Havva’dan bugüne, kadının derin tarihi seyri içinde kadın sorunu hep var olmuş fakat tarih gibi o da tekerrürden ibaret kalmış ve kadının toplumda algılanışı Havva’nın ısrarıyla başlayan ve Adem’in elma yemesiyle süregelen süreçte yaklaşık olarak aynı kalmıştır: Kadın her zaman erkeğe hata yaptırmıştır ve Adem’e elmayı yedirten bir kadına, ayvayı yedirten bir erkek hep olmuştur. Adem’ in cennetten kovulmasını dahi Havva’ya dayandıran toplum, kadının sürekli suç işlediğine, erkeği günaha teşvik ettiğine vurgu yaparak ona çarpıtılmış bir kimlik atfetmiştir. Kadının çarpıtılmış kimliğinin özü, anaerkil ilk toplumların, mutlak tek tanrılı dinlerdeki peygamberlerin iktidarıyla, yok olmasına dayanır. Tek tanrılı dine geçişle eski kaynaklar yakılarak ve tanrıçalarla ilgili kaynaklar yok edilerek tarih yeniden yazılıp biçimlendirilmiştir. Tanrı erkek ile özdeşleştirilmiş, kadınlar ise günahlarından dolayı çeşitli şekillerle cezalandırılmış ve erkeğin egemenliği altında altında insana hizmet için yaratılan ve insanoğlunun devamını sağlayan araçlar olarak yeniden tanılandırılmışlardır. …Adem uyurken, Rab Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. Adem’den aldığı bir kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi. (Yaratılış 2/21-22) Adem “İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, etimden alınmış ettir.” dedi. Ona “Kadın” denilecek… Yahudiliğin katı kurallarıyla birlikte kadın toplumsal faaliyetlerden uzaklaştırılmış ve benliği Adem uyurken parçalanmıştır. Kadın haklarının karşısında olanlar, Tevrat’taki bilgiyi, kadını o günün “kaburga kemiği parçası”; bugününse “ mutfak robotu “olarak nitelemek üzere değerlendirmişlerdir. Yahudilikte kadının değeri yoktur. Yahudiler güne şu sözlerle başlarlar ; “Ezeli ilahımız, kainatın kralı, beni kadın yaratmadığın için sana hamd olsun.” Tevrat’a göre Adem ve Havva’nın cennetten çıkarılmasının sorumlusu Adem’i kışkırtarak yanıltan ve böylelikle bir imtihan sembolü olan yasak ağaçtan yemesine neden olan Havva’dır. Bu yaptığından dolayı Havva kendisinden sonra gelecek tüm kadınlara aynen intikal edecek olan bir cezaya çarptırılır. Bu ceza, hamilelik ve doğum sırasında kadının çekeceği sancılardır. Tevrat’ta kadının cinselliği katı dini kurallar eşliğinde günahlaştırılmış, eğer bir genç kız kızlık zarını yitirecek olursa, babasının evinin önünde şehrin adamları tarafından taşlanarak öldürülecek olması mübahlaştırılmıştır. Tevrat’taki inanç sistemine göre babasının evinde zina işlemiş sayılacak genç kadın, ölmelidir çünkü sadece babasına değil İsrail’e de alçaklık etmiştir. Tevrat’ta, Rab Tanrı kadına, “Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim” der. “Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.” Kadının kocasının yönetiminde olduğunu anlatan içerik , kadının kendisiyle ilgili bağımsız olarak verdiği kararları kocasının hükümsüz kılabileceğini gösterirken, bu aynı zamanda mutfak robotunun erkeğine verilen garanti belgesi de sayılabilir. Tevrat’ta ensest ilişki meşruydu. Dul kalan kadın, kayınbiraderi ile evlendiriliyordu. Birlikte oturan kardeşlerden biri, oğlu olmadan ölürse, ölenin dulu aile dışından biriyle evlenmemeliydi. Ölenin kardeşi dul kalan kadına gidecek ve onu kendine karı olarak alacaktı. “Kadının doğuracağı ilk oğul, ölen kardeşinin adını sürdürsün. Öyle ki, ölenin adı İsrail’den silinmesin.” Yahudilikte, uğradığı fiziksel, bedensel ve psikolojik şiddet ve kimi zaman şiddet nedenli ölümle aslında şehit edilen kadının ızdırabı köleci dönemin sonlarına doğru doğan Hıristiyanlık dini ile birlikte devam etti. Adem’le Havva’nın, tanrının buyruğuna inanmayıp elmayı yiyişiyle Tanrı tarafından lanetlenip günahkar oluşunu Hıristiyan teolog St. Augustinus günahın tarihçesiyle anlatır. Dinsel kaynaklarda çokça geçen elmayı St. Augustinus tensel zevk, tutkuyla yaşanan cinsle birleşme olarak yorumlar. St. Augustinus’a göre eğer Adem’le Havva elma ağacından kaçabilselerdi şehvet duygusu olmadan da birlikte olabilecekler ve böylece cinsel organlar da vücudun diğer organları gibi iradeye boyun eğebileceklerdi. İşledikleri bu ilk günah nedeniyle cennetten kovulup yeryüzün atılan Adem’le Havva’nın günahı kalıtımsaldır ve onlar yüzünden insan Tanrı tarafından lanetlenmiştir. Hıristiyan düşüncesine göre, bu nedenle insan, doğuştan günahkar bir varlıktır ve Hıristiyanlıkta da Yahudilikte olduğu gibi ilk günah kadına yüklenmiş ve kadın kötülüğün, şeytana uymanın ve ayartıcılığın temsilcisi haline getirilmiştir. İskenderiyeli Clement’e göre, kadın kadın olmaktan ötürü utanmalıydı. Bu aşağılama o kadar ileri boyutlara varmıştır ki 6. yüzyılda Mason meclisinde, kadının ruhu var mı yok mu konusu üzerine yapılan bir tartışmada yalnızca bir kişi kadının ruhu olduğuna yönelik oy kullanmıştır. Hıristiyanlıkta erkek kadın için doğmamıştı; fakat kadın erkek için doğmuştu. İşte bu yüzden Mesih adına kadın, kendini köleliğin sembolü saymalıydı. “Şunu bilmenizi istiyorum. Her erkeğin başı Mesih’ tir. Kadının başı erkektir. Mesih’in başı Tanrı’dır. Başı örtülü olarak dua ya da peygamberlik eden her erkek, başının saygınlığını hiçe indirir. Öte yandan, başı örtülmemiş dua ya da peygamberlik eden her kadın başının saygınlığını hiçe indirir. Böyle davrananla başını tıraş eden arasında hiçbir ayrım yoktur. Kadın başını örtmeyecekse, saçlarını da kessin! Madem kadının saçlarını kesmesi ya da tıraş etmesi saygınlığını hiçe indirgiyor, başını örtmesi zorunludur. Ama erkek başını örtmemeli. Çünkü o Tanrı’nın benzeri ve yüceliğiydi. Oysa kadın erkeğin yüceliğidir. Çünkü erkek kadında oluşmadı, ama kadın erkekten oluştu. Üstelik erkek kadın için yaratılmadı, ama kadın erkek için yaratıldı. İşte bu nedenle, kadının başı üzerinde bir yetki bulunduğu belgeleyen bir simgeye gerekçe vardır. Melekler yüzündedir bu. Kaldı ki Rab bağlılığında kadın erkekten, erkek de kadından ayrı sırada düşünülemez. Çünkü kadın erkekten oluştuğu gibi erkek de kadından doğar. Ama herşey Tanrı’dan oluşur.”( Korintoslulara Mektup 11; 3-12) Hıristiyanlık Tanrı karşısında kadın ve erkeğin eşit olduğunu savunarak erkeğe tek eşliliği ve sadakati dayatmasına rağmen kadın bedenini bir doğum aracına indirgeyerek ve kadının cinselliğini çok yönlü denetimi altına alarak, kadın rahmini beslenme çantasına çevirmiştir. Kilise babaları, kadınların cinsel ilişki esnasında zevk orgazm olmalarının dinen caiz olmadığını açıklamışlar ve “Bacaklarınızı açın o anda sadece büyük Britanya’yı düşünün.” felsefeleriyle kadının ruhsal sünnetini gerçekleştirerek onları edilgenleştirmişlerdir. Hristiyanlık’ ta Meryem de Rab tarafından üflenerek doğduğu için edilgendir ve kadınsal gücün temsili değildir. Meryem’den çalınan anaerkil güç, üfleme eylemiyle erkekte ataerkil güç olarak Tanrılaştırılmıştır. İlk Hıristiyan liderlerinden olan Tertullian, Hristiyanlığın kadınlarla ilgili görüşünüşu şekilde belirtir: “Kadın, insanın kalbine şeytanın girmesini temin etmek için açılan bir kapı demektir. O, erkeği, Allah tarafından kendine yaklaşılması men edilen ağaca sürükleyen varlıktır. Ve ilahi kanunu bozmuş, Allah´ın yeryüzündeki sureti olan erkeği aldatmıştır.” Hıristiyan dünyasının “aziz” unvanlı Krisostem’in kadınla ilgili fikirleri şöyledir: ” kaçınılması imkansız bir kötülük kaynağı… Vesvese yatağı… Hoşa giden bir bela.. Bir iç tehlike… Gönüller avlayan güzel eşkıya… Süslü püslü bir musibet…” Mundar ve zararlı bir varlık olarak görüldüğü için kadın V111. Hanri´nin devrinde parlamentodan çıkan karara kadar İncil’e bile el süremiyordu. Zebur ilâhî kitapların en küçüğü olup, lirik söyleyiş ve ilâhîlerden, Allah’a övgü ve hikmetli sözlerden ve birtakım nasihatlardan meydana gelmiş ve yeni dinî hükümler getirmemiştir. Dolayısıyla Zebur’da kadının algılanışına dair birkaç Zebur Nüshası dışında bilgiye ulaşmak mümkün değildir. Bugün elde mevcut olan Zebur nüshalarından Mez.68: 5 “Kutsal konutundaki Tanrı, Öksüzlerin babası, dul kadınların savunucusudur” dul Kadınların Tanrı tarafından korunmaya alındığını belirtirken, “ Rab buyruk verdi, Büyük bir kadın topluluğu duyurdu müjdeyi” Mez.68: 11 nüshası ise kadınların sosyal hayatın içinde var edildiklerine dair ipucu verir. Son olarak, Davut’un evli bir kadın olan Batşeba’ yı sevmesi ve kadının kocası olan Uriah’ ı öldürterek Batşeba’ ya sahip olması ve Allah’ın bunun üzerine kendisini lanetleyerek; Batşeba’dan doğan yedi günlük oğlunun canını alması dışında Zebur’da kadının algılanışına dair detaylara rastlanmamaktadır. Kur’an, kadının, erkekle aynı şekilde yaratıldığını, tek bir bütünün ikiye bölünmesi ile Yüce Allah tarafından birbirini tamamlamak üzere var edildiğini fakat yaratılışında erkekten farklı özellikler taşıması sebebiyle görevlendirilişinin erkekten ayrı nitelikler taşıdığından söz eder ve erkekle kadının sadece farklı görevlendiriliş sistemleriyle değil, birbirleriyle dost ve arkadaşlıklarıyla da birbirlerini tamamladıklarından ve yaşamları boyunca toplumda aynı haklara, sorumluluklara sahip olacaklarından söz eder. Bakara 2 /187: «Onlar (kadınlarınız) sizin için birer elbise, siz de onlar (erkekleriniz)için birer elbisesiniz. » Erkekler kadınları gözetip kollayıcıdırlar. şundan ki Allah, insanların bazılarını bazılarından üstün kılmıştır… (Nisa 4 / 34) Nisa suresinde, kadınların değer ve haklarının, Allah katında kul olmaya dair sorumluluklarının, yaratılıştan kaynaklanan farklılıkları dışında birbirine eşdeğer olduğundan söz eder. Burada “üstün kılmak” tan kasıt, erkeğin kadın üzerinde her zaman egemen olduğu değil, erkeğin kadına göre yaratılıştan kaynaklanan farklılıkları olduğu ve bu farklılıkların erkeğin koruyucu, kollayıcı ve gözetici yönlerini kuvvetli kıldığı, aynı şekilde kadının kendi varlık yapısına has özelliklerinin de aynı şekilde onu erkekten farklı ve özel kıldığıyla ilgilidir. Kur’an; çokevliliğin insanın doğasına ters düştüğünü, onun insanları birbirine düşüren bir yapısını olduğunu; ancak savaş ve hastalık gibi zaruri durumlarda toplumun ihtiyacına yönelik bir görev olarak Müslümanların dörde kadar olmak üzere birden fazla evlilik yapabileceğini belirtir. Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed 25 yıl evli kaldığı Hz. Hatice’nin ölümünden sonra, o dönemde insanlar arasındaki en etkili dostluk bağı sayılan akrabalığı kuvvetlendirerek özellikle düşman kabileleri İslamlaştırarak İslam dininin yayılış hızına ivme kazandırmak ve Arabistan’da kabileler arası savaşların mağduru dul kadınları koruma altına almak için birden fazla evlilik yaparak çokevlilik yasağının dışında kalmıştır. Hz. Muhammed dayağa karşı durmuş, “Sizden hiç biriniz, kölesi imiş gibi karısını dövmesin. Akşam bir yatağa yatacağınız eşinizi nasıl dövebilirsiniz.” gibi sözler söylemiş, hanımlarına hayatı boyunca bir fiske bile vurmamıştır. O dönemde köle ve cariyelik sistemi devam etmekte ve bu durum cariyelerin birleşme ve bir erkekle bütün olma haklarını, efendilerinden hamile kalıp çocuk sahibi olmadıkları sürece, kısıtlamaktaydı. Kadının satılma hakkından muaf olması için ilk koşul “çocuk anası” olmasıydı ve bu sistem cariyelerin yararına olan yerleşik bir adet gibi sunulmaya çalışılsa da, kadının ancak efendisi öldükten sonra hürriyetine kavuşacak olma durumu ve sadece bir “efendi” si olması bile“sofrada yeri öküzlerimizden sonra gelen kadınlarımız” ifadesini doğruluyordu. Buradan bakıldığında, Kuran ataerkilliğin tartışmasız yazılı kanunu olarak yorumlanabilir. Kur’an toplumun çekirdeğini temsil eden aileye değer verir ve ailenin tüm sakinlerinin hak ve sorumluluk sahibi olduğundan yola çıkan görüşe kanıt olarak ailenin idaresinin bağımsız olarak ne erkeğe ve ne de kadına verildiğine ait kesin bir ifade içermez. Karşılıklı dayanışma ve görüş alışverişi yapılması önerilen bir danışma kurulunun, kriz yönetimi için gerekliliğinden söz eden Kur’an, bunu toplumun sorunlarını çözerek gelişmesinin ön koşulu olarak ortaya koysa da pek çok tarihçiye göre kadının özgürlüğü İslam dininin benimsenmesi ile birlikte yavaş yavaş kaybolmuştur. Onlara göre İslam dininin yanlış uygulanması sebebiyle Müslümanlıkla birlikte kadın saygın konumunu kaybetmiştir
Etiket: Tanrı
-

Tanrı’nın Kadın Sorunsalı ..
Dünya tarihi çağlar boyunca cinsiyet ayrımcılıklarıyla ile dolu. Yüzyıllar öncesine baktığımızda, döneminin en ilerici insanları olarak tanınan filozofların bile cinsiyet konusuna gelindiğinde düşüncelerinden koptuğunu, kadını “öteki” olarak tanımladığını görüyoruz. Aristoteles’e göre ruh beden üzerinde, akıl duygu üzerinde, erkek ise kadın üzerinde egemendir. Fakat o zamanlardan günümüze geçen yüzyıllarda hiç mi değişim hiç mi ilerleme olmadı? Güçlü olanın zayıfı ezmeye meyilli olması, büyük kardeşin küçük kardeşi ezmesi, patronun işçiyi ezmesi, erkeğin kadını ezmesi…
Şüphesiz ki eğer kadın erkekten daha güçlü olsaydı eminim kadınlar da erkekleri döver, baskı altında tutardı. Az da olsa bunun örneklerini yazılı ve görsel basında görüyoruz. Bence bu sadece erkek kadın değil insan olmanın getirdiği bir sorun. Peki, bu sorunun çaresi var mı? Bugüne kadar yapılanlar bu eşitsizliğin sonunu getirdi mi? Tabi ki hayır!
Toplumlara baktığımızda özellikle kadınlara yapılan istismarın kaynağının “din” olarak gösterildiğini görüyoruz. Tek tanrılı dinler dışında çok tanrılı dinlerde de kadın dışlanıyor. Kadın öyle yürümez kadın böyle giyinmez, konuşmaz, vs.. Tanrı gerçekten kadını böyle mi istiyor? Tanrı güçlünün zayıfı ezdiği, hor gördüğü bir dünya mı istiyor? Kadınların Tanrı’nın gözünde değeri var mı? Nedir bu Tanrı’nın kadın sorunsalı?
İnsanların yaptıklarıyla Tanrı’yı değerlendirmek yanlış tabi ki. Tanrı bizi seviyor. Kutsal kitaplara baktığımda cümlelerinden çıkarıyorum bizi sevdiğini. Gerek Tevrat’ta gerek Incil’de ve gerekse Kur’an’da Tanrı biz kadınları önemsiyor. İncil’de Tanrı “İnsan bir bütünün iki parçasıdır. İnsan sadece kadın ya da erkek değerlidir. İnsan eşittir, erkek ve kadındır. Kadın erkekten yaratıldı ve erkek de kadından doğdu.” yazıyor. İncil’de kadın Tanrı’nın gözünde değerlidir. Kadının değeri kendi yaratanının değerinden gelmektedir.
İslam dinine baktığımızda Kuran’ın kadın anlayışında; kadın ve erkek farklı özelliklere sahip olsalar da insan olma vasfı itibariyle “eşit görülmesi ” önemli rol oynamaktadır. Yaratılış itibariyle kadın, erkeğe eşit olmakla beraber, kendisine özgü bazı hak ve sorumluluklara da sahiptir. Emir ve yasaklar konusunda erkek ile kadın arasında fark yoktur. Tanrı katında kadın ve erkek eşittir; birinin diğerine üstünlüğü yaptıkları işlerle, kendilerine verilen imkânların yerinde değerlendirilmesine ve özet olarak “Takva” ile ilişkilidir. Tin Suresi’nde bunu çok güzel anlatır: “İnsanı ayrım yapmadan en güzel bir biçimde yarattık” buyuran Tanrı insanları bir erkekle bir kadından yarattığını, onları soy ve sop yaptığını milletin de onlardan oluştuğunu vurgulamaktadır. (Bkz.Kur’an Hucurat Suresi) Bu ayetlerin dışında surelerin başında yer alan “Ey İnsanlar!, Ey İman Edenler, İnananlar” hitapları bile kadın ve erkek arasında bir ayırım olmadığının delilidir. İslam dininin ayrıcalıklı insanları, çalışmada, bilimde, iyi işler islemekte, kul hakkını gözetmede ve kötülüklerden kaçınmada hassasiyet gösteren kimselerdir. Örneğin “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” (Zümer Suresi, 9) ayetiyle bilmenin önemine vurgu yapılmıştır. Bilmenin de okumakla ile ilgisi bulunduğu ilk inen ayetin “Oku!” ile başlamasında ortaya konulmuştur. Bu emirde kadın ve erkek herhangi bir ayırım yapılmamıştır. Muhatap insandır. Bunları destekleyen çok sayıda hadis bulunmakta. “İlim, kadın erkek her Müslümana farzdır.” Bu vurgu nettir.. Çalışma konusunda ki “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (NecimSuresi,39) ayetinin kapsamına hem kadın hem de erkek girmektedir.
Kısacası İslâm’ın kadın anlayışı şöyle ortaya konulmaktadır: “…İslâm’a göre kadın; nafakası sağlanan, iş yapmak zorunda olmayan, gönlüne göre çocuklarını eğitmek, dilerse çalışmak, malını istediği gibi tasarruf edebilmek, kendi soyadını kullanabilmek, ilim yapmak gibi birçok hakka sahip bulunan, bütün bu haklar karşısında sadece meşru isteklerinde kocasına itaatle sorumlu olan, hakları ve sorumlulukları hukukun garantisi altında bulunan, kocasının hayat arkadaşı-sırdaşı- gönüldaşı, yuvanın bekçisi, yavrularının ‘cennetin ayakları altına serildiği’ aziz annesidir…”( A.Ünal, sayfa,201). Tanrı’nın kadınla bir alıp veremediği yoktur. Olsa olsa bizim birbirimizle alıp veremediğimiz vardır. Oysa o hep “Birbirinizi sevin” der. Madem ki hepimiz tek tanrılı dinlerin varlığını kabul ediyoruz. O halde bir tek O’na inanıyoruz. İster Hıristiyan ister Musevi isterse Müslüman her kim olursak olalım önce kendi kutsal kitabımızı okumalıyız. Dışarıdan hurafelere değil kendi gördüğümüze, kendi duyduğumuza ve kendi anladığımıza inanalım. Aklın yolu birdir!
Sözlerimi büyük ozan Ruhi Su’nun dizeleriyle bitiriyorum:
Yaratan bizleri insan yarattı
Muhabbet insana, cana muhabbet
Cümle mahlukatın üstünde tuttu,
Muhabbet insana, cana muhabbet.
Ne mutlu ki bize insan olmuşuz,
İnsan sevgisini gerçek bilmişiz,
İnsanın dalında açıp gülmüşüz,
Muhabbet insana, insan olana.
İnsan olan insan gelsin beriye
Kimi kara, kimi çalar sarıya,
Aslolan hayattır bakma deriye,
Muhabbet insana, cana muhabbet…..
