Etiket: Tanı

  • Antenatal hidronetfoz ( anne karnında böbrek genişlemesi)

    Antenatal dönemde ultrasonografinin (US) kullanımının yaygınlaşması ile hidronefrozlu (HN) olguların tanınmasında dramatik değişiklikler olmuştur. Tanı kriterleri ve gebeliğin süresi ile değişmekle birlikte, antenatal hidronefrozun (AH) sıklığı yaklaşık % 0.5-5.4 arasında değişmektedir. Tüm AH olgularının % 17-54’ünü ise bilateral olguların oluşturduğu bildirilmektedir. Antenatal hidronefroz tanısı alan bir olguda hastalığın gidişi daha çok alta yatan tanı ile ilişkilidir. Bu olguların doğumda ve doğum sonrasında % 41-88’i tamamen gerilemektedir. Cerrahi müdahale gerektiren ürolojik hastalık oranının ise % 4.1-15.4 arasında olduğu ifade edilmektedir. Özellikle vezikoüreteral reflü (VUR) tanılı hastalarda idrar yolu enfeksiyonu (İYE) oranları birkaç kat daha yüksek saptanmaktadır. Burada öncelikli olan acil cerrahi girişim gerektiren HN olgularını belirlemektir. Diğer önemli bir nokta uzun dönem izlem veya elektif şartlarda cerrahi girişim gerektiren HN olgularını minimal invaziv görüntüleme ve girişim gerektiren geçici HN olgularından ayırt etmektir..

    Doğum öncesi böbrek pelvis ön-arka çap (PÖAÇ) kullanılarak AH tanısıkonmalı ve aynı yöntemle evrelendirilmelidir. Doğum öncesi AH öyküsü olan olgular ve PÖAÇ 2. trimesterde 4 mm ve üzeri, 3. trimesterde 7 mm ve üzeri olan tüm olgular doğum sonrası değerlendirilmeye alınmalıdır.

    Ağır ürolojik anomali saptanma olasılığı yüksek olan bebekler doğumdan sonra hızla, bir Çocuk Nefroloj Merkezine yönlendirilmelidir. İntrauterin dönemde tek taraflı hidronefoz saptanan olgularda 3. trimester boyunca bir kez , çift taraflı hidronefroz saptanan olgularda ise alt üriner sistem obstrüksiyonunu düşündüren (oligohidroamniyos, ilerleyen hidronefroz, dilate veya duvarı kalınlaşmış mesane) bulguların varlığına göre değişmek üzere doğuma kadar ayda bir kez US yapılmalıdır.

    İntrauterin dönemde tanısal ve tedavi edici girişim sadece alt üriner sistem obstrüksiyonu varlığında düşünülmelidir. Girişim kararı deneyimli merkez/ekip tarafından, her olgunun ayrıntılı değerlendirilmesinden sonra verilmelidir. Sadece bu işlemler için deneyimi olan merkezler ile hastalar birebir değerlendirildikten sonra düşünülmelidir. Gebeliğin 20. haftasından sonra hiçbir AH olgusunda -böbrek dışı hayatı tehdit eden bir problem yoksa- gebelik sonlandırılmaz .

    ANTEATAL HİDRONEFROZ, DOĞUM SONRASI (Değerlendirme-Tanı-Yaklaşım)

    AH öyküsü olan tüm yenidoğanlar yaşamın ilk haftasında değerlendirilmelidir

    Doğum sonrası ilk değerlendirmede evreleme PÖAÇ ölçümünün ilk 3-7 gün içinde usg ile ölçülerek yapılması gerekir

    Doğum sonrası ilk hafta yapılan US normal olsa bile sonraki değerlendirme, izlem ve evreleme yapılmaya devam edilmeli ve USG 4-6. haftada tekrarlanmalıdır.

    Doğum sonrası ilk 4-6 hafta ısrar eden HN’lu bebeklerin izleminde, sonraki US değerlendirmelerin ne kadar sıkılıkla yapılacağı, pelvikaliksiyel dilatasyon derecesi veya bunun artış oranı (SFU evre artışı ve/veya PÖAÇ’nda artış) veya üreter dilatasyonu ya da kortikal incelme gibi HN’un ağırlık göstergelerine göre belirlenmelidir

    Miksiyosistoüreterografi (MSUG) aşağıdaki 3 durumda çekilmelidir ( HALK ARASINDA SONDALI FİLİM)

    a) Alt üriner sistem obstrüksiyonu (çift taraflı hidronefroz, ilerleyen hidronefroz, dilate veya duvarı kalınlaşmış boşalması yetersiz mesane, dilate posterior üretra) bulguları olan bebeklerde yaşamın 1-3 günü içerisinde

    b) Doğum sonrası US’lerde tek veya çift taraflı PÖAÇ>15 mm ve SFU evre 3-4 veya üreter dilatasyonu olan bebeklerde 4-6 haftası içerisindE

    c) AH saptanmış ve izleminde ateşli İYE geçiren bebeklerde idrar steril olduktan sonra MSUG çekilmelidir

    Diüretikli renografi, aşağıdaki 2 durumda yaşamın 6-8 haftası içerisinde çekilmelidir. Tercihen 99mTc- mercaptoacetyltriglycine (MAG3) kullanılmalıdır. Değerlendirmede diferansiyel fonksiyonlar ile birlikte renogram eğrisi dikkate alınmalıdır. İşlem US bulgularındaki kötüleşme bulgularına göre 3-6 ayda bir tekrarlanabilir

    Orta-Ağır tek veya çift taraflı HN (PÖAÇ>10 mm ve SFU evre 3-4) olup VUR saptanmayan hastalar

    b) Derecesi ne olursa olsun dilate üreteri saptanan ve VUR saptanmayan hastalar diüretikli reno grafi ile değerlendirilmelidir

    Cerrahi ile birlikte değerlendirilmesi gereken hastalar (Tablo 4), (30,42).

    a) Alt üriner sistem obstrüksiyonu (çift taraflı hidronefroz, ilerleyen hidronefroz, dilate veya duvarı kalınlaşmış boşalması yetersiz mesane, dilate posterior üretra) bulguları olan bebekler

    b) Birinci yılın sonunda 4 ve 5. derece VUR olarak kalan bebekler

    c) Tekrarlayan İYE’lere neden olan VUR’lu ve böbrek parankimde yeni skar geliştiren bebekler

    d) Diüretikli renografi de radyonükleid yarılanma ömrü (t1/2) >20 dakikadan uzun bulunan, akıma izin vermeyen ve/veya obstrüksiyon saptanan tarafta diferansiyel böbrek

    fonksiyonunun % 40’dan düşük bulunan bebekler.

    e) “d” maddesindeki bulgulara sahip ancak karar verilemeyen bebeklerde US bulgularında ağırlaşması olan veya diferansiyel fonksiyonunda % 5-10 daha bozulma gösteren bebekler

    f) Dilatasyonu ağırlaşan veya fonksiyonu bozulmaya devam eden çift taraflı HN’u olan veya soliter böbrekte HN saptanan bebekler cerrahi ile birlikte değerlendirilmelidir

    Tablo 1. AH’lu hastalarda ayırıcı tanı

    Etiyoloji%

    Geçici hidronefroz 41-88

    Pelviüreterik darlık 10-30

    Vezikoüreteral reflü 10-20

    Üreterovezikal bileşke darlığı, megaüreter 5-10

    Multikistik displastik böbrek 4-6

    Çift toplayıcı sistem ± üreterosel 2-7

    Posterior üretral valv 1-2

  • Ailevi akdeniz ateşi

    Ailesel Akdeniz ateşi (AAA, FMF), yineleyen ateş, karın ağrısı, eklem ağrısı ya da şişlikleri, göğüs ağrısı ve çeşitli döküntüler ile ortaya çıkan periyodik ateşe yol açan ve ülkemizde en sık görülen genetik hastalıktır. Çocuklarda periyodik yani tekrarlayan ateş nedenleri arasında en sık görülen hastalıktır ama maalesef çoğunlukla geç tanı konulmakta yada atlanabilmektedir. Ailesel Akdeniz Ateşi özellikle Doğu Akdeniz bölgesinde yaşayan halklarda görüldüğü için “Akdeniz” adı ile anılmaktadır. Hastalık en çok Türkler, Ermeniler, Yahudiler ve Araplarda görülmektedir. Ailesel Akdeniz ateşi Akdeniz anemisinden yani talasemiden tamamen farklı bir hastalıktır.

    Ailesel Akdeniz ateşi, ortalama 2-3 gün süreli ateş, karın ağrısı, göğüs ağrısı ve döküntü atakları ile ortaya çıkar. Bu ataklar belli bir süre içinde kendiliğinden geçer. Atak aralarında çocuklar çok rahattır ve sağlıklı çocuktan hiçbir farkı yoktur. Çoğunlukla da bu yakınmalar kullanılan çeşitli ilaçlara yanıt vermez. Eklem ağrıları ya da şişlikleri bazen bu ataklar ile birlikte bazen de bu ataklar olmaksızın ortaya çıkabilmektedir. Oluşan eklem şişlikleri çoğunlukla çok şiş görünümdedir. Oluşabilecek karın ağrıları bazen çok ağrılı olup çoğunlukla akut apandisit ile karışabilmektedir. Bundan ötürü, AAA’lı çocukların birçoğu akut apandisit ameliyatı geçirmiştir. Tedavi öncesi dönemde çok nadir olarak testislerde şişme, kalp ağrısı ve menenjit benzeri klinik bulgular da görülebilir.

    Ailesel Akdeniz ateşi tanısını koyabilmek için tipik olan bir laboratuvar yöntemi bulunmamaktadır. Tanıyı koyabilmek için en iyi yöntem, aile ile yapılan ayrıntılı konuşma ve hastadan elde edilen öyküdür. Tanılandırmaya çocuğu oluşan atak sırasında görmek ve değerlendirmek de yardımcı olur. Bir diğer tanısal veri de tedavide kullanılan kolşisine verilecek olan yanıttır. Ayrıca son yıllarda sıkça yapılmaya başlanan genetik mutasyon analizleri de hastalığa neden olabilecek geni ortaya koyarak tanıda yardımcı olmaktadır. Hastalarda yapılacak olan gen analizleri ancak şüpheli durumlarda yardımcı olmaktadır. Bu noktada ülkemizde bu hastalığa yol açabilen genlerin yaygınlığı yalancı pozitif sonuçlara da yol açabilmektedir.

    Ailesel Akdeniz ateşinin ilk tanımlandığı 20. yüzyıl içinde, hastalığın tedavisine yönelik çeşitli girişimler yapıldıysa da tam olarak tedavisi ancak 1972’den sonra mümkün olmuştur. Bu tarihten sonra kullanılmaya başlayan çiğdem çiçeğinden elde edilen kolşisin ile hastalığın ve komplikasyonlarının tedavisi mümkün olmuştur. Kolşisin, çocuklarda hastalığın atak sürelerini ve atak şiddetlerini belirgin olarak azaltmaktadır. Düzenli kolşisin kullanımı ile hastalarda oluşan nöbet sıklığı ve süreleri tamamı ile azalmakta ve hatta kaybolmaktadır.

    Tüm bunların yanı sıra kolşisin kullanımı ile Ailesel Akdeniz Ateşinde oluşabilecek olan en önemli istenmeyen durum olan amiloidoz önlenebilmektedir. Amiloidozda böbreklere yabancı bir madde oturarak kalıcı böbrek yetersizliği oluşmasına yol açabilmektedir. Şimdiye dek kolşisin kullanımı ile hiç amiloidoz oluştuğu gösterilmemiştir. Bundan ötürü kolşisin yaşam boyu düzenli ve sürekli kullanılması gereken bir ilaçtır.

    Kolşisinin kullanılan dozlarda görülebilen bir yan etkisi söz konusu değildir. İshal, kusma gibi basit yakınmalar tedavinin başlangıcında görülebilmektedir. Tedavi amacı ile kullanılan kolşisin çocuk hastaların üreme fonksiyonlarını kesinlikle olumsuz yönde etkilememektedir.

    Kolşisin tedavisindeki en önemli nokta hastalığın ve tedavisinin ömür boyu süreceğinin unutulmamasıdır. Çünkü genetik geçişli bir hastalık olan AAA tamamı ile ortadan kaldırılamamaktadır.

    Ailesel Akdeniz ateşli hastalar kolşisin tedavisini sürdürdüğü sürece hiçbir ölümcül durum ortaya çıkmamakta ve hastalar normal yaşamlarını sürdürmektedir. Tedavi edilmeyen ya da tedavinin düzensiz sürdürüldüğü dönemde ortaya çıkabilen amiloidoza bağlı olarak oluşan böbrek yetersizliği ölümcül durumlara yol açabilmektedir.

    Sonuç olarak, Ailesel Akdeniz Ateşi tedavisi mümkün olan ve tedavi edildiği sürece herhangi bir olumsuz etki görülmeyen kalıtsal bir hastalıktır ve toplumda bu hastalığa dair bilinçlendirmein arttırılması önemlidir.

  • Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu hakkında yanlış bildiklerimiz..

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu hakkında yanlış bildiklerimiz..

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) çocuklarda en sık görülen ruhsal sorun olmasına rağmen hakkında çok az şey bilinir. Bilinenler arasında da birçok yanlış ya da eksik vardır. O nedenle bugün DEHB hakkında bildiklerimizi kısa kısa yazmak istiyorum.

    Dikkat eksikliği dikkati hiçbir şeye verememek değildir.

    Hastalığın ismi bazen yanlış anlaşılmalara sebebiyet verir. Dikkat eksikliği derken kast edilen şey dikkati doğru yönetememektir. Çocuk ya da genç dikkatini eğlenceli, bol uyaran içeren faaliyetlere (tablet, tv) aşırı derecede verir ve saatlarce vakit geçirebilir ama ödev, görev alanlarında dikkatini uzun süre veremez, çabuk sıkılır. Aileler bunu genellikle ‘İşine geldiğinde çok dikkatli, işine gelmediğinde dikkatsiz’ şeklinde tanımlarlar. Dikkat eksikliği demek dikkatinin her zaman kötü olması demek değildir.

    Hiperaktivite her çocukta olmaz.

    Adı kötü demiştik ya bu durum hiperaktivite konusunda da sorunlara neden olur. DEHB olan çocukların sadece %15 in de hiperaktivite denebilecek boyutta davranış sorunları görülür. Hiperaktivite erken çocuklukta sık görülen ama giderek azalan bir belirtidir. Bu nedenle DEHB tanısı koyarken bakılan temel belirtiler dikkat ve dürtü kontrolüne ait sorunlardır. Hatta DEHB tanısı almış grup hipoaktiftir. Yani ağır kanlı, yavaş hareket eden ve sadece dikkat sorunları yaşayan çocuklardır. Bu nedenle hiperaktivite tanı koymak için kesin aranan bulgu değildir.

    Zekaları iyidir.

    DEHB zekadan bağımsız bir hastalıktır. Özellikle hiperaktif olan çocukların zeka yüksekliğinden böyle davrandıkları gibi bir kanaat mevcuttur. DEHB tanısı alan bir çocuk üstün zeka da olabilir öğrenme sorunları da yaşabilir. Dikkat ve yönetici beceriler ayrı bir beceri zeka ise ayrı bir beceri olarak tanımlanabilir. Birini boy birisini kilo gibi düşünebilirsiniz. Her uzun boylu olan çocuk kilolu olmak zorunda değildir..

  • Anne ve babalar; uzamış ve düzelmeyen öksürüğe dikkat!

    Anne ve babalar; uzamış ve düzelmeyen öksürüğe dikkat!
    Çocuğum astım mı?

    Kış geldi, enfeksiyonlar arttı, bir de pek çok çocuk kreşe başladı ve düzelmeyen, anne ve babaların kabusu olan sık tekrarlayan ve düzelmeyen öksürükler tekrar başladı. En sık karşılaşılan senaryolardan birisi şöyle; ‟2-4 yaş arası sağlıklı, daha önce ailesi tarafında özenle bakılan ve enfeksiyonlardan sakınılan bir çocuk kreşe veya anaokuluna başlar. Doğal olarak bir üst solunum yolu enfeksiyonu olur, fakat öksürük düzelmez ve uzar. Bir şekilde biraz düzeldikten sonra aile, tamam her şey rayına giriyor diye düşünürken tekrar ateşi yükselir veya tekrar burnu akmaya başlar ve öksürük tekrar artar. Aile tekrar doktora götürür ilaçlar antibiyotikler derken öksürük yine biraz azalır veya düzelir. Aile yine bir ohh çeker, ama kısa süre sonra olay tekrarlar. Bu durum kış boyu devam eder. Bazı çocukların ise nefes yolu ile astım ilaçları (ventolin) kullanması bile gerekebilir. Çocukların bir kısmında ise antibiyotik kullanımı ile burun akıntısı düzelir ama ilaçlar kesilince tekrarlar ve çocuk çok sık antibiyotik kullanmak zorunda kalır”.
    Yukarıda anlatılan hastalık veya durum nedir?
    Bu çocuk astım olabilir mi?
    Bu geçici bir durum mudur?
    Yoksa çocuk bazı internet sitelerinde yazdığı gibi İstanbul bronşiti midir? Bu da neyse,
    Bu sıkıntıyı çeken ve farklı doktorlar tarafından farklı tanılar konulan, farklı tedaviler verilen ve çoğunlukla da tam olarak düzelmeyen bu durum, aile ve çocuk için kış mevsimini bazen kabusa çevirmeye yetmektedir. Bu nedenle bu konu hakkında doğruların ve önemli noktaların aileler tarafından iyi bilinmesi, çocuklarını doğru yere yönlendirmeleri açısından oldukça önemlidir.
    Okul öncesi yaş grubundaki çocuklar daha büyüklere göre daha sık hasta olmaktadırlar. Çünkü immün sistemleri henüz gelişme aşamasındadır ve bazı mikroplarla henüz ilk defa karşılaşmaktadır. Aileler şunu çok iyi anlamalıdır ki 2 yaşına kadar olan çocuklar yılda 6-8 arasında basit üst solunum yolu enfeksiyonu geçirebilmektedirler ve bu enfeksiyonların %80 den fazlası virüsler aracılığı ile olmakta ve antibiyotik tedavisi gerekmemektedir. Yaş arttıkça enfeksiyon sıklığı biraz daha azalmaktadır. Bu geçirilen üst solunum yolu enfeksiyonları immün sistemin sağlıklı gelişmesi için gereklidir. Fakat ilk 3 yılda virüslerle olan solunum yolu enfeksiyonlarının tekrarlaması astım gelişimi için de en önemli risk faktörlerinden birisidir. Özellikle kreşe veya anaokuluna yeni başlamış çocuklarda enfeksiyon sıklığında artış olduğu çok iyi bilinmektedir. Bu çocuklarda tekrarlayan viral üst solunum yolu enfeksiyonları solunum yolu aşırı duyarlılığını ortaya çıkarmakta olup, bu durum öksürüklerin sık tekrarlamasına, gece öksürüklerine ve bazen de göğüste hırıltıya neden olabilmektedir. Hatta bu çocukların bir kısmında tekrarlayan bronşitler görülmekte olup, bu durum astıma kadar da ilerleyebilmektedir. Yine bu çocuklarda viral üst solunum yolu enfeksiyonlarının komplikasyonları (sinüzit, orta kulak iltihabı, bronşit veya zatürre gibi) gelişebilmektedir.
    Okul öncesi çocuklarda diğer çocuklardan farklı olarak 6 adet astım çeşidi vardır. Bunların bir kısmı zaman içinde düzelirken, bir kısmı ise gerçek astım olup bulgular ileriki yaşlarda da devam etmektedir. Bu çocukların bir kısmı allerjik olup, bir kısmı ise allerjik değildir. Bu hastaların hepsinde tekrarlayan bronşitler, sık tekrarlayan enfeksiyonlar, sık tekrarlayan veya düzelmeyen öksürük ve hışıltı gibi benzer şikayetler görülmekte olup, bu durumların birbirinden ayrılabilmesi sadece çocuk allerji uzmanları tarafından yapılabilmektedir. Ayrıca astımın bazı tipleri sadece tekrarlayan öksürük atakları ile gidebilmekte, bronşlarda daralma yapmamakta ve bu durum tanının geç konmasına ve yanlış ve gereksiz ilaçların kullanımına neden olabilmektedir.
    Unutmayınız! Tüm dünyada tanı konmuş, tedavisi başlanarak izlem altına alınmış astımlı çocuk sayısından çok daha fazla çocuk tanı konamadan yıllarca gereksiz ve bazen yanlış ilaçlar kullanmak zorunda kalmaktadır. Doğru ayırıcı tanı yapılamaz ve doğru tanı konamazsa, aşırı ve gereksiz antibiyotik kullanımı, hastalığın kronikleşmesi ve komplikasyonların oluşması gibi istenmeyen durumlar gelişebilir.

    Çocuklarda kronik öksürüğün veya sık tekrarlayan öksürüklerin çok sayıda nedeni bulunmaktadır. Pratik hayatta çok sık olarak karşılaşılan ve ne yazık ki tanı ve ayırıcı tanıları tam olarak yapılamayan ve birbirleri ile çok sık karışan bunlar arasında;
    1. Allerjik hastalıklar
    2. Kalıcı veya geçici astım varyantları (çeşitleri)
    3. Öksürükle giden astım
    4. Kreşe veya yuvaya bağlı reaktif hava yolu hastalığı
    5. Evde okula giden bir kardeşinin olması (eve sık enfeksiyon taşınmasına neden olarak)
    6. İyi tedavi edilmemiş sinüzitler, kronik sinüzit, akut tekrarlayan sinüzit
    7. Gastroözefageal reflü hastalığı
    8. Geçici veya hafif immün sistem bozuklukları, sayılabilir.

    Daha nadir olarak, üst ve alt hava yolunun konjenital anormallikleri, bazı genetik akciğer hastalıkları, konjenital kalp hastalıkları ve konjenital immün yetmezlikler neden olabilir.

    Anne ve babalar tarafında çocuklarında aşağıdaki durumların olup olmadığının mutlaka dikkatli bir şekilde gözlemlenmesi gerekmektedir;
    1. Enfeksiyonlar ve öksürük sık tekrarlıyorsa
    2. Öksürük bir türlü tam olarak düzelmiyorsa
    3. Çocuğunuz sık antibiyotik kullanmak zorunda kalıyorsa
    4. Burun akıntısı bir türlü tam olarak düzelmiyorsa
    5. Öksürükler 10 günden uzun sürüyorsa
    6. Hastalık sırasında çocuğunuz gece uykuda öksürüyor veya öksürerek uykudan uyanıyorsa
    7. Hasta olduğunda göğsünde hırıltı veya hışıltı duyuluyorsa
    8. Hareketle veya eforla öksürük artıyorsa
    9. Tozlu ortamlarda nöbet şeklinde öksürükler oluyorsa
    10. Doktor tarafından bronşit veya bronşiyolit tanısı konmuşsa
    11. Annede, babada ve kardeşinde allerji veya astım varsa
    12. Çocuğunuza daha önce kortizonlu ilaç veya nefes yolu ile kullanılan ilaçlar (ventolin) verilmişse
    13. Tekrarlayan öksürükler köpek havlaması şeklindeyse veya çocuğunuz sık larenjit oluyorsa.
    14. Çocuğunuzda ağız kokusu, karın ağrısı, şişkinlik veya geğirme sık oluyorsa
    15. Çocuğunuzun beraberinde atopik (allerjik) egzeması varsa
    16. Çocuğunuz diğer çocuklarda daha fazla terliyorsa

    Çocuğunuzun mutlaka bu konu ile ilgilenen bir çocuk allerji uzmanı tarafından ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmeli ve gerekirse allerji testleri ve bağışıklık testleri yapılarak doğru tanının konması, uygun ilaçların verilerek ileride gelişebilecek istenmeyen durumların önlenmesi, gereksiz antibiyotik tedavisinin önlenmesi ve böylece hem çocuk, hem de ailenin hayat kalitesinin artırılması sağlanmalıdır.

    Yine bu çocuklarda doğru tanı konduktan sonra koruyucu bazı ilaçlar verilerek;
    1. Bağışıklık sistemi güçlendirilebilir
    2. Enfeksiyonların sık tekrarlaması engellenebilir
    3. Hava yollarındaki aşırı duyarlılık düzeltilebilir
    4. Enfeksiyonlar sırasında bulguların göğüse inmesi ve böylece bronşit atakları önlenebilir
    5. Tabi ki istenmeyen durumların ve belki de astımın gelişimi önlenebilir.

    Sonuç olarak; uzamış ve sık tekrarlayan öksürükleri olan çocuklarda bu durumun önemsenmesi, çocukların bazılarında bu durum olabilir diyerek geçiştirilmemeli, ve bir çocuk allerji uzmanından yardım alarak çocuğun ve ailenin normal hayat kalitesinin tekrar düzene sokulması sağlanmalıdır.

  • Kawasaki sendromu

    Kawasaki sendromu

    Kawasaki hastalığı nedir?
    Kawasaki hastalığı ülkemizde yeni yeni tanınmaya başlanan, çocuklarda görülen yüksek ve de uzayan ateşle seyreden döküntülü bir hastalıktır. İsmini 1960’lı yıllarda bu hastalığı ilk kez tanımlayan Japon doktor Kawasaki’nin alır. Yıllar içinde klinik deneyimlerin artışı, tanı yöntemlerindeki teknolojik gelişmeler sayesinde ve daha da önemlisi çocuk doktorlarının giderek daha fazla şüphelenmeye başlamasıyla giderek daha sık tanı konur hale gelmiştir.

    Kawasaki Hastalığı Belirtileri

    Bu hastalık daha çok iyi süt çocuklarında görülmekle birlikte daha büyük yaşta çocuklarda da olabilir. En tipik belirtisi 5 günden daha uzun süren ve düşmeyen, 39’ları geçen yüksek ateştir. Aile ateşi düşmeyen çocuğunu bir veya daha fazla doktora götürmüş, genellikle ciddi antibiyotik tedavileri kullanmış, fakat her şeye rağmen ateş düşmemiştir.

    Bunun dışında vücutta döküntü, gözlerin konjonktiva dokusunda kızarıklık, konjonkltivit dediğimiz iltihaplanma ve boyundaki lenf bezlerinde büyüme özellikle tek taraflı olabilir. Ağız içinde enfeksiyonlar, dudaklarda çatlaklar ve aşırı bir kızarıklık yine bu hastalığı düşündüren bulgulardandır. İyileşme döneminde el-ayaklarda deri soyulmaları da olabilir. Bu bulgular nedeniyle hastalığın diğer bir adı da mukokutanöz lenf sendromudur.

    Kawasaki hastalığı tanısı:

    Herşeyden önce bu hastalığa tanı koyabilmek için şüphelenmek gerekir. En tipik bulgusu ateş düşürücü ve antibiotiğe rağmen 5 günden uzun süren ateştir. Laboratuar bulguları genellikle ağır bir enfeksiyonla karışabilir. Özgün bir bulgu olmamakla birlikte kanda pıhtılaşmayı sağlayan trombosit sayısındaki artış, bu hastalarda sıklıkla görülen bir bulgudur.

    Bu bulgular ışığında şüphelenildiği taktirde ekokardiyografi incelemesi yapılarak koroner arterlerde bir değişiklik olup olmadığı gözlenir. Koroner arterlerde değişiklik olması Kawasaki hastalığı tanısını büyük oranda kesinleştirir. Ancak hastaların %20-30 unda koroner arter bulgusu olmadığından, bu hastalar herhangi bir döküntülü viral hastalık gibi izlenebilir.

    Kawasaki hastalığı tedavisi:

    İntravenöz immunglobülin(İVİG) bu hastalığın tedavisindeki en önemli ilaçtır. Bu ilacı verdikten sonra hızla ateşin düşmesi hastalığın teşhisinin de kesinleşmesini sağlar. Normal şartlarda ateş düşürücü olarak 1-2 hastalık dışında çocuk hekimliğinde hiç kullanmadığınız aspirin bu hastalığın tedavisinde önemli ikinci ilaçtır. İlk başta ateş düşene kadar yüksek doz, daha sonra da kan sulandırıcı düşük dozlarda tedaviye haftalarca devam edilir.
    Kawasaki hastaları aşı olablir mi?
    IVIG tedavisi gören hastaların 3-6 ay kadar aşılanmamaları gerekmektedir.

    Kawasaki hastalığının takibi:

    Koroner arterlerinde genişleme olan çocuklar, özellikle de spor yapıyorlarsa uzun yıllar bir kardiyolog tarafından takip edilmelidir. Bazen genç yaşlarda bile efor testleri, anjio testleri gerekebilir. Kawasaki hastalığı tanısı gecikirse, kalbi besleyen koroner damarların yapısı bozulacağı için genç yaşta kalp krizi ve dolayısıyla genç yaşta ölüm gibi birçok risk ortaya çıkabilir.

  • Garip bir boğaz enflamasyonu

    Garip bir boğaz enflamasyonu

    Evet sık sık duyarsınız; veya bazılarınız ne yazık ki yaşamışsınızdır.
    Her ay ateşlenen yavrunuz, doktora gittiğinizde boğazının bembeyaz korkunç iltihaplı olduğu söylenir. Ve tabii ki mecburen antibiyotik başlanır… Çocuğunuz tam düzelir daha 1 ay ya geçer ya geçmez aynı tablo tekrarlar. Bir süre sonra ayda bir penisilin iğnesi olmak zorunda kalırsınız ama ne yazık ki sonuç değişmez, aynı tablo ayda bir ya da 2 ayda bir devam eder.

    Evet bu hep tekrar eder, çünkü enfeksiyon değildir yani sebep mikroplar değildir, çocuğunuz her atakta antibiotik sayesinde iyileşmez, aslında hastalık kendi seyrini bitirdiği için iyileşir. Çocuğun kendi bağışıklık sisteminin ortaya çıkardığı enfeksiyon dışı bir iltihabi durumdur, bugün için sebebi bilinmez henüz bozuk bir geni bulunamamıştır. Periyodik olarak ateş yapan hastalıklardan bir tanesidir. Kısa adı PFAPA sendromu olan bu hastalık İngilizce Periodic Fever (periyodik ateş), Aphtous stomatitis (ağız içi aftlar-yaralar)

    Pharyngitis Adenitis (boyun lenf bezlerinde şişme) kelimelerinin baş harflerinin bir kısaltmasıdır. İlk kez 1987 yılında Marshall tarafından tanımlandığı için Marshall sendromu adı da verilir. Ataklar arasında çocuk tamamen normaldir. Bugüne kadar bu hastalığın çocukta kalıcı bir zarar verdiği görülmemiştir. 2-4 yaşlarında başlayan hastalık genellikle 10 yaşından sonra giderek azalarak ortadan kalkar. Gördüğünüz gibi sıklıkla tabloya ateş ve kriptik tonsillit dediğimiz beyaz boğaz iltihabının yanında ağızda yaralar-aftlar ve boyundaki lenf bezlerinin şişmesi de eklenir. Ancak sadece ateş ve boğaz iltihabı ile seyreden farklı türleri de olabilir. Onlar henüz tanımlanmış olmasa da periyodik ateş sendromlarından biri olarak kabul edilebilir. Bu tabloda birçok çocuk hekiminin antibiotik başlaması çok doğaldır, çünkü Beta tipi streptokokların yaptığı boğaz iltihabına çok benzer, önemli olan aynı tablo birkaç kez tekrar ederse bu tanıyı akla getirmektir. Bugün için PFAPA sendromu tanısı koyduracak bir kan testi veya görünütleme yöntemi yoktur. Birçok enfeksiyonda ve iltihabi durumda olduğu gibi CRP, sedimantasyon ve beyaz kan hücreleri(lökositler) gibi değerler bu hastalıkta da yükselir, yani özgül bir bulgu değildir. PFAPA sendromunun tanısı ancak test-tedavi yaparak konabilir.

    Eğer bir çocuk periyodik olarak ayda bir ya da 2 ayda bir bu tabloyu geçiriyorsa, öncelikle bu boğaz iltihabının Beta olmadığı hızlı beta testi ile doğrulanmalı, sonuç negatif ise boğaz ne kadar kötü de olsa, ateş ne kadar yüksek de olsa çocuğa antibiotik başlamadan tek doz doktorunuzun önereceği antibiotik dışında bir iğne yapılmalıdır ve eğer çocuk 1-2 gün içinde hızla iyileşiyorsa tanı doğrulanmış demektir. Artık PFAPA sendromu tanısı kondu. Her ay antibiotik almaktansa lütfen böyle bir tanıyı koyabilme şansını çocuğunuzdan esirgemeyin ve doktorunuzun önereceği bu tek doz iğne tedavisine direnç göstermeyin. Çünkü günümüz koşullarında bu hastalığa başka türlü tanı koyma şansımız yok. Üstüne üstlük bu tek doz iğne bazen PFAPA ataklarının seyrelmesini bile sağlayabilir.

    Tek iğneden sonra çocuğunun ayda bir yerine 3-4 ayda bir hastalanmasını hangi anne-baba tercih etmez ki? Bağışıklık sitemini etkileyen bir ülser ilacının da koruyucu tedavide orta düzeyde etkili olduğu görülmüştür. Birkaç kez atak sırasında bu iğneye rağmen ataklar seyrelmiyorsa, korunma yötemleri işe yaramıyorsa tek tedavi yöntemi bademciklerin ameliyatla alınmasıdır. Ancak bunun başarı şansı da %75 civarındadır. Sonuç olarak, tekrar eden yüksek ateş şikayeti ile başvuran hastaların uygunsuz ve gereksiz antibiyotikler ile tedavisinden önce PFAPA sendromunu akla getirmemiz gerektiğini vurgulamak istedim.

  • Fetal ekokardiyografi

    FETAL EKOKARDİYOGRAFİ

    “Kime, ne zaman, nasıl? “

    Fetal Ekokardiyografi, Doğuştan kalp hastalıklarının (DKH) anne karnında tanınmasını sağlayan ultrasonografik bir yöntemdir. DKH tüm doğumların yaklaşık % 1'inde görülmesi ve sık tespit edilen anomali olması nedeniyle bu tetkikin önemi artmaktadır. Bu hastalıkların anne karnında tanısı, izlemi bazen de tedavileri mümkündür. Bu nedenlerle de Fetal Ekokardiyografi ile tanı konulduktan sonra hastalığın seyri, yapılabilecek işlemler ve tedavi hakkında fikir vermektedir.

    Fetal ekokardiyografi, kime yapılmalıdır?

    Doğuştan kalp anomalilerinin en sık anomaliler olması, bu tetkikin anne ve bebeğe hiçbir zararı olmamasından dolayı Avrupa ülkelerinin çoğunda tarama amaçlı her gebeliğe yapılmaktadır. Böylece DKH'lerin hemen hemen tümüne tanı konmaktadır. Bunun dışında alttaki özel durumlarda kesinlikle yapılmalıdır.

    ·Anne' de

    Gebelikte geçirilmiş bulaşıcı hastalık varlığında,

    Annenin kronik hastalıklarında (Şeker, Romatizma vb),

    Gebelikte ilaç kullanımında, radyasyona maruziyet (röntgen, BT çekimi vb)

    Hipertansiyon ya da riskli gebeliklerde

    Tarama ve biyokimya testlerinde anormallik varsa

    Ölü doğum ya da düşük öyküsü varsa

    İleri yaş gebeliklerinde (35 yaş üstü)

    ·Bebekte

    Kadın Doğum Hekiminin kalbe ait bir şüphesi varsa

    Kromozom anomalisi ya da şüphesi varsa

    Ultrasonografide kalbe ait yada kalp dışı anomali şüphesinde

    Ritm bozukluğu şüphesi

    Ense kalınlığı testi yüksekse

    Bebekte gelişme geriliği varsa

    Kalp ritminde düzensizlik varsa

    ·Aile'de

    Anne Babada ya da aile fertlerinde doğuştan kalp hastalığı varsa

    Anne-baba ve kardeşlerde genetik anormallik varsa

    Daha önce anne kalp anomalili çocuk doğurduysa

    ·Kadın Hastalıkları ve Doğum hekimi önerdiyse

    Fetal ekokardiyografi, ne zaman yapılmalıdır?

    Bu işlemin en ideal zamanlaması gebeliğin 19-24. haftasıdır. Ciddi kalp anomalisi şüphesinde 16. haftalardan itibaren yapılabilir. 24. haftadan sonra bebeklerin kemiklerinin gelişimi nedeniyle işlem zorlaşır ve aynı zamanda 24. haftadan sonra ağır kalp hastalığı tanısı konsa bile bebeğe yapacak bir şey kalmamıştır. Bu nedenle tetkik 24. haftanın üstüne bekletilmemelidir.

    Fetal ekokardiyografi, bebeğe zarar verir mi ve işlem ne kadar sürer?

    İşlem standart USG'den farklı değildir ve ses dalgaları ile yapılır. Bu tetkik bu konuda iyi eğitimli bir Pediatrik Kardiyolog tarafından yapılmalıdır. Bebeğe hiçbir yan etkisi ve zararı yoktur. İşlem yaklaşık 15-30 dk. civarında zaman alır. Ciddi anomali varlığında daha da uzayabilir. Bu sırada anne aynen USG' de olduğu gibi sırt üstü yatar ve işlem karından yapılır. İşlem sonrası Çocuk Kardiyoloğu işlem ve sonuçlar hakkında bilgi verir.

    Fetal ekokardiyografi ile tüm kalp hastalıkları tanınabilir mi, hata payı varmıdır?

    Tecrübeli bir pediatrik kardiyolog tarafından yapılan işlemde doğruluk oranı %90'ın üstündedir. Özellikle ciddi kalp hastalığı tanıma oranı %100'e yakındır. Ancak çok küçük delikler, birde anne karnında normal olan açıklıklar doğum sonrasında tanınabilir. Bu işlemde tanınamayan küçük problemler genellikle bebeğe de doğum sonrası zarar vermezler. Burada en önemli nokta anne karnında normal olan deliklerin doğum sonrası devamı halinde kalp hastalığı yapmasıdır. Bu işlemin hata payını biraz artırır. Bu nedenle Fetal EKO yapılan bebeklerde çocuk hekimi gerekli görürse doğum sorası bebekte normal ekokardiyografi yapılmalıdır.

    Fetal Ekokardiyografi'nin faydası nedir?

    DKH' leri önceden bilmenin anneye ve bebeğe sayısız faydası vardır. Ritm bozuklukları gibi bebeğin anne karnında ölümüne neden olabilecek problemleri hamilelikte tedavi etmek mümkündür. Kalpte sorun olan bir bebekle doğum sonrası sürpriz olarak karşılaşmanın anne ve bebek açısından sayısız zararları vardır. Öyle kalp hastalıkları vardır ki tedavide saatler önemlidir ve doğumun anjiyo ve ameliyat şansı olan bir merkezde yapılması gereklidir. Çocuk kardiyologları bu hastalıkları bildiğinde bütün önlemleri ve ilaçları buna göre hazırlarlar. Bu hızlı süreç bebeğin yaşam şansını üst düzeylere çıkarır. Çünkü bugün bu hastalıkların çoğunun tedavisi mümkündür. Çok önemli bir diğer nokta şudur: öyle doğuştan kalp hastalıkları vardır ki bazılarının tedavileri mümkün değildir, ya da tedavi edilmeye çalışılsalar bile bu çocukların hiçbir zaman normal bir kalpleri olmayabilir ve yaşam kaliteleri çok bozuktur. İşte bu işlemin en önemli yararı budur. Bu hamileliği devam etmek anlamlı olmayabilir, annenin tüm hamilelik sürecini geçirmesine gerek yoktur ve buda aileye bu şansı verir.

    Sonuç olarak; Fetal Ekokardiyografi zamanında ve tecrübeli kişilerce yapıldığında doğruluk oranı çok yüksek ve bir o kadar da faydalı bir test olarak sağlıklı gebelik izleminde ki yeri ve önemi hızla artmaktadır.

    Prof. Dr. Ertürk LEVENT

    Çocuk Kalp Hastalıkları Uzmanı

    Tel: 0532 3736750-0232 4617441

    erturk.levent@ege.edu.tr – www.erturklevent.com.tr

  • Kistik fibrozis nasıl bir hastalıktır ve hangi bulgular ile ortaya çıkar?

    Kistik fibrozis nasıl bir hastalıktır ve hangi bulgular ile ortaya çıkar?

    Kistik Fibrozis, genetik bir hastalıktır. Otozomal resesif denilen bir genetik geçiş vardır yanihastalık çocuğa sadeceanneden ya da babadan geçmez. Hem anneden hem de babadan gelen genlerin birleşmesi ile çocukta hastalık oluşur. Kistik Fibrozislikişilerde vücudumuzdaki tüm salgı bezlerinde su ve elektrolitgeçişlerinden sorumlu olan bir protein yeterli miktarda bulunmaz ya da çalışmaz. Sonuç olarak salgı bezlerindeki ( ter bezleri, hava yollarında, safra kanallarında vb) sekresyonlar koyudur ve tıkaçlar oluşur.

    Kistik Fibrozisli hastalarda hayat kalitesini ve süresini etkileyen en önemli bulgular solunum sistemi ile ilgilidir. Hastalar yeni doğan döneminden itibaren tekrarlayanve tedavilere iyi cevap vermeyen öksürük, hırıltı, zatürre ya daastım benzeri bulgular ile başvurabilir.

    Pankreasta sekresyonların koyu olması nedeni ile oluşan tıkaçlar nedeni ile hastaların yaklaşık % 85'inde pankreatik yetersizlik vardır. Yani bu hastalar aldıkları besinleri enzim yetersizliği nedeni ile yeterince sindiremezler ve bu hastalarda çok miktarda yağlı pis kokulu dışkılama ortaya çıkar ve büyüme gelişme geriliği oluşur.

    Kistik Fibrozisli hastaların % 10 kadarında doğumda dışkılamanın gecikmesi ya da olmaması ile ortaya çıkan barsak tıkanıklığı ( Mekonyum İleusu) ortaya çıkar. Bazı yenidoğanlarda uzamış sarılık ortaya çıkabilir.

    Yani yeterince kilo alamayan,diğer çocuklardan daha sık ve ağır solunum yolu enfeksiyonları geçiren çocuklarda kistik fibrozis düşünülmesive araştırılması gereken bir hastalıktır.

    Özellikle anne -baba arasında akraba evliliği olan ve kardeş ölüm öyküsü olan çocuklardakistik fibrozis ayırıcı tanıda düşünülmesi gerekir

    Kistik Fibrozis Tanısı nasıl Konur?

    Vücuttaki bütün salgı bezlerinde su ve tuz dengesinde bozukluk olduğundan bahsetmiştik. Bu hastaların teri diğer çocuklardan daha tuzlu olur aileler çoğu kez bunu ifade edebilirler. ‘ Öpünce terin tuzlu olması' aslında çok eski çağlardan Hipokrat zamanından itibaren tanımlanmış bir bulgudur

    Ter testi hastalığın tanısında altın standarttır.

    Çok basit ve ağrısız bir şekilde ( çocuğun koluna takılan küçük saat gibi bir cihaz ile ) ter toplanır ve toplanan terdeki tuz miktarı ölçülür. Bu tuz miktarının testin yapıldığı yönteme göre belirlenmiş değerlerin üzerinde olması ile Kistik Fibrozis tanısı konur

    Ülkemizde Kistik Fibrozis Hastalığının sıklığı nedir?

    Kuzey Ameirka'da ve Avrupa'da hastalığın sıklığı 1/ 2500 civarındadır. Ülkemizde kesin sıklığı bilinmemektedir. Bununla birlikte 1/ 3000- 1/ 4000 civarında olduğu düşünülmektedir. Bu sıklığa göre ülkemizde çok daha fazla sayıda hasta olması beklenirkendeğişik merkezlerde takip edilen hasta sayısının 1500 civarında olduğu bilinmektedir ki bu durum aslında çok sayıda çocuk ya da erişkinhastanın tanı almadığı ya da yanlış tanılar ile takip edildiği ve etkili bir tedavi almadığını düşündürmektedir.

    Kistik Fibrozis Nasıl Tedavi Edilir?

    Kistik Fibrozisli hastalardakien önemli bulgular solunum sistemi ile ilgilidir. Bu neden ile bu hastalarda solunum sistemi tedavileri çok önemlidir. Tedavinin ana prensipleri şu şekilde sıralanabilir

    1-Hava yollarındaki koyu yapışkan sekresyonların temizlenebilmesi için solunum fizyoterapisi uygulanmalıdır. Solunum fizyoterapisi farklı teknikler ile yapılabilir ,nefes egzersizleri, perküsyon , vibrasyon gibi yöntemlerin yanı sıra yardımcı cihazlar ile uygulanabilir. ( Flutter, vest vb) Solunum fizyoterapisinin hastanın en iyi olduğu zamanlarda bile günde en az iki kez yapılması gerekir. Eğer hastanın öksürük ve balgamında artış var ise günde en az 3-4 kez uygulanmalıdır.

    2-Enfeksiyonların erken ve etkili tedavisi: Kistik Fibrozisli hastalarda hava yollarındaki koyu ve yapışkan sekresyonlara bazı mikroplar yerleşirve öküsürük, balgam tekrarlayan zatürre gibi bulgulara neden olur. Bu hastalardaözellikle öksürük ve balgamın arttığı dönemlerde ağızdan ya da damar yolu ile verilen antibiotiklerin kulanılması çok önemlidir. Uzun süreli bazı mikropların hava yollarına yerleşmesi durumunda nefes yolundan bazı koruyucu antibiotikler uzun süreli olarak kullanılabilir.

    Bu hastalarda koyu , yapışkan balgamındaha kolay çıkarılmasına yardımcı olmak amacı ile balgamındaha az yapışkan hale getiren ve nefes yolundan kullanılan (Hipertoniksaline, Pulmosyme®) bazı ilaç tedavileri de mevcuttur

    3-Her kronik ve uzun süreli hastalıkta olduğu gibi beslenme çok önemlidir. Özellikle enzim yetersizliği nedeni ile büyüme ve gelişmeningeri olduğu hastalarda iyi beslenme ve enzim desteklerinin ( Creon®) her yemek ile alınması, gerekli vitamin desteklerinin ( ADEK vitaminleri)yapılmasıgereklidir

    Kistik Fibrozis Hastalığının Tedavisi var mıdır?

    Kistik Fibrozsi geetik bir hastalıktır ve kesin tedavisi mümkün değildir. Ne yazık ki tüm gelişmeler ve daha etkin tedaviler bulma çabalarına rağmen halen hayat süresini kısaltan bir hastalıktır.

    Dahadetaylı bilgi için Kistik Fibrozisli hastalar için hazırladığımız Kistik Fibrozis Aile Rehberine başvurabilirsiniz

  • Çocuklarda hava yollarına yabancı cisim aspirasyonu

    Yabancı cisim Aspirasyonu nedir?

    Çocuğun oynarken ya da yemek yer iken nefes borusuna yabancı bir cisimin kaçmasıdır

    Hangi yaş grubundaki çocuklar hava yollarına yabancı cisim kaçması açısından daha fazla risk grubundadır? Neden?

    ·Yabancı cisim aspirasyonunun en sık olduğu yaş grubu 1 ila 3 yaş arası çocuklardır

    ·Yiyeceklerin çocukların ağızlarına büyük parçalar halinde verilmesi,

    ·Yiyeceklerin uygun olmayan şekilde hazırlanması ( Örneğin tavuk çorbası içen 9 aylık bir çocuğun hava yollarından tavuk kemiği çıkabiliyor)

    ·Hava yollarına kaçmaya uyguncisimlerin çocukların etrafında bulunması.

    ·Bu yaş grubu çocuklar çevrelerindeki objeleri sıklıkla ağızlarına alırlar, ağızlarında yiyecek ya da başka bir cisim varken konuşurlar, koşarlar, gülerler veya ağlarlar.

    ·Hava yollarına yabancı bir cisim m kaçması erkek çocuklarındakız çocuklarına oranla daha fazla görülmektedir. Bu durumu erkek çocukların kızlara göre daha aktif olmalarına bağlanmaktadır.

    En sık hangi maddeler hava yollarına kaçar?

    ·Hava yollarına en sık kaçan maddeler yiyeceklerdir. Fındık, çekirdek, fıstık, küçük şekerler, ceviz, elma, havuç, sosis, üzüm gibi

    ·Cismin küçük, kaygan yüzeyli, yuvarlak ya da silendirik şekilli olması hava yollarına kaçma riskini arttırır.

    Hava yollarına Yabancı cisim kaçan çocuklarda nasıl şikayetler ortaya çıkar?

    Bazı hastalar direkt hava yollarına yabancı bir cisim kaçması hikayesi ile gelirler.

    Ama hastaların önemli bir kısmında böyle bir hikaye olmaz ve çocuklar tekrarlayan ya da düzelmeyen öksürük, hırıltı, nefes darlığı , tekrarlayan bronşit ya da zatüre şikayetleri ile gelebilirler.

    Oynar iken ya da yemek yer iken ANİDEN başlayanöksürük, öğürme, boğulma, nefes alamama, hırıltı hava yoluna yabancı bir cisim kaçması için tipik hikayedir.

    Yabancı cisim Aspirasyonları Çoğu zaman geç tanı alır Neden?

    Ne yazık ki Yabancı cisim aspirasyonu olan çocukların %20-45'inin üç günden sonra tanı aldığı almaktadır.

    Geç tanı almalarının nedenleri

    Yabancı cisim aspirasyonuna ilişkin hikaye olmaması, çocuk cisimi aspire ettiğinde yanında kimse yoktur ve olay görülmemiştir

    Anne –babaların çocuğun şikayetlerini önemsememesi,

    Akciğer filminde belirgin bulgular olmayabilir hatta film normal olabilir

    Hasta farklı tanılar almış olabilir. Hastaların şikayetlerinin çok tipik olmaması nedeni ile özellikle net bir yabancı cisim aspirasyonu hikayesi olmayan çocuklar yanlış tanı alabilirler.Bronşit, tüberküloz, boğmaca, astım, krup en sıklıkla rastlanılan yanlış tanılardır

    Yabancı bir cismin hava yolarına kaçması tehlikeli midir?

    Yabancı bir cisimin hava yollarına kaçmasıçocuğun hayatını kaybetmesi ile sonuçlanabilir Ne yazık ki hava yollarına yabancı cisim kaçanların % 0 ila 1.5'nda ölüm olabilmektedir.

    Yabancı cisim hava yolunda nereye yerleşir?

    ·Yabancı cisimler solunum yollarında burundan hava yollarının en uç noktasına kadar her yere yerleşebilir. Bununla birlikte çoğu kez en büyük hava yollarında bulunur

    Bir Yabancı cisim aspirasyonuna tanık olduğumuzda ne yapmalıyız?

    Eğer yabancı bir cismin çocuğunuzun akciğerlerine kaçtığından şüpheleniyor iseniz en kısa zamanda en yakın sağlık kuruluşuna başvurmanız gerekir.

    Eğer yabancı cismin hava yollarına kaçmasını takiben nefes kesilmesi, morarma gibi hava yollarının tamamen tıkandığını düşündüren bulgular var ise hemen bazı manevraların yapılması gerekir.

    Heimlich manevrası uygulanmalıdır (Şekil1a-b). Bu manevra bir yaşından büyük çocuklar için tavsiye edilir. Bir yaşından küçük çocuklar için ise göğüs ve sırta arka arkaya yapılan vuruşlar uygulanmalıdır.

    Yabancı bir cismin hava yoluna kaçtığında şüpheleniyor iseniz yapılmaması gerekenler nelerdir?

    Yabancı cisimigörmeden körlemesine parmak ile çıkarmaya çalışmak uygun değildir.

    Hatta çok tehlikelidir. Bu sırada hava yolu tamamen tıkanarak daha da köt, bir durum oluşabilir.

    Yabancı cisim Hava yollarından nasıl çıkarılır?

    Hava yollarına yabancı bir cisim kaçtığı düşünülen çocuklara mümkün olan en kısa zamanda rijid bronkoskopi işlemi uygulanarak hava yoları incelenmeli ve yabancı bir cisim var ise çıkarılmalıdır. Rijid Bronkoskopi basitçe içi boş bir borudur. Hava yollarının incelenmesine ve yabancı bir cisim var ise bu boru içinden geçirilerek kullanılan bazı cihazlar ile çıkarılmasına olanak sağlar.

    Yabancı cisim hava yollarından çıkarıldığında çocuğum hemen ve tamamen iyileşir mi?

    Yabancı cisim hemen fark edildi ve kısa sürede çıkarıldı ise cisiminçıkarılmasını takiben bir çok çocuktatüm şikayetler ortadankalkar.

    Fakat yabancı cisimin uzun süre tanı almadan kaldığı ( özelikle 3 günden sonra) gecikilmiş vakalarda cisim çıkarıldıktan sonra da bazı çocuklarda öksürük, hırıltı gibi astım benzerişikayetler görülebilir

    Yabancı cisim Aspirasyonundan Korunmak için Neler Yapabiliriz?

    En etkin Tedavi Korunmadır!

    Altı ay- üç yaş arası çocuklar objeleri sıklıkla ağızlarına koyarlar ve bu durum YCA riskini arttırır.

    Üç yaşından küçük çocuklarda dişler tamamlanmamıştırbuneden ile özellikle aspire edilmesi kolay olan üzüm, sosis, havuç gibi besinler uygun şekilde hazırlanmadan verilmemelidir.

    Çocuğun uygun şekilde çiğnemesi, yutabilmesi ve konsantre olabilmesi için yemek sırasında rahatsız edilmemelidir.

    Çocuklar oyun süresince gözlenmeli, ağızlarında çeşitli objeler ya da yemek varken koşmalarına izin verilmemelidir

    İlk 3 yaştaki çocukların ulaşabileceği yerlerde ağızlarına atıp hava yollarına kaçabilecek cisimlerin olmaması, küçük parçalar içeren oyuncakların bu yaş grubu çocuklardan uzak tutulmaları alınabilecek diğer önlemlerdir.

    YCA'larının önlenebilmesi amacı ile özellikle ebeveynlerin eğitimi içinprogramlar düzenlenmeli, aspire edilme olasılığı bulunan oyuncaklar üzerine mutlaka uyarı etiketleri yerleştirilmelidir.

  • Mental Retardasyon

    Mental Retardasyon

    Mental retardasyon (zekâ geriliği), tanısı 18 yaşından önce konan, bireyin entellektüel becerilerinin ortalamanın altında olması ile birlikte kişiler arası iletişim, kişisel bakım, kendini yönetim, sağlık ve güvenlikle ilgili beceri kazanımı ve okulla ilgili becerilerde yaşından beklenen ortalamaya sahip olamaması şeklinde tanımlanabilir.

    Tanı konulabilmesi için bireye yaşına uygun bir zekâ veya gelişim testinin uygulanması, ailesinden ve eğer okula gidiyorsa öğretmeninden sınıf içi performansı ile ilgili bilgi alınması, ayrıca doğrudan gözlem yapılarak eşlik eden başka bir rahatsızlığın olup olmadığına bakılması gerekir.
    Merkezimizde her yaşta (18 yaşa kadar) olan bireyler için değerlendirme materyalleri mevcuttur ( bakınız ölçme değerlendirme alt başlığı). Uygulama sonrası gerekli durumlarda uygun kurumlara yönlendirme yapılır ve zihinsel problemin düzeyine göre bireysel veya özel eğitim önerisi getirilebilir.

    Down Sendomu
    Down sendromu, trizomi 21; genetik düzensizlik sonucu insanın 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom bulunması sonucunda ortaya çıkan hastalığa verilen isimdir. Down sendromu sık sık zihinsel kavramadaki bozukluklar ve fiziksel gelişimin farklı olmasıyla ilişkilendirilir. Toplumda görülme sıklığı yaklaşık 1/1000’dir.
    Sebebi tam olarak açıklığa kavuşmuş değildir, annenin gebelik yaşı bir etken olarak öne sürülmektedir ve gebelik yaşı geciktikçe down sendromu olasılığı artmaktadır.
    Down sendromunda tipik fiziksel özellikler gözlenebilmekle beraber, bunların her bireyde mutlaka bir arada olması da beklenmez. Zihinsel beceri düzeyi de normalden düşük olmakla birlikte her bireyde farklılık gösterir.
    Bir kromozom hastalığı olduğu için tıbbi tedavisi mümkün değildir. Ancak ek rahatsızlıklar varsa bunların tedavisini uzman doktorunuz size önerecektir. Eğitim konusunda mutlaka erken davranmak gerekir. Down sendomu çok belirgin özellikleri nedeni ile özel eğitim gerektiren pek çok durumdan daha önce tanılanır, ancak ne yazık ki pek çok aile tanıyı kabullenme ve başa çıkma sürecinin uzunluğu nedeniyle eğitime başlama zamanını geciktirebilirler. Down sendomunda da erken eğitimin önemi büyüktür. Tıbbi destek, fizik tedavi uygulaması ve uygun özel eğitim desteği ile bu çocukların pek çoğu öğrenimlerini tamamlar, bir meslek sahibi olabilir ve kendi hayatlarını idame ettirecek düzeye gelebilir.
    Ebeveynlerin yalnız olmadıklarını hissetmek ve çözüm önerilerinden haberdar olmak adına paylaşım gruplarına katılmaları, çocuklarının bireysel düzeyine uygun bir eğitim programına en erken dönemde başlamaları ve toplumsal uyum için gerekli önleyici yaklaşımları öğrenmeleri için mutlaka uzman yardımı almaları gerekir.