Etiket: Tanı

  • “Hiç Psikoloğa Gitmedim, Merak Ettiklerim ve Aklımda Bazı Sorular Var”

    “Hiç Psikoloğa Gitmedim, Merak Ettiklerim ve Aklımda Bazı Sorular Var”

    Daha öncesinde psikoterapi sürecini deneyimlememişseniz, destek almak için kendinize uygun uzmanı seçme aşamasında merak ettikleriniz ve aklınıza takılan sorular olabilir. Yardımcı olmak adına kısa kısa bilgilendirmede bulunmaya çalıştım.

    Ne Zaman Psikologtan Destek Almalıyım?

    · ruhsal durumunuz sizi rahatsız ettiğinde;
    · sosyal, iş ya da aile hayatınızın akışında tıkanmalar olduğunda;
    · kolaylıkla yapılabildiğiniz işleri dahi yapmakta zorlandığınızda,
    · hayattan eskisi gibi zevk alamadığınızda
    destek almanız faydalı olacaktır.

    Psikoterapi aynı zamanda bir kendini tanıma ve değiştirme sürecidir. Bu yüzden terapi için bir ruhsal rahatsızlığınızın olması gerekmez. Bireysel gelişim ve değişiminize katkı sağlamak veya koruyucu amaçlı psikoterapi desteği alabilirsiniz.

    Destek alma kararını vermeden önce, yapılacak olan tedavi ve yöntemlerden haberdar olmak, hangi sağlık çalışanının ne görevi olduğu konusunda fikir sahibi olmak sorun alanınızı tanımlamanızda ve kendinize uygun tedaviyi bulmanızda size yardımcı olacaktır.

    Kimlerden Destek Alınabilir?

    Psikiyatrsit, psikolog, klinik psikolog ve psikoterapist psikoterapi hizmeti verebilir.

    Psikiyatrist Kimdir?

    Psikiyatrlar, tıp fakültelerinden mezun olup, Psikiyatri ihtisasını tamamlamış tıp doktorlarıdr. Psikiyatrlar, duygu, düşünce, davranış ve zihinsel süreçlerle ilgili hastalıkların tanısını (birincil tanı, ayırıcı tanı, eş tanı) tıbbi bir yaklaşımla ele alarak değerlendirir ve gerekli tedavi planını yapar. Bu tedavi planını yaparken, ilaç, EKG gibi yöntemleri kullanabilir ve gerektiğinde psikometrik test uygulaması, hastaneye yatış (hospitalizasyon), konsültasyon gibi gerekli yönlendirmeleri uygular. Psikoterapi eğitimi almış olan psikiyatrlar psikoterapi de yapabilirler.

    Psikolog Kimdir?

    Psikologlar, duygu, düşünce, davranış ve bilişsel süreçleri sistematik olarak inceleyen, bu alanlarda gözlem ve değerlendirmeler yapan, üniversitelerin Fen-Edebiyat Fakültesi, Psikoloji bölümlerinden 4 yıllık lisans eğitimini tamamlamış kişilerdir. Psikoloji biliminin pek çok alt alanı vardır. Bu alanların herhangi birinden yüksek lisans (uzmanlık) eğitimini tamamlamış kişilere “Uzman Psikolog” ünvanı verilir.

    Psikoterapist Kimdir?

    Psikoterapistler, psikoterapi eğitimini tamamlamış ruh sağlığı uzmanlarıdır. Psikoterapist, danışanın şikayetine göre gerekli tanısal yöntemleri kullanır (psikometrik testler, klinik tanı kriterleri vs). Bunun için gerekli yönlendirmeleri yapar ve uygun psikoterapötik yaklaşımı belirler ve sunar.

    Psikoterapi Nedir?

    Psikoterapi en genel anlamıyla duygusal, zihinsel ya da davranışsal bozuklukları ortadan kaldırmayı ya da azaltmayı hedefleyen tüm tekniklere ve yöntemlere verilen addır.

    Kökeni Yunanca’dan gelen psikoterapi kelimesi, psycho (akıl, ruh) ve therapy (tedavi, sağaltım) kelimelerinin bileşiminden türetilmiştir. Psikoterapinin hedef kitlesi sadece psikopatolojisi olan yetişkin bireyler değildir; çocuklar, ergenler, aileler, çiftler ve çeşitli gruplar da bu hizmetten yararlanabilir.
     

    Psikoterapi, sadece ruh ve akıl sağlığı ile ilgili bozuklukları tedavi etmeyi amaçlamaz; aynı zamanda iş, aile, okul gibi çeşitli alanlardaki yaşam güçlüklerini çözümlemeyi, psikolojik uyumu arttırmayı ve kişisel gelişime yardımcı olmayı da hedefler. Bunu yaparken de, çeşitli yöntem ve ekollerden yararlanır.

    Psikoterapi Seansı Nedir?

    Terapiyi etkileyen başka faktörler olmadıkça, terapist ve hasta işbirliği içinde terapinin sürecine birlikte karar verir. Bir seans, genellikle 50 dakika sürmektedir. Genellikle terapistiniz, ilk ya da ikinci seanstan sonra, sizin ilk seansta belirlediğiniz hedeflere ulaşmanızın ne kadar süreceği hakkında aşağı yukarı bir fikir edinir. Bazı danışanlar 6-8 seans gibi kısa bir süre için terapide kalır. Terapisi nispeten daha uzun süren problemlere sahip olan diğer danışanlar aylarca terapide kalabilir.
    İlk başta, danışanlar kriz döneminde olmadıkça haftada bir kere görülür. Bundan sonra, danışan ve terapist her iki haftada bir, sonra da her üç haftada bir terapiyi denemeye karar verirler. Seans aralarını yavaşça uzatmak, terapideyken öğrendiğiniz becerileri uygulamanıza yardımcı olur. Destekçi seanslar, terapi sona erdikten sonra 3, 6 ve 12 ayda bir tavsiye edilir.

    Tipik Bilişsel Davranışçı Terapi Seansı Sırasında Ne Olur?

    Terapi seansınız başlamadan önce, terapistiniz ruh durumunuzu değerlendirmek için sizden belirli formlar doldurmanızı isteyebilir. Depresyon, Kaygı ve Ümitsizlik Envanterleri, size ve terapistinize ilerlemenizi değerlendirmek için objektif bir yön vermeye yardımcı olur. Terapide terapistin yapacağı ilk şeylerden bir tanesi, bu hafta diğer haftalara göre nasıl hissettiğinizi saptamaktır.
     

    Terapist, size seans için konuşmak isteyeceğiniz meseleleri, bir önceki seansta olan önemli konuları ve gelecek haftada olabilecek temaları sorar. Sonra, terapist bir önceki seans sırasında konuşulanlardan size hangilerinin önemli göründüğünü, hafta boyunca yapabileceğiniz uygulamaları ve terapide değiştirmek istediğiniz bir şey olup olmadığını sorarak bir önceki terapi seansı ile bu haftadaki terapi seansı arasında bir bağlantı kurar.

    Seans sırasında, gündeme koyduğunuz problem ya da problemlere odaklanılır. Terapistiniz hem problemleri çözmeye yönelik teknikleri uygular hem de terapistinizle birlikte söz konusu meseledeki durumdaki inançlarınızın ve düşüncelerinizin doğruluğu değerlendirilir. Ayrıca yeni beceriler öğrenilir. Siz ve terapistiniz, seansın önemli noktalarını özetlersiniz ve sonunda terapistiniz sizden geri bildirim alır. Hem terapist hem de hasta oldukça aktiftir.

  • Asparger bozukluğu / sendromu

    Tanım, Sıklık

    Anglo-Sakson ekolüne göre Yaygın Gelişimsel Bozukluklar başlığı altında, Avrupa ekolüne göre de Otistik Bozukluklar Spektrumu başlığı altında incelenen Asperger Bozukluğu ya da Asperger Sendromu; otistik özelliklerin nispeten geri planda ya da hafif olduğu, en temel problemin sosyal iletişimde beceriksizlik olduğu, normal ya da normalin üzeri zekası olan çocuklarda gözlenen nöropsikiyatrik bir problemdir.

    Sıklığı tam olarak bilinmemektedir ancak İsveç’te 1993 tarihinde yapılan bir araştırma çocuklar için binde 3.6 gibi bir oran belirlemiştir. Kuşkulu olgularla bu oranın yüzde 7.1’e çıkabileceği de ileri sürülmüştür. Erkek çocuklarda, kız çocuklardan dört kat daha fazla olduğu düşünülmektedir. Alan araştırması yapan kimi uzmanlarca on binde iki gibi tahmini bir oran da ileri sürülmüştür.

    1944 yılında Avusturyalı çocuk doktoru Hans Asperger tarafından; normal zekada ancak sözel olmayan iletişimi zayıf, em pati yoksunu, sabit ilgi alanlarına odaklı, koordinasyon sorunları olan, konuşma şekli tuhaf ve sosyal izolasyonla tipik dört çocuk “otistik nöropati” terimi ile tanımlanmıştır. .

    1981 yılında Lorna Wing adlı bir İngiliz doktorun; “empati yoksunu, motor koordinasyon problemleri, iletişim sorunları olan” belirli bir çocuk grubunun varlığını ortaya koyması ile aynı klinik tablo uzun yıllar sonra yeniden gündeme gelmiş ve keşfeden hekime atfen Asperger Sendromu olarak adlandırılmış, sırasıyla da 1992 ve 1994 yıllarında ICD-10 ve DSM-4 içindeki yerini almıştır.

    Nedenleri

    Yapılan araştırmalar Asperger Sendromu’nun tam nedenlerini ortaya koyamamıştır ancak yapılan genetik ve beyin görüntüleme çalışmaları; doğumla başlayan, genlerle gelen ve çevresel etkenlerle de pekişen bir nöropsikiyatrik bozulma olduğunu düşündürmektedir. Fetus gelişimi sürecinde embriyon hücrelerinin migrasyonunda (taşınmasında) ortaya çıkan anormalliklerin beyin gelişiminde aksamalara neden olabileceği düşünülmüştür.

    Klinik Özellikler

    Asperger Sendromu genellikle toplumsal ilişkilerdeki davranış bozuklukları ile kendisini gösterir.

    Bu çocuklardaki en önemli sorun sosyal iletişim becerilerindeki yetersizlikleridir. İkili ilişkilerdeki ve grup ortamındaki karmaşık kuralları anlamakta ve takip etmekte zorluk yaşarlar. “Akıl körlüğü” olarak da tariflenir kimi kaynaklarca. Fazla benmerkezci oldukları için grup ortamında bile genellikle kendileri ile meşguldürler, grupta merkezi konumda değil, periferde yer alırlar, yani takipçidirler. İkili ilişkiler de sosyal ve duygusal karşılıklılıklarının zayıf olması sağlıklı iletişime girmelerini güçleştirir. Ortak konudan sapabilirler. Sözel olmayan iletişimde sorunlar yaşarlar. Beden dilini anlamazlar, bakışlardaki ve tavırlardaki ipuçlarını, jestleri ve mimikleri anlamazlar ve kendileri de bu yetileri verimli kullanamazlar. İlişkilerinde sınır sorunları vardır. Grup içinde bir konu başlatmakta, sürdürmekte, karşılıklı tartışmakta beceriksizlikleri olabilir. Grup içi aktivitelerdeki saplantı derecesinde aşırı kuralcılığı, detaycılığı, kontrol duygusu, telaşı, performans kaygısı, tekrarcılığı sorun çıkarır. İnsani ilişkilerde esnek olamamaları nedeniyle çatışmalar, ruhsal gerginlikler yaşayabilirler.

    Dilin motor gelişimi iyidir, zamanında konuşurlar ancak pragmatik beceriler dediğimiz, amaca yönelik pratik kullanımda sorunlar vardır. Belirli konular üzerinde; yorumlar ve duygular yerine entellektüel bilgilerden söz etmek daha kolay gelir. Dilin semantik, yani anlamına yönelik kullanımında da sorunlar olabilir. Kelimeleri soyut anlamları ile değil de düz, yalın anlamları ile kavrarlar. Mecaz, metafor, özdeyiş vb ifadeleri net kavrama sorunları vardır. Konuşmada vurgu, tonlama, ritm vs zayıftır, kulağa tekdüze gelebilir. Dili işlemede, yani dille gelen enformasyonu analiz edip işlemekte sorunları vardır, kelimelerin arkasındaki soyut anlamları kavrayamazlar, yani “alt metinleri” okuyamazlar. Bütün bu gerekçelerle Asperger’li çocukların belirli konular üzerine karşılıklı diyalogda zorlukları olur.

    Bu çocuklarda; hep aynı şekilde yaptıkları törensel davranışlar, katı prensipler veya değişmez takıntılar gözlenebilir. Bunun da nedeni “aynılıkta ısrarcılık” diyebileceğimiz durumdur. Değişimler, sürprizler rahatsız edebilir, huzursuzluk yaratabilir. Gündelik rutinlere ve törensel davranışlara katılık derecesinde sadıktır, mükemmeliyetçilik derecesinde kuralcı, ısrarcı ve ayrıntıcıdır.
    Asperger Bozukluğu olan çocukların aynılıkta ısrarcılığı, onları belli aktiviteler ya da ilgi alanlarına uzmanlık derecesinde yoğunlaşmaya yönlendirir, belli aralarla da, örneğin yıldan yıla değişebilir bu ilgi alanları.

    Motor koordinasyonda beceriksizlikler sorun yaratabilir. Kaba motor becerilerdeki sorunlara bağlı olarak denge problemleri, sakarlıklar, beden dili gerektiren çocuk oyunlarında yetersizlikler, ayakkabı bağlama, bisiklet sürme gibi kas koordinasyonu gerektiren eylemlerde problemler gözlenebilir. İnce motor beceri sorunları nedeniyle elle yazma, boyama, kesme gibi, kapak açma evb ylemlerde sorunlar gözlenebilir.

    Asperger Bozukluğu olan çocuklarda dikkat, konsantrasyon sorunları sıktır. Zihinleri kolay dağılabilir, sezgisel yönlerinin güçlü olması nedeniyle grup içinde bile dalgınlaşıp kendi karmaşık düşünce örüntülerine dönebilirler.

    Bütün bu özellikler yanında Asperger Bozukluğu olan çocuk ve ergenler; yüksek zeka düzeyleri, özel yetenekleri, konuşkanlıkları ve genç görünümleri ile de dikkat çekerler.

    Tanı Süreci

    Asperger Sendromu, tanısı zor konulan bir hastalıktır. En temel özellikler ileri yaşlarda görüldüğü için sıklıkla okul çağlarında daha iyi tanınırlar ancak küçük yaşlardaki bazı problemler de tanıya işaret edebilir.

    Öncelikle çocuk psikiyatri uzmanları tarafından değerlendirilir, kapsamlı bir öykü alma ve gelişim değerlendirmesi süreci ile tanı konulmaya çalışılır. Tanıyı destekleyici veya eşlik eden başka tanıları ayırt edici nöropsikolojik değerlendirmeler de yapılabilir.

    Çocuğun zeka düzeyi, psikomotor işlevselliği, sözel ve sözel olmayan iletişim becerileri, öğrenme stilleri, bağımsız yaşam ve sosyal iletişim becerileri, dil yeteneği, motor koordinasyonu ve grup içi etkileşimi araştırılmalı, kapsamlı bir genetik ve nörolojik değerlendirme ile tanı güçlendirilmelidir.

    Günümüzde en geçerli sistem olan psikiyatrik tanı sistemi DSM-4’e göre Asperger Bozukluğu’nun tanı kriterleri aşağıdaki gibidir:

    A. Aşağıdakilerden en az ikisinin varlığı ile kendini gösteren toplumsal etkileşimde nitel bozulma:

    1. Toplumsal etkileşim sağlamak için yapılan el kol hareketleri, alınan vücut konumu, takınılan yüz ifadesi, göz göze gelme gibi birçok sözel olmayan davranışta belirgin bir bozulmanın olması.
    2. Yaşıtlarıyla gelişimsel düzeyine uygun ilişkiler geliştirememe.
    3. Diğer insanlarla eğlenme, ilgilerini ya da başarılarını kendiliğinden paylaşma arayışı içinde olmama (örn. ilgilendiği nesneleri göstermeme, getirmeme ya da belirtmeme)
    4. Toplumsal ya da duygusal karşılıklar vermeme

    B. Aşağıdakilerden en az birinin varlığı ile kendini gösteren davranış, ilgi ve etkinliklerde sınırlı, basmakalıp ve yineleyici davranış örüntülerin olması:

    1. İlgilenme düzeyi yada üzerinde odaklanma açısından olağandışı, bir ya da birden fazla basmakalıp ve sınırlı ilgi örüntüsü çerçevesinde kapanıp kalma
    2. Özgül, işlevsel olmayan, alışageldiği üzere yapılan gündelik işlere ya da törensel davranış biçimlerine hiç esneklik göstermeksizin sıkı sıkıya uyma
    3. Basmakalıp ve yineleyici motor mannerizmler (örn. parmak şıklatma, el çırpma ya da burma ya da karmaşık tüm vücut hareketleri)
    4. Eşyaların parçalarıyla sürekli uğraşıp durma

    C. Bu bozukluk, toplumsal, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında klinik olarak belirgin bir sıkıntıya neden olur.

    D. Dil gelişiminde klinik açıdan önemli genel bir gecikme yoktur (örn. 2 yaşına gelindiğinde tek tek sözcükler, 3 yaşına gelindiğinde iletişim kurmaya yönelik cümleler kullanılmaktadır).

    E. Bilişsel gelişmede ya da yaşına uygun kendi kendine yetme becerilerinin gelişiminde, uyumsal davranışta (toplumsal etkileşim dışında) ve çocuklukta çevreyle ilgilenme konusunda klinik açıdan belirgin bir gecikme yoktur.

    F. Başka özgül bir Yaygın Gelişimsel Bozukluk ya da Şizofreni için Tanı Ölçütleri karşılanmamaktadır.

    Ayırıcı Tanı

    Asperger bozukluğu; klinik özellikleri itibarı ile birçok psikiyatrik hastalıkla karışabilir ve ayırıcı tanıda mutlaka düşünülmelidir.
    Bunlar arasında Otistik Bozukluk, Tepkisel Bağlanma Bozukluğu, Bazı Kişilik Bozuklukları (şizoidal veya şizotipal, narsistik, obsesif kompülsif, kaçıngan), Sosyal Fobi, Uyum Bozukluğu, Sınır Zeka, Gelişimsel Koordinasyon Bozukluğu, Travma Sonrası Stres Bozukluğu, Özel Öğrenme Güçlüğü, Aşırı Özgüven Eksikliği vb durumlar sayılabilir.

    Otistik bozukluk; asperger ile aynı grupta değerlendirilen ve ortak noktaları da çok olan bir gelişim bozukluğudur. Özellikle “yüksek işlevli otistikler” denilen bir grup vardır ki bunların zeka düzeyleri başka otistiklere göre normal ya da yüksektir. Yüksek işlevli otistiklerde de yaşıtları ile uyumsuzluk, dilin pragmatik kullanımında ve motor gelişimde beceriksizlikler gözlenir. Yüksek işlevli otistikler; asperger’liler gibi yaşıtları ile aynı ortamda yaşayabilirler. Bu konuda sağlıklı gelişen çocuklarla karşılaştırma yapılırken söylenen şudur: Otistikler bizim dünyamızda değil, kendi dünyalarında yaşarlar, halbuki asperger’liler bizim dünyamızda, kendi bildikleri gibi ancak uyum sağlamaya da çalışarak yaşarlar (Van Krevelen, 1991)

    Çocuklarda; Tepkisel Bağlanma Bozukluğu dediğimiz, otizme çok benzeyen bir tablo vardır ki asperger bozuluğu ile de çok karışabilir. İstenmeyen gebelikler sonucu doğan, aile ortamında veya bebeklikte belirgin ruhsal travmalar yaşayan, kimsesiz ve kurum bakımı altında olan, kötü bakılan, doğum sonrası depresyon yaşayan annelerden doğan ve çevreyle sevgi ilişkisini engelleyebilecek fiziksel hastalığı olan çocuklarda anne ile çocuk arasında bağlanma ilişkisi sağlıklı gelişmez. Böyle çocuklarda; göz kontağı kurmama, gelişme geriliği, sosyal ortamda huzursuzluk, dokunma vb sevgi yaklaşımlarından rahatsızlık gösterebilirler. Büyüdüklerinde ise aşırı kontrolcü, soğuk, az konuşan, birebir ilişkilerde zorlanan ve kaçınan çocuklar olarak görünebilirler. Bütün bu özellikler asperger’li çocuklarda da görülür. Ancak; Tepkisel Bağlanma Bozukluğu olan çocukların dil gelişimi (geç konuşmamışlarsa) normaldir, sosyal ilişkilerde daha beceriklidirler, tedaviye daha iyi yanıt verirler.

    Kişilik bozukluğu tanımı çocuklar için pek kullanılmaz ancak çocuklar, bazı kişilik bozukluklarına özgü davranış sorunları sergileyebilirler ve bu durum da ergenlikteki sorunlarını arttırabilir.
    Örneğin; Şizotipal kişilik bozukluğu adayı çocuklar yabancıların yanında aşırı rahatsızlık yaşayabilirler ve birebir ilişkiden kaçınabilirler, yaşıtlarına göre daha ileri ve garip derecelerde fantastik tavırları, kuşkuculuğu ve alınganlığı olabilir, sözel olmayan iletişim becerileri, yani jest, mimik, beden dili kullanma çok zayıftır, stres altında kaygı, telaş artar, konuşma içeriğinde tuhaflıklar olabilir. Şizotipal özellik gösteren çocuklar dış dünyanın farkındadırlar ama kendi yetersizlikleri konusunda iç görüleri zayıftır ve iletişimden kaçınırlar.

    Narsistik Kişilik Bozukluğu adayı ergenlerin de asperger ile karışan yönleri olabilir. Narsistik bireyler de çok fazla benmerkezcidirler veya kendileri ile meşguldürler, bu durum sosyal ve mesleki ilişkilerinin çok sınırlı ve tutarsız olması sonucunu doğurabilir. Narsistik bireyler de aşırı otokontrol nedeniyle beden dillerini fazla kullanmayabilirler, sözel iletişimleri dahi sınırlı olabilir. Narsistik bireyler ilişkilerinde aşırı seçici oldukları ve daha aşağı gördükleri bireylerle ilgilenmedikleri için soğuk görünebilirler ve uyumsuz olabilirler, oysa asperger’li çocuklarda herkese karşı genel bir sosyal yetersizlik söz konusudur. Narsistik birey kendisini iyi hissettiği ya da benlik saygısının yükseldiği durumlarda aşırı sosyal görünecektir, halbuki böyle durumlarda asperger’li çocukların daha fazla kaygı yaşama olasılıkları vardır. Narsistik çocuk; benlik saygısını korumak için başkalarını değersizleştirir, yok sayar, halbuki asperger’li çocuk kendisini geri çeker ve çevresini sınırlar. Narsistik bireyin dil yeteneği genellikle iyi gelişmiştir, üstünlük silahı bile olabilir, oysa asperger’li çocuğun sözel iletişimi güçsüzdür.

    Obsesif kompülsif kişilik bozukluğu olanların belirli kişilik özellikleri ile asperger’li çocukların bazı kişilik özellikleri örtüşebilir. Ayrıntıcı ve kuralcı olmaları, esnek olamamaları, nispeten kontrollü ve soğuk görünümleri, kararsızlıkları, törensel takıntıları ortak noktalarıdır.

    Kaçıngan Kişilik Bozukluğu; genellikle erişkinlerde konulan bir tanıdır. Bu tür özellikleri erken yaşta gösteren çocuklar da yakın ilişkiler kuramazlar, hatta kaçınırlar. Eleştiriye, küçük düşürülmeye karşı aşırı hassastırlar. Asperger’li çocuklar sosyal ilişkiden kaçmazlar, yetersizdirler ya da örselenmemek için uzak dururlar.

    Sosyal Fobi ile Asperger Bozukluğu arasında benzerlikler çok fazladır. Sosyal fobi adayı çocuklar çok erken yaşlardan itibaren utangaç, ikili ilişkilerden kaçan, aşırı kontrollü ve soğuk, sosyal ortamda silik bir görünüm sergileyebilirler. Ancak Asperger’li çocuklarda görülebilecek motor koordinasyon sorunları sosyal fobide olmaz, ayrıca dil gelişimi de normaldir. Sosyal fobisi olan çocuk “nasıl yapılacağını” bilir ancak hata yapma korkusu nedeniyle sosyal ilişkide beceriksizdir, oysa Asperger’li çocuk nasıl yapılacağını pek bilemez.

    Bunlar dışında; bazı özellikleri asperger bozukluğu ile benzeşen ve tanı sürecinde klinisyeni yanıltabilecek durumlar da vardır. Örneğin; anksiyete ağırlıklı uyum bozukluğu yaşayan, sınır zeka özellikleri taşıyan, gelişimsel koordinasyon sorunu yaşayan, travma öyküsü olan, özel öğrenme güçlüğü olan, aşırı güvensiz olan çocukların belli başlı özellikleri Asperger’li çocuklarla karışabilir ve ayırıcı tanıda göz ardı edilmemelidir.

    Komorbidite (Birlikte Görülebilecek Hastalıklar)

    Asperger bozukluğu olan çocuklarda kaygı bozukluğu, depresyon, obsesif kompülsif bozukluk, dikkat eksikliği ve hiperaktivite Bozukluğu, iki uçlu mizaç bozukluğu, uyum bozukluğu, sosyal fobi genel ortalamadan daha fazla görülür.

    Tedavi

    Asperger Bozukluğu’nun tedavisi denildiğinde; çocuğun yaşam kalitesinin arttırılması ve eşlik edebilecek ruhsal problemlerin tedavisi anlaşılmalıdır.

    Tedaviye ne kadar erken yaşta başlanırsa başarı şansı da o kadar yüksektir. Tedavide temel zorluklar hedeflenir, yani sosyal iletişim becerilerini, dilin pragmatik kullanımını, motor beceriksizlikleri, katı törensel davranışları merkeze koyan destekleyici ve yeniden yapılandırıcı psikoterapi en önemli tedavi yaklaşımıdır.

    Tedavi yapılandırmasının içeriğini başlıklar halinde özetleyecek olur isek:

    -Grup içinde sosyal beceri eğitimi ile akran uyumu çalışılır.

    -Bilişsel davranışçı terapi teknikleri ile uygun davranış modelleri öğretilir.

    -Ruhsal durumu gerektirdiğinde ilaç tedavileri verilebilir.

    -Uğraş terapisi ile çocuğun öznel ilgi alanları daha rafine verimli hale getirilir.

    -Motor beceriksizliklere karşı aralıklı fizyoterapi de uygulanabilir.

    -Konuşma ve iletişim terapisi tedavinin en önemli parçasıdır.

    -Aile danışmanlığı ile çocuğun güncel zorlukları ve gelecekteki seyri konusunda anne baba bilgilendirmelidir.

    -Çocuğun sosyal uyumunu destekleyici okul ve sınıf içi yardımcı düzenlemeler yapılmalıdır.

    -Akran destek sisteminden yararlanılmalı; çocuğun günah keçisi ya da maskot rolü oynaması önlenmeli, akran istismarından korunmalıdır.

    -Olumlu özellikleri öne çıkarmalıdır; güçlü belleğinden, konuşkan olmasından, özel yeteneklerinden yararlanılmalıdır.

    -Sosyal davranış repertuarı olumlu noktalarda desteklenmeli ve zenginleştirilmeli, çift yönlü iletişim teknikleri öğretilmelidir.

    -Öğrenmede duyguları ya da sezgileri yerine entellektüel özelliklerinden, zekaların dan daha çok yararlanılmalıdır.

    -Yakın bir arkadaşının ya da arkadaş grubunun rehberliğinden yararlanmak düşünülebilir.

    -Zaman zaman izole kalma ihtiyaçlarına da-abartılı olmamak koşulu ile, saygı gösterilmeli ancak çoklukla grup aktivitelerine katılmaya özendirilmeldir.

    -Tahmin edilebilir, rutin ve güvenilir bir çevre sağlanmalıdır.

    -Yaşamsal değişimlere önceden hazırlanmalı, beklenmedik sürprizlere karşı desteklenmelidir.

    -Özel ilgi alanları ve yeteneklerinden; çevresini sıkmayacak ve hatta onu sosyal ortamlara katacak şekilde yararlanılmalıdır ancak bütün yaşam alanını kapsamamalıdır.

    -Esnek olamamaları göz önünde tutularak; yarı yapılandırılmış bir yaşam stili oluşturulmalıdır.

    -Verilecek sorumluluklarda; motor koordinasyon sorunları ve konsantrasyon sorunları olabileceği hesaba katılmalıdır.

    -Akademik program; kişiselleştirilmiş ve yalın olmalıdır.

    -Ergenlik döneminde çocuğun farkındalığı artacağı ve kendi zayıflıklarından daha çok yakınacağı için olası ruhsal problemlere karşı daha dikkatli olunmalıdır.

    Prognoz (Uzun Süreli Seyir)

    Asperger Bozukluğu olan çocukların erişkinliği de zor olabilir. Çünkü; yukarda sayılan problemler ileri yaşlarda da sürecek, üstelik yaşı büyüdükçe farkındalığı artan ergen ya da erişkinin ikincil ruhsal problemleri de eklenecektir tabloya. Ancak çocukluk çağında başlayacak ve erişkinlikte de devam ettirilecek olan destekleyici ve yeniden yapılandırıcı psikoterapi uygulaması bütün Asperger’li çocukların yaşam kalitesini arttıracak, yaşıtları gibi normal bir yaşam sürdürmesini sağlayacaktır.

    Uzm. Dr Ahmet ÇEVİKASLAN

    Çocuk Ve Ergen Psikiyatr

  • Tekrarlayan karın ağrısı yakınması ile genel pediyatri polikliniğe başvuran çocuklarda ailevi akdeniz ateşi sıklığı ve özellikleri

    ÖZET GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma ile tekrarlayan karın ağrısı(TKA) yakınması ile genel pediyatri polikliniğimize başvuran hastalardaki Ailevi Akdeniz Ateş(AAA) sıklığı , AAA’li hastaların klinik-demografik özellikleri ve genetik analizler değerlendirildi ve diğer TKA’lı hastalardan farklılıkları belirlenmeye çalışıldı.

    GEREÇ ve YÖNTEM: 2000-2005 yılları arasında İ.Ü.İ.T.F. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Genel Pediyatri polikliniğine tekrarlayan karın ağrısı yakınması ile başvuran 115 hasta geriye dönük olarak incelendi.

    BULGULAR: Tekrarlayan karın ağrısı(TKA) yakınması ile gelen 115 hastanın 62’si(%53,9)kız, 53’ü(%46,1) erkekti, ortalama ağrı başlama yaşı 6,71±2,16yıl, ağrı süresi 29,59±19,54 saat, ağrı sıklığı 2,90±1,37 ayda bir, ağrı başlangıcından tanı koyulana dek geçen süre 2,26±1,54 yıl olarak saptandı. Bu hastaların aldıkları tanılar AAA %46,9, TİYE %24,3, parazitoz %6,95, fonksiyonel karın ağrısı %6,08, H.Pylori gastriti %5,2, malignite, abdominal epilepsi, çölyak, giyardiyazis %2 ve amipli dizanteri%1 şeklinde dağılım göstermekteydi. En kısa süreli karın ağrısı fonksiyonel karın ağrısı ve H.Pylori gastriti tanısı alan 4 hastada saptandı ve süre 1 saat idi. En uzun süreli karın ağrısı 168 saat idi ve AAA tanılı bir hastada gözlendi. Ateşin eşlik ettiği karın ağrısının AAA ve TİYE lehine olduğu saptandı. AAA’lı hastalarda ağrı süresi, ağrı aralıkları ve ağrı başlangıcından tanı koyulana dek geçen süre diğer hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermekteydi. AAA’lı hastalarda ağrı daha seyrek görüldüğü gibi ağrı başlangıcından tanı koyulana kadar geçen süre daha uzundu. Anne baba arasında akrabalık oranı diğer hastalıklar grubuyla kıyaslandığında AAA tanılı hastalarda daha yüksek idi. Yakınmalarının başlangıç yaşı, cinsiyet dağılımı ve tanı yaşı açısından AAA ile diğer hastalık grubu arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. vii En sık görülen AAA hastalarının 29’u (%53,7) erkek, 25’i (%46,3) kızdı. Karın ağrısı yakınmasının başlama yaşı 6 ay-15 yaş arasında değişmekteydi. 27 hastada (%50) 5 yaşa kadar yakınmaların başladığı, karın ağrısı açısından doruk yaşının 4-5 yaş arası olduğu görüldü. Olguların 47’sinde (%87) 10 yaşından önce yakınmaların başladığı saptandı Karın ağrısı süresi en kısa 1, en uzun 168 saat idi. AAA tanılı olgulardaki atakların aralıkları 1 ila 12 ay arasında değişmekteydi. Karın ağrısının başlamasından AAA tanısı koyulmasına kadar geçen süre en az 6 ay en çok 10 yıldı ve tanı yaşı en erken 1 , en geç 16 yıl olarak saptandı . 29’unda (%53,5) anne baba arasında akrabalık ve/veya AAA için hastalık veya taşıyıcılık söz konusuydu. TİYE nedeniyle izlenen bir hasta izlem sırasında AAA tanısı da aldı . En sık görülen klinik bulgu ateş ve karın ağrısıydı ve hastaların tümünde vardı. Üçüncü sık görülen klinik bulgu eklem bulgusuydu. 19 hastada (%35,1) eklem bulguları gözlendi. Göğüs ağrısı olguların 9’unda (%16,6) , cilt döküntüleri de 4’ünde (%7,4) saptandı. Amiloidoz hastaların hiçbirinde gözlenmedi. Hastaların %42,5’unda lökositoz, %50’sinde fibrinojen yüksekliği, %69,6’sında EÇH yüksekliği saptandı. Otuzbeş hastanın yapılan gen mutasyon analizi sonuçlarına göre en sık görülen mutasyon homozigot veya heterozigot M694V mutasyonu idi(%82,84), %5,7 hastada ise bakılan 3 mutasyondan herhangi birine rastlanmadı. Hastaların tümünün kolşisine yanıt verdikleri gözlendi.

    SONUÇ: Doğu Akdeniz havzasında yer alan ve hala akraba evlilik oranlarının yüksek olduğu ülkemizde TKA yakınması ile başvuran hastalarda, AAA ayırıcı tanıda öncelikli yer alacak hastalıklardan birisidir. TKA olan çocukta 2 ayrı tanı birlikte olabilir. Hem AAA tanısını destekleyici, hem de tanısı AAA açısından kuşkulu olan kişilerde MEFV gen mutasyon analizi erken teşhis ve profilaktik tedaviye olanak sağlayacaktır.

  • Alerjik hastalıklarda tanı

    ALERJİK HASTALİKLARDA TANI

    Alerjik hastalıklarda tanısal işlemler deneyim gerektirir ve mutlaka alerji ve immünoloji uzmanları tarafından yapılmalıdır. Eğer sizde ya da çocuğunuzda alerjik hastalık olduğunu düşünüyorsanız alerji ve immünoloji uzmanına başvurmalısınız. Tanı için yapılan testlerin yorumlanması çok önemlidir. Aksi taktirde yanlış tanı ve tedavi ile sonuçlanabilir.

    Alerjik hastalıklarda tanısal işlemler her hastalığa özgü olarak doktorunuz tarafından karar verilerek yapılabilir.

    Alerji uzmanına muayeneye gitmeden önce şikayetlerinizle ilgili özellikleri kaydetmeyi unutmayınız.

    Şikayetleriniz;

    Gün içerisinde özel bir zamanda mı ortaya çıkıyor?

    Uykudan uyandırıyor mu?

    Gün boyunca sürüyor mu?

    Yıl içerisinde belirli dönemlerde mi sizi rahatsız ediyor?

    Evcil hayvanlar ile karşılaşınca ortaya çıkıyor mu?

    Herhangi bir içecek ya da yiyecek tüketmenizle ilişkili mi?

    Duyarlı olduğunuzu düşündüğünüz alerjenlerle her karşılaştığınızda oluyor mu?

    Evde ya da ev dışında, tatilde farklılık gösteriyor mu?

    Unutmayınız, doktorunuz ile görüşmeye gitmeden önce şikayetlerinizle ilgili özellikleri gözden geçirmeniz hem tanınızın daha doğru konulmasını sağlayacak hem de zaman kaybını önleyecektir.

    Alerjide tanısal işlemler

    Solunum fonksiyon testleri

    Alerjenlerle deri testleri

    Prik testler

    İntradermal

    Yama

    Serumda alerjene özgün IgE

    Provokasyon testleri

    Solunum yolu

    Besinler

    İlaçlar

    Bazofil aktivasyon testleri

    Lenfosit transformasyon testleri

    Alerjik hastalığımı nasıl kontrol edebilirim?

    Doktorunuz ve web sayfamızdan bu konuda bilgi sahibi olabilirsiniz. Ancak unutmamanız gereken 3 şey hastalığınızı kontrol edebilmenizin temelini oluşturmaktadır.

    Şikayetlerinizin nerede, ne zaman ve nasıl ortaya çıktığını iyi bilmelisiniz.

    Alerjenlerden olabildiğince uzak durun

    Tedavinize (ilaç, aşı vb) harfiyen uyun.

    Tedavinin temel stratejisi olan bu üç kurala uyulması başarı şansımızı artıracaktır.

  • Ürtiker (kurdeşen) anjioödem

    Ürtiker bir hastalık değil, belirtidir. Ürtiker, deriden kabarık, basmakla solan, etrafı kızarık, sınırları belirgin kaşıntılı döküntülerdir. Yaşamı boyunca her dört kişiden biri en az bir kez ürtiker geçirmiştir. Bu döküntüler bir günden fazla sürmez. Kaybolur ve tekrar vücudun başka yerinde çıkar.

    Ürtiker, bazı hücrelerimizden (mast hücresi) salınan histamin’in etkisiyle ortaya çıkar. Histamin, damarlarda genişlemeye, damar duvarında geçirgenliğin artışına ve dolayısıyla damar dışına sıvı çıkışına neden olur. Bunun sonucunda cildimizde şişlikler ve kızarıklıklar oluşur. Eğer sıvı çıkışı cilt altına olursa anjioödem olarak adlandırılır. Cilt altı dokusu göz çevresi, ağız ve genital bölgelerimizde daha gevşek olduğu için anjioödem daha çok buralarda görülür.

    Ürtiker süreye bağlı olarak iki başlık altında incelenir.

    Akut ürtiker

    Kronik Ürtiker

    Altı haftadan daha uzun sürerse kronik ürtiker olarak adlandırıyoruz. Akut ile kronik arasındaki fark sadece süre ile kısıtlı değildir. Akut ve kronik ürtiker nedenleri birbirinden oldukça farklıdır.

    Akut ürtiker besinler ya da ilaçlara bağlı alerjik reaksiyonlar ve enfeksiyonlar sırasında ortaya çıkabilir. Genellikle 2-3 hafta içerisinde kendiliğinden geçer.

    Kronik ürtiker hastalarının ancak %25’inde şikayetler dış etkenlere bağlı olarak gelişmektedir. Bu etkenler fiziksel, kontakt ve kolinerjik olarak alt tipleri oluşturmaktadır. Soğuk, su, güneş ışıkları, basınca maruz kalınması ye da egzersiz gibi durumlar ürtikerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Bunun dışındaki çoğu vakada neden tam olarak saptanamaz. Bu hastaların bir kısmında oto antikorlar (IgE reseptörüne karşı) saptanabilir.

    Fiziksel Nedenlere Bağlı Ürtikerler

    Semptomatik Dermografizm

    Sert bir cisimle (kalem, tırnak ucu) çizildiğinde ödem ve kızarıklık oluşur.

    Geç Basınç ürtikeri

    Vücudun herhangi bir bölgesine basınç uygulandıktan yarım saat-12 saat sonra bulgular ortaya çıkar (Sıkı çorap boğumlarında, ağır sırt çantası vb taşındığında)

    Kolinerjik ürtiker

    Egzersiz, sıcak su, baharatlı yiyecekler ve heyecanlandığımızda vücut ısısının artmasına bağlı ortaya çıkar

    Soğuk kontakt ürtiker

    Soğuk havaya, suya ya da cisme dokunulduğunda görülebilir

    Sıcak kontakt ürtiker

    Sıcak cisimlere, suya ya da havaya maruz kalındığında görülür.

    Egzesize bağlı

    Egzersiz sırasında ve sonrasında görülür

    Aquajenik ürtiker

    Herhangi bir sıcaklıkta su ile temas edildiğinde (yüz-el yıkama) ortaya çıkar

    Solar ürtiker

    Belirli dalga boyunda güneş ışığına maruz kalındığında ortaya çıkar

    Vibratuvar ürtiker

    Vibrasyon yapan makinalara temas edildiğinde (mikser kullanmak, bisiklete binmek vs)

    Ürtiker Semptom ve Bulgular

    Ürtiker ciltte şişlik, kızarıklık ve kaşıntının belirgin olduğu etrafı sınırlı döküntülerdir. Basmakla solarlar ve her döküntü 24 saatten daha kısa sürer, yenisi çıkabilir. Ürtiker ile birlikte çoğu zaman anjioödem bulguları görülebilir. Dudaklarda, göz çevresinde ve genital bölgede şişlikler hastaların çoğunda görülebilir.

    Semptomlar geceleri hastaları daha çok rahatsız eder. Yaşam kaliteleri (okul, iş, sosyal yaşam) olumsuz etkilenir. Ürtiker ile beraber bazı hastalarda ateş, eklem ağrıları gibi bulgular görülebilir.

    Ürtiker Tanı

    Hastalığın tanısında öykü çok önemlidir. Hastaların bazıları şikayeti olmadığı dönemde geldikleri için ürtikerin hasta tarafından iyi tanımlanması gerekir. Basmakla solması, ürtikerin düzelme süresi, şikayetlerinin ne zamandan beri olduğu (akut, kronik ayırımı için) çok önemlidir. Bu aşamada hastalara karışıklığa neden olmamak için döküntülerinin fotoğrafını çekmelerini tavsiye edebiliriz. Ürtikerin hangi şartlarda ortaya çıktığı (besinler, ilaçlar, fiziksel nedenler) iyi tanımlanmalıdır. Bu bilgiler tanısal işlemler için hekime yol gösterici olacaktır.

    Şikayetlerinin yaşam kalitesini (okul, iş ya da sosyal yaşam) nasıl etkilediği bilinmelidir.

    Ürtikeri olan hastalarda tanısal işlemlerin temelini hastanın öyküsü oluşturmaktır. Tanıya yönelik olarak yapılacak testler ne yazık ki bize pek yardımcı olmamaktadır. Laboratuvar analizleri olası etiyolojik nedenleri araştırmak amacıyla yapılmaktadır.

    Rutin uygulamada kan sayımı dışında öyküde alerjik reaksiyonlar düşünülüyorsa deri prik testleri yapılabilir. Kronik ürtikerde otoimmüniteyi göstermek amacıyla otolog serum testi yapılabilir. Bu test ile hastanın IgE reseptörlerine karşı antikor varlığı gösterilebilir. Dışkıda parazit ve otoimmün hastalıklar (troidit, Sistemik lupus eritematozis, Romatoid artrit) açısından laboratuvar testleri yapılabilir.

    Cilt biyopsisi kronik ürtikerli hastalarda önerilmez. Ancak ayırıcı tanı amacıyla yapılabilir.

    Tanısal testler daha çok fiziksel nedenler ile ortaya çıkan ürtikerler için yapılabilir. Bu testler her duruma özgü olarak tanımlanmıştır. Testler için tıklayınız.

    Ürtiker Tedavi

    Ürtikerin nedeni belirlenebilirse ondan kaçınmak tedavinin esasını oluşturmaktadır. Antihistaminik ilaçlar ürtikeri ve anjioödemi kontrol etmede başarılıdır. Antihistaminik ilaçlar histamin’in etkisini bloke ederek kaşıntıyı ve ürtikerin tekrarlamasını önler.

    Eğer standart tedaviye rağmen şikayetleriniz kontrol edilemiyorsa doktorunuz ilaçlarınızda düzenleme yapacaktır. Alternatif ilaçlara geçebilir ya da doz artırımı yapabilir. Kullandığınız ilaçlara bağlı semptomlar ortaya çıkıyorsa (ACE inhibitörleri vs) ilacınızın hekiminiz tarafından bir diğerine değiştirilmesi gerekir.

    Kronik ürtikeri olan hastalarda çoğu zaman semptomları kontrol etmede başarılı olamayabiliriz. Son yıllarda anti-IgE tedavisi ile iyi sonuçlar alınmaktadır.

  • Besin (gıda) alerjisi

    Günlük tükettiğimiz besinlere bağlı ortaya çıkan reaksiyonların tümü istenmeyen besin reaksiyonları olarak adlandırılır. İstenmeyen reaksiyonların büyük çoğunluğu besinlerin farmakolojik özelliklerine, metabolik ya da toksik etkilerine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Şikayetleri benzer olduğu için sıklıkla birbiri ile karıştırılabilir. Ancak her ikisinin mekanizmaları ve yol açtığı sorunlar açısından bakıldığında son derece farklılıklar göstermektedir. Bu nedenle şikayeti olan hastaların besin alerjisi açısından çok iyi değerlendirilmeleri gerekmektedir.

    Besin alerjisi bağışıklık sistemimiz tarafından besinlere karşı anormal yanıtın verilmesiyle ortaya çıkmaktadır. Klinik olarak belirtiler hafif (ürtiker vb) olabildiği gibi yaşamı tehdit eden ağır reaksiyonlara da (anafilaksi) yol açabilmektedir. Yine bağışıklık yanıtın özelliğine göre belirtiler bir çok organda (deri, sindirim sistemi vs) görülebilir.

    Besin alerjisinin gelişimi bağışıklık sistemimizin besinlerdeki proteinleri tehdit unsuru olarak algılayıp bunlara karşı IgE tipi antikorlar üretmesi ile başlar. Duyarlı olan bireyler aynı besinle karşılaştığında daha önce oluşmuş olan IgE antikorlarına bağlanır ve mast hücrelerinden başlıca histamin olmak üzere birçok maddenin salınmasına neden olur. Klinik bulgular işte bu maddelerin etkisine bağlı olarak gelişmektedir.

    Ayrıca besin alerjisi bağışıklık sistemimizin IgE dışındaki mekanizmalarına (hücresel immün yanıt) bağlı olarak ta gelişebilir. Klinik bulguları açısından farklılıklar gösterir. Aynı zamanda tanısal süreçleri de farklıdır ve daha zordur.

    Besin alerjileri daha çok çocukluk döneminin sorunlarından birisidir. Anne sütü alan bebeklerde genellikle ek gıdalara başladıktan sonraki dönem ciltte ürtiker, kızarıklık, ya da egzema şeklinde ortaya çıkabilir.

    Günümüzde besin alerjileri anafilaktik reaksiyonların en önemli nedenlerindendir. Bu nedenle halk sağlığı sorunu olarak kabul edilmektedir. Besin alerjilerinde korunma önlemlerinin çok yönlü yapılması gerektiğinden bu hastalar devamlı risk altındadır.

    Besin alerjilerini çoğu aşağıdaki besinlere karşı gelişmektedir. Ancak tüketilen her besine karşı alerjik reaksiyonların gelişebileceği unutulmamalıdır.

    İnek sütü

    Yumurta

    Balık

    Yer fıstığı

    Kuruyemişler (fındık, ceviz, antep fıstığı, vb)

    Kabuklu deniz ürünleri

    Soya

    Buğday

    Bakliyatlar

    Susam

    Besin alerjileri çocuklarda daha sık görülür. Bazı besinlere karşı gelişen alerjiler zaman içerisinde düzelme eğilimindedir. İnek sütü, yumurta gibi besinlere bağlı alerjiler yaşa bağlı olarak geçebilir, yer fıstığı, balık, kabuklu deniz ürünleri ve kuruyemiş alerjileri çok uzun yıllar hatta yaşam boyu devam edebilir.

    Besinlerin içerdiği protein yapısındaki alerjenler diğer alerjenler ile benzerlik gösterir. Örneğin polen alerjisi olan hastalarda bazı meyvelerin (kivi, muz, elma, şeftali vs) tüketimi ile ağızda ve boğazda kaşıntı, ödem meydana gelebilir. Çapraz reaksiyon sonucu gelişen bu klinik tablo oral alerji sendromu olarak tanımlanmaktadır.

    Besin alerjilerinin gelişiminde rol alan IgE dışı mekanizmalara bağlı gelişen semptomlar daha geç ortaya çıkarlar. Örneğin bebeklerde ek gıdaya geçme döneminde kusma, ishal, kanlı mukuslu dışkılama hatta su kaybına neden olabilen reaksiyonlar gelişebilir. Kanlı, mukuslu dışkılamanın görüldüğü ön planda görüldüğü tip alerjik proktokolit, besin alımından birkaç saat sonra sürekli kusma ile karakterize hastalığa Besin proteinlerinin tetiklediği enterokolit sendromu (FPIES) denir. Bu duruma inek sütü, soya, yumurta vb karşı vücudumuzun verdiği geç tip alerjik yanıtlar neden olmaktadır.

    Besin alerjileri sindirim sistemimizde yemek borusunu da (özafagus) etkileyebilir. Alerjik reaksiyonlarda çok önemli rolü olan eozinofiller’in yemek borusunda yoğun birikimine bağlı olarak çıkan bu tablo eozinofilik özafajit olarak adlandırılmaktadır. Çocuklarda reflü semptomlarına benzer şekilde kusma, yutma zorluğu ve kilo alamama şikayetleri görülebilir.

    Bu hastaların bir çoğunda besinlere karşı alerjik reaksiyon gelişmektedir. Ayrıca ailesel alerji öyküsü de (astım, alerjik rinit ya da egzema) bulunmaktadır.

    Besin Alerjilerinde Nasıl Tanı Konulmalıdır?

    Besin alerjilerinde tanı oldukça deneyim gerektiren bir süreçtir. Dikkatli yürütülmeyen işlemlerin sonucunda yanlış tanı konulması ile hastalara gereksiz diyet uygulaması ya da hayatlarının riske edilmesi söz konusu olabilir.

    Besin alerjilerinin tanısında iyi bir hasta-doktor işbirliği gereklidir.

    Öykü tanı için en önemli basamaktır.

    Tüketilen besinin içeriği ve miktarı,

    Belirtilerin ortaya çıkış ve düzelme zamanı,

    Daha önceden ve daha sonra benzer reaksiyonların olup olmadığı

    Belirtilerin özellikleri (Fotoğraflamak tanımı kolaylaştırabilir!) iyi bilinmelidir.

    Bazı hastalardan şikayetlerinden sorumlu besin/besinlerin bulunabilmesi için besin günlüğü tutmaları istenebilir. Tükettiği besinlerin ayrıntılı bir şekilde besin günlüğüne kaydedilmesi tanısal sürece yardımcı olabilir.

    Besin alerjilerinde belirtilerin özelliği ve çıkış zamanı izlenecek tanısal işlemler açısından son derece önemlidir.

    Besin alerjisi düşünülen hastalarda yapılacak tanısal işlemler

    Deri prik testleri

    Serumda besine özgün IgE ölçümü

    Besin provokasyon testleri

    Öykü ile oluşan ön görüye göre sorumlu besinin bulunması için deri prik testleri yapılır. Ancak burada hastanın klinik belirtilerine göre çok dikkatli olunmalıdır. Çünkü yaşamı tehdit eden ağır anafilaktik reaksiyonlar bu işlem sırasında gelişebilir. Bu nedenle deri testleri deneyimli ve gerektiğinde acil müdahalenin yapılabileceği kliniklerde yapılmalıdır.

    Deri testleri hayatın ilk gününden itibaren her yaş grubunda yapılabilir.

    Serumda besine özgün IgE bakılması da tanıya yardımcıdır. Ama klinik değeri deri testlerine göre daha düşüktür. Deri testlerinin yapılamadığı ya da ağır reaksiyon geçirme öyküsü olan hastalarda, zamanla tolerans gelişimi hakkında fikir vermesi amacıyla tercih edilebilir.

    Ancak besin alerjilerinde tanı, deri testi ve/veya serumda besine özgü IgE ölçümü ile konamaz. Bu bilgiler ışığında şüpheli besinler için eliminasyon ve ardından da yükleme(provokasyon) testleri yapılarak klinik cevap değerlendirilir. Bu uygulamada şüphelenilen besinler 2-4 hafta süreyle diyetten çıkarılır (eliminasyon) ve hastanın buna klinik yanıtı gözlenir. Kısmi veya tam yanıt anlamlı olarak değerlendirilir. Bir sonraki aşamada ise diyetten çıkarılan besinlerle bir alerji uzmanı gözetiminde ve belli bir protokol dahilinde tek tek ağızdan yükleme yapılarak klinik belirtilerin tekrar ortaya çıkışı gözlenir. Gerekli durumlarda çift kör plasebo kontrollü yükleme dediğimiz hekimin ve hastanın ayırt edemeyeceği şekilde bir seferde şüphelenilen besin, bir seferde de yalancı besin verilen uygulama gerçekleştirilir. Sonuçlar birbiriyle karşılaştırılır. Bu yöntem besin alerjisi tanısında “altın standart yöntem” olarak kabul edilir.

    Eğer hastada geçirilmiş reaksiyon anafilâksi tarzında sistemik bir reaksiyon veya ağır bir reaksiyonsa besin yükleme testi KESİNLİKLE YAPILMAZ.

    IgE dışı mekanizmalarla gelişen sindirim sistemi alerjilerinde tanı amaçlı endoskopi ve ince bağırsak biyopsisi yapılmalı, uygun histoloji saptanırsa besin eliminasyonu ve ardından besin yüklemesi yapılarak histolojik ve klinik yanıt değerlendirilmelidir. Özellikle IgE dışı besin alerjilerinde tanı koymak ve nedeni belirlemek güçtür. Hastalara yanlış tanı konulup gereksiz yere besin kısıtlaması yapmak beslenme bozukluğuna yol açabilir.

    Besin Alerjisi Tanısı Kesinleşmiş Hastada Tedavide Neler Yapılmalıdır?

    Besin alerjilerinde kanıtlanmış bir radikal tedavi yöntemi yoktur. Hastanın alerjik olduğu besin ve ürünlerinden kaçınması reaksiyonları önlemenin tek yoludur. Çok az miktardaki besinlerin tüketilmesiyle bile şiddetli reaksiyon olabileceği için mutlak kaçınma şarttır. Önemli bir besin diyetten çıkarılmışsa beslenme bozukluğunun önlenmesi için diyetin düzenlenmesi gereklidir.

    Besin alerjisi olan hastalarda ortaya çıkan hafif reaksiyonlarda antihistaminik ilaçlar ve kortikosteroidler kullanılabilir.

    Anafilaksi öyküsü olan ve/veya yüksek riskli besin alerjili hastalara adrenalin oto-enjektör verilmeli ve kullanımı hakkında bilgilendirilmelidir. Anafilaksi ani başlayan ve acil bir durum olduğu için hastalar ya da ebeveynler adrenalin oto-enjektör’ü mutlaka yanlarında bulundurmak zorundadır.

    Besin alerjilerinde son yıllarda oral immünoterapi (desensitizasyon) protokolleri ile başarı sağlandığı bildirilmektedir. Henüz yolun başında olunmasına karşın umut verici gelişmeler yaşanmaktadır.

    İnek sütü alerjisi olan bebeklerin beslenmesi çok önemlidir. Hayatın ilk altı ayı içerinde anne sütü tek başına yeterlidir. Anne sütü yetmiyorsa veya 6 aydan sonra inek sütünün yerini tutabilecek, normal büyüme ve gelişmeyi devam ettirecek ancak süt alerjeni içermeyen mamalar kullanılmalıdır. Bu mamalar gideren artan koruyuculuk sırasına göre şunlar olabilir:

    İleri hidrolize mamalar

    Aminoasit bazlı mamalar

    Soya mamaları (6 aydan küçük bebeklere önerilmez)

    İnek sütüne alerjik bebeklerin % 30-50 kadarı soya bazlı mamalara, % 10 kadarı da ileri hidrolize mamalara reaksiyon gösterir. Bu çocuklarda esansiyel aminoasit mamaları verilmelidir. Bu özel mamaları yeterince alamayan bebeklerin diyetinde diğer protein ve kalori kaynaklarının arttırılması ve mutlaka kalsiyum ve vitamin desteği verilmesi gereklidir.

    Besin alerjisi olan hastalarda önlemler

    Besin alerjisi tanısı konulan hastaların yakınları belirtilerin tanınması ve gerekirse acil tedavisi konusunda bilgilendirilmelidir.

    Anafilaksi gibi ciddi reaksiyonu olan hastalara adrenalin otomatik enjektörü verilmeli ve kullanımı konusunda eğitilmelidir.

    Her hastaya acil eylem planı düzenlenmeli.

    Besin alerjisi olan çocuk okulda arkadaşlarının yiyeceklerini paylaşmamalıdır.

    Hasta ve ailesi besin alerjenleri ve bunlardan kaçınma konusunda eğitilmelidir.

    İşlenmiş, dondurulmuş veya paketlenmiş gıdalar gizli besin proteinleri içerebilir; alışveriş sırasında besin etiketleri ve içerikleri dikkatle okunmalıdır.

    Restoranlarda yenen yemeklerde de gizli besin alerjenleri olabilir; hazırlayan kişilerden yiyecek içerikleri hakkında bilgi alınmalıdır.

    İnek Sütü Alerjisi Olan Çocuk Hangi Yiyeceklerden Kaçınmalıdır?

    İnek sütü alerjisi olan hastalar aşağıdaki besinler ve besin içeriklerinden kaçınmalıdırlar:

    Sütün her formu: taze, çiğ, pastörize, süt tozu, süt kaymağı, her çeşit bebek maması (anti-alerjik mamalar dışında), diğer hayvanların sütleri (keçi dahil)

    Tereyağı, margarin, kaymak, hayvansal yağlar.

    Yoğurt, puding, krema, sütlü tatlılar.

    Peynir, krem peynir, lor, peynir altı suyu (whey)

    Kazein, kazeinat (ticari gıdalar)

    Lactalbumin, lactalbumin fosfat, lactoglobulin, laktuloz (ticari gıdalar)

    Kefir, ekşi krema, kesilmiş süt.

    Yumurta Alerjisi Olan Çocuk Hangi Yiyeceklerden Kaçınmalıdır?

    Yumurta ve yumurta ile yapılan yiyecekler

    Albumin (ticari gıda)

    Lizozim (ticari)

    Mayonez

    Bebe bisküvisi

    Ayrıca, bazı makarnalar, pastalar, şekerler, çikolatalar, ticari gıdalara eklenen lesitin ve lezzet vericiler de yumurta proteini içerebilir.

    Hangi Çocuk Hastalar Alerji Uzmanına Yönlendirilmelidir?

    İdeal olarak besin alerjisi olan tüm hastalar alerji ve immünoloji uzmanı tarafından değerlendirilmelidir. Bunun dışında aşağıdaki hastaların mutlaka bir alerji ve immünoloji uzmanı yönlendirilmesi gerekir:

    Anafilâksi veya ağır reaksiyon geçiren hastalar

    Tanı güçlüğü veya şüphesi olan olgular

    Çoklu besin alerjisi olan hastalar

    Eliminasyon diyetine yanıt vermeyen hastalar

    Eşlik eden astım, alerjik rinit, konjunktivit veya egzeması olan çocuklar

    Ağır besin alerjisi olanlar

    Hasta eğitimi ihtiyacı olanlar

    Besin Alerjisi Olan Hastalara Çocukluk Çağı Aşıları Yapılabilir mi?

    Besin alerjisi olan çocuklara genel olarak çocukluk çağı aşıları yapılmasında sakınca yoktur. Ancak dikkatli olunması gereken birkaç durum söz konusudur.

    Kızamık, kızamık-kızamıkçık-kabakulak(MMR) ve grip (influenza) aşıları hazırlanış özellikleri nedeniyle çok az miktarda yumurta ilişkili antijen içerebilir. Bu nedenle yumurta alerjisi olan çocuklarda bu aşıların yapılması konusunda bazı tartışmalar olmuştur. Önerilen aşı takvimine uygun olarak kızamık ve MMR aşıları uygulanmalı ancak mutlaka bir uzman denetiminde ve acil girişim koşulları altında olmalıdır. Grip aşısı da uzman tarafından gerekli görülüyorsa artan dozlar halinde ve dikkatle uygulanabilir.

    Jelatin veya neomisine sistemik alerjik reaksiyon gösteren çocuklarda ise bu aşılar yapılmamalıdır.

    Çocuklarda Besin Alerjileri Kalıcı mıdır?

    Besin alerjileri çocuklarda ve erişkinlerde düzelme eğilimi gösterir. Bu nedenle belli aralarla hastalar değerlendirilip, yükleme testi yapılarak düzelip düzelmediği takip edilmelidir. Süt, yumurta, buğday ve soya alerjileri yıllar içinde çoğunlukla düzelir. Buna karşılık kuruyemiş, balık ve kabuklu deniz hayvanları alerjilerinin düzelmesi daha nadirdir.

  • Amipli dizanteri

    Dizanteri ishalle birlikte görülen bakteri ve parazitlerin neden olduğu kalın barsak iltahabıdır.

    Entamoeba histolytica bir parazit olup, amipli dizanteri olarak tanımlanan tabloyu oluşturur.

    Amipli dizanterinin belirtileri nelerdir?

    Ateş

    Şiddetli karın ağrısı

    Karında gurultu

    Dışkı sayısında artma ve dışkının sulu oluşu

    İshal olarak tanımlanan bu tabloda dışkı kanlı ve mukusludur.

    Dışkı sayısı günde 10 veya daha fazla olabilir.

    Bazı hastalarda ise tablo daha hafif seyredebilir.

    Amipli dizanteride kuluçka süresi ne kadardır?

    Genellikle kuluçka süresi 2-4 hafta olup bu süre daha uzun olabilir.

    Amip nasıl bulaşır?

    Amip sadece insanlarda bulunur ve dışkı ile yayılım gösterir.

    Parazit dışkı ile buluşan su ve gıdaların tüketilmesi ile yayılır.

    Su kaynaklarının kirli olması

    İyi temizlenmemiş hazır gıdaların tüketilmesi ile bulaşım olmaktadır.

    Yaşam şartlarının kötü olduğu toplumlarda enfeksiyon ciddi şekilde seyreder.

    Amipli dizanteriyi geçiren bireyler bu paraziti bulaştırırlar. Bu hastalarda bulaştırıcılık süresi aylar ve yıllarca sürebilir. Zaman zaman bulaştırıcılık ortadan kalkarsa da alevlenmeler görülebilir.

    Amip dizanterinin karıştığı klinik tablolar nelerdir?

    Klinik olarak basilli dizanteri ile karışır.

    Laboratuvar da ise aynı görünümü veren Entamoeba dispar (E.dispar) ‘la karışabilir. E.dispar hastalığa neden olmaz. Bu vakalarda tedavi gereksinimi yoktur. Hafif seyreden dizanteri vakalarında E.dispar ayırıcı tanıda düşünülmelidir.

    Amipli dizanteri de tanı:

    Dışkı örneğinde amip kist veya trofozoitlerin saptanması ile tanıya gidilir.

    Dışkı örneğinin 30 dakika içinde incelenmesi gerekir. Dışkı örneği bekletilmemelidir.

    Sadece dışkı incelemesi ile tanıya gitmek her zaman mümkün değildir. Entamoeba dispar ismini verdiğimiz parazitlerde mikroskopta aynı görünümü verdiği için hastanın amipli dizanteri olup olmadığını ayırt etmek gerekir.

    Bu durumda polimeraz zincir reaksiyonu antijen testi yapılarak E. Histolyticanın E.dispardan ayırt edilmesi gerekir.

    Bazı hastalarda tanı koymak zor olabilir. Bu durumda çok sayıda dışkı incelemesine ihtiyaç duyulur.

    Serum antikor testleri gereken vakalarda yapılabilir.

    Amipli Dizanteride tedavi;

    Bol sıvı

    Diyet

    Probiotikler

    Anti paraziter ilaçlar olarak özetlenebilir.

    Metronidazol ( Flagyl)

    10 gün süre ile kullanılır.

    Amipli dizanterinin tekrarlama riski mevcuttur. Tedavi 2-3 kür şeklinde planlanabilir.

    Amipli Dizanteriden korunma ;

    El yıkama önemlidir. Yemek önce ve sonrası tuvalete gitmeden önce ve sonra el yıkamaya dikkat etmelidir.

    Tuvaletler sık dezenfekte edilmelidir.

    Çiğ meyve ve sebzeler bol sıvı ile dikkatle yıkanmalıdır.

    Pişmiş yiyecekler hazırlandıktan sonra bekletilmeden tüketilmeli.

    Pastörize edilmemiş ürünler tüketilmemeli.

    Çiğ gıdalardan kaçınılmalıdır.

    Tedavi sonrası hastanın kontrol dışkı incelemelerin takibi yapılmalıdır.

    Özetle;

    Hastalar veya hastalığı geçirmiş bireyler dışkıları ile bu parazit bulaştırırlar.

    Amipli dizanteri gelişmekte olan ülkelerde önemli bir sorundur.

    Bebeklerde ve 5 yaşın altındaki çocuklar da ciddi seyredebilir.

    Amipli dizanteri de tanı sorunları vardır. Genellikle tek dışkı örneği yetersiz olabilir. Dışkı örneğin 3-6 kez alınması önerilmektedir.

    Genellikle tedaviye yanıt yeterlidir. Tekrarlama riski olabilir.

  • Üst solunum yolu enfeksiyon tedavisinde antibiotik kullanımına dikkat!!

    Üst solunum yolları; burun

    boğaz

    kulak

    yutak borusu

    ve solunum yolunun üst kısmını kapsar.

    Üst solunum yolu enfeksiyonları (ÜSYE)

    Soğuk algınlığı

    Rinit + Sinüzit

    (Rhinosinüzit)

    Bademcik iltahabı

    Farenjit

    Orta kulak iltahabı ve

    Akut Bronşit ‘dir.

    Üst solunum yolu esas olarak virüslerin neden olduğu klinik tablolardır. Bu enfeksiyonlar da sıklıkla ;

    Ateş

    Burun akıntısı

    Öksürük

    Boğaz ağrısı

    Baş ağrısı görülür.

    ÜSYE enfeksiyonlarında en sık görülen belirti ateş olup, ateşin çocuklarda ve özellikle küçük çocuklarda yüksek oluşu çoğu kez paniğe sebep olmaktadır. Diğer belirti ve bulgular enfeksiyonun lokaliasyonuna göre değişmektedir.

    Viral olan bu enfeksiyonların çoğunda tablo tanımlanamamakta ve antibiotik başlanmaktadır.

    Antibiotik ÜSYE ‘na ne zaman gerekir?

    Akut bakteriyel otit (Orta kulak iltahabı)

    Streptokoksik tonsillofarenjit (Streptokokların neden olduğu bademcik iltahabı)

    vakalarında antibiotik kullanılabilir.

    Bunun dışında kalan ÜSYE enfeksiyonlarında antibiotik kullanma endikasyonu yoktur.

    Üst solunum yolu enfeksiyonlarında birçok antibiotik gereksiz ve yanlış kullanılmaktadır. Bakterilerin neden olduğu ÜSYE ‘ler de ise geniş spektrumlu antibiotikler kullanılmamalı ve etkene yönelik planlama yapılmalıdır.

    Antibiotik tedavisi gereken durumlarda ise acele edilmemeli ve erken antibiotik tedavisinden kaçınılmalıdır.

    ÜSYE hastalarda antibiotik kullanmayınız uyarısı komplikasyonlara yol açabilir mi?

    ÜSYE da antibiotik kullanımının %10 azalması

    Her yıl bir zatürre vakası

    On yılda ise bir bademcik apsesine yol açmaktadır.

    Durum böyle olunca erken antibiotik tedavisinden kaçınılmalı , klinik tablo izlenmeli ancak gereken vakalarda antibiotik tedavisi başlanmalıdır.

    Antibiotikler ciddi bakteriyel enfeksiyonlarda kullanılmalıdır. Virüslerin neden olduğu enfeksiyonlarda antibiotiklerin yeri yoktur.

    Diğer taraftan antibiotiklerin ciddi yan etkileri bilinmektedir.

    Böbrek fonksiyonlarını bozabilir.

    Karaciğer üzerine toksik etkisi vardır

    Bağırsak florasını bozarak ishale neden olabilir.

    Akut üst solunum yolu enfeksiyonlarında tedavi

    Hastanın sıvı alımının artırılması

    Burun tıkanıklığı olan hastaların serum fizyolojikle burun tıkanıklığının giderilmesi

    Ağrı kesici ve ateş düşürücülerin kullanılması

    İstirahat şeklinde özetlenebilir.

    Viral enfeksiyonlarda Aspirin Reye sendromuna neden olduğu için kullanılmamalıdır. Semptom giderici ilaçların üst solunum yolu enfeksiyonu olan çocuklarda kullanımı sakıncalıdır.

    Özetle ;

    ÜSYE çoğunlukla virüslerin neden olduğu tablolardır.

    Antibiotik tedavisi ancak streptokoksik boğaz enfeksiyonu ve komplike orta kulak enfeksiyonlarında önerilebilir.

    Erken antibiotik tedavisinden kaçınılmalıdır.

    Hızlı tanı yöntemleri gerek bakteriyel ve gerekse viral enfeksiyonların tanısında kullanılmalıdır.

    Antibiotik tedavisi için beklenmelidir. Ancak laboratuvar tanısı ile tanımlanan bakteriyel üst solunum yolu enfeksiyonunda kullanılmalıdır.

  • Down sendromu ve tıbbi sorunları

    En çok karşılaştığımız bir genetik hastalık olan Down Sendromunu çokça sorulan bazı sorular ile tıbbi sorunları açısından değerlendirelim:

    Down Sendromu nedir, nasıl oluşur?

    Down sendromu en sık rastlanılan genetik bozukluktur. Yaklaşık olarak 600 canlı doğumda 1 karşılaşılmaktadır. Down sendromu, bir kromozom bozukluğu hastalığıdır. İnsan hücresi 23 çift yani 46 kromozomdan oluşur, Down sendromunda ise 21’inci kromozom çiftinde bir fazla kromozom vardır. Yani Down sendromunda 47 kromozom vardır.

    Gebelik sırasında Down Sendromu tesbit edilebilir mi, Down sendromu için risk faktörleri nelerdir?

    Down sendromu için en önemli risk faktörünün halen ileri anne yaşı (35 yaş üstü) olduğu bilinmektedir. Gebelik döneminde kimi basit bir kan alımı ile kimi de daha ciddi yöntemlerle Down Sendromunu tesbit edebilme yöntemleri vardır. 12 hafta civarında yapılan 2’li-3’lü testler Down sendromu ile birlikte bazı hastalıkların ortaya çıkma olasılıklarını verir, kesin tanı vermezler. Anneden alınan az miktarda kandan yapılan fetal DNA çalışması Down sendromu ile birlikte diğer trizomik hastalıkların tanısında yeni geliştirilmiş olan ve %99’a varan güvenilirliği olan bir testtir, 14 hf civarında yapılır. Down Sendromu tanısı %100’e varan netlikte ancak amniosentez ile alınan sıvıda kromozom analizi yapılmasıyla konulabilir.

    Diğer üzerinde durulması gereken bir konu da gebelik döneminde yapılan ultrason ile tanının konulup konulamayacağıdır. Henüz Down Sendromunun klinik görüntüsünü net olarak elde eden bir ulktrason cihazı geliştirilmiş değildir. Ancak kendisini bu konuda geliştiren bazı hekimler bir takım bulgular ile Down Sendromu olasılığının olduğunu söyleyebilirler, bunun için en iyi bilinen örnek şu aşamada ense kalınlığı ölçümleridir.

    Down Sendromunun özellikleri nelerdir?

    Down sendromu olan bebekler tipik özellikleri ile tanı açısından herhangi bir tetkike gerek olmadan tanınırlar. Ancak bazen tanı açısından kromozom analizi tetkikini yapmak gerekebilir. Gözler çekik, dil dışardadır, göz kenarlarında epikantus denilen deri fazlalığı vardır, saçlar seyrek ve incedir. Bebekler ilk ay içerisinde gevşek haldedirler. Avuç içlerinde tek çizgi olur, parmaklar kısadır.

    Down Sendromu tanısı alan bebeklere ilk ay içinde neler yapılmalıdır?

    Bu bebeklerin yaklaşık yarısında hafif veya ağır doğuştan kalp hastalıkları vardır. Bu nedenle herhangi bir şikayet olmasa bile mutlaka kalp açısından değerlendirilmeli, ekokardiyografisi yapılmalıdır. Aşırı kusmalar, büyük abdestle ilgili düzensizlik ve bozukluklar, aşırı kabızlık mide barsak hastalıkları açısından uyarıcı olmalıdır. Yine bu bebeklerde tiroid bezinin az çalışması sık görülen bir durumdur bu nedenle tiroid hormonları bakılmalıdır. Göz hastalığı olarak katarakt olabilir, bu yüzden göz kontrolü yapılmalıdır.

    Kalp hastalığı olan Down Sendromlu bebekler hangi problemlerle karşılaşırlar?

    Bu bebeklerde çoğunlukla kalp yetmezliğine neden olan kalp hastalıkları, daha az morarmaya neden olan kalp hastalıkları görülür. Bu yüzden solunum sıkıntısı, beslenirken çabuk yorulma, kilo alamama gibi belirtiler ile morarma, ağlarken morluğunda artış varsa kalp hastalığı belirtileri olarak dikkat edilmelidir.

    Bu hastalıkların çoğu gelişmiş tıbbi olanaklar sayesinde tedavi edilebilmektedir.

    Down Sendromu olan bebeklerin 1 yaşına dek izlemlerinde nelere dikkat edilmelidir?

    Bu bebeklerin düzgün takipleri yapılmalıdır. Kulak ve göz hastalıkları bu dönemde sık ortaya çıkarlar. Beslenme problemleri olabilir, solunum yolu enfeksiyonları bu dönemde fazlaca karşılaştığımız sorunlardır.

    1-12 yaş arasında nelere dikkat edilmelidir?

    1 yaş sonrasında uyku bozuklukları, konuşma problemleri, göz problemleri ve obezite sık karşılaşılan problemlerdir. Bu açılardan aralıklı kontrol gereklidir.

    12 yaş sonrası ve ergenlik döneminde ne yapalım?

    Bu yaşlarda kalp kapak problemleri gelişebilir, bu yüzden yeniden ekokardiyografik değerlendirme gereklidir. Cinsel problemler açısından jinekolojik muayene ve psikolojik danışım gerekli olacaktır. Yine bu dönemde obezite, davranış bozuklukları, katarakt veya keratokonus gibi göz hastalıkları önemlidir.

  • Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Beyinde Görülen Değişiklikler

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Beyinde Görülen Değişiklikler

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB), kişinin beden bütünlüğünü bozacak, hayatını tehlikeye atacak olaylar yaşaması, bu yaşantıya tanıklık etmesi ya da ona bu tür durumları yaşama ihtimalini sürekli düşündürecek bir tehtit ile karşı karşıya kalması halinde meydana gelir ( Nussbaum,2017,). Beynimizde sempatik sistemi aktif hale getirip strese cevap vermek ve düzenlemekle görevli temel alanlar TSSB ile ilişkilidir. Bu çalışmada ‘’Travma Sonrası Stres Bozukluğunun yarattığı stres etkisi ve beyinde görülen değişiklikler arasında ki ilişkinin incelenmesi hedeflenmiştir.

       Lokus seruleus (mavi benek) beyinin tüm bölgelerine ‘’noradrenalin’’ salan sinir hücrelerinin merkezidir (Köroğlu,2015).  Limbik yapılara noradrenalin temin eder.

          Travma sonrası stres bozukluğunda noradrenalin salınımında artış olur ve limbik sistem ile prefrontal korteks aşırı uyarılır ( alıntılayan Kavakçı,2014); ( aktaran Tural, Aker, Önder,2006). Beynin bu bölgelerinin noradrenalin tarafından uyarılması dikkati arttırır ve yaşantının güçlenmesini sağlar (Aston-Jones ve Bloom, 1981).  Bu da TSSB’ nin A tanı kriterlerinden olan,yaşantının sıklıkla hatırlanmasına neden olur. Yaşantıyı sürekli hatırlayan ve yeniden yaşıyormuş gibi hisseden kişi, kendini yoğun stres altında algılar ve agresif tepkiler sergileyebilir.

          TSSB grubuna yapılan bir PET çalışmasında ,  Broca alanına kan akışının savaş sahneleri seyrederken azaldığı görüşmüştür ( alıntılayan, Özgem, Aydın ,1999 );( aktaran, Shin, Kosslyn, McNally  vd.,1997). Ayrıca Vietnam gazilerinde yapılan çalışmada TSSB tanısı alan grupta , sürekli stres sonrasında salgılanan serotoninin   hipokampus’e zarar verdiği, hacmini küçülttüğü gözlemlenmiştir (Bremmer,Randall, vd.,1995).

        Bu araştırmalar sözel bellekte meydana gelen bozulmayla, hissettikleri duyguları dile dökemeyen hastaların agrasif  tepkilerini açıklar niteliktedir.

        Travmatik yaşantıyla ilgili bellek problemlerinin,  kişi stresöre maruz kaldıktan sonra, medial prefrontal kortikal bölgede aktive olan dopaminerjik sistemle ilgili olabileceği belirtilmiştir (alıntılayan , Özer,2016 );(aktaran, Deutch, Clark, Roth,1990).

         Köroğlu (2015) ; amigdala, nörokimyasal süreçleri başlatmada etkilidir. Hipokampus, hipotalamus gibi bölgelerin birbirine yakın olması sebebiyle, onlarla birlikte yaşananlara duygusal anlam yükleyerek tepki oluşturmamızı sağlar.

          Sürekli maruz kalınan stresle aktifliği azalan amigdala bölgeleri, duygusal anılardan sorumlu olduğu için  yaşanan duygusal belirtilerin sebebi olarak gösterilebilir.

          Hipotalamus, sinir sistemi ve hormonların etkileşim içinde  olduğu bir bölgededir. Hormon salgılanmasında önemli rolü vardır. Hipofiz bezinden kortizol hormonu salınımına etki eder. Stres durumunda fizyolojik tepkiler vermemize sebep olur.  

         Limbik sistem ile frontal korteks arasında bulunan ön singulat ve prefrontal korteks, üst düzey davranışların düzenlenmesinden sorumludur. Bağlantılı yapılar tepki oluşturmadan önce bu bölgelerin kontrolünden geçerler. Örneğin; amigdala aktif hale gelince vereceği tepki önce burada değerlendirilir. Bu nedenle strese karşı vereceğimiz tepkilerde oldukça önemli bölgelerdir.

         Locus seruleus salgıladığı noradrenalin ile, DSM-5 tanı kriterlerinde yer alan; irkilme tepkilerinin oluşmasına, bellek problemlerinin yaşanmasına, travma yaşantısının sürekli yeniden yaşanıyormuşçasına hatırlanmasına, diğer beyin bölgeleriyle birlikte stresöre tepkilerin oluşmasına neden olmaktadır.

    REFERANSLAR

    1.  Aston-Jones G., Bloom F.E. (1981). Norepinephrine-containing locus coeruleus neurons in behaving rats exhibit pronounced responses to nonnoxious environmental stimuli. J Neurosci,  1,887-900.

    2.  Bremmer J.D., Randall P., Scott T.M., Bronen R.A., Seibyl J.P., Southwick S.M., vd. (1995). MRI based measurement of hippocampal volume in patients with combat-related posttraumatic stress disorder. The American Journal of Psycihiatry ,7, 973-981.

    3.  Kavakçı, Ö.  (2014) .Ruhsal travma tedavisi için  emdr (2. Baskı). Ankara: HYB (ss. 3-15)

    4.  Köroğlu, E.  (2015 ).Klinik psikiyatri (2. Baskı). Ankara: HYB ( ss. 757-767)

    5.  Köroğlu, E.  (2015 ). Psikiyatri sözlüğü. Ankara: HYB

    6.  Nussbaum, AM. (2017). DSM-V yönelimli tanısal görüşme kitabı. (E. Köroğlu, çev.)                                               Ankara;HYB. (ss. 87-90)

    7.  Özer, Ö. (2016). Travma sonrası stres bozukluğu olan hastalarda talamus hacimleri ve klinik   değişkenlerle ilişkisi ( Uzmanlık tezi. Fırat Üniversitesi, Elazığ ). ( ss. 1-15 ).

    8.  Özgen, F. , Aydın, H . (1999 ). Travma sonrası stres bozukluğu. Klinik Psikiyatri, 1,34-41