Etiket: Tedavi

  • Hepatit c enfeksiyonu

    Tüm dünyada 71 milyon hepatit C virüsü bulaşmış insan olduğu tahmin edilmektedir. Bu hastalardan birçoğu hastalığının farkında değildir.

    Son dönemdeki yapılan çalışmalarla hepatit C hastalığının tedavi yaklaşımlarında belirgin ilerlemeler ve başarı sağlanmıştır. Mevcut tedavi seçenekleriyle hepatit C hastalığında 8 veya 12 haftalık tedavi sürelerinde %99 oranında tedavi başarısı sağlanabilmektedir.

    Hepatit C kronik karaciğer hastalığının ana nedenlerinden birisidir. Karaciğerde siroza (yani karaciğer yetmezliği hali) ve karaciğer kanserine kadar ilerleyen hasar oluşturabilmektedir.

    Hepatit C hastalığında günümüzdeki hedefimiz hastalığı kür etmektir yani hepatit C virüsünden tamamen kurtulmaktır. Eğer karaciğer hasarı oluşmuşsa hepatit C enfeksiyonunun tedavisi ile bu hasarın geriletilmesi mümkündür. Tedavi ile hastalarda siroz gelişimi engellenebilmektedir. Yine mevcut güncel tedaviler ile karaciğer yetmezliği ve karaciğer kanseri gelişim riski azaltılmaktadır. Her ne kadar hepatit C hastalığında tedavide başarılı olsak bile karaciğer hasarı ileri düzeyde oluşan bireylerde karaciğer kanseri açısından düzenli takip gerekmektedir.

    Hepatit C hastalığı temelde karaciğer hasarı yapsa da diğer organlarda da hastalık oluşturabildiği unutulmamalıdır. Hepatit C virüsünün karaciğer dışı organlarda oluşturduğu hasarlar Hepatit C tedavisi ile geri döndürülebilmektedir.

    Hepatit C enfeksiyonunun tanısı temelde anti-HCV ve HCV-RNA olarak adlandırılan testlere dayanmaktadır. Bizim ülkemiz gibi orta sıklıkta hastalık barındıran toplumlarda hepatit C virüsü tespiti için toplum taraması önerilmektedir. Sağlık kuruluşlarında hepatit C tetkiki yapılması ve varsa Hepatit C enfeksiyonu tedavisinin planlanması uygundur. Hepatit C hastalığı saptanan bireylerde diğer hepatit etkenleride araştırılmalı, karaciğer hastalığı oluşturan başka sebeplerde varsa onların tedavisi de planlanmalıdır.

    Hepatit C enfeksiyonu saptanan daha önce tedavi almış olsun ya da olmasın tedavi almak isteyen her hasta tedavi edilmelidir. Hepatit C enfeksiyonuna bağlı ileri düzey karaciğer hasarı olan bireylerde tedavi geciktirilmeden uygulanmalıdır. Tedavide kullanılan yeni nesil ilaçların hastanın diğer hastalıkları için kullandığı ilaçlarla etkileşebildiği için hastaya özel ilaç seçimi özenle yapılmalıdır. Hepatit C tedavisi başlanmadan hastanın böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesi önemlidir.

  • Crohn hastalığı tanı ve tedavisi

    Kronik iltihabi bir bağırsak hastalığıdır. Ağızdan makata kadar tüm sindirim sistemini tutabilen, aralıklı iltihaplarla kendini gösteren bir hastalıktır. Tam olarak sebebi bilinmemektedir. Genetik faktörler ve çevresel etmenlerin hastalığı tetiklediği düşünülmektedir.

    Hastaların genel olarak karın ağrısı, kilo kaybı ve uzun süreli ishal şikayeti olur. Genelde genç yaşlarda bu şikayetlerle başvuran hastalarda akla gelmelidir. Tüm yaş gruplarında görülebilmektedir. Halsizlik, iştahsızlık ve ateş diğer sık semptomlarıdır. Gaytada kan ve mukus görülebilmektedir. Hastalarda ayrıca cilt, göz ve kas –iskelet sistemini ilgilendiren hastalıkların bulguları birlikte olabilmektedir. Crohn hastalığı ayrıca karaciğer ve pankreas organlarını da etkileyebilmektedir.

    ​Crohn hastalığı için tek bir tanı yöntemi yoktur. Hastaların tanıları klinik muayene ve değerlendirme, görüntüleme yöntemleri, endoskopi, patoloji ve laboratuar yöntemlerinin birlikte değerlendirilmesi ile konulmaktadır.

    ​Hastalık için sigara, aile hikayesi ve geçirilmiş enfeksiyöz gastroenteritler kanıtlanmış risk faktörleri olarak bilinmektedir. Non-steroit antiinflamatuar olarak adlandırılan ağrı kesicilerinde sık kullanılması crohn hastalığı için risk oluşturmaktadır.

    ​Crohn hastalarında beslenme problemleri ve kansızlık oluşabilmektedir. Kan tetkiklerinde iltihabi parametreler yükselmektedir. Karın içerisinde ve makat çevresinde apseler görülebilmektedir. Makatta fistüller ve fissürler hastalığın seyrinde izlenebilmektedir. Crohn hastalığında bağırsaklarda daralma ve yapışıklıklar görülebilmektedir. Yapılan çalışmalar crohn hastalarının hayatlarının bir döneminde cerrahi olarak müdahale riskinin yüksek olduğunu göstermiştir.

    ​Genel öneri olarak, hastaların sigarayı bırakması gerekmektedir. Sigara hastaların tedaviye yanıtlarını düşürmekte, cerrahi midahale riskini artırmaktadır. Sigaranın bırakılması hastalığın seyrini düzeltmektedir.

    ​Hastaların tedavisi hastalığın yerleşim yerine, davranış şekline göre değişim göstermektedir. Temelde immün sistemi düzenleyen ve baskı altına alan ilaçlardan faydalanılmaktadır. Hastalığın seyrinde antibiyotiklerden de faydalanılmaktadır. İmmün sistemi düzenleyen yeni nesil ajanlarda iğne tedavileri olarak kullanılabilmektedir. Tedavide amaç hastanın semptomlarının ve lezyonlarının düzelmesidir.

    Crohn hastalığı ciddi ve kronik bir hastalık olmasına rağmen mevcut tedavi yaklaşımlarıyla hastalık kontrol altına alınabilmektedir.

  • Mide kanseri: teşhis, tedavi, korunma ve beslenme prensipleri

    Mide kanseri: teşhis, tedavi, korunma ve beslenme prensipleri

    Mide kanserleri tüm dünyada halen en sık görülen kanserler arasında yer almaktadır. Mide kanserlerinin insidansında coğrafik olarak bölgeden bölgeye belirgin farklılık görülmektedir. Batı ülkelerinde azalan sıklığına rağmen, ülkemizde ve Asya ülkelerinde halen önemli bir sağlık sorunudur. İlgi çekici bir gözlem, mide kanseri görülme sıklığının yüksek olduğu ülkelerden, düşük olduğu ülkelere göç eden insanlarda bu kanserin insidansında dikkate değer azalma tesbit edilmesidir. Japonya’dan Amerika’ya göç edenler arasında, yeni ülkede doğup büyüyenlerde azalma açıkça ortaya çıkmaktadır. Bunda ev sahibi ülkenin çevresel faktörleri rol oynamaktadır. Ayrıca göç eden nüfusun zamanla diyet alışkanlığını değiştirmesinin ve yeni toplumlarının yemek kültürlerine uymalarının da önemli rolü vardır.

    Mide kanserleri erkeklerde kadınlara göre 2 misli daha sık ortaya çıkar. Dördüncü dekaddan itibaren de artan yaşla beraber insidansında bir artış görülür ve 60-70 yaş arasında en yüksek seviyelerine çıkar. Mide kanseri sıklığı giderek azalmakla birlikte genellikle ileri evrelerde teşhis edildiği için kanser ölümleri arasında önemli yer tutar. Kanser tedavisinde erken teşhis ve tedavi prognozun iyi olmasını sağlar. Bu yüzden mide kanseri için risk altındaki hastaları belirlemek ve takip etmek tedavi başarısını artıracaktır.

    Mide Kanserinin Sebepleri Nelerdir?

    Mide kanserinde sebep olarak çeşitli risk faktörleri suçlanmaktadır. Bu risk faktörleri arasında çevresel, genetik ve ailesel faktörler yer almaktadır. Sigara içmek, aile öyküsü, erkek cinsiyet, beyaz ırk, A kan grubu, yaşlılık, düşük sosyoekonomik statü ve geçirilmiş mide ameliyatları mide kanseri riskini artırır. Kanser dışı nedenlerle midenin bir kısmının alındığı hastalarda 15- 20 yıl içinde kalan mide dokusunda kanser oluşabilmektedir. Mide asitinde azalma veya safra reflüsünün buna sebep olabileceği düşünülmektedir. Mide asit üretiminin azaldığı aklorhidri, atrofik gastrit gibi klinik durumlar veya mide duvarında oluşan polipler ve intestinal metaplazi gibi değişiklikler mide kanserine yol açabilir. Diğer çevresel ve kişisel nedenler arasında kurşun, nikel, kömür, lastik ve asbest maruziyeti sayılabilir.

    Helikobakter pilori infeksiyonu da önemli bir sebepsel faktördür. Helikobakter pilori infeksiyonunun gastritli ve ülserli hastalarda sık görülmesi nedeniyle mide mukozal hasarı ve bunun sonucunda gelişen atrofik gastrite bir zemin hazırlayabileceği düşünülmektedir. Bakteriyal enfeksiyon nedeniyle lokal olarak salınan nitrozaminler gibi bileşiklerin mide kanseri oluşumuna katkıda bulunabileceği düşünülmektedir.

    Mide kanserine sebep olduğu düşünülen asıl önemli risk faktörleri diyet ile ilgili olanlardır. Diyet alışkanlığı ile mide kanseri arasında yakın bir ilişki vardır. Gıdaları uzun süre muhafaza etmek için kullanılan nitrat ve nitritlerin mide kanseri riskini artırdığı düşünülmektedir. Süt, taze sebze-meyveden fakir, vitamin A, vitamin C içermeyen diyetle ve kızartmalar, tütsülenmiş, kurutulmuş, tuzlanmış yiyeceklerle, özellikle bu işlemlerden geçirilmiş balık yemekle riskin arttığı gösterilmiştir. Tütsülenmiş balık ekstrelerinin mutajenik olduğu ve vitamin C ile bu mutajenezin önlenebildiği de gösterilmiştir. Taze meyva ve sebzelerin koruyucu etkileri ortaya konmuştur. Aynı şekilde buzdolabı kullanımının ve dondurarak saklama yöntemlerinin gelişmesinin mide kanseri sıklığında azalmaya sebep olduğu belirtilmektedir.

    Mide Kanseri Nasıl Oluşur?

    Mide sindirim sisteminde kaburgaların hemen altında karnın üst bölgesinde yer alan bir organdır. Mide duvarı son derece kalındır ve beş katmandan meydana gelir. Mide kanserleri mide içini saran mukoza adı verilen zardan köken alır. Kanser büyüdükçe bu astarı geçerek önce altındaki destek dokusuna, sonra kalın kas tabakasına geçer. En son seroza adı verilen en dış tabakayı geçerek komşu organlara yayılır. Bu nedenle karın içi zarı (periton) yayılımı sık
    görülür. Hastaların önemli bir kısmında teşhis edildiklerinde, bu yollarla lokal veya uzak yayılım söz konusudur. Mide kanserlerinin çoğu ülser şeklindedir ve iyi huylu mide ülseri görünümünde olabilirler. Ancak ülserin 2 cm`den büyük olması ve kenarlarının yüzeyden kalkık olması gibi özellikler kanser ihtimalini düşündürür.

    Mide Kanseri Nasıl Belirti Verir?

    Mide sindirim sistemini oluşturan organlar içerisinde duvarı en kalın ve iç boşluğu en geniş organdır. Bu özellikleri nedeniyle mide tümörleri büyük çaplara ulaşabilirler ve teşhis edilmeden önce uzun süre belirti vermeyebilirler. Mide kanserlerinin erken evrelerde belirti vermemesi veya çok belirsiz semptomlarla seyretmesi erken tanıyı zorlaştırır. Bu nedenle hastaların tüm şikayetleri araştırılmalıdır. Çünkü, mide kanserlerinde erken teşhis çok önemlidir. Teşhis edilen vakalarda cerrahi ile kür şansı çok yüksektir.

    Mide kanserlerinde hastaların en sık şikayetleri karın üst bölgesinde tam izah edemedikleri rahatsızlık hissi, yine aynı bölgede ağrı, iştahsızlık, kilo kaybı ve halsizliktir. Yutma güçlüğü, bulantı, kusma, kansızlık ve kansızlığa bağlı halsizlik, yorgunluk gibi belirtilere de sıklıkla rastlanır. Daha ileri aşamada şişkinlik, yutma güçlüğü, karın ağrısı veya erken doyma hissi ortaya çıkar. Hastaların bir kısmı mide kanaması, karın içinde su toplanması, sarılık veya ele gelen kitle ile gelir. Belirtiler kanserin mide içinde yerleşim yerine göre değişebilir. Örneğin yutak borusu ile bileşim yerinde yerleşmiş bir tümörde yutma güçlüğü ön planda iken, midenin çıkışında yerleşmiş tümörde tıkanma ve midede genişlemeye bağlı bulgular belirgindir.

    Mide Kanseri Nasıl Teşhis Edilir?

    Diğer tüm kanserlerde olduğu gibi mide kanserlerinde de erken teşhis önemlidir. Bunun için hastaların geçici olmayan tüm şikayetleri, hafif de olsa, araştırılmaya değer bulunmalıdır.

    Endoskopi mide kanseri teşhisi için altın standarttır. Halk arasında “mideye hortum atma” olarak bilinen bu yöntemde yaklaşık 1 cm çapındaki bir esnek boru ile mide iç yüzeyi görüntülenir. Bir bulgu tespit edilmesi durumunda ucunda klips olan bir tel yardımı ile biyopsi yapılabilir. Abdominal ultrasonografi hem primer hastalığın teşhisinde hem de karaciğer metastazı gibi yayılımların tespitinde faydalı olabilir.

    Endoskopik ultrasonografi de artık giderek daha sık kullanılmaya başlamıştır. Özellikle erken mide kanseri teşhisinde primer tümörün midenin hangi katlarına yayılmış olduğunu gösterme yönüyle (T evresi), etkin bir noninvazif yöntemdir. Lenf nodu tutulumunu gösteren en iyi yöntemdir. Bunun dışında evreleme amacıyla bilgisayarlı tomografi ve PET-BT sıklıkla kullanılmaktadır.

    Mide Kanseri Nasıl Tedavi edilir?

    Mide kanseri tedavisinde cerrahi, radyoterapi ve kemoterapi tek başlarına veya kombine edilerek kullanılmaktadır. Erken mide kanserlerinde (tümör mukoza ve submukozada sınırlı) tek başına cerrahi ile kür şansı vardır. Küratif cerrahi sonrası mide kanserinde koruyucu (adjuvan) radyoterapi ve kemoterapi ile sağkalım oranları artmaktadır. Metastatik evrede kemoterapi palyatif amaçlı uygulanmaktadır. Genel olarak mide kanserleri artık kemoterapiye duyarlı kanserler arasında yer almaktadır.

    1. Cerrahi

    Mide kanserlerinde cerrahi temel tedavi olarak kabul edilir. Billroth’un 1881’de mide kanserine başarılı bir parsiyel gastrektomi uygulamasıyla bu hastaların tedavisinin mümkün olabileceği görüşü ortaya atılmıştır. Günümüzde total gastrektomi yapmak yerine; tümörün lokalizasyonu ve büyüklüğüne göre midenin etkilenen kanserli kısmının alınmasının (parsiyel veya subtotal gastrektomi) yeterli olduğu kabul edilmektedir.

    2. Radyoterapi

    Mide kanserlerinde cerrahi sonrasında koruyucu (adjuvant) olarak radyoterapi verilebilir. Burada amaç, lokal-bölgesel nüks riskini azaltmaktır. Özellikle lenf nodu tutulumu varsa nüks açısından risk yüksektir. Bu nedenle bu hastalara cerrahi sonrası koruyucu kemoterapi ve radyoterapi verilmektedir. Radyoterapi, cerrahi şansı olmayan hastalarda primer tedavi olarak da kullanılmaktadır, 4500-6000 cGy dozlarında semptomatik iyileşme ve uzun sağkalım söz konusu olabilir.

    3. Kemoterapi

    Erken Evre Mide Kanserinde Koruyucu (Adjuvant) Kemoterapi:

    Koruyucu kemoterapinin gerekçesi cerrahi sonrası rezidü lokal veya mikroskopik metastatik hastalığı ortadan kaldırmak ve nüks ihtimalini azaltmaktır. Cerrahi olarak tam çıkartıldığı düşünülen, özellikle lokal ilerlemiş fakat ameliyat edilebilir tümörlerde (T3-T4, N1-N2, M0) koruyucu kemoterapi mutlaka verilmelidir. Bu hastalarda son zamanlarda ameliyat öncesi kemoterapi ile tümörün küçültülerek cerrahiye vermek daha ön plana çıkmaktadır. Özellikle lokal ileri sınırda tümörlerde ve lenf nodu metastazı şüphesinde ameliyat öncesi kemoterapi artık uluslararası tedavi kılavuzlarında önerilmekte ve ülkemizde de giderek daha sıklıkla uygulanmaktadır. Ancak bu hastalarda %15-20 oranında tümörün kemoterapi alırken büyüme riski olduğu da unutulmamalıdır.

    İlerlemiş Mide Kanserlerinde Kemoterapi:

    Kombine kemoterapide en çok platin ve 5-FU içeren kombinasyonlar kullanılmıştır. En sık kullanılan kombinasyon cisplatin ve 5-FU/kapesitabin şemasıdır. Cisplatin yerine oksaliplatin konmasıyla elde edilen XELOX şeması daha düşük yan etki profili ile hastalar tarafından iyi tolere edilmekte ve son yıllarda giderek popüler hale gelmektedir. Sonuç olarak ilerlemiş mide kanserlerinde mevcut kemoterapi şemalarıyla %70-80`lere varan hastalık kontrol oranları bildirilmiştir.

    Mide Kanserinde Hedefe Yönelik Akıllı Tedaviler

    Kanserin moleküler temelini daha iyi anlamak hücre farklılaşmasını, çoğalmasını ve yaşamını etkileyen hedefe yönelik tedavilerin gelişmesini sağlamıştır. Epidermal büyüme faktörü reseptör (EGFR) ailesinden olan HER2 (c-Erb-B2) onkogenine karşı trastuzumab isimli protein antikoru geliştirilmiştir. Trastuzumab’ın kemoterapiye eklenmesiyle, HER2 pozitif metastatik mide kanserinde sağkalımı uzattığının kanıtlanması son yıllarda bu alandaki en önemli gelişmedir.

    HER2 pozitif metastatik mide kanserinde yapılan randomize faz 3 TOGA çalışmasında hastaların %22,1’inde HER2 pozitifliği saptanmıştır. Özellikle immünhistokimya 3+ veya 2+/FİSH+ hastalarda tedaviye trastuzumab eklenmesiyle belirgin sağkalım üstünlüğü tespit edilmiştir. Trastuzumab alan hastalarda tedaviye yanıt oranı kemoterapi koluna göre daha yüksektir. Kemoterapiye trastuzumab eklenmesi ilave bir toksisite artışına neden olmamıştır. Bu çalışmanın bulguları metastatik mide kanserlerinde trastuzumab tedavisinin uygulanabilecek olduğu grubun tespitini sağlaması yanında HER2 pozitifliğinin klinik değerlendirilmesini de kolaylaştırmıştır.

    Ülkemizde Her2 pozitifliği oranı %13-18 arasındadır. Ancak T.C. Sağlık Bakanlığı trastuzumab kullanımı için Her2 pozitifliğinin tespitinde immünhistokimya metodunun yanısıra FISH testi ile konfirme edilmesini zorunlu tutmuştur.

    “Ramucirumab” isimli bir monoklonal antikor tümörün kan damarlanmasını bozarak ve yeni damarlanma oluşumunu düzenleyerek (angiogenesis) etki eder. İlerlemiş mide kanseri 2. basamak ve sonrasında kemoterapiye eklenmesinin hastaların yaşam süresini uzattığının gösterilmesinden sonra Batılı ülkelerde rutin tedavinin bir parçası haline gelmiştir. Ülkemizde ruhsatlı değildir, ancak özel izin ile kullanımı mümkün olabilmektedir.

    Mide Ameliyatından Sonra Beslenme

    Kanser tedavisi sırasında ve sonrasında iyi beslenmek önemlidir. Yeterli miktarda kalori ve protein ihtiyacının karşılanması hastanın kendini daha iyi hissetmesine yardımcı olabilir. Mide kanseri cerrahisinden sonra kilo kaybı sıktır. Midenin bir kısmı veya tamamı alındığından sindirim problemleri baş gösterebilir. Tüketilen yiyeceklerin türü ve şeklinin değiştirilmesi gerekebilir. Mide ameliyatı sonrası veya kemoterapi/radyoterapi sırasında beslenmek zor olabilir. İştahsızlık, bulantı veya kusma tedavilere eşlik edebilir. Tat duyusunda bozulma veya azalma, iştahsızlık ve yeme isteğinde kayıba sebep olabilir.
    Mide ameliyatından sonra sık görülen bir problem dumping sendromudur. Dumping sendromu, “hızlı gasrtik boşalma” olarak da bilinir ve mideye giren yiyeceklerin hızlı bir şekilde boşalmasıyla meydana gelir. Genellikle çok hızlı ve fazla yiyecek alımı sonrası görülür. Bu problem yiyecek veya sıvılar ince bağırsağa çok hızlı geçtiklerinde olur. Hastalarda kramplara, bulantı, şişkinlik, ishal ve baş dönmelerine sebep olabilir. Az az ve sık yemek bu durumun önlenmesine yardımcı olabilir. Ayrıca midenin bir kısmı alındığından emilimi azalan vitamin B12’nin kalçadan iğne yoluyla verilmesi sık yapılan bir tedavidir. Dodex isimli vitamin B12 desteğinin yükleme sonrası ayda bir kere ömür boyu sürdürülmesi gerekebilir.

    Mide Kanserinde Tarama

    Mide kanserinde tarama hastalığın çok sık görüldüğü Kore ve Japonya’da özel yöntemler, boyalar ve floresan ışıklı endoskopi kullanılarak yapılmaktadır. Serum pepsinojen seviyelerinin ölçülmesi de öneriler arasındadır. Ancak bu yöntemlerin Uzakdoğu dışındaki ülkelerde mide kanserinin erken teşhisine ve yaşam süreleri üzerine bir katkısı gösterilememiştir. Günümüzde mide kanseri için rutin tarama önerilmemektedir.

  • Akciğer kanseri tanı ve tedavisine yaklaşım

    Akciğer kanseri tanı ve tedavisine yaklaşım

    Akciğer kanseri iki farklı türe ayrılır. En sık görülen türü “küçük hücreli dışı” akciğer kanseridir (tüm akciğer kanserlerinin yaklaşık %85’i). Geri kalan %15’lik kısım küçük hücreli akciğer kanseri olarak adlandırılır. Bu iki tür akciğer kanseri arasında tedavi yaklaşımları ve hastalığın gidişatı farklılıklar arzeder. Bu yazıda küçük hücre dışı akciğer kanseri (KHDAK) tanı ve tedavisine yaklaşım gözden geçirilmiştir.

    KHDAK ülkemizde en sık görülen kanserdir. Ülkemizde her yüzbin nüfusa erkeklerde 59, kadınlarda 10 hasta olduğu tahmin edilmektedir. Buna göre her yıl 27,000 yeni hasta beklenmektedir. Altgruplara ayrıldığında yassı hücreli tipi (skuamöz), adenokarsinom tipi ve büyük hücreli tipi en sık görülen tiplerdir. Sigara en önemli sebeptir.

    Nasıl Teşhis Edilir?

    Tanıdan şüphelenildiğinde, genellikle akciğer grafisi, bilgisayarlı tomografi veya PET tomografi ile değerlendirilir. Ancak sonuçta kesin teşhis için biyopsi ile doğrulanması gereklidir. Bu amaçla genellikle bronkoskopi yapılır. Hastalığın evresini tespit ederkenstandart ve ilk tercih yöntemi PET-BT’dir. Endobronşial ultrasonografi (EBUS), fiberoptik bronkoskipinin göremediği alanlarda havayoluna komşu lezyonların ve lenf nodlarının görüntülenmesini sağlayan son yıllarda önemi gittikçe artan bir yöntemdir. EBUS rehberliğinde transbronşial iğne aspirasyonu uygulaması sıklıkla mediastinal evreleme amacıyla kullanılmaktadır.

    Tarama Yapılmalı Mı? Faydası Var Mıdır?

    NSLT (National Lung Cancer Screening Trial) şu ana kadar düşük doz BT’nin akciğer kanseri taramasındaki etkinliğini inceleyen en geniş ölçekli çalışmadır. Çalışmaya 55 yaş üstü toplamda 30 paket/yıl ve daha fazla sigara içmiş yüksek riskli bireyler alınmıştır. Bu bireyler 3 yıl boyunca yıllık olarak taramaya alınmış ve takiplerde akciğer kanseri daha yüksek oranda saptanmıştır (%1.1 vs %0.7). Bu sonuçlara göre düşük doz BT ile akciğer kanseri taraması sayesinde akciğer kanserine bağlı ölümler %20 oranında azalmıştır denebilir. Günümüzde ACCP 55-74 yaş arası, 30 paketyıl ve daha fazlası sigara içmiş, halen içici ya da bırakmış kişilerde uygun medikal tanı ve tedavi koşullarının da sağlanabileceği durumlarda yıllık düşük doz BT ile taramayı önermektedir.

    İleri Evre Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanserinde Tedavi

    Hastaların yaklaşık yarısı tanı anında ileri evredir (evre IIIB veya evre IV). Erken evrelerde (evre I-II) cerrahi standart olarak uygulanır, lokal ileri evrelerde (evre IIIA ve IIIB) cerrahiye uygun vakalar olabilmekle birlikte genellikle eşzamanlı kemoradyoterapi tercih edilir. Kemoterapi ileri evre küçük hücre dışı akciğer kanserinin tedavisinde standart tedavi yaklaşımıdır.

    Kemoterapi kararı vermeden önce hasta ve tümör özellikleri göz önüne alınmalıdır. Hastanın yaşı ve diyabet, kalp problemleri gibi diğer eşlik eden hastalıkların varlığı tedavi planını etkiler. İleri yaş hastalarda ve performans durumu iyi olmayan düşkün hastalarda kemoterapinin faydası tartışmalıdır. Tümör özelliklerinden ise kanserin alt tipi (adeno vs yassı hücreli), ve genetik mutasyonların varlığı gibi faktörler dikkate alınır.

    Yassı hücreli olmayan akciğer kanseri tiplerinde tedavi için acil bir durum yoksa moleküler genetik testlerin yapılması beklenmelidir. Tümor histolojisi ve epidermal büyüme faktörü reseptörü (EGFR) mutasyon durumu ve EML4/ALK translokasyon olmak üzere moleküler belirteçler, tedavi seçiminde dikkat edilmesi gereken önemli etkenlerdir. EGFR mutasyonu yaklaşık %15 hastada, ALK rearanjmanı %5 hastada görülür ve bu türlerin tedavisinde hedefe yönelik akıllı moleküller denen oral ilaçlar ön plandadır.

    İleri evre KHDAK birinci basamak tedavisinde erlotinib, gefitinib ve afatinib gibi EGFR hedefli ajanlar EGFR mutasyon-pozitif hastalarda ve crizotinib gibi ilaçlar EML4-ALK füzyon geni olan hastalarda önemli rol oynamaktadır. Bu tedavilere uygun olmayan hastalarda kemoterapi ilaçlarının kombinasyonu uygulanır. Günümüzde rehberler yaş, evre veperformans durumuna ek olarak histolojiyi göre birinci basamak sitotoksik kemoterapi rejimine karar verilmesini kuvvetle önermektedir.

    Metastatik KHDAK tedavisinde kemoterapi yararının ilk göstergesi 1995 yılında yayınlanan 11 çalışmayı ve 1190 hastayı içeren bir meta-analizden geldi. Bu analiz tek başına destek tedavisine kıyasla sisplatin temelli ajanlarla tedavi edilen hastalarda sağkalım avantajı gösterdi. Sonraları 2714 hasta ve 16 çalışmayı içeren bu analizin güncellenen verileri daha önce belirlenen sağkalım yararını doğrulamıştır. Verilen kemoterapi tipleri arasında hiçbirinin diğerine üstünlüğü gösterilememiştir. ERCC1, RRM1, TS, BRCA1 gibi diğer moleküler faktörlere bakarak tedavinin bireyselleştirilmesinin standart yaklaşıma üstünlüğü yoktur.

    Amerikan Klinik Onkoloji Birliği (ASCO) metastatik KHDAK için hastalığın progresyon durumunda veya 4 kür kemoterapiyi takiben stabil hastalık elde edilen fakat tedaviye yanıt vermeyen hastalarda ilk basamak kemoterapinin sonlandırılmasını önermektedir. Rehberler iki ilaçtan oluşan sitotoksik kemoterapi rejimlerinin 6 siklustan fazla verilmesini önermemektedir. Dört kür tedaviden sonra stabil hastalık ve tedaviye yanıt veren hastalarda tek ajanla idame tedavisi (erlotinib veya dosetaksel seçilmemiş hastalarda, pemetrekset yassı hücreli tipi dışındaki histolojide) düşünülmelidir. Günümüzde ileri evre küçük KHDAK tedavisinde mutasyonu olmayan hastalarda üçüncü kuşak ajanlarla yapılan sisplatin temelli kombinasyon tedavisi ilk basamak tedavide standarttır. Yassı hücreli olmayan tiplerde platin yanına pemetrekset ilave edilmesinin diğer kombinasyonlara göre üstün olduğu bildirilmiştir. Tedavi rehberlerinde yassı hücreli histolojiye sahip olan hastalarda platinlerin dosetaksel, paklitaksel, gemsitabin veya vinorelbin ile kombinasyonu ve yassı hücreli olmayan (adeno veya büyük hücreli) tiplerde ise platin + pemetrekset tedavisi önerilmektedir.

    İmmünolojik tedaviler hastanın bağışıklık sistemini güçlendirerek etki etmektedir. Son yıllarda bu tür akıllı ilaçlarla tedavi çok popüler hale gelmiştir. Bir seri platin-temelli tedavi sonrası ilerleyen veya nüks eden hastaların ikinci basamakta tedavisinde anti-PD1 ilaçlar (nivolumab ve pembrolizumab) Dünyada standart hale gelmiştir. Hatta 2016’nın son çeyreğinde yayınlanan çalışmalara göre birinci seri tedavide kemoterapi öncesinde kullanımının da hastaların yaşam süresini belirgin uzattığı gösterilmiştir. Bu ilaçlardan pembrolizumab kemoterapi almamış hastaların birinci basamak tedavisinde Ekim 2016’da Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından onaylanarak rutin kullanıma girmiştir. Bu ilaçların ülkemizde akciğer kanserli hastalarda kullanımı ruhsatlı ve onaylı değildir (Aralık 2016 itibarıyle).

  • Vazomotor rinit ( alerjik olmayan rinit )

    Rinit ( burun iltihabı ) burun içini döşeyen dokunun iltihaplanması ile oluşan, dünya genelinde yaygın bir hastalık olup, hastanın yaşam kalitesi üzerinde önemli bir soruna neden olur.

    Rinit yanında birçok hastalıkla birlikte toplum üzerinde önemli bir sosyo-ekonomik yük oluşturur. Rinite yol açan nedenler alerjenler veya diğer nedenler olarak ayrılabilir. Rinit hastalarının çoğunun alerjik olmayan önemli tetikleyiciler ile sorunlar yaşadığını görülmektedir. Bu yüzden alerjik olmayan veya her ikisinin birlikte olduğu (alerjik ve alerjik olmayan) rinitlerin alerjik rinittten ayırt edilmesi son derece önemlidir.

    Vazomotor Rinit ( İrritan rinit) diğer adları, Alerjik olmayan, Enfeksiyona bağlı olmayan rinit olarak bilinir. “Vazo”, kan damarlarını “motor”, burun dokusunu ve kan damarlarını uyaran sinirleri ifade eder. Bazende altında bir neden bulamadığımız rinitleri tanımlamak için idiopatik alerjik olmayan rinit olarak adlandırılır. Vazomotor rinit (VMR) dünya nüfusunun % 10 ile % 25’ini etkileyen küresel bir sağlık sorununu temsil etmektedir.

    Alerjik olmayan rinit (vazomotor rinit), kronik hapşırma, burun tıkanıklığı veya burun akıntısı ile kendini gösteren bir durumdur. Bu semptomlar alerjik rinit (saman nezlesi) ile benzer olsa da, alerjik olmayan rinit farklıdır çünkü bir alerjik rinit bağışıklık sisteminin oluşturmuş olduğu aşıra yanıta bağlı olarak gerçekleşir. Alerjik olmayan rinitte bağışıklık siteminde aşırı yanıta bağlı IgE antikorları gelişmeden oluşur. Alerji bildiğimiz gibi bağışıklık sisteminin alerjen olarak bilinen zararsız bir maddeye verdiği aşırı tepki sonucunda ortaya çıkar.

    Alerjik rinit daha sonra alerjik astıma dönüşebildiği gibi diğer alerjik hastalıklarla da birliktelik gösterebilir. Vazomotor rinit hayatı tehdit edici değildir. Devamlı şikayetleri olan hastalar için semptomlar rahatsız edici olabilir, ancak ciddi değildirler ve astıma ilerlemezler.

    Alerjik olmayan rinit çocuklar ve yetişkinleri etkileyebilir, ancak 20 yaşından sonra daha yaygındır. Alerjik olmayan rinit şikayetlerine yol açan tetikleyicileri değişebilir. Hayatımız boyunca karşılaşabileceğimiz çeşitli kimyasal içerikli kokuları veya tahriş edici maddeleri, hava değişimleri, bazı ilaçlar, belirli yiyecekleri ve kronik hastalıklar vazomotor rinit belirtilerinin ortaya çıkmasına yol açabilir.

    Alerjik bir nedenin dışlanmasından sonra alerjik olmayan rinit tanısı konur. Alerji uzmanları tarafından yapılacak olan alerji testleri neticesinde vazomotor rinit tanısı konulabilir.

    VAZOMOTOR RİNİT NASIL OLUŞUR ?

    Vazomotor rinit daha çok değişkenlik gösteren bazen de devamlı olabilen ani başlayan hızlıca gelişen ve genellik le kısa süreli burun tıkanıklığı, burun akıntısı, geniz akıntısı nadiren de kaşıntı ve hapşırık yakınmalarının eşlik ettiği, burun mukozasının aşırı yanıtına bağlı gelişen bir hastalıktır.

    Vazomotor rinit esas olarak burun içindeki kılcal damarların şişmesine yol açan burun içini döşeyen sinir uçlarının aşırı hassas olmasından kaynaklanır. Burun içindeki kan damarları genişlediğinde veya şiştiğinde burunda ödeme bağlı tıkanıklık oluşur ayrıca damar dışına sıvı kaçışına bağlı oluşan mukus burun akıntısına yol açar.

    Vazomotor rinitte burun içindeki nöral yapının bozulması denge halinde bulunması gereken sempatik ve parasempatik sinir sisteminin parasempatik snir sistemi yönünde kaydığını görülür. Sempatik sistemin çalışmasının azaldığı ve parasempatik sistemin daha baskın çalıştığını gösteren çalışmalar vardır. Bu hastaların burun içini döşeyen yapının hücresel düzeyde sinir uçlarının uyarılmasına aşırı yanıt verdiği gösterilmiştir

    Burundaki kan damarlarının neden aniden genişlediği dilate olduğu bilinmemektedir. Bu reaksiyona yol açan bazı yaygın tetikleyiciler vardır.

    Aşağıdakiler burun içindeki sinir uçlarında aşırı yanıta bağlı olarak damarların hızla genişlemesine yol açar.

    Parfüm, koku, yemek koku ve dumanı veya sigara dumanı gibi ortamdaki iritanlar. Bazı mesleklerde maruz kalınan kimyasal maddeler.

    Hava şartlarında değişim sıcaklık, basınç veya nem değişiklikleri özellikle kuru havalar neden olabilir.

    Sıcak veya baharatlı yiyecekler ve alkollü içecekler içmek de burnunuzun içindeki zarların şişmesine ve burun tıkanıklığına neden olabilir.

    İnorganik tozlar (ev tozu akarı dışındaki tozlar ), hava kirliliği.

    Bazı ilaçlar örneğin Aspirin, ibuprofen veya beta blokerler ( Propranolol , Metoprolol, Atenolol), sedatifler, antidepresanlar, oral kontraseptifler, erektil disfonksiyonu ve prostat hipertrofisinde kullanılan ilaçlarla dışında östrojen içeren hormon ilaçları en sık yol açan ilaçlardandır

    Stres (duygusal veya fiziksel) gibi durumlarda vazomotor rinitin oluşmasına yol açabilir.

    Diğer Alerjik olmayan rinit nedenlerinden ayırt edilmesi gerekir. Bunlar içinde

    Eozinofilik nonallerjik rinit (NARES)

    Mesleki rinit

    Hormonal rinit,

    Rinitis medicamentosa,

    Gustatuar rinit: genellikle yemek yemenin birkaç saati içinde vagus sinirinin uyarılmasından kaynaklanır.

    Enfeksiyonlar ve Atrofik rinit gibi alerjik olamayan rinitlerin vazomotor rinitten ayırt edilmesi gerekir.

    VAZOMOTOR RİNİT NEDENLERİ NELERDİR ?

    Vazomotor Rinit, aralıklı (gelen ve giden) hapşırma atakları, burun içindeki mukozadaki kan damarının genişlemesine bağlı burun akıntısı ve burun tıkanıklığı ile ortaya çıkan kronik rinittir.

    Alerjik olmayan rinitler içinde yer alan vasomator rinitin oluşmasında kuru bir atmosfer, hava kirleticileri, baharatlı yiyecekler, alkol, yoğun duygusal değişimler ve bazı ilaçlar gibi uyaranlarla ortaya çıktığı görülür, bu gibi dış faktörlere karşı aşırı bir tepki sonucunda görülmektedir.

    Aslında, polen, toz, küf veya kedi, köpek, kuş gibi hayvan tüyleri de dahil olmak üzere havada bulunan kimyasal içerikli partiküller, alerjik reaksiyona yol açmadan da yani bu şeylere aslında alerjisi olmamasına rağmen bazı insanları rahatsız edebilir.

    Alerjik rinitin aksine, vasomator rinit genellikle yetişkin yaşlarda başlar ve polen, ev tozu akarı, köpekler veya kediler gibi klasik alerjenlere maruz kalmasıyla kötüleşmez. Yani bu alerjenler alerjik hastalarda görüldüğü gibi bağışıklık sistemindeki IgE aracılıklı yol üzerinden alerjik reaksiyona yol açmaz. Vasomator rinit sıcaklık, nem ve / veya barometrik basınçtaki değişimlerden kaynaklanabileceğinden, hastalar ilkbahar ve sonbaharda yaşanan bu iklim koşullarındaki değişikliklerle ilişkili mevsimsel şikayetlerinde artışlar yaşayabilir. Bu nedenle, mevsimsel artış gösteren vasomator rinit, mevsimsel alerjik rinitle karışabilir.

    Vazomotor riniti olan insanlar ısı değişimi kimyasal içerikli partiküllerde veya duygusal ve hormonal değişimlere karşı yani her türlü irritasyona karşı olağanüstü derecede hassastırlar ve düşük konsantrasyonlarda irritanlara maruz kaldıklarında bile önemli nazal semptomlar oluşabilir.

    Vazomotor riniti olan kişiler genellikle “ıslak” ve “kuru” burun şikayetleri olan kişiler olarak iki gruba ayrılır. Bu reaksiyonlar, soğuk kuru hava, parfümler, boya dumanları ve sigara dumanı gibi spesifik olmayan tahriş edici uyaranlarla provoke edilebilir.

    Vazomotor rinitin en temel özellikleri nelerdir ?

    Genellikle alerji öyküsü yoktur.

    Hastada şikayetlere yol açan bir enfeksiyon yoktur.

    Vazomotor rinit değişken bir şekilde kendini gösterebilir. Burun tıkanıklığı, burun akıntısı veya kuruluk, hapşırma ve geniz akıntısı görülürken alerjik formun aksine, nadiren burunda kaşıntıya, ve ek olarak gözler veya boğazda kaşıntıya neden olur.

    Burun akıntısı yoğun olmakla birlikte burun kaşıntısı eşlik etmeksizin baş ağrısı özellikle frontal baş ağrısı eşlik edebilir.

    Yemek sonrasında (özellikle baharatlı yiyecekler) bazı hastalarda daha fazla burun akıntısı veya tıkanıklığı görülür.

    Normal bireyleri rahatsız etmeyen çevresel koşullar tarafından tetiklenebilen kalıcı veya aralıklı nazal semptomlara yol açabilir.

    Sıcaklık ve nem değişimlerinden dolayı bazen mevsimsel bir değişim mevcut olabilir.

    Çevresel faktörler arasında güçlü koku, soğuk havaya maruz kalma, sıcaklık, nem ve / veya hava basıncındaki değişiklikler yanında alkollü içeceklerin içilmesi ve adetle ilgili hormon seviyelerinde değişiklikler burun şikayetlerin oluşmasına yol açabilir.

    VAZOMOTOR RİNİT TANISI NASIL YAPILIR?

    Vazomotor rinit tanısı öncelikle klinik öykü ve diğer bilinen nedenlerin dışlanması ile konur.

    Vazomotor rinit tanısı hastanın şikayetlerinin öyküsü ve tetikleyicilerinin saptanması üzerine kuruludur. Özellikle alerjik rinitin dışlanması gerekir. Hastanın semptomlarına yol açan nedenleri ortaya koymak için alerji testlerine en sık deri prick testine ve kandan yapılan alerji testlerine başvurulur.

    Hastanın şikayetlerinin hikayesi, dikkatle alındıktan sonra genellikle dikkatli bir burun ve boğaz muayenesi yapılması teşhis için gereklidir. Öykü ve muayeneden sonra bazı testlere başvurulabilir. Alerjik bir temel olmadığından emin olmak için alerji deri prick testi ve diğer alerji testleri yapılmalıdır. Bu testler tedavi yaklaşımımızı etkileyecektir.

    Alerjik olmayan rinit ayırıcı tansında hipotroidi akromegali gibi hastalıklara dikkat edilmesi gereklidir. vazomotor rinitin nonalerjik eosinofillik rinit (NARES) ayırımının yapılması ve diğer alerjik olmayan rinitten ayırt edilmesi için kan ve diğer testlerin alerji uzmanları tarafından yapılması daha uygun olur.

    VAZOMOTOR RİNİT TEDAVİSİ NASIL YAPILIR ?

    Vazomotor rinitte tedavi seçenekleri olmasına rağmen net ve kesin bir tedavisi yoktur. Uzun süreli şikayetleri olan hastaların uygulayabileceği tedavi seçenekleri öncelikle irritan faktörlerden kaçınmaya yöneliktir. Semptomlara yönelik olarak evde hazırlayacağımız veya eczenelerden alabileceğimiz tuzlu su içeren yıkama solüsyonları veya semptomatik ilaç tedavisinden faydalanabiliriz. Ayrıca sempatik ve parasempatik sinir sistemindeki dengesizliğini tedavi etmek için nörektomi ve alt konka hipertrofisine yönelik cerrahi girişimleri kapsamaktadır.

    Vazomotor rinit tedavisinde önlemler nelerdir ?

    Vazomotor rinit şikayetlerine yol açan nedenlerden kaçınma son derece önemlidir. Solunum tahriş edici olan güçlü koku (parfüm, sabun, boya vb.) Ve hava kirletici maddeler (duman dumanı, tütün dumanı) gibi çevresel tetikleyicilerden kaçınılması semptomların daha da kötüleşmesini engellemek için tavsiye edilebilir.

    Evinizin içini sabit bir sıcaklıkta tutmak ve havanın nemini ayarlamak için bir nemlendirici kullanmak, rinit semptomlarını azaltmaya yardımcı olabilir. Ev ve işyerini tozdan, dumandan ve diğer alerjenlerden ve çevresel tahriş edici maddelerden uzak tutmaya da çalışmalısınız. Vazomotor rinitli birçok hasta alerjik yolla olmasa da en güçlü tahriş edici olan evin içindeki tozlar için önlem almalıdır.

    Alkollü içeceklerin, özellikle bira ve şarabın içilmesi, genellikle vazomotor rinit semptomlarını şiddetlendirir ve kaçınılması muhtemel faktörler olarak kabul edilebilir. Bazı ilaçlar özellikle aspirin gibi nsai ilaçlar veya Reserpin ve Propranalol içeren tansiyon ilaçları, şikayetlerin daha da kötüleştirebilir. Bunların dışında aldığınız ilaçlar konusunda bilgi almak için doktorunuza danışmalısınız.

    Egzersiz yapmak ve Fiziksel aktivite, kan damarların üzerinde etkisi olan sempatik sinir sisteminin düzenlenmesi yardımcı olur.

    Vazomotor rinitte önlemler dışında evde hazırlayacağımızı tuzlu solüsyonları veya eczanelerden alacağımız %0.9’luk serum fizyolojik içeren solüsyonlar ile yapılan burun yıkamalarının, burun içinde yer alan irritanların uzaklaştırılması ve temizlenmesine yardımcı olarak sekresyonların azalmasını sağlayabilir.

    Vazomotor rinit tedavisinde İlaç Tedavisi nelerdir ?

    Antihistaminikler değişken bir cevaba sahiptir. İkinci jenerasyon oral antihistaminikler vazomotor rinit tedavisinde etkisi çok görülmemektedir, ancak birinci jenerasyon oral antihistaminikler antikolinerjik aktiviteye bağlı olarak bazı faydalar sağlayabilir. Özellikle bazı topikal antihistaminiklerin nasal spray olarak kullanılmasıyla vazomotor rinitte etkisi olduğu tespit edilmiştir.

    Ülkemizde de eczanelerde yer alan topikal antihistaminikten azelastin, vazomotor rinit için etkili olduğu gösterilen bir ilaçtır.

    Antihistaminik ilaçlar ana semptomu burun akıntısı olan ve genellikle alerjik rinit ve vazomotor rinit birlikte olan birçok hasta için kullanılabilir.

    Antikolinerjik ajanlar içinde topikal uygulama için onaylanan tek topikal antikolinerjik ilaç, ipratropium bromürdür. Burun akıntısı daha yoğun olan hastalarda, veya tek semptom olduğunda ipratropyum bromür (% 0,03) burun spreyi önerilir. Güncellenen rinit uygulama parametrelerinden intranazal kortikosteroid ile kombinasyon halinde kullanımı, burun akıntısı tedavisi için tek başına kullanılan bir ilaca göre daha etkilidir.

    İntranazal kortikosteroidlerin özellikle vazomotor rinit ve NARES’de etkili olduğu bulunmuştur. Klinik olarak, şu anda mevcut olan intranazal steroidler arasında bir fark bulunmadığı görülmektedir. Hemen etkisini göstermeye başlamazlar semptomların iyileşmeye başlaması 24 ila 72 saat sürebilir. Topikal steroidler burun tıkanıklığı, burun akıntısı ve hapşırma üzerinde etkilidir. Fosfolipaz A2’yi inhibe ederek, asetilkolin reseptörlerinin aktivitesini azaltarak ve bazofil, mast hücresi ve eozinofil sayılarını azaltarak, vazoaktif mediyatörlerin neden olduğu lokal inflamatuar yanıtı baskılarlar.

    Dekonjestanlar veya sempatomimetik ajanlar, çoğunlukla tıkanıklık için kullanılır. Vazomotor rinitin tedavisi için dekonjestanlar dirençli hastalar için sadece 10 gün süre ile olmalıdır. Dekonjestanlar burun kan damarlarını daraltarak çalışır. Bu ilaçlar, reçeteli bir burun spreyi veya ağızdan alınan bir tablet şeklinde olabilir.

    Topikal olarak, bu ilaçlar Rhinitis Medicamentosa’ya ( bu ilaçların topikal formülasyonlarını beş günden fazla bir süre sonra kullandıktan sonra oluşan tıkanıklığına) neden olabilir.

    Vazomotor rinit tedavisinde cerrahi tedaviler nelerdir?

    Vazomotor Rinit ilaç tedavisine cevap vermiyorsa, nadiren cerrahi prosedürler düşünülebilir. Vazomotor rinit için uygulanan cerrahi tedaviler daha çok alt konka hipertrofisine ve otonom sinir sisteminde bozukluklara yöneliktir.

    6 veya 12 aylık başarısız tıbbi tedaviden sonra (azelastin ve / veya dekonjestanlar ve / veya ipratropyum bromür ile intranazal kortikosteroid) sonra cerrahi seçenekler düşünülebilir. Hastanın vazomotor rinit yanında ağır nazal septal deviasyonuna bağlı burun tıkanıklığı varsa alt konka hipertrofisi, adenoidal hipertrofi veya refrakter sinüzit gibi birlikte diğer sorunları varsa cerrahi işlemler daha ön planda tutulabilir.

    Alk konka hipertrofisine yönelik olarak sklerozan madde enjeksiyonları, dışında radyofrekans ile koterisazyon veya gümüş nitrat ile kimyasal veya elektrokoterisazyon işlemleri yapılabilir. Kriyoterapi de mukoza ve submukozayı üzerine yapılan tedavi ile tıkanıklık için oldukça başarılı bir şekilde tedavi edilebilir. Bununla birlikte, bazen uzun süreli postoperatif burun tıkanıklığı ve nazal septumda hasar olasılığı da vardır.

    Gümüş nitrat veya elektrik akımı ile yapılan koterisazyon, sadece mukozayı etki eder. Kriyoterapi, submukozayı da etkilediği için koterizasyondan üstündür.

    Alt konka kemiğinin submukozal rezeksiyonu, parsiyel veya total konka rezeksiyonu, ve turbinoplasti gibi cerrahi işlemler uygulanabilir. Ameliyat sonrası kanamanın olabileceği zor prosedürlerdir. Kısmi veya total alt konka rezeksiyonu burun tıkanıklığı için oldukça başarılı tedavilerdir, ancak ameliyat sonrası kanama ve kabuklanmaya yol açabilir.

    Vidian nörektomi ile hem semptatik hemde parasempatik sistemdeki fonksiyon bozukluğu düzeltilmeye çalışılır. Özellikle burun akıntısı üzerine son derece etkilidir. Vidian sinir dışında anterior etmoid sinir blokajı veya sphenopalatin sinir ganglion blokajınında etkili olduğunu gösteren çalışmalar vardır.

    Otonom sinir sistemi, burun ve paranazal sinüsleri üzerinde etkisi vardır ayrıca astım gibi solunum yolu hastalıklarında önemli bir rol oynar. Burun içindeki damarlar ve bezlerin otonom sinir sistemi tarafından uyarılması burnumuzdan içimize aldığımız havanın sıcaklığının düzenlenmesini ayrıca neminin ayarlanması sağlar bunun dışında alt solunum yollarına hava geçişinde partiküllerin temizlenmesi üzerinde de önemli bir role sahiptir.

    Yeni geliştirilen tedavi yöntemleri bu otonomik disfonksiyon üzerine planlanmaktadır.

    Botulinum toksin A’nın nöroimmünomodülatör etkileri ile semptomlarını hafifletme konusunda umut verici sonuçlar göstermiştir. Burun içine uygulanan botulinum toksin tip A (BTX-A) enjeksiyonu tedavi burun akıntısı ve diğer semptomların azalmasına neden olduğu bildirilmiştir.

    Kapsaisin de yeni bir anti-enflamatuar sınıf olarak ortaya çıkmıştır. Kapsaisin, kırmızı biberin yağında bulunan kimyasaldır ve başlangıçta uygulanan alanı tahriş eder, ancak daha sonra duyusal sinir liflerini duyarsızlaştırır. Burun tıkanıklığı, hapşırma ve tıkanıklıktan sorumlu burun hiperreaktivitesini denemek ve azaltmak için intranazal kullanılmıştır ve çalışmalarda etkili olduğu gösterilmiştir.

    Sfenopalatin gangliona uygulanan akupunktur ile bir çalışmada, hava yolunda iyileşme olduğu gösterilmiştir. Amerikada yapılan bir çalışmada akupunktur uygulanan bir hasta grubunda vazomotor rinit semptomlarında azalma olduğu gösterilmiştir. Başka bir çalışmadaysa etkili olmadığı gösterilmiştir.

    Gümüş nitratın topikal olarak burun içine uygulanması bir çalışmada etkili olduğu bulunmuştur. Hastalarda burun akıntısı, hapşırma ve burun tıkanıklığında iyileşme saptandı. Vazomotor rinitli hastalarda prospektif olarak yapılan iki çalışma da nazal semptomlarda anlamlı iyileşme sağladı gösterilmiştir.

    SONUÇ OLARAK

    Vazomotor Rinit, aralıklı (gelen ve giden) hapşırma atakları, burun içindeki mukozadaki kan damarının genişlemesine bağlı olarak burun akıntısı ve burun tıkanıklığı ile ortaya çıkan kronik rinittir.

    Hayatımız boyunca karşılaşabileceğimiz çeşitli kimyasal içerikli kokuları veya tahriş edici maddeleri, hava değişimleri, bazı ilaçlar, belirli yiyecekleri ve kronik hastalıklar vazomotor rinit belirtilerinin ortaya çıkmasına yol açabilir.

    Polen, toz, küf veya kedi, köpek, kuş gibi hayvan tüyleri de dahil olmak üzere havada bulunan kimyasal içerikli partiküller, alerjik reaksiyona yol açmadan da yani bu şeylere aslında alerjisi olmamasına rağmen bazı insanları rahatsız edebilir.

    Vazomotor rinit tanısı hastanın şikayetlerinin öyküsü ve tetikleyicilerinin saptanması üzerine kuruludur. Özellikle alerjik rinitin dışlanması gerekir.

    Vazomotor rinitte tedavi önlem, ilaç tedavi ve cerrahi yöntemler ile yapılır.

    6 veya 12 aylık başarısız tıbbi tedaviden sonra (azelastin ve / veya dekonjestanlar ve / veya ipratropyum bromür ile intranazal kortikosteroid) sonra cerrahi seçenekler düşünülebilir.

    Burun içine uygulanan botulinum toksin tip A (BTX-A) enjeksiyonu ve Kapsaisin de yeni bir anti-enflamatuar ilaçlar yeni tedaviler olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Alerjik bir nedenin dışlanmasından sonra alerjik olmayan rinit tanısı konur. Alerji uzmanları tarafından yapılacak olan alerji testleri ve diğer testler neticesinde vazomotor rinit tanısı konulabilir.

  • Fekal mikrobiyota transplantasyonu

    Fekal mikrobiyota transplantasyonu (FMT) on yıl öncesine kadar emekleme dönemindeydi. Güvenlik ve etkinliği ile ilgili çok fazla bilgi yoktu. Ancak son yıllarda, bu konuda çalışmalar artarak devam etmektedir. 2017 yılı itibariyle 300 üzerinde makale yayınlanmış ve 200 civarında kayıtlı devam eden çalışma mevcuttur. FMT ilk olarak Clostridium difficile (C.dif) enfeksiyonunda çalışılmıştır. Rekürren C.dif enfeksiyonundaki yüksek etkinliği diğer alanlarda da çalışmalara cesaret vermiştir. Bu alanlar inflamatuvar bağırsak hastalığı (İBH), ilaç dirençli bakteri, irritabl bağırsak sendromu (İBS) ve karaciğer hastalıklarıdır.

    FMT ve ilaç-dirençli bakterilerin kolonizasyon direnci

    Kolonizasyon direnci, tanım olarak bağırsak mikrobiyotasının dirençli bakterilerin çoğalması ve kolonizasyonunu engellemesi olarak tanımlanabilir. Bu yeteneğini kaybetmiş bir bağırsak mikrobiyotasına FMT ile yeniden direnç kazanılması tedavinin etkinliğini açıklayabilir. Tıp alanında ve gıda sanayisinde antibiyotiklerin yaygın olarak kullanılması sonucu dirençli bakteriler bağırsakta kolonize olmakta ve insan sağlığını tehdit etmektedir (1). Bu nedenle, FMT dirençli bakterilerin tutunmasını ve kolonizasyonunu azaltmakta potansiyel bir tedavidir. Bilinski ve ark hastaları 1 ay içinde %60, 12 ayda ise %93 oranında dirençli bakteri kolonizasyonundan kurtarmıştır (2). Rekürren C.dif hastalarında uygulanan FMT’nin, dirençli bakteri genlerini önemli oranda azalttığı gösterilmiştir (3,4).Mahieu ve ark FMT nin vankomisin rezistan Enterokok (VRE) ve karbapenemaz üreten Enterobactericae (CPE) kolonizasyonunu azalttığını göstermiştir (5). Ancak enema şeklindeki FMT uygulamalarının etkili olmadığı, uygulama yolunun tedavi başarısında önemli bir faktör olduğu gösterilmiştir (6). Stalenhoef ve ark bir olguda, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonuna neden olan Pseudomonas aeruginosa etkenini FMT ile eradike ettiğini göstermiştir (7). Sonuç olarak, FMT uygun hasta ve koşullarda antibiyotik-dirençli bakterilerin dekolonizasyonunda etkiliolabilecek potansiyel bir tedavi yöntemi olarak ortaya çıkmaktadır.

    FMT ve İBH

    Yakın zamanda yayınlanan bir sistematik derleme ve meta-analiz İBH nın birçok alt tipinde FMT nin remisyon sağlamada atkin olduğu bildirilmiştir (8). Ülseratif kolitte (ÜK) 201/555 (%36), Crohn hastalığında 42/83 (%50.5) ve poşitte 5/23 (%21.5) remisyon oranları bildirilmiştir. FMT öncesinde antibiyotik kullanımı tedavi başarısını arttırmaktadır. Bu nedenle daha önceki çalışmalarda antibiyotik tedavisinin olmaması düşük tedavi oranlarını açıklayabilir (9). Üç randomize plasebo kontrollü ÜK çalışması yayınlanmıştır. En büyük çalışma Paramsothy ve ark çalışmasıdır ve bu çalışmada plaseboya göre FMT nin remisyon sağlamada üstün olduğu gösterilmiştir. Ancak her iki çalışma da yetersiz tedavi başarısı nedeniyle erken sonlandırılmıştır (10). Ancak bu çalışmada planlanan hasta alımının ancak %58 ini ulaşılabilmesi soru işaretlerini arttırmaktadır. Bu sonuçlar ümit verici olmakla birlikte henüz kanıta dayalı olarak İBH’da FMT tavsiyesinde bulunmak mümkün değildir. Crohn hastalığında (CH) ise durum daha karmaşıktır. Prospektif açık etiketli bir çalışmada, daha önceki tedavilerde başarısız olan hastalarda FMT ile 11/19 (%58) başarı sağlanmış ancak geri kalan hastalarda tedavi dozu artırımı gerekmiştir 7/8 (%87.5) (11).

    İBH’da FMT uygulaması ile ilgili birçok bilinmeyen vardır. Bunlar arasında ideal donör kimdir ve kaç seans, ne kadar sıklıkla FMT yapılmalıdır? Step-up yaklaşımı denilen steroid drençli veya refrakter ÜK olgularında adım adım tedavinin FMT’ye doğu artarak ilerlemesi gibi bazı alternatif yaklaşımlar daha yüksek başarı bildirmektedir (12).

    Diğer Gastrointestinal Durumlarda FMT

    Fonksiyonel bağırsak hastalıklarından özellikle İBS’de yapılan çalışmalarda %69 yanıt oranları bildirilmiştir. Ancak hasta spesifik uzun dönem tatmin edici başarı ancak hastaların %46 sında elde edilmiştir (13). Tian ve ark yavaş transit konstipasyonda kontrol grubuna göre anlamlı düzelme sağlamıştır (%36.7 vs %13.3). Tedavi yanıtı 12 hafta takip edilmiştir (14). Diyet lifi ve probiyotik ile birlikte FMT uygulandığında, hastaların %52.5 inde klinik remisyona ulaşılmıştır (15). Kronik intestinal psödo-obstruksiyon ile ilgili bir olgu serisinde, %44 başarı elde edilmiştir (16). Bu hastalar 8 hafta sonra bile normal beslenebilmiştir. Bir olguda fonksiyonel dispepsi olan 5 yaşındaki bir çocukta FMT ile semptomların düzeldiği bildirilmiştir (17).

    FMT ve gelecekteki potansiyel

    Non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYK) toplumda giderek artan insülin rezistansı ve adipozite ile birlikte olabilen, potnsiyel olarak siroza ve hepatoselüler kansere ilerleyebilen bir hastalıktır. Toplumda basit karaciğer yağlanması görülme sıklığı %25 dir. Hayvan çalışmalarında FMT ile kilo kontrolü ve karaciğer yağ miktarında hatta NAS skoru (karaciğer histolojik skoru) düzelmesi bildirilmiştir (18,19). Şiddetli alkolik hepatit hastalarında steroid kullanılamayan bir grupta yapılan çalışmada FMT nin asit ve hepatik ensefalopatiyi gerilettiği, 1 yıllık sağkalımın iyileştiği rapor edilmiştir (%87 vs 33) (20). Bajaj ve ark hepatik ensefalopati hastalarında FMT ile kognitif fonksiyonların ve disbiyozisin düzeldiğini bildirmiştir (22).

    SONUÇ

    FMT gelecek vaad eden, potansiyel olarak disbiyozisin eşlik ettiği hastalıklara çalışma konusu olabilecek, maliyeti düşük bir tedavidir. Ancak en önemli sorunların başında uzun dönem güvenlik gelmektedir. Bunun dışında metodoloji, uygun donör ve alıcı özellikleri henüz net değildir. Mikrobiyota testlerinin ucuzlaması ve hızlanması ile birlikte alıcı verici mikrobiyotaları FMT öncesi bakılabilir hatta FMT sonrası vericinin mikrobiyotasının alıcıda kolonizasyonu takip edilebilir. Ancak muhtemelen artifisiyel olarak daha standart mikrobiyal çözeltilerin gelecekte feçesin yerini alma ihtimali mevcuttur.

    KAYNAKLAR

    Forslund K, Sunagawa S, Kultima JR, Mende DR, Arumugam M, Typas A, et al. Country-specific antibiotic use practices impact the human gut resistome. Genome Res. 2013;23(7):1163–9.

    Bilinski J, Grzesiowski P, Sorensen N, Madry K, Muszynski J, Robak K, et al. Fecal microbiota transplantation in patients with blood disorders inhibits gut colonization with antibiotic-resistant bacteria: results of a prospective, single-center study. Clin Infect Dis. 2017. doi:10.1093/cid/cix252.

    Millan B, Park H, Hotte N, Mathieu O, Burguiere P, Tompkins TA, et al. Fecal microbial transplants reduce antibiotic-resistant genes in patients with recurrent Clostridium difficile infection. Clin Infect Dis. 2016;62(12):1479–86. Antibiotic resistance is a growing problem, and the potential of FMT to modulate antibiotic- resistant microbial populations may play a crucial role in com- bating this issue.

    Jouhten H, Mattila E, Arkkila P, Satokari R. Reduction of antibiotic resistance genes in intestinal microbiota of patients with recurrent Clostridium difficile infection after fecal microbiota transplantation. Clin Infect Dis. 2016;63(5):710–1

    Mahieu R, Cassisa V, Hilliquin D, Coron N, Pailhories H, Kempf M, et al. Impact of faecal microbiota transplantation on mouse digestive colonization with two extensively resistant bacteria. J Inf Secur. 2017;75(1):75–7.

    Sohn KM, Cheon S, Kim YS. Can fecal microbiota transplantation (FMT) eradicate fecal colonization with vancomycin-resistant en- terococci (VRE)? Infect Control Hosp Epidemiol. 2016;37(12): 1519–21.

    Stalenhoef JE, Terveer EM, Knetsch CW, Van’t Hof PJ, Vlasveld IN, Keller JJ, et al. Fecal microbiota transfer for multidrug-resistant gram-negatives: a clinical success combined with microbiological failure. Open Forum Infect Dis. 2017;4(2):ofx047.

    Paramsothy S, Paramsothy R, Rubin DT, Kamm MA, Kaakoush NO, Mitchell HM, et al. Faecal microbiota transplantation for in- flammatory bowel disease: a systematic review and meta-analysis. J Crohns Colitis. 2017. doi:10.1093/ecco-jcc/jjx063. This review offers the most complete up-to-date overview of the evidence regarding FMT for IBD. This is important given the apparent effectiveness of FMT in the induction of UC remission and its potential in CD and pouchitis.

    Keshteli AH, Millan B, Madsen KL. Pretreatment with antibiotics may enhance the efficacy of fecal microbiota transplantation in ulcerative colitis: a meta-analysis. Mucosal Immunol. 2017;10(2): 565–6.

    Moayyedi P, Surette MG, Kim PT, Libertucci J, Wolfe M, Onischi C, et al. Fecal microbiota transplantation induces remission in pa- tients with active ulcerative colitis in a randomized controlled trial. Gastroenterology. 2015;149(1):102–9. e6.

    Vaughn BP, Vatanen T, Allegretti JR, Bai A, Xavier RJ, Korzenik J, et al. Increased intestinal microbial diversity following fecal micro- biota transplant for active Crohn’s disease. Inflamm Bowel Dis. 2016;22(9):2182–90.

    Cui B, Li P, Xu L, Peng Z, Xiang J, He Z, et al. Step-up fecal microbiota transplantation (FMT) strategy. Gut Microbes. 2016;7(4):323–8.

    Pinn DM, Aroniadis OC, Brandt LJ. Is fecal microbiota transplan- tation the answer for irritable bowel syndrome? A single-center experience. Am J Gastroenterol. 2014;109(11):1831–2.

    Tian H, Ge X, Nie Y, Yang L, Ding C, McFarland LV, et al. Fecal microbiota transplantation in patients with slow-transit constipa- tion: a randomized, clinical trial. PLoS One. 2017;12(2):e0171308.

    Ge X, Ding C, Gong J, Tian H, Wei Y, Chen Q, et al. Short-term efficacy on fecal microbiota transplantation combined with soluble dietary fiber and probiotics in the treatment of slow transit consti- pation. Zhonghua Wei Chang Wai Ke Za Zhi. 2016;19(12):1355–9.

    Gu L, Ding C, Tian H, Yang B, Zhang X, Hua Y, et al. Serial frozen fecal microbiota transplantation in the treatment of chronic intesti- nal pseudo-obstruction: a preliminary study. J Neurogastroenterol Motil. 2017;23(2):289–97.

    WangJ,GuJ,WangY,LinK,LiuS,LuH,etal.16SrDNAgene sequencing analysis in functional dyspepsia treated with fecal mi- crobiota transplantation. J Pediatr Gastroenterol Nutr. 2017;64(3): e80–e2.

    Brandl K, Schnabl B. Intestinal microbiota and nonalcoholic steatohepatitis. Curr Opin Gastroenterol. 2017;33(3):128–33.

    Zhou D, Pan Q, Shen F, Cao HX, Ding WJ, Chen YW, et al. Total fecal microbiota transplantation alleviates high-fat diet-induced steatohepatitis in mice via beneficial regulation of gut microbiota. Sci Rep. 2017;7(1):1529.

    Philips CA, Pande A, Shasthry SM, Jamwal KD, Khillan V, Chandel SS, et al. Healthy donor fecal microbiota transplantation in steroid-ineligible severe alcoholic hepatitis: a pilot study. Clin Gastroenterol Hepatol. 2017;15(4):600–2.

    Bajaj JS, Kassam Z, Fagan A, Gavis E, Liu E, Cox J, Kheradman R, Heuman D, Wang J, Gurry T, Williams R, Sikaroodi M, Fuchs M, Alm E, John B, Riva A, Smith M, Raylor-Robinson S, Gillevet P. Fecal microbiota transplant from a rational stool donor improves hepatic encephalopathy: a randomized clinical trial. Hepatology 2017 doi: 10.1002/hep.2930

  • Koah tedavisi

    KOAH’ta tedavinin amacı, hastada şikayetlerinde rahatlama sağlamak ve yaşam kalitesini yükseltmek, solunum sıkıntısı ataklarını engellemek, hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak, olası komplikasyonları önlemek ve tedavi etmektir.

    KOAH tedavisinin birinci kuralı sigara kullanımının kesin olarak bırakılmasıdır. Ayrıca solunum yollarını açıcı ilaçlar ile tedavi devam ettirilir, gerektiğinde oksijen verilir, kalp yetersizliği gelişmiş olan hastalarda buna yönelik tedavi de verilmelidir.

    KOAH tedavisinde öncelikle solunum ile alınan ilaçlar tercih edilmeli, bunları kullanamayan hastalarda diğer ilaç formları (tablet, flakon vs.) verilmelidir.

    İleri derecede hastalığı bulunanlar ve ataklar sırasında uygulanan tedaviye rağmen rahatlamayan hastalar hastaneye yatırılarak hastane koşullarında tedavilerine devam edilir.

    Hastalığın tedavisi mutlaka yapılan tetkikler sonucunda hastalığın derecesine göre planlanmalı ve verilecek ilaçlar düzenli kontroller yapılarak hekim tarafından ayarlanmalıdır.

  • Bipolar Bozukluk

    Bipolar Bozukluk

    Eski adıyla manik-depresiff bozukluk. Günümüzde bipolar bozukluk yada iki uçlu duygu durum bozukluğu olarak bilinir. Hastalık keskin bir duygu durumundan tam zıttı olan diğer bir duygu arasında gidiş gelişlerle karakterizedir. Yani kişi önce aşırı hareketli, neşeli, hiperaktif, aşırı iyimser, kendisini çok önemli gören duygular benimserken birden aşırı çökkün, karamsar, enerjisiz, depresif duygular içerisinde bulabilir.
    Bu hastalık genetik geçişlidir. Anne yada babadan birisi Bipolar bozukluğa sahipse çocuklarda görülme oranı %25’tir. Her ikisi birden Bipolar bozukluğa sahipse çocuklarda görülme oranı %50-75 arasındadır.
    Manik Epizodlar bir kaç saatten, birkaç haftaya hatta birkaç aya kadar sürebilir. Hastalık prognozunun (gidişatının) tam olarak ne şekilde ilerleyeceğini bilmenin çok fazla yolu yoktur. Bu durum kişiden kişiye büyük farklılıklar gösterebilir. Bunu ancak tedavi süresinde tespit edebilmek mümkündür. Fakat erken yaşta başlaması genel olarak prognozun kötü gidişatlı olabileceğini düşündürür.
    Bipolar bozukluk tedavi edilmediği taktirde kötüleşerek devam eder. İleri boyutlarda işitsel ve görsel halisinasyonlar yaşanılabilir. Manik yada depresif epizodların tedavisi kadar koruyucu tedavi de büyük bir öneme sahiptir. Koruyucu tedavide başarı oranı %70-80′ i bulmaktadır. Koruyucu tedaviler genelde beş yıl kadar sürmektedir. Bu dönemde farmakoterapi kadar psikoterapilerinde büyük önemi vardır. Ancak hasta ilaç kullanmıyorsa ve manik yada depresif epizodta ise psikoterapi yapılamaz, yapılsa da hiç bir fayda sağlamaz.
    Bipolar hastalarının yakınlarına önemli görevler düşer. Ailelerin hastayı desteklemesi ve sabırlı olmaları gerekmektedir. Aileler epizodları çok iyi takip edebilmeliler, ilaç kullanımını takip etmelilerdir. Aynı şekilde bu hastalarda alkol ve madde kötüye kullanımı olabileceği bilinmelidir. Bu yüzden hastanın ilaç suistimali aileler tarafından her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Hastalar bazen tedavi ekibini yanıltabileceği için aileler yapmış oldukları gözlemleri tedavi ekibine bildirmelidirler. İlaçların yan etkilerini, hastanın ruh halini, hem mani döneminde içine girebileceği riskli durumları, hem de depresyon döneminde ki intihar riskini iyi gözlemleyip tedavi ekibine sağlıklı bilgi aktarımı yapmaları, tedavinin bütününü değiştirebilecek önemdedir.

  • Kanser tedavisinde enfeksiyonlardan nasıl korunabiliriz?

    Kemoterapi gören hastalarda enfeksiyon ilaçların dozuna ve süresine bağlı olarak değişik oranlarda görülebilir. Kemoterapi sırasında alyuvarların sayısının azalmasına bağlı vücut direncinin düşmesi sonucu bakteri ve virüsler üreyerek vücutta enfeksiyonlara yol açabilir. Enfeksiyonun en önemli belirtisi 38 dereceyi aşan 1 saatten uzun süre ateş olmasıdır. Bağışıklık sistemi geçici olarak zayıflamış kişilerde enfeksiyon tedavisi uzun sürebilir. Bu durum kanser tedavide aksamalara yol açabilir.

    Enfeksiyondan korunma konusunda yapılması gerekenler

    Gribal enfeksiyonların sık görüldüğü kış aylarında otobüs alışveriş merkezleri gibi kalabalık ortamlardan mümkün olduğunda uzak durulmalıdır.

    Hastalık bulaşması riskine karşı öpüşüp sarılmaktan kaçınılmalıdır.

    Kişisel hijyene dikkat edilmeli, özellikle ellerin sık sık yıkanmasına, günlük banyo yapılması ve çamaşırların günlük değiştirilmesine özen gösterilmelidir.

    Yenilecek gıdaların temiz ve taze olmasına dikkat edilmelidir.

    Özellikle sebze meyvelerin güzel yıkanması, yemeden önce sirkeli suda bekletilmesi, kabuklu meyvelerin kabuğunun soyularak tüketilmesi enfeksiyon riskini azaltır.

    Ağız hijyenine dikkat edilmesi dişlerin fırçalanması önem arzetmektedir.

    Kemoterapi sırasında beyaz kan hücrelerinde düşmeye bağlı sık enfeksiyon geçiren hastalar hekimini bilgilendirirse tedavinde değişiklik yapılabilir ya da kan değerlerinin düşmesini önleyici iğne kullanımı önerilebilir.

    Kemoterapi alan hastaların 38 dereceyi geçen ateş olması halinde en yakın sağlık kuruluşuna başvurması ve kemoterapi aldığını söylemesi gerekir.

    Kanser tedavisi sırasında enfeksiyon; önlenebilir, önlenemediği durumlarda ise gerekli tedbirlerin alınması halinde tedavi edilebilir bir yan etkidir.

  • Sinsi bir hastalık hepatitler  siz de hepatit hastası mısınız?

    Sinsi bir hastalık hepatitler siz de hepatit hastası mısınız?

    Hepatit B ve C karaciğer sirozu ve karaciğer kanserinin en önemli nedenleri arasında olmasına rağmen binlerce kişi hastalığından habersiz yaşamaktadır;fakat basit bir kan testi ile tanı konulup tedavi etmek günümüzde mümkün hale gelmiştir.

    Sinsice ilerleyen hepatit nedir?

    Belirtileri ve tedavi yöntemleri nelerdir?

    En basit tanımıyla karaciğer iltihabı olan hepatitlerin en önemli nedenleri viralenfeksiyonlardır.

    Viral hepatitler içerisinde yer alan Hepatit A’yı çoğumuz çocukluk döneminde geçirmişizdir ve vücut buna karşı antikor üretmiş, bağışıklık kazanmıştır. Oysa hepatit B ve hepatit C’nin yol açtığı kronik enfeksiyon, karaciğer sirozunun ve karaciğer kanserinin yaklaşık %70-80’ninin sebebidir.

    Genelde mikrop vücuda alındıktan sonra sessiz ve sinsi bir şekilde ilerler.

    İlk enfeksiyon hastaların %20 sinde belirgin sarılığa neden olur. %80 hastada ise sessiz ve sinsi sarılık olmadan geçirilir. Bazen halsizlik, yorgunluk, iştahsızlık görülebilir.

    Genellikle tanı konulamayan, sessiz ilk enfeksiyon sonrası oluşan kronikviral enfeksiyon 10 – 30 yıl arası gibi uzun bir belirtisiz dönemden sonra siroz ve kansere sebep olabilir.

    Klinik belirtiler ancak hastalık ilerlediği zaman ortaya çıkar. Siroza bağlı karaciğer yetersizliği ve kanser en sık ölüm nedenidir.

    Yeni doğanlar, bebekler, ilköğretim çağındaki öğrencilerin tamamı ve erişkin yaştaki risk gruplarında yer alanlar mutlaka aşılanmalıdır. Aşılar son derece güvenlidir. Halk arasındaki yanlış bilgilere itibar edilmemelidir.

    Virüs İnaktif Olabilir

    Kronikinfeksiyon,klinik seyri açısından ikiye ayrılır. Çoğu kişide virüs vücutta olmasına rağmen, çoğalma yeteneği çok sınırlıdır ve karaciğer hasarı yapamayacak düzeydedir. Bu kişilerde durum, ‘inaktif taşıyıcılık’ veya ‘inaktif kronik HBVinfeksiyonu’ olarak adlandırılır. İnaktif taşıyıcılık, inatçı ve genelde ömür boyu süren, selim bir haldir.

    Hastaların uzun süreli takibinde,çok azında ciddi karaciğer hastalığı meydana gelebilir. Yine düşük bir oranda kendiliğinden HBsAg kaybı ve antikorun (anti-HBs) ortaya çıkması söz konusudur.Bunu önceden kestirmek mümkün değildir. Her ne kadar selim seyirli bir durum olarak tanınsa da, inaktif taşıyıcıların en az yılda bir kez kontrolü gerekir.

    Kronik HBV infeksiyonu olanların daha az bir kısmında virüs aktiftir, çoğalarak karaciğerde kronik iltihaba yol açar. HBV, DNA’nın belli bir düzeyin üzerinde pozitifliği ve karaciğer enzimlerinde yükseklikle karakterize durum ‘kronik B hepatiti’ olarak tanımlanır.

    Hastalık bulaşıcı mıdır?

    Kronik hepatit B ve C hastalarının %80’ninin tanı konulmamış hastalığından habersiz normal yaşamını sürdürüyor olması aslında en önemli ve endişe verici gerçeklerden biridir.

    Bugün dünyada yaklaşık 300 milyon kronik hepatit B’Lİ ve 100 milyon kronik hepatitC’lihasta bulunmaktadır.

    Ülkemizde ise 3 milyon kronik hepatit B ve 500 bin civarında kronik hepatit C enfeksiyonluhasta vardır.

    Hastalığın bulaşmasında kimler risk altındadır:

    – Kan transfüzyonu yapılanlar

    – Alkolizm ve uyuşturucu madde bağımlısı olanlar

    – Damardan uyuşturucu madde kullananlar ortak enjektörün kullanılması nedeniyle bulaştırırlar.

    – Cerrahi ameliyat geçirenler

    – Diş tedavisi yaptıranlar

    – Hastanın kan ve vücut salgılarıyla temasta olanlar

    – Seksüel temas (çok eşli cinsel yaşam)

    – Enfekte kişilerin aile bireyleri

    – Erkek homoseksüeller

    – Dövme, “piercing” vb. uygulamaları yaptıranlar

    – Hemodiyaliz hastaları

    Bu durumda binlerce kişi hem karaciğer sirozu hem de karaciğer kanseri gibi ciddi hastalıklara maruz kalma riski altındadır. Ailesinde hepatit B ve C mikrobunu taşıyanlar ve hasta olanlar mutlaka kendilerine ve ailenin diğer bireylerine kan testi yaptırmaları önerilmektedir.

    Dünya hepatit birliğinin” Kayıp insanlar” olarak tanımladığı kişilere son derece basit ve kolay uygulanan her hastane ve laboratuvarda genelde rutin yapılan hepatit B ve hepatit C testleriyle teşhis etmek mümkündür.

    Hepatit B’lihastalar hepatit D(Delta) yönünden de mutlaka araştırılmaları gerekir. Çünkü hepatit D tek başına değil hepatit B ile birlikte görülür. Hepatit B ve D birlikte olduğu zaman tedavisi daha zorlu bir sürece girer ve daha çok önem kazanır.

    Tedavide Başarı Oran Nedir?

    Günümüzde hepatit B ve Hepatit C’nin tedavisi son yıllarda uygulamaya giren son derece etkili ve kolay alınan ilaçlarla iyileşme ve kür sağlama aşamasına gelmiştir.

    Özellikle hepatit C’de virüsü tamamen yok eden küratiftedavininbaşarı oranı %98’in üzerine çıkmıştır. Hepatit B ve C’de erken tedavi şarttır. Sessiz ve sinsi ilerlemesi dolayısıyla gerekli tarama testleri zamanında yaptırılmazsa hasta direkt olarak karşımıza karaciğer kanseri ve karaciğer sirozu olarak gelebilir.

    Halk arasında yaygın olan “eş, dost” tavsiyesiyle iyi geldiği söylenen birçok sözde bitkisel kökenli aktarlarda gelişigüzel; doktor kontrolü olmadan satılan ürünlere kesinlikle itibar edilmemelidir. Bunların çoğu karaciğere toksiktir. Klinikteki tecrübelerimizde bunları kullanan ve karaciğer nakline kadar giden hastalarımızın olduğunu belirtmek isterim.

    Hepatit B’deki ilaçla tedavi başarı oranları da son derece yüksek olup %80-90’lara gelmiştir.

    Tedavide nadir vakalar dışında artık enjeksiyon yerine ağızdan kolay alınan haplarla başarılar sonuçlar alınmaktadır.

    Siroz ve karaciğer kanseri gelişmiş hastalarda tedaviye rağmen istenen iyileşme tam olarak sağlanamazsa bu hastaların bazılarına karaciğer nakli gerekebilir. Karaciğer naklinde de ülkemizde dünyanın en iyi merkezleriyle yarışan sonuçlar alınmaktadır.

    Sonuç olarak kronik hepatit B ve C günümüzde erken teşhis edilir ve takibe alınırsa tedavisi son derece başarılı ve yüz güldürücüdür. Hastalık sessiz ve sinsi ilerlediği için zamanında gerekli tedbirler alınmazsa karaciğer sirozu ve kanseri kaçınılmaz hale gelir.