Etiket: Tanı

  • Hiperaktivite bozukluğu dikkat eksikliği

    Hiperaktivite bozukluğu dikkat eksikliği

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) çocuk ve ergen psikiyatrisi alanında en çok tanı alan hastalıklardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuk, aile ve akrabalar içerisinde her ne kadar irade sorunu olan şımarık bir çocuk gibi görünse de, durum aslında öyle değildir. DEHB esas olarak beynin yönetim sistemlerindeki kimyasal bir sorundur.

    DEHB olan çocuklar genellikle asi huzursuz atılgan, kelimelerini ve vücutlarını yeterli şekilde kontrol etmeyi beceremeyen ve dolayısıyla aynı yaştaki diğer çocuklara kıyasla öğretmenlerin ve ebeveynlerin daha fazla gözaltında tutması gereken çocuklar olarak görülmektedir. ‘çocuğum 7 yaşında ama daha 3 yaşındaki çocuk gibi davranıyor’ ‘onunla birlikte dışarı çıkmaya misafirliğe gitmeye korkuyorum’ ‘ödev yapmamız saatler alıyor’ ‘öğretmeni dersi dinlemediğini arkadaşlarını sürekli rahatsız ettiğini söylüyor’ gibi cümleler DEHBli bir çocuğun annesinden sık duyduğumuz sorunlardır.

    DEHB tedavisi ile ilgili çalışmalar genellikle okul çağı ve ergenlik dönemi ilaç tedavilerini davranış yöntemlerini içermektedir. Okul öncesi dönemdeki çocuklarla ilgili tanı zorlukları ve tedavi yaklaşımlarına yönelik kapsamlı çalışmaların az sayıda olması nedeniyle davranışçı tedavilerle okul çağı dönemine kadar takip etmek daha uygun olmaktadır.

    DEHB tanısı klinik bir tanıdır. Dikkat eksikliğine sebep olabilecek başka hastalıklar da olabileceğinden (vitamin eksikliği ve anemi gibi) kan testleri yardımcı olsa da DEHB tanısı koyduracak kan testi veya görüntüleme yöntemi yoktur. Klinisyenin gözlemi, aileden ve öğretmenden alınan bilgiler neticesinde tanı koyularak gerekli tedaviye başlanır.

  • Otizm belirtileri/nedenleri/tedvi

    OTİZM NEDİR?

    Konuşma, sosyal iletişimi başlatma ve sürdürme kalitesinde azalma, tekrarlayan hareketlerle karakterize gelişimsel bir bozukluktur.

    Otizmin bebeklik döneminde başlayan çocukluk, ergenlik ve erişkinlik döneminde de devam eden gelişimsel bir bozukluk olduğu kabul edilmektedir.

    Görülme Sıklığı

    Önceki yıllarda yapılan araştırmalarda 8/10000

    Son yıllarda yapılanlarda ise 20/10000 ‘dir.

    Erkek çocuklarda görülme sıklığı kız çocuklara göre 4-5 kat fazladır.

    OTİZMİN NEDENLERİ NELERDİR?

    Otizm yapısal biyolojik kökenli bir hastalıktır.

    Beyindeki bazı merkezlerdeki gerek yapısal gerekse biyokimyasal maddelerin metabolizmasındaki bozukluğa bağlı geliştiği bilinmektedir.

    Ancak tam olarak beyindeki hangi merkezlerde ve hangi alanlarda sorun olduğu henüz bilinmemektedir.

    Otizm genetik geçişli bir hastalıktır.

    Bir kardeşte otizm varsa diğer kardeşte otizm olma olasılığı 60 kat artmaktadır.

    1. çocukta otizm varsa 2.çocukta olma olasılığı normal çocuklara göre %10-15 kadar fazladır.

    Tek yumurta ikizlerinde çift yumurta ikizlerine göre görülme olasılığı daha fazladır.

    Gebelikteki sorunlar otizme yol açar mı? (Hastalıklar, ilaçlar, alkol v.b.)

    Anne karnında bebeğin enfeksiyonlara, toksinlere maruz kalması, doğum sırasında oksijensiz kalması otizm benzeri hastalıklara yol açabilmektedir.

    Hamilelikte annenin alkol ve uyuşturucu madde kullanmasının diğer hastalıklara neden olduğu gibi otizm benzeri hastalıklara da neden olduğu bilinmektedir.

    Anne-Babanın Tutumu Otizme Yol Açar Mı?

    Otizm yapısal bir hastalıktır.

    Hiçbir anne baba tutumu otizme yol açmaz.

    Ancak özellikle erken bebeklik döneminde anne ya da anne yerine konulabilecek bağlanma figürü ile iyi iletişim kuramamış ya da anne ya da bakıcı tarafından ihmal edilmiş bazı çocuklarda otizm benzeri belirtiler görülebilir ki buna reaktif bağlanma bozukluğu denilmektedir.

    Çok Tv İzlemek Otizme Yol Açar mı?

    Otistik çocuklar tv ekranındaki bir takım görüntü ve ses materyallerine aşırı ilgi gösterebilirler ve saatlerce ekran karşısında kalmak isteyebilirler.

    Tek başına tv seyretmek otizme yol açmaz ancak tv karşısında uzun süre bırakılan çocuklarda otizm benzeri belirtiler görülebilir.

    Bu nedenle bu çocukların tv ile ilişkisini kesmek gerekir.

    KLİNİK ÖZELLİKLER:

    Otizmde 1yaş Öncesi Belirtiler Nelerdir?

    Bu bebekler kendilerine özgüdür, sosyal gülümsemeleri azdır, göz teması yok ya da çok azdır, kucağa alınmaktan çok hoşlanmazlar, yalnız kalmayı tercih ederler, yabancıya tepki göstermezler, insan sesine çok ilgi göstermezler, adları seslenildiğinde bakmazlar (8-12 ay arası gelişmesi beklenir).

    Otizmde 1-2 Yaş Arası Görülen Belirtiler Nelerdir?

    Sosyal gülümsemede, duygusal yanıt vermede, ortak dikkatte belirgin bozulma devam eder.

    Görsel izlemeleri olağandışıdır, nesnelere uzun uzun bakarlar.

    Kaba ve ince motor becerilerde bir miktar gerilik görülür ve tuhaf motor davranışları vardır.

    Oyunları kısıtlı ve yineleyicidir, taklit oyunlarını beceremezler.

    Olumlu duygu ifadeleri azalmıştır.

    Dili anlamada, sözel iletişim kurmada, bedeni iletişim amaçlı kullanmada yani jest ve mimiklerde tuhaflıklar vardır.

    Göz ilişkisi kısıtlılığı sürmektedir.

    Genel olarak bu dönemde gelişimin her alanında özellikle bilişsel gelişim alanında bir gerilik vardır.

    Otizmde 2-3 Yaş Arası Görülen Belirtiler Nelerdir?

    1-2 Yaş arası belirtiler devam eder

    Ağrıya duyarsızlık,

    Tatlara aşırı duyarlılık başlar.

    Motor stereotipiler(tekrarlayıcı bedensel hareketler) eklenir.

    Çoğu olgu dil gelişimini kazanamaz, dil gelişimi başlayan olgularda da dil otizme özgüdür.

    Otizmde 3-6 Yaş Arası Belirtiler Nelerdir?

    Yaşıtları ile yaşa uygun ilişki kuramazlar.

    Zengin hayali içerikli oyunlar oynayamazlar.

    Kısıtlı jest ve mimiklerle insan ilişkilerinde kendine özgüdürler.

    %30’u konuşmayı bu yaşlarda öğrenir ancak kazanılan dil kendine özgüdür.

    Ekolali(tekrarlayıcı konuşma), zamirleri ve eylem zamanlarını tersine kullanma, dili sosyal olarak kullanmada isteksiz olma başlar.

    Otizmde İlkokul Çağında Görülen Belirtiler Nelerdir?

    Bazılarında bu dönemde de ilişkiden tümden uzaklık, yineleyici davranışlar, kısıtlı ilgi alanları devam eder.

    Bazı grup ise ilişki kurmak ister ama kendisi aktif olarak başlatamaz, nasıl ilişki kuracağını bilemezler.

    Dil ekolalik(tekrarlayıcı konuşma) de olsa dilin sosyal kullanımı artmıştır.

    Dilin olmadığı otistik çocuklarda daha fazla davranış sorunları görülür.

    Otizmin Ergenlik Döneminde Görülen Belirtileri Nelerdir?

    %30-40’ı henüz dili kazanamamıştır.

    Öfke denetiminde güçlük, dürtü kontrolünde ve cinsel davranışların kontrolünde güçlük yaşanır.

    Kendine ve başkalarına zarar verme davranışları artabilir.

    Zeka geriliği eşlik ediyorsa sorunlar bu dönemde daha çok artabilir.

    TANI KOYMA SÜRECİ

    Tanı çocuk ve ergen ruh sağlığı uzmanı tarafından konmalıdır.

    Tanı ölçütlerine göre, 3yaştan itibaren otizm tanısı konulabilir denilmektedir.

    Ancak deneyimli bir çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanı 2 yaşında otizm tanısını değerlendirebilir.

    İlk 1 yaştan itibaren otistik belirtiler varsa bu çocukları riskli çocuklar olarak kabul edip tedaviye yönlendirmek gerekir.

    Tedavi girişimleri ne kadar erken başlarsa yanıt o kadar iyi olur.

    Tanı psikiyatrik muayene, klinik özellikler, gelişimsel özellikler ve aileden alınan öyküye göre konur.

    Ayrıca otizmin belirtilerini tarayan ve şiddetini ölçen testlerden izlem sırasında yararlanılabilir. Gelişim testleri ve zeka testleri istenebilir.

    Ayırıcı tanı açısından kan tetkikleri, görüntüleme tetkikleri(MRG, BT), EEG istenebilir.

    Eşlik eden zihinsel gerilik ve başka anomaliler varsa genetik, epilepsi eşlik ediyorsa noroloji konsultasyonu istenir.

    TEDAVİ

    Tedavide en etkili yol eğitimdir.

    Henüz otizmi tedavi eden bir ilaç geliştirilememiştir.

    Çeşitli belirtileri azaltmada işe yarayan bazı ilaçlar vardır ancak bunları otizmi temelden yok etmemektedir.

    Otistik çocukların %80’i ilaç kullanmaktadır.

    İlaçlar, öfke kontrolü, hırçınlığı, hareketliliği, tekrarlayıcı davranışları, takıntıları azaltmak için kullanılır.

    Otizmde Kullanılan İlaç Grupları Nelerdir?

    Atipik antipsikotikler

    Antidepresanlar

    Dikkat eksikliği ilaçları

    Otizmde Eğitime Ne Zaman Başlanmalıdır?

    Eğitim tanı konur konmaz başlamalıdır. Hatta tam tanı konulmadan önce gelişiminde eksiklikler varsa riskli çocuk olarak değerlendirilmişse hemen eğitime başlamak gerekir.

    Eğitim eksik olanı yerine koyma eğitimidir.

    Eğitim Kurumunda Verilen Eğitim Yeterli Midir?

    Bazı ülkelerde sadece eğitim kurumlarında haftalık 20-30-40 saatlik programlar yürütülmektedir.

    Ülkemizde ise haftada 2-3 saatlik eğitim dışında ailelere de evde uygulayabilecekleri eğitim programı yürütmelerini, kendileri uygulayamıyorsa da eve ev eğitim programını uygulayacak bu konuda deneyimli birini getirmelerini öneriyoruz.

    Otizm Teşhisi Konulan Çocuklar Normal Okula Gidebilir Mi?

    Otizmi olan çocukların normal zekalı olan yüksek işlevli grubu, belli düzeyde sosyal beceriler kazandıktan sonra normal okulda kaynaştırma sistemi içerisinde yer alabilirler.

    Tedavide Uygunsuz(Alternatif) Yaklaşımlar Nelerdir?

    Neuro feedback

    Diyet

    Ağır metalden arındırma

    Hiperbarik Oksijen gibi yöntemlerin hiçbir bilimsel kanıtı yoktur ve tedavide önerilmemektedir.

    Otizm Tedavisinde Hangi Yöntemler Etkilidir?

    Eğitim tedavileri en etkili yoldur.

    Bunların içinde en işe yarayan davranış analizi teknikleridir.(haftada 20-40saat uygulanır)

    Son zamanlarda bu programlara sosyal beceri programları da katılmaktadır.

    Programın sürekliliği ve bütün ortamlarda uygulanabilir olması önemlidir.

    Tedavide Ailenin Rolü Nedir?

    Aile tedavinin en önemli parçasıdır.

    Eğitimin eğitim kurumu dışındaki kalan kısmı evde yürütülmelidir.

    Bütün aile bireylerine belli görevler düşer.

    Otizm Düzelir Mi?

    Günümüzde gelişen eğitim programları ile otizm tanısı alanların %20-25’nin otizm tanısını kaybettiği söyleniyor.

    Otistik olup genel adaptasyonu iyi olan %30’luk grup vardır. Bunlara da iyi işlevli otistik grup denilmektedir.

    Otizmde Ne Oranda Düzelme Bekleyebiliriz?

    Son verilere göre otizmde tam düzelme %3-%25 arasındadır.

    Sadece ilk 2 yaş grubunu ele alan araştırmalar, 4 yaşa gelindiğinde %18-%37 oranında bu çocukların bu tanıyı kaybettiğini göstermektedir.

    Bu da erken eğitim programlarının yararını göstermektedir.

    Uzm. Dr. Birsen Şentürk Pilan

    Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Uzmanı

  • Çocuk ve ergende şizofreni

    Şizofreni terimi ilk defa Eugen Bleuler (1911) tarafından kullanılmıştır. Şizofreni sosyal ve akademik hayatta ciddi sorunlara yol açtığı için erken tedavi ve destek verilmesi oldukça önemlidir.

    Çocuk ve ergenlik döneminde şizofreni genellikle sinsi (%80-85) başlar. Bozukluk öncesi genellikle tuhaf, eksantrik, çekingen, kaygılı, yalnız çocuklar olarak tanımlanırlar.

    Şizofreni yaygınlığı genel olarak %0.6-1’dir. En sık 20-30 yaşları (20-21 yaşlarında peak yapar) arasında başlangıç gösterir. Şizofreni 18 yaşından önce başlarsa erken başlangıçlı, 13 yaşından önce başlarsa çok erken başlangıçlı olarak adlandırılır. Ancak 13 yaşından önce çıkması çok nadirdir, tüm şizofreni hastalarının %10-15’inin başlangıcı 15 yaşın altındadır.

    Çocuğun yaşı ne kadar büyük ise şizofrenideki bulgular erişkine o kadar çok benzer. Genellikle 6 yaşından önce pozitif psikotik belirtilerin görülmediği kabul edilir. Sanrılar genellikle 6 yaşından sonra, varsanılar ise genellikle 9 yaşından sonra ortaya çıkar. Çocuklardaki psikotik belirtiler genellikle benliğe yabancı değildir. Çocuklar duygularının tümünü kolayca ifade edemedikleri için çocuklardaki sanrılar erişkinlere göre daha basittir. Çocukların yaklaşık olarak %50’sinde sanrı olur ve perseküsyon, somatik uğraşlar, referans fikirler, grandiosite ya da dinsel nitelik taşır. Çocuklardaki varsanıların çoğu (yaklaşık olarak %80’i) işitseldir. Genellikle suçlayıcı ya da emir verici, karşılıklı konuşma, çocukla ilgili yorum içeren seslerdir.

    Erkeklerde kızlara göre 1.5-2 kat daha sık görülür.

    Şizofreninin 5 tipi vardır:

    1.Paranoid tip

    2.Dezorganize tip

    3.Katatonik tip

    4.Rezidüel tip

    5.Farkılaşmamış tip

    Çocuklarda genellikle paranoid ve ayrışmamış (farklılaşmamış) tip görülür.

    Şizofreni için belirlenen farklı tanı ölçütleri vardır.

    DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre şizofreni:

    A-Karakteristik Semptomlar: Bir aylık bir süre boyunca 5 tanı ölçütünden en az 2 tane veya daha fazlasının devam etmesi (Bizar sanrı var ise 1 semptom yeterli; varsanılar kişinin düşünce ve davranışları üzerine konuşan sesler var ise 1 semptom yeterli )

    1- Sanrı,

    2- Varsanı,

    3- Dezorganize ya da enkoheran konuşma,

    4- Dezorganize ya da katatonik davranış,

    5- Negatif semptomlar (afekt sığlığı, konuşma fakirliği, apati),

    B- Toplumsal/Mesleki işlev bozukluğu olmalı

    C- Belirtiler en az 6 ay sürmeli (6 ayın en az 1 ayı A tanı ölçütlerini kapsamalı)

    Schneider şizofreni tanı ölçütleri

    1.İşitsel varsanılar (kendi düşüncelerinin işitilebilmesi, tartışan ve kendisi hakkında yorum yapan sesler)

    2.Bedensel edilgenlik (bedeninin dış güçler tarafından etkilenmesi)

    3.Düşünce bozuklukları (düşünce çalınması, sokulması, okunması, yayınlanması)

    4.Sanrısal algılama (sanrılara bağlı algı bozuklukları)

    5.Davranışlarının başkalarının etkisi altında olduğu duygusu.

    ŞİZOFRENİ BOZUKLUĞUNDA İYİ/KÖTÜ GİDİŞİ GÖSTEREN KRİTERLER:

    1.Geç başlangıç iyi gidişi gösterir. Özellikle 12 yaş altındaki başlangıçlarda gidişat daha kötü ve kronik seyreder.

    2.Akut ve ani başlangıç gizli ve yavaş başlangıca göre daha iyi gidişatı gösterir.

    3.Başlangıçta belirgin bir stres faktörü var ise iyi gidişatı gösterir.

    4.Bozukluk öncesi sosyal, toplumsal, akademik uyum ne kadar iyi ise gidişat da o kadar iyi olur.

    5.Birlikte depresyon, OKB gibi ek bir ruhsal bozukluğun olması kötü gidişatı gösterir.

    6.İyi bir çevre, aile, eğitim desteğinin olması iyi gidişatı gösterir.

    7.Hastada pozitif semptomların olması (sanrı, varsanı, …) iyi gidişatı gösterir.

    8. Erken tanı konulma ve erken tedavi yaklaşımı iyi gidişatı gösterir.

    9.Ailede şizofreni, duygudurum bozuklukları gibi ruhsal bozukluk öyküsünün olması kötü gidişatı gösterir.

    10. Hastalığın başlangıcından sonraki 3 yıl içinde iyileşmenin olmaması ve klinik bulgularda alevlenmelerin olması kötü gidişi gösterir.

    AYIRICI TANI

    1.Yaygın gelişimsel bozukluklar (otizm, asperger sendromu,…)

    2.Kişilik bozuklukları (şizotipal, borderline, şizoid, paranoid)

    3.Şizofreniform bozukluk

    4.Kısa psikotik bozukluk

    5.Duygudurum bozuklukları

    6.Organik sendromlar,…

  • Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu hakkında bilip bilmediklerimiz

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu yaygın bir sorunmudur?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu sanıldığından daha sık görülen psikiyatrik bozukluktur. Bozukluğun okul çağı çocuklarında %5-6 ya yakın oranında görüldüğü bilinmektedir. 25-30 kişilik bir sınıf düşündüğümüzde en az 1-2 çocuğa Dikkat Eksikliği Hiperaktivite bozukluğu tanısı konulabilmektedir.

    Hiperaktivite olmasa da Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanısı konulabilir mi?

    “Hiperaktivite”, aşırı hareketlilik anlamına gelmektedir; fakat özellikle kız çocuklarında hiperaktivite belirtileri olmadan da Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu görülebilmektedir. Bu grupta en belirgin bulgular dikkat sorunları ve hatta az hareketlilik (hipoaktivite) olabilir.

    Dikkat eksikliği (dağınıklığı) nasıl anlaşılır?

    DEHB’li çocuklar sıkıcı buldukları ödev ya da görev gibi faaliyetlere karşı isteksizlik, dikkat verememe, çabuk sıkılma, sık hata yapma ve unutkanlık gibi belirtiler yaşarlar ama zevk aldıkları bilgisayar, televizyon veya oyun gibi faaliyetlerde dikkatleri oldukça iyi olabilir. Daha doğru bir ifade ile çocukların (gençlerin) sevdikleri alanlarda dikkatleri iyi, ödev, görev sorumluluk içeren sevmedikleri alanlarda dikkat becerileri kötüdür. Dikkati yönetme sorunu mevcuttur.

    Başka ne gibi belirtiler olur?

    Hiperaktivite ve dikkat sorunları kadar önemli diğer bir belirti dürtüselliktir. Dürtüsellik kişinin içinden gelen istekleri bastırmaması ve sonucunu düşünmeden hareket edilmesi olarak tanımlanabilir. Sabırsızlık, sırasını beklemede güçlük, yönergeleri takip edememe, araya girme gibi belirtiler bu grupta sayılabilir. Sonuçta kendileri ve çevreleri için zararlı olabilecek davranışlar gösterirler. Halk arasında bu tip davranışlar yanlış bir şekilde üstün zekâlı olma, şımarıklık, terbiyesizlik, tembellik ve huysuzluk gibi nitelendirilebilir.

    Nedenleri nelerdir?

    Ailelerin kafasını kurcalayan sorunlardan en büyüklerinden biri hastalığa kendi davranışlarının neden olup olmadığıdır. Yapılan birçok bilimsel çalışmada Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğunun ev ortamı veya yetiştirme biçiminden değil genetik yatkınlık ve olumsuz çevresel etkenler (özellikle anne karnında iken yaşanan sorunlar) ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Bu durum aile tutumlarının önemli olmadığı anlamına da gelmemelidir. Özellikle olumsuz aile tutumları mevcut şikâyetlerin artmasına ya da başka psikiyatrik hastalıkların eklenmesine neden olabilir.

    Tanı için ne yapılmalıdır?

    Tanı çocuk ve ailesi ile yapılan görüşme sonrasında konulan bir bozukluktur. Tanıya yardımcı testler olmakla birlikte karşın hiçbir test kesin tanı koydurucu değildir. Yapılan görüşme dışında aile ve öğretmenden doldurması istenen formlar tanıya yardımcı olmaktadır.

    Yaşla beraber düzelir mi?

    Çocuk büyüdükçe aşırı hareketlilik ile ilişkili belirtiler azalır ancak dikkat ile ilişkili sorunlar devam etme eğilimindedir. Belirtilerin şiddeti azalabilir ya da kişiler bu yaşadıkları ile baş etmeyi daha iyi öğrenebilirler ama büyük kısmında sorunlar ileri yaşlara taşınmaktadır.

    Tedavi nasıl yapılır?

    Tedavide temelini ilaç tedavileri oluşturmakla birlikte aile, okul ve hekimin iş birliği yapması çok önemlidir. Bazı durumlarda dikkat testlerine başvurulabilir. Anne, babanın ve öğretmenin bilgilendirilmesi çok önemlidir. Birçok aile yeterince hastalık hakkında bilgi sahibi olmamaları ve çevreden duydukları bilimsel olmayan duyumlar nedeni ile tedaviden uzak kalmaktadır.

    İlaçlar bağımlılık yapar mı?

    İlaçlar uzun yıllardır kullanımda olmalarına rağmen bağımlılık yaptıkları ile ilgili bir veri yoktur. Ayrıca uzun dönemde ilaç kulanmış çocukların kullanmamış olanlara göre daha az psikiyatrik sorun yaşadığı ve bağımlılık yapıcı madde kullanımlarının daha az olduğu bildirilmiştir. Bir başka ifade ile tedavi ileride yaşanabilecek bağımlılık riskini azaltmaktadır.

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Tedavi yapılmaz ise ne olur?

    Hastalığın tedavisiz kalması uzun dönemde aile, arkadaş ilişkileri, okul ve iş yaşamına yönelik sorun yaşama ihtimalini artırır. Ailelerin psikiyatriye karşı ön yargılarından ve korkularından kurtulması, bilimsel bilgi için çabalamaları, kendilerinin ve çocuklarının geleceğini olumsuz etkileyebilecek bu soruna karşı duyarlı olmaları gerekmektedir.

    Saygılarımla

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna ilişkin diğer yazılara ulaşabilmek için tıklayınız.

    Bu yazının tüm hakları psikiyatricocuk.com’a aittir. “www.psikiyatricocuk.com” biçiminde açık kaynak gösterilmek kaydıyla yayınlanması için tarafımıza başvuru yapılabilir.

    Açık kaynak göstermeden yapılan alıntılar için yasal takip yapılacaktır. ©

  • Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanısı kim tarafından konulmalıdır?

    DEHB tıbbi bir bozukluktur. Tıbbi bir tanı olduğundan dolayı tanısı bir DOKTOR (Çocuk ve Ergen Psikiyatristi) tarafından konulmalıdır. Gereğinde beraberinde çalıştığı psikolog ve gelişim uzmanlarının değerlendirmeleri ve yardımları istenebilir.

    Çocuk ve Ergen Psikiyatristi dışında kişilerin tanı koymasının ne gibi sakıncaları olabilir?

    Tıp eğitimi almamış, çocuğu ya da genci bir bütün olarak değerlendirme becerisine ve eğitimine sahip olmayan birisinin tanı ya da tedavi sürecini üstlenmesi çok ciddi riskleri beraberinde getirir. Nörolojik, hormonal veya immünolojik bir tablo çok rahatlıkla psikiyatrik durumlarla karıştırılabilir. Bu nedenle DEHB ya da herhangi bir psikiyatrik hastalık tanı ve tedavi süreci mutlaka bir doktor tarafından yönetilmelidir.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nu tanısını koymada kullanılan yardımcı bir tanı testi var mıdır?

    DEHB tanısında son dönemde Amerikan gıda ve ilaç dairesi (FDA) Neurofeedback’ın tanıda yadımcı bir inceleme olduğunu duyurmuştur (DEHB tedavisinde kullanımı değil). Bu yöntem dışında EEG, beyin MR, Beyin Tomografisi, SPECT vs gibi beyin yapısını inceleyen yöntemler tanı koydurucu değildir. Bu yöntemler daha çok DEHB’nin anlaşılmasına yönelik araştırmalarda kullanılır.

    Çeşitli dikkat alt tiplerinin değerlendirmelerinde kullanılan psikometrik testler bize ek bilgiler sağlayabilir fakat Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğuna yalnızca test ile karar verilemez. Yani okullarda ya da çeşitli merkezlerde yapılan dikkat testleri ile DEHB vardır yada yoktur denmesi doğru değildir. Aileleri yanlış sonuçlara götürebilir. Bir zeka değelendirmesi gerektiğinde yada öğrenme güçlüğü araştırıldığında psikometrik testler istenebilir ama DEHB için tanı koydurucu değildir.

    Dikkat Eksikliğinin tanısında temel yöntem nedir?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğunun tanısında temek yöntem klinik görüşmedir. Bu görüşmede mümkün olduğunda çok kaynaktan bilgi alınmaya çalışılır. Bu bilgiler ışığında DEHB ile karışabilecek ek hastalıklar ayırt edilmeye çalışılır. Ayrıca bu görüşmelerde Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’na sık eşlik eden hastalıkların (Tik bzk, Kaygı bzk, davranım bzk, Depresyon) olup olmadığı da değerlendirilmelidir. Bu değerlendirmeyi yapacak olan hekimin eğitimi, yeteneği ve en önemlisi bu alandaki tecrübesi kritiktir.

    Kimlerden bilgi almak gerekir?

    Çocuk, aile ve okuldan alınacak bilgiler, gerektiğinde istenecek testler ile tanıya ulaşılmaya çalışılır.

    Çocuk ile yapılacak olan görüşmede okulda ya da evde mevcut olan belirtiler gözlenmeyebilir. Evde çok hareketli bir çocuk muayene ortamında farklı davranabilir. DEHB tanısı koymak için muayene ortamında tüm belirtilerin gözlenmesi şart değildir. Önemli olan günlük yaşamı sırasında okul, arkadaş ve aile ortamında belirtilerin ne kadarının gözlendiğidir. Bazen yaş nedeni ile çocuk sorunları anlatmakta güçlük çekebilir. Çocukla görüşmede çocuğun duygudurumu, okul ve arkadaş ilişkileri, aile içindeki yaşantısı hakkında bilgiler alınmaya çalışılır.

    Aile görüşmesi tanı açısından en önemli görüşmedir. Eğer mümkünse anne ve babadan birlikte görüşmede olması farklı açılardan bilgi alınması adına önemlidir. Sorunların başlangıcı, hangi dönemlerde artıp azaldığı anlaşılmaya çalışılır. Geçmiş hastalık öyküsü, çocuğun gelişim hikâyesi alınmaya çalışılır. Menenjit, epilepsi, kafa travması, dil ve motor alana yönelik gelişimsel sorunların varlığı önemlidir.

    Gereğinde birebir yapılan bir görüşme ile öğretmenden bilgi alınması önemlidir. Dikkatin yoğun kullanılmasının gerektiği, evden çok daha fazla kuralın bulunduğu okul ortamında çocuğun davranışlarının öğrenilmesi tanı açısından önemlidir. Akademik durum, arkadaş ilişkilerine yönelik bilgiler bu görüşmede mutlaka öğrenilmelidir.

    Öğretmen, Aile ve Çocuk formları rutinde Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu ve eşlik eden hastalıkları saptamakta son derece pratik ve önemli bilgilere ulaşılmasını sağlar. Hastalığın belirtilerinin varlığı ve şiddeti hakkında bilgilere formlardan ulaşılmaya çalışılır.

    Psikometrik testler ile (dikkat eksikliği testleri, zeka testleri vs) öğrenme güçlüğü ya da zeka seviyesinin saptanması gereken durumlarda kullanılabilir. Hiçbir psikometrik test tek başına tanı koydurucu değildir.

    Saygılarımla

    Bu yazının tüm hakları psikiyatricocuk.com’a aittir. “www.psikiyatricocuk.com” biçiminde açık kaynak gösterilmek kaydıyla yayınlanması için tarafımıza başvuru yapılabilir.

    Açık kaynak göstermeden yapılan alıntılar için yasal takip yapılacaktır. ©

  • Otizm,

    Otizm iletişim, sosyal etkileşim ve davranış alanlarını etkileyen nörogelişimsel bir bozukluktur. Otizm tanısı son tanı sınıflama sisteminde Otistik Spektrum Bozuklukları (OSB) olarak adlandırılmaktadır. Bu spektrumun bir ucunda zeka sorunu ve nörolojik hastalıkların da eşlik ettiği ağır olgular varken diğer ucunda dil ve etkileşim becerileri ve farklı davranış özellikleri hafif düzeyde etkilenmiş olgular bulunmaktadır. Otistik spektrum bozukluğunun sıklığına ilişkin çalışmalar giderek artan oranlara işaret etmektedir. Bozukluğu erken tanınması ve ele alınması için farkındalık artırılmasına çalışılmaktadır.

    Otizm tanısının erken konulması gerek bu konu ile çalışan uzmanların artan ilgi ve deneyimleri gerekse ailelerin bilinçlenmesi ile yakından ilgilidir. Erken tanı erken müdahaleyi de sağladığından tedavi sürecini olumlu etkilemektedir. Bu süreç içinde aileye verilen destek ve eğitim de oldukça önemlidir. Küçük çocuklara otizm tanısı koymak çoğu kez zor olmakta ve güvenilir tanı koymak için çocuğun birçok defa değerlendirilmesi gerekmektedir. Erken dönem belirtilerin daha iyi tanınması, bebeğin iletişim düzeyinin ve duygusal bağlılığının gelişimsel olarak yakından izlenmesi prognozu olumlu etkilemektedir. Klinik değerlendirmelerde üç yaş öncesi çocuklarda dil gelişimi, sosyal etkileşim ve davranış alanlarında görülen belirtilerin değerlendirilmesi için bu dönemin gelişimsel özelliklerinin ve bozukluğun erken belirtilenin bilinmesi gerekir. Bu değerlendirme için detaylı öykü alınması ve klinik muayene yanısıra tarama testlerinden de yararlanılmaktadır.

    36. aydan küçük olan çocuklarda otistik özellikleri belirleme listesi

    *Karşılıklı konuşma sesleriyle ritmik etkileşimin olmaması

    *Daha az ses çıkartma

    *Sesli materyalden çok görsel materyalle ilgilenme

    *Akranlarının oynadığı ve/veya ilgi gösterdiği uyaranlardan çok farklı ilgi alanları bulma

    *Sosyal ilişki için gerekli karşılıklı gülümsemenin olmaması

    *Göz göze gelememe ya da yüze bakmaktan kaçınma

    *Uyku ve yeme bozukluğunun olması

    * Selamlaşmanın olmaması

    * Ciddi bir yüz ifadesi

    * Bağlanma örüntüsünün açık olmaması

    * Nesne devamlılığı ya da yabancılama korkusunu akranlarından daha geç edinme

    * Hayali oyun kuramama

    *Ortak dikkatin yokluğu

    *İnce motor becerilerin geri olması

    *Kaba motor gelişimin göreli olarak akranlarıyla eş seyri; ancak, parmak ucunda yürüme, akıcı bir hareketin olmaması, hipotoninin görülmesi en sık görülen erken belirtiler arasında yer almaktadır.

  • Major Depressif Bozukluk Nedir? Depresyon Tedavisi

    Major Depressif Bozukluk Nedir? Depresyon Tedavisi

    Günümüz yaşantısında kişiler stresli bir hayat sürmektedirler.İş yaşantısı ve iş yaşantısında yaşanan sıkıntılar başlı başına bir sıkıntı kaynağıdır.Ayrıca maddi açıdan yaşanan sıkıntılarda kişilerde stres faktörü olmaktadır.Yaşanan tüm sıkıntılar kişilerin sosyal yaşantılarına da yansımakta ve hayattan keyif almayı olumsuz olarak etkilemektedir.Fakat yaşadığımız sıkıntılar her zaman tanı alabilecek boyutta değildir,bazen yaşadığımız olumsuzluklar geçici bir süreçte olabilmektedir.Bu yaşanan sıkıntıların ve genel mutsuzluk halinin tanı alabilecek düzeyde olup olmadığına aşağıda ki tanı ölçütlerinden kaçını taşıyıp taşımadığımız ile karar verebilir ve tedavi şeklini belirleyebiliriz.

    MAJOR DEPRESSİF EPİZOD TANI ÖLÇÜTLERİ (DSM-IV-TR’ye göre):

    A-İki haftalık bir dönem sırasında, daha önceki işlevsellik düzeyinde bir değişiklik olması ile birlikte aşağıdaki semptomlardan beşinin (yada daha fazlasının) bulunmuş olması; semptomlardan en az birinin ya depressif duygudurum yada ilgi kaybı yada artık zevk alamama olması gerekir.

    1- Hemen her gün, yaklaşık gün boyu süren depressif duygu durum,

    2- Hemen her gün, yaklaşık gün boyu süren, tüm etkinliklere karşı (yada çoğuna) ilgide belirgin azalma yada artık bunlardan eskisi gibi zevk alamaması,

    3- Kilo alımı yada kilo kaybı,

    4- Hemen her gün, insomnia (uykusuzluk) yada hipersomnia (aşırı uyku) olması,

    5- Hemen her gün, psikomotor ajitasyon yada retardasyonun olması,

    6- Hemen her gün, yorgunluk-bitkinlik yada enerji kaybının olması,

    7- Hemen her gün, değersizlik, aşırı yada uygun olmayan suçluluk duygularının olması,

    8- Hemen her gün, düşünme yada düşüncelerini belirli bir konu üzerinde yoğunlaştırma yetisinin azalması yada karasızlık,

    9- Yineleyen ölüm düşünceleri, yineleyen intihar etme düşünceleri ve intihar etmeye yönelik tasarılarının olması.

    B- Mix epizod dışlanmalı,

    C- Bu semptomlar, klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya yada toplumsal-mesleki alanlarda yada önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olması.

    D- Madde kullanımı ve genel tıbbi durumun etkileri ekarte edilmiş olmalı,

    E- Yas’a bağlı durum ekarte edilmeli.

    MAJOR DEPRESSİF EPİZOD SEMPTOMLARI (DSM-IV-TR’ye göre)

    A-Emosyonel alanda

    1- Depressif duygudurum hali

    2- Hiçbir şeyden zevk alamama

    B-Vejetatif alanda

    3- İştahta azalma/artma

    4- Uykusuzluk/aşırı uyku

    5- Psikomotor retardasyon/ajitasyon

    6- Yorgunluk-bitkinlik/Enerji kaybı

    C-Kognitif alanda

    7- Suçluluk, değersizlik düşünceleri

    8- Konsantrasyon güçlüğü

    9- Ölüm düşünceleri

    Eğer sizde kendinizi genel bir depresyon hali içinde hissediyorsanız ve yukarıdaki tanı ölçütlerinden en az beşini ya da daha fazlasını yaşıyorum diyorsanız mutlaka bir uzmandan destek almalı ve bu durumdan kurtulmanın yollarını aramalısınız

  • Anoreksiya nervosa hakkında

    Anoreksiya Nervosa, yeme bozuklukları içinde yer alan psikiyatrik bir bozukluktur.Ergenlikte başlaması veya hızla ilerleyip erken tanınması yönünden biz çocuk psikiyatristleri açısından son derece önem verdiğimiz bir konudur.

    Anoreksiya Nervosa’nın nedeni açıkça gösterilemese de, öz benlik, vücut imaj düşünceleri, çevre baskısı ve genetik faktörlerin herbirinin ayrı ayrı bu hastalığın gelişmesinde rolü olduğu bilinmektedir.Anoreksiya nervosa yüksek oranda kadınlarda görülmekle birlikte en sık ergen kızlarda ortaya çıkmaktadır.

    Orta ve yüksek sosyoekonomik düzey ailelerde görülen bu hastalık ölümle sonuçlanabilen psikiyatrik bir bozukluk olması açısından önemlidir.

    Anorektik hastalarda yiyeceklerle ilgili takıntılı düşünceler ve kompulsif yeme davranışları sıklıkla sebat ederek tüm gün yediklerini ve kilosunu kontrol etme ihtiyacı duyarlar.

    Erkek anorektik hastalarda başka ek psikiyatrik bozukluk görülme sıklığı kadınlardan daha fazladır; kadın hastalar da daha mükemmelliyetçi yapıda ve vücutlarından memnuniyetsizdir.

    Anorektik çocuk ve ergenlerde büyüme gelişme geriliği olasılığı fazladır. Sıkı diyet ve ciddi kilo kayıpları potansiyel olarak fatal düzeyde beslenme yetersizliğine neden olabilmektedir. Hastalığın diğer önemli komplikasyonları; kalp ritm bozukluğu, sindirim sistemi rahatsızlıkları, kemik yoğunluğunda azalma, kansızlık, hormonal ve elektrolit dengesizlikleri olarak sayılabilir.Anorektik hastaların semptomlarını inkar etmeleri nedeniyle tanı genellikle aile çevresinden alınan hikayeyle konmaktadır ve aile tedavide de önemli rol oynamaktadır.

    İlaç tedavisi uygulanmasının yanında bu hastalarda hastaya kilo kazandırtmaktan daha çok; tedavi bireysel, grup ve aile psikoterapileriyle diyetisyen konsültasyonu birlikte yürütülmesiyle mümkün olmaktadır.

    Bu hastalığın gidişatı değişken olmakla birlikte bir kısım hastalar erken tanı ile iyileşmektedirler. Diğer çoğu kilo alıp verme şeklinde dalgalanma gösteren bir hayatı veya giderek artan kilo verme uğraşları şeklinde ilerleyici gidişat gösterir. Bu yüzden tedavisi uzun sürmekte, hemen müdahale ve relapsların önlenmesi için uzun dönem takip gerekmektedir.

    ANOREKSİYA NERVOSA TANISI NASIL KONUR?

    Bu hastalığın tanısını koymak güç ve geç olabilir çünkü bu hastalar hastalıklarını gizleme ve inkar mekanizmalarını çok sık kullanırlar. Anorektik hastaların profesyonel yardım istemeleri olağan değildir bu yüzden bu hastalarda kronik beslenme yetersizliğine bağlı tıbbi komplikasyonlar gelişmekte, diğer doktorlar ve aile tarafından da tıbbi rahatsızlıkların tedavisi üzerinde duruldukça hastanın psikiyatriste uğraması daha da gecikmektedir.

    İlk olarak tanıda hastaların ciddi kilo kaybı bulgusu vardır. Birey yaş ve boyuna göre olağan sayılan kilonun %85 altındadır veya BKİ( beden kitle indeksi= kilo/boy2) 17.5 veya altındadır. Çocukluk ve erken ergenlikte bu kayıplar yaşandığında boy uzamasında gecikme yaşanmaktadır. İkinci olarak bu bireyler kilo almaktan ya da şişman biri olmaktan aşırı derecede korkarlar. Kilo vermeye devam etseler de bu korku ile kilo verme hırsı devam eder. Üçüncü olarak bu hastalarda vücut ağırlığının ve biçiminin değerlendirilmesi ve önemi çarpıtılmıştır. Ne kadar kilo verseler veya etraftan zayıf olduklarına dair söylense de vücutlarının tümünü veya bazı bölümlerini çok şişman hissederler. Vücutlarını veya bölümlerini ayna karşısında sürekli denetler, ölçebilir veya kendilerini sürekli tartarlar. Kilo verme etkileyici bir başarı ve kendilik disiplini olarak görülürken, kilo alma kendilik denetiminde kabul edilemez bir başarısızlık olarak algılanır. Bu hastaların tanısında diğer önemli bir bulgu da en az üç aydır adet görememedir. Bu durum kilo yitiminin bir sonucudur ve cinsiyet hormonlarının yapımında azalma sonucu adet görmeme veya daha adet görmemiş kızlarda adet görmede gecikme şeklindedir.

    Psikiyatrik bozukluk sınıflaması olan DSM-4’e göre, Anoreksiya Nervosa’nın iki alt tipi vardır. Kısıtlı tipinde, hastalar birincil olarak diyet yapma, aç kalma ve aşırı egsersiz gibi davranışlar gösterirler. Tıkanırcasına yeme/çıkartma tipinde ise, hasta düzenli olarak tıkanırcasına yeme ya da çıkartma ile uğraşır. Kendini kusturma, laksatif, diüretik kullanma, lavmanların aşırı kullanımı gibi farklı yollarla yediklerini çıkarmakla uğraşırlar.

    ANOREKSİYA NERVOSA BELİRTİ VE BULGULARI

    Anoreksiya Nervosa, kişinin tüm hayatını etkileyen ciddi davranışsal ve psikolojik etkilere neden olur. Bu hastalık ailenin diğer bireylerini de etkiler.

    Hastalarda kilo kaybı sosyal içe çekilme ve depresyona yol açar. Bu kişiler huzursuz, hemen kızan ve başkalarıyla geçinemez hale gelirler.

    Ciddi uyku problemleri, gün içerisinde yorgunluk ve halsizlik şikayetleri olur.

    Dikkatlerinde azalma ve konsantrasyonlarında düşme meydana gelir. Çok başarılı ve mükemmelliyetçi kişilikte olan bu hastalarda yemek ile ilgili diğer uğraşları yüzünden okulda ders başarıları belirgin derecede düşer.

    Yiyecek ve yemek yeme ile ilgili takıntılı düşünceler yiyecek seçme ve yeme ritüelleri konusunda kompulsif şekilde davranmalarına yol açar. Yeni yemek tarifleri toplarken sürekli başkalarına yemek yapma ile uğraşabilir, diyet yağsız yemek yapabilir, giderek kıstıkları yemek miktarlarını da yerken lokmaları böler veya uzun zamanda yerler. Tüm uğraşları kilo vermektir.

    Hastalarda saç dökülmesi, deride pullanma, kabızlık, karın ağrısı, soğuğa dayanamama; kan tetkilerinde kansızlık, hipotansiyon,tüm vücutta ödem, kemik yoğunluğunda azalma, kalp ritm bozuklukları, böbrek işlevlerinde bozulma gibi fiziki belirtiler ve labaratuvar bulguları saptanabilir.

    ANOREKSİYA NERVOSA TEDAVİSİ

    Tedavisi ayaktan sürdürülebilse de hastanede yatarak tedavi çoğunlukla gereklidir. Kilo kaybı, organ yetersizlikleri, beslenme bozukluğu olan hastalarda malnutrisyon nazogastrik beslenme veya damar yoluyla beslenme ile tedavi başlanmaktadır. Yeme düzeni ve zamanları, fiziksel aktiviteleri kısıtlamak, hastanın hariçten kullandığı laksatif, diüretiklerin kesilmesi ile haftada istenen hedef kilolara ulaşmak gerekir. Tedavi hedefi psikiyatrik terapilerle kişiye yönelik tedavi şeklinde düzenlenir. Bireysel terapi, aile terapisi, kognitif davranışçı terapi, grup terapileri, analitik psikoterapiler işe yarayabilir. Bu hastalarda multidisiplineer yaklaşım gerekmektedir. Tibbi doktoru, diyetisyeni, klinik hemşiresi, psikiyatristi birlikte koordineli çalışır.İlaç tedavisinde çeşitli psikotrop ilaçlar, birlikte olan psikiyatrik bozukluklara göre kullanılabilir.

    Psikiyatrik bozukluklar arasında mortal seyir oranı yüksek olan bir hastalıktır. Ciddi beslenme bozuklukları, intihar, kalp problemleri, elektrolit dengesizlikleri başlıca ölüm nedenleridir. Erken tanı ve tedaviye başlamak gidişatı önemli ölçüde etkiler. Hastalık belirtileri ve takıntılı düşünce ve davranışlar uzadıkça tedavi de güçleşir.

    HASTALIĞIN ÖNLENMESİ

    Beslenme ve obezitenin önlenmesi ile ilgili kamuya hitap eden bilgilendirme programlarında dikkatli davranılmalı, medyada vücut imajı ve yemek yeme reklamları ve kullanılan kelimeler dikkatlice seçilmeli hatta uzman görüşü ve kontrolü sağlanmalıdır. Okullarda, vücut imajının daha önemli olduğu moda okullarında yeme bozuklukları hakkında bilgilendirmeler yapılabilir. Çok ince olmanın iyi birşey olmadığı, insanların kendi görünümleri ve imajlarını sağlamak üzere destekleyici reklam ve bilgilendirmeler yapılmalı. Bu bilgilendirmeler özellikle ergenlere yapılarak kendi vücut imajlarını ve kimliklerini oluşturmaları sağlanmalıdır.

    Dr. Selcen ESENYEL
    Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

  • Dikkat eksikliği ve hiperaktivite

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu çocuk veya ergenlerde yaş ve gelişim seviyesinden beklenenden daha düşük dikkat sürdürüm becerisi, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik ile karakterize bir tablodur. Dünyadaki sıklığı yüzde 2-ile 20 arasında değişiklik göstermektedir. Erkeklerde daha sıklıkla rastlanan bir bozukluktur. Oluşumunda çevresel ve genetik birçok faktörün rol aldığı düşünülmektedir.

    Farklı türleri var mıdır?

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu gösterdiği belirtilere göre 3 farklı tipte incelenir. En sık rastlanan türü hem aşırı hareketliliğin hem de dikkat sürdürüm sorunlarının olduğu karışık tiptir. İkinci sıklıkla dürtüselliğin ön planda geldiği tiptir. Son olarak kız çocuklarında daha fazla görülen dikkat eksikliğinin daha ön planda görüldüğü alt türü mevcuttur. Bu alt tür diğer türlere göre daha geç tanı konulabilir ve sanılanın aksine genellikle bu sorunu olan çocuklar çevre tarafından yavaş ağır öğrenen bazen de kapasitesi yetersiz şeklinde adlandırılabilir.

    Tanı nasıl konulur?

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tıbbi bir tanıdır. Tıpla ilişkili tanıların doktorlar tarafından konulması gerekir. Tedavi sürecinde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna eşlik eden diğer sorunların müdahalesinde klinik deneyimi olan psikologların yardımı alınabilir. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun tanısı klinik bir tanıdır. Bunun anlamı hekim tarafından yapılan uygun değerlendirme gerekli kişilerden bilgi toplanması sonrasında konulabilir. Tanıya yardımcı olabilecek yüzlerce test mevcut olmasına karşın hiçbir test tanı koydurucu değildir. Her ne kadar ülkemizde birçok merkezde ve özel uygulamalarda ticari kaygılar ile birlikte dikkat eksikliği tanı testleri varmışçasına hastalara bildirilmesine karşın halen dünyada bu rahatsızlığa yönelik tanı koydurucu test keşfedilememiştir. Psikiyatride kullanılan testler laboratuvarlar da uygulanan kan testlerinden belirgin şekilde farklılık gösterir. Çocuğun teste hazır olması testi uygulayan kişinin çocuk ile uyum gösterebilmesi gibi pek çok faktör test sürecini ve testin doğru sonuçlar vermesini olumsuz yönde etkileyebilir. Amerikan psikiyatri birliği bozukluğun tanısında ek bir süreç eşlik etmiyorsa psikolojik testlerin uygulanımını önermemektedir.

    Belirti ve bulguları nelerdir?

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) ile ilişkili belirtiler birçok çocukta farklılıklar gösterebilir. Adında da anlaşılacağı üzere dikkat sürdürüm sorunları ve aşırı hareketlilik temel bulgular gibi görünmesine karşın belki de bozukluğun temelini oluşturan diğer bir sorunda dürtüselliktir. Dürtüsellik kişinin içinden gelen istekleri bastırma ile ilişkili güçlük yaşaması olarak tanımlanabilir. DEHB belirtileri farklı yaş ve gelişim dönemlerinde farklılıklar göstermektedir. Okul öncesi dönemde bazen en temel sorunlar hareketlilik ve isteklerini erteleme ile ilişkili güçlükler olabilirken ilkokul döneminde ders başarısızlığı veya lise döneminde aile ve arkadaş çatışmaları ön planda olabilir. Okul öncesi dönemde sıklıkla hareketlilik temel yakınmalardan birisidir. Ancak her hareketli çocuğun DEHB olarak değerlendirilmemesi gerekir. Hareketlilik çocuğun günlük yaşantısını olumsuz yönde etkiliyorsa, yeni arkadaşlıklar kurmasını engelliyorsa, sıklıkla kazalara maruz kalıyor kısaca çocuğun hayat konforunu olumsuz etkilemesi durumunda anlamlıdır. Okul öncesi eğitimde sıklıkla öğretmenler arkadaşlarına zarar verici davranışlardan, inatlaşmalardan ve dikkat sorunlarında yakınabilir. İlkokul döneminde ise dikkat sorunlarının oluşturduğu akademik sorunlar daha belirginlik kazanmaya başlar. Bu sürece genellikle sosyal sorunlar eklenir. Oyunları başından sonuna kadar devam ettirme ile ilgili yaşanan güçlükler arkadaş çevresinden dışlanma, istemeden dürtüsellik temelli yapılan davranışlar ise çocuğun sınıfın günah keçisi olması ile sonuçlanacaktır. Bu süreçte çocuk kendisi ile benzer özellikler gösteren arkadaşlar bulma eğilimindedir. Bu durum akran etkisi ile görülen davranışsal sorunların belirginlik kazanmasına neden olabilir. Ergenlik döneminde ise ergenliğin doğasında bulunan çatışmaların ve dürtüsel özelliklerin daha yoğun yaşanması beklenebilir.

    Nedenleri nelerdir? Suçlu kim?

    Sıklıkla çocuk psikiyatristine başvuran anne babalar birbirlerini bazen de öğretmenleri suçlama eğilimindedir. Ancak temelde DEHB beynin kimyası ile ilgili yaşanan sapmalardan kaynaklanmaktadır. Bu sapmaların en temel nedeni genetik yatkınlıklardır. DEHB çocukluk dönemi psikiyatrik rahatsızlıkları arasında en sık genetik yatkınlıkları içeren bozukluktur. Bunun dışında anne karnında yaşanan olumsuzluklar, doğum travmaları gibi birçok farklı çevresel etken söz konusu olabilir. Her ne kadar yaşamla ilişkili olumsuzlukları doğrudan bir ilişkisi olmamasına rağmen hayat ile ilişkili değişiklikler mevcut DEHB ile ilgili belirtilerin daha abartılı bir şekilde yaşanmasına neden olabilir.

    Tedavisi var mıdır? Kırmızı reçete korkusu…

    DEHB tedavisinde ilaç tedavileri temeli oluşturmaktadır. Terapi birçok hasta grubunda gözlemlenen ek sorunlar giderilmesinde, uygun davranışların geliştirilmesinde faydalı olmasına rağmen üç temel belirti olan dikkat sorunları, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik üzerine belirgin bir etkisi bulunmamaktadır. Aileleri kaygılandıran en temel nedenlerden biriside DEHB tedavisinde kullanılan ilaçları genellikle kırmızı reçeteli olmasıdır. DEHB tedavisinde kullanılan ilaçların piyasaya sürüldüğünden günümüze kadar olan sürede halen hiçbir bağımlılık durumu bildirilmemiştir. Çeşitli ticari kaygılar ile kendi reklamlarını yapmaya çalışan kişilerin sıklıkla sarf ettiği diğer bir söz ise ilaç tedavisi alan çocukların uyuştuğu ve aptallaştığıdır. Tedavi çocuğun çevresi ile etkileşimi sırasında karşısında durup düşünebilme, isteklerini sıralayarak yerine getirebilme fırsatını sunmaktadır.

    Tedavide kullanılan ilaçları yan etkileri nelerdir?

    Halen ülkemizde sıklıkla tedavi sürecinde kullanılan iki temel preparat bulunmaktadır: metilfenidat ve atomoksetin. Her ilacın kişiye özel farklı yan etkilere sahip olabileceği unutulmamalıdır. Ortaya çıkabilecek yan etkiler konusunda en iyi danışman ve temelde bunları anlatma zorunluluğu olan tedaviyi başlayan hekimdir. Birçok kişiye özel farklı yan etkiler görülebilmesine karşın uykusuzluk ve iştah sorunları en sık görülen ve tedavi uyumunu olumsuz yönde etkileyen yan etkilerdir. Özellikle tedavi başlangıcında her iki yan etkide belirgin olabilmesine karşın tedavinin ilerleyen zamanlarında ortadan kalkma eğilimindedir. Ancak kilo kaybının çok belirgin olması (düzenli kilo takipleri ile kontrol edilmelidir), uyku sorunlarının şiddetli olması durumlarında tedavi değişikliği yapılabilir.

    Dr. Genco USTA – Çocuk ve Ergen Psikiyatristi

  • Sosyal fobinin yaygınlığı: bir gözden geçirme

    Sosyal fobinin yaygınlığı: Bir gözden geçirme

    Nursu CAKIN MEMİK, Ozlem YILDIZ, Umit TURAL*, Belma AĞAOĞLU

    Kocaeli Universitesi Tıp Fakultesi, Cocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Kocaeli, Turkiye

    *Kocaeli Universitesi Tıp Fakultesi, Psikiyatri Anabilim Dalı, Kocaeli, Turkiye

    Özet:

    Amaç: Sosyal fobi son yıllarda önemli bir halk sağlığı sorunu olarak kabul edilmektedir. Bu yazının amacı yaygın olmasına rağmen sosyal fobi tanı ve tedavisinin beklenenden az olması nedeniyle sosyal korkulara ve sosyal fobiye dikkat çekmek ve yaygınlığını tartışmaktır.

    Yöntem: Son on yıl içinde (1999-2009) sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yapılmış araştırmalar pubmed ve medline centrale arama motorları “sosyal fobi”, “sosyal anksiyete bozukluğu”, “epidemiyoloji”, “yaygınlık” “çocuk” ve “ergen” anahtar sözcükleri kullanılarak taranıp gözden geçirilmiştir.

    Bulgular: On yıllık bir zaman dilimi içinde sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yayınlanmış olan yirmiiki araştırma yazısı değerlendirilmiştir. Bu çalışmalar incelendiğinde toplum yaygınlığının ülkeler arasında belirgin farklılık göstererek yaşam boyu yaygınlık oranlarının %0,4 ile %13,7 arasında, oniki aylık yaygınlık oranlarının ise %1,3 ile %7,9 arasında değiştiği, yaşa göre değerlendirildiğinde yaygınlık oranlarının 18 yaşın altında %1,6, 18 yaş ve üstünde %0,4-%17 arasında değiştiği görülmüştür. Cinsiyete göre sınıflandırıldığında yaygınlık oranlarının kadınlarda erkeklerden daha fazla olduğu saptanmıştır.

    Tartışma: Kültürler arasında sosyal fobi yaygınlığının belirgin farklılık sergilemesi önemli bir bulgu olmuştur. Bu farklılığın çalışmalar arasında desen farkının olmasına bağlı olabileceği gibi, sosyal fobi tanı ölçütlerinin her kültürde geçerli olmayabileceğini de akla getirmektedir. Bunun yanında ölçüm araçlarının, yaygınlığın ölçüldüğü zaman diliminin ve yaş gruplarının her bir araştırmada farklı olmasının da bu sonuca yol açmış olabileceği düşünülmüştür.

    Sonuç: Önemli bir toplum sağlığı sorunu olduğu bilinen sosyal fobi yaygındır. Bireysel ve toplumsal düzeyde sosyal, mesleki ve ekonomik sorunlara yol açması nedeniyle sosyal fobi alanında yapılacak çalışmaların artırılması gerektiği açıkça ortadadır.

    Anahtar sözcükler: epidemiyoloji, yaygınlık, sosyal fobi, sosyal anksiyete bozukluğu

    GİRİŞ:

    Sosyal korkular insanların sosyal durumlara uyum sağlayabilmek için yaşadıkları normal duygulardır (1). Buna karşın sosyal fobi utanma ve sosyal ortamlarda başka kişilerce olumsuz değerlendirileceği ile ilgili yoğun korku duyma, bu gibi ortamlardan kaçma ve kaçınma davranışının sergilenmesidir (2). Sosyal fobi akademik alanda başarısızlığa, ekonomik bağımlılığa, iş verimliliğinde azalmaya, sosyal yetersizliğe ve yaşam kalitesinde düşmeye yol açtığından ekonomik maliyeti yüksek olan bir bozukluktur (3). Bunun yanında günlük yaşamın temel yapısını oluşturan aile ve akran ilişkilerini de büyük ölçüde etkilemektedir (4). Duygudurum ve anksiyete bozukluğuna yatkınlığı artıran sosyal fobi özellikle depresyon ve alkol bağımlılığı gibi bozuklukların eş hastalanım olasılığını artırmaktadır (3,5). Sosyal fobinin depresyon, madde kötüye kullanımı ve özgül fobiden sonra en yaygın ruhsal bozukluk olduğu ve yapılmış olan farklı çalışmalarda yaşam boyu yaygınlık oranlarının %0,4 ile %13,7 arasında değiştiği bildirilmiştir (6-18). Epidemiyolojik örneklemlerde sosyal fobinin yaygınlık oranlarının yüksek ancak tedavi çalışmalarında oranın düşük olması hastaların tedavi için yardım talebinde az bulunduğunu düşündürdüğü gibi klinik pratikte sosyal fobi tanısının yetersiz konduğunu da düşündürmektedir (19-22). Bu yazıda artık önemli bir halk sağlığı sorunu olarak görülen sosyal fobiye gereken dikkati çekebilmek, sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yayınlanmış çalışma sonuçlarını ve bu sonuçların kullanılan tanılama sisteminden, ele alınan zaman diliminden, yaş grubundan, cinsiyeten ve kültürden etkilenimini tartışmak amaçlanmıştır.

    YÖNTEM:

    Sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yapılmış son on yıldaki araştırmalar pubmed ve medline centrale arama motorları kullanılarak değerlendirilmiştir. 9.1999 ile 9.2009 yılları arasında yayınlanmış olan araştırmalar değerlendirmeye alınmıştır. Tarama “sosyal fobi”, “sosyal anksiyete bozukluğu”, “epidemiyoloji”, “yaygınlık” “çocuk” ve “ergen” terimleri kullanılarak yapılmıştır. Araştırmanın yapıldığı yaş grubu ile ilgili her hangi bir sınırlama yapılmamıştır. Bu araştırmada yalnızca toplum tabanlı çalışmaların sonuçları tartışılmıştır. Ruhsal ya da fiziksel hastalığı olan bireylerin oluşturduğu örneklemlerde sosyal fobinin yaygınlığını araştıran çalışmalar değerlendirmeye alınmamıştır.

    BULGULAR:

    Sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili son on yıl içinde yayınlanmış 22 toplum tabanlı araştırmanın sonuçları değerlendirilmiş ve yaygınlık oranlarının %0,4 ile %12,1 arasında değiştiği görülmüştür. Tablo 1 incelendiğinde yaş ortalamasının 14,4 ile 39,3 arasında değiştiği görülmektedir.

    Ölçüm aracı, görüşme biçimi ve sosyal fobi:

    Sosyal fobi ile ilgili yapılmış olan yaygınlık çalışmaları gözden geçirildiğinde sıklıkla değerlendirme aracı olarak CIDI'nin (Uluslarası Bileşik Tanı Görüşmesi) kullanıldığı görülmüştür. Birçok çalışmada ölçüm araçlarının yetersiz olduğu düşünülmüş ve araştırmacılar tarafından bazı maddelerin eklendiği, çıkarıldığı ya da yeni anketlerin oluşturulduğu görülmüştür (6,11). Pelissolo ve arkadaşları sosyal fobinin yaygınlığını değerlendirmek için M-CIDI'nin (Munich-CIDI) sosyal fobi bölümünden 16 maddelik bir ölçek oluşturup örnekleme uygulamışlardır (12). Yine Stein ve arkadaşları CIDI'ye 12 soru ekleyerek çalışmalarını yürütmüşlerdir (6). Faravelli ve arkadaşları ise MINI'ye(Mini Uluslarararası Nöropsikiyatrik Görüşme) 6 soru ekleyip ölçeği belirledikleri örnekleme uygulamışlardır (11). Stein ve arkadaşları sosyal fobi yaygınlığının CIDI ile %6,8 CIDI'ye sosyal fobiyi değerlendirmek için ek sorular eklendiğinde %7,2 olduğunu saptamışlardır (6). Tablo 1'de görüldüğü gibi değerlendirilen çalışmaların 13'ünün CIDI'yi, 3'ünün M-CIDI'yi, 1'inin CIDI'ye 12 soru ekleyerek oluşturulan ölçüm aracını kullandığı, 1'inin CIDI ve SCID'i (DSM Eksen Bozukluklari icin Yapilandirilmis Klinik Gorusme) kullandığı, 1'inin SADS'ı (Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi) kullandığı, 1'inin UM-CIDI (University of Michigan-CIDI) ve DIS'i (Uluslararası Tanı için Bileşik Görüşme) kullandığı ve 1 çalışmanın da MINI'ye 6 soru ekleyerek oluşturulan ölçüm aracını ile birlikte FPI'yi (Floransa Psikiyatrik Görüşme) kullandığı görülmektedir (6-18,23-31). Çalışmaya alınan 22 araştırmadan 18 araştırmada yüz yüze görüşülerek, 2'sinde telefon kullanılarak, 1'inde hem yüzyüze hem de telefon ile görüşülerek, 1 çalışmada ise posta yoluyla örnekleme ulaşılarak değerlendirmenin yapıldığı saptanmıştır (6-18,23-31)

    Tanılama sistemi ve sosyal fobi:

    Tanı sınıflama sistemlerinden sıklıkla DSM-IV'ün (Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı, dördüncü baskı) kullanıldığı görülmektedir. Araştırmaya alınan 22 çalışmadan 13'ünün DSM-IV'ü, 1'inin ICD-10'u (Hastalıklar ve Sağlık Problemlerinin Uluslararası İstatistiksel Sınıflaması Onuncu Revizyon), 4'ünün DSM-III-R'yi, 1'inin ICD-10 ile DSM-IV'ü, 1'inin ICD-10 ile DSM-III-R'yi, 1 çalışmanın da DSM-III ile DSM-III-R'yi birlikte kullandığı Tablo 1'de görülmektedir (6-18,23-31). Yapılmış olan bir çalışmada DSM-III-R tanı ölçütlerine göre sosyal fobinin bir aylık, bir yıllık, yaşam boyu yaygınlığının sırasıyla %7,9-%9,0 ve %11,7 olduğu ancak ICD-10'a göre bu oranların sırasıyla %4,7-%5,2 ve %6,7'ye düştüğü saptanmıştır (15). Yapılmış olan başka bir çalışmada DSM-IV ölçütlerine göre sosyal fobinin bir yıllık yaygınlığı %1,3 iken ICD-10'a göre bu oran yaklaşık iki katına, %2,7'ye yükselmiştir (23).

    Yaş ve sosyal fobi:

    Yaşa göre değerlendirildiğinde yaygınlık oranlarının 18 yaşın altında %1,6, 18 yaş ve üstündeki bireylerle yapılan çalışmalarda %0,4-%17 arasında değiştiği görülmektedir.

    Essau ve arkadaşaları 12-17 yaşları arasındaki ergenlerle yaptıkları çalışmada yaş ile birlikte sosyal fobi yaygınlığının arttığını, en fazla artışın da 12-13 ile 14-15 yaşları arasında olduğunu saptamışlardır (8). Faravelli ve arkadaşlarının çalışmasında sosyal fobi belirtilerinin ilk başladığı yaş ortalamasının 15,5±12,6, sosyal fobi tanısı alma yaş ortalamasının ise 28,8±11,5 olduğu bildirilmiştir (9). Bir başka çalışmada sosyal fobi başlangıç yaşı ortanca değerinin 7 olduğu saptanmıştır (6). Grant ve arkadaşlarının yapmış oldukları çalışmada sosyal fobinin ortalama başlangıç yaşı 15,1, Lee ve arkadaşlarının çalışmasında ise 18,0 olarak bulunmuştur (10,27).

    Cinsiyet ve sosyal fobi:

    Cinsiyete göre sınıflandırıldığında yaygınlık oranlarının kadınlarda %1,3-17,2 erkek erkeklerde ise %0,4-10,0 arasında değiştiği görülmektedir. Değerlendirmeye aldığımız tüm çalışmalarda birbiriyle uyumlu olarak sosyal fobinin kadınlarda erkeklerden daha fazla olduğu gösterilmiştir.

    Sosyal fobinin alt tipleri:

    Stein ve arkadaşları sosyal fobi tanısı koydukları hastalarının %26,8'inin yaygın sosyal fobi, kalan %73,2'sinin ise yaygın olmayan sosyal fobi tanısı aldıklarını belirtmişlerdir (17). Bir başka çalışmada yaygın sosyal fobi yaygınlığının %7, yaygın olmayan sosyal fobi yaygınlığının ise %17 olduğu saptanmıştır (30). Pelissolo ve arkadaşlarının çalışmasında sosyal fobi yaygınlığının sosyal fobi tanı ölçütleri sınırlı ve dar kapsamlı ele alındığında yaygınlığın %1,9-%0,9, sosyal fobi için tanı ölçütleri esnetildiğinde ise yaygınlığın %7,3-%2,3 arasında değiştiği saptanmıştır (14). Faravelli ve arkadaşlarının çalışmasında yaşam boyu sosyal fobi yaygınlığı %3,27 saptanmasına karşın sosyal fobi tanı ölçütleri dar kapsamlı ele alındığında oranın %3.09' a düştüğü görülmüştür (9).

    Kültür ve sosyal fobi:

    Kıtalar arası çalışmalar karşılaştırıldığında yaşam boyu yaygınlık oranlarının Avrupa'da %1,6 ile %17, A.B.D.'de %5 ile %12,1, Asya'da %0,4 ile %0,82, Güney Amerika'da %10,2 ile %11,7 arasında olduğu, Avustralya'da ise bir yıllık yaygınlığın %1,3 ile %2,7 arasında değiştiği görülmektedir.

    Zaman dilimi ve sosyal fobi:

    Tablo 1 incelendiğinde yaşam boyu, oniki aylık, altı aylık ve bir aylık yaygınlık oranlarının birbirinden farklı olduğu görülmektedir. Yaşam boyu yaygınlık oranlarının %0,4 ile %13,7 arasında, oniki aylık yaygınlık oranlarının ise %1,3 ile %7,9 arasında değiştiği görülmektedir. Rocha ve arkadaşlarının yapmış olduğu bir çalışmada DSM-III-R tanı ölçütlerine göre sosyal fobinin bir aylık, bir yıllık, yaşam boyu yaygınlığının sırasıyla %7,9-%9,0 ve %11,7, ICD-10'a göre ise sırasıyla %4,7-%5,2 ve %6,7 olduğu saptanmış ve değerlendirmenin yapıldığı zaman dilimine göre sonuçlarda belirgin farkın olduğu ortaya çıkmıştır (15).

    TARTIŞMA:

    Ölçüm aracı, görüşme biçimi ve sosyal fobi:

    Değerlendirilen çalışmalara bakıldığında farklı ölçüm araçlarının kullanıldığı ve ölçüm araçlarına sosyal fobiyi daha iyi ölçebilmek için maddelerin eklenip çıkarıldığı ya da bazı maddelerin değiştirildiği görülmektedir. Ölçüm araçlarındaki bu çeşitliliğin çalışma sonuçlarını ve sosyal fobi yaygınlık oranlarını da etkilediği açıktır. Bizim incelediğimiz farklı çalışmalarda olduğu gibi Zimmerman ve Mattia'nın yapmış olduğu çalışmada da aynı örneklem grubunda bile olsa ölçüm ve tanı aracının değişimi ile yaygınlık oranlarının değiştiği, yarı yapılandırılmış görüşme ile sosyal fobi oranının yapılandırılmamış klinik görüşmelere göre 9 kat fazla olduğu saptanmıştır (sırasıyla %28.6, %3.2) (22). Araştırma kapsamına alınan çalışmalara baktığımızda ölçüm araçlarının uygulanma biçimlerinin (telefon görüşmesi, posta yolu, yüz yüze görüşme) de farklılık gösterdiği görülmektedir. Ölçüm araçlarının telefon görüşmesi ya da posta yolu ile uygulandığı araştırmalarda değerlendirme yöntemlerinin çalışmayı sınırlandırdığı açıktır. Yapılmış olan bir araştırma sonucunda ortaya çıkmış olan sosyal fobi yaygınlık oranı değerlendirilecekse kullanılan ölçüm aracının ve ölçüm için uygulanan yöntemin de bilinmesinin önemli olduğu ortadadır.

    Tanılama sistemi ve sosyal fobi:

    Farklı tanı sınıflama sistemlerinin kullanımının çalışmalarda yaygınlık sonuçlarını etkileyeceği açıktır. Değerlendirmeye aldığımız çalışmaların birçoğunda DSM-IV tanı sınıflama sisteminin kullanıldığı görülmüştür. Canals ve arkadaşlarının yapmış oldukları bir çalışmada DSM-III-R ölçütlerine göre basit/sosyal fobi yaygınlığı %1.7 iken ICD-10'a göre bu oranın %5.5'e yükseldiği görülmüştür (32). Yine Wacker ve arkadaşlarının çalışmasında DSM-IV ölçütlerine göre sosyal fobinin bir yıllık yaygınlığı %16 iken ICD-10'a göre bu oranın %9,6'ya düştüğü saptanmıştır (33). Sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yapılmış olan çalışmalar tanı ölçütlerinde yapılan küçük değişikliklerin yaygınlık oranlarında büyük değişikliklere yol açtığını göstermektedir (34,35). Fehm ve arkadaşlarının yapmış oldukları çalışmada sosyal fobinin DSM-IV tanı ölçütlerini tam olarak karşılayanların %2, sosyal fobinin DSM-IV tanı ölçütlerinden tek bir ölçütü eksik olan eşik altı sosyal fobi tanısı alan kişilerin %3, sosyal fobinin DSM-IV tanı ölçütlerinden iki ya da daha fazla ölçütü karşılamayan belirti düzeyinde sosyal anksiyetesi olan bireylerin %7,5 yaygınlıkta olduğunu belirtmişlerdir (24). Yaygınlık oranlarının değerlendirilmesinde kullanılan tanı sınıflama sistemi ile birlikte sosyal fobi tanısı kapsamına alınan ölçütlerin de bilinmesinin önemli olduğu görülmektedir.

    Yaş ve sosyal fobi:

    Ergenlik döneminde sosyal fobi yaygınlığının toplum tabanlı çalışmalarda %0.5-%4 (8,36), birinci basamak hastalarının oluşturduğu örneklemde ise yaygınlığın %3-%6,8 (37,38) arasında değiştiği bildirilmiştir. Almanya ve A.B.D'de yapılmış çalışmalar sonucunda ergenlerde sosyal fobinin yaşam boyu yaygınlığının %5 ile %15 arasında değişebildiği saptanmıştır (39,40).

    Birinci basamakta pediatristlerle yapılan bir çalışmada çocuk ve ergenlerde özgül fobiden sonra yaygın tipi başta olmak üzere sosyal fobinin en yaygın anksiyete bozukluğu olduğu görülmüştür (37). Buna rağmen pediatristlerin nadiren sosyal fobi tanısı koyduğu ve hastaların sosyal fobi için tedavi alamadıkları görülmüştür (37). Bu bulgu bize çocukluk döneminde çok yaygın bir sorun olmasına rağmen sosyal fobinin hekimler tarafından tanınmadığını göstermektedir. Sosyal fobinin başlangıç yaşının 5 yaş kadar erken olabileceği bildirilmiştir (aktaran 41). Olguların tedaviye başvuruları ise oldukça geç olmaktadır. Genellikle sosyal fobisi olanlar belirtiler ortaya çıktıktan 10 yıl kadar sonra tedavi için başvurmaktadırlar (42). Sosyal fobi kişilerin okul, iş, sosyal hayat, karşı cins ile ilişki gibi yaşamlarının birçok alanında başarısızlığa yol açmaktadır. Yapılmış olan bir çalışmada bu kadar olumsuz sonuçlara yol açmasına rağmen sosyal fobiklerin yalınızca %23,5'inin sorunları nedeniyle tedavi arayışında bulunduğu saptanmıştır (8). Sosyal fobinin hem bireysel hem de toplumsal alanda ciddi ekonomik kayıplara neden olması nedeniyle erken tanınması ve tedavi edilmesi gereken bir bozukluk olduğu konusunda araştırmacıların hemfikir olmalarına karşın çocuk ve ergenlik döneminde yapılmış olan araştırmaların sayıca az olması şaşırtıcıdır. Sosyal fobi nedeniyle yaşanan güçlükler hastaların hayat tarzlarını değiştirmelerine ve yaşam kalitelerinin düşmesine yol açmaktadır. Sosyal fobinin bireyde meydana getirdiği tüm bu olumsuzluklar göz önüne alındığında çocuk ve ergenlilik döneminde yapılacak yaygınlık araştırmalarının tedaviye oldukça geç başvuran hastaların erken tanınmasını ve yeti yıkımını azaltacağını düşündürmektedir.

    Cinsiyet ve sosyal fobi:

    Toplum çalışmalarında cinsiyetler arasındaki yaygınlığa bakıldığında kadınlarda erkeklere göre sosyal fobinin daha yüksek sıklıkta olduğu açık bir şekilde görülmektedir. Buna karşın tedavi arayışının erkeklerde daha fazla olduğu ve dolayısıyla klinik örneklemde yapılan yaygınlık çalışmalarında sosyal fobi yaygınlığının erkeklerde daha yüksek oranda olduğu bilinmektedir (43). Bu da sosyal fobinin erkeklerin sosyal rollerinde meydana getirdiği yıkımın ve yetersizliğin şiddetinin daha fazla ve fark edilir olmasıyla açıklanabilir. Toplum içinde erkeklerin ev geçindirme, para kazanma gibi sosyal rollerinin olması, daha fazla sosyal ortamda bulunmalarına yol açıp klinik örneklemde sosyal fobi yaygınlılığının erkeklerde daha yüksek olmasına neden oluyor olabilir. Kadınlarda sosyal fobi yaygınlığının klinik örneklemlerde toplum örneklemlerinden düşük çıkması kadınların daha çok ev işleri, çocuk bakımı gibi görevleri üstlenip girdikleri sosyal ortamların erkeklere oranla daha az olmasından kaynaklanıyor olabilir. Öte yandan utangaçlık ve çekingen davranışlar gösterme kadın cinsiyete yakıştırılmakta ve olumlu geri bildirimlerle pekiştirilmektedir. Bu nedenle sosyal fobinin önemli özelliklerini oluşturan çekingenlik ve utangaçlık duygularından kadınlar hoşnut oluyor ve bu özelliklerden yakınmıyor olabilirler. Ancak erkeklerde sayılan bu duygular toplum tarafından bir eksiklik ve olumsuz özellik olarak algılandığından, erkeklerin sorunun daha fazla farkına vardığı söylenebilir.

    Sosyal fobinin alt tipleri:

    Sosyal fobi tanı ölçütleri ilk kez DSM-III'de yer almıştır (44). DSM-IV'e göre korku ve/veya kaçınma çoğu toplumsal durumu kapsıyorsa yaygın sosyal fobiden söz edilmelidir (2). Yaygın olmayan sosyal fobide korku ve/veya kaçınmalar sadece bir, iki alanda ya da yaygın sosyal fobi ile karşılaştırıldığında sınırlı alanlarda bulunmaktadır (45,46). Hekime başvuran ve yardım talebinde bulunan sosyal fobiklerin büyük çoğunluğunu yaygın sosyal fobisi olanlar oluşturmaktadır (47-50). Yaygın olmayan sosyal fobi ile karşılaştırıldığında yaygın sosyal fobinin daha erken yaşta başladığı, eş hastalanım oranının, işlev bozukluğu düzeyinin daha fazla, yaşam kalitelerinin daha düşük, madde kullanım oranlarının daha yüksek ve prognozun daha kötü olduğu bildirilmiştir (3,47,51).

    Sosyal fobinin alt tiplerinin bilinmesi etiyolojik farklılık ve tedavi yanıtını etkileyebileceği için önemlidir (52-54). Tanı ve izlem aşamasında yapılması gereken bu ayırım tedavi yönteminin seçimini ve bu alanda yapılacak bilimsel araştırmaları etkileyecek bir durumdur.

    Kültür ve sosyal fobi:

    Değerlendirmeye aldığımız araştırmalardan 6 çalışmanın Amerika kıtasında, 8'inin Avrupa'da, 2 çalışmanın Avustralya, 3'er çalışmanın Asya ve Güney Amerika'da yapıldığı saptanmıştır. Son on yıllık yaygınlık çalışmaları gözden geçirildiğinde bu konuda en fazla araştırmanın Avrupa kıtasında yapıldığı görülmüştür. Yaygınlık oranları değerlendirildiğinde de sosyal fobi yaygınlık oranlarının Avrupa'da en yüksek düzeyde olduğu, Asya kıtasında ise bu oranların düşük olduğu dikkat çekicidir. Toplumun Amerika'da olduğu gibi bireysel ya da Asya'da olduğu gibi toplumsal özellikler taşıması ya da iklim ve coğrafik yapının nüfus yoğunluğunu etkilediği gibi kişilerin sosyalizasyonunu da farklı şekillerde etkilemesi sonucu çeşitli toplumlarda sosyal fobinin yaygınlığının değişebileceği düşünülmektedir (55). Daha önce yapılmış olan birçok çalışmada doğu ülkelerinde sosyal fobinin yaygınlığının batı ülkelerine göre daha düşük olduğu gösterilmiştir (28,33,56-64). Doğu bölgelerde kişilerin bireysel olmaktan çok sosyal bir bağlılık içinde olmaları, bireysel performanstan çok toplumsal etkilerin anksiyeteye yol açma olasılığı şaşırtıcı olan bu bulgu ile ilişkili olabilir. Batıda sosyal fobi daha ciddi bir tıbbi sorun olarak değerlendiriliyor ya da batı toplumlarının yapısal özellikleri daha fazla sosyal anksiyete yaşanmasına yol açıyor olabilir. Bunun yanında sosyal fobi doğu toplumlarında bir hastalıktan çok bir kişilik özelliği olarak değerlendiriliyor olabilir. Batıda geliştirilmiş tanı ölçütleri, ölçüm araçları doğu toplumunda karmaşık doğası olan ve sınırları net olmayan sosyal fobiyi ya da sosyal kaygıyı yeterince değerlendiremiyor ya da ölçemiyor olabilir. Bu da sosyal fobi tanı ölçütlerinin farklı kültür ve toplumlarda ne kadar geçerli olduğu tartışmasını gündeme getirmektedir. Çalışma desenleri ve yaygın ya da yaygın olmayan sosyal fobide yer alan farklı belirti ve yakınma kümelerinin ele alınması da yaygınlık oranlarındaki bu farka yol açmış olabilir. Sosyokültürel özelliklerin kişide davranışsal, düşünsel ve duygusal değişikliğe yol açacağı bilinmektedir. Bu nedenle araştırmalarda kültürel özelliklere önem verilmesi gerektiği açıktır.

    Zaman dilimi ve sosyal fobi:

    Epidemiyolojik çalışmalarda uzun zaman diliminde sorunu anımsamanın hatalı olabileceği görüşü kabul görmektedir (65). Yaygınlığın araştırıldığı döneme bağlı olarak araştırma sonuçlarında belirgin farklar ortaya çıkabilmektedir (11,14,23,33).

    Araştırmalarda incelemeye alınan zaman diliminin çalışma ile ilgili yapılacak yorumu etkileyebileceği açıktır. Bu nedenle yaygınlık oranlarının değerlendirmenin yapıldığı zaman diliminin de göz önüne alınarak yorumlanmasının önemli olduğu düşünülmektedir.

    Sonuç:

    Değerlendirmeye alınan 22 araştırmadan çıkan ortak sonuçlar aşağıdaki gibi 3 madde halinde özetlenebilir.

    Sosyal fobi yaygınlığını belirlemek için kullanılan ölçüm araçlarının, görüşme biçiminin, sınıflama siteminin ya da değerlendirmeye alınan zaman diliminin farklı olması yaygınlık çalışmalarının sonuçlarını etkilemektedir.

    Gelişmiş ülkelerde gelişmekte olan ülkelere oranla sosyal fobinin daha yaygın olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir.

    Sosyal fobinin çocukluk-ergenlik döneminde başlamasına ve hastaların tedavi arayışlarının oldukça geç olmasına karşın yaygınlık araştırmalarının bu dönemde az olduğu görülmüştür. Az olduğu için çocukluk-ergenlik döneminde sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Bununla beraber sosyal fobinin kadın cinsiyette daha yaygın olduğu anlaşılmaktadır.

    Sosyal fobinin erken başlangıç özelliği göstermesi, işlevselliği büyük ölçüde etkilemesi, yaygınlık ve eş hastalanım oranlarının yüksek olması erken tanı ve tedavinin gerekliliğini göstermektedir. Bunun yanında doğu ve batı ülkelerinde sosyal fobi yaygınlık oranlarının belirgin farklılık göstermesi kültürler arası çalışmaların önemini açıkça ortaya koymaktadır. Yapılması planlanan çalışmalarda kültüre, ölçüm aracına ve çalışma desenine önem verilmesi sosyal fobi alanında elde edilecek bilgilerin niteliğini artıracaktır. Özellikle ergenlik ve çocukluk döneminde yapılacak çalışmalar sosyal fobinin başlangıç özellikleri, yaygınlığı ve seyri ile ilgili önemli bilgiler kazandıracaktır.

    Toplum ruh sağlığı girişimlerinin düzenlenebilmesi için ruhsal bozukluklar ile ilgili yaygınlık çalışmaları son derece önem taşımaktadır (55). Diğer anksiyete bozukluklarında olduğu gibi sosyal fobide de bireysel etkilenmenin ve toplumsal maliyetin fazla olması bu alanda yapılması gereken yaygınlık araştırmalarına olan ihtiyacı ortaya koymaktadır (66).

    Kaynak

    Ülke

    Sınıflama

    Sistemi

    Ölçüm aracı ve kullanım şekli

    Örneklem sayısı

    Yaş

    Ortalama

    Standart sapma

    Toplam

    Yaygınlık

    (%)

    Yaygınlık

    Kadın

    (%)

    Yaygınlık

    Erkek

    (%)

    Abou-Saleh ve ark., 2001 (7)

    Birleşik Arap

    Emirlikleri

    ICD-10

    CIDI

    SCID

    yüz yüze görüşme

    1394

    18 yaş ve üstü

    0,4 y.b.

    Andrews ve ark., 2001 (23)

    Avustralya

    ICD-10

    CIDI

    yüz yüze görüşme

    10641

    18 yaş ve üstü

    2,7 o.a.

    1,4 b.a.