Etiket: Tedavi

  • Dersimiz: kanser ! “umudu canlı tutacak herşeyin peşindeyiz”

    Kanser tedavisinde modern tıp dışında umut aramanın çok önemli sonuçlar doğuruyor ! Umut, hepimiz için çok önemli. Umudu canlı tutacak her türlü şeyin peşinde koşuyoruz!

    Kadınlarda meme, rahim ağzı, akciğer ve kolon kanserlerinin sık görülmektedir. Erkeklerdeyse, akciğer kanseri, prostat kanseri, baş, boyun ve mide kanserleri, ülkemizde daha sıklıkla görülmektedir. Özellikle kadınlarda meme ve rahim kanseri taramalarının çok önemli. Erkeklerdeyse 40 yaşından sonra PSA testi mutlaka yaptırılmalıdır!

    Kanser tedavisindeki multidisipliner yaklaşım hakkında bilgi verir misiniz ? Bu yaklaşım tedaviye ve hastaya ne gibi fark ve artılar getiriyor?

    Onkolojide multidisipliner yaklaşımla daha yüksek tedavi başarısına ulaşabildik. Multidisipliner yaklaşım; birçok branşın bir araya geldiği, birlikte hastayı değerlendirdiği, tedavi yöntemlerine beraber karar verdiği bir düşünme şeklidir.

    Uygun hastada hastalığı ya da komplikasyonlarını ortadan kaldırmak için cerrahi, küçük ya da büyük evrede bu branşlar devreye giriyor. Işın tedavisi de yine aynı şekilde. Cerrahi sonrasında da bir şekilde koruyucu olarak genellikle verebiliyoruz ama her hasta kendi içinde özel. Biz, insanlar kapıdan girdiğinde eğer prostat kanseriyse buna sadece bir prostat kanseri vakası olarak bakmıyoruz.

    Çünkü prostat kanserinin, aynı şekilde meme ya da akciğer kanserinin diğer kanserlerin farklı biyolojik alt grupları olduğunu biliyoruz. Bu alt grubu hastalığın evresi, hastamızın özellikleriyle o hastaya özgü, ona yönelik tedavilerini ön plana çıkarıyoruz.

    Bunu yaparken de ilgili branşlarla mutlaka bir araya geliyoruz. Her organ sisteminin kanseri olduğu için her bölümün cerrahisi, onkoloji konusunda deneyimi olması kaydıyla çalışan hekim arkadaşların

    Onkoloji; radyoterapi, teşhise yönelik branşların ve patolojinin bir arada olduğu yoğun bir emeklerin bütünüdür.

    Kadın ve erkeklerde en sık görülen kanser tipleri hangileridir ?

    Kanserlerin cinsiyetlere göre görülme sıklığı hakkında bilgi verir misiniz ?

    Kadınlarda meme kanseri, rahim ağzı kanseri, akciğer ve kolon kanserleri sık görülüyor. Erkeklerdeyse, akciğer kanseri, prostat kanseri, baş, boyun ve mide kanserleri, ülkemizde daha sıklıkla görülmektedir.

    Ülkemizde sigara içimiyle ilgili kanserler bir takım tutumlar nedeniyle, geçmişe göre daha iyi olsa da maalesef artış trendini devam ettiriyor.

    Sigarayla ilgili yasaklar sonrasında bir miktar azalma başlamış olabilir. Ama halen sigara içimiyle ilgili kanserler ciddi bir sorun. Bunların içinde, baş-boyun kanserleri, akciğer kanseri, mesane kanseri, böbrek tümörleri ve kemik iliği tümörlerini sayabiliriz.

    Maalesef sigara birçok kanserin gelişme riskini arttırdığı için ülkemizde önemli bir sorun olmaya devam ediyor.

    “ERKEKTE DE MEME KANSERİ OLABİLİR”

    Meme kanseri yalnızca kadınlarda mı görülüyor ? Erkeklerin de erken tanının önemini bilerek bazı kontrolleri yapması ya da yaptırması gerekiyor mu?

    Meme kanseri kadınlarda daha sık görülüyor. Her 8 kadından 1’i meme kanserine yakalanıyor. Erkeklerde görülme sıklığı, kadınlarda görülme sıklığının yüzde 1’i kadar. Erkek göğsünün anatomik yapısından dolayı kolay teşhisi beraberinde getirmekle birlikte erkekte
    meme kanseri olmaz düşüncesi ve yaklaşımıyla tanıda aslında biz tam sanılanın tersine gelişmeler yaşanabildiğini görüyoruz.

    Burada erkekteki meme kanseri için özel bir tarama gerekmemekte ama tarama gerektiren diğer kanser türlerinin varlığından da haberdar
    olmalıyız.

    Türkiye genelinde belirli kanserler öne çıkıyor, bunu Antalya özeline indirgersek öne çıkan bir kanser tipi var mı ?

    Antalya içinde Türkiye’nin diğer mozaiğinden çok farklı bir görünümümüz yok. Cilt kanseri Türkiye’de görülebilen tümörlerden. Antalya’da sıklığı artıyor olabilir.

    Güneş ışığına daha fazla maruz kalma ve özellikle ozon tabakasının hasarıyla birlikte artmış olabilir ama elimizde geçmiş yıllara göre bunun arttığını gösteren sağlam bir istatistik yok.

    Genel olarak kanserlerde batı kesimlere gidildikçe daha çok Avrupa dağılımını görüyoruz. Kolon, meme, akciğer daha ön planda.

    Doğu kısmına gittiğimizde de daha çok yemek borusu, mide gibi daha farklı kanser türlerinin bölgesel olarak öne geçebildiğini görüyoruz.

    “AİLE ÖYKÜSÜ ÖNEMLİ BİR YERE SAHİP”

    Kanser taramaları için okuyucularımıza ne önerirsiniz ? Taramaları kimlere ve ne kadar sıklıkla tavsiye edersiniz ?

    Özellikle kadınlarda meme ve rahim kanseri taramalarının çok önemli olduğunu hatırlatmak isterim. 40’lı yaşlardan sonra her yıl mamografi çektirmeli. Rahim ağzı kanserleri için en az 3 yılda bir smear alınması yaptırabilir.

    50 yaşından sonra özellikle kalın bağırsak taramasının gündeme gelebileceğini hatırlatmak isterim. Kolon kanseri için 50 yaşından sonra 10 yılda bir kolonokoskopi yapılabilir.

    Bir önemli nokta da aile öyküsü. Erkeklerde yine ileri yaşlarda PSA, 50 yaşından sonra test edilebilir. Kolon değerlendirmesi erkekler için de geçerli. Akciğer kanseri için düşük doz tomografi ile tarama dünyada öne çıkan bir yöntem.

    Ülkemizde hala popülarite kazanmasını bekliyorum. Bir takım ailelerde bazı kanser vakalarının daha artmış olduğunu görüyoruz. Ailede birinci derecede yakınında meme kanseri olması, kolon kanseri olması kanser riskini iki kat artırıyor.

    Kanser tedavisinde, kanseri önleme ya da azaltmada gelinen noktada ne durumdayız ?

    Şöyle cevap vermek mümkün; bundan 50 yıl önce ileri evre testis kanserli bir hasta geldiğinde hastalığın akciğere ya da karaciğere yayıldığı zaman tedavi şansı yoktu. Bu hastayı kaybederdik. Bugün bu hastaların çoğunu şifayla tedavi edebiliyoruz. Bir takım tümörlerin tedavisinde son derece başarılıyız. İleri evrede bile olsa, yeni ajanlarla tedavide başarılar elde ettik.

    Dolayısıyla 50 yıl önce olduğumuzdan, hayal bile edilemeyecek çok farklı bir noktada olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilirim. Bunun ötesindeki ilerlemeler sık ama ufak adımlarla oluyor.

    Kanser hastalığında ”moral” ve ”destek” her şey’den önemli!

    Tedavi sürecinde modern tıp dışında umut arama çok önemli sonuçlar doğurdu. Umut, hepimiz için çok önemli. Umudu canlı tutacak her türlü şeyin peşinde koşuyoruz. Tedaviyle ilgili alternatif peşinde koşmak tüm dünyada çok yaygın. Amerikalı farklı şeyin peşinde koşuyor, Türk başka şeyin peşinde koşuyor. Ama özü aynı. İnsanlar umut istiyor. Bunu anlamak durumundayız.

    Dünyadaki tüm doğal kaynakların yalnızca yüzde 10’nun kanser için etkisi var mı yok mu diye tarandığını biliyoruz. Ama bir gün oradan bir şey çıkacaksa onu ortaya çıkarmanın bilim dışında yolu yok.

  • Konumuz: hepatit c !

    Karaciğer kendini sürekli olarak yenileyen bir organ olduğu için zarar görmüş olsa bile eskisağlığına kavuşabiliyor. Vücudumuzu zehirlerden arındırma görevini üstlenen bu önemli organ en çok aşırı miktarda alınan alkol ve bilinçsiz ve aşırı kullanılan ilaçlar ve enfeksiyonlardan etkileniyor. Hepatit virusları vücuda girdiği ilk ayın sonunda harekete geçiyor ve kişiyi yorgun, halsız ve zayıf düşürüyor.

    ŞİŞKİNLİK SORUN BELİRTİSİ

    Karaciğerle ilgili sorunlar karnın üst kısmında şişkinlik ve aşırı tokluk hissi şeklinde kendini gösteriyor. Uzun süreli sıkça nükseden halsizlik de önemli belirtiler arasında yer alıyor. Bu belirtilerin görülmesi halinde mutlaka bir uzmana başvurarak gerekli görülen tarama
    testlerinden geçirilmesi gerekiyor.

    TEK SEBEBİ ALKOL MÜ?

    Kronik bir karaciğer rahatsızlığında alkolün payı yüzde 30-40 olarak gösterilse de hastalığın tek sebebi alkol olmayabiliyor. Kimyasal maddeler, ilaç veya virüse bağlı enfeksiyonlar da karaciğer rahatsızlıklarına sebep olabiliyor. Hepatit C, toplumda giderek yaygınlaşan bir hastalık. Virüsü her türlü vücut sıvısından bulaşabiliyor. Özellikle korunmadan yaşanan cinsellik Hepatit C riskini artırıyor.

    MANİKÜR, PEDİKÜR YAPTIRIRKEN DİKKAT!

    Hepatit C’nin en riskli yayılma yollarından biri de kuaför salonları. Kuaför salonlarında yeterince dezenfekte edilmeden kullanılan manikür ve pedikür aletleri ve yine yeterli hijyeni sağlamayan dişçi ekipmanları ya da dövme iğneleri virüs yayabiliyor.

    HALSİZLİK EN ÖNEMLİ SİNYAL

    Hepatit C halsizlik ve soğuk algınlığında yaşanan ağrılara benziyor. Virüs vücuda girdikten 30 ila 180 gün sonra belirtilerini vermeye başlıyor. Virüse 6 aya kadar direnç gösteren metabolizma ise bağışıklık kazanıyor. Ancak virüsün bulaştığı kişilerin yüzde 5-10’unda hastalık kronikleşebiliyor.

    SARILIKLA AYNI ŞEY Mİ ?

    Gözlerde veya vücutta meydana gelen sarılaşma, karaciğerle ilgili bir rahatsızlıktan dolayı kanda artan bilirubin denen madde miktarına bağlı olarak ortaya çıkıyor ancak bu hastalık sarılık, Hepatit C değil.Sarılık hepatıtler dışında pek çok karaciğer, safra kesesi ya da pankreas hastalığında görülebiliyor.

    NE YEMELİ ?

    Tüm Hepatit türlerinde olduğu gibi Hepatit C’den tedavisin de de doğru beslenme önemli rol oynuyor. Uzmanlar sağlıklı ve dirençli bir karaciğer için öncelikle tüketilen yağlar konusunda bilinçli olmamız gerektiğini söylüyor.

    Karaciğere yük olan hayvansal yağlar yerine bitkisel yağların tüketimi tavsiye ediliyor. Yine yeterince bakliyat tüketimi ve şeker tüketiminin en az seviyede gerçekleştirilmesi gerekiyor.Ayrıca fazla işlenmiş, katkı maddesı yoğunluğu yüksek gıdalardan uzak durulmalı ve gıdaların temızliğine tarım ilaçlarına bağlı olarak barındırdığı toksinler açısından dikkat edilmelidir.

    SORULAR

    1- Hepatit C vücut sıvısı (ter, cinsel ilişki) ve kan yoluyla bulaşıyor başka manikür, pedikür, dövmeci iğnesi dışında aklımıza gelecek bulaşma şekli var mı?

    Hepatit C nin bulaşması için virus içeren vüçut sıvılarının diğer kişinin vücut sıvıları ile kontağı gerekmektedir. Anneden doğumda ve sonrasında risk oranları farklı olmakla beraber bebeğe bulaş söz konusu olabilmektedir. Kronik hastalığı olup kan ürünü kullananlarda,
    madde bağımlılarında, diyalize giren böbrek yetmezlikli hastalarda , aynı evi paylaşıp diş fırçası jilet bıçağı gibi ortak kullanılan eşyalarda bulaş riski vardır.

    2- Belirtiler arasında Hailsizlik ve kaslarda zayıflık hissi, Baş ağrısı, Karın ağrısı (ki bu ağrısı karaciğer bölgesinin hemen üzerindeki bölge), Bulantı, Koyu renkte idrar (kola rengi), Kilo kaybı, Yağlı yiyeceklerden tiksinme ,Nadiren sarılık ve Eklem ağrıları var. Bu bilgi doğru mu?

    Evet tarif edilen şikayetler olabilmektedir.Ancak hepsi bir arada çoğunlukla görülmemektedir. Vakaların %70-80 ni asemptomatik dediğimiz fark edilmeden geçirilmektedir. Bu vakalar farklı sebeplerle tetkik edilirken rastlantısal olarak bulunmaktadır. Bu sebeple belirli aralıklarda taramaların yapılması oldukça önemlidir.

    3-Bunlardan Anjelina Jolie’de de görülen aşırı zayıflık nasıl seyrediyor 1. Aydan sonra hızla kilo mu kaybediyor kişi mesela ?

    Hepatit C de akut dönemde sarılıklı geçirilen formda beslenme bozukluğu nedeni ile kilo kaybı olabilir. Ancak daha sıklıkla görülen karaciğer yetmezliği ve karaciğer kanseri durumundaki terminal dönem hastalardaki kilo kaybıdır.

    Hastalığın sessiz taşıyıcılığı dediğimiz ve vakaların en büyük gurubunu oluşturan hasta kesiminde kilo ile ilişkili değişiklik olmaz.

    Bu nedenle kılo kaybının hastanın durumunu net olarak bilmeden hastalığa bağlamak uygun değildir.

    4- 6 aydan sonra kronikleşiyor hastalık siroz bu aşamada mı görülüyor yani hepatitin direnci tam bitirdiği dönemde o aşama en geç aşama galiba, nakil gereken. Atatürk de sirozdan öldü, nakil yapılsa ölmez miydi o halde ? o aşama da geçilmişti herhalde ?

    Hepatit C geçiren vakaların %70-80 kadarı 6 aydan sonra kronikleşmektedir. Ancak her kronikleşen vaka siroz ya da karaciğer kanseri olmamaktadır.

    Kronikleşen vakaların %15-30 unda kronik karaciğer yetersizliği yani siroz gelişir ve sonrasında da bu zeminde karaciğer kanseri oluşur. Kraciğer sirozu gelişmeyen ancak kanında virusun bulunduğu sessiz taşıyıcı dediğimiz vaka hastalığı bulaştırır ancak bu sebeple hayatını kaybetmez. Karaciğer nakli, karaciğer sirozu yada kanseri durumunda yapılan bir tedavi şekli ve hayat kurtarıcıdır.

    5- Hepatit C karaciğer hasarı dışında vücutta deri, böbrekler , tükürük bezleri, göz ve romatizmal sorunlara yol açabiliyor mu ?

    Evet, hastalık özellikle karaciğeri hedef görerek zarar veriyor .Ancak böbrek , kemik iliği, salgı bezleri gibi ek sistemleri etkileyip fonksıyon kaybına neden olabiliyor. Bazı damar yapısını tutan romatizmal hastalıklarla birlikteliği biliniyor.

    6- Aynı evde yaşayanlarda ortak kullanılan çatal kaşık da riskli mi ?

    Hepatit C nin ağız yoluyla bulaşı yoktur. Cünkü virus mide asidine dayanıksızdır. Ancak ağız içinde dudaklarda yara , çatlak olması halinde teorikte bulaşdan söz edilebilir.

    Virüs kimyasallara ve ısıya hassastır bu sebeple 60 derece üzerinde yıkama ve kaynatma ile elimine edilebilir. Ançak pek çok sağlık sebebi nedeni ile yıkanmamış ortak çatal kaşık kullanımını önermemekteyiz.

    7- Organ nakli ülkemizde başarı olarak ne oranda, hepatit c nedeniyle organ nakli yaptıran vaka oranı nedir? Organ nakline gelene kadar tedavi aşamasında olanlarda tedavi yöntemleri ve süresi hakkında bilgi verir misiniz ?

    2011 yılında ülkemizdeki karaciğer nakil sayısı 900 olup bu nakillerin %90 sebebi viral hepatitlere bağlı komplikasyonlardır. Nakilde başarı oranı vericinin canlı ya da kadavra olmasına bağlı olarak ve merkezlere göre değişkendir ancak %70-90 gibi yüksek oranlardadır.

    Hepatit C nin akut ve kronık döneminde tedavi vakaya göre hastalığın tespit edilen düzeyine ve tipine göre değişir. Ortalama tedavi süresi 1-1,5 yıl kadardır. Tedavide interferon denilen bağışıklık üzerine etkili ilaçlar ve anti viral ilaç gurubu kullanılmakatadır. Tedaviye cevap oldukça değişkendir. Hastalığın tekrarlama oranları yüksektir.

    8- Hastalık çocuklarda daha sinsi ilerliyor galiba okullarda çocukları nasıl koruyabilriz buhastalıktan? Önleyici aşısı yok mu peki ?

    Hastalığa yakalanan çocuklarda kronikleşme oranı ve yakınmasız seyretme oranı %90 gibi oldukça yüksektir.

    Bu sebeplerle hijyen kurallarına uyulması çocuklarda aile ve okul tarafından takip edilmelidir. Kan kardeşi olma gibi çocuklar arsında sık olan uygulamalar açısından aileler çocuklarını bilgilendirmelidir. Virusün yapısı ve alt grupları nedeni ile halen aşı çalışmaları başarısızdır. Tek korunma yöntemi hastalığı bilmek ve sakınmaktır.

  • Kanser ve cinsel yaşam

    Birçok kanser tipi ve tedavisi cinsel yaşamı etkilemektedir. Bilindiği gibi cinsellik, fiziksel özellikler, psikolojik ve sosyal durumdan etkilenen kompleks bir olaydır. Kişinin hastalığı ve o kişiye uygulanan tedavilere bağlı olarak değişmekle birlikte kişinin cinsiyeti, yaşı, kişilik yapısı, dini inançları ve kültürel değerlerine göre de cinsel yaşam etkilenebilmektedir. Kanser tedavisinde göz önünde bulundurulan yaşam kalitesi içincinsel fonksiyonların durumu da önem arz etmektedir.

    Kanser tanısı konulduktan sonra hastada cinsel yaşamda değişiklikler olabilmektedir. Tedavi süresince ve hatta sonrasında hastaların bir kısmında cinsel ilişkiden tamamen uzaklaşma eğilimi izlenmektedir. Bu uzaklaşmada aile içi sorunlara sebep olmaktadır. Kanser tanısı alan birçok hasta, yaşadığı durumun, cinsel yaşamdan daha önemli olduğunu düşünerek cinsel ilişkiden uzaklaşmaktadır. Bu durumun tam tersi de görülebilmektedir. Hastalığın inkar döneminde hiçbir şey yokmuş gibi davranan hasta, hayata karşı kendini ispatlama çabası içerisinde rutinin çok üzerinde, daha sık cinsel ilişkiye girme isteği hissedebilmektedir.

    Araştırmalar, meme ve jinekolojik organ kanserleri geçiren kadınların yaklaşık olarak yarısında uzun süreli cinsel fonksiyon bozukluğu görüldüğünü, prostat kanseri nedeniyle tedavi olan erkeklerde de tedavinin tipine göre değişen oranlarda cinsel problemler yaşandığını göstermektedir.

    Kadınlarda cinsel ilişkiden kaçınmanın sebepleri:

    Vücut bütünlüğünde kayıp hissi ve buna bağlı cinsel benlikte eksiklik olması

    Tedavilere bağlı vajinal kuruluk ve buna bağlı olarak ağrılı cinsel temas

    Gelecek endişesi ve yaşam kaygısının getirmiş olduğu depresif durum

    Eşten beklenen anlayışın gelmemesi, eşin vücut değişimlerine gerekli olumlu tepkilerinin olmaması

    Erkeklerde cinsel ilişkiden kaçınmanın sebepleri:

    Vücutta olan değişimler sonucunda yetersizlik hissi, cinsel istek kaybı

    Erken boşalma veya boşalmanın olmaması

    Tedaviler sonucu gelişen sertleşme sorunları

    Gelecek endişesi ve yaşam kaygısının getirmiş olduğu depresif durum

    Cinsel problemlerin gelişmesindeki en önemli düşüncelerden biri tedavi sürecinde cinsel yaşamın yasak olduğudur. Bu yanlış bir düşüncedir. Tüm kanser hastalarına yasaklanan bir durum değildir. Kemoterapi sonrasında gelişen bazı yan etkiler (bulantı, kusma, kan sayımında düşme vs) atlatıldıktan sonra eşler cinsel ilişkiye girebilirler. Bu yan etki süreci, kişiden kişiye ve almış olduğu tedaviye göre değişmekle birlikte ortalama 3-7 gün sürmektedir. Mutlaka tedavi veren doktora danışılmalıdır.

    Tedaviye başlamadan önce mutlaka hasta ve hastanın eşi, cinsel yaşamları ile ilgili endişelerini doktorlarıyla konuşmalıdır. Yaşam kalitesini etkileyecek bir durum olduğundan dolayı cinsel yaşamın doktor ile paylaşılmasından, konuşulmasından kaçınılmamalıdır.

    Tedavi sürecinde cinsel isteğin azalması sıklıkla depresyona bağlı olduğundan, bu durum ilaç veya psikoterapi ile kolaylıkla çözülebilmektedir.

    Yanlış düşüncelerden biri de kanserin cinsel ilişki ile bulaşma düşüncesidir. Kanser, cinsel ilişki ile bulaşabilen bir hastalık değildir. Bu sebeple eşler arasında uzaklaşma olmamalıdır.

    Cinsel yaşamın etkilenmemesi için en önemli görev hastaların eşlerine düşmektedir. Hastanın eşinin, hastalığa ve hastaya ilk koyduğu tepkilerin sonraki cinsel yaşamlarında belirgin etkisi olduğu saptanmıştır. İlk etapta hasta eşinin tepkisi sevecen ve kabullenici olursa hasta bu süreci daha kolay atlatabilmektedir. Ancak hastanın eşinde uzaklaşma, yadırgama ve ilişkiyi yasaklayıcı tavır olursabunun sonucunda hastada benlik kaybı ve depresyon gelişebilmektedir. Böyle olumsuz bir yaklaşım hastanın yaşam kalitesini ve tedavisini negatif yönde etkileyecektir.

  • Hepatit b – c ?

    Hepatit b – c ?

    Hepatit B

    Hafif bir hastalıktan ömür boyu süren, siroz ve karaciğer kanserine yol açabilen farklı sonuçları olabilen bir karaciğer hastalığıdır.

    Hepatit B Hepatit B Virüsü (HBV) ile meydana gelir. Hepatit B akut veya kronik olabilir. Kişi HBV ile enfekte olduktan sonra akut HBV enfeksiyonu meydana gelir. Akut HBV enfeksiyonu altı aydan daha uzun sürerse enfeksiyon kronikleşmiş olur. Kronik enfeksiyon genellikle ömür boyu devam eder. Hepatit B den korunmanın en iyi yolu aşılanmaktır. Kronik Hepatit B nasıl tedavi edilir?

    Kronik Hepatit B hastaları bu konuda uzman hekimler tarafından takip edilmelidir. Kronik hepatit B hastaları hastalık gelişimi ve tedavi seçenekleri açısından düzenli olarak takip edilmelidir. Tüm kronik Hepatit B hastalarında tedavi gerekli değildir. Kronik Hepatit B tedavisi için çok sayıda ilaç seçeneği mevcuttur. Tedavi ile hastalık etkili bir şekilde kontrol altına alınabilmekte ve karaciğer yetmezliği, siroz veya karaciğer kanseri gibi kötü sonuçların oluşması engellenebilmektedir.

    Hepatit C

    Hepatit C Virüs (HCV) enfeksiyonu sonucunda meydana gelen bir karaciğer hastalığıdır. Hastalık, bir kaç hafta sürebilen hafif bir formdan hayat boyu süren ciddi hastalığa kadar değişen hastalıklara yol açabilir. HCV genellikle kan yoluyla bulaşır. Hepatit C akut veya kronik olabilir. Akut Hepatit C mikroorganizma vücuda girdikten sonraki 6 ay içinde olan kısa süreli bir hastalıktır.

    Kişilerin çoğunda (%75-85) akut Hepatit C enfeksiyonu kronik Hepatit C enfeksiyonuna dönüşür. Kronik Hepatit C hayat boyu devam edebilen, ciddi sağlık sorunlarına (siroz, karaciğer kanseri) ve hatta ölüme yol açabilen bir hastalıktır. Hepatit C için aşı bulunmamaktadır.

    Kronik hepatit C’nin etkili tedavi seçenekleri mevcuttur.

    REFLÜ

    Mide içeriğinin (asidinin) patolojik şekilde mideden özefagusa (yemek borusuna) doğru geri kaçışı gastroözefageal reflü’dür. Hastalar göğüs kafesinin arkasında yanma(heartburn) şikayeti ile başvurabilirler. Reflü bazen yemek borusunun arkasındaki yanmanın yanı sıra ağza gıdaların ve acı suyun gelmesidir. Reflü, sıklıkla yemeklerden sonra olur. Gastroözefageal reflü hastalığı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sıkça rastlanan bir hastalıktır. Ülkemizde yapılan bir çalışmada toplumun %20’sinde reflü hastalığı bulunmuştur.

    KABIZLIK

    Kabızlık, en sık karşılaşılan sindirim sistemi problemidir. Bağırsak tembelliği, nedeni bilinmeyen, bireysel yatkınlıkla ilişkili bir durum olabileceği gibi; diyabet, hipotiroidi gibi metabolik olayların bir belirtisi veya kolon kanserinin sonucu olarak da ortaya çıkabilir. Ayrıca bazı ilaçlar ve nörolojik hastalıklar da kabızlığa neden olabilir. Kabızlık şikayetleri yaşayan kişiler için en kötü senaryo olan kolon kanserinin değerlendirilmesinde kolonoskopi altın standarttır ve erken tedavi şansı sağlayarak hayat kurtarıcı olabilir. Kolon kanserleri genellikle bağırsakta “polip” dediğimiz ve bu aşamada iken çoğunlukla iyi huylu olan küçük et beni gibi kabarıklıklar şeklinde başlar ve yıllar içinde büyüyüp kanserleşirler. Bu nedenle hiçbir yakınması olmasa dahi 50 yaşına gelmiş herkese tarama amaçlı kolonoskopi yapılması, polip tespit edilirse kolonoskopi işlemi sırasında çıkarılarak (polipektomi) kanser gelişiminin önlenmesi ve bulgulara göre belli aralıklarla işlemin tekrarı tüm dünyada kabul edilmiş bir yaklaşımdır. Ailesinde kolon kanseri olan kişilerde daha erken yaşlarda taramaya başlamak gerekir.

  • Paratiroid hormon bozuklukları tanı ve tedavisi:

    PARATİROİD BEZİ HASTALIKLARI

    Paratiroid bezleri boyunda Tiroid bezi arka üst ve alt taraflarına yerleşmiş 4 adet küçük bezden oluşur. Bu bez Parathormon (PTH) isminde bir hormon salgılar. Parathormon vücudumuzda kemik ve kas metabolizmamızın ana elementleri olan Kalsiyum ve Fosfor dengesinin sağlanmasını sağlar. Dolayısı ile paratiroid bezler ile ilgili bir hastalıkta Kalsiyum ve Fosfor dengemiz bozulacağından buna bağlı olarak birçok farklı semptom ortaya çıkar. Bu bez ile ilgili olan hastalıkları çok basitçe ikiye ayırabiliriz. Fazla hormon salgılanması durumuna Primer Hiperparatiroidi, az hormon salgılanmasına ise Hipoparatiroidi diyoruz.

    1- Primer Hiperparatiroidi :

    Paratiroid bezlerden gereğinden fazla PTH salgılanması sonucunda ortaya çıkan hastalıktır. PTH yüksekliğinin en sık sebebi Paratiroid bezlerden bir yada birkaçında ortaya çıkan Adenomlardır. Daha az sıklıkla görülen diğer iki neden ise Paratiroid bezlerin büyümesi (Hiperplazi) ve Paratiroid bezi kanseridir.

    Semptomlar : Parathormon yüksekliğinde Kanda Kalsiyum artarken Fosforda azalma görülür. Kanda artan Kalsiyum yüksekliğinin derecesine göre değişmekle birlikte hastalarda çok su içme, çok idrara gitme , tekrarlayan böbrek taşları, kabızlık, kalpte ritim problemleri, halsizlik, kas ağrıları, depresyon , hipertansiyon , gözlerde bant keropati hastalığı ve kemiklerde erime gibi bir çok farklı semptom ortaya çıkabilir.

    Tanı testleri : Şüphelenilen bir hastada ilk bakılması gereken test kan kalsiyum ve fosfor düzeyleridir. Kalsiyum yüksekliği görülen hastalarda ikinci aşamada Parathormon ve Vitamin D düzeylerine bakılır. Parathormon düzeyi uygunsuz bir şekilde yüksek olan hastalarda paratiroid ultrason , paratiroid sintigrafisi gibi radyolojik testler ile hormon yüksekliğine yol açan adenom tesbit edilir. Hiperparatiroidisi olan hastalarda kemik erimesi, böbrek taşı ve göz bulguları açısından gerekli olan diğer testlerde istenir.

    Tedavi: Kan Kalsiyum düzeyi çok yüksek olanlarda Kardiak etkilerden korumak için acil müdahale edilmesi gerekir. Ilımlı kalsiyum yüksekliği olan kişilerde kalsiyumu yükseltme potansiyeli olan Lityum, Tiyazid ve kalsiyum preperatları gibi ilaçlar kesilir. Hastaların günde en az 2-2.5 litre su içmeleri ve kalsiyumdan fakir (süt, peynir, yoğurt vb) diyet ile beslenmeleri söylenir. D vitamini eksik olanlar uygun şekilde tedavi edilir. Kemiklerinde hiperparatiroidiye bağlı erimesi olanlara Bifosfanat grubu kemik erime ilaçları başlanır.

    Paratiroid Adenomlarının kesin tedavisi cerrahidir. Şikayeti olan hastaların hiç beklemeden ameliyat olmaları gerekmektedir. Paratiroid adenomu olup hissedilen hiçbir şikayeti olmayan kişilerde (Asemptomatik Hiperparatiroidi) ise aşağıda sıralanan durumlardan herhangi birinin olması durumunda yine cerrahi tedavi önerilmektedir.

    Kan kalsiyum değeri normal laboratuar üst sınırından 1mg/dl (0,25 mmol/L) fazla ise

    Kreatinin klirensinin, uygun yaş ve cins normal değerine göre, % 30 ve üzerinde azalması

    Kemik kırık riskinin artmış olması

    Hastanın 50 yaşından küçük olması

    Tıbbi açıdan takip edilemeyecek hastalar

    2. Hipoparatiroidi :

    Parathormon eksikliği veya Parathorormonun etkisine direnç gelişmi sonrası ortaya çıkan duruma hipoparatiroidi denilir. Hipoparatiroidi nedenlerini genel olarak 3 grupta toplayabiliriz.

    Poligandüler sendrom kompanenti olarak

    Tiroid cerrahisi veya İyot 131 (Atom) tedavisi sonrası

    Parathormon etkisine direnç gelişimi (Psödohipoparatiroidi).

    Semptomlar : Parathormon düşüklüğü sonrasında kan kalsiyum düzeyinde düşüklük gelişir. Hipokalsemi sonucunda el, ayak ve dudak çevresinde uyşma , karıncalanma ve kasılma , tetani, bronkospazm, kalte ritim bozukluğu, depresyon, gözde katarak ve hipotansiyon gibi bir çok farklı semptom ortaya çıkabilir.

    Tanı Testleri : Klinik şüphesi olan hastalarda total kasiyum iyonize kalsiyum, fosfor, magnezyum, albumin, alkalen fosfataz, 25-OH vitamin D ve parathormon düzeylerine bakılır. Poliglandüler sendrom düşündüren bulgusu olan hastalarda vücuttaki diğer hormonlar ile ilgili gerekli görülen testlerde istenir. Psödohipoparatiroidi düşünülen hastalarda ise dinamik endokrin testler uygulanır.

    Tedavi : Bronkospazmi tetani ve ritim bozukluğu gibi hayatı tehtit eden hipokalsemi bulgusu olanlarda ve kan kalsiyum düzeyi ileri derecede düşük olanlarda acil damardan kalsiyum replasmanı yapılır. Cerrahi veya İyot 131 tedavisi sonrası hipoparatiroidi gelişen hastalarda ise ömür boyu uygun dozda ağızdan kalsiyum ve aktif vitamin d takviyesi verilir ve belirli aralıklar ile hastanın değerleri kontrol edilir. Parathormon düşüklüğü tedavisinde kullanılmak üzere Parathormonun enjeksiyon şeklinde kullanılabilen formu üretilmiştir. Yurtdışında Natpara isminde piyasada bulunan ve kullanılan ilaç henüz ülkemizde bulunmamaktadır.

  • Osteoporoz (kemik erimesi) tanı ve tedavisi:

    OSTEOPOROZ (KEMİK ERİMESİ) :

    Tanım: Çeşitli sebeplere bağlı olarak kemik mikromimarisinin değişmesi ve kemik kitlesinin azalması sonucunda kırılganlığın artması ile sonuçlanan duruma Osteoporoz denilmektedir. Osteoporoz genel olarak Primer ve Sekonder olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır.

    Primer Osteoporoz kadınlarda menapoz, erkeklerde andropoz ve her iki cinste ileri yaşa (Senil) bağlı olarak ortaya çıkan durumdur. Toplumda osteoporozun en sık sebebidir.

    Sekonder Osteoporoz ise kemikleri etkileyen hastalıklar ve ilaçlara bağlı olarak herhangi bir yaşta ortaya çıkan kemik erimesidir. Sekonder Osteoporoza yol açan bir çok farklı hastalık bulunmaktadır.

    Sekonder Osteoporoz Nedenleri :

    Endokrinolojik Nedenler : 1-Cushing Sendromu

    2- Akromegali

    3- Hipertiroidi

    4-Hipogonadizm

    5-Hiperprolaktinemi

    6- Hiperparatiroidizm

    7- Tip1 Diyabet

    8- Anoreksia

    9- Porfiri

    10- Hipokalsemi

    11- Vitamin D eksikliği

    Genetik Nedenler

    Gastrointestinal Nedenler

    Hematolojik Nedenler

    Romatolojik Nedenler

    Nefrolojik Nedenler

    İlaçlar : Çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılan bir çok farklı ilaç yan etki olarak kemik erimesine yol açabilmektedir. (Kortizon, Heparin, Tiroid Hormonu , Kemoterapi ilaçları vb)

    Osteoporoz Riskini Artıran Durumlar :

    Bayan Cinsiyet

    Beyaz Irk

    İleri Yaş

    Düşük Vücut Ağırlığı

    Hareketsiz Yaşam

    Sigara Kullanımı

    Alkol Kullanımı

    Aşırı Kahve tüketimi

    Erken Menapoz

    Diyette yetersiz Kalsiyum ve Vitamin D alımı

    Gebelik

    Tanı Testleri: Osteoporoz kırığa yol açmadığı müddetçe çoğu zaman hastaların hissedeceği ciddi bir semptoma yol açmaz. Bu nedenle risk altındaki kişilerin (Menapoz, Andropoz, Sekonder Nedenler) kırık gelişmeden tanı alabilmeleri için çeşitli tarama yöntemleri geliştirilmiştir. Bu yöntemler :

    DEXA (Dual Energy X-Ray Absorptiometry)

    CT ( Quantitative Computed Tomography)

    Periferal Ultrasonografi

    Bu testler içinde en sık kullanılanı DEXA yöntemidir. DEXA testi sonucunda T skoru değerlerine göre Osteoporoz tanısı konulmaktadır

    Normal : T skoru > -1

    Osteopenik : -2.5< T Skoru < -1

    Osteoporotik : T Sk skoru < -2.5

    Ağır Osteoporoz : T Skoru < -2.5 ve Kırık olması

    DEXA da T skoru ile birlikte Z skoruda düşük olanlarda sekonder nedenler mutlaka düşünülmelidir. Sekonder Osteoporoz düşünülen kişilerde yukarda sıralanan sebeplere yönelik olarak ileri testler planlanmalıdır.

    Tedavi : Osteoporoz gelişimini önlemek ve halihazırda Osteoporozu olan kişilerde hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak için düzenli (Haftada en az 3 gün 30-60 dakika) egzersiz yapmak çok önemlidir. Özellikle aktif-pasif ağırlık kaldırılan egzersiz türleri (tempolu yürüme, raket sporları, jogging, Ağırlık kaldırma vb) osteoporozun önlenmesinde faydalıdır. Yüzme gibi sadece kasları çalıştıran egzersizlerin osteoporoz üzerine etkisi daha azdır. Egzersizin yanında beslenmede son derece önemlidir. Diyette mutlaka yeterli kalsiyum (Özellikle süt ve ürünleri ) ve vitamin D alınmalıdır . Sigara, Alkol ve aşırı kahve tüketiminin önüne geçilmelidir. DEXA ölçümlerinde T Skoru < -2.5 olan kişilerde bu önlemlerin yanında ilaç (Farmakolojik) tedaviside düşünülmelidir. Osteoporoz tedavisinde kullanılan ilaçlar şu şekilde sıralanabilir.

    Kalsiyum ve Vitamin D

    Bifosfanatlar (Alendronat, Risedronat, İbandronat, Zolendronik asit )

    Rankl inhibitörleri (Denosumab)

    Selektif Estrojen Reseptör Modülatörleri ( Raloksifen)

    Kalsitonin

    Teriparetide (Parathormon Analoğu )

    Strontium Ranelate

    Klasik Hormon Replasman Tedavisi

    Bioidentical Hormon Replasman Tedavisi

    Tedavide, yukarıda sınıflanan ilaçlardan kişinin Osteoporozunun derecesine ve diğer sağlık problemlerine uygun olan ilaç seçilir. Bu ilaçların günlük, Haftalık , aylık, 3 aylık ve yıllık kullanıma uygun olan formları bulunmaktadır. Yine ilaçların ağızdan, Burundan ve damardan enjeksiyon şeklinde uygulanan formlarıda mevcuttur.

  • İnsülin direnci ve tedavisi

    İNSÜLİN DİRENCİ :

    İnsülin Pankreasın Beta hücrelerinde üretilen bir hormondur. Vücudumuzdaki tüm hücrelerin üzerinde insülin hormonunun reseptörleri bulunmaktadır. Pankreasta üretilen insülin bu reseptörler ile iletişime geçerek karbonhidrat (şeker), Yağ ve Protein metabolizmamızı düzenlemektedir. İnsülin direnci gelişmesi durumunda vücudumuzdaki hücrelerin İnsülin hormonuna olan duyarlılıkları azalmaktadır. Bu durumda metabolizmanın devam edebilmesi için vücudumuz daha fazla insüline ihtiyaç duymakta ve pankreas normalden çok daha fazla insülin üretmektedir. İnsülin Direnci sonucunda ortaya çıkan aşırı insülin üretimi uzun dönemde bir çok sağlık problemine yol açmaktadır.

    Semptom ve Bulgular : İnsülin direncinin spesifik bir semptomu olmamakla birlikte etkilen bireylerin büyük çoğunluğunda yemek sonrası hipoglisemi bulguları (Halsizlik, Uyku hali) ortaya çıkmaktadır. Yine bu kişilerde aşırı tatlı yeme ihtiyacı, normale göre daha sık acıkma, kilo artışı veya kilo vermekte zorlanma gibi bulgularda görülmektedir. İnsülin direnci olanların vücutlarında özellikle eklem kıvrım bölgelerin cilt üstünde kahverengi kadifemsi cilt lezyonları (Akantozis Nigrikans) ve Et benler (Skin Tag) ortaya çıkabilmektedir.

    İnsülin Direncine Yol Açan Nedenler : İnsülin direncinin birçok farklı sebebi bulunmaktadır. Bunları sıralamak gerekirse

    Obezite

    Metabolik Sendrom

    Hareketsiz yaşam tarzı ve Sağlıksız beslenme

    Gebelik

    Polikistik Over Hastalığı

    Stres

    Enfeksiyon ve Ağır Hastalıklar

    Kortizol (Steroid) içeren ilaç kullanımı

    Akromegali Hastalığı

    Cushing Hastalığı

    Sigara kullanımı

    Yaşlanma

    Genetik

    İnsülin Direnci açısından Riskli Kişiler : Aşağıda sıralanan problemlerden bir yada birkaçını taşıyan kişiler insülin direnci açısından risk altındadırlar.

    Bel çevresi Kadınlarda >80 cm Erekelerde >94 cm ise

    Boy kilo İndeksi (BKİ) >25 ise

    Hipertansiyonu olanlar

    Trigliserit yüksek (>150) , HDL (Kadında<50, Erkekte <40) düşük ise

    Ailede Tip 2 Diyabetli yakını olanlar

    Gebelik şekeri öyküsü olanlar

    Polikistik over hastalığı olanlar

    40 yaşın üstündeki kişiler

    Ciltte Akantosiz Nigrikans ve Skin Tags bulunanlar

    İnsülin Direnci ile İlişkili Hastalıklar: İnsülin direnci vücudun dengesini bozmakta ve uzun dönem içinde birçok önemli sağlık problemine yol açmaktadır. Bu hastalıklar

    Tip 2 Diyabet

    Hiperlipidemi

    Hipertansiyon

    Ateroskleroz (Kalp , Beyin ve diğer Damar Hastalıkları)

    Karaciğer Yağlanması

    Obezite

    Cilt Lezyonları (Akantozis Nigrikans, Skin Tags)

    Kıllanma Artışı

    Üreme Bozuklukları

    Tanı Testleri: Klinik semptomu veya risk faktörü bulunan kişilerin detaylı fizik muyeneleri yapılarak herhangi bir cilt lezyonları olup olmadığına bakılmalıdır. Hastaların BKİ ve bel çevreleri ölçülmelidir. Labaratuvar testlerinden Homa-IR skorlarına bakılarak insülin direnci olup olmadığı kontrol edilmelidir. Direnç tesbit edilen kişilerde mutlaka kolesterol parametrelerine ve karaciğer enzimlerine de bakılmalıdır.

    Tedavi : Uzun dönemde insülin direncine bağlı olarak ortaya çıkabilecek hastalıkları engelleyebilmek için risk altında ki tüm bireyler insülin direnci açısından değerlendirilmeli ve direnç tesbit edilenlere uygun tedavi yaklaşımları başlanmalıdır. Kilo fazlası olan bireylerde mutlaka obezite tedavisi planlanmalıdır. İnsülin direncinin tedavisinde uygulanan basamaklardan basitçe bahsetmek gerekirse

    Egzersiz : Hareketsiz yaşam insülin direnci gelişimindeki en önemli faktörlerden biridir. Bu nedenle direnç tesbit edilen her bireyin muhtemel diğer hastalıklarınada uygun olacak düzenli bir egzersiz programına alınması gerekmektedir.

    Sağlıklı Beslenme : İnsülin Direnci olan bireylerin diyetlerinden Glisemik İndeksi Yüksek gıdaları (Basit şeker, Nişasta, Unlu mamüler vb) uzaklaştırmaları ve daha komplex karbohidrat kaynaklarını tercih etmeleri gerekmektedir. Yine diyette posa içeriğinin (Sebze tüketimi) ve sıvı tüketiminin artırılması gerekmektedir.

    İlaç Tedavisi : Yapılan değerlendirmeler sonucunda gerekli görülen vakalarda çeşitli ilaçlarda tedavide kullanılmaktadır bunlardan bazıları.

    Krom takviyesi

    Omega 3

    Vitamin E

    Kalsiyum ve Magnezyum

  • Hipofiz bezi hastalıkları

    HİPOFİZ BEZİ HASTALIKLARI

    Hipofiz bezi beynin tabanında, hemen burun kökünün arkasında, sella tursika adı verilen bir kemik yapının içinde bulunan, fasulye büyüklüğünde bir salgı bezidir. Endokrin sistemimizi adeta bir orkestra şefi gibi yönetmekle sorumludur. Hipofiz bezi ön (Adenohipofiz) ve arka (Nörohipofiz) olmak üzere iki lobdan oluşur. Ön hipofiz bezinden TSH, ACTH, GH, LH, FSH ve Prolaktin isminde 6 farklı hormon sentezlenirken, Arka hipofiz bezinden ADH ve Oksitosin isminde iki farklı hormon sentezlenir. Hipofiz bezini etkileyen hastalıklar bu hormonların birinin yada birkaçının fazla yada eksik sentezlenmesi ile sonuçlanabilir ve bu durumdada ilgili hormon ile ilgili şikayetler ortaya çıkar. Yine hipofiz bezi beynimizin tabanında yer aldığından dolayı burada ortaya çıkan bir hastalık beynimizin beze komşu olan kısımlarınıda etkilerek başağrısı, görme problemleri vb gibi nörolojik bulgularada yol açabilir. Hipofiz bezi ile ilgili hastalıkları kabaca şu şekilde sıralayabiliriz.

    Prolaktinoma (Prolaktin)

    Akromegali (GH)

    Cushing Hastalığı (ACTH)

    TSHOMA (TSH)

    Hipopitutarizm

    Kraniofarenjioma

    Diabetes İnsipitus

    Hipofizer insidentilomalar

    1- PROLAKTİNOMA :

    Prolaktin hipofiz bezinden salgılanan ve görevi kadınlarda göğüsten süt üretilmesini sağlamak olan (süt hormonu) bir hormondur. Prolaktin hormonunun normal değeri kadınlarda<25ng/ml, erkeklerde ise 20 ng/ml dir. Bu değerlerin üzerinde prolaktin bulunmasına Hiperprolaktinemi denilir.Gebelik, Hipofiz adenomları, ilaçlar (depresyon ilaçları, doğum kontrol hapları vb), Hipotiroidi, karaciğer hastalıkları, böbrek hastalıkları, sıkı elbise giyinme ve stres vb gibi bir çok farklı sebep prolaktin hormon değerini yükseltebilmektedir. Şayet Prolaktin hormonu Hipofiz bezinde oluşan bir adenomdan ( iyi huylu kitle) dolayı yükselmişse bu duruma Prolaktinoma denilmektedir.

    Prolaktin hormon yüksekliği kadınlarda adet düzensizliği, galaktore (memeden süt gelmesi), tüylenme artışı ve infertilite (kısırlık) gibi semptomlara yol açarken, erkeklerde tek bulgu genellikle Cinsel fonksiyon bozukluğu , infertilite olmaktadır. Her iki cinstede beyindeki adenoma bağlı olarak başağrısı, görme problemleri gibi nörolojik bulgularda ortaya çıkabilir.

    Yukardaki şikayerleri olan kişilerde ilk olarak Prolaktin hormon düzeyine bakılmalıdır. Şayet prolaktin hormonu yüksek gelirse ikinci aşamada hormon yüksekliğine yol açabilecek ilaç kullanımı mutlaka sorgulanmalıdır.Daha sonra kan testleri ile karaciğer, böbrek ve Tiroid fonksiyonları değerlendirilmelidir. Bayan hastalarda gebelik mutlaka ekarte edilmelidir. Yapılan testler sonucunda hormon yüksekliğini açıklayak bir sebep bulunamaz ise hastaların mutlaka Hipofiz MRI tetkikleri yapılmalı ve hipofiz bezinde bir adenom olup olmadığına bakılmalıdır.

    Testler sonucunda prolaktin yüksekliği ile birlikte Hipofiz MRI da adenom tesbit edilen hastaların tanısı Prolaktinomadır. Bu aşamadan sonra hastalar diğer hipofiz hormon bozukluklarına yönelik olarak mutlaka sorgulanmalı ve gerekli görülen hipofiz fonksiyon testleri yapılmalıdır.

    Tanı konulan hastalarda spesifik bazı durumlar dışında ilk tedavi seçeneği ilaç tedavisidir. Vakaların büyük bir çoğunluğunda Dopamin Agonisti (Bromokriptin-Kabergolin) ilaçlar ile hastalık etkili bir şekilde tedavi edilmektedir.Nadiren Beyin cerrahisi (Transsfenoidal adenoktomi ) ve Radyoterapi (gama knife- cyber knife ) ihtiyacı olmaktadır.

    2- AKROMEGALİ (DEV HASTALIĞI) :

    Hipofiz bezinde GH (Büyüme Hormonu) salgılayan adenoma bağlı kontrolsüz büyüme hormonu sentezlenmesi sonucunda ortaya çıkan ve oldukça nadir görülen bir hastalıktır. Akromegalik hastalarda Klinik semptom ve değişiklikler yıllar içinde yavaş yavaş ortaya çıktığından hastalık çoğu zaman geç tanı almaktadır.

    Akromegalik hastalarda el ve ayaklarda büyüme, yüzde kabalaşma, baş cevresinde artış yıllar içinde yavaş yavaş gelişir. Hastalar ayakkabı numarının büyümesinden , yüzüklerinin küçük gelmesinden , şapkalarının başlarına olmamasından yakınırlar. Yine hastalar yıllar önce çekilmiş fotograflarına baktıklarında yüz şekillerinin ciddi bir değişime uğradığını görürler. Büyüme hormonunun bu direk etkileri dışında birde dolaylı olarak etkileyip bozduğu sistemler vardır. Akromegalik hastalarda uzun dönemde diyabet, hipertansiyon, Koroner arter hastalığı, kalp yetmezliği, aritmi, uyku apne sendromu, eklem problemleri, sekonder kanserler gibi bir çok farklı sistemi etkileyen hastalıklar ortaya çıkar ve hastalar tedavi edilmezler çoğunlukla erken yaşta kalp hastalıklarından dolayı kaybedilirler.

    Şüphenlenilen kişilerde Bazal GH ve IGF-1 (somatomedin C) bakılır. Şayet bazal GH ve IGF-1 hedef değerlerin dışında gelirse bu durumda Hastanın Hipofiz MR görüntülemesi ve OGTT-GH baskılama testi yapılır. Şayet OGTT de GH değerleri uygun bir şekilde baskılanmaz ise ve MRI da hipofizde adenom tesbit edilir ise Akromegali tanısı konulur.

    Akromegali ciddi mortalite (ölüm) ve Morbidite(hastalık) artışına yol açan bir hastalık olduğundan tanı konulan hastalar mutlaka tedavi edilmelidir. Tedavide ilk tercih Tecrübeli bir hipofiz cerrahı tarafından hipofiz adenomunun cerrahi olarak çıkarılmasıdır.Bunun için çoğunlukla Transsfenoidal (Burundan girilerek) yolla yapılan cerrahi tercih edilir. Cerrahi tedavi sonrası kür şansı ortalama %50-80 ler arasında değişmektedir. Adenom boyutu küçüldükçe kür şansı artmaktadır.

    Cerrahi sonrası gelişebilecek Hipofizer yetmezlik ve Akromegalinin Nüks etme ihtimalinden dolayı hastaların Cerrahiden sonra mutlaka endokrinoloji takibinde olmaları gerekmektedir. Nüsk gelişen hastalarda ikinci tedavi olarak çoğunlukla ilaç tedavisi tercih edilmektedir. Bu amaçla Somatostatin analogları (octreotid, Lanreotid), GH reseptör blokörü (pegvisomant) ve Dopamin agonisti (kabergolin) gibi ilaçlar tek başına veya kombinasyon halinde kullanılabilmektedir. Uygun hastalarda İlaç tedavisi ile birlikte veya tek başına Radyoterapi (Gama knife- Cyber Knife) tedaviside kullanılabilmektedir.

    3- CUSHİNG HASTALIĞI :

    ACTH hormonu hipofiz bezinden sentezlenen ve böbrek üstü bezlerini uyararak buradan stres hormonuda denilen Kortizol hormonu sentezini kontrol eden hormondur. Hipofizde ACTH üreten adenomlara bağlı olarak ortaya çıkan Kortizol hormon yüksekliğinin oluşturduğu metabolik etkilere Cushing Hastalığı denilmektedir. Şayet Kortizol hormon yüksekliğinin sebebi Hipofiz bezi dışından kaynaklanıyorsa (böbrek üstü bezi, ektopik ACTH üretimi, dışardan kortizon alımı ) bu duruma Cushing Sendromu denilir.

    Cushing Hastalığı olan kişilerde artan Kortizol üretimine bağlı olarak bir takım klinik özellikler ortaya çıkmaktadır. Obezite (özelikle vücudun üst kısmında yağ depolanması), kırmızı yüz rengi, aydede yüz, deride incelme, tüylenme artışı, cinsel foksiyon bozukluğu, adet düzensziliği, kas güçsüzlüğü, kemik erimesi, hipertansiyon, diyabet, depresyon gibi uzun dönemde bir çok sistemi etkileyip sorunlara yol açmaktadır.

    Şüpheli bulguları olan kişilerin Cushing açısından mutlaka tetkik edilmeleri gerekir.Bunun için ilk yapılacak şey tecrübeli bir Endokrinoloğun yapacağı Fizik Muayenedir. Çünkü Cushing hastalığının çok spesifik muayene bulguları vardır. İkinci aşamada tara testleri dediğimiz 81 mg deksametazon supresyon testi, 24 saatlik idrar kortizol atılımı, gece yarısı kortizolü gibi) testler yapılır. Bu testlerde anormal sonuç bulunanlarda ikinci aşamada doğrulama testleri yapılır. Bu testlerden sonra endojen Kortizol yüksekliği tesbit edilen hastalarda bu yüksekliğin kaynağını bulmak üzere lokalizasyon testleri dediğimiz testlere geçilir. Bu aşamada ACTH düzeyi, Hipofiz MRI görüntülemesi, yüksek doz deksametazon supresyon testi, CRH testi, inferior petrozal sinüs örneklemesi gibi testler kullanılır.

    Tüm bu test ve tetkilerden sonra hipofizer adenom kaynaklı Cushing Hastalığı tanısı konulanlarda ilk tedavi seçeneği cerrahidir. Tecrübeli bir hipofiz cerrahı tarafından hipofizdeki adenomun çıkarılması gerekir. Cerrahi sonrası kür şansı %50-80 ler arasındadır. Tanı anında adenom boyutu ne kadar küçükse cerrahinin başarı şansı o kadar yüksektir. İlk ameliyattan sonra nüks görülürse uygun vakalarda ikinci ameliyat ve/veya Radyoterapi tedavileri tercih edilir. Kortizol üretimini bloklayan ilaçlarla tedavi ise çok spesifik durumlar dışında genellikle tercih edilmez.

    4- TSHOMA:

    Hipofiz bezinde TSH üreten adenoma bağlı ortaya çıkan hastalıktır. Oldukça nadir görülür. Üretilen TSH a bağlı olarak bu hastalarda sT4 , sT3 yüksek iken TSH düzeyide uygunsuz olarak yüksek yada normal aralıkta tesbit edilir. Hastalarda tiroid hormon yüksekliğine bağlı olarak hipertiroidi semptomlarıda (çarpıntı, terleme, kilo kaybı, sininirlilik vb) bulunur. Yine TSH uyarısına bağlı olarak hastaların Tiroid bezi büyür ve Guatr oluşmasına yol açar. Hastalık en çok 30-40 lı yaşlarda görülür. Bazen Hipofizdeki adenom TSH ile birlikte diğer hipofiz hormonlarınıda salgılar. En sık Büyüme hormonu (GH) ve TSH bir arada sentezlenmesine bağlı olarak Akromegali ve hipertioidi bir arada görülür. Bu hastalıkta ortaya çıkan Hipofiz adenomları genellikle Makroadenomdur (çapı >10 mm) . Bu sebeble TSHOMA’lı hastalarda başağrısı ve görme problemleride görülebilir

    Hipertiroidi semptomu ile başvuran hastalarda sT4 ve sT3 yüksek iken TSH’ baskılanmadığı hastalarda TSHOMA dan şüphelenilir. Bu durumda TSH alfa subünit testi ve T3 supresyon testi yapılır. Yapılan testler TSHOMA ile uyumlu gelirse Hipofiz Bezi MRI görüntülemesi yapılıp adenom tesbit edilir.

    TSHOMA’ nın primer tedavisi Cerrahidir. Fakat vakaların büyük çoğunluğu makradenom olduğundan tek başına cerrahi tedavi ile kür şansı %35-40 lardadır. Kür şansını artırmak için radyoterapi tedaviside genellikle eklenir. Son yıllarda tedavi amaçlı kullanılan Somatostatin reseptör analogları (Octreotid, Lantreotid) ile son derece başarılı sonuçlar alınmıştır bu nedenle ilerki yıllarda ilaç tedavisi cerrahi tedavinin önüne geçebilir.

    5- HİPOPİTÜİTARİZM (HİPOFİZ BEZİ YETERSİZLİĞİ) :

    Bir veya daha fazla hipofiz hormonunun yetersiz üretimi sonucunda ortaya çıkan klinik tablonun adına Hipopitüitarizm denilir. Eğer tüm hipofiz hormonlarının yetersizliği olursa bu duruma Panhipopitüitarizm denilir. Genetik, enfektif, travma, malinite, vasküler , ilaçlar, hipofiz adenomları vb gibi bir çok farklı sebebe bağlı hipofiz bezinde meydana gelebilecek hasarlar sonucunda Hipopitüitarizm ortaya çıkabilmektedir. Hipofiz bezi hasarlarında genellikle ilk etkilenen hormonlar büyüme (GH) ve üreme (LH-FSH) hormonları olurken, ACTH (Kortizol) ve TSH (Tiroid) hormonları en son etkilenirler. Hipopitüitarizm de yetersiz olan hormon yada hormonlara bağlı olarak klinik semptomlar ortaya çıkar.

    GH (Büyüme hormonu) eksikliğinde çocuklarda büyüme gelişme geriliği olurken , Erişkinlerde halsizlik, kas kitlesinde azalma, göbek çevresi yağlanma artışı, kemik erimesi gibi semptomlar görülür.

    Üreme Hormonu (Gonodotropinler) (LH-FSH) kadınlarda yumurtalıkları ,erkeklerde ise testisleri uyararak kadında Estrojen ve yumurta , erkekte Testesteron ve sperm oluşumunu sağlarlar. Gonodotropinlerin eksikliğinde kadınlarda adet düzensizliği, göğüslerde küçülme, kemik erimesi, cinsel isteksizlik ve kısırlık görülürken, Erkeklerde ise cinsel isteksizlik, sertleşme problemleri, sperm azalması, halsizlik, kas kitlesinde azalma, testislerde küçülme, sakal ve koltuk altı tüylerde azalma gibi semptomlar görülür.

    TSH (Tiroid uyarıcı hormonu) eksikliğinde Tiroid bezi uyarılamaz ve santral hipotiroidi denilen tablo ortaya çıkar. Burada ki tüm bulgular klasik hipotiroidide (Tiroid hormon düşüklüğü) görülen bulgular ile aynı olmakla birlikte laboratuvar testlerinde düşük sT3 ve sT4 ile birlikte normalde artması gereken TSH hormonuda düşük yada normal aralıkta gelir.

    ACTH hormonunda eksiklik gelişir ise böbrek üstü bezleri (Adrenal bezler) uyarılamaz ve buradan üretilen Kortizol (Stres hormonu) hormonu üretimi azalır. Kortizol hormonu vücudumuz için hayati öneme sahip bir hormondur ve eksikliğinde hayatımızı tehdit edecek derecede ciddi bulgulara yol açar. Bunlardan en sık görüleni halsizlik, tansiyon düşüklüğü, karın ağrısı, bulantı, kusma, şeker düşüklüğü gibi semptomlardır. Kortizol eksikliği (Adrenal yetmezlik) olan bir kişi herhangi bir stres faktörü (enfeksiyon, travma, ameliyat vb ) ile karşılaştığında vücut bununla mücadele etmekte zorlanır ve basit enfeksiyon veya ameliyat için alınan anestezi bile ölüme yol açabilir.

    Hipopituitarizmden şüphelenilen kişilerde ilk bakılması gereken test hipofiz hormonları ile birlikte bu hormonların hedef bezlerden sentezlettiği son hormonlara bir arada bakmaktır.

    GH ile IGF1

    LH- FSH ile Kadında Esrodiol Erkekte Testesteron

    TSH ile sT4 ve sT3

    ACTH ile Kortizol

    Prolaktin

    Tanı hem hipofiz hemde hedef bez hormonlarının eş zamanlı düşük olması ile konulur. Yapılan bu ilk testlerden sonra gerekli vakalarda çeşitli dinamik endokrin testleride tanı için kullanılır.

    Tedavide hangi hormon yada hormonlarda eksiklik var ise bunların replasmanı verilir. Bu amaçla Tiroid hormonu, Büyüme hormonu (Somatropin), Testesteron, Estrojen, Progesteron, Hidrokortizon ve Desmopressin gibi hormonlar ihtiyaç duyulan miktarlarda kullanılır.

    6- KRANİOFARENJİOMA :

    Hipofiz bezi embriyonal olarak Rathke kesesi isminde bir dokudan köken alır. Çok nadiren (milyonda 1-2 kişi) bazı insanlarda bu kesenin artıklarından köken alarak beyinde genellikle Hipofiz bezinin üst kısmında gelişen, çoğunlukla kistik karakterde olan ve içinde kalsifikasyonlar (taşlaşma) içeren ve oldukça büyük boyutlara ulaşabilen ,bir çoğu bening (iyi huylu) olan beyin tümörlerine Kraniofarenjioma denilir.

    Hastalarda kitlenin bası etkisine bağlı olarak Hipopitüitarizm bulguları, görme problemleri, başağrısı, fazla idrara çıkma, fazla su içme, iştah artışı veya azalması, depresyon ve çoçuklarda büyüme gelişme geriliği gibi bir çok farklı semptoma yol açabilir.

    Şüphe duyulan hastalarda MRI veya Tomografi görüntülemesi ile genelikle hipofiz bezi üstünde yerleşen ve içinde kalsikasyon içeren tipik kitlenin görülmesi ile tanı konulur. Bu hastalarda hipopitüitarim açısından mutlaka hipofiz hormonlarıda değerlendirilmelidir. Ayırıcı tanıda diğer beyin tümörleri akla gelmelidir. Fakat Kraniofarenjiomaların çok tipik görüntü vermelerinden dolayı tanı koymak genellikle kolay olmaktadır.

    Tanı konulan hastalarda tedavi cerrahi olarak kitlenin uzaklaştırılmasıdır. İhtiyaç duyulan vakalarda radyoterapide kullanılabilir. Cerrahi öncesi ve sonrasında Hipofizer yetmezlik tanısı konulan hastalar mutlaka uygun dozda hormon replasman tedavisi ile takip edilmelidirler.

    7- DİABETES İNSİPİTUS :

    Hipofiz bezinin üstünde yer alan Hipotalamusta sentezlenen ve Hipofiz bezinin arka (Nörohipofiz) lobunda depo edilen ADH (Antidiüretik Hormon) hormonunun çeşitli nedenlere bağlı olarak yetersiz sentezlenmesi sonucunda ortaya çıkan hastalığa Diabetes İnsipitus denilir. ADH hormnunun görevi vücudumuzun ihtiyacına göre böbreklerimizden suyu tutmak ve buna bağlı olarakta idrar miktarını ve konsantrasyonunu ayarlamaktır. Hipotalamus ve-veya hipofiz bölgesini etkileyen Cerrahi, Travma, Enfeksiyon, Tümör, Kanama, İlaçlar ve genetik nedenler gibi bir çok farklı sebeple ADH üretimi azalabilir ve Diabetes İnsipitus ortaya çıkabilir.

    Hastalıkta tipik olarak böbreklerde su tutulamamasına bağlı olarak hastalar çok fazla idrara çıkarlar ve dolayısı ile çok fazla su içerler. Hastalığın şiddetine göre değişmekle birlikte bu kişiler günde 20 litre idrar yapıp yine bu oranda su içebilmektedirler. Hastalar suya ulaşabildikleri sürece genellikle ciddi problem ortaya çıkmazken şayet hastalar bir şekilde suya ulaşamazlar ise ölüm ile sonuçlanabilecek ciddi komplikasyonlara yol açar.

    Tanı için ilk olarak kan ve idrar osmolarite testlerine bakılır. Şüpheli görülen hastalarda kesin tanı için Su Kısıtlama ve AVP testleri kullanılır. Tanı için ADH hormon düzeyine bakmak çoğu zaman gereksiz ve güvenilmezdir.

    Santral Diabetes İnsipitus tanısı konulan hastalarda tedavide Desmopressin (Minirin tb / Nazal sprey) kullanılır.

    8- HİPOFİZER İNSİDENTİLOMALAR:

    Başka bir sebeple beyin görüntülemesi (MR veya Tomografi) yapılan kişilerde tesadüfi olarak saptanan hipofiz adenomlarına insidentiloma denilir. Adenomların boyutu 1 cm den büyükse makroadenom, küçükse mikroadenom olarak sınıflanır. Diğer yandan Adenomlar bir veya daha fazla Hipofiz hormonu üretiyorsa Fonksiyonel adenom , üretmiyorsa nonfonksiyonel adenom olarak isimlendirilirler.

    Hipofiz İnsidentilomaları çoğunlukla Nonfonksiyonel Mikroadenom şeklinde olduklarından klinik semptoma neden olmazlar. Özellikle makroadenomlar ve Fonksiyonel insidentilomalar ise klinik semptomlara yol açarlar. Bu semptomlar içinde ilgili hipofiz hormon bozukluğu ile ilgili semptomlar ve bası semptomları (görme bozukluğu, başağrısı vb) bulunur.

    Hipofiz insedentilomaları semptoma yol açsın veya açmasın tanı anında bir Endokrinoloji uzmanı tarafından fonksiyon testleri yapılmalıdır. Semptoma yol açmayan Hipofiz insidentilomalarında tedaviye gerek yoktur. Büyüme ihtimaline karşı takip edilirler ve takipler sırasında büyüme potansiyelleri son derece düşüktür. Semptomatik insidentilomalarda ise yapılacak testler sonucunda konulacak tanıya göre yukarda detaylı anlatılan tedavi yöntemlerinden uygun olanı uygulanır.

  • Bayanlarda kıllanma artışı sebepleri ve tedavisi

    HİRŞUTİZM (KILLANMA ARTIŞI) :

    Tanım : Bayanlarda erkek tarzı kıllanma artışı olmasına hirşutizm denilmektedir. Kıllanma artışı olan bayanların büyük bir kısmında Androjenler (Erkeklik Hormonları) artmış olarak bulunur. Fakat Androjenlerin artmasına yol açan bir çok farklı sebep vardır. Dolayısı ile Androjenlerinin artması sonucunda tüylenme artışı gelişen bir bayanda buna yol açan nedenin saptanıp ona göre tedavi planlanması gerekmektedir.

    Hirşutizme Yolaçan Nedenler:

    Polikistik Over Sendromu (En sık görülen neden)

    İdiopatik Hirşutizm

    Cushing Sendromu

    Hiperprolaktinemi

    Konjenital Adrenal Hiperplazi

    İnsülin Direnci

    Adrenal Bez Tümörleri

    Yumurtalık Tümörleri

    Sigara İçmek

    İlaçlar (Kortizon, Bazı Epilepsi ilaçları, Kemoterapi ilaçları, Tiroid hormonu vb)

    Tanı Testleri : Şikayeti olan hastalarda Ferriman-Gallwey Skorlama sistemi ile tüylenme artışının derecesi saptanmalıdır. Hastanın ek hastalıkları ve kullandığı ilaçlar detaylı olarak sorgulanmalıdır.Yukarda sıralanan nedenlere yönelik olarak muayene bulgularına detaylı olarak bakılmalıdır. Ayırıcı tanı için Androjen hormonları (Testesteron, DHEA, DHEA-S, Androstenedion ), Sex Hormon Bağlayıcı Globülin, Kortizol, Prolaktin, Homa-IR, 17-OH Progesteron gibi hormonlar ölçülmelidir. Testler sonucunda gerekli görülen vakalarda böbrek üstü bezleri ve yumurtalıkların radyolojik olarak görüntülemesi (USG,CT veya MRI) yapılmalıdır.

    Tedavi: Kıllanma artışına yol açan sebebe bağlı olarak uygulanan değişik tedavi yöntemleri vardır. Hastalara medikal tedavinin yanı sıra kozmetik tedavi (Lazer Epilasyon vb) ve Vegy diyet yöntemleride önerilmektedir.

  • Minopoz ve bioidentical hormon tedavisi

    Bayanların yumurtalık rezervlerinin tükenmesi sonucunda adet kanamalarının kesilmesine menopoz denilmektedir. Yaşlanma sürecine bağlı olarak ortalama 50-55 yaşlarında menopoz başlamaktadır. Doğal menopoz dışında Prematür Over yetmezliği ve Overlere yönelik cerrahi işlemlerden sonrada bayanlar daha erken yaşta menopoza girebilmektedirler. Menopoza giren bayanlarda yumurtalıklardan üretilen Estrojen ve Progesteron ismindeki kadınlık hormonlarının üretimi azaldığından bir çok klinik semptom ortaya çıkmaktadır. Çoğu bayanda bu semptomlar menopoza girmeden 3-4 yıl önce başlayıp menopoz ile birlikte zirve yapmaktadır. Menopoz semptomlarının hissedilmesi kişiler arasında farklılıklar arzetmektedir. Bazı bayanlar bu semptomlardan çok rahatsızlık duymazken , bazılarının hayatını çekilmez hale getirebilmektedir.

    Menopoz Semptomları :

    Sıcak Basmaları : Tipik olarak göğüs kafesinden başlayıp yüze doğru yayılan sıcak basması , terleme ve daha nadir olarak çarpıntı atakları ile kendini gösterir.

    Uykusuzluk

    Gece Terlemeleri

    Kilo Artışı : Metabolizmanın yavaşlamasına bağlı olarak

    İnsülin Direnci

    Duygu Durum Değişiklikleri : Anksiyete , iritabilite, depresyon, Konsantrasyon eksikliği

    Hafıza azalması

    Vajinal Kuruluk

    Cinsel İsteksizlik

    Halsizlik ve Enerji düşüklüğü

    Osteoporoz (Kemik Erimesi)

    Özelllikle menopoz semptomları günlük hayatlarını etkileyen bayanlarda ve erken yaşta menopoza giren bayanlarda tedavi endikasyonu vardır. Menopoz semptomlarının tedavisinde dünyada uzun yıllar yaygın olarak sentetik hormon replasman (tek başına estrojen veya estrojen+ Progesteron içeren haplar) tedavisi kullanılmıştır. Amerikada yapılan Women’s Health İnitiative ve İngilterede yapılan The One Million Women Study çalışmalarının 2002 ve 2003 yıllarında peşpeşe yayınlanmasından sonra tüm dünyada Sentetik hormon replasman tedavisi kullanımında ciddi bir azalma olmuştur. Çünkü her iki çalışmada da sentetik hormon replasman tedavisinin faydaları yanında yan etki olarak Koroner Kalp Hastalığı riskini, İnme riskini, Emboli riskini ve Meme Kanseri riskini artırdığı gösterilmiştir.

    Bu süreç içinde menopoz semptomlarını tedavi edebilmek için sentetik hormon replasman tedavisi yerine Bioidentical hormon replasman tedavisi (BHRT) gündeme gelmiştir. BHRT tedavisinde kullanılan hormonlar sentetik hormonların aksine moleküler yapı olarak insan vücudunda üretilen hormonlar ile nerede ise eşdeğer özelliktedirler. Ayrıca BHRT tedavisinde hormonlar sentetik hormon tedavisinden farklı olarak oral yoldan vierlmeyip dil altı veya cilt üzerine sürülen kremler şeklinde kullanılmaktadır. Bu sayede BHRT tedavisinde hormonlar karaciğerde ilk geçiş etkisi denilen metabolik etkiye uğramadıklarından Estrojen hormonunun istenmeyen metaboliti olan Xenoestrojen molekülerinin oluşumu engellenmiş olmaktadır.

    Normalde insan vücudun da üretilen Estrojenin %80’i E3 (Estron), %10’u E2 (Estradiol) ve %10’u ise E1 (Estron) şeklindedir. Bu Estrojen formlarından özellikle E1 meme ca riski ile yakından ilişkili iken E3 ise meme ca ya karşı koruyucu etki göstermektedir. BHRT tedavisinin klasik hormon replasman tedavisinden bir diğer farkı ise burada çıkmaktadır. Çünkü BHRT tedavisinde hastalara tek başına E2 verilmemekte değişen oranlarda E2 ve E3 kombinasyonları kullanılmaktadır.

    BHRT tedavisinde Klasik hormon replasman tedavisinin aksine her hastaya uygulanan standart bir doz yoktur , Uygulanacak hormon dozu kişiye özeldir. BHRT tedavisi öncesi klasik hormon replasman tedavisi alanlarda vücutta oluşmuş olabilecek Xenoestrojen moleküllerini temizlemek için Detox tedavisi uygulanabilir.BHRT tedavisi başlanan hastalarda uygun aralıklarla mutlaka PAP smear ve mamografi kontrolleri yapılmalıdır.