Etiket: Tanı

  • Astım ve yaşlılık

    Astım, son yılların en sıkıntılı hastalıklarından biri olup, genel olarak çocukluk çağı ve gençlik çağı hastalığı olarak bilinmektedir. Ancak son 30 yıldır astımlı hasta sayısında çok ciddi artışlar olduğunu bilmekteyiz ve bu hastaların yaşlarının spektrumuna baktığımızda hiç de az sayılmayacak kadar yaşlı astımlı hastamız olduğunu görüyoruz. Evet eski çağlara hatta yıllara göre son yıllarda uzamış bir insan ömründen bahsetmek mümkün, bu sebeple yaşlı nüfusumuzda artış da kaçınılmazdır. Bu sebeple yaşlılarımızı eskisinden çok daha fazla olarak hem yaşamımızda hem de bizler kliniklerimizde çak daha fazla görüyoruz. Onların sağlıklı ve huzurlu bir ömür geçirmesi hepimizin asli görevlerinden olmalıdır. Araştırmalar gözden geçirildiğinde yaşlılarda astım tanısını koymak hem zor hem de bir çok hastalıkla karışma olasılığı nedeniyle yanlış tanılar oldukça fazladır. Bir çok hastamızın aslında astım olduğu kanaatine çok kolay varmamıza rağmen maalesef bu yaşlılarımız yanlış tanı ve gereksiz ilaçlarla oyalanmakta ve belki de sağlıklarını her geçen gün daha da kaybetmektedirler. Aslında doğru tanı almış bir astımlı yaşlı hastanın tanı ve tedavi yönetimi eğer bu işle ilgili hekimle tarafından uygulanırsa son derece sağlıklı bir ömür sürmek olasıdır.

    Dünya sağlık örgütünün 1963 raporuna göre yaşlılık kronolojik olarak tanımlanmıştır. Buna göre; 45 ila 59 yaş arası, orta yaşlılar; 60 ila 74 yaş arası, yaşlılar; 75 yaş ve üstü olanlar ise ileri yaşlılar olarak tanımlanmıştır. Birleşmiş Milletler Raporu (1980)’ na göre ise yaşlanma 60 yaş sonrasında başlamaktadır. Ancak bu rakamların son dönemde 65 yaş üzerine çekilme eğilimi olduğunu görmekteyiz. Ülkemiz nüfus dağılımına baktığımızda da yaşlı sayımızın ve dolayısıyla nüfusa oranının giderek arttığını görmekteyiz. 1990 yılında 65 yaş üstü insanlarımızın genel nüfusa oranı % 4; 2010 yılında % 6,1 iken bu oranın 2010 yılında % 7,7, 2025 yılında ise % 9 dolayında olması beklenmektedir. Dolayısıyla yaşlı nüfusumuz gelişmemize paralel olarak artmaktadır ve artacaktır. Bizlerin görevi de yaşlılarımıza sağlılıklı bir ömür sürmeleri için sahip çıkmak, her türlü sorunlarına doğru ve yerinde yaklaşımlarla kesin çözüm bulmak, hastalıklarını en iyi şekilde tedavi etmektir.

    Alerjik hastalıkların genel olarak çocukluk ve gençlik çağı hastalığı olduğu bilinmekle birlikte, ilk belirtilerini yaşlılık döneminde verdiği hasta sayısı hiç de az değildir. Bu sebeple alerjik astım hastalığı da pekala yaşlılıkta ortaya çıkabilir ve doğru tanı almalıdır.

    Ortalama insan ömrünün giderek uzamakta olduğu ve çevresel faktörleri de hesaba kattığımızda astımın ileri yaştaki kişilerde de ciddi sağlık problemi olarak her geçen yıl daha çok sorun yaratacağını düşünmekteyiz. Şu an için Türkiye genel polülasyonunda astım sıklığı % 6-7, çocuklarda %5-8, erişkinlerde % 5 oranında iken 65 yaş üzeri vakaların sıklığını belirlemek için yeterli çalışma olmadığını görmekteiyz. Yurt dışı verilerinde ise 65 yaş üzeri % 4-10 oranında astımlı vaka görülmektedir. Yine tablonun geneline baktığımızda çocukluk ve erişkin yaşta başlayan astımın daha çok alerjik astım şeklinde olduğunu görüyoruz; buna rağmen yaşlı hastalımızın da alerjik astım şeklinde karşımıza geldiğini görmekteyiz.

    Yaşlı vakalarımızda 3 tip astım görmekteyiz. Bunlardan birincisi, hastalığın çocukluk ve/veya geçlikten beri var olduğu ve yaşlılığa kadar alevlenme ve sönmelerle devam ettiği Tip-A; ikincisi çocukluk v/veya gençliğinde astım belirtileri ortaya çıkmış, ancak daha sonra tedavi ile yıllarca sessiz kalmış, sonunda yaşlılıkta bulguların tekrar görüldüğü Tip-B; son olarak da astıma ait belirtilerin yaşlılıkta ortaya çıktığı ve tanı aldığı Tip-C’ dir. Hangi tip olursa olsun pratik uygulamalarımızda hem tanı, hem tedavi hem de takipte bu vakalarda zorlandığımız aşikardır. Ancak, doğru hekim seçimi ile bu üç zorluktan (tanı + tedavi + takip = 3T) da kolayca sıyrılmak işten bile değildir.

    Tanı esnasında anamnez ve hastalık hikayesi alırken belirgin zorluklar olduğu ya da olabileceğini akıldan çıkarmamak gerekir, dolayısıyla, sabırla hastayı dinlemek ve bu konu için zaman harcamak gereklidir. Yaşlıda var olabilecek olan yandaş hastalıkların olduğu, kullandığı bir çok ilacın da astım ve benzeri klinik tablolara ait bulgulara sebep olabileceği mutlaka bilinmelidir. Bunun için bir çok hastalık ve ilacın astım bulguları üzerine olabilecek etkilerini çok iyi bilmek ve değerlendirmek gerecektir. Laboratuvar tanısı esnasında kullanılan testlerin doğruluk ve güvenilirlikleri de değerlendirmeyi yapan hekimin uygulamasına ve tecrübelerine göre oldukça fazla değişebilmektedir. Bu nedenle hastaya mutlaka yeterince vakit ayrılmalı, testler titizlikle uygulanmalı, tanı değerlendirmesinde hekimin önceki tecrübeleri de göz önüne alınarak resmin tamamı görülmeye çalışılmalıdır. Tanı esnasında en çok karışabilecek durumlar olarak; kalp yetmezlikleri, anfizem, kronik bronşit, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), gastro-özefajiyal reflü (GÖR) ve tümörlerdir. Ayrıca hastamızın kullandığı anti-hipertansifler, non-steroid anti inflamatuvarlar (romatizma ilaçları) ve beta blokerler (ki özellikle kalp damar hastalıkları, tansiyon yükseklikleri ve ritim bozukluklarında kullanılır) astım bulgularını kötüleştirebileceği için mutlaka gözden geçirilmelidir. Testleri yaparken de özellikle IgE testleri açısından yaşlılardaki temel immün yanıt değişimlerini göz önünde bulundurarak zayıf cevaplar alabileceğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız. Bu nedenle bu testlerin de konuya hakim alerji ve immünoloji uzmanları tarafından yapılması mutlak bir gerekliliktir.

    Tedavide de zorluklar olabilir. An hatlarıyla bunlar: Hastalık, daha kronik olma eğilimindedir; bir çok yaşlı, uzman yerine pratisyen hekimce takip edilmektedir; ilaçlara alınan cevap çok daha az olmaktadır; ilaç yan etkileri çok daha fazla görülmektedir; diğer hastalıklar için kullanılan ilaçlarla geçimsizlik olabilmektedir; yalnız yaşayan yaşlılarda tedavi düzensiz olabilmektedir; ilaca (özellikle inhalerlere) uyum azdır; beyinsel ve motor fonksiyonlarda kısıtlanma nedeniyle kullanım güçlüğü gözlenmektedir. Buradaki değişkenlere baktığımızda hastalığın tedavisinin mutlaka profesyonellerce yapılması gerektiği anlaşılmaktadır. Çok özel bir popülasyon olan yaşlılarımızın bu özel hastalıklarını da doğru doktorlara yaptırmalıyız.

    Tedavide yaşanılan zorluklar, takipte de karşımıza çıkabilmektedir. Astımın genel olarak kronisite gösterdiğini biliyoruz; dolayısıyla uzunca süreler takip edilmesi mutlaka zorunlu olan da bir hastalıktır. Bu vesile ile astımlı yaşlı hastalarımızın rutin kontrollere gelmesi gerekmektedir. Ancak; yaşlılarda rutin kontrollere gelebilme olanağı genç ve erişkinlere göre daha azdır. Burada da hasta eğitimi ön plana çıkmakta ve yaşlımızı, hastalığı ve takibinin ciddiyeti konusunda yeterince zaman harcayarak eğitmemiz gerekliliği doğmaktadır. Tüm basamaklara baktığımızda hastalığın, tanısı, tedavisi ve takibi için ciddi bir zaman ve emek harcamak gerekmektedir. Ancak bunları hepsi yaşlılarımızın sağlığı ve mutluluğu için gereklidir. Yaşlı astımlı hastaların sıklıkla acil servise başvurabileceği, akut ataklarla hekime gidebileceği bilindiği için tıp eğitimi esnasında tüm hekimlerimize bu hastalığın acil atak tedavisi hakkında bilgiler aktarma zorunluluğumuz da gün ışığına çıkmaktadır. Takip esnasında kullanılan PEF ve spirometri uygulamaları, cihaza uyumsuzluk, kas güçsüzlüğü, göğüs duvarı rijiditesinin artması, hatalı uygulamalar, zorlu ekspirasyona bağlı baş dönmeleri ve yine zorlu ekspirasyona bağlı bronkospazm nedeniyle zorluk yaratabilmektedir.

    Yaşlı hastalarımızın tedavisindeki amaçlarımız ise şöyle sıralanabilir:
    – Egzersiz dahil günlük normal aktiviteyi sağlamak,
    – Kronik semptomları önlemek,
    – Acil servis dahil, hastaneye atak nedeniyle gelişi en aza indirmek,
    – Yan etkisi en az ya da hiç olmayan ilaçları seçmek,
    – Hastayı ve yakınlarını hastalık ve gidişi hakkında yeterince bilgilendirmek…

    Bilindiği üzere astım tedavisinde bir çok ilaç ve uygulama yöntemi vardır. Ancak burada, kişiye özel olarak uygun ilaç ve cihaz seçmek gereklidir. Yaş, efor kapasitesi, fiziksel aktivite ve ekonomik duruma göre en uygun, en az yan etkili ve mutlak endike olan ilaç/ilaçlar kullanılmalıdır. Konu ile profesyonelleşmiş ve tecrübeli hekiminiz size doğru tedavi konusunda yardımcı olacaktır.

    Sağlıklı günler dileğiyle…
    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • vitamin b12 eksikliği

    Vitamin B12 hayvansal kaynaklı bir vitamindir. Günlük gereksinim 1 mikrogramdır. Emilebilmesi için midede yapılan intrensek faktör ile bağlanarak ince bağırsağa taşınmalıdır. Vücutta en yoğun depolandığı organ karaciğerdir.
    Vitamin B12 kan yapımında kullanıldığı için eksikliğinde anemi oluşur. B12 eksikliği sinir sisteminde de sorunlar yaratması bakımından çok önemli bir sağlık sorunu olabilir. El ve ayaklarda uyuşma ve karıncalanma, denge bozuklukları hatta bunamaya benzer tablolara kadar çok değişik sinir sistemi sorunlarına yol açabilir.

    B12 EKSİKLİĞİ YAPAN DURUMLAR
    Vitamin B12 hayvansal gıdalarda bulunur, bitkisel gıdalarda yoktur. Vejeteryanlar vitamin B12 eksikliği için önemli risk grubudur
    B12 eksikliğinin en sık nedeni pernisiyöz anemi olarak bilinen hastalıktır. Bu hastalıkta midede bir çeşit gastrit gelişir ve vitamin B12 emiliminde görev yapan intrensek faktör yapılamaz. Bu da B12 emilimini bozarak anemiye yol açar.
    Ameliyatla midesi çıkartılanlarda B12 eksiliği orta çıkar. Kısmi çıkartma yapılanlarda total yapılanlara göre daha hafiftir.

    VİTAMİN B12 EKSİKLİĞİNDE BELİRTİ ve BULGULAR
    Anemi yapan tüm nedenler gibi vitamin B12 eksikliği anemisinde de aşağıdaki genel yakınmalar olur: Halsizlik. Aneminin derinliği arttıkça halsizlik daha belirgin hale gelir.
    Çabuk yorulma, eforla gelen nefes darlığı, çarpıntı, solukluk, isteksizlik görülür. Anemisi derin olanlarda baş dönmesi, kulak çınlaması ve göz kararması gibi yakınmalar da eklenebilir.
    El ve ayak uçlarında karıncalanmalar, denge duyusu bozukluğu ve bunamaya benzer tablolar yapabilir. Sinir sistemi bulgularının erken tanısı çok önemlidir. Tanıda gecikilen durumlarda tedavi güçleşir.

    TANI NASIL KONACAK?
    B12 eksikliğinin akla getirilmesi önemlidir. Akla geldiği taktirde bir kan testiyle tanı konabilir. Sadece anemisi olanlarda değil uyuşma karıncalanma, baş dönmesi ve belki çok daha önemlisi bunama tanısı koymadan önce mutlaka vitamin B12 tayini yapılmalıdır. Başka bir nedene bağlı anemisi olan ama tedaviye yanıt vermeyen hastalarda da B12 eksikliği ekarte edilmelidir.
    Vitamin B12 eksikliği saptanan hastalarda bunun nedenine ait bir dizi inceleme yapılması gerekir.

    VİTAMİN B12 EKSİKLİĞİNDE TEDAVİ
    Tanı konulduğunda tedavisi kolaydır.
    Vitamin B12 eksikliği yapan neden sıklıkla bağırsaklardan B12 emiliminin bozukluğu olduğu için tedavi kalçadan uygulanacak B12 iğneleriyle yapılır.
    Sinir sisteminde hasar oluşan hastalarda tedaviye erken başlanması çok önemlidir.

  • Akdeniz anemisi nedir

    Akdeniz anemisi nedir

    Tıbbi adı talasemidir. Alyuvarlarda globin zincirinin yapımındaki kusur nedeniyle oluşur. Beta zincirinin yapımı yetersiz ise beta talasemi, alfa zincirinin yapımı yetersiz ise alfa talasemi olarak adlandırılır. Beta talasemiler Akdeniz bölgesinde sık görülür. Bu nedenle Akdeniz anemisi olarak da bilinir. Kalıtımla geçen bir hastalıktır.

    AKDENİZ ANEMİSİNİN KAÇ TÜRÜ VAR?
    Akdeniz anemisini hastalığın taşıyıcıları ve hasta olanlar şeklinde ikiye ayırabiliriz.
    Talasemi taşıyıcıları (talasemi minor): Bu kişilerde hastalık belirtisi yoktur. Hafif kansız olabilirler. Kişi genellikle taşıyıcı olduğunu bilmez. Başka amaçla yapılan kan sayımlarında tesadüfen ortaya çıkar. Kan incelemelerinde alyuvarlarının normalden küçük olduğu anlaşılır. Bu durum demir eksikliği anemisine çok benzediği için ayırıcı tanıda karışıklık yaratabilir. Bu nedenle talasemi taşıyıcılarına bazen gereksiz yere demir tedavisi verildiği olur.
    Talasemi taşıyıcılarına herhangi bir tedavi gerekli değildir.

    Talasemi hastaları
    Bunlar anne ve babası taşıyıcı olanlarda ortaya çıkar. Talasemi major ve talasemi intermediata olmak üzere iki türü vardır. Talasemi major (Cooley anemisi) hastalığın en ağır tipidir. Doğuştan itibaren ağır anemisi olan ve tıbbi gözetimde olması gereken hastalardır.

    TANISI ZOR MU?
    Talasemi hastalığının veya taşıyıcıların tanısı zor değildir. Ancak özellikle taşıyıcılar sıklıkla gözden kaçmaktadır. İlk yapılacak iş tam kan sayımı denilen incelemedir. Ucuzdur ve her yerde yapılabilir. Kan sayımında alyuvarlar normalden küçük ise demir eksikliğinden ayırmak için demir metabolizmasına yönelik bazı kan tetkikleri yapılır. Bunların ardından Hemoglobin elektroforezi ile kesin tanı konur.

    TALASEMİ TAŞIYICILARI NELERE DİKKAT ETMELİ?
    Talasemi genlerle kuşaklar arasında taşınan bir hastalıktır. Evlilik öncesi anne ve babanın taşıyıcı olup olmadığını bilmek çok önemlidir. Eğer ebeveynlerden birisi taşıyıcı ise her gebelikte bebeğin de taşıyıcı olma olasılığı %50'dir. Eğer anne ve babanın her ikisi de taşıyıcı ise %25 olasılıkla hasta bebek doğacaktır.
    İki taşıyıcı evlenmiş ve bebek sahibi olmak istiyorlarsa doğum öncesi tanı yöntemleriyle bebeğin hasta olup olmadığı incelenmelidir.TALASEMİ TÜRKİYE İÇİN SORUN MUDUR?Talasemi ülkemizde sık görülmektedir. Sağlık Bakanlığı verilerine göre özellikle Çukurova, Akdeniz kıyı şeridi, Ege ve Marmara bölgelerinde talasemi taşıyıcılığı çok sıktır. Yine Sağlık bakanlığı verilerine göre Türkiye’de beta-talasemi taşıyıcı sıklığı %2,1 olup, yaklaşık 1.300.000 taşıyıcı ve 4000 civarında hasta vardır.
    Talaseminin önlenebilmesinde en önemli adım evlenecek çiftlerin taşıyıcılık taramasından geçirilmeleri, eğer taşıyıcı iseler genetik danışmanlık almalarıdır.
    Sağlık Bakanlığı Hastalığın görülme sıklığı göz önüne alınarak riskli 33 ilde (Konya, Karaman, Burdur, Isparta, İzmir, Denizli, Manisa, İstanbul, Bursa, Çanakkale, Kütahya, Gaziantep, Kahramanmaraş, Antalya, İçel, Hatay, Ankara, Tekirdağ, Edirne, Diyarbakır, Bilecik, Kırklareli, Kayseri, Sakarya, Kocaeli, Şanlıurfa, Eskişehir, Batman, Düzce, Adana, Aydın, Muğla, Düzce) HemoglobinopatiKontrol Programı yürütmektedir.

  • Antisosyal Kişilik Bozukluğu

    Antisosyal Kişilik Bozukluğu

    DSM-5 kriterlerine göre antisosyal kişilik bozuklukları sınıflandırılması itibariye B grubu kişilik bozuklukları tanı kriterleri arasındadır. Belirti kümelerinden üç ya da daha fazlasının olması durumda konulan tanının belirtilerinde, tutuklanmasına yol açan tekrarlayıcı eylemlerde bulunuyorsa, yasal yükümlülüklerine uymuyorsa, sık sık yalan öyleme takma isimler ya da kendi şahsi çıkarları için ya da zevki için sahtekârlık yapıyorsa, dürtüselliği ve geleceği tasarlamada problemli ise, sık sık kavga ve dövüşlere katılıp, başkalarının hakkına el uzatmada sinirli ve saldırgan ise, kendi güvenliği ya da bir başkasının güvenliğini hiçe sayıyorsa, sürekli bir işinin olmaması ve parasal yükümlülüklerini yerine getiremiyorsa, başkalarını incitme, kötü davranması sonucu vicdan azabı çekmiyorsa hekimler tarafından bu tanı konulmaktadır. Kişi için onsekiz yaşının altında önce davranım bozukluğu olduğuna ilişkin kanıtlar mevcuttur ki kişinin en az onsekiz yaşında olması gerekmektedir.

    Antisosyal kişilik bozukluğu bireyler ergenlikte oluşan davranış bozukluğuyla hem de yetişkinlikte ayrı derecede sorumsuz ve sosyal alanlardaki tehlikeli davranışlar ile göze çarpmaktadır. Böyle yapıda bulunan kişiler genellikle psikiyatri kliniklerinde, hapishanelerde, ıslah evlerinde ya da özel hekimlerce tedavileri yürütülmektedir. Kişi için tedavi olma eğilimi genelde dış kaynaktan gelmektedir. Aile yakınları, işverenler, öğretmenler daha sıklıkla adli hukuk sistemi gibi kişi veya mercilerce gergin kişilerarası ilişkisi sebebiyle ya da kabul görmesi mümkün olmayan davranışlarıyla bu yapıdaki kişileri tedaviye gitmesi gerektiğiyle alakalı zorlamalarda bulunmaktadır. Mahkemelerce bu yapıdaki kişilere ya terapiye ya da hapishaneye gitmesi yönünde tercihler sunmakta ve bu seçim doğrultusunda şartlı tahliye ile psikoterapiye gidilmesini ve psikoterapi devamlılığı bu şekilde sağlanmaktadır.

    Antisosyaller gönüllü olarak gerçekçi olmayan fiziksel rahatsızlıklarıyla alakalı ayakta tedavi merkezilerine başvurabilir ve tedavi hizmetlerinden yararlanabilmektedir ya da yeşil reçete ile satılan ilaçlara ulaşmak için psikiyatri kliniklerine gelebilmekteler. Antisosyaller diğer insanların haklarını hiçe sayan ve ihlallerde bulunan bir şekilde tarif edildiğine göre sosyal problemler de beraberinde gelmektedir. Tanım itibariyle bu davranışların vuku bulduğu ve suçla eşlik eden durumlarda toplumu derinden tehdit etmektedir.

    Antisosyal Kişilik Bozukluğu olan kişiler psikoterapisi ile iyileşir mi sorusu süregelen bir durumdur. Bu sorunun yanıtını çoğu analistler yarar görmeyeceği konusunda görüş bildirmişlerdir. Psikoterapiyle ilgilenmenin süperego gerektiğine ilişkin bilgilerin olması, empati eksikliği ve toplu normlarını kabul etmemesine ilişkin durumun olması, ikinci durum ise, antisosyal kişilik bozukluğu bireyin tedavi motivasyonunun olmamasından kaynaklanması, üçüncü durum ise antisosyal kişilik bozukluğu bireyin sınırları belirgin olmayan, genetik olarak belirlenmiş bir bütün olduğuna ve belli sayıda ilişkili davranış olmadığına işişkin yaygın kanaattir.

    DSM-1, sosyopatik kişilik rahatsızlık tanısın, başını sürekli derde sokan, sorumluluk duygusunun olmadığı bireyleri, ahlaki açıdan, farklı(anormal) çevrelerde yaşayan cinsel sapkınlıkları da dahil etmekteydi.

    DSM-2, antisosyal kişilik bozukluğu tanılı hastaların durumlarını gözden geçirerek bireylere, sosyal değerlere sadakat göstermeyen, aşırı bencil, sorumsuz, doyumsuz suçluluk duyma ya da bunlardan ders almayan sahip kişiler olduğunu belirtmiştir.

    DSM-3, onbeş yaşından önce başlayan davranışlarında yalan söyleme, hırsızlık, kavga, otoriteye karşı direnme ve aşırı cinsel davranışlar, alkol bağımlılığı ve uyuşturucu madde kullanımını içeren özellikler yazılmıştır.

  • Histerik Kişilik Bozuklukları

    Histerik Kişilik Bozuklukları

    DSM-5 kriterlerine göre histrionik kişilik bozuklukları sınıflandırılması itibariye B grubu kişilik bozuklukları tanı kriterleri arasındadır. Histrionik kişilik bozukluklarını erken erişkinlikte başlayan ve değişik bağlamlarda ortaya çıkan aşırı duygusallık ve ilgi çekme arayışı ile yaygın bazı örüntüleri de mevcuttur. Bu tanı kriterlerinden beş ya da daha fazlası bireylerde var ise hekimler tarafından bu tanı girilmektedir. Peki, bu kriterler şunlardır: ilgi odağı olmadığı zamanlarda rahatsız olma, kişilerarası etkileşimlerinde, cinsel yönden, baştan çıkarıcı uygun olmayan davranışları varsa, birden değişken ve sığ duyguları var ise, ilgi çekmek için dış görünümünü kullanıyorsa, gereğinden çok etkileniyor ve yoksun bir konuşma biçimi varsa, yapmacık davranışlar sergiliyor ve duygularını abartıyorsa, kolay etki altında kalıyorsa, ilişkilerinde daha yakın olunması gerektiğini düşünüyorsa bu tanı aklımıza gelmektedir.

    Bu kişilik bozukluğu yaşayan bireylerde aşırı duygusallık ve ilgi çekme arayışı görülen bir yapı vardır. Fiziksel çekicilikle açık bir biçimde baştan çıkarma ile ilgilidirler ve kendilerini en rahat hissettikleri an ilgi odağı oldukları durumdur. Kişilik bozukluğundaki kişilerin duygusallığı uygun olmayan şekilde mübalağatif, değişikli gösteren ve yüzeyden şeklinde görülür. Genel olarak izlenimci pozisyon biçimiyle canlı ve dramatiktirler. Çabuk heyecanlanan, uyarılmayı isteyen, küçük de olsa uyaran karşısında kolay öfkesini belirten, bağırıp çağıran yani gerçekçi olmayan tepkileriyle hayatını idame ettirmektedir. İlişkileri bozuktur, gergin ve bunları tarif eden kişiler olarak da belirtebiliriz. Bu yapıdaki kişilerin yakın ilişkilerinde fırtınalı ve tatminlik barındırmayan nitelikte olmaya eğilimlidirler. Kişilerarası ilişkilerinde ayrılma anksiyetesine karşı kırılgan bir yapıya sahiptir ki kolaylıkla incinebilir ve ilişkileri sonlandığında ise yoğun bir şekilde üzülerek tedavi arayışına gişrebilir.

    Bu kişilik bozukluğundaki kişilerin intihar ve depresyon meyilli oldukları bulgulanmıştır. Fakat intiharlar olayları hayati önem taşımamış, öfke ve hayal kırıklıkları neticesinde ortaya çıktığı görülmüştür. Popülasyonlar bu kişilik bozukluğunda en sık görülen hastalık listesinde panik bozukluğu olduğunu göstermiştir. Diğer yaygın hastalılar ise, alkol bağımlılığı, konvesiyon bozukluğu ve somatizasyon bozukluğu tanıları da hastanın tedavi arayışına itmiştir.

    Histriyonik kelimesi yakın zamanda ortaya çıkmasına karşın histerik adı ile bilinmekteydi ve bu kelimenin yerine kullanılmaktaydı. Tabi bu histerik kelimesi tarihi uzun zamanı almaktaydı. Histeri kelimesinin yerine histriyonik kelimesinin kullanılmasının sebebi ise kadın hastalıklarını tarif etmekle alakalı kullanılan aşırı stres kaynaklı kontrol kaybına ilişkin olgulara referans olarak gösteriliyordu. Bu konu tartışma sebebi olarak süregelirken feministler tarafından kadın sorunlarını küçümsemek için cinsiyetçi bir etiket olduklarını varsaymışlardır.

    Histeri kavramı, Mısır inancıyla başlayarak rahmin vücudun perdeydey şekilde gezdiği ve durağan olmayan şekilde kalıp histerik belirtiler ürettiğini söyleyerek başlamıştır.

    Freudyen kuram, hastalığın kökünde histeri belirtilerini açıklasa da konversif histeri üzerine daha yoğunlaşmıştır. Psikodinamik formulasyonlar, çözümlenmemiş ödipal evredeki çatışmaların bozukluk için en belirleyici özellik olduğunu ve savunma mekanizması olarak “bastırma” mekanizmasını gördüğünü ifade etmişlerdir. Bastırılmış cinsel duyguların gün yüzüne çıkarılması, histerinin erken analitik tedavisinde duygusal boşalmayı kolaykaştıran hipnoz ve telkinlerde çözüleceği görüşünü yansıtıyordu. Tabi histeriyle alakalı bir çok çalışmalar da yapılmaktaydı.

  • Geriatri ve sağlıklı yaşlanma

    Geriatri ve sağlıklı yaşlanma

    Biyolojik olarak yaşlanma, döllenme ile başlayan ve yaşam boyu devam eden bir süreç olup, bu süreçte organizmanın tümünde gerek anatomik, gerekse fizyolojik geriye dönüşümü olmayan işlev değişiklikleri meydana gelmektedir. Sosyal anlamda yaşlılık ise, kültürel duruma ve sosyal özelliklere göre toplumdan topluma değişen bir tanım olarak karşımıza çıkmakta olup, modern anlamda kişinin aktif çalışma dönemini tamamlayarak, sosyal güvence sisteminin katkısı ya da birikimleri ile yaşadığı dönemin adıdır. Bu tanıma göre, her ne kadar biyolojik anlamda yaşlanma açısından kesin bir sınır teşkil etmese de 65 yaş, sosyal nedenlerden dolayı yaşlılık sınırı olarak kabul edilmektedir.

    Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) 65 yaş üstü populasyonun tüm nüfusa oranı %13 iken, bu oran İskandinav ülkelerinde %20’lere kadar ulaşmaktadır. Batı ülkelerinde yaşlı nüfus toplam nüfusun ortalama %15’ini oluşturmaktadır. Bununla beraber %15’lik bu kesim hastaneye kabullerin %50’sinden fazlasını ve sağlık kaynaklarının %40’ını tüketmektedir. Türkiye için bu oran tahmini %6 civarındadır. Ortalama yaşam beklentisi tüm Türkiye nüfusu için doğumdan itibaren 72,37 yıl (erkekler için 70 yıl, kadınlar için 75 yıl) olarak tahmin edilmektedir. Nüfus yoğunluğumuz göz önüne alındığında, toplumumuzdaki yaşlı bireylerin sayısının hiçte azımsanmayacak düzeyde olduğu aşikardır.

    Toplumların yaşlanması büyük oranda yirminci yüzyılla gelen kavram olmuştur. Özellikle gelişmiş ülkelerde artan yaşlı nüfus ve yaşam beklentisi, sağlık hizmetlerinin sunumundan, sosyal güvenlik ve çalışma ortamlarına kadar birçok alanda nüfusun yaş dağılımının değişmesi ile ilgili sosyopolitik sorunları getirmiştir. 2000’li yılları yaşadığımız şu günlerde tartışmaların boyutu politik gerçekliği aşarak etik bir gerçekliğe dönüşmüştür.

    Basit anlamda yaşlı tıbbı anlamına gelen Geriatri, yaşamın ileriki yıllarında bireylerin sağlığının korunması, hastalıklarının önlenmesi ve çok yönlü değerlendirme ile tedavisini hedef alan disiplindir. 20. yüzyılın ikinci yarısında başta İngiltere’de olmak üzere, ABD ve Batı Avrupa ülkelerinde resmi olarak tanınan bir bilim dalı olarak kabul edilmiş olup, iç hastalıkları uzmanlığı üzerine yapılan bir üst ihtisas niteliğindedir.

    Gerek koruyucu, gerekse tedavi edici tıp alanlarındaki gelişmeler, beslenme ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi, aile planlaması ve doğum kontrolünün toplumlarda yaygınlaştırılması gibi nedenler, toplumlardaki ortalama yaşam beklentisinin artmasına, dolayısıyla yaşlı populasyonun nüfus içindeki oranının artışına yol açmıştır. Bu ifadeden “toplum yapısındaki bu değişim, bilim ve teknolojinin, yaşam süresini kısaltan birçok hastalığa karşı kazanılmış bir zaferinin sonucudur” manası çıkıyor olsa da, yaşlı nüfustaki artış ile birlikte gelen gerek tıbbi, gerekse psikolojik, sosyal, ekonomik ve çevresel artan ihtiyaçlara yeterli yanıt verilemedikçe bunun boş bir zafer olduğunu gerçeğini de kabul etmek gerekir. İşte yaşlı bireylerin sorunlarına bütüncül bir yaklaşımla çözümler üretme felsefesiyle Geriatri, bu zaferi gerçek zafer haline dönüştürmek hedefi doğrultusunda doğmuş bir bilimi dalı olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Her şeyden önce yaşlı, birbiri ile etkileşim gösteren bir çok faktörün, sağlık ve fonksiyonel kapasite üzerine kompleks etkilerinin yoğunlukla hissedildiği bir birey olup, bu yaş grubunda yaklaşım, diğer disiplinlerden biraz farklı olarak, sadece tıbbi değil aynı zamanda psikolojik, sosyoekonomik, çevresel, ailesel değerlendirmeyi de gerekli kılar. Yaşlılık bir hastalık hali olmamakla beraber, birçok organ sisteminde değişik derecelerde yaşa bağlı değişiklikler husule gelmektedir. Bu nedenle bu yaş grubunda, normal yaşlılığa ait değişikliklerle, herhangi bir hastalığa bağlı oluşan bulguların çok iyi ayırt edilmesi gerekir. Aksi halde, tedavisi mümkün bir hastalığa ait bulgular, yaşlılığa bağlanarak tedavisi gecikebildiği gibi, yaşa bağlı normal değişiklikler de, bir hastalık hali olarak kabul edilerek, kişi gereksiz tedavilere maruz bırakılabilir. Diğer taraftan, organ sistemlerinin fonksiyonel cevabındaki yaşa bağlı değişiklikler, hastalıkların yaşlılarda, genç erişkinlere göre daha farklı tezahür etmesine yol açabilmektedirler. Yani yaşlılarda hastalıklar klasik belirti ve bulguları ile seyretmeyebilir. Ayrıca, çoğu yaşlıda mevcut hastalıklar kronik vasıflı olup, diğer disiplinlerdeki yaklaşımdan yine farklı olarak, birincil hedefin hastalıkların tedavisi yanında, yaşlının bedeni, zihinsel ve ruhsal fonksiyonel kapasitesini en üst düzeyde tutarak, yaşam kalitesini arttırmaktır.

    Kalp hastalıkları, hipertansiyon, diabetes mellitus, romatizmal hastalıklar (osteoporoz, osteoartrit, romatoid artrit gibi), kanser (meme, prostat, akciğer, kolon kanserleri gibi), akciğer hastalıkları (KOAH, kronik bronşit gibi), hiperlipidemi (hiperkolesterolemi gibi), serebrovasküler hastalıklar (felç gibi) yaşlılarda sık görülmektedir. Bunların yanında Geriatri Biliminin en çok ilgilendiği konulardan biri de yaşlılarda daha sık görülen ve ‘’Geriatrik Sendromlar’’ olarak ifade edilen hastalıklardır. Bu hastalıkların en önemlisi Demans (bunama, unutkanlık hastalığı da denmektedir) hastalığıdır. Demansın %60 nedeni Alzheimer Hastalığıdır ve erken tanısı çok önemlidir. Çünkü kesin tedavisi yoktur ve tanı konduktan sonra ortalama yaşam süresi 4-12 yıldır. Demansın erken tanısı ve tipinin belirlenmesini sağlayan tıbbi muayene yanında özel tanısal işlemler (nöropsikiyatrik testler, MRI gibi) bulunmaktadır. Demans gibi Depresyonda yaşlılarda sık görülen ve tedavi edilmezse intihar girişimine kadar giden kötü sonuçlar doğurabilen bir hastalıktır. Bu iki önemli hastalık dışında İdrar Kaçırma, Çok sayıda ilaç kullanma, Bası Yaraları (yatak yaraları), Beslenme Bozuklukları (iyi beslenememe), Düşmeler diğer geriatrik sendromları oluşturmaktadır.

    Yaşlı bireylerin her yönden değerlendirilmesini sağlayan yönteme ‘’Ayrıntılı Geriatrik Değerlendirme’’ denilmektedir. Bu yöntemle kişinin tıbbi değerlendirmesi yanında psikolojik, sosyal, çevresel, ailesel değerlendirilmesi yapılmakta ve hasta bir bütün olarak her yönden incelenmektedir. Diğer tanısal yöntemlerde kullanılarak bütün problemler ortaya konulmaktadır. Neticede hasta için en uygun tedavi modeli oluşturulmakta ve zaman içinde meydana gelen değişiklikler önceden tespit edilmektedir.

    Geriatrinin bir önemli özelliği de, koruyucu hekimlik vasfının ön planda olmasıdır. Özellikle 45 yaşından sonra bu yaş grubunda sık gözlenen problemler açısından kişinin, belirlenmiş protokollere göre izlenmesi ve oluşabilecek hastalıkların erken dönemde teşhis edilerek tedavilerinin yapılması birincil hedefler arasında yer almaktadır. ‘’Sağlıklı Yaşlanma’’ bugün dünyada oldukça önemli bir konuma gelmiş olup, toplumsal ve bireysel bilinçlenme ile bu yönde kişinin sağlıklı ve başarılı bir gelecek hazırlamasına katkı sağlamaktadır. Özellikle 45 yaşından sonra düzenli doktor kontrolü altında bulunmak ve muayene yanında bazı tanısal işlemler yaptırmak bazı hastalıkları önceden tespit edilmesini sağlamaktadır. Bu değerlendirmeler neticesinde kişinin tüm sağlık durumu ortaya konabilmekte ve geleceğe güvenle bakması sağlanabilmektedir.

    Yaşlanmakta olan kesim koruyucu sağlık hizmetlerinden hala istifade etmesi gereken konumdadır. Belirtildiği gibi, gelişmiş ülkelerde yaşlı nüfusa ayrılan sağlık harcamalarının boyutu yaşlı nüfusun tüm topluma oranının kat kat üstündedir. Bu durum sağlık harcamaları üzerinde denetlemelerin oldukça dağınık olduğu ülkemizin ne durumda olduğu sorusunu akla getirmektedir. Yaşlılık problemlerine uygun yaklaşım ve koruyucu sağlık hizmetleri, sağlık boyutu ile olduğu kadar ekonomik boyutu ile de önem taşımaktadır.

    Ülkemize Geriatri ve geriatrik hizmetler yönünden baktığımızda büyük bir boşluğun olduğu görülmektedir. Türkiye’de şu anda aktif olarak geriatri ile uğraşan sadece 15 tane geriatri uzmanı vardır. Bu geriatri uzmanlarının büyük çoğunluğu benim gibi tıp fakültelerinde çalışmaktadır.

    “Sağlıklı Yaşlanma” hedefine yönelik toplumsal ve bireysel bilinçlenme ile eğitim, tüm nüfusa sunulan hizmetlerin yanında yaşlı nüfusa da en iyi hizmet verebilecek sağlık düzenlemelerin sağlanması; gerekli sağlık, eğitim ve araştırma yatırımlarına kaynak yaratılması ile mümkün olabilir. Eğitim toplumun her seviyesinde sağlanmalı ve bunun için her türlü iletişim aracı ve imkan değerlendirilmelidir. Sağlık hizmetlerini ve eğitimi idame ettirecek tıp doktorlarının eğitimi ise, hem tıp fakültelerinde klinik ve preklinik dönemlerine, hem de öncelikle iç hastalıkları ve aile hekimliği olmak üzere uzmanlık programlarına geriatri/gerontoloji müfredatının yerleştirilmesi ile olmalıdır. Geriatri biliminin uzmanlık düzeyinde eğitimi ve öğretim kadrolarının yetişmesi için iç hastalıkları ihtisası sonrası geriatri uzmanlığı uygun bir yapılanma modeli gibi görünmektedir. Tüm dünya için hedeflenen sağlıklı yaşlanma amacının ülkemizde de gerçek olması için temel yaklaşım eğitimdir. Ülkemiz için en uygun yapılanma modelinin belirlenmesi, geriatri/gerontoji eğitiminin mezuniyet öncesi ve sonrası tıp eğitiminde yerini alması ve gerekli veri tabanını oluşturacak araştırmaların yapılandırılması için bu alanda artan sayıda yetişmiş öğretim elemanına ihtiyaç duyulacaktır.

    Sağlıklı yaşlanma ile mutlu, huzurlu, sorunsuz bir yaşlılık her bireyin hakkıdır.

    Doç.Dr. Hüseyin DORUK

    İç Hastalıkları ve Geriatri Uzmanı

  • Depresyon

    Depresyon

    Mutsuzluk ve/veya zevk alamama hangi seviyenin üzerinde, ne kadar süre sonra veya hangi başka belirtilerle ortaya çıktığında bir ruhsal hastalık olarak nitelendirilir?

    Mutsuzluk veya zevk alamama, ortalama günlük işlevselliğinizi (mesleki, ailevi, sosyal, akademik vs.) etkilemeye başladığında muhtemelen müdahale edilmeyi gerektiren bir durum haline gelmiş demektir. Günlük işlerinizi yapmaya başlayamamak veya ertelemek, depresyon için önemli bir belirti olabilir.

    Mutsuzluk veya zevk alamama, süreğen hale geldiyse (tanı sistemlerinde en az iki hafta olarak belirlenmiştir) depresyonda olabilirsiniz.

    Mutsuzluk veya zevk alamama ile beraber dikkatinizi toplamakta/odaklanmada zorlanma, enerji kaybı/yorgunluk/çabuk yorulma, iştahta azalma veya artma, uyku kalitesinde bozulma, suçluluk ve/veya değersizlik düşünceleri, intihar düşünceleri belirtilerinden en az dördüne sahipseniz depresyon tanı ölçütlerini karşılıyorsunuz demektir.

    Depresyonun Yaygınlığı

    Kadınlarda erkeklere göre 2 kat daha sık görülmektedir. Kadınların %10-25’inde, erkeklerin %5-10’unda depresyon görüldüğü bildirilmiştir.

    DEPRESYON TEDAVİSİ

    Amerikan Psikiyatri Birliği’nin yayınladığı DSM-5 kılavuzunda depresyon tanı kriterleri tanımlanmıştır. Buna göre temel maddeler; en az iki haftalık süre boyunca, işlevsellikte belirgin düşmeye, çökkün duygudurum veya ilgisini yitirme/zevk alamamadır. Bu temel maddelerden birinin olduğu tabloya aşağıdakilerden en az 5 tanesinin olması tanı için gereklidir. Bu alt maddeler; kilo alma/verme(diyet yapmıyorken), uykusuzluk/çok uyuma,  içsel huzursuzluğa bağlı hareketlilik/yavaşlama, bitkinlik, enerji yokluğu, değersizlik, suçluluk duyguları, konsantrasyon güçlüğü, tekrarlayıcı bir şekilde ölüm düşüncesi şeklindedir.

    Dünyada yeti yitimine neden hastalıkların başında gelen depresyon tedavi edilmediğinde intihar gibi olumsuz durumlarla sonuçlanabilir. Bu yüzden ”Artık yaşamaktan zevk almıyorum” diyen birinin depresyonda olabileceği ve acilen tedavi olması gerektiği akıldan çıkarılmamalıdır.

    İlaç tedavisinin yanında psikoterapi hastalığın iyileşmesini hızlandırmada ve tekrarının önlenmesinde gereklidir.Tedavi genellikle 6 ay kadar sürer. Hasta görüşmeleri hastanın durumuna göre haftalık veya aylık seanslar şeklinde düzenlenebilir.

  • Çocuklarda en sık görülen psikiyatrik durum: dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (dehb)

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), çocuklarda en sık görülen psikiyatrik durumlardan biridir. Etiyoloji, klinik, tedavi ve seyir hakkındaki bilimsel bilgilerin araştırmalarla artması, DEHB’nin klinikte izlemini yıllar içinde değişmiştir. DEHB’nin son yıllarda yaşam boyu bir durum olarak kabul edilmesine ve değerlendirme, tedavi ve idame için uluslararası protokoller olmasına rağmen hala birçok genç, yetişkin hayata tanı konmamış DEHB ile başlamaktadır. Bu da çocukluk çağında tanının gözden kaçırıldığı ya da yanlış tanı konulduğunu göstermektedir. Aynı zamanda bu gençlerin, yaşadıkları belirtiler ve ilişkili sorunları için en uygun tedaviyi almadıkları anlamına da gelmektedir. Birçoğu sahip oldukları potansiyele ulaşamamakta, bazıları da bu yüzden belirsiz bir geleceğe doğru ilerlemektedir. İyi haber, DEHB için geliştirilmiş olan müdahalelerin tedavi etkinliklerinin geniş olması ve DEHB’ye her yaşta müdahale edilebilmesidir. Ancak DEHB’si olan çocukların psikolojik olarak sağlıklı ve yaşam kalitesi yüksek, kendine güvenli bireyler olarak yetişkinliğe erişmelerini istiyorsak, mümkün olduğunca erken teşhis ve müdahale edilmelidir.

    Bazı bireylerde yaşla birlikte belirtiler azalır (en sık hiperaktivite ve dürtüsellik belirtileri), bazı bireylerde ise belirtiler ısrarcıdır ve yetişkin dönemde belirtilere bağlı bozulmalar görülür. DEHB’nin görülme sıklığı çocuklarda %5, yetişkinlerde %2.5 olarak saptanmıştır. Çocukluk çağında kızlara oranla 4 kat daha fazla erkek DEHB tanısı alırken, yetişkinlikte kadınların tanı alma oranları erkeklerle hemen hemen aynıdır. Bu durum, erkek çocuklarının kızlara oranla daha fazla hiperaktivite göstermesi ve böylece fark edilme ve değerlendirmeye yönlendirilme olasılıklarının daha yüksek olmasından kaynaklanıyor olabilir.

    Çocuklarda okul öncesi dönemde var olan ancak bir şekilde idare edilen bazı sorunlar bu dönemde gün yüzüne çıkabiliyor. Bunlardan birincisi öğrenmeyle ilişkili problemler; özellikle dikkat, derse adaptasyon, konsantrasyon ve öğrenme ile ilgili sorunlar çocukların akademik başarısını olumsuz yönde etkileyebilir. Sınıf içerisinde oturmakta, sınıf kurallarına uyumda sorun yaşama ile kendini gösteren hiperaktivite ve dürtüsel davranışlar ise davranış bozukluğu ile kendini gösterebilir. Bu tarz davranış ve sorunlar sadece çocuğun akademik yönden olumsuz etkilenmesine yol açmaz, bunun yanında arkadaşları tarafından dışlanmasına ve etiketlenmesine ve bu etki yoluyla özgüven sorunları ve depresyona neden olabilir.

    Bu çocuklarda görülen belirtiler; dikkat eksikliği, derse odaklanma ve dikkatin sürdürülmesinde problem, unutkanlık, eşya kaybetme, dış uyaranlarla (gürültü, kalabalık gibi) dikkatin çabuk dağılması, kendisiyle konuşulurken dinlemiyormuş gibi görünme, dikkatsiz hatalar yapma, ders sırasında konuşma, sınıfta oturmakta güçlük çekme, sürekli yerinden kalkma isteği, sonucunu düşünmeden yapılan hareketler, sabırsızlık ve lafa dalma olarak sıralanabilir.
    DEHB tanısı alan bir çocukta bu belirtilerin hepsinin bir arada bulunmayabileceğini, “Bu hastalık için alt tipler tanımlanmıştır. Birinci grupta ‘sadece dikkat eksikliği’ görülmektedir. Bu çocuklar sessiz ve sakin oldukları için genellikle okuldan hiç şikâyet gelmez. Ancak dalgın olduklarından okuldan akademik bir kazanç sağlayamazlar ve genellikle hiperaktif olan gruba göre daha geç tanı alırlar. İkinci grup ‘hiperaktivitesi olan ancak dikkatte bozulma görülmeyen grup’tur. Üçüncüsü ise ‘hem dikkat eksikliği hem de hiperaktivitenin bir arada görüldüğü mixt tip çocukların oluşturduğu gruptur. Tanı için, DEHB ile ilişkili davranış ve zorlukların kişinin işlevselliğini önemli ölçüde etkiliyor olması gerekir.

    Öncelikle bir çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanı tarafından mutlaka çocuk ve gencin DEHB olup olmadığı belirlenmelidir. Tedavi çocuğu hayati risk taşıyabilecek kazalardan koruyabilmek, gerçek akademik performansını ortaya koyma şansını sunmak, aşırı hareketlilik ve dürtüselliğinin kontrol altına alınması, tedavi edilmediğinde oluşabilecek riskli durumlardan korumak için gereklidir.

  • Çocuklarda mental retardasyon ( zekâ geriliği)

    Çocuklarda Mental Retardasyon, yani halk arasında bilinen adıyla zekâ geriliği, çocuğun bulunduğu yaşa uygun bilişsel düzeyde olmaması anlamına gelmektedir. Yani; çocuğun, yaşının getirdiği normal bilişsel işlevleri yerine getirememesi durumunu ifade etmektedir. Bireylerin sahip oldukları zekâ düzeyini belirmek için uzmanlar tarafından uygulanan testler bulunmaktadır. Zekâ geriliği, klinik muayene ve çeşitli zekâ testleri kullanılarak teşhisi konulan bir durumdur. Farklı zekâ türleri bulunmakla birlikte IQ, (sayısal zekâ) çocuğun gelişimsel düzeyine göre yapılan testler aracılığıyla bulunabilir. IQ’nun yani sayısal zekânın 70 puanının altında çıkması zekâ geriliğinin olduğunu göstermektedir.

    Yapılan araştırmalara göre zeka geriliğinin toplumda görülme sıklığı %1 ile %3 aralığındadır. Mental Retardasyon tanııs genellikle çocukluk döneminde konulmakla birlikte sosyal işlevselliği ve sosyal uyum kapasitesi yüksek olan çocuklarda daha ileri ki dönemlerde, ergenlik döneminde teşhis konulabilmektedir.

    Zekâ Geriliğinin (Mental Retardasyon) Nedenleri Nelerdir?

    Zekâ geriliğinin en önemli nedenlerinden biri; annenin hamileliğinde, doğum esnasında ve doğum sonrasında yaşadığı çeşitli hastalık, travmatikve enfeksiyonel durumlardan kaynaklanmaktadır.

    Kalıtsal hastalıklar da çocuklarda zekâ geriliğinin en önemli nedenlerinden biridir.

    Annenin gebelik döneminde alkol, uyuşturucu ve ilaç gibi maddeler kullanmış olması.

    Doğum esnasında; bebeğin oksijensiz kalması, kordon dolanması gibi olumsuz durumların yaşanması.

    Mental Retardasyonun, sosyal, psikolojik, biyolojik ve genetik kaynaklı nedenlerin birleşiminden kaynaklı bir bozukluk olduğu uzamanlar tarafından dile getirilmektedir.

    Zekâ Geriliğinin Çeşitleri Nelerdir?

    Uzmanlar tarafından yapılan zekâ testleri kullanılarak, bu testlerden alınan puanlar sonucunda Zekâ Geriliğinin 4 alt çeşiditanımlanmıştır.

    Hafif Derecede Zekâ Geriliği IQ Puanı= 50-55 ile 70 arası
    Orta Derecede Zekâ Geriliği IQ Puanı= 35-40 ile 50-55 arası
    Ağır Derecede Zekâ Geriliği IQ Puanı= 20-25 ile 35-40 arası
    İleri Derecede Zekâ Geriliği IQ Puanı= 20-25 in altında

    Mental Retardasyon Tanısı Nasıl Konulur?

    Zekâ Geriliği tanısı, psikiyatrist ve psikoloğun ortak çalışması sonucu konulmaktadır. Çocuk, çocuk psikiyatristi tarafından yapılacak olan klinik ve psikiyatrik muayene sonucunda zekâ geriliğinin belirti ve bulgularını taşıyor ise ve aynı zamanda uzman psikolog tarafından yapaılacak olan çeşitli zekâ testleri sonucunda düşük IQ puanı durumu ortaya çıktığında tanı konulmuş olur. Türkiyede sıklıkla uygulanan zekâ testleri; Standford-Binet Zekâ Ölçeği, Weschler Çocuklar İçin Zeaka Ölçeği ( WISC-R) dir. Bu testler dışında ayrıca çocuklar için gelişimsel testler de tanı konulmasında kullanılmaktadır. Bu testler dışında ayrıca çocuklar için gelişimsel testler de tanı konulmasında kullanılmaktadır.

    Mental Retardasyonun Tedavisi Nedir?

    Zekâ Geriliğinin ortaya çıkma nedeni başka bir hastalığın varlığı ise, öncelikle hastalığa ilişkin tedavilerin yapılması gerekmektedir.

    Zekâ Geriğinde temel tedavi “Eğitim” Eğitim teknik ve yöntemleri kullanılarak çocuğun sosyal işleveselliğini sağlayarak, çocuğu yeniden topluma kazandırmak gerekmektedir.

    Çocuğa letişim becerileri kazandıracak eğitimler uygulayarak çocuğun yaşam kalitesi arttırılabilir.

    Çocuğuna “Zekâ Geriliği” tanısı konan ebeveynler, “Aile Terapisi” alarak bu durumla baş etme yolunda uzman desteği alabilirler.

  • Yetişkinlerde Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Yetişkinlerde Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) çocukluk çağında başlayan, etkisi tüm bir yaşama yayılabilen, süreğen bir nöropsikiyatrik bozukluk olarak tanımlanır.

    Psikiyatri Derneği Yetişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Bilimsel Çalışma Birimi Türk toplumundaki DEHB yaygınlığının çocuklukta % 8, ergenlikte % 6 ve yetişkinlikte yüzde % 4 olduğunu belirtmektedir (Tufan ve Yaluğ, 2010).

    Son zamanlara kadar, dikkat eksikliği ve hiperaktivitenin bir çocukluk çağı sorunu olduğu ve yetişkinlikte ortadan kaybolduğu düşünülürdü. Ancak yapılan çalışmalar ve klinik gözlemler, bu sorunun yetişkinlikte de devam ettiğini göstrmiştir (Biederman ve ark., 2007)

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) aşırı hareketlilik, dikkat sorunları ve dürtüsellik (istekleri erteleyememe) belirtilerinin görüldüğü bir sorundur. Bir çocukta bu bozukluğun tanısının konabilmesi için belirtilerin yedi yaşından önce görülmeye başlamış olması gereklidir. Ayrıca dürtüsellik, dikkat eksikliği ve hareketlilik belirtilerinin çocuğun yaşamını, kişilerarası ilişkilerini veya okul hayatını olumsuz biçimde etkileyecek düzeyde olmalıdır (APA, 2000).

    Uluslararası sınıflandırma sistemi DSM-IV tanı ölçütlerine göre tanı üç ayrı grupta ele alınmaktadır.

    1. Dikkat, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik problemi olanlar;
    2. Sadece dikkat problemi olanlar;
    3. Sadece aşırı hareketlilik ve dürtüsellik problemi olanlar.

    DSM IV Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite/ Aşırı Hareketlilik Bozukluğunun Tanı Ölçütleri:

    a) Dikkatsizlik 
    1. Çoğu zaman dikkatini ayrıntılara veremez ya da okul ödevlerinde, işlerinde ya da diğer etkinliklerinde dikkatsizce hatalar yapar, 
    2. Çoğu zaman üzerine aldığı görevlerde ya da oynadığı etkinliklerde dikkati dağılır, 
    3. Doğrudan kendisine konuşulduğunda çoğu zaman dinlemiyormuş gibi görünür, 
    4. Çoğu zaman yönergeleri izlemez ve okul ödevlerini, ufak tefek işleri ya da iş yerindeki görevlerini tamamlayamaz (karşıt olma bozukluğuna ya da yönergeleri anlayamamaya bağlı değildir), 
    5. Çoğu zaman üzerine aldığı görevleri ve etkinlikleri düzenlemekte zorluk çeker, 
    6. Çoğu zaman sürekli zihinsel çabayı gerektiren görevlerden kaçınır, bunları sevmez ya da bunlarda yer almaya karşı isteksizdir, 
    7. Çoğu zaman üzerine aldığı görevler ya da etkinlikler için gerekli olan şeyleri kaybeder (örn. Oyuncaklar, okul ödevleri, kalemler, kitaplar ya da araç-gereçler), 
    8. Çoğu zaman dikkati dış uyaranlara kolaylıkla dağılır, 
    9. Günlük etkinliklerinde çoğu zaman unutkandır. 

    b) Hiperaktivite/ Aşırı hareketlilik 
    1. Çoğu zaman elleri, ayakları kıpır kıpırdır ya da oturduğu yerde kıpırdanıp durur, 
    2. Çoğu zaman sınıfta ya da oturması beklenen diğer durumlarda oturduğu yerden kalkar, 
    3. Çoğu zaman uygunsuz olan durumlarda koşuşturup durur ya da tırmanır (ergenlerde ya da erişkinlerde öznel huzursuzluk duyguları ile sınırlı olabilir), 
    4. Çoğu zaman, sakin bir biçimde, boş zamanları geçirme etkinliklerine katılma ya da oyun oynama zorluğu vardır, 
    5. Çoğu zaman hareket halindedir ya da bir motor tarafından sürülüyormuş gibi davranır, 
    6. Çoğu zaman çok konuşur.

    c) Dürtüsellik
    1. Çoğu zaman sorulan sorunun tamamlanmasını beklemeden cevabını verir, 
    2. Çoğu zaman sırasını bekleme güçlüğü vardır, 
    3. Çoğu zaman başkalarının sözünü keser ya da yaptıklarının arasına girer.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanısının konulabilmesi için, yukarıda yer alan belirtilerin 7 yaşından önce başlaması, en az 6 aydan beri devam ediyor olması ve en az iki ortamda (okulda ve evde) görülüyor olması gerekir (APA, 2000).

    Yetişkinde DEHB, yakın zamana kadar çok az klinisyenin üzerinde eğitildiği bir alandı. DEHB belirtisi gösteren bir yetişkine, genellikle çift kutuplu duygudurum bozukluğu, kişilik bozukluğu, atipik depresyon veya antisosyal gibi tanılardan biri verilirdi çünkü bu hastalık psikiyatri ve psikolojide depresyon ya da panik bozukluğu kadar iyi tanınan bir hastalık değildi (Tınaz, 2004). Ancak günümüzde net bir tanı kriteri olmamasına rağmen, klinik gözlemler bize DEHB tanısı hakkında fikir verebilmektedir.

    Yetişkinlerdeki dikkat eksikliği ve hiperaktivite hareketlilikten öte başka türlerde kendini göstermektedir. DEHB yetişkinlerde sıklıkla;

    • Randevularını veya yapmak zorunda olduğu işleri unutma,

    • Birçok basamağı içeren işleri yapmakta zorlanma,

    • Bir işe ya da projeye başlamakta ve bitirmekte zorlanma,

    • Oyalanma,

    • Erteleme eğiliminde olma,

    • Bilgilere öncelik vermede zorlanma, 

    • Çabuk sıkılma ve sabırsızlık,

    • Sıklıkla yerinde duramama,

    • Huzursuzluk hissi yaşama, 

    • Zamanını verimli kullanamama,

    • Evde ve iş yerinde eşyalarını bulamama, yanlış yere koyma,

    • Sonuçlarını düşünmeden konuşma gibi belirtiler göstermektedir.

    Yaşın ilerlemesiyle birlikte görülme sıklığındaki azalma aslında rahatsızlık belirtilerinde azalma olduğuna işaret eder. Sıklıkla belirtiler tamamen ortadan kalkmamıştır. Dönemin özelliklerinin de eklenmesi nedeniyle özellikle ergenlerde bozukluğun varlığı riskli sağlık davranışlarının tavan yapmasına ve ileriye doğru kalıcı zararlara yol açmaktadır. Yine de iyi bilinen aşırı hareketlilik ve sonuçlarını düşünmeden yani dürtüsel davranışlarda bulunmanın zaman içerisinde azalma eğiliminde olduğu söylenebilir.

    Ancak bu azalma eğilimine rağmen erişkin DEHB olan bireylerde

    • Bir işe başlayamama,

    • İş yerinde verimsizlik

    • Kötü zaman yönetimi,

    • Çok sayıda işe başlanmasına rağmen birçoğunu bitirememe,

    • Bir toplantı boyunca oturamama,

    • Stresle baş edememe

    • Öfke atakları,

    • Aklına ilk geleni söyleme eğilimi,

    • Kötü şoförlük sorunları

    • Evlilik ve sorumluluklarının idaresi ile ilgili yoğun sorunlar sıklıkla ortaya çıkmakta ya da sürer gitmektedir. Bu bozukluk yetişkinlerde ele alınırken çocukluk döneminden farklı olarak yetişkin yaşamının karmaşıklığı gözetilmeli ve yaşla birlikte belirtilerdeki değişime önem gösterilmelidir.

    DEHB sadece bireyin kendisini  değil çevresini ve ailesini de olumsuz etkilemektedir. Riskli sağlık davranışları açısından tehdit altında olan ergen ve genç yetişkinlerde DEHB varlığında kötü akran ilişkileri, kendine güven kaybı, okul ve iş başarısında düşüklük, davranış bozuklukları, antisosyal bozukluk, alkol-madde kötüye kullanımı, depresyon gibi  psikiyatrik eş tanılar gözlenir (Tınaz, 2004). Tedavi edilmediğinde süreklilik gösteren bu rahatsızlığın doğru bir şekilde tanısının konup uygun tedavilerin alınması oldukça önemlidir. Önlenebilir kayıplara engel olabilmek için rahatsızlık fark edildiğinde tüm tedavi imkânları kullanılarak.