan bahsedeceğiz. Prostat hücrelerinin büyüme ve çoğalmasında kilit role sahip androjen hormonları, prostat hücrelerinin yüzeyindeki androjen reseptörü (algaç) denilen proteinlere bağlanarak çalışır. Anti-androjenler, androjenlerin bu reseptörlere bağlanmasını engeller.

    Bu grupta yer alan ve en yaygın olarak kullanılan ilaçlar Flutamide (Eulexin) ve Bicalutamide’dir (Casodex).

    Her gün alınan hap şeklinde kullanılırlar.

    Anti-androjenler çoğunlukla tek başlarına kullanılmazlar. Sıklıkla LHRH agonistlerinin etkinliği azaldığında ek olarak kullanılmaktadır. Ayrıca, LHRH agonisleri ile kez kullanıldığında tümör flare etkisinden korunmak için birkaç haftalığına kullanılırlar.

    Buna ek olarak anti-androjenler, orşiektomi veya LHRH agonistlerine ek olarak birinci basamak hormon tedavisi olarak da kullanılabilmektedir. Bu yönteme kombine androjen blokajı denilmektdir.

    Eğer prostat kanserli bir hastada anti-androjen etki etmemeye başlarsa, anti-androjen tedaviye ara vermek, kısa bir süre için kanserin büyümesinde durmaya yol açabilir. Biz buna anti-androjen çekilme etkisi demekteyiz. Bunun nedeni ise henüz netlik kazanmamıştır.

    Enzalutamide (Xtandi)

    Yeni nesil bir anti-androjen tedavi yöntemidir. Normalde androjenler kendi reseptörlerine bağlandığında, reseptör hücre kontrol merkezine büyüme ve bölünme sinyali gönderir. İşte Enzalutamide bu sinyali bloke eder. Her gün alınan hap şeklinde kullanılır.

    Enzalutamide, cerrahi dirençli prostat kanserli erkeklerde yararlı olabilir. Birçok ilaç çalışmasında, erkek hastalar LHRH agonist ile tedavi edildi. Ancak, cerrahi müdahale yapılmamış testosterone düzeyine sahip erkeklerde nasıl etki ettiği hakkında net bir bilgi yoktur.

    Hormon tedavilerinin olası yan etkileri

    Orşiektomi ve LHRH agonistleri ve antagonistleri, testosteron düzeylerinin düşmesi sebebiyle benzer yan etkilere sahiptir. Bu yan etkiler;

    – Azalmış veya kaybolmuş cinsel istek

    – İktidarsızlık

    – Penis ve testislerde küçülme

    – Zamanla iyileşen veya yok olan ateş basmaları

    – Meme hassasiyeti ve meme dokusunda büyüme

    – Kırıklara neden olabilen osteoporoz (kemik incelmesi)

    – Anemi (düşük kırmızı kan hücre sayısı)

    – Mental güçsüzlük

    – Kas kütlesi kaybı

    – Kilo alımı

    – Yorgunluk

    – Yüksek kolesterol

    – Depresyon

    Bazı araştırmalar göstermiştir ki, yüksek tansiyon, diyabet, inme, kalp krizi ve kalp hastalıklarına bağlı ölüm riskinin hormon tedavisi uygulanan erkek hastalarda yüksektir. Ancak bu konuda yapılan tüm araştırmalar bunu doğrulayamamıştır.

    Antiandrojenler benzer yan etkilere sahiptir. LHRH agonistleri, antagonistleri ve orşiektomi arasındaki temel fark ise anti-androjenlerin cinsel açıdan düşük yan etkilere sahip olmasıdır. Bu ilaçlar tek başına kullanıldıklarında, cinsel istek ve ereksiyon genellikle devam etmektedir. Ancak, bu ilaçlar LHRH agonistleri ile tedavi edimiş erkek hastaya verildiğinde, ishal temel yan etkidir.

    Abiraterone eklem ya da kas ağrılarına, yüksek tansiyona, vücutta sıvı birikimi, ateş basmaları, mide problemlerine ve ishale neden olabilir.

    Enzalutamide ishale, yorgunluğa ve ateş basmalarının kötüleşmesine neden olabilir. Bu ilaç ayrıca sinir sisteminde de bazı yan etkilere neden olmaktadır. Bunlar, baş dönmesi ve nadiren felçtir. Bu ilacı alan erkekler düşmeye bağlı sakatlanmalara meyillidir.

    Hormon tedavilerinden kaynaklanan yan etkilerin çoğu önlenebilir veya tedavi edilebilir

    Örneğin,

    – Ateş basması şikayetine antidepressanlar ve diğer ilaçlar çoğunlukla yardımcı olabilir.

    – Osteoporozu engellemede birçok ilaç önleyici ve tedavi edici etki yapabilir.

    – Depresyon antidepresanlar veya psikolojik danışma ile tedavi edilebilir.

    – Egzersiz yorgunluk, kilo alımı, kemik kaybı, kas kaybı gibi yan etkileri düşürmede yardımcı olabilmektedir.

  • Prostat kanseri için hormon tedavisi

    Hormon tedavisi “androjen deprivasyon terapisi (ADT)” veya “androjen baskılama tedavisi” olarak da adlandırılmaktadır. Bu tedavideki amaç, androjenler olarak adlandırılan erkeklik hormonlarının düzeylerini azaltmak, veya bunların prostat kanseri hücrelerini etkilemesini durdurmaktır.

    Androjenler, prostat kanseri hücrelerinin çoğalmasını ve yayılmasını tetikler. Vücudumuzdaki ana androjenler testosteron ve dihidrotestosterondur. Androjenlerin büyük bölümü testisler tarafından üretilmektedir, fakat adrenal olarak adlandırılan böbrek üstü bezlerinde de bir miktar androjen üretilmektedir. Androjen seviyelerini azaltmak veya prostat kanseri hücreleri tarafından kullanılmalarını engellemek, çoğunlukla bir müddet için prostat kanserlerinin küçülmesini veya büyümelerinin yavaşlamasını sağlamaktadır. Fakat tek başına hormon tedavisi prostat kanserini tamamen tedavi (kür) etmez.

    Hormon tedavisi ne zaman kullanılır

    Hormon terapisi aşağıdaki durumlarda kullanılabilir:

    – Eğer prostat kanseri cerrahi veya radyoterapi ile tamamen tedavi edilemeyecek kadar çok yayılmış ise, veya çeşitli sebeplerle cerrahi veya radyoterapi uygulanamayacaksa

    – Eğer cerrahi veya radyoterapi sonrası kanser tekrarlamışsa

    – Radyasyon tedavisi ile birlikte; eğer tedavi sonrası hastalığın tekrarlama ihtimali yüksekse (Gleason skoru, yüksek PSA düzeyi, ve/veya kanserin prostat dışına yayılma durumuna göre hastalar düşük-orta-yüksek risk gruplarına ayrılır. Yüksek risk grubundaki hastalarda, hastalığın tekrarlama ihtimali daha yüksektir.)

    – Radyoterapi öncesi, kanseri daha da küçülterek tedavinin etkinliğini artırmak için

    Hormon tedavisi türleri

    Prostat kanseri tedavisi için birçok hormon tedavisi türü kullanılmaktadır.

    Androjen düzeylerini azaltan tedaviler

    Orşiektomi (cerrahi kastrasyon)

    Testisler, androjenlerin en önemli kaynağıdır. Bu cerrahi yöntemde testisler ameliyatla çıkarılmaktadır. Böylelikle birçok prostat kanserinde bir müddetliğine büyüme durur veya küçülür. Günübirlik olarak uygulanan bir cerrahi yöntemdir ve hormon tedavisinin en basit ve ucuz yöntemi olabilir.

    LHRH agonistleri

    Bu ilaçlar testislerde testosteron yapımını azaltırlar. Bu ilaçlarla tedaviye bazen kimyasal kastrasyon veya tıbbi kastrasyon da denilmektedir, çünkü androjen düzeylerini orşiektomi kadar etkili bir şekilde azaltmaktadırlar.

    LHRH agonistleri çoğunlukla ayda bir veya 3 ayda bir enjeksiyon şeklinde uygulanmaktadır. Bu grupta ülkemizde en yaygın kullanılan ilaçlar Leuprolide (Eligard) ve Goserelindir (Zoladex).

    LHRH agonistleri ilk verildiklerinde, testosteron seviyelerinde önce hızlı bir yükseliş sonra azalma gözlenir. Buna flare (parlama) etkisi denilmektedir. Bu etkiden korunmak için, LHRH agonistleri başlamadan birkaç hafta önce anti-androjen denilen ilaçlar başlanmalıdır (bu ilaçlara bir sonraki yazımızda değineceğiz).

    LHRH antagonistleri

    Degarelix (Firmagon) bir LHRH antagonistidir. LHRH agonistleri gibi çalışır, fakat testosteron düzeylerini daha hızlı düşürür ve flare etkisine neden olmaz.

    İleri evre prostat kanseri tedavisinde kullanılır. Aylık olarak cilt altı enjeksiyon şeklinde uygulanır.

    CYP17 baskılayıcı

    LHRH agonistleri ve antagonistleri testislerde androjen yapımını engellemeye çalışır. Fakat prostat kanseri vücuda yayılmışsa, bu hücreler hala az da olsa kanser büyümesini tetikleyen androjen üretmeye devam ederler. Abiraterone (Zytiga) adlı ilaç CYP17 adlı enzimi engeller, böylelikle sadece testislerde değil, aynı zamanda böbrek üstü bezlerde veya vücuda yayılmış (metastaz yapmış) prostat kanseri hücrelerinde androjen üretimini bloke eder. Abirateron her gün alınan hap şeklinde bir ilaçtır ve ileri evre hormon tedavisine dirençli prostat kanseri tedavisinde kullanılmaktadır.