Etiket: Tedavi

  • Bahar alerjisi ve alerjik astım

    Bahar alerjisinin nedeni polenlerdir. Baharın gelmesi ile birlikte tabiat uyanır ve bitki örtüsü zenginleşir. Bu dönemde çayır otları, bir çok yabani ot, selvi ve zeytin gibi birçok ağaç gözle görülmesi gözle görülmesi mümkün olmayan polenlerini atmosfere salar. Bu polenler havada serbest bir şekilde dolaşır ve rüzgarlar ile çok uzak mesafelere taşınabilirler.

    Bahar alerjisi olan bireyler bu aylarda evden dışarı çıktıklarında, ev veya iş yerindeyken pencerelerini açtığında havada serbestçe dolaşan polenler ile karşılaşır. Bu karşılaşmanın neticesinde polenler nefes yoluyla hava yollarımıza, gözümüze giderek hapşırık, burun akıntısı, burun kaşıntısı, burun tıkanıklığı, kulak ve damakta kaşıntı, her iki gözde sulanma, kaşıntı, kızarıklık gibi belirtilere yol açar.

    Ortaya çıkan bu belirtiler bahar alerjisi, polen alerjisi, saman nezlesi, alerjik nezle olarak adlandırılır. Adından da anlaşılacağı üzere hasta nezle olduğunu düşünür. Hastalar yakınmalarını “benim nezle /gribim hiç geçmiyor, yazın bile nezle oluyorum, bütün gün hapşırıyorum, elimde burun akıntımı silmek için bütün gün tuvalet kağıdı ile dolaşıyorum” şeklinde ifade eder. Alerjik nezle çoğu kez sağlık çalışanları ve hastalar tarafından enfeksiyona bağlı nezle ile karıştırılır.

    Bu nedenle gereksiz antibiyotik kullanımına ve tanıda gecikmelere yol açar. Talihsiz bir şekilde birçok nezle grip ilacı antihistamin ve dekonjestan denen alerji ilaçları içerdiği için bu ilaçlar alerjik nezle belirtilerini azaltacağı için tanı karmaşası daha da artar. Unutmayınız ki alerjik nezlede etken mikroorganizma olmadığı için ateş görülmez.

    Polen alerjisi ilkbahar ve yaz döneminde olur ve polen sezonu bitince bütün hastalık belirtileri tamamen düzelir, fakat her yıl benzer mevsimlerde hastalık belirtileri yeniden başlar ve genellikle her geçen yıl alerjik nezle şiddeti artabilir ve/veya süresi uzayabilir. Hastaların üçte birinde alerjik astım gelişebilir. Alerjik astım belirtileri ise öksürük, göğüste hırıltılı solunum, nefes darlığı, göğüste baskı ve beyaz renkli balgam çıkarmadır. Hastalar göğüsteki hırıltı sesini “sanki göğsümde kedi mırıldıyor” şeklinde ifade eder. Bu yakınmalar akşam ve geceleri, sabahın erken saatlerinde artar. Sigara dumanı, deodorant, parfüm, egzersiz , üst solunum yolu enfeksiyonları, gülme ile tetiklenebilir.

    Polen alerjisinin tanısı deri testi (deri prick testi) ile konur. Tedavide hastalar polenler hakkında bildilendirilir ve korunma yöntemleri anlatılır. Alerjisi olanlar ilkbahar ve yaz aylarında kapı ve pencereleri kapalı tutmalıdır. Sabahın erken saatleri ve ikindi vakti polenlerin yoğun olduğu saatlerdir. Yine bu mevsimlerde piknik yapmak, açık havada spor yapmak, araçla seyahat ederken aracın camını açmak yoğun miktarda polen maruziyetine neden olacaktır. Polen alerjisi olanlar, eve geölince saçlarını yıkamadan yatmamalı ve günlük giysilerini değiştirip, giysilerini çamaşır sepetine atmalıdır.

    Tüm bu tedbirlere karşın polenler tabiatın bir parçası olması nedeniyle polenlerden tamamen korunmak mümkün olmadığı için hastanın şikayetleri azalsa da olmaya devam eder. İlaçlar çok etkili olmakla birlikte kullanıldığı sürece işe yarar, ilaçlar bırakıldığında tüm belirtiler geri gelir. Bu nedenle polen mevsimi bitene kadar hastaların ilaçlara ara vermeden kullanmaları önerilir. İlaçlar hastalığı yok edemediği için ya da alerjinin zamanla ilerlemesini ya da astıma dönüşmesini engelleyemediği için elverişli hastalara aşı tedavisi başlanabilir. Aşı tedavisi polen alerjisi ve alerjik astımın şiddetini azaltabilir ya da düzeltebilir ve yeni alerjilerin gelişmesini engelleyebilir. Aşılarda neye alerjiniz var ise o alerjen yer alır. Alerjiniz olan alerjen cilt altına ya da dil altına belirli ve düzenli aralıklarla ve küçük küçük artan dozlarda verilirse o alerjenle doğal yollarla karşılaştığınızda ya daha az tepki verir ya da hiç tepki vermezsiniz.

    Günümüzde cilt altı ve dil altı olmak üzere iki tür aşı vardır. Cilt altı aşılar ilk 2-4 ay haftada bir gün, daha sonra 4 haftada bir koldan insülin enjektörü ile uygulanır. Dil altı aşılar ise dil altına her gün konur. Her iki aşı yönteminde tedavi süresi 3-5 yıldır. Aşıların etkisi geç başlar, etkinin başlaması haftalar ve aylar sürebilir. Aşılar kesildikten sonra aşıların koruyuculuğu uzun yıllar devam eder. Tedavi süresi uzadıkça, aşıların kesildikten sonraki koruyuculuk süresi o kadar uzar. Her iki aşılama yöntemi etkili olmakla birlikte daha eski bir aşı yöntemi olan cilt altı aşılar daha etkilidir. Bu nedenle enjeksiyon korkusu olmayan çocuk ve yetişkinlerde cilt altı aşı tedavisi daha elverişlidir. İğne korkusu olan kişilerde dil altı aşı tedavisi öncelikli tercih edilebilir. Aşı tedavisinde tedaviden alınacak yanıtlar kişiye ve alerjisi olan alerjen sayısına göre değişir.

    Aşı tedavisi Dünya Sağlık Örgütü’nün onayladığı birçok Avrupa ülkesi ve Amerika’da uygulanan eski bir tedavi yöntemidir. Aşılar kortizon içermez ve hamile kalan hastalarda aşı tedavisi kesilmeden devam edilir. Aşıların alerjik reaksiyon dışında hiçbir yan etkisi yoktur. Alerjik reaksiyon gözlenirse aşı dozu değiştirilerek bu etki ortadan kaldırılabilir. Eğer alerjik reaksiyon düzeltilemez ise tedavi sonlandırılır.

    Özetle başarılı bir tedavi için alerjinizi öğrenmeli, elinizden geldiğince polenlerden kaçınmalı, ilaç tedavisi beraberinde uygun bulunursanız aşı tedavisi yaptırmalısınız . Aşılardan yarar gören hastalarda ilaç sayısı ve/veya dozları azaltılabilir ya da kesilebilir. Bahar alerjiniz olduğunu düşünüyorsanız hastalığınızı küçümsemeyiniz ve mutlaka alerji uzmanına başvurunuz. Çünkü hastalık belirtileri başlangıçta hafif olabilir, kronik seyirlidir zamanla ilerleyebilir ve alerjik astıma dönüşebilir.

    Sağlıklı günler dilerim…

  • Sedef hastalığı ve sedef romatizması

    Sedefi deri ve cilt hastalığı deyip geçmeyin bu aslında bir Bağışıklık Sistemi hastalığıdır!!!

    Tam nedeni bilinmemekle birlikte bağışıklık (immüm), genetik ve çevresel faktörlerin birlikte etki ettiklerinde şüphe edilen sedef hastalığı dünyadan yaklaşık 125 milyon kişiyi etkilemektedir. Vücutta sistematik etkileri olan, deriyle sınırlı olmayan aslında ihmal edilmemesi gereken bir bağışıklık sistemi hastalığıdır. Herhangi bir hastalığın belirtilerinden şüphelenildiğinde hemen bir uzmana danışılmalıdır. Unutulmamalıdır ki bir hastalığın tedavisinde en önemli etmenlerden birisi de erken teşhistir.

    Psöriazis halk arasında sedef hastalığı olarak bilinir, deride kızarıklık, soyulma ve beyaz pullamaları olan döküntülerle karakterize edilir, ancak sedef sadece bir kozmetik sorun olan bir cilt hastalığı değildir. Sedef hastalığı vücudun kendi bağışıklık (immüm) sistemi tarafında deriyi hedef alarak saldırılmasından kaynaklanır, bu yüzden de bir bağışıklık sistemi (ototimmün) hastalığı olarak tanımlanır. Sedef hastalığı, genetik arka planı alan kronik ve karmaşık bir deri hastalığıdır. Sedef hastalığı vücudun kendi bağışıklık sistemi tarafından deriye hedef alarak saldırmasından kaynaklanır bu yüzden bağışıklık sistemi hastalığı olaraktan tanımlanır. Sedefte derinin yanı sıra eklemler omurga da bağışıklık sistemin saldırısına uğrayabilir ve ortaya eklemler omurga iltihaplı romatizmasının gelişmesine neden olabilir. Bu iltihaplı romatizma, Sedef Romatizması olarak bilinir, beş tipi vardır ve neredeyse vücudun herhangi bir eklemini tutabilir, psöriyatik arteritin tedavisi başlangıçta kortizon içermeyen ilaçlardan ibarettir, fakat artrit bu birinci basamak ilaçlara yanıt vermezse, kas iskelet sistemi aynı zamanda İç Hastalıkları ve Bağışıklık Sistemi uzmanı olan romatologlar, hastalığın daha uzun süre kontrol altına alınması için ve vücutta daha fazla immüm hasarının gelişmemesi için bağışıklık sistemini manipüle eden romatizma ve biyolojik adlı ilaçları kullanırlar.

    Cilt ve eklemlerin ötesinde, sedef hastalıkları sistematik olan hastalıklara olan bağıntısı son 10 senede birçok bilimsel çalışmalarla da kanıtlanmıştır. Kardiyovasküler risk faktörü bir aradan toplanmasıyla ortaya çıkan ve Metobolik Sendromumu olarak tanımlanan, sedef hastalarında genel topluma nazaran iki kat daha sıklıkla görünmektedir. Dolayısıyla, kolesterol yüksekliği, tansiyon hastalığı, kandaki yağ oranı ( trigliserid) fazlalığı, şeker hastalığı ve diyabet öncesi ( insülin direnci) gibi rahatsızlıkların sedef hastalığında görülme sıklığı daha fazladır. Sedef hastalığıyla görünen bu risk faktörlerin her biri kalp hastalığı gelişmesine risk arttırmasıyla birlikte, birçok çalışmada sedef hastalığın yarattığı kronik enflamasyon ve iltihabi durum da ayrıca bu risk faktörlerin birbiriyle sinerjik etki yaratarak Koroner Arter/ Kalp Damar hastalığın gelişmesine 2.5 kat arttırmaktadır. Bilimsel çalışmalarda sistematik tedavi yöntemleri özellikle romatolog tarafından romatizma için verilen bazı “ iltihap giderici” ilaçlar, kalp krizin ve koroner kalp hastalığı oranlarının istatiksel açıdan anlamlı bir şekilde azalttığı da kanıtlanmıştır.

    Ayrıca sedef hastalarında iltihaplı barsak hastalığı, kanser, karaciğer yağlanması ve depresyon gibi sağlık sorunları da daha fazla görülmektedir. Ruh sağlığını en çok olumsuz etkileyen hastalıkları olarak bilinir; sedef hastalığı Amerika’da yapılan çalışmalarda sedef hastaların % 96’sının görüntüsünden rahatsız olduğu, %36’sı eşlik eden uyku bozukluğu olduğu, % 40 toplumdan izole yaşadığı görünmüştür. En önemlisi bulgu da sedef hastalarının %20’si intihar düşüncesi içinde olması dikkat çekmiştir.

    TEDAVİDE YENİ YAKLAŞIM

    Bütün bu sebeplerden dolayı, tüm dünyada artık trend olan sedef hastalığının gittikçe bir deri hastalığın ötesinde olduğu ve olası sistematik tutumlardan dolayı bütün tedavi sadece bir dermatoloji ( cildiye) uzmanına yüklenmesi doğru olmadığı düşünülmektedir. Dünyada tıp camiası ve sağlık kuruluşları artık ekip çalışması ve “multidisipliner” yaklaşımla sedefin ( Deri romatizma ve diğer sistemik tutulumları) daha iyi tedavi edilebileceği düşünülmüştür. Eskiden sedefin “ cilt lezyonlarına bir dermatolog “ ve “romatizmasına bir Ramotolog “ bakılmasından ibaretti, ancak çalışmalara göre tedavi yöntemlerinde sedef hastaların dörtte üçünün tedavilerinden memnun olmadığı ve üçte birinin tedavilerinde etki bulamadığı belirlenmiştir. Artık tedavi yöntemlerin ve sistemik hastalıkların risk değerlenmesinde farklı branşlarla birlikte ( örneğin kardiyolog, fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanı, aile hekimi, diyetisyen gibi uzmanlar) kontrol altına alınması hastaya en iyi sonuç getireceği düşülmektedir. Sedef hastasına doğru zamanda en uygun ( klasik ve en yeni) tedavilerin verilmesi konusunda bir Ramotolog uzmanıyla önemi gittikçe artmaktadır, çünkü artık orta- şiddetli sedef ve sedef romatizma hastalarında olay cilt ve eklem tutumundan çıkmış olup öncelikle temeldeki bağışıklık sistemi bozukluğu doğru tedavisiyle “ kaynaktan kontrolü” söz konusudur. Romatem uzman doktor kadrolarını, teknolojik ekipmanı ve Kaplıca bölgesindeki konumunu göz önünde bulundurursak , çok yakında Bursa Romatem Hastanesi sağlık turizm çerçevesinde dirençli Sedef ve sedef romatizmaları için tedavi paketleri planlamaktadır.

    Özel Bursa Romatem Hastanesi bu konuda sedef cilt ve sedef romatizmasının multidisipliner yaklaşımıyla işbirliği yapabilecek Türkiye’nin nadir merkezlerinden biridir. Kendi hekim kadrosunda tam zamanlı uzman Ramotolog, Fizik Tedavi ve Diyetisyen doktorları bir arada bulundurmakla beraber modern ve yeni tedavi yöntemlerini ilaçlı veya ilaçsız tamamlayıcı tıp yöntemlerini özellikle Balneo- Fototerapi ve termal tedaviyle birlikte bağdaştırıp, doğru yapabilen dünyanın sayılı sağlık kuruluşlarından biri olmaktadır. Özel Bursa Romatem Hastanesi, etkili ekip çalışmasını ve sunabileceği farklı ve başarılı tedavi yöntemlerini bir an önce dünyaya bildirip Bölgesel Sedef Tedavi merkezi olma yolundadır ve özel Sağlık Turizm paketleri çalışmalarına başlamıştır.

  • Akupunktur tedavisi nedir ? Nasıl yapılır ?

    5000 YILLIK GEÇMİŞİ İLE AKUPUNKTUR GELENEKSEL AMA AYNI ZAMANDA BİLİMSEL BİR TEDAVİ YÖNTEMİDİR.

    AKUPUNKTUR TEDAVİSİ NEDİR

    BATI TIBBININ MEKANİK BİR MAKİNE GİBİ GÖRDÜĞÜ İNSAN VÜCUDUNU AKUPUNKTUR RUH İLE BİRLİKTE DÜŞÜNÜR VE GÜNCEL TEDAVİLER İLE ÇÖZÜM BULMAKTA HATTA BAZEN HASTALIĞINI ANLAMAKTA ZORLANDIĞIMIZ HASTALARA YARDIMCI OLABİLMEKTEDİR.

    VÜCUDUMUZDA ARTER VEN VE LENFATİKLERİN HARİCİNDE KANALLAR OLDUĞU RADYOİZOTOP ENJEKSİYONLARI İLE GÖSTERİLMESİ İLE AKUPUNKTURDAKİ MERİDYEN KAVRAMI DAHA NET ANLAŞILMIŞ VE AKUPUNKTURUN BİLİMSEL ALANDA ELİNİ KUVVETLENDİRMİŞTİR.

    BU KANALLAR ETKİLEDİĞİ ORGANA SPESİFİK MERİDYENLER OLARAK İSİMLENDİRİLMİŞLERDİR. VÜCUDUMUZ 6 YİN 6 YANG (BUNLAR VÜCUDUMUZDA SİMETRİK OLARAK BULUNURLAR TOPLAMDA 24 ) BİR ÖN TOPLAYICI (REN) BİR ARKA TOPLAYICI (DU ) MERİDYENİ OLMAK ÜZERE TOPLAM 26 ANA MERİDYEN BULUNMAKTADIR. BUNLARIN HARİCİNDE EXTRA MERİDYENLERDE MEVCUTTUR.

    BU MERİDYENLERDE AKUPUNKTUR FELSEFESİNE GÖRE HAYAT ENERJİİSİ OLARAK ADLANDIRILAN CHİ DOLAŞMAKTADIR VE YİNE AKUPUNKTUR FELSEFESİNE GÖRE VAR OLAN HASTALIKLARA BU MERİDYENLERDEKİ TIKANIKLIKLAR YOL AÇMAKTADIR. AKUPUNKTUR NOKTALARI İSE BU MERİDYENLERDE YER ALAN DÜŞÜK ELEKTRODERMAL REZİSTANS GÖSTEREN (ELELKTRİK İLETKENLİĞİ YÜKSEK OLAN) ALANLARDIR. AKUPUNKTURUN TEMEL PRENSİPLERİ İÇERİSİNDE ENDOKRİN, LİMBİK VE OTONOM SİNİR SİSTEMLERİNİN DENGE İÇERİSİNDE ÇALIŞTIRILMASI YER ALMAKTADIR.

    AKUPUNKTUR TEDAVİSİ NASIL YAPILIR

    STERİL TEK KULLANIMLIK ÇOK İNCE ÇELİK İĞNELER İLE MERİDYEN DE TIKANIKLIĞA SEBEP OLAN NOKTALAR ÇEŞİTLİ MUAYENE YÖNTEMLERİ İLE BULUNUR VE O NOKTALARA İĞNELENEREK HASTA SESSİZ SAKİN BİR ODADA 20-30 DAKİKA BEKLETİLİR VE ARDINDAN İĞNELER ÇIKARTILIR SONRASINDA HASTA VE HASTALIĞA BAĞLI OLARAK AKUPUNKTUR YAPAN HEKİM TARAFINDAN GEREKLİ GÖRÜLÜRSE KULAĞA BİR HAFTAYA KADAR KALABİLEN KALICI İĞNELER TAKILIR.

    HASTAYA VE HASTALIĞINA BAĞLI DEĞİŞMEKLE BİRLİKTE AKUPUNTUR TEDAVİSİ ORTALAMA 8-10 SEANS YAPLMAKTADIR.

    AKUPUNKTUR TEDAVİSİNİN ETKİLERİ WHO (DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ) TARAFINDAN KABUL EDİLEN BİR TAMAMLAYICI TEDAVİ ŞEKLİDİR.

    AKUPUNKTUR HANGİ HASTALIKLAR VE DURUMLARDA KULLANILIR

    KİLO VERME

    SİGARA BIRAKMA

    MİGREN

    DEPRESYON

    SİNDİRİM DÜZENSİZLİKLERİ

    UYKU BOZUKLUKLARI

    ALLERJİ

    SINAV STRESİ

    PANİK ATAK

    FASİAL PARALİZİ (YUZ FELCİ İLK ÜÇ AY)

    TİNNİTUS (KULAK ÇINLAMASI)

    ÜRTİKER EGZEMA

    ALLERJİK RİNİT

    ASTIM

    SİNÜZİT

    GEBELİK BULANTISI

    MENOPOZ SEMPTOMLARI

    KEMOTERAPİ VE RADYOTERAPİ SONRASI (BULANTI, HALSZİLİK, BİTKİNLİK)

    LAKTASYON AZLIĞI (EMZİRME DÖNEMİNDE SÜT AZLIĞI)

    İNFERTRİLİTE(KISIRLIK ) ORGANİK SEBEBE BAĞLI OLMAYAN

  • Somataform Bozukluğu Nedir?

    Somataform Bozukluğu Nedir?

    Dsm 5’de Bedensel Belirti ( Somatik Semptom) Bozuklukları ve İlişkili Bozukluklar ismiyle geçer.

    Somataform bozukluğun çeşitli olası semptomları vardır ve farklı kategorilerden oluşur. Kişide farklı pek çok alanda ağrı gözükebilir: baş, sırt, göğüs, karın, eklem, kol ve bacak veya genital organda veya cinsel ilişki gibi ilişkili beden işlevlerinde. Ağrı haricinde; şişkinlik, kabızlık, ishal, bulantı, kusma nöbetleri (hamilelik boyunca olanlar hariç) veya pek çok yemeğe karşı tahammülsüzlük. Cinsel veya üreme sistemlerinde: ereksiyon veya boşalma problemleri, adet düzensizlikleri, aşırı adet kanamaları. Psödonorolojik olarak: körlük, sağırlık, çift görme, boğazda yumru veya yutkunmada zorluk, konuşamama, zayıf denge veya koordinasyon, zayıf ya da felçli kaslar, idrar tutma, halüsinasyonlar (varsanılar), dokunmaya veya ağrıya karşı duyarsızlık, nöbet, bilinç kaybı. Kişi stres verici yaşam olayları karşısında anksiyete veya depresyon yaşamamak için bu tarz fiziksel semptomlar geliştirebilmektedir. Somataform bozukluk olabilmesi için hiçbir tıbbi durumla açıklanamamalıdır. Somataform bozukluğun birçok sebebi olabilir. Genetik ve biyolojik faktörler, psikolojik ve çevresel etkenler, kişilik özellikleri ve psikolojik birçok faktörün etkileşimleri sonucunda bu belirtiler ortaya çıkabilmektedir.

    SOMATAFORM BOZUKLUK BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Somataform bozukluğu yaşayan bireyler genelde fiziksel hastalık şikayetleri ile hastaneye giderler. Birçok pahalı test ve zaman alan etkisiz tedaviler sonucu bireyin var olmayan bir hastalığı varmış korkusuna kapılırlar. Bu kişiler gerçekten bir şeylerin yanlış gittiğine kendilerine güçlü bir şekilde inandırır.  Bu inanış kişilerde işlev bozukluğuna yol açarak kaygı uyandırır. Bu aşamada sağlık çalışanları bu kişileri ruh sağlığı değerlendirmesi için yönlendirmeleri gerekir.

    SOMATAFORM BOZUKLUĞU NE SIKLIKLA GÖRÜLÜR?

    Bedensel belirti bozukluğu erken yaşlardan itibaren 10’lu veya 20’li yaşların başında görülmeye başlar ve kişinin tüm hayatı boyunca sürebilir. Oranı tam olarak bilinmemekle beraber erkekler kadınlara göre bedensel belirti bozukluğundan daha az etkilenmektedir. Yaklaşık olarak her 100 kişiden 12’si hayatında en az bir kez bedensel belirti bozukluğu yaşamıştır.  Bu bozukluk hem genetik hem de çevresel olup aileden aileye geçme eğilimi oldukça güçlüdür. Bedensel belirti bozukluğun eğitim ve sosyoekonomik düşük kişilerde daha sık rastlandığı belirtilmiştir.

    SOMATAFORM BOZUKLUK NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    Somatik semptom ve ilişkili bozukluklar tedavi edilebilir bir sorundur ancak ağrılar adına ilaç kullanımlı tedavilerle ilgili çalışmalar olmasına rağmen uygulanabilir tedavi önerileri yapma konusunda yeterli bilimsel veriler yoktur.  Yapılacak tedavi, onların semptomlarından dolayı yaşadıkları kaygı ve ağrıları azaltmaya yardımcı olur. Psikoterapi somataform bozukluk tedavisi için önemlidir. Kişiye uygun olan terapi yaklaşımları uygulanabilmektedir.

  • Travma Sonrası Stres Bozukluğu Nedir?

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu Nedir?

    Her üç kişiden biri, hayatlarının belli bir döneminde ciddi travmatik olaylar yaşarlar. Doğal afetler, ölümcül hastalıklar, savaştan kurtulma, tecavüz, kaçırılma, rehin alma, uçak kazaları, uygun olmayan cinsel yaşantılar, yakınlarının kaybı gibi hayatımızı derinden etkileyecek olaylar başımıza geldiğinde insanın kendisine ve dünyaya olan inançlarının sarsılmasına yol açar. Bu olaylar kişide stres tepkileri oluşturur. Bu tepkiler anormal durumda verilebilecek normal tepkilerdir. Travmatik olaydan sonra da verilmesi beklenir. Ancak bu tepkiler etkisini daha da arttırarak devam ediyor ve kişinin sosyal ve günlük hayatında da işlevselliğini bozuyorsa hala bu travmatik olayları yaşıyor gibi hissedip, hatıraları anımsıyorsa, uyumakta zorluk çekiyor ve günlük aktivitelerini yerine getirmekte zorluk çekiyorsa Travma Sonrası Stres Bozukluğu olabilir.

    TRAVMA SONRASI STRES BOZUKLUĞU BELİRTİLERİ NELERDİR?
    Yaşanan travmanın üzerinden belli bir süre geçtikten sonra kişi eğer travmatik olayı tekrar tekrar yaşıyorsa, aşırı titreme gibi aşırı fizyolojik uyarılmalar görülüyorsa, suçluluk veya olanlardan kendini sorumlu tutuyorsa, olumsuz inanç ve duygulara sahipse ve bu semptomlar dört haftadan uzun sürüyorsa Travma Sonrası Stres Bozukluğu belirtileridir.

    Travmatik olayların yanı sıra kişinin içsel karakter yapısı ve kalıtsallık gibi faktörler Travma sonrası stres bozukluğunun ortaya çıkmasında rol oynayabilir. Düşük zeka ve düşük eğitim durumunda TSSB ile bağlantılıdır.

    Son olarak bir travma ne kadar korkutucu olursa ve ne kadar uzun sürerse, TSSB görülme olasılığı o kadar artar. Travma sonrası stres bozukluğu görülen bireylerin neredeyse yarısı birkaç ay içinde toplanırken diğerleri yılarca bu durumun zorluğunu yaşayabilir.

    TRAVMA SONRASI STRES BOZUKLUĞU NASIL TEDAVİ EDİLİR?
    Travma sonrası stres bozukluğu ilaç tedavisi ve psikoterapi birlikte uygulanabilir. Tedavide kişinin ihtiyaçları göz önünde bulundurularak tedavinin gidişatı hakkında bilgilendirmek önemlidir. Psikoterapötik tedaviler arasında EMDR (Eye Movement Desensitization and Reprocessing) yaklaşımı ve Bilişsel Davranışçı terapiler de uygulanabilir.

  • Beslenme ve Yeme Bozuklukları

    Beslenme ve Yeme Bozuklukları

    Beslenme ve yeme bozukluğunun temel özelliği kişinin kendini –zayıf olsa bile- şişman olarak algılaması ve kilo almamak için aşırı gayret sarf etmesidir. Diğer pek çok davranış gibi bu davranış da aşırıya kaçınca tehlikeli hatta ölümcül olabilmektedir. Beslenme ve yeme bozuklukların alt başlıkları vardır. Bunlardan ilki;

    ANOREKSİYA NERVOZA

    ANOREKSİYA NERVOZA NEDİR?

    Anoreksiya nervoza kişinin kilo alma konusunda yaşadığı aşırı korku ve kaygıdır. Bu kaygıyla baş edebilmek için yemek yemeyi dikkat çekecek ölçüde azaltırlar.Kendileriyle alakalı aşırı kilolu olduklarına dair yanlış benlik algısına sahiptirler.

    Sosyal çevre, arkadaş ve aile ilişkileri, mükemmeliyetçi kişilik yapısı, güven azlığı, anksiyete, vücut görüntüsünden memnun olmama gibi kriterlerin en yoğun yaşandığı dönem olan ergenlikte görülme sıklığı daha fazladır. Anoreksiya nervoza, kadın nüfusunun %1’in altında bir kısmını etkiler. Erkeklerde ise bu oran kadınların oranın üçte biridir. Bale, mankenlik, jimnastik yapma(kadınlar) veya jokey ve uzun mesafe koşucuları (erkekler) gibi bedeni kontrol altında tutmayı gerektiren işlerle uğraşan ergenlerde ve genç yetişkinlerde yaygın olarak görülür.

    ANOREKSİYA NERVOZA BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Kişi aşırı kilolu olduğuna dair çarpık benlik algısı sebebiyle yemek yemeyi ciddi ölçüde azaltıp, ağır egzersizler yapar.Bazen yediklerini çıkarma ve kusma da görülür.Anoreksiya nervoza ciddi boyutlarda sağlık sorunlarına yol açabilir. Yavaş kalp atışı, düşük tansiyon gibi anormal hayati belirtilerin yanı sıra anemi, kemik yoğunluğunun azalması ve EGK’deki değişim gibi anormal laboratuar ve test sonuçları da olabilir. Genel örneklemdeki hastaların üçte ikisi her ne kadar 5 yıl içinde daha iyiye gitse de ölüm oranı (madde kullanımı, intihar ve yetersiz beslenme gibi nedenlerden dolayı) genel nüfustakinden 6 kat daha fazladır.

    BULİMİYA NERVOZA

    BULİMİYA NERVOZA NEDİR?

    Günlük hayatta yemek yerken sıradan kişiler yemeğin tadını çıkararak ve yavaş yerler.Bulimiya nevrozu tanısı alan kişiler ise genel olarak stres ve depresyon sebebiyle normal olan öğünden daha fazlasını daha hızlı yiyerek, yedikleri öğünü geri çıkartırlar. Kontrolsüz davranışlarının farkında oldukları için bu kişiler genelde yalnız başlarına yemek yerler. Anoreksiya nervoza tanısı alan kişilere benzer şekilde bulimiya nervoza hastaları da kendi dış görünüşlerini, bedenlerinin nasıl göründüğüyle aşırı ilgilenir. Ancak anoreksiya tanısı alan kişiler gibi aşırı kilolu olduklarına dair kendileriyle ilgili çarpık beden algıları yoktur.

    BİLUMİYA NERVOZANIN GÖRÜLME SIKLIĞI NEDİR?

    Bulimiya nervoza anoreksiyadan daha yaygındır. Yetişkin kadınların %1-2’sini etkilerken erkeklerde daha az görülür. Yine anoreksiyadaki gibi jimnastik, dans, modellik gibi mesleklere sahip kişilerde daha sık görülmektedir. Başta duygudurum ve kaygı bozuklukları olmak üzere, dürtü denetimi ve madde kullanımı ile ilgili problemler bulimiya nervoza hastalarının eş tanısı olmaktadır. 

    Bulimiya nervoza tanısı alan bireylerin yarısı zaman geçtikçe tamamen iyileşme sağlamaktadır. Dörtte biri gelişme gösterirken diğer bireyler kronik bulimik davranışa doğru evrilmiştir. Anoreksiya nervozaya göre ölüm oranı daha düşüktür. Fakat intihar oranı bulmiya nervozada genel nüfustan yüksektir.

    ANOREKSİYA NERVOZA VE BULİMİYA NERVOZA’DA TEDAVİ

    Anoreksiya nervoza ve bulimiya nervoza ölümcül bir hastalık olduğu için tedavileri de oldukça zordur. Anoreksiyada kişi tehlikede olduğunu kabul etmez, bulimiyada ise kişi tedavi görürse tekrar kilo alacağından korktuğu için tedaviye yanaşmaz. Bu yanlış inanışlar işi tedaviyi zorlu hale getiren nedenlerdir. Tıbbi yöntemler, psikolojik danışmanlık ve beslenme tedavisi birlikte yürütüldüğünde daha sağlıklı sonuçlar alınır. Hastaya ilk olarak düzenli yeme alışkanlığı ve sağlıklı diyet kabul ettirilmelidir. Ardından psikoteröpatik yöntemlerle bireyin yanlış inanışlarının altında yatan nedenlere odaklanır. Tedavi süresi birkaç aydan birkaç yıla uzayabilir. Diğer bir sorun da tedaviden sonra tekrarlanabilir oluşudur.

  • Duygudurum Bozuklukları

    Duygudurum Bozuklukları

    Neşe ,hüzün, öfke gibi çok çeşitli duygusal yaşantımız vardır. Gün içerisinde olumlu veya olumsuz birçok duygu yaşarız. Duygudurum bozukluğu olarak tanımlanan hastalık grubunda yer alan bireyler ise şartlara ve duruma uygunsuz ve abartılı duygu durumu içinde yaşarlar. Bu bireyler belli bir dönemde depresyon da yaşar fakat bazılarının yükselmiş duygu durumları da olmaktadır. Duygudurumun mutsuzluk, çaresizlik, üzüntü, umutsuzluk, keder yönünde kayması depresyon; neşe, coşkululuk, mutluluk, sevinç yönünde kayması ise mani düşündürür.

    MAJÖR DEPRESYON

    Depresyon genellikle duygudurumunun normale göre daha düşük olması şeklinde yaşanır.Depresyonun var olan semptomları kişiden kişiye değişiklik gösterebilir.İştahsızlık, kilo kaybı veya çok yeme görülebilir. Yine uykuda artış veya uykusuzluk ve uykunun kalitesinde azalma görülebilir. En az iki hafta süren bu çökkün duygudurumunda ilgi azalmaları ve her zaman yaptığı aktivitelerden zevk alamama yaşanır. Yorgunluk, konsantrasyon bozukluğu, değersiz veya suçlu hissetme ve ölmeyi isteme veya öz kıyım düşünceleri ile de kendini gösterir.

    DEPRESYON BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Depresyonda olan kişi, genellikle bitkinlik ve enerji düşüklüğü olarak ifade ettikleri yorgunluktan şikayet eder. Aynı zamanda konsantre bozukluğu ve dikkatini sürdürme konusunda yaşadığı zorluklar yüzünden çoğu zaman okuduklarını anlayamazlar. Karşılıklı konuşurken yavaş ve uzun duraksamalarla, az sözcük kullanarak konuşurlar.Normalde yaparken zevk aldıkları aktivitelere karşı ilgilerini tamamen yitirirler. Gün boyu mutsuzluk, üzüntü, ağlama isteği içerisindeyken  sorumluluklarını yerine getiremeyecek olmasından dolayı kendilerini suçlu ve değersiz hissederler. Sanki içinde bulundukları durum hiç geçmeyecekmiş gibi düşünür ve kendilerini umutsuzluk içerisinde bulurlar.

    KİMLER DAHA ÇOK DEPRESYONA GİRER?

    Depresyon; insanların %7!sini etkileyen ve kadınlarda erkeklere oranla  kat daha fazla görülen oldukça yaygın bir durumdur. Genellikle 20’li yaşların ortalarında başlar fakat çocukluktan yaşlılığa kadarda herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir.

    Yaşam olayları, çevresel stres, travmalar, cinsel istismar, ihmal, aile içi şiddet, ayrılık, boşanma, işten ayrılma, sevilen birinin kaybı gibi yaşanan olaylar depresyona sebep olabilmektedir.

    DEPRESYON TEDAVİSİ NASILDIR?

    Yapılan araştırmalar sonucu depresyonun yüksek oranda tedavi edilen bir hastalık olduğunu biliyoruz. Tedavisinde ilaç kullanımının yanı sıra bireysel psikoterapi de en çok tercih edilen uygulamalar arasındadır. Çoğunlukla iki yöntemin birlikte uygulandığı depresyon tedavilerinde başarı oranları daha yüksektir. Hafif şiddetli depresyonda psikoterapi öncelikli olarak uygulanabilmektedir. Terapideki hedef ise depresyonda olan bireylerin yaşama dair olumsuz düşünceleri farkına varmasını sağlamak, uyumu bozan düşüncelerin yerine daha sağlıklı düşünce becerilerinin kazanılmasına yardım etmektir.

    BİPOLAR BOZUKLUK

    İki uçlu mizaç bozukluğu veya Manik – Depresif Bozukluk olarak da adlandırılır.

    BİPOLAR BOZUKLUK NEDİR VE BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Bipolar bozukluk kişinin duygudurumunun sürekli değişkenlik göstermesidir. Ruh hali sabit ve sürekli değildir. Eğer depresif dönemde ise mutsuzluk, umutsuzluk, hüzün, zevk alamama gibi depresyonun belli kalıpları görülür. Eğer kişi manik dönemde ise;  pek çok kişide görülen yüksek özgüven, az uykuyla dinlenme ve yükselmiş aktivite görülür. Riskli iş girişimleri, yargılama kapasitelerinde kayıp, korunmasız cinsel ilişkiler, fikirlerini, planlarını ve işlerini, dinleyen herkese anlatmaya  karşı aşırı istek, yüksek sesle hızlı baskın konuşma, coşkulu duygu durum, rahatsız edici veya saldırgan davranışlar gibi özellikler meydana gelmektedir.

    BİPOLAR BOZUKLUĞUN GÖRÜLME SIKLIĞI NEDİR?

    Erkeklerde ve kadınlarda eşit derecede görülmektedir ki bu da genel yetişkin nüfusunun yaklaşık %1’ini oluşturmaktadır. Bipolar bozukluk güçlü bir şekilde kalıtsaldır. Çoğunlukla ergenlik dönemi ya da ilk yetişkinlik dönemi ortaya çıkmaktadır.

    BİPOLAR BOZUKLUK TEDAVİSİ NEDİR?

    Bipolar bozukluk tedavisinde ilaç kullanımının yanı sıra psikoterapi alınması da oldukça fayda sağlar. Psikoterapi sayesinde kişinin manik ve depresif atakları tetikleyen stres faktörleri üzerinde çalışarak, stresle başa çıkma yöntemleri geliştirir.

  • Obezite ilaçla tedavi edilebilir mi?

    Yıllar içinde değişen ve gelişen ekonomik ve toplumsal şartlar, gelişmiş ve pek çok gelişmekte olan ülkede aşırı kiloya bağlı sağlık problemlerini ciddi şekilde arttırmıştır. Ülkemizde de obsezite oldukça önemli sağlık problemlerinden biri olmaya başlamıştır. Ülkemizde obezite sıklığı ile ilgili yapılan çalışmalarda kadınlarda %44,2, erkeklerde ise %25 düzeyini bulan sonuçlar vardır. Özellikle çocuk ve adelosan (genç erişkin) dönemi obezite sıklığı dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızlı bir şekilde artmaktadır.

    Sağlık için yapılan harcamalara ilişkin veriler obezite tedavisinin pahalı bir tedavi olduğunu göstermektedir. Obesite ile sıklıkla birlikte görülen ; diyabet , hipertansiyon, iskemik kalp hastalığı, bazı kanser türleri , kas iskelet sistemi hastalıkları maliyeti daha da arttırmaktadır. Obesite, ömür boyu devam etme potansiyeli olan kronik bir hastalıktır. Tedavisi de aynı şekilde ömür boyu sürmektedir. Tedavi teorik olarak basit görünse de pratikte oldukça güçtür.

    Obezite tanısı Dünya Sağlık Örgütü (WHO ) ‘ ne göre, vücut kitle indeksi ( BMI ) düzeyine göre yapılmaktadır;

    BMI 25 – 29,9 arasına grade I obesite

    BMI 30-39,9 arasına grade II obesite

    BMI 40 ın üzerine grade III obesite denmektedir.

    Obezite tedavisi için kilo kaybı gereklidir, ancak bu hekim ve hastanın tek hedefi olmamalıdır. Asıl amaç kiloyu ne pahasına olursa olsun düşürmek değil, sistemleri koruyarak hastanın uzun vadede sağlıklı kalmasını sağlamaktır.

    Tedavinin ana başlangıç noktası, gıda alım miktarının, gıda içeriğinin. Hastanın fiziksel aktivitesinin ayarlanmasıdır. Bu yaklaşım , tüm tedavi seçeneklerine eşlik edecek olmazsa olmaz olan yaşam şekli değişikliğini içermektedir. Obezite tedavisinde cerrahi yaklaşım da dahil olmak üzere kalıcı yaşam şekli değişikliği yapılmazsa uzun süreli tedavi başarısı sağlanamaz ve hastalık tekrar eder.

    BMI’ i yüksek olan her hastada obezite tedavisi yapılma zorunluluğu yoktur. Örneğin, orta derecede bestesi olan ancak eşlik eden hastalığı olmayan hastalarda özellikle tıbbı yardım istemedikleri sürece tedavi gerekli değildir. Bu hastalarda gereksiz ve yanlış yaklaşımlar anoreksia yada bulimia gibi yeme bozukluklarını tetikleyebilmektedir. Psikiyatrik nedenlerle gelişen yeme bozukluklarında öncelikle bu problemin çözümü gereklidir.

    Tedaviye yönelik yöntemler sırası ile ; diyet, egzersiz, davranış terapisi, ilaç tedavisi ve en son cerrahi tedavidir.

    İlaç tedavisi yeni gelişmelerle birlikte tedavide başarı oranını arttırmaktadır. İlaçlardan beklentimiz, enerji alımının azaltılması, besinlerin emiliminin engellenmesi, enerji harcanmasının arttırılması, sağlıklı kiloya inince o düzeyin korunmasıdır. Tedavide ilaçların kullanılması uygun vakalarda cerrahiye gidişi azaltmaktadır.

  • Romatoid artritte erken teşhis önemli

    Halk arasında “iltihaplı romatizma” olarak bilinen romatoid artrit, öncelikle küçük eklemlerin (el eklemleri, el bileği ve ayak eklemleri) tutulduğu, kronik, yani 6 haftadan uzun süreli seyir gösteren ve tuttuğu eklemde sakatlığa neden olan bir eklem hastalığıdır.

    Hastalık aynı zamanda; akciğer, böbrek, cilt, sindirim sistemi gibi birçok organ ile sistemi de tutabiliyor ve hasara neden olabiliyor. Romatoid artrite neyin sebep olduğu tam olarak bilinmiyor. Ancak kişinin genetik yapısı, sigara ve geçirilen bazı enfeksiyonlar gibi çeşitli çevresel faktörlerin buna yol açabileceği düşünülüyor.

    Her 100 kişiden birinde hayatının bir döneminde görülen romatoid artrit, kadınlarda, erkeklere nazaran 3 kat daha fazla ortaya çıkıyor. Bunda hormonal faktörlerin rolü olduğu düşünülüyor. Neyse ki erken tanı ve uygun tedaviler sayesinde eklemde gelişebilecek hasarı ve sakatlığı engellemek mümkün olabiliyor. Bu nedenle öncelikle hastalığın belirtilerini bilmek ve zamanında hekime başvurmak büyük önem taşıyor.

    Romatoid artritin en belirgin 5 işaretini şöyle sıralayabiliriz;

    1. Eklem ağrısı

    Eklemlerde ağrı ve hassasiyet, romatioid artrit hastalarının en sık karşılaştıkları yakınmaları oluşturuyor. Romatioid artrit ağrısı, her 2 el eklemlerini, el bileklerini veya ayak eklemlerini simetrik olarak etkiliyor ve 6 haftadan daha uzun sürüyor.

    2. Eklemlerde katılık

    Sabahları yarım saatten daha uzun süren eklemlerdeki katılık (tutukluk) hissi, çok sık karşılaşılan diğer bir şikayet. Bazen bu bir yaralanma sonucunda gelişebilse de, yaralanma yoksa bir romatoloji uzmanına danışılması gerekiyor.

    3. Şişlik

    Romatoid artitte oluşan iltihaba bağlı olarak; el bilekleri, küçük el veya ayak eklemlerinde şişlikler oluşuyor. Bu şişlikler hem eklem aralığında sıvı birikmesine, hem de eklemdeki iltihaba bağlı ödem nedeniyle gelişiyor. Bu sıvı, diz ve ayak bileklerinde de görülebiliyor.

    4. Halsizlik

    Kronik (müzmin/uzun süreli) hastalıklar, yorgunluk ve bitkinlik hissine neden olabiliyorlar. Ancak romatoid artrit nedeniyle gelişen yorgunluk çok fazla oluyor ve genelde hastaları doktora götüren önemli bir yakınmayı oluşturuyor.

    5. Hareket kaybı

    Romatoid artit tedavi edilmezse eklemlerde hareket ve işlev kaybına yol açıyor. Ancak, doğru tedavi ve teşhis sayesinde bu hastalar normal bir hayat kalitesi yakalayabiliyor.

    Romatoid artit tedavi edilmezse eklemlerde hareket ve işlev kaybına yol açıyor. Ancak, doğru tedavi ve teşhis sayesinde bu hastalar normal bir hayat kalitesi yakalayabiliyor.

    Erken tanı ve tedavi sakatlığı önlüyor, romatoid artrit tedavi edilmediğinde, her bir alevlenmeyle, eklemde hasar gelişiyor. Bu hasarın gelişme süresi ve şiddeti kişiden kişiye farklılık gösteriyor. Sonuçta, eklemde hareket açıklığında kısıtlılıkla giden sakatlığa yol açıyor. Romatoid artrite bağlı eklemlerdeki sakatlıklar, genellikle ilk 2 yılında geliştiği için, hastalığın erken dönemde tanınması ve kontrol altına alınması çok önemli. Hastalığa bağlı organ tutulumları ise genellikle ilk 5 yılda belirti veriyor. Bu nedenle hastaların sadece eklemleriyle değil, tüm sistemleriyle ayrıntılı değerlendirilmeleri gerekiyor. Romatoid artriti tamamen ortadan kaldıracak bir tedavi yok. Ancak tedaviler sayesinde semptomlar azalıyor ve sakatlık büyük oranda önlenebiliyor.

  • Ankilozan spondilit sinsi ilerliyor

    Özellikle omurgayı etkileyen kronik, ilerleyici, ağrılı sebebi bilinmeyen romatizmal bir hastalık olan Ankilozan spondilitin nedenleri, belirtileri ve tedavisi hakkında bilinmesi gerekenleri şöyle anlatabilirim. Öncelikle;

    Ankilozan Spondilit Nedir?

    Ankilozan spondilit (AS), çoğunlukla genç yaşlarda ortaya çıkan ve esas olarak omurgayı ve omurganın son kısmı ile leğen kemikleri arasında yer alan sakroiliyak eklemleri etkileyen inflamatuvar (iltihaplı) bir romatizmadır.

    Görülme sıklığı genellikle % 0.1-1.4 arasında değişir. Ülkemizdeki her 1.000 kişiden 5’inde (%0.5 sıklıkta) AS olduğu tahmin edilmektedir

    AS’nin nedeni tam olarak bilinmemektedir. Ancak hastalığın ortaya çıkışında genetiğin önemli rolü olduğuna inanılmaktadır. AS’li çoğu hasta HLA-B27 olarak adlandırılan bir gene sahiptir. AS’ye genetik olarak yatkın kişilerde çevresel bir faktörün tetikleyici etkisiyle bağışıklık sisteminin aşırı miktarda çalışması ve vücudun kendisine zarar vermesi sonucunda hastalık ortaya çıkabilmektedir.

    Hastalığın Belirtileri Nelerdir?

    Bu hastalığın en önemli belirtisi inflamatuar karakterde bel ağrısıdır. Bu ağrının özellikleri şöyledir:

    Kırk yaştan önce başlaması,

    Sinsi başlangıç göstermesi,

    Üç ay veya daha uzun sürmesi,

    Dinlenmeyle, özellikle gecenin 2. yarısında veya sabaha karşı ortaya çıkması ve hareketle azalması,

    Yarım saatten daha uzun süren sabah tutukluğunun/katılığının olması,

    Nonsteroid antiinflamatuvar ilaçlar (NSAİİ) olarak bilinen kortizon olmayan anti-inflamatuvar ilaçlara çok iyi yanıt vermesidir.

    Ankilozan Spondilitin Vücutta Etki Mekanizması

    AS’de kas-iskelet sistemindeki belirtiler dışında;

    Tekrarlayıcı ön üveit atakları (gözde kızarıklık ve ağrı),

    Ağız içerisinde aftlar (ortası beyaz kenarı kızarık ufak yaralar),

    Çeşitli deri bulguları (sedef, eritema nodosum),

    İltihaplı bağırsak hastalığı (Crohn hastalığı veya ülseratif kolit) nedeniyle uzun süren kanlı ishal ve karın ağrısı gelişebilir.

    Çok nadiren aort (en büyük atardamar) kapağında inflamasyon ve aort yetmezliği ve kalpte iletim bozuklukları ortaya çıkabilir.

    Merhum Mete Işıkara’nın da hastalığı olarak bildiğimiz bu hastalıkta tedavi yaklaşımı nasıl olmalıdır?

    AS, ömür boyu devam eden bir hastalıktır. Kesin tedavisi yoktur ama eldeki tedavi seçenekleri ve düzenli egzersizlerle çoğu hastada iyi bir yaşam kalitesi sağlanır.

    İlaç Tedavisi

    Nonsteroid Antiinflamatuvar İlaçlar Nonsteroid antiinflamatuvar ilaçlar (NSAİİ) Çeşitli kas iskelet sistemi hastalıklarında kullanılan kortizon olmayan anti-inflamatuvar ilaçlardır (indometazin, diklofenak, naproksen, etodolak, meloksikam vb). Halk arasında yaygın olarak ağrı kesici olarak bilinen bu ilaçlar yalnız ağrıyı ve tutukluğu gidermekle kalmaz, aynı zamanda romatizmal inflamasyonu (iltihabı) da baskılarlar; hastaların %60-70’inde oldukça etkili olurlar. Bu ilaçlara karşı yanıtsızlık olduğu sonucuna varmadan önce, en az 2 veya 3 farklı NSAİ ilacı, en az 3-7 gün süreyle ve tolere edilebilen anti-inflamatuvar dozda (yüksek dozda) kullanmak gerekir. Önemli bir başka konu da; yakınmalar devam ettiği sürece bu ilaçları kullanma gerekliliğidir. Bu süre hastalığın durumuna göre farklılıklar gösterebilmektedir. Öte yandan son yıllarda yapılan sınırlı sayıdaki araştırmanın sonuçları, bu ilaçların hastalığın ilerleyişini yavaşlatabileceğine işaret etmektedir

    Hastalık Modifiye Edici (2. Grup) İlaçlar

    Periferik eklemlerde artriti(şişlik) olanlarda veya etkin dozda ve yeterli sürede NSAİİ tedavisine yanıt vermeyen omurga ve sakroiliyak eklem tutulumlu hastalarda ya da iltihaplı bağırsak hastalığı, sedef romatizması olanlarda; salazopirin ve haftalık düşük doz metotreksat gibi hastalık modifiye edici ilaçlar kullanılabilir.

    Biyolojik Tedaviler:

    Son zamanlarda tedaviye giren biyolojik ilaçlar içinde yer alan TNF blokerleri (adalimumab, etanersept, infliksimab, golimumab ve sekukinumab), AS tedavisinde son derece etkili olan ilaçlardır. Biyolojik tedaviler hastalık aktivitesinin baskılanmasında, fonksiyonel durumun ve yaşam kalitesinin iyileştirilmesinde çok etkili ilaçlardır. Etkin dozda ve yeterli sürede NSAİİ tedavisine yanıt vermeyen AS’li hastalarda kullanılırlar. Periferik artriti olan hastalarda biyolojik tedavi öncesi genellikle salazopirin ve metotreksat gibi ilaçlar denenir. Biyolojik ilaçların kullanımı sırasında infeksiyonlara, özellikle tüberküloza yatkınlık artabilir. Bu nedenle bu ilaçların, sadece gereken durumlarda ve dikkatli bir şekilde kullanılmaları gerekir. Biyolojik ilaçlarla tedavi öncesi akciğer grafisi çekilmesi ve tüberkülin deri testi yapılması gerekmektedir. Bu şekilde değerlendirilen ve gerektiğinde koruyucu tedavi uygulanan hastalarda tüberküloz riskinden korunma sağlanmaktadır.

    Ankilozan Spondilitte egzersiz tedavinin en önemli parçalarından biridir. Düzenli olarak yapıldığında hareket kısıtlılığının gelişmesini yavaşlatır ve postürün korunmasına yardım eder. NSAİİ’ler ağrıyı ve hareket kısıtlılığını azaltarak, günlük egzersizlerin daha rahat yapılmasını sağlar.

    Bu hastalıkta cerrahinin yerini şöyle açıklayabilirim; ciddi seyirli AS’de, özellikle kalça ve diz gibi büyük eklemlerde protez gerekebilir. Omurganın ileri düzeydeki öne doğru eğilmelerinde, cerrahi düzeltme gerekebilir ama riskli olması nedeniyle sadece bazı hastalarda uygulanabilmektedir.

    Ağrılı bir hastalık genellikle başka hastalıklarla karıştırılmaktadır. Hastaların çoğunda ilk başvuru yakınması olan inflamatuvar bel ağrısının tanınması, AS tanısındaki en önemli ipucudur. Bel ağrısı, en sık doktora başvuru nedenlerinden biridir; sıklıkla birkaç gün içerisinde düzelebilen mekanik nedenlerden kaynaklanır. Ancak çoğu kez gereksiz yere çekilen bel MR’ları hastaların yanlışlıkla “bel fıtığı tanısı almalarına neden olmaktadır. Çünkü, bel fıtığı olmayan kişilerde çekilen bel MR’larının önemli bir bölümünde bile bel fıtığı ile uyumlu görünümler saptanabilmektedir. Bu yüzden yukarıda bahsettiğimiz özellikte yani; genç yaşta başlayan, 3 aydan uzun süren, sabahları daha kötüleşen, sabahları tutukluk yapan bel ağrısı varsa bir Romatoloji uzmanına muayene olmakta fayda var.

    Hastalar yaşam kalitelerini arttırmaları için, düzenli doktor kontrolüne giderek uygun tedavinin alınması, egzersizleri aksatmadan düzenli yapılması ve son olarak sigara içilmemesini öneririz.