Etiket: Tedavi

  • KISIRLIK

    KISIRLIK

    Doğurganlık çağındaki bir çiftin herhangibir doğum kontrol yöntemi kullanmadan, en az bir yıl düzenli cinsel ilişkiye girmesine rağmen gebeliğin oluşmamasına “kısırlık” (infertilite) denir. Daha önceden gebe kalmış veya çocuğu olan bir çiftin, istemesine rağmen gebe kalamamasına ise “sonradan gelişen kısırlık” (sekonder infertilite) denir. Hiçbir problemi olmayan ve düzenli cinsel hayatı olan bir kadının, bir ay süresince gebe kalma şansı % 20-25 kadardır.

    Görülme sıklığı ne kadardır?
    Üreme çağındaki evli çiftlerin yaklaşık % 10-15 kadarında kısırlık mevcuttur. Kısır çiftlerde yapılan incelemelerde %40’ında nedenin erkekte, %40 kadarında kadında, %10’unda hem erkek hem kadında olduğu belirlenmiştir. %10 çiftte ise herhangibir neden bulunamamaktadır. Bu duruma açıklanamayan kısırlık denilir. Gelişmiş toplumlarda eğitim ve kariyer beklentileri nedeniyle çocuk isteğinin ileri yaşlara ertelenme eğilimi mevcuttur. Kadınlarda 30’lu yaşların sonları ve 40’lı yaşların başlarında yumurtalık rezervleri ve doğurganlık kapasitesi azalmaya başlar. Bu durum daha fazla çiftin yardımcı üreme yöntemlerine (tüp bebek) başvurması sonucunu doğurur. Ülkemizde kısırlık sadece ilgili çifti değil, geniş bir sosyal çevreyi de etkilemektedir. Özellikle tedavi sürecinin uzadığı durumlarda, bu çiftler üstlerinde çok büyük bir sosyal ve psikolojik baskı hissetmektedirler. Aslında bu durum da tedavi sürecine olumsuz etki yapmaktadır. 

    Kısırlık nedeniyle başvuran çift nasıl değerlendirilir?
    Çift birlikte değerlendirmeye alınır. Cinsel hayatları, beraberlik sıklıkları sorgulanır.
    1.) Öncelikle erkekte meni tahlili (spermiogram) istenir. Üç günlük cinsel perhizden sonra yapılan meni tahlili değerlendirilir. Miktarı 2 ml den fazla, hücre sayısı (sperm) ml. de 20 milyondan fazla, hücrelerin hareketlilik oranı % 50′ den fazla, normal hücre oranı % 30’dan fazla olmalıdır. Meni tahlilinde anormallik tespit edilen kişiden bir süre sonra ikinci bir tahlil istenir ve değerlendirilmek üzere bir üroloji uzmanına gönderilir.
    2.) Kadındaki kısırlık nedenleri 4 başlık altında incelenebilir.
    a.) Yumurtlama bozuklukları: Kadındaki kısırlık nedenlerinin %30-40 kadarını oluşturur. Kadının adet düzeni normal, adet döngüsü 25-35 günler arasında ise ( bir adetin ilk gününden diğer adetin ilk gününe kadar geçen süre) genellikle yumurtlama problemi gözlenmez. Kadında yumurtlamayı tespit edebilmek için vücut ısısı takibi, adetin 21-23. günlerinde progesteron hormonu bakılması, beklenen adet kanamasından 3-4 gün önce rahim içerisinden örnekleme (endometriyal biyopsi) yapılması, ultrasonografi ile yumurtlama hücresinin takibinin yapılması gibi yöntemler kullanılabilir. Ayrıca FSH, TSH ve prolaktin hormonlarının bakılması gerekmektedir. 
    Ultrasonografi ile yumurta hücresi takibi
    b.) Yumurtalık kanalları (tuba uterina) ve karın iç zarına (periton) ait nedenler: Kadın kısırlığındaki nedenlerin % 30-40 kadarını oluşturur. Kanallardaki başlıca problemler, daha önce geçirilmiş iltihabi hastalıklar, endometriozis veya geçirilmiş ameliyatlara bağlı gelişen yapışıklıklar ve tıkanma nedeniyle oluşur. 
    Yumurtalık ve kanal çevresinde gelişmiş yoğun yapışıklıklar.
    Karın iç zarında (periton) endometriozise bağlı odaklar ve yapışıklıklar da gebeliği olumsuz etkiler. 
    Rahim arkasında, yumurtalık ve kanalların etrafında endometriozise bağlı yapışıklıklar.
    Kanalların değerlendirilmesi ve endometriozis teşhisi için rahimin ilaçlı filmi (histerosalpingografi-HSG) ve laparaskopi yapılmalıdır. 
    c.) Rahimden kaynaklanan faktörler: Belli sayı ve büyüklükteki myomlar, polipler, rahim içi yapışıklıklar (kürtajlardan sonra gelişebilir) ve rahimdeki doğumsal anomaliler kısırlığa sebep olabilir. 
    Rahimden kaynaklanan faktörlerin teşhisi için rahimin ilaçlı filmi (HSG), ultrasonografi bazen de MRI kullanılabilir.
    d.) Rahim ağzından kaynaklanan sebepler (servikal faktör): Olguların %5 kadarından sorumludur. Bu bölgedeki bazı olumsuz faktörlerin erkek hücresinin (sperm) geçişini olumsuz etkilemesi nedeniyle oluşur. Cinsel birleşme sonrası yapılan bazı testlerle değerlendirilir.
    e.) Nedeni belirlenemeyen olgular: Bütün bu incelemelere rağmen bir problem tespit edilemeyen kısırlık vakaları da mevcuttur. Bunlara “açıklanamayan kısırlık” vakaları denir. %10’luk bir orana sahiptir.

    Kısırlığın tedavisi nasıl yapılır?
    Tedavi altta yatan nedenlere göre yapılır.
    1-) Erkeğin tedavisi ürologlar tarafında düzenlenir.
    2-)  Kadındaki yumurtlama bozuklukları ilaçlarla tedavi edilir
    a.) Kanallar tamamen tıkalı, kadın genç ve birden fazla çocuk istiyorsa, ameliyatla kanalların açılması denenebilir. Bu yöntem uygun değilse yardımcı üreme teknikleri (tüp bebek) önerilir. Endometriozise bağlı çikolata kistleri, yapışıklıklar ve diğer lezyonlar laparaskopi ile tedavi edilebilir. b.) Rahimdeki myom, polip, yapışıklık ve doğumsal anomaliler değişik ameliyat teknikleri ile tedavi edilebilir.
    c.) Rahim ağzından kaynaklanan problemlerde aşılama önerilir.
    d.) Sebebi bilinmeyen kısırlık vakalarında da aşılama veya tüp bebek tedavileri önerilir.
    Tedavi yönteminin belirlenmesinde kadının yaşı, kısırlık süresi, tedavi sürecine tahammül edebilme gibi faktörler rol oynar. Sebebi bilinmeyen uzun süren kısırlık vakalarında çiftlerin üzerinde çok yoğun bir psikolojik baskı vardır. Bu da tedavi sürecini olumsuz etkiler. Psikolojik baskının en güzel örneğini, bu çiftlerin çocuk beklentisi kalmadıktan birkaç yıl sonra kendiliğinden çocuk sahibi olabilmeleri göstermektedir. Gerçekten yıllar boyu tedavi görüp, umutlarını kaybeden çiftler, bir süre sonra kendiliklerinden çocuk sahibi olabilmektedirler.

  • Yüzün estetik analizine kullanılan yöntemler

    Yüzün estetik değerlendirilmesinde Kullanılan Yöntemler

    Sosyal kabul edilme, psikolojik olarak iyi olma hali ve bireyin kendini beğenmesi fiziksel görünüşe bağlıdır. Öz saygının kuvvetli bir şekilde yüz görünüşüne bağlı olduğu yayınlanmıştır. Görünüş bu nedenle yüzün birincil fonksiyonlarından biridir. O halde medikal estetik, lazer ve cerrahi tedavilerin başlıca amaçlarından biri de en uygun yüz çekiciliğine erişmek ve bunu korumaktır. Bunu başarmak için doktorun çok özenli bir yüz incelemesi yürütmelidir ki yapılan uygulamalar normal yüz özelliklerini etkilemesin. Özellikle yüz ile ilgili uyumsuzlukları tanımak, olumsuz yüz özelliklerini düzeltmek için gösterilen çabayı arttıracaktır.

    Mükemmel yüzü meydana getiren yumuşak doku profili, artisleri, fiziksel antropolojistleri, rekonstrüktif cerrahları, dermatologları ve ortodontistleri içeren birçok disiplin tarafından pek çok kez tanımlanmıştır. Tanımlanan bu profiller yüzlerdeki iskeletsel konveksivite, yumuşak doku ve dişlerin pozisyonu açısından geniş değişimler göstermektedir. Mükemmel bir yüze neyin en iyi olacağının verilen kültüre göre büyük değişim gösterdiği kaçınılmaz bir sonuçtur. Bununla birlikte genelde ortalama bir yüz, atipik bir yüze göre daha estetik bulunur. İskeletsel normlar, tedavi ihtiyaçlarını ve stabilite hedeflerini tanımlamaya yardımcı olur fakat yumuşak doku görünümü, sadece kısmi olarak altındaki iskeletsel yapıya bağlıdır.

    Ayrıca yaşlanma ile yumuşak doku özelliklerinin gelişimini dikkate alarak üzerinde düşünmelidir. Verilen bireyin yüz özelliklerini normale döndürmek için uygulanacak tedavi planı, yumuşak doku özelliklerini ve onların normal değerlerini bilerek planlanabilir. Normal değerlerde değişime bireyi benzersiz kılan ailesel ve etnik karakteristik özellikleri korumak adına izin verilebilir. Bireysel yüz özellikleri ve birbirleriyle olan dengeleri tedavi öncesinde tanımlanmalıdır.

    Standart yüz özelliklerini ve hastanın yumuşak doku yapılarını bilerek her hasta için yüz çekiciliğini en iyi şekilde kullanmak adına bireyselleştirilmiş bir norm tespit edilmelidir. Bu sebeple yüz güzelliğinin belirlenmesi konusunda yapılan çalışmalar artmaktadır.

    Yüzdeki herhangi bir orantısızlık yüzün estetik kalitesini azaltır. Bu oransızlığın düzeltilmesi elimizdeki standart ölçümler ışığında hastaya yönelik medikal tedavi ve estetik cerrahi uygulamalarla sağlanabilir. Yüz üzerinde yapılan antropometrik çalışmalardan hem doğumsal kafa-yüz deformitelerinin düzeltilmesin de hem de estetik girişimlerde yararlanılır. Antropometrik ölçümlerin veri tabanları oluşturulmuştur.

    Daha sonra yüzde fotoğraflardan alınan ölçümlerin güvenilirliği ve doğrudan yüz üzerinden alınan ölçümleri karşılaştıran bir çalışma yapmışlardır. Ölçüler doğrusal mesafeler, eğimler ve açıları içermektedir. Bu fotoantropometri olarak adlandırmıştır. Daha sonra çalışmada kullanılacak olan ölçüler yüz üzerindeki farklı işaretlenmiş noktalardan oluşturulmaktadır.

    Fotoğraflama standartları

    Bu fotoğraflamalar dışında yüzün mimiklerinin değerlendirilmeside önemlidir. Duygularımız beyinde limbik sistem kontrolü altındadır ve bu duygular 7 kranial sinir ile yüzde 80 kas çalışması ile ifade bulmaktadır.

    Yüzün estetik değerlendirilmesinde bir çok yöntem kullanılmaktadır. Bunlar,

    Yüz analizinde kalitatif (Sayısal ölçümler yapmadan) değerlendirme Yöntemi

    Yüz analizinde kantitatif (Sayısal ölçümler yapılarak) değerlendirme Yöntemi

    Yüz analizinde Pi Altın Oran değerlendirme yöntemi

    Yüz analizinde Fabergé egg değerlendirme yöntemi

    Marquardt yüz maskesi ile değerlendirme yöntemi

    Dr. Young’ın göz iris çapı değerlendirme yöntemi

  • Vajinismus ve Vajinismus Tedavisi

    Vajinismus ve Vajinismus Tedavisi

    Vajinismus, vajinal kasların istemsiz kasılmaları sonucunda cinsel ilişkinin olamaması veya oldukça ağrılı olmasını tarif eden patolojik bir belirtidir.

    vajinismus tedavisi ankaraBu durumun sebebi genellikle kapalı toplumlarda cinsellikle ilgili tabularla yetiştirilmeye bağlı, bilinçaltı korkulardır. Ancak yalnız kapalı toplumlarda değil, batı toplumlarında da görülebilen bir durumdur. 

    Üstelik entellektüel düzey ve yaştan bağımsız olarak, toplumun her kesiminde rastlanabilir. Ancak kapalı toplumlarda görülme sıklığı yaklaşık 10 kat daha fazladır. 

    Önemli olan hastaya tanı koyulabilmesi, ve bu durum kronikleşmeden bir an önce uzman kişiler tarafından tedaviye başlanmasıdır. Aksi takdirde ciddi ailevi problemlere yol açabilmektedir. Aslında tanı koyulduktan sonra çok basit bir şekilde tedavisi mümkün olabilmektedir. 

    Vajinismus tedavisine başlamadan önce hastanın genital bölge anatomisi ile ilgili bilgilendirilmesi önemlidir. Vajina dışta dudakların ortasında yer alan dairesel boşluğun devamındaki ,esnek boru şeklinde yapıdır. Cinsel ilişkinin gerçekleşmesi dışında,idrar yolunun açıldığı, adet kanamalarının boşaldığı ve doğumun gerçekleştiği anatomik yapıdır.Vajina etrafında bulunan en önemli kas PC (pubokoksigeus) kasıdır.Özellikle vajinal kanalın dış kısmını kontrol eden bu kaslar, vajinismus hastalarında istemsiz olarak kasılarak , cinsel ilişkiyi imkansız hale getirirler. Pek çok hasta ve eşi bu durumu ‘vajina girişinde bir duvar varmış ‘ gibi tarif eder.Bu sırada çoğu hastada aşırı endişeye bağlı panik atak benzeri bir durum gelişir. 

    pelvicTedavide amaçlanan ,çeşitli yöntemlerle bu kaslardaki kasılmanın üstesinden gelinmesi ve böylece cinsel ilişkinin mümkün kılınmasıdır. 

    Tedavide genel olarak iki yöntem mevcuttur:
    1.Klasik tedavi:
    Parmak egzersizleri (in vivo desensitizasyon) denen yöntemle, serçe parmaktan başlanarak, aşamalı olarak her hafta boğum boğum vajina içine parmağın alınması ve iki parmak alınabilir hale geldikten sonra eşinin katılımıyla tedaviye devam etmesi amaçlanır.Bu şekilde kişinin kendi kendini keşfetmesi sağlanır ve vajinal kaslarına hakim olması mümkün olur.Bu tedavi genellikle uzun zaman almaktadır. Bazı hastalar tarafından bu nedenle tercih edilmeyebilir.    

    2.Bilişsel Davranışsal Tedavi yöntemleri:
    Diğer vajinismus egzersizleri kullanılarak ofiste ve ev ödevleri ile kasların gevşetilmesi amaçlanır. Kullanılan yöntemler: Ayna ile genital bölgenin incelenmesi, Masaj egzersizleri, Vajinal dilatör (buji)egzersizleri, Kegel egzersizleri şeklinde özetlenebilir. 

    a. Ayna ile genital bölgenin incelenmesi:
    Kişi bilmediği şeyden korkmaya eğilimlidir. Genital bölgeyi iyi tanımak, anatomisini bilmek tedavi başlangıcında çok önemlidir. 

    b. Masaj egzersizleri:
    Kişinin kendi organlarını tanıması ve haz bölgelerini keşfetmesi, psikolojik rahatlama sağlar.Başlangıçta zor gelen vulvaya dokunma, zaman içerisinde alışmayla, kişinin bu bölgene zevk almaya odaklnmasını sağlar. 

    c. Vajinal dilatör egzersizleri:
    Kademeli olarak kullanılan bujiler (çubuklar) yardımıyla vajinanın gevşetilmesi amaçlanır. Terapist yardımıyla uygulanabilir. 

    d. Kegel egzersizleri:
    Pelvik bölge kaslarını güçlendirme ve kontrolünü sağlamaya yönelik egzersizlerdir. yalnızca vajinismus tedavisinde değil, idrar ya da gayta kaçırma sorunlarında da etkilir. 

    vulvar Ayrıca cinsel isteksizlik ve orgazm sorunu yaşayan hastalara da önerilir. Diğer tedavi yöntemleri ile kombine edildiğinde etkilidir. Bilişsel davranışsal tedavi yöntemleri kullanıldığı takdirde tedavi süresi ortalama 2-5 gün arasında değişir. Bilimsel yöntemlerle yapılan vajinismus tedavileri sonrasında iyileşme kalıcı olmaktadır. 

    Bunların dışında önerilen tedavi yöntemlerine güvenilmemelidir.

  • POLİKİSTİK OVER SENDROMU

    POLİKİSTİK OVER SENDROMU

    Polikistik over sendromu denilen bu klinik tablo,1935 yılında Stein ve Leventhal

    adlı iki bilim adamı tarafından tanımlanmıştır ve onların adına izafeten de,Stein-Leventhal

    Sendromu olarak ta adlandırılır.Sıklıkla 30 yaşın altındaki genç hanımlarda görülür ve

    overlerde(yumurtalık) kalın bir dış katman içerisinde birçok iyi huylu kist oluşumu ile

    karakterize bir tablodur.Kronik anovülasyon yani “yumurtlamama”bu klinik tablonun ana

    karakteridir.Adet görememe veya gecikmeli adetler,erkek tipi tüylenmede artış,fazla kilo alma

    ve kısırlık gibi özellikleri vardır.

    Polikistik over sendromu yaklaşık bir yüzyıldan beri bilinmekte ve çok

    araştırılmakta olan klinik bir problem olmasına rağmen,oluşumu hakkında tam bir bilgi

    yoktur.Şeker hastalığına yatkınlığı olan birisinin,polikistik over sendromuna da yatkınlığı

    olduğu tespit edilmiştir.Şişmanlık, polikistik over sendromu ile sıklıkla birlikte görülen ve

    klinik tablonun oluşumunu daha da artıran bir durumdur.Vücutta artan yağ dokusu,östrojen

    üretimine ve kan östrojen seviyelerinin artmasına,bu da beyindeki hipofiz bezinden daha az

    FSH(folikül uyarıcı hormon)üretilmesine neden olur.Yine bu östrojenlerin artması ile,LH

    hormonu da artar.LH artışı da overlerde erkeklik hormonu yapımını artırır.

    Polikistik over sendromu bulgularını şu şekilde özetliyebiliriz:

    — Adet düzensizliği ; adet siklusları genellikle 6-8hafta veya daha fazla

    sürer.Yaklaşık yılda 8’den daha az adet görülür.Kanamalar düzensiz olur,uzun sürebilir,fazla

    miktarda olabilir ve aralarda lekeler olabilir.

    — Yumurtlama bozuklukları ; polikistik over sendromlu hastaların

    yumurtalıklarında çok sayıda içi sıvı dolu kesecik (folikül) vardır ve bu kesecikler ,olgunlaşıp

    yumurtlama aşamasına gelemezler ve dolayısıyla “yumurtlama olmaz”.

    — Yumurtalıklarda kist oluşumu ; polikistik over sendromlu hastaların

    yumurtalıkları çok sayıda içi sıvı dolu kesecikle doludur.Buna bağlı olarak ta

    yumurtalıklar,normalin 2-3 katına kadar büyürler.

    — Kasık ağrısı ; ağrıların nedeni tam olarak bilinmemekle beraber,büyüyen

    yumurtalıkların ağrıya neden olduğu sanılmaktadır.

    — Şişmanlık ve kilo alma ; polikistik over sendromlu hastaların çoğunda kilo

    alma,kol ve bacaklara oranla,karın bölgesinde daha çok olmaktadır.Polikistik over sendromlu

    hastaların hemen hepsinde olmasa da,büyük bir çoğunluğunda kilo artışı vardır.

    — Tüylenme ; bu hastalarda erkek tipi tüylenme görülür.Yüzde ,çene

    altında,göğüslerde,karında ,kol ve bacaklarda tüylenme olur,saç dökülmesi görülebilir.

    — Ciltte yağlanma; polikistik over sendromlu hastalarda ciltte yağlanma ve sivilce

    oluşumu sık görülür.Ayrıca vücudun bazı bölümlerinde cilt lekeleri ve saçlı deride

    kepeklenme görülür.

    — Kısırlık ; polikistik over sendromlu hastaların çoğu,yumurtlama olmadığı için

    çocuk sahibi de olamazlar.Bu da hastaların en önemli ,doktor’a başvuru nedenidir.

    — İnsülin’e direnç ve şeker hastalığı ; son yıllarda yapılan çalışmalar polikistik over

    sendromu ile insülin arasında ilişki olduğunu ortaya koymuştur.İnsülin çoğumuzun bildiği

    gibi,pankreas’tan salgılanan ve hücrelerin glikoz’u(şeker) kullanmalarını sağlayan bir

    hormondur.Polikistik over sendromunda hastalarda insülin’e karşı bir direnç

    oluşmaktadır.Bunun üzerine de pankreas daha fazla insülin üretmeye başlamaktadır.Yüksek

    insülin de yumurtlamayı engelleyici yönde etki gösterir ve sonuçta androjenlerde artış

    olur.Kilolu ve tedavi olmamış polikistik over sendromlu hastaların yaklaşık dörtte birinde,30

    yaşın üzerinde şeker hastalığı ortaya çıktığı gözlenmektedir.Aynı zamanda bu hastalarda,

    hipertansiyon ve kolesterol yüksekliği de ortaya çıkabilir ve dolayısıyla da,kalp hastalığı

    yönünden iyi izlenmelidirler.

    — Endometrium(rahim iç zarı) kanseri riski artar ; polikistik over sendromunun

    tedavi edilmemesi halinde,uzun süreli adet düzensizlikleri ve yumurtlamanın olmaması

    durumunda artan östrojenlerin endometrium’a etkisi ile, progesteron hormonu da olmadığı ve

    endometrium uzun süre östrojene maruz kaldığı için,endometrium kanseri riski de

    artmaktadır.

    Polikistik over sendromu teşhisi koyabilmek için,hastadan alınan anamnez ve

    muayene bulguları önemlidir.Günümüzde ultrasonografi,özellikle transvajinal

    ultrasonografi,tanıda oldukça önemli bir yere sahiptir.Ultrasonografide yukarıda belirttiğimiz

    çok sayıdaki küçük kistler ,çok net bir şekilde gözlenir.Bu kistler,gelişmeye başlayan ancak

    yumurtlamaya kadar gidemiyen foliküllerdir.Polikistik over ,içerisinde kistler barındıran

    yumurtalıkların ultrasonografideki görüntüsüdür,halbuki polikistik over sendromu ise,bu

    kistik görünümle birlikte,klinik tablonun ve hormon tablosunun da ortaya çıkmasıdır.Kan

    tablosunda LH/FSH oranının yükselmesi,testesteron,DHEA-SO4 ve androstenedion

    düzeylerinin de yükselmesi tanıda önemlidir.

    Polikistik over sendrom’lu hastaların tedavisi ; Tedavi hastanın çocuk isteyip

    istememesine göre değişir.Çocuk istemiyenlerde tedavi :

    — Kilo verdirilerek tedaviye başlanır.Bunun için düşük kalorili diyet uygulanır.

    — Düzenli bir egzersiz programı uygulanır.Bu şekilde hem kilo vermesi

    sağlanır,hem de uzun vadede oluşabilecek kalp ve damar hastalığı riski azaltılır.

    — İnsüline duyarlılığı artıracak ilaçlar kullanılır.Bu amaçla “metformin”adlı ilaç

    kullanılabilir.Bu ilacın etkisiyle,barsaklarda glikoz emilimi,karaciğerden glikoz salınımı

    azaltılır ve dokular tarafından glikoz emilimi artırılarak,kan şekeri seviyeleri düşürülür.İnsülin

    direnci de azalır.Tedaviyle birlikte,en başta adetler düzelir,daha sonra da yumurtlamalar

    başlar.

    — Doğum kontrol hapları da düzenli adet oluşturarak,rahim içi zarın düzenli

    dökülmesini sağlar ve tüylenme azalır.

    Çocuk isteyenlerde ,kilo verme,düzenli egzersiz ve metformin tedavisine ilaveten

    yumurtlama tedavisi uygulanır.Yumurtlama tedavisine klomifen sitrat ile başlanır,cevap

    alınamazsa ,HMG ve FSH hormonları içeren ilaçlar kullanılır.Ancak bu tedavilerin

    yumurtalıkların aşırı uyarılmasına sebep olarak,ciddi sonuçlar doğuracağı da gözardı

    edilmemelidir.Günümüzde çok az olsa da,cerrahi tedavinin uygulanabileceği durumlar da

    olabilir.

  • RAHIM AĞZI YARALARI(SERVIKAL EREZYON’LAR)

    RAHIM KANALI VE RAHIM AĞZI FARKLI HÜCRELERLE DÖŞENMIŞTIR.EĞER RAHIM KANALI HÜCRELERI RAHIM AĞZI HÜCRELERININ ÜZERINE DOĞRU YÜRÜRSE BIRLEŞIM BÖLGESINDE HÜCRE TAHRIBATI OLUŞUR VE BU BÖLGEDE ENFEKSIYON OLUŞUR.BU BÖLGE DAHA KIZARIK VE ÖDEMLI GÖZÜKÜR.BU DA, SERVIKAL EREZYON YA DA HALK ARASINDA SÖYLENDIĞI GIBI YARA OLARAK ADLANDIRILIR. BELIRTILER NELERDIR?HAFIF VAKALARDA BELIRTI OLMAYABILIR.YAYGIN BELIRTILER ŞUNLARDIR;  VAJINAL AKINTI , ANORMAL KANAMALAR, VAJENDE YANMA , KAŞINTI ,CINSEL TEMAS AĞRISI , IDRAR YAPARKEN YANMA , BEL AĞRISI ,TEDAVI EDILMEMIŞ YARA VEYA ILTIHAPLAR RAHIM AĞZI AKINTISININ(MUKUSUN) KALITESINI BOZARAK ,SPERMLERIN GEÇIŞINI DE ENGELLEYEBILIR VE INFERTILITEYE DE SEBEP OLABILIR. BUNUN IÇIN KISIRLIK TEDAVISINDE,RAHIM AĞZI YARASI VARSA, BU DURUM TEDAVI EDILMELIDIR. BU ANNELER GEBE KALIRLARSA DA DÜŞÜK VE ERKEN DOĞUM RISKLERI VARDIR. YINE TEDAVI EDILMEMIŞ RAHIM AĞZI YARALARI,ILERI EVRELERE ULAŞMAK SURETIYLE RAHIM AĞZI KANSERLERINE ZEMIN HAZIRLIYABILIR. BUNUN IÇIN ,BU HASTALIKTAN KORUNMA YOLLARINI ÖĞRENIP,TEŞHIS IÇIN DE YILDA BIR DEFA JINEKOLOJIK MUAYENE OLMAK ÖNERILEN YÖNTEMDIR.

    TANI NASIL KONULUR?

    MUAYENE

    SMEAR

    KOLPOSKOPI

    BIOPSI

    KORUNMA IÇIN NE YAPMALI?

    GENITAL HIJYEN(TEMIZLIK)

    PREZERVATIF KULLANIMI

    VAJEN IÇININ SABUN VEYA DEĞIŞIK KIMYASAL MADDELERLE YIKANMAMASI

    IÇ ÇAMAŞIRLARIN SIK DEĞIŞTIRILMESI VE PAMUKLU ÇAMAŞIRLARIN TERCIH EDILMESI

    TUVALET SONRASI TEMIZLIĞE DIKKAT EDILMESI

    VAJINAL AKINTI VARSA MUTLAKA MUAYENE OLUNMASI

    TEDAVI

    ILTIHAP TEDAVISI

    KOTERIZASYON VEYA CRYO(YAKMA VEYA DONDURMA TEDAVISI)

    GÖRÜLDÜĞÜ GIBI,RAHIM AĞZI YARALARINDAN KORUNARAK,RAHIM AĞZI KANSERLERINDEN DE KORUNMAK MÜMKÜN OLABILIR.

  • Sedef hastalığı (psoriasis)

    Toplumun %2 ‘sini ilgilendiren sedef hastalığı, bulaşıcı bir hastalık olmayıp, iyileşirken iz bırakmaz. Deri hücrelerinin döngüsü artarak deri tam yapılanmasını sağlayamaz. Bazı kişiler özellikle ailede sedef hastalığı olanlar bu hastalığa daha yatkındır. Ancak yinede bügünkü koşullarda sebepleri halen tam aydınlatılamamıştır. Boğaz enfeksiyonları, stres yada deri hasarı gibi faktörler hastalığı tetikleyebilir. Aşırı alkol alımı, sigara, kullanılan ilaçlar sedefi kötüleştirebilir. Bu hastalık psikolojik durumla yakından ilgili olduğundan, stresli ve depresyonda olunduğunda ataklar, tedaviye direnç görülebilir.

    Peki ama nedir bu sedef hastalığı ? Sedef bazen kaşıntılı olabilen, üzeri beyaz sedef renkli kepeklenmelerle giden kızarık döküntülerdir. En sık saçlı deri, kalça, diz ve dirseklerde görülür. Eklem tutulumu da yaptığından, bazen hastalarımızı Fizik Tedavi uzmanları ile birlikte tedavi ederiz. Tırnak tutulumu ile, yüksük tırnak, renk ve şekil bozuklukları görülebilir. Sedefli hastaların en büyük kaygısı, görünüm ve toplumun onlara bakış açısıdır. Bu kaygı onların yaşam kalitesini bozar.

    Sık sorulan bir soru da Sedef hastalığı tedavi edilebilir mi? dir. Hastalık çeşidine ve şiddetine göre tedavi edilir. Dışarıdan deriye sürme topikal tedaviler başlangıç aşaması ve çocuklarda tercih edilir. Fototerapi denilen UVA ve UVB tedavileri hastalıkta yanıt alınan başarılı tedavilerdir. Bunun yanında ağızdan sistemik tedavilerle de hastalığı kontrol altında tutmak mümkündür ancak bu tedaviler klinik takip ve kan testleri gerektirir. Sedef hastalığının ağır formları için enjeksiyonla uygulanan yeni çıkan tedavi protokolleride vardır.

    Sedef hastalığı stres kontrolü önemli olan, hastalık ve stres kısır döngüsü içinde devam eden bir hastalık olduğundan, bizler hastalarımıza psikiyatri hekiminden destek almaları gerektiğini sıklıkla söyleriz. Hastalarımız bu öneride ilk olarak ben delimiyim? diye reaksiyon verselerde, sonrası tedavi olduklarında sedef hastalığının da gerilediğini görmeleri onları bu kısır döngüden çıkarır.

    Hastalıklardan uzak, güzel bir hafta geçirmeniz dileğiyle…

  • Rozase (gülleme ) hastalığı

    Toplumumuzda son zamanlarda daha sık görülen bu hastalık halk arasında ‘’Gülleme hastalığı ‘’ olarak da bilinir. Yanak, burun, çene ve alında görülen, tekrarlayıcı kızarma, ateş basmaları, sivilce benzeri kabarıklıklar, iltihaplı kabarcıklar ve telenjiektazi denilen yüzeyel damar genişlemeleri ile karakterize bir deri hastalığıdır. Hastalığın başlangıç döneminde yüzde genel bir kızarıklık durumu gözlenebilir. Kızarıklık ve telenjiektazilerle, kızarıklık ve ödemle, burun üzerindeki yağ bezlerinin aşırı büyümesine bağlı gelişen burun büyümesi ile giden farklı formları vardır.

    Gülleme hastalığı genellikle 30 yaşlarında, daha çok kadınlarda ortaya çıkan bir hastalıktır. Normal popülasyonda % 10 oranında görülmektedir. Ana patolojinin derinin küçük damarlarında olduğu düşünülmektedir. Bu duruma güneş hasarı görmüş deri altı dokusu ve yangısal cevap katkıda bulunur. Kan damarları genişleyerek, kızarıklık, sıcaklık, deri içine sıvı sızmasına, sonuçta yangısal bir reaksiyon gelişmesine neden olur.

    Rozasede genetik yatkınlık %30-40 oranındadır. Açık tenlilerde daha sık görülmesi bu faktörü desteklemektedir. Amerikan Ulusal Rozase Topluluğunun 1066 hasta üzerinde yaptığı bir anket çalışmasında hastalığı tetiklediği düşünülen çevresel faktörler: %81 güneş, % 79 stres, % 75 sıcak hava, %57 rüzgar, %56 egzersiz, %52 alkol, %51 sıcak banyo, %46 soğuk hava, %44 nem, % 45 baharatlı yiyecekler, %41 kozmetik ürünler, % 36 sıcak içecekler olarak bulunmuştur. Ayrıca kafein, fındık ve çikolatanın da semptomları arttırabileceği düşünülmektedir. Sindirim sistemi hastalıkları, safra yollarındaki problemler, güneş ışınlarına duyarlılık, Demodex Follicularum adlı bir parazitte etyolojide sorumlu tutulmaktadır.

    Klinik olarak yüze yerleşen bir deri hastalığı olduğu için ciddi boyutlarda psikolojik bozukluğa neden olabilir, utanç hissi, anksiyete, öz güven eksikliği ve sonucunda depresyona neden olabilir.

    Sınıflandırma baskın olan lezyona göre yapılır. 2002 yılında National Society Rosacea Expert Komitesi tarafından belirlenmiştir.

    1. Eritematelenjiyektazik tip: Kalıcı eritem yani kızarıklık ana bulgudur. Telenjiektazi her zaman olmayabilir. Papül ve püstüller telenjiektazileri gizleyebilir. Tedavi sonrası görünür hale gelirler.

    2. Papülopüstüler tip: Kalıcı eritem üzerinde papül ve püstül dediğimiz iltihabi lezyonlarla karakterize bu tablo, ataklar halinde çıkar.

    3. Fimatöz tip: Orta şiddette rozasea tipidir. Dermal bağ dokusunda, yağ bezlerinde büyüme, folikül ağızlarında belirginleşme ve telenjiektaziler ile karakterizedir. Deri kabalaşır, nodüller oluşabilir. En çok burunda olmak üzere, alında, çenede, kulak ve göz kapağında büyüme görülebilir.

    4. Oküler tip: Rozase hastalarının 1/3 ‘ünde göz tutulumu olup, genellikle iki gözde etkilenir. Oluşan keratit , körlük ile sonuçlanabileceğinden göz hekimi tarafından hastalar mutlaka değerlendirilmelidir.

    Bir çok kronik hastalıkta olduğu gibi gülleme hastalığı da uzun süreli bir tedavi gerektirir. Tedavi prensipleri nedene yönelik ve gözleme dayalı olarak belirlenmektedir. Bu nedenle hastalara büyük bir görev düşer. Hastalar düzenli olarak güneş koruyucu kullanarak güneşten korunmalıdır. Sıcak banyo, soğuk, rüzgarlı hava, travma (irritan temizleyici maddeler, alkollü solüsyonlar), stres, alkol, baharatlı yiyecekler, sıcak içecekler, topikal kortikosteroid ilaçlar ve aşırı egzersizden kaçınılmalı, deri bariyerini restore eden nemlendiriciler kullanılmalıdır.

    Tedavideki ilk tercih edilen ajanlar, sivilce benzeri iltihabi tabloyu gidermede kullanılan, deriye haricen sürülen topikal ilaçlardır. Bunlar metranidazol, klindamisin, permetrin krem, tretinoin ve azeleik asit krem formlarıdır. Eğer deri lezyonları daha yaygın ve şiddetli ise sistemik antibiyotikler ağız yolundan alınır. Çok şiddetli ise isotretionin tedavisine ihtiyaç duyulabilir. Kızarıklığı ve sıcaklığı önlemek için hipotansif ilaçlardan da faydalanılabilir. Tedavi basamakları hastalığın şiddetine ve oluşan tabloya göre belirlenir. Kızarık ve damarlanmaların arttığı bir tabloda tedavide; Lazer tedavisi uygulanmaktadır. Ancak damarlanmalar belirginleştiğinde tedavisi uzundur.

    Rozase (gülleme) kanımca hekim hasta işbirliğinin en yüksekte olması gereken bir hastalıktır. Koruyucu önlemler, gıdalara yönelik dikkat edilmesi gerekenler, tedavinin düzenli olarak uygulanması tedavi başarısında ana ve en önemli faktördür. Hastaların her şeye rağmen umutsuzluğa kapılmaması, stres döngüsünde hastalığın artmaması için son derece önemlidir.

  • Selülit ve kozmetik uygulamalar

    Selülit; yağ dokusunun, bağ dokusu içinde fazla miktarda yağ birikiminden kaynaklanan, özellikle de kadınların büyük bir kısmının muzdarip olduğu klinik bir durumdur. Selülit oluşumu mikrodolaşımın bozulması ve bağ dokusunun zayıflamasına bağlıdır. Selülitin belirtisi genellikle portakal kabuğu görüntüsünün oluşumudur. Selülit görüntüsünü iyileştirmek ve mikrodolaşımı arttırmak için farklı yöntemler geliştirilmektedir.

    Selülit tıbbi olarak hastalık olarak değerlendirilmemekle birlikte kozmetik açıdan önemli bir problemdir. Bu durum ergenlik dönemi sonunda oluşmaya başlayan normal fizyolojik bir durumken, kadınlar için hamilelik ve süt verme dönemlerinde artış görülen bir tablodur. Kilo alımı ile daha beligin duruma gelmekle birlikte zayıf kadınlarda da görülmektedir. Çoğunlukla kadınlarda görülmesinin nedeni dişilik hormonlarının, deri metabolizması üzerinde etkili olması sebebiyledir. Steroid sex hormonları deride, özellikle kalça ve baldırda yağ birikimine, sekonder selülit oluşumuna neden olur. Menapoz sonrası azalma ise yine bu hormonal mekanizma ile açıklanır.

    Selülit bilim dünyasında ciddi bir ilgi görmemekle birlikte kadınların büyük kısmının sorunu haline gelmiştir. Bu alanda yapılan kozmetik uygulamalar, mekanizmalar tam anlaşılmadan uygulandığında başarısız tedavi şekilleri ile sonuçlanır.

    Deri altı yağ dokusu hücreleri 50 mikrometre yarıçapında, içi %95 yağlı madde ile dolu hücrelerdir. Çok sayıda hormon taşıyan yağ hücreleri büyüdükçe bir araya gelen salkım görünümünde yağ loplarını oluşturur. Bunların arasında kapiller damarlar ve lenf damarları bulunur. Bu yağ hücrelerindeki büyüme ve genişleme burada yer alan damarlara baskı yaparak, sıvı geri dönüşü zayıflar ve dolaşım bozulur. Damarlardan ve lenf damarlarından sıvı doku içine kaçarak ödem oluşturur. Tedavide amaçlanan lipoliz işlemi trigliseritlerin küçük yağ asitlerine parçalanıp, hücreden atılması ve yeni yağ üretiminin engellenmesidir.

    Bu hücrelerin yüzeyinde bulunan adrenarjik reseptörlerden Beta reseptörlerin uyarılması yağ yıkımını, alfa 2 reseptörlerin uyarılması yağ yapımına neden olur. Bu nedenle tedavideki ana amaç beta reseptörleri uyarmak, alfa 2 reseptörleri de inhibe etmektir. Ksantinler beta reseptörleri uyaran, alfa 2 reseptörleri baskılayan, fosfodiesteraz enzimini inhibe eden maddeler olup kozmetik ürünler içersinde tedavi amaçlı bulunmaktadır.

    Selülit belirtilerinin azaltılması

    1-Değişik etkin madde ve bitkisel ekstrelerin kullanımı (oral yada topikal)

    2-Lokalize mekanik etki (masaj) , ısı ve enerji sistemlerinin uygulanması

    3-Hareketli yaşam ve gıda alımının düzeltilmesi şeklinde bir protokolle uygulanır.

    Birinci gruba giren çok sayıda etkin madde ve bitkisel ürünlerin çok azı için etkili olduğunu gösterir bilimsel literatür çalışması vardır.

    Hareketli yaşam tarzı ve spor yapılması, gıda alımının düzenlenmesi selülit oluşumunu azaltıcı etkisi herkes tarafından kabul edilen bir yöntemdir. Kilo verme ile yağ hücreleri küçülmesine rağmen doku tahribiyeti gerilememektedir. Bu nedenle tedavide en önemli yaklaşım, ideal kiloyu devam ettirme ve sporla bağ dokusu sağlamlaşmasını sağlamadır. Selülitli bölgeye masaj uygulaması ve bölgenin ısıtılması gibi uygulamaların da selülit belirtilerini azaltmada etkili olduğu bildirilmiştir.

    Selülit çimdik testi dediğimiz testle, kalça veya bacak iki el arasında yastık oluştıracak şekilde sıkıştırıldığında, deride tümsek ve çukurların derecelendirmesi yapılabilir. Sıfır derece; hem ayakta hem sırt üstü yatar durumda deri yüzeyi normal, çimdik testi yapıldığında saptanan durumdur. Bu durumun geriye döndürülmesi ve biriken sıvının uzaklaştırılması mümkündür. İkinci derece; sırt üstü yatar konumda deri yüzeyi düzgün, ayakta, çimdik testi yapılmadan bile belirgin görünümdür. Üçüncü derece ise; hem ayakta, hem sırt üstü yatar pozisyonda selülit görünümünün olmasıdır. Bu safhada hem mikrodolaşım bozukluğu, hem sıvı birikimi, hem de yağ sentezinde artış ve metobalizmasında bozulma vardır.

    Tedavide kullanılan ürünlere gelince bu alanda, ksantin türevleri (kafein, teofilin, teofilinasetik asit, aminofilin), retinoik asit türevleri, fitik asit ve tuzları, betülinik asit ve C vitamini, antiöstrojenik maddeler, niasinamid, bitki ekstreleri (Terminalia catappa, Polygala tenuifolia, Platycodon grandiflorum, Kochia scoparia, Hibiscus abelmoschus, Ruscus aculeatus, Cola nitida, at kestanesi, gingo biloba ekstresi, Gotu kola vb.) farklı basamaklarla etki ederek kullanılırlar.

    Topikal kullanılan bu ilaçların yanında, ağızdan oral yolla alınan ilaçlarda vardır. Deriyi kalınlaştırmak için N-asetilglukozamin, kollejen yıkımını yapan enzimin etkisini azaltmada C vitamini, Kollajen ve elastin liflere bağlanarak deri güçlenmesini sağlayan çinko ve manganez, deri kalınlaşmasına yardımcı olan aminoasitler( lizin, pirolin, sistein, glisin, metiyonin), karbonhidratın yağa dönüşümünü engelleyen hidroksi sitrik asit , barsakta yağı bağlayıp emilmesini engelleyen kitin, deri kanlanmasını arttıran gingo biloba, ginseng, bağ dokusunun oksitlenmesini engelleyen üzüm çekirdeği ekstresi vb maddeler farklı ticari adlı preparatlarla kullanılmaktadır.

    Selülit tedavisinde uygulanan cihazlı uygulamalarda, 1996 yılında yapılmış bir çalışmada deri yağ hücrelerinin küçültülmesi, lipolizin arttılırılması ile selülit belirtilerinin gerilediği gösterilmiştir. Enerji kaynağı olarak ultrasan, radyofrekans mikrodalga kullanımı ile deri altı yağ doku sıcaklığı 40 -41.5 dereceye kadar çıkartılmaktadır. Bir başka patentli çalışmada elektromanyetik dalgaların uygulanması ile selülit tedavisi yapılabileceği ileri sürülmüştür.

    ABD İlaç ve Gıda Birliği (FDA) selülit için kullanılan topikal kremlerin derinin yapısında ve fonksiyonlarında değişiklik yaptığı için ilaç olarak sınıflandırılmasının daha uygun olabileceği bildirilmekle birlikte bu konuda herhangi sınırlayıcı koşul bulunmamaktadır. Allerji riski nedeniyle aminofilin içeren preparatlar endişe ile izlenmektedir. Yine bunun yanında mezoterapi amaçlı uygulanan preparatlar, deri içine uygulandıkları için uzman hekim tarafından uygulanması gereken ürünler olarak incelenmelidir.

  • Prp tedavisi ve dermatokozmetolojide kullanım alanları

    Plateletten Zengin Plazma (PRP) kişiden alınan az miktardaki kanın özel bir kit ve santrifüj işleminden sonra elde edilen platelet yönünden zenginleştirilmiş plazmanın yine aynı kişiye enjeksiyon yoluyla geri verilmesidir. Bu hücrelerden salınan büyüme faktörleri hücrelerin onarım mekanizmalarını harakete geçirerek yara iyileşmesini sağlar. PRP uygulamasında, hedef bölgeye kan dolaşımı ile taşınabilenden çok daha fazla platelet ve büyüme faktörleri ulaştırılabilmektedir. Plazma içersinde konsantre olarak bulunan plateletler deriye enjekte edildiğinde, kollajen üretimi ve yeni kılcal damarların oluşmasını uyarmakta ve cildin kendini hızla yenilemesini sağlamaktadır. PRP işlemi hastadan kan alınması ile başlar, özel bir filtre ve 8 dakikada 3000 devir/ dakika ile santrifüj edilerek elde edilen serum; deriye mezoterapi ve dolgu yöntemi ile enjekte edilir. Yöntemin en önemli avantajı hastanın kendi kanından elde edilmiş olması ve alerji riski taşımamasıdır. Enjeksiyon yerinde plateletler ve beyaz kan hücreleri sinerjik bir etkiyle yoğun büyüme faktörlerinin serbest kalmasına neden olur.

    Plateletlerin içersindeki alfa ve kor granüllerden salınan büyüme hormonları, sitokinler, kemokinler ve pıtılaşma faktörleri hemostaz ve yara iyileşmesinde, doku yenilenmesinde en önemli maddelerdir. Bu büyüme faktörlerinin etki göstermesi için salınmadan önce aktiflenmesi gereklidir. Aksi taktirde hasarlanmış plateletler bu işlemde başarısızlıkla sonuçlanır. Plateletler normal kanda yaklaşık mm3 de 140000-400000 değerinde bulunur. PRP uygulamalarındaki farklı sonuçlar; kullanılan ekipman, platelet jeli aktive etmek için kullanılan protokol, hastaya ait faktörler, kullanılan hücre miktarı, farklı depolama zamanları olarak söylenebilir.

    Plateletlerin içeriğindeki büyüme faktörleri ile ilgili çok fazla araştırma yapılmaktadır. Hatta bazı büyüme faktörlerinin klinik olarak uygulaması mevcuttur.Bunun haricinde kozmetik içerikli preparatlarda da yer almaktadırlar.

    PRP tıbbi olarak 30 yıldır kullanılan bir yöntemdir. 1987 de açık kalp ameliyatını takiben kullanılmıştır. Günümüzde ortopedik girişimler, dental ve oral girişimler, plastik cerrahi flep kaydırma ameliyatları, kalp bypass ameliyatları anjiogenez gerektiren durumlarda kullanılmaktadır. Dermatolojide ilk kulanımları kronik yara, ülserler ve yanık bakımındadır. Son yıllarda kozmetik dermatoloji alanından yaygın olarak kullanıma girmiştir.

    BizleR PRP tedavisini, dermatoloji kliniklerinde;

    1- Yara iyileşmesinde

    2- Cilt gençleştirmede

    3- İnce çizgiler ve kırışıklıklarda

    4- Volümetrik doldurma işleminde

    5- Akne skatrislerinde

    6- Alopesi dediğimiz saç dökülmelerinde

    7- Selülitte

    8- Stria (deri çatlağı) tedavilerinde kullanmaktayız.

    Özellikle yüz ile ilgili yapılan lazer işlemlerinden sonra yara iyileştirmesini arttırmak ve etkili bir sonuç almak için tercih ediyoruz. Burada amaç, yaşlı ve hasar görmüş deriyi ve deri altı dokuları uyararak, yenilemek ve yeni deri üretimini sağlamaktır. Yapılan çalışmalarda nazolabial katlantı dediğimiz burun kenarından ağız köşesine uzanan oluk tedavisinde iyi sonuçlar gösterilmiştir.

    Özellikle akne nedeniyle muzdarip olan ve deriden çökük izleri olan kişilerde fraksiyonel lazerlerle kombine edildiğinde başarı oranları yüksektir. Melazma dediğimiz gebelik lekelerinde, içeriğinde yer alan TGF Beta 1 faktörünün melanosit dediğimiz renk hücrenin yapımını azalttığından, tedavide uygulama alanı vardır. Başlangıçta saç transplantasyonu sonrası güçlü ve dolgun saç büyümesi nedeniyle tercih edilen PRP, bugün birçok saç dökülmesi tipinde başarı ile uygulanmaktadır. PRP içeriğindeki VEGF8 ve PDGF4 maddeleri damar oluşumlarını kolaylaştırarak güçlü saç büyümesine sebep olduğu bilinmektedir.

    Deri yenilenmesinde kullanımında, tolarabilitesinin yüksek olması, deri üst düzeyde canlanma sağlaması, sağlanan bu etkinin uzun süreli olması, yeni ve doğal kollajen üretimini sağlaması nedeniyle PRP dermatologların sevdiği bir yöntemdir.

    PRP tedavisi kimlere uygulanmaz? Kritik düzeylerde platelet sayısı olanlarda, hemodinamik bozukluğu olanlarda, sepsis, akut ve kronik enfeksiyonlarda, fasial (yüz) malignitesi olanlarda, kronik karaciğer patolojisi olanlarda, antikoagülan tedaviler alanlarda PRP işlemini uygulamıyoruz.

    Alopesi areata, Androjenik alopesi, Telogen efflivium gibi saç dökülmelerinde gerek tek başına, gerekse mezoterapi ile kombine edilerek olumlu sonuçlar elde etmekteyiz. Cilt lekelerinde, lazer tedavilerine kombine ederek tedavi başarısını arttırmaktayız. Kırışıklık ve cilt gençleştirmede, tek başına, radyofrekans ve lazer ile birlikte, iğneli ve iğnesiz mezoterapi yöntemleri ile birlikte kombine edilen bu tedavi protokolleri ile cildinizin sağlıklı, parlak, deri elastikiyetinin sağlam, sarkma problemlerinin giderilmiş olmasını sağlıyabiliyoruz.

    Benimde içinde yer aldığım birçok Dermatoloji grup ve derneklerinin dermatolojik ve kozmetik uygulamalarda, sıklıkla tercih etmiş olduğu PRP tedavisinin uzman kişilerce yapılması, etkinlik açısından son derece önemlidir. Medyada bu uygulama ile ilgili görmüş olduğumuz yan etki ve komplikasyonlar, bu işlemin uzmanlar tarafından yapılması gerekliliğini hergün biraz daha ortaya çıkarmaktadır.

  • Aktinik keratoz

    Aktinik keratoz

    Aktinik keratoz, ultraviyole radyasyona maruz kalma sonucu deride anormal deri hücrelerinin gelişimidir. Bu durum prekanseröz (kanser öncesi) olarak değerlendirilir. Aktinik keratoz, derinin bölgesel bağışıklık sisteminin zayıflayıp, UV ışınlara bağlı hücre hasarını tamir edemeyecek duruma geldiğinde ortaya çıkar. Güneşdeki UV ışınlarına uzun süre maruz kalan açık tenli kişilerde (ör: dışarıda çalışanlar, güneşli bölgelerde yaşayanlar) aktinik keratoz riski çok daha fazladır.

    Aktinik keratozlar güneş hasarı olan deri bölgesinde çok sayıda, yassı veya hafif kalınlaşmış, pullu veya pürüzlü yüzeye sahip, deri renginde veya hafif kızarık şekilde görülür. Bazen daha belirgin kabuklar ve hatta boynuza benzer yapılar oluşturabilirler. Özellikle güneş ışığına yoğun bir şekilde maruza kalan el sırtı ve yüz bölgesinde oluşur. Yüz tutulumunda en sık burun, yanak, alt dudak, alın ve şakak bölümlerinde ortaya çıkar. Açık havada uzun süre güneşe maruz kalan beyaz tenli kişilerde görülür.

    Aktinik keratozlar tehlikeli midirler?
    Aktinik keratoz kanser gelişiminden önceki basamak olarak kabul edilir ve skuamöz kansere dönüşme potansiyeli taşır, bu nedenle mutlaka tedavi edilmelidir. 10’dan fazla aktinik keratozu bulunan kişilerde skuamöz hücreli karsinom görülme sıklığı yaklaşık % 10-15 tir. Eğer aktinik keratozlar kalınlaşır veya üzerlerinde yara açılırsa ya da zemini sertleşirse muhakkak kontrol edilmelidirler. Skuamaz hücreli karsinomlar deri üzerinde kreter benzer oluşumlar şeklinde görülürler. Aktinik keratozu bulunan kişiler skuamöz hücreli kansere dönüşebileceği gibi; bazal hücreli kansere veya melanomada değişebileceklerinden düzenli bir şekilde dermatoloji uzmanı tarafından takip edilmelidir.

    Aktinik keratozlar nasıl tedavi edilmelidir?
    Aktinik keratozların tedavisi derinin üzerindeki anormal, hasarlı hücrelerin deriden uzaklaştırılması ile tedavi edilir. Böylelikle yeni deri, güneş hasarından korunmuş daha derin hücreleri ile oluşturulur.
    Özellikle aşırı güneş hasarına olan ciltlerde tüm aktinik keratozları tedavi etmek mümkün olamayacağından kalınlaşmış ve hassas olan keratozların tedavisi önemlidir, Çünkü bu tip keratozların cilt kanserine dönüşüm açısından riskleri daha yüksektir.

    Tedavi seçenekleri nelerdir?
    5-Fluorourasil krem: Bu tedavi özellikle yüzde çok sayıda aktinik keratoz bulunduğunda avantajlıdır. Bu krem hasta olan deri alanına günde 1-2 kez 2-4 hafta boyunca uygulanır.Tedavi edilen alan kırmızı, kabukludur ve rahatsızlık hissi vardır.
    Imikimod: İmiquimod krem şeklinde bir ilaçtır. Etkilene alana haftada 2-3 kez 1-4 ay uygulanır. Bu ilaç dokuda tahriş reaksiyonuna neden olur, bu reaksiyon 3 hafta sürer ve tedaviye devam edildiğinde azalır.
    Diklofenak jel: Bu ilaca tolerans fazladır ve aktinik keratoz tedavisinde oldukça başarılıdır.
    Krioterapi: Derinin sıvı nitrojen ile dondurulması, deri altında su toplamasına neden olarak, derinin üst tabakasının atılmasını sağlar. Yüzdeki keratozlar krioterapi sonrasında 10 günde iyileşirken; el sırtında bu süre 3 haftayı bulabilir. Keratozlar zaman içinde tekrarlayarak, yeniden tedavi edilmek zorunda kalabilirler.
    Küretaj ve koter: Bu yöntem özellikle kalın keratozlarda tercih edilir. Genellikle keratozlar keskin bir alet ile kazınır. Keratozun tam tedavisi veya kanamayı durdurmak amaçlı koter işlemi yapılır. İyileşme birkaç haftayı alır.
    Cerrahi çıkartma işlemi: Bu yöntemle aktinik keratozlar dış sınırından çıkartılırlar. Aktinik keratozun tamamı ile çıkarılıp çıkarılmadığını anlamak için patolojik incelemeye gönderilir. Bu yöntem özellikle kanser şüphesi olan hastalarda önemlidir.
    Lazer ile tedavi: CO2 fraksiyonel lazer ile tedavi bir başka seçenektir.
    Fotodinamik tedavi: Fotodinamik tedavi de, ,ktinik keratoz olan alana önceden porfirin adlı bir fotosensiziter (güneşe duyarlandırıcı) uygulanır. Sonrada güçlü bir ışık uygulanır. Tedavi edilen alanda yanık gelişir ve bir kaç haftada iyileşme olur.

    Aktinik keratozdan nasıl korunulur?
    Aktinik keratozlar ancak güneş ışığından korunularak engellenebilir. Aktinik keratozlara her gün yüksek koruma faktörlü bir güneşten koruyucu uygulandığında gerileme olur. Özellikle dışarıda çalışan açık tenli kişilerde bu koruma çok önemlidir.