Etiket: Tanı

  • Tıkayıcı damar hastalıkları

    Tıkayıcı beyindamar hastalıklar veya yol açtığı sonuç olarak strok, beyin dolaşımındaki herhangi bir patoloji sonucu sinir sistemi fonksiyonlarındaki anormallik olarak tanımlanabilir. Ölüme neden olan hastalıklar arasında 3. hatta bazı yazarlara göre 2. sırada yer alan, en sık uzun dönem sakatlığa yol açan bir hastalık grubudur. Strok veya daha geniş tanımlamayla serebrovasküler olay, beyin veya beyine giden kan damarlarını etkileyen herhangi bir olay nedeniyle genellikle akut ve fokal nörolojik rahatsızlıklara yol açan olayı tanımlar. Strok iskemik ve kanamalı olarak iki sınıfa ayrılır. İskemik strok bu hastalığın %80’ini oluşturur. İskemik strok, beyin damarı veya beyine giden bir damarın tıkanmasıyla beslediği beyin bölgesinde gerekli oksijen ve şekerin azalmasına ve fonksiyonlarının kaybına yol açar. Kanamalı strok ise beyin dokusu içi veya subaraknoid denilen beynin araknoid adı verilen zarlarının arasına olan kanama şeklindeki olayla, benzer hasara yol açar. Bu hastalığın bir çok nedeni vardır. Bunlar;

    – Büyük damar aterotrombotik tıkanma : Beyni besleyen büyük veya orta boy damarlardaki tıkanmadır. Bu tür tıkanma, karotis denilen beyne giden en büyük boyun damarlarında ateroskleroz denilen plağın büyümesi, damar duvarını daraltması, yerinden kopup beyne daha yakın veya beyin içerisindeki damarlarda bir tıkanma oluşturması gibi safhalardan oluşur. Hastaların yaklaşık %20’sinde bu neden bulunur.

    – Küçük damar laküner tıkanma : Hastaların %40’ı bu gruptandır. Beyin içerisindeki küçük damarlardaki tıkanmayla oluşur. Beyinde önemli yapılar olan, bazal ganglionlar, internal kapsül ve beyin sapı gibi derin yapılarda küçük enfarkt alanları oluşturur. Enfark sonrası oluşan alana da “lakün” adı verilir.

    – Kardiyoembolik tıkanma : Serebrovasküler tıkanmalar içinde %20’lik bir orandan sorumlu olan patolojidir. Daha çok orta boy beyin damarlarını ve beynin arka kısmını besleyen vertebrobaziler sistem denilen orta boy damarları tıkar. Yarısından fazlası atrial fibrilasyon denilen bir kalp hastalığı sonrası oluşur.

    – Diğer sebeplere bağlı tıkanma : %20’lik kısmı oluşturur. Damar disseksiyonu, Fibromuskuler displazi, Moya Moya gibi hastalıklar sayılabilir.

    Kan akımı sinir hücreleri için gereken kritik seviye altına inince, zincirleme bir biyokimyasal süreç başlar ve belli bir bölgedeki hücre ölümüyle sonuçlanır. Sonucunda klinik bulgular iskemi derecesine, etkilenen bölgenin hacmine, bu bölgenin fonksiyonel özelliklerine ve etkilenim süresine bağlı olarak değişebilir. Ancak başağrısı, hastaların %25’inde görülür ve en yaygın ortak bulgudur. Beyinin çok büyük bir bölgesini ilgilendiren bir iskemi (oksijensiz bölge) oluşursa, yaygın iskemi, küçük bir alanda oluşursa fokal iskemiden söz edilir. Tıkayıcı damar hastalıkları nedeniyle sıklıkla karşılaşılan 4 ana klinik tablo oluşur;

    1- Transient (geçici) iskemik atak (TİA) : 24 saatten az süren geçici nörolojik bozukluklar söz konusudur. Çoğunluğu 10-15 dakika sürer, bu nedenle tanı sadece hikayeye dayalı kalabilir. Başdönmesi, yürüme bozukluğu, konuşma bozukluğu, tek taraflı görme bozukluğu ve bazen tek taraflı kuvvet kayıpları en çok oluşan bulgulardır. Bir kaç defadan fazla olan TİA ilerdeki tam bir strokun (%20-80 arası oranlar bildirilmiştir) habercisi olabilir.

    2- Geri dönüşlü iskemik nörolojik defisit : 24 saatten fazla sürüp, 3 haftadan önce bulguları tamamen düzelen klinik durumlar için kullanılır. Çoğunlukla kardiolojik kaynaklı emboli suçlanmaktadır. İleride tam stroke olma riski vardır.

    3- İlerleyici strok : Fokal iskemik bulguların dakikalar veya saatler içinde kötüleşmesi durumu için kullanılan terimdir. Başlangıçta etkilenen alanın genişlemesiyle oluşur. Bu durum genellikle 48 saat içinde tamamlanır. Beynin arka kısmını besleyen sistemde daha uzun sürebilir.

    4- Tamamlanmış strok : Stabilleşmiş iskemik nörolojik defisitler vardır. Embolik stroklar ani başlar, maksimum nörolojik bozukluk erken oluşup tamamlanır ve iyileşme saatler, günler veya aylar sürebilir. Bu tip hastalar çoğunlukla tamamlanmış strok ve defisitli bir şekilde uykudan uyanırlar.

    5- Genç erişkinde strok : Diabetik veya hipertansif olmayan 40 yaş altı bir insanda strok ihtimali çok azdır. Bu yaş grubu strokta en sık sebep kalbe ait embolidir. Ancak kokain başta olmak üzere uyuşturucu kullanımı, arterial disseksiyon, fibromuskuler displazi ve koagülasyon bozuklukları akla nadir de olsa gelmelidir.

    Erken tanı konulması çok önemlidir. Bu hastalıkla karışacak diğer hastalıkların ekarte edilmesi gerekir. Bunlar, beyin tümörleri, abse-ensefalit gibi beyin enfeksiyonları, nöbet sonrası durum (postiktal durum), travma, subdural hematom, histeri, kontüzyon, şeker yüksekliği, şeker düşüklüğü, kalple ilgili fonksiyon bozuklukları gibi hastalıklardır. Tanı koymak için çeşitli kan tahlilleri, beyin tomografisi, beyin MRI’ı, doppler USG’ler, MRI anjiografi, gibi tekikler yapılır.
    Tedavi için ilk başta, akut strokun acil tedavisi gerekir,uzun dönemde ise, şeker hastalığı, hipertansiyon, atrial fibrilasyon, kolesterol yüksekliği, sigara-alkol aşırı tüketimi ve fiziksel inaktivite gibi faktörlerin elimine edilmesi önerilmektedir. Bunun dışında altta yatan sebeplerin tedavisi, önleyici tedavi, cerrahi ve endovasküler cerrahi tedaviler uygulanabilir. Herhangi bir kolda veya bacakta felç gibi nörolojik bozukluklar oluşmuş ise fizik tedavi ve rahabilitasyon tedavileride uygulanabilir.

  • Bbeyin kanamaları!!

    Beyin kanaması , beyin dokusu içine (intraserebral) ya da onu çevreleyen zarlar ve kemik arasına (subaraknoidal, subdural, epidural) olan kanamayı ifade eder. Bu kanamaların tümü travmatik yani herhangi bir nedenden dolayı beyne alınan darbe sonrası olabileceği gibi,hipertansiyon ve başka sistemik herhangi bir hastalık neticesinde de ortaya çıkabilmektedir.

    İNTRASEREBRAL KANAMALAR:
    Beyni besleyen damarların, özelliklede belirli bölgelerdeki küçük damarların cidarında yırtılma sonucu, kanın beyin içine sızması ve beyin dokusunu tahrip etmesidir. Her yıl yaklaşık olarak 100.000 kişi içinde 12-15 olgu görülmekte ve bu oran 40 yaş üzerinde artmaktadır.Erkek, kadın oranı 11,67’dir.Risk faktörleri hipertansiyon,amyloid anjiopati,travma, alkol ve nikotindir.Bunların yanında tedavi amacıyla kulanılan aspirin, nonsteroid antienflamatuarlar ve trombolitik ajanlar da neden olabilmektedir.. Beyin damarları yaş ilerledikçe yıpranırlar ve elastiki özelliklerini kaybederler. Hipertansiyon ve amyloid anjiopati gibi hastalıklar neticesinde elastikiyetini kaybetmiş bu damarların cidarları yırtılır ve kan beyin dokusu içine sızar. Bu kan beyin dokusu içerisinde birikerek kitle etkisi oluşturur ve beyin dokusunu tahrip eder. Aynı zamanda bu kitle etkisi beynin dolaşım sistemini de bozarak iskemiye neden olur.
    Klinik olarak genellikle tek taraflı kuvvet kaybı, başağrısı ve bilinç değişiklikleri ile ortaya çıkar.Bunun yanında konuşma bozukluğu, nöbet, bulantı, kusma da görülebilir.
    Ön tanı için ayrıntılı bir hikaye alınmalıdır. Radyolojik tetkiklerden bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme yöntemleri tanıda kullanılır. Kısa süreli olması ve daha iyi tanı koyduruculuğu nedeniyle bilgisayarlı tomografi daha çok tercih edilmektedir.
    Tedavide ilk yapılması gereken hastanın hayati fonksiyonlarını korumaya yönelik, solunum ve dolaşım sisteminin idamesini sağlamaktır. Kanamanın büyüklüğü, beyindeki lokalizasyonu, hastanın nörolojik tablosu değerlendirilerek tedavinin cerrahi ya da medikal yapılacağına karar verilir. Cerrahi olarak yapılacak tedavi beyin dokusunda birikmiş ve kitle etkisi yaratan kanın boşaltılması, kanamanın durdurulmasıdır. Medikal tedavi olarak da kafa içi basıncını azaltacak ve kanama etrafında oluşan ödemi azaltmaya yönelik kullanılacak ilaçlardır. Hastanın nöbet geçirmesini engelleyen antiepileptik ilaçlar da koruyucu olarak başlanır.

    SUBARAKNOİD KANAMA:

    Beyni çevreleyen araknoid zarı altına olan kanamalardır. Görülme sıklığı 10-16100000 dir. Risk faktörleri ailesel, sigara, alkol,hipertansiyon,oral kontraseptif, kokain,amfetamin gibi ilaç alışkanlıklarıdır. Sebep olarak en sık anevrizma, bunun yanında hipertansiyon, ateroskleroz, arteriovenöz malformasyonlar, beyin tümörleri, kanama bozuklukları, ensefalit, menenjit, meningoensefalit, antikoagülan tedavi komplikasyonları, kafa travması ve bilinmeyen nedenli olanlardır.
    Bulgular en sık olarak şiddetli başağrısı ve ense sertliğidir. Bunun yanında bulantı,kusma,başdömesi,çift görme,nöbet, şuur bulanıklığı ve eşlik edebilecek olan intraserebral kanamaya ait bulgular olabilmektedir. Tanı ilk başta hızlı sonuç veren bilgisayarlı tomografi ile kanamanın tespit edilmesidir. Kanamanın tespitinden sonra yapılması gereken beyin damarlarını görüntülemeye yönelik yapılacak olan anjiografidir.
    Şayet anjiografi neticesinde anevrizma tespit edilir ise o zaman yerleşim ve konfigürasyonuna göre cerrahi veya endovasküler yöntemlerle anevrizmanın dolaşım dışı bırakılması gerekir.
    Tüm gelişmelere rağmen günümüzde bu hastaların %25-30’u hastaneye gelemeden kaybedilmekte, geriye kalanların ise %30-50 kadarı kurtarılamamaktadır.

    EPİDURAL HEMATOM:

    Travmaya bağlı meydana gelen beynin kalın zarı (dura) ile kemik arasında olan kanamalardır. Travma sonrası dura üzerindeki damarların zedelenmesi sonucu oluşurlar,genellikle kafatası kemiğindeki bir kırık buna eşlik eder. Tüm kafa travmalarının %0,2-0,6 sında görülürler. Klinik üç şekilde karşımıza çıkar, birincisi lucid interval (şuurun açılıp kapanması) , ikincisinde şuur tamamen kapalıdır ve hiç açılmaz, üçüncüsünde bilinç bulanıklığı şeklindedir. Tanı bilgisayarlı tomografi ile konur,manyetik rezonans görüntüleme de tanıda kullanılabilir,ancak bilgisayarlı tomografi çok daha erken sonuç vermesi ve zamanın hayati önem taşıması nedeniyle tercih edilmektedir.
    Tedavi dura ile kemik arasında biriken kan miktarı ve beyne yaptığı basının derecesine göre takip veya cerrahidir. Eğer çok az bir miktarda kan birikimi varsa hasta çok yakın gözlem altında tutularak takibe alınabilir. Karar cerrahi ise çok hızlı bir şekilde uygulanmalıdır. Cerrahi olarak dura ile kemik arasındaki kan boşaltılır ve kanama odağı bulunarak durdurulur. Cerrahi tedavi sonrası sonuçlar yüzgüldürücüdür. Tedavi sonrası alınan iyi sonuç %55-89 arasında, mortalite %5-29 arasında değişmektedir.

    SUBDURAL HEMATOM

    Kafa travması geçiren hastaların %8-57’sinde subdural hematom görülmektedir.Dura ile beyin dokusu arasında olan damarların zedelenmesine bağlı oluşan kan birikimidir. Subdural hematomlu vakaların %50’sinde beyinde ek olarak başka patolojiler de vardır. Genellikle hastalar çok ciddi nörolojik bozukluklarla gelirler ve %50 hastada şuur kapalıdır. Tanıda en iyi yöntem bilgisayarlı tomografidir,manyetik rezonans görüntüleme de tanı koydurabilir.
    Kitle etkisi olan ve nörolojik bozukluk yapan hematomlarda tedavi cerrahidir. Cerrahi olarak beyin ile dura arasındaki birikmiş olan kan boşaltılır ve kanama odağı bulunarak kontrol altına alınır. Mortalite oranı %42-90 arasında değişmektedir,bu oran epidural hematomlara nazaran çok daha yüksektir.

  • Otizmin farkında mısınız?

    Nedir?

    Otistik Spektrum Bozukluğu, çocukluk çağında ortaya çıkan ve bireyin tüm yaşamını etkileyen, beynin gelişimsel bir bozukluğudur.

    Otistik Spektrum Bozukluğu, bireyin dış dünyadaki uyaranları algılaması ve bunları düzenleyip kullanması ile ilgili nörolojik bozuklukları kapsar. Bu terim, otizmin, ağır seyreden ilerleyici formlarının yanında hafif ve atipik şekilleri de içeren bir grup bozukluğu ifade eder.

    Nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte, beyin yapısı ve fonksiyonlarıyla ilgili giderek artan veriler, bu bozuklukların birçok sorundan etkilendiklerini göstermektedir.

    Erkeklerde kızlara oranla 3-4 kez daha sık görülmektedir. Genetik bir hastalık olduğu bilinmekte, birden fazla genin çok yönlü etkilendiği; yapısal, çevresel etkenlerin, anne ve doğum öncesine bağlı faktörlerin de, gelişiminde rol oynadıkları düşünülmektedir.

    Son yıllarda elde ettiğimiz kanıtlar, daha önce nadir görüldüğü sanılan bu hastalık grubunun çok daha sık, yaklaşık 100 veya 150’de 1 oranında olduğunu ortaya koymuştur. Bu, her gün hastane polikliniklerinde görülen birçok çocuğun aslında bu bozukluğa sahip olduğunu, ancak hiçbirine tanı konmadığını gösteren çok düşündürücü bir durumdur. Gerçekten de olguların ancak %10’una tanı konulduğu düşünülmektedir.

    Halen nedenleri ve kesin tedavisi tam olarak ortaya konamamış olan bu hastalık grubuyla mücadelede en önemli olan, onu tanımaktır.

    Belirtiler

    Otistik Spektrum Bozukluğu’nu tanımlamak için kullanılan birçok davranış özelliğinin tümü bir hastada bulunmaz ve aynı kişide belirtiler zamanla değişkenlik gösterebilir. Küçük çocuklarda ve hafif belirtilerle seyreden tiplerde ise Otistik Spektrum Bozukluğu’nu ayırt etmek daha da zordur.

    Erken belirtileri, çoğunlukla taklit yeteneğinin olmaması ve iletişime yönelik jestlerin gelişmemesi şeklindedir. Otistik belirtiler, hastaların yaklaşık üçte birinde genel olarak bir yaşından sonra, görece sağlıklı bir dönem sonrasında kendini belli eder.

    Göz temasının kurulamaması şeklinde farkına varılan, karşılıklı dikkatin gelişmemesi özellikle bebeklik döneminde saptanabilecek, önemli bir belirtidir.

    Konuşma gecikmesi, ve sesli uyaranlara cevapsızlık genellikle doktora başvuru sebepleridir. Bu çocuklarda, konuşma başladıktan sonra da dil gelişimi yeterli seviyeye ulaşmaz. Tekrarlayıcı davranışlar, ilgi ve aktivitelerinde sınırlılık, takıntılı davranışlar, dış uyaranlara karşı anormal tepkiler veya kayıtsızlık görülür

    Duygusal tepkilerin, gülümsemenin olmaması, ağrıya ve fiziksel yaralanmaya tepkisizlik, kendine zarar verme de sayılabilir.

    %10’u ise bazı konularda üstün özellikler gösterirler. Matematik, müzik gibi alanlarda ve belleğe dayalı uğraşlarda çok gelişmiş becerilere sahip olabilirler. Bir kısmı, çok küçük yaşta okumayı öğrenebilir.

    Tanı Otistik Spektrum Bozukluğu’nda laboratuar tetkikleri ve görüntüleme yöntemleri açısından tanı koydurucu olan belli bir bulgu mevcut değildir ve doğru tanıyı koymanın en önemli yolu klinik belirtilerdir.

    Ancak, manyetik rezonans görüntülemesinde (MRG) gri ve beyaz madde hacimlerindeki anormallikler ve elektroensefalografi (EEG) deki paroksismal bozukluklar önemlidir.

    Görme ve işitme kusurları, epilepsi, zeka geriliği, hipotiroidi, fenilketonüri, ağır dikkat kusuru ve diğer organik beyin sendromları gibi Otistik Spektrum Bozukluğu ile karışabilen veya eşlik eden diğer tıbbi sorunları tespit etmek için metabolik tetkikler (kan ve idrar tahlilleri), odyometri, kromozom analizleri ve nöropsikolojik testler uygulanabilir.

    Güvenilir tanı konulması için, çocuğun belli aralıklarla farklı ortamlarda değerlendirilmesi uygundur. Kesin tanı koydurucu bir ölçüt bulunmamakla birlikte, yaşamın ilk yıllarında taramanın yapılması için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir. Ülkemizde, bu amaçla Bayley Bebekler için Gelişim Ölçeği I ve II Formları, Bayley Çocuklar için Nörolojik Tarama Skalası, Ankara Gelişim Envanteri ve Denver Gelişim Tarama Testi kullanılmaktadır.

    Yine de, tanının ancak Otistik Spektrum Bozukluğu’nun akla getirilmesiyle konulabileceği, bu hastalık grubunun özeklikleri hakkında anne-babaların, hekimlerin, öğretmenlerin bilinçli olmalarının çok önemli olduğu unutulmamalıdır.

    Tedavi Seçenekleri: Otistik Spektrum Bozukluğu, erken tanı ve zamanında müdahalenin hayati önem taşıdığı bir hastalık grubudur. En önemli tedavi, çocuğa uygulanacak olan yoğun eğitimdir.

    Konuşma ve dil terapisi, uğraşı terapisi, duyu entegrasyonu, egzersiz, fizik tedavi, ve davranışsal terapiler, hastalığın ağırlığına ve her çocuğun özel durumuna göre belirlenmelidir.

    Beyin gelişiminin daha hızlı olduğu ilk 5 yaş içinde yapılması sağlanan bu tedaviler, çocuğun ilerleyen yaşlarda yaşıtlarına yaklaşmasını sağlayacaktır. Hafif otistikler zamanla konuşabilir, göz teması kurup normal eğitim alabilirler. İletişim kurmayı öğrendikçe başkalarıyla iletişim geliştirmeyi öğrenebilirler.

    Maalesef, Otistik Spektrum Bozukluğu’nun kökenine yönelik bir ilaç tedavisi halen mevcut değildir. Fakat, belirtileri hafifletmek, depresyon veya nöbet gibi sorunları gidermek için çeşitli ajanlar kullanılabilmektedir.

    Sakinleştiriciler, antidepresanlar, antiepileptikler, opioid antagonistleri, metilfenidat, B6 vitamini bunlardan bazılarıdır.

    Beyin yapısı ve fonksiyonları daha iyi anlaşıldıkça Otistik Spektrum Bozukluğu’nu temelden ortadan kaldırmaya yarayacak tedaviler gündeme gelecektir. Ancak önümüzdeki uzun vadede, erken tanı ve eğitim, tedavinin en önemli kısmını oluşturacaktır.

    Prof. Dr. Erol Taşdemiroğlu

  • Fibromiyalji ve tanı kriterleri

    Fibromiyalji, yaygın kas iskelet sistemi ağrısı ile karakterize romatizmal ağrı sendromudur.

    Romatizmal hastalıklar içerisinde en sık karşılaşılan ikinci hastalıktır.

    Toplumun yüzde 3’ünde görülen fibromiyalji sendromu kadınlarda erkeklere göre üç kat daha sık görülmektedir. Sıklıkla 40-60 yaş grubu kadınları etkilemektedir.

    Psikojenik romatizma, non-artikuler romatizma, muskuler romatizma, yumuşak doku romatizması ve miyofibrozitis terimleri de bu sendromun tanımlanmasında sıklıkla kullanılmıştır

    Fibromiyalji tedavi edilmediğinde yaşam kalitesinde düşüş ve işgücü kaybına neden olur.

    Bedensel yakınmalar ön planda olup yapılan fiziksel muayene ve laboratuvar tetkiklerinde hastalık tablosunu açıklayacak bulgu saptanamamaktadır.

    Fibromiyalji tanı kriterleri:

    Ağrı: Bu tanı kriteri fibromiyalji hastalarının yaklaşık %97 kadarını etkiler. Ağrı bu hastalığın karakteristik özelliğidir. En az 3 ay devam eden yaygın ağrı olmalıdır. Hastada ağrıyı açıklayacak başka bir tanı olmamalıdır. Ayrıca hastaların tıbbi destek almasını sağlayan etken ağrıdır. Eklem romatizması ağrılarından farkı, fibromiyalji ağrısının tüm vücutta etkili olmasıdır. Ağrı çoğu hastada gelip geçici olur, vücutta gezinir. Stresli zamanlarında ağrılarının artma ihtimali çok yüksektir. Hastaların ağrı eşiği yüksektir.

    . Konsantrasyon sorunları, hafızayla ilgili sorunlar

    . Anksiyete, Depresyon

    . Baş ağrısı: Hastaların %70 kadarında migren türü kronik baş ağrısı görülür.

    . Yorgunluk: Hastalarda yorgunluk sürekli, kısıtlayıcı, geçmeyen şekilde hissedilir. Yeterince uyku uyuyan hastalar bile yorgunluk hisseder.Sabah dinlenmeden kalkarlar.

    . Sabah sertliği: Sertlik vücutta geniş alanı kapsayabilir. Sırtı, kol ve bacak kaslarını, eklemleri etkileyebilir. Hastalar güne başlamadan önce gevşeme ihtiyacı hisseder. Bu sorun bazılarında birkaç dakika sürerken, bazılarında yarım saate hatta gün boyu kadar etkili olabilir. Fibromiyalji hastalığında hissedilen sabah sertliği oldukça ağrılı olur.

    . İrritabl bağırsak sendromu: Fibromiyalji hastalarında kabızlık, karın ağrısı, ishal, kusma, gaz sorunları sıkça görülür.

    . Adet döneminde ağrılı kramplar: Bu sorun hastalarda %30-40 oranında etkili olur.

    . Ağrılı hassas noktalar: Fibromiyalji tanı kriterleri arasında ağrıya, sancıya eşlik eden, parmakla bastırıldığı zaman acı hissedilen hassas noktalar olabilir. Dokuz çift(18) hassas noktanın 11’inde hassasiyet saptanması ile fibromiyalji tanısı konmaktadır.

    . Ellerde, kol ve bacaklarda, ayaklarda şişme, uyuşma ve karıncalanma olması

    . İdrar sorunları: Hastaların dörtte birinde acilen idrara çıkma, idrar tutamama, ağrılı idrar gibi sorunlar ortaya çıkabilir

    . Uyku sorunları

    Fibromiyalji Nedenleri

    1. derece yakınlarında fibromiyalji görülen kişilerin bu hastalığa yakalanma riski 8 kat fazladır. Özellikle çocukluk çağlarında geçirilen fiziksel ve duygusal travmalar fibromiyalji için büyük risk faktörleri arasında kabul edilir.

    Mükemmeliyetçi ve işkolik kişilik yapısı da fibromiyalji hastalığına yakalanma nedenleri arasında gösterilebilir. Hastalar çok titizdir ve duygu durumları çok çabuk değişir. Mutsuzluk ağrıları artıran bir faktör olduğu için yaptığı işten memnun olmayanlar da stresli mesleklerde çalışanlar kadar fibromiyalji olma riskine sahiptir.

    Stresten arındırılmış, düzenli bir yaşam, dengeli beslenme, egzersiz ve düzenli uyku tedavinin en önemli anahtarlarıdır.

    Fibromiyaljide Akupunktur Tedavisi:

    Akupunktur endorfinlerin artışına neden olarak kişide ağrıyı azaltır ve rahatlama oluşturur. Kasları gevşetir. Mutluluk hormonunun artışını sağlar. Uykuyu düzenler. Ağrıların azalmasında, yorgunluğun giderilmesinde ve depresyonun düzelmesinde etkilidir.