Etiket: Süreç

  • 2 Yaş Bir Sendrom mu?

    2 Yaş Bir Sendrom mu?

    2 yaş çocuğum bebeklikten çıkıp kendisini ispatlama evresidir, kendi kimliklerini ilişkin giderek artan bir farkındalığa ulaşırlar. 2 yaş dönemi çocuğu yürümeye koşmaya ve kendi benliğini çevresinden ayrı olarak algılamaya başlar. Kendi benliğinin farkına ulaşmaya başlayan çocukların anne babanın ricalarına, sözlerine ve komutlarına karşı koymaları görülmeye başlanır. Yaşamın 2. yılında ki hızlı gelişim çocuğu birçok açıdan bağımsız hale getirir.  Bu evrede çocuk artık motor yeteneklerin ve dil becerilerinin kazanılması ile kendisini kanıtlamaya çalışır. 2 yaş döneminden itibaren kendisinden başka birisinin bakış açısını görme ve toplumsallaşma gibi nitelikler görülmeye başlanır.

    Bu dönem çocuğun bağımsızlığına kavuşması kendisini ispat etmek istemesi ve kendisini tanıması sağlıklı gelişim süreçlerindendir. Bebeklik döneminin bitiminden sonra gelen 2 yaş dönemi ilk çocukluk döneminin başlangıcıdır. ilk çocukluk yıllarında fiziksel gelişim hızı bebeklik sürecine göre biraz azalmasına rağmen büyüme düzenli biçimde artmaya devam eder. ilk çocukluk yıllarında çocuklar kas gelişimlerine bağlı olarak yürüme, tırmanma, koşma, atlama gibi devinimsel becerilerinde ilerlemeler sergilerler. 2 yaş döneminde ince motor kaslarını oranla kaba motor becerileri sergileyen kaslar daha fazla gelişir ve bu dönem çocukları kaba motor becerilerinde daha başarılıdırlar.

    Normal gelişim evrelerine göre 2 yaş çocuklarının artık konuşmaya başlamış olmaları gerekir. Kendisini ifade edemeyen çocuk hırçınlaşma ya başlar, anne baba bu yaş dönemi ile birlikte çocuğa uyarıcı bir çevre oluşturarak konuşmasını desteklemelidir. Aynı zamanda bu yaş döneminde idrar ve dışkılama kasları gelişmeye başlar. Çocuğun kendi dışkılama süreci üzerinde egemenlik kurması, seçim yapabilme duygusunun da gelişmesini sağlar. Bu seçim yapabilme duygusu özerklik duygusunun temelini oluşturur. Özerklik duygusunun oluşması önemlidir. Bu dönemde  tuvalet alışkanlığının kazanılmasında çocuklar zorlanmamalıdır, zorlanan çocukta korku ve endişe duyguları artar.

    2 yaş çocukları resimli kitaplardan çok hoşlanır, kitaplardaki fotoğraflardaki ayrıntılara dikkat ederler, fotoğraflar ilgilerini çeker. Bu yaş dönemi çocukları tanıdığı yetişkinleri fotoğraflarla ayırt edebilirler, sözcükleri tekrarlamaya başlar çocuk şiirlerini şarkılarına eşlik etmek isterler.  2 aş döneminde artık çocuklar basit yönergeleri yerine getirebilirler, kendiliğinden basit dramatik oyunlar oynar taklitler yapabilirler. 2 yaş çocukları kızgınlığını ya da isteklerini anlatmaya çalıştığı zamanlar hırçınlaşırlar. Sahip oldukları şeyleri kararlılıkla korurlar istediklerini anlatmak yerine çoğunlukla ağlamayı seçerler. “Hayır istemiyorum –yapmam” ifadelerini bol bol kullanırlar. Zaman zaman istekleri yapılmadığında öfke patlamaları geçirirler. İsteklerinin anında yerine getirilmesini isterler, bu dönemde  erteleme becerileri henüz gelişmemiştir. Bu süreç her çocukta görülebilen doğal bir geçiş evresidir bu zorlu süreçte çocuk dengesiz isyankar ve olumsuzdur. Büyüklerin sözü dinlenmez hatta sürekli tersi yapılır, çünkü çocuk bu süreçte kendisini ispatlama eğilimindedir. İstedikleri kısıtlandığında öfkelenirler. Kendi istediği yemekleri yemeyi, kendi seçtiği kıyafetleri giymeyi bu dönemde tercih ederler. Bu dönemde çocuklar artık bazı şeyleri kendi başına başarmayı amaçlarlar, hem bağımsız olmaya hem de anne babalarının onayına ihtiyaçları vardır.

    2 yaş döneminde çocuğun olumsuz davranışlarını görmezden gelmek, bir süre ilgisiz kalmak çocuğun dikkatini başka etkinliğe yönlendirmek, çocuğun hırçınlaştığı  öfke nöbeti geçirdiği süreç de sakin ve sabırlı olmak, göz kontağı kurarak çocukla konuşmak ona “seni anlıyorum”mesajını vermek çok çok önemlidir. kurallar koyup onunla inatlaşmak yerine ona özgür bir alan sağlayın, bu süreçte çocuklara kendi kendine başarabilecekleri şeyler konusunda fırsatlar verin. Bu davranışlar özgüvenlerini destekleyerek kendilerine güven duymalarını sağlayacaktır, onlara küçük görevler verirseniz kendilerini önemli hissederler.  Çocuğa sen bilirsin demekten kaçınmayın. Sen bilirsin demek hem çocuğun isteklerine saygı göstermenizi sağlar hem de çocuğa davranışlarının sorumluluğunu almayı öğretir.

    <

  • Madde Bağımlılığı ve Gençlik

    Madde Bağımlılığı ve Gençlik

    Alkol ve madde bağımlılığı, çok yönlü ele alınması gereken bir konudur. Tıbbi tedavi gerekliliklerinden psikolojik ve sosyal potansiyellerine, aile yapılanması ve kültür değerlerinden uluslararası uyuşturucu odaklarına ve bunlara karşı geliştiren politikalara kadar birçok parametreyi kapsamaktadır. Çok yönlü ele alınacak ve çok yönlü mücadele edilecek bir global sorun olan madde bağımlılığı, bireyleri aileleri toplumları olumsuz etkilemekte yeni nesilleri ve toplum hayatını tehdit etmektedir.

    Madde bağımlılığı bir beyin hastalığıdır ve bir şekilde bu bağımlılık sarmalına düşen kişiyi içindeki derin boşluklardan yakalayarak istila eder.

    Bir kez bu gizemli bahçeyi adımlayan genç bireyler, heyecanla örülmüş bu meraklarına bedel olarak geleceklerinden, düşlerinden, hislerinden, fiziksel ve ruhsal sağlıklarından feragat etmek zorunda kalırlar.

    Yapılan tarama araştırmaları madde bağımlığının en çok merak dürtüsüyle atılan adımlarla başladığını bildirmektedir.

    Uyuşturucu ve alkol bağımlıları, bu maddeleri kullanmaya genellikle genç yaşta başlarlar; ileride giderek kötüleşecek olan bağımlılık macerasının ilk adımları erken yaşlarda atılır. Bunun pek çok nedenleri vardır. Ergenlik döneminde psikososyal gelişim süreçlerinin niteliği ve buna bağlı olarak ortaya çıkma ihtimali taşıyan madde kullanımına zemin hazırlayan süreçler şöyle sıralanabilir.

    Gençlik, gelişimin değişimle en sert şekilde sınandığı dönemdir. Bu ruhsal ve fiziksel değişime uyum sağlama ve yeni bir kimlik oluşturma sürecinde gençler, kendilerine toplumda bir konum oluşturmak için çaba sarf ederler. Bir çeşit metamorfoz olarak değerlendirebileceğimiz bu değişim-dönüşüm süreci, insanoğlunun en kırılgan dönemidir. Bu kırılganlık toplum olarak en çok hassasiyet göstermemiz gereken toplum kesiminin gençler olduğunu bir kez daha vurgular.

    Gençler, doğumdan beri bağımlı oldukları ve yavaş yavaş ayrışmaya çalıştıkları anne-babalarından özerkleşmeye çalışırlar. Bunu da arkadaş gruplarına daha çok yakınlaşarak gerçekleştirirler. Kendilerine çocuklukta oluşturdukları ilke ve değerler sisteminden daha farklı ve kendilerine ait bir değerler sistemi oluşturmaya çalışırlar. Bunun yolu da arkadaş gruplarına dâhil olmaktan geçer.

    Ayrışma sürecine bu şekilde yön vermeye çalışan genç kişi, kendine ait değerler sistemini toplumun değerler sistemiyle uzlaştırmaya ve bu şekilde toplumda yer edinmeye ve kendini toplum içerisinde tanımlamaya yönelir. Ancak bu süreç kolay bir süreç değildir. Günümüz dünyasında da çoğu zaman sancılı bir şekilde gerçekleşir. Bu süreçte yaşanan zorluklar genç kişiyi bir yabancılaşma, toplumda kendine yer bulamama, kimliğini belirleyememe durumuna iter.

    Bir gruba dâhil olma ve onun tarafından kabul edilme ihtiyacı, ergenlikte çok elzemdir. Arkadaş gruplarının grubu tanımlayan sınırlarını çizen davranış ve düşünce kalıplarını belirleyen kuralları olur. Genç kişi de bu kuralların dışına çıkmayarak ve yılmaz bir savunucusu olarak kendini kabul ettirmek isteyecektir. Eğer grubun normları içerisinde alkol sigara ve maddeye dair yakınlık aşinalık varsa ve genç kişiye bu normlara uyması şart koşuluyorsa grubun diğer üyeleri tarafından alay edilip dışlanmamak ve grubun içerisinde kalabilmek için genç kişi bu şartı yerine getirebilir. Bir gruptan dışlanmanın acısı, madde kullanmanın tahmin edilen olumsuzluklarından daha korkutucu gelmektedir.

    Benzer şekilde ergenlikte çok daha fazla hacim kazanan kız-erkek ilişkileri de madde bağımlılığı konusunda belirleyici olabilmektedir. İlişki içerisinde bağlanma, kendini kabul ettirme, çekici görünme ya da tercih edilme gibi ihtiyaçlar da genç kişiyi madde kullanımına yönlendirebilmektedir.

    Bir diğer önemli pencere de gençlik dönemindeki zihinsel dönüşümdür. Somut düşünceden soyut düşünmeye geçen her genç zihin, hayatı yeniden kavramak ve anlamlandırmak için sorgulamaya başlar. Yetişkinler için günlük hayatın sıradan bir parçası haline gelmiş genel kabulleri, kendi süzgecinden geçirerek içselleştirmek ister. Çoğu zaman kendisini farklı bir birey olarak ortaya koyabilmek için yerleşik değerleri reddeder çünkü anne babasının bir uzantısı değil kendi başına bağımsız bir birey olduğunu kanıtlama ihtiyacı çok hayatidir.

    Ayrıca gençlik, hayatta birçok riski almak konusunda çok daha korkusuz olduğumuz bir dönemdir. Bana bir şey olmaz düşüncesi, davranışlarının sonuçlarının ve bedellerinin karşısına bir şekilde çıkmayacağına olan inanç, çevreyi etkileme ve kendini kanıtlama güdüsüyle birleşince risklere daha yakın ve kolay düşen bir yaşam stili benimsenir.

    Gelecek ve gelecekte olabilecek riskler çok uzak görülür. Genç, o anda oradaki sonuçlarla daha çok ilgilidir. Örneğin alkol ya da maddenin o anda vereceği doyum ya da çevrenin baskılarından kurtulma genç için önemliyken sigaraya bağlı yıllar sonra çıkabilecek sağlık sorunlarını pek de umursamaz.

    Bu ruhsal dönüşüm sürecinin dalgalı durakları, genç kişinin kimlik edinme sürecinde yapma ihtiyacı duyduğu yeni denemelerde ne dereceye kadar salınım göstereceğini belirler. Genç kişi, toplumda nasıl bir kimlik edineceğine bir kerede karar veremez. Toplum da ona bu süreyi ve yanılma şanslarını vermelidir. Bunun tersi bir durum, üzerinize en yakışan kıyafeti ilk denemede bulmanızı zorunlu koşmak gibidir. Oysa birçok denemeden sonra en iyi sonuca ulaşılacaktır. Gençler için kimlik edinme süreci de bu denemelerin gerçekleşeceği, zaman zaman yanılıp zaman zaman doğruya yaklaşılacağı bir süreçtir.

    Tabii doğru olanı, uygun olanı bulmak için yanlış ve kabul edilemez olana temas etme ihtiyacı da ortaya çıkabilmektedir. Özellikle toplumda bir kimlik edinip onu kabul ettirme süreçleri çatışmalı geçen birçok genç için olumlu bir kimlik edinilemediğinde olumsuz bir kimliğe bürünmek hiçbir şey olamamaktan daha yeğ bulunabilmektedir.

    Bu kimlik ediniminin deneme yanılma sürecinde gençlerin madde ile tanışmaları ve onu hayatlarına, hayatlarını ona yerleştirme ihtimalleri günümüz dünyasında giderek artan bir oranda karşımıza çıkmaktadır.

  • Psikolojik Danışma ve Psikoterapi, Farklar Koşullar ve Kurallar

    Psikolojik Danışma ve Psikoterapi, Farklar Koşullar ve Kurallar

    PSİKOLOJİK DANIŞMA

    Bireylere; problemlerini çözmesi, gerçekçi kararlar alması, kendisini ve çevresini daha iyi tanıması, kapasitesini kendisine en uygun düzeyde geliştirmesi, çevresine sağlıklı bir şekilde uyum sağlaması için uzman kişilerce verilen psikolojik yardımlardır.

    Psikolojik danışma 1-5 seans süren, kişiye problemi ve çözüm yolları üzerine genel bir bakış açısı sağlayan bir süreçtir.

    PSİKOTERAPİ

    Psikolojik ve duygusal hastalıkların ilaç veya diğer herhangi bir tıbbi araç olmaksızın konuşma ile psikoterapi yöntemlerine bağlı olarak çözümlenmesidir. Bu noktada psikoterapinin ilaç tedavisinin yanında da kullanılabileceğini belirtmek gerekir.

    Öncelikle, psikolojik danışma hizmetini veren kişiye “psikolojik danışman” denir. Bu kişilerden yardım alan kişilere ise “danışan” denir. Danışanların bu hizmet için başvurma gerekçelerine baktığımız zaman: uyum problemleri(yeni bir çevreye, ortama, yaşam dönemine vs.), mesleki, eğitim ve kişisel problemler, kendini tanıma, kendini geliştirme, karar verme becerilerini arttırma, ileri seviyede olmayan psikolojik problemler.Psikolojik danışmanın ilk amacı bireyi tanıma ve kendine tanıtma, en temel amacı ise yaşadığı problemi anlamadır. Genel olarak uygulandığı yerler her düzeydeki okullar, sosyal kuruluşlar, kısmen hastanelerdir.

    Psikoterapi hizmetini veren kişiye ise “psikoterapist” denir. Bu hizmeti klinik psikologlar ve psikoterapi eğitimi almış psikiyatristler verebilir. Bu hizmet ileri düzeyde psikolojik problemler yaşandığı ve bu problemlerin kişinin hayatını etkilediği durumlarda kullanılır. Bu problemler hastanın uzun sürelere varacak şekilde bu hizmeti almasını gerektirebilir.Psikoterapinin genel amacına baktığımız zaman bunun açık bir şekilde tedavi ve iyileşme olduğunu görebiliriz.

    Psikolojik danışmada bireylerin daha çok pozitif yönlerinden hareketle çalışılır, pozitif yönlere vurgu yapılır. Psikoterapide ise var olan rahatsızlık iyileştirilmeye çalışılır, olumsuz olan durumun seviyesinin azaltılması ya da ortadan kaldırılmasına odaklanılmıştır.

    Danışmanlık dendiğinde kısa süreli, hatta tek seanslık ve çok nadiren beş seansı geçmeyecek şekilde profesyonel bir yardım akla gelirken, psikoterapide bu süreç daha uzundur,.Danışmanlık genelde problem merkezlidir ama psikoterapi, kişiyi merkezine alır. Psikoterapide ve danışmanlıkta yaşanan süreç benzerdir ama zaman konusunda aralarında farklılık vardır. Esasen danışmanlıkta yapılan şey, insan davranışının belli bir alanında, uzman olmuş bir kişi tarafından bilgi ve tavsiye verilmesidir ama psikoterapi, kişilerin neyi-neden düşündüklerini, hissettiklerini yada bu yönde davranışlar sergilediklerini bulmasına yardımcı olan bir süreçtir

    Örnek vermek gerekirse: Derslerini çalışmayan bir çocuğa sahip anne bu problemin çözülmesi için psikoloğa başvurur. Eğer psikolog ‘’ danışmanlık’’ yapacaksa anne ve çocuğu dinler, onlara soru sorar ve en sonunda bilgi,tavsiye verir. İki taraftan kaynaklanan problemler üzerinden bir anlaşma sağlanır, eğer anne-çocuk bu anlaşmaya sadık kalırsa problem zamanla ortadan kalkar. Bu da danışmanlığın başarılı olduğunu gösterir.

    Ancak anne ve çocuk danışmanlığa rağmen hala problemlerin devam ettiğini bildiriyorsa burada taraflardan biri veya her ikisi anlaşmayı yerine getirmiyor demektir. Bu noktada neden bu problemin devam ettiğini anlamak için psikoterapi önerilir. Eğer problemi devam ettirdiği düşünülen kişi bunu kabullenirse uzman psikoterapist rolüne bürünür. Artık bilgi ve tavsiye veren birisi değil; kişinin kendisini anlamasını sağlayan ve kişinin probleminin kaynağını görmesini sağlayan bir uzman olarak varolur. Burada eğitimini aldığı terapi yönteminin tekniklerini uygular. Süresi problemin çözümüne gore değişiklik gösterir, ancak kısa bir süreç değildir.

    Her ikisinde ortak olan nokta şudur: Seanslar psikolog ve danışanın birlikte belirlediği gün ve saatte gerçekleşir. Bu gün ve saatin süreç boyunca ( önemli bir durum olmadıkça) aynı kalması, düzenli devam edilmesi, eğer danışan çocuksanvelisinin de mutlaka bu süreçte bulunması gerekmektedir. Zaman ve devamlılık konusunda yaşanan aksaklıklar süreci de etkileyecektir. En önemli noktalardan biri de şudur: Psikoloğa gelecek olan kişinin ( çocuk-yetişkin farketmez) kendi isteğiyle gelmesi gerekmektedir. Psikologla görüşmeye zorlanan herhangi bir kişi danışmanlık ve psikoterapi sürecine alınamaz.

  • Bireysel Terapi

    Bireysel Terapi

    Bireysel terapi, yaşadığınız olumsuz yaşantıların sizin üzerinizdeki etkilerini fark etmenizi sağlayan, yaşadığınız olumsuzluklar karşısında kendinizi güçlü hissetmenize yardımcı olan, kendi iç dünyanızda yaşadığınız problemlere çözüm üretebilmenize olanak tanıyan, kendi hayatınız üzerindeki yetkinliğinizi artıran bir süreçtir. Bu süreç tamamen gönüllülük esasıyla işlemektedir. Terapiye başvuran kişinin kendi arzusu ile süreç başlatılır. Kişi kendisinde gözlemlediği, kendisini zorlayan yaşantıların varlığını kabul edip bunları çözümlemek istediğinde kendisi için çok önemli ve kıymetli bir adım atmış olur. Kişi kendi hayatının sorumluluğunu almaya karar vererek olumsuz yaşantılarını geride bırakıp, çözüm için profesyonel bir destek almaya ihtiyaç duyabilir.

    Terapi seansları ile kişi düşünce, duygu, davranışları hakkında farkındalık kazanarak, sorunları ve nedenlerine yönelik içgörü geliştirerek, bu terapi süreci ile kendi yaşamının kontrolünü ele alır ve baş etme mekanizmaları geliştirir. Terapi seanslarında deneyimlenen yaşantıları kişinin günlük hayatına entegre edebilmesi terapinin amaçlarındandır. Bireysel terapide terapist akıl vermez sizin adınıza karar almaz. Terapide, danışanının karar verme becerileri güçlendirilir, nasıl doğru karar alabileceği gösterilir ve kişi kendi hayatının sorumluluğunu alır. Terapistler, kişinin kendi kendisinin terapisti olabilmesini sağlamaya çalışmaktadırlar.

    Terapi seansları genellikle haftada bir kez, 50 dakika olarak yapılmaktadır. İlk seanslarda ilk olarak terapist sizi tanıyacak, gerekli gördüğü durumlarda birtakım testler uygulayacak ve ihtiyacınıza yönelik birlikte oluşturacağınız gerçekçi hedefler doğrultusunda sizin için uygun tedavi tekniğine karar verecektir. Belirlenen hedefler doğrultusunda seanslarınız ilerleyecektir. Terapist sizi hayatınızın tüm alanlarında bir bütün halinde tanımaya yönelik görüşmeleri gerçekleştirecektir. Sürecinize göre seansların sıklığı değişebilmektedir. Görüşmeler genellikle haftada bir olmak ile birlikte, sürece göre iki haftada bir veya daha uzun aralıklarla gerçekleşebilir. Terapide hedeflenen değişim bir süreç işidir ve zaman alabilir. Bu zaman ise kişiden kişiye, durumdan duruma değişiklik göstermektedir. Seansların sürekliliği fayda sağlanabilmesi açısından önem arz etmektedir.

    Seanslar her zaman kişiye iyi hissettirmez. Seanslar kendinize ait farkındalık geliştirmenize, sorunlarınıza başka açılardan bakmanıza, fark etmediğiniz bazı durumları görmenizi sağlar. Bu da kişiye o an iyi hissettirmeyebilir ve kişi için zorlayıcı olabilir ama asıl bu zorlu süreç değişiminize yardımcı olacaktır.

    Terapide gönüllülük esastır ve destek alan kişi istediği zaman seansları sonlandırabilir. Sürecin sonlandırılmasına terapist ve danışanın birlikte karar vermesi sağlıklı olan ve beklenendir.

    Bireysel terapi ile çalışılabilecek konular:

    • Kaygı Bozuklukları

    • Depresyon

    • Panik Bozukluk

    • Fobik Bozukluklar (Sosyal Fobi, Özgül Fobi, Agorafobi)

    • Somatoform Bozukluklar

    • Obsesif – Kompulsif Bozukluk

    • Yeme Bozuklukları

    • Kişilik Örgütlenmeleri (Borderline Kişilik, Narsistik Kişilik, Şizoid Kişilik, Bağımlı Kişilik, Çekingen Kişilik, Mükemmeliyetçi Kişilik)

    • Aile, Ebeveyn, Arkadaş İlişkilerindeki Problemler

    • Değersizlik Duyguları

    • Yetersizlik Duyguları

    • Yalnızlık Duygusu

    • Boşluk Hisleri

    • Ayrılık & Terk Edilme Kaygısı

    • Öfke Problemleri

    • Sosyal Beceri Problemleri

    • Sınır Çizememe Problemleri

    • Karar Vermede Zorluk Yaşama

    • Başkaları Tarafından Değerlendirilme Endişeleri

    • Uyum Problemleri

    • Performans Kaygısı

    • Stres ile Başa Çıkmakta Zorluk Yaşama

    • Kayıp ve Yas Süreci

    • Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Yaşadığınız problemlerin hayatınıza olan olumsuz etkileriyle baş edebilmek ve buna yönelik çözüm üretebilmek için bir uzman tarafından bireysel terapi ile destek alabilirsiniz.

  • Boşanma Sürecinin Çocuklar Üzerindeki Etkisini Nasıl Azaltabiliriz?

    Boşanma Sürecinin Çocuklar Üzerindeki Etkisini Nasıl Azaltabiliriz?

    Hayatın en tatsız süreçlerinden biri olan boşanma süreci ne yazık ki ülkemizde son zamanlarda çok sık görülmekte. Aile içerisinde şiddet, ekonomik olumsuzluklar, sağlık problemleri, şiddetli geçimsizlik, aile içi iletişim bozuklukları, aldatma gibi bir çok neden çiflteri ayrılık sürecine getiriyor. Böylesi yıpratıcı yorucu yaşanmışlıklar ise boşanma sürecini kaçınılmaz kılıyor. Boşanma süreci resmi prosedürlerin yerine getirilmesi, mal paylaşımları, yeni yaşam planlarının yapılması ve en önemlisi de çocuklara durumun izahının yapılmasını gerekli kılan bir süreç.

    Bu yazımızda boşanma sürecinde çocuklar üzerinde oluşabilecek olumsuz durumları en aza indirgemek için dikkat edilmesi gereken konulardan, durumun çocuklara nasıl izah edilmesi gerektiğinden bahsedeceğiz.

    Çocuklar için anne-babaları onları varoluş kaynakları, yaşam destekleri, problem çözücüleri, güven, huzur, mutluluk kaynaklarıdır. En kötü anne-baba dahi çocukları için aynı anlama sahiptir.

    Hep deriz ya ‘ ne olursa olsun o benim annem- babam.’

    Çocuk için bu kadar varoluşsal öneme sahip olan anne -babanın boşanacağı bilgisi, çocuklarda varoluş süreçlerinin devamlılığı hakkında kaygılar oluşturur. Ve çocukların bir çok olumsuz duygu ve davranışı deneyimlemesine neden olur.  Bu nedenle bu kadar derin kaygı yaşayabilecek olan çocuğa boşanma sürecinin ve sonrasının net bir şekilde izah edilmesi gerekmektedir. Aksi halde çocuğun kaygısı artarak daha olumsuz sonuçların oluşmasına neden olabilir.

    Öyleyse; Boşanma bilgisi çocuk ile nasıl paylaşılmalıdır ?

    Öncelikle anne ve baba konuşmayı gerçekleştiriken bir arada olmalıdır. Tüm negatif duygularını bir kenara bırakarak, durumu olabildiğince doğal bir durummuşcasına anlatmalıdır.  Şayet olumsuz duygularınızı, stresinizi, eşinize karşı duyduğunuz öfkeyi bu ortama yansıtırsanız çocuğun durumu algılayışı da buna bağlı olarak olumsuz etkilenir.

    Konuşmayı gerçekleştirirken dikkat etmeniz gereken bir diğer önemli husus ise yapılacak konuşmanın çocuğun karakterine ve yaşına uygun bir şekilde  yapılmasıdır. Okul öncesi ve ilkokul döneminde olan bir çocukla yapılacak bir konuşmada çocuğun zihninde durumun daha iyi netleşebilmesi için daha somut örnekler verilebilir.

    Örneğin ‘ Hani sen bazen Ali ile anlaşamıyorsun, onunla eğlenceli oyun oynayamadığın için  onlara gitmek istemiyorsun ya, biz de bazen babanla bazı konularda anlaşamıyoruz ve beraber olduğumuzda güzel vakit geçiremiyoruz.’ gibi bir açıklama yapılabilinir.

    Ergenlik döneminde olan veya biraz daha büyük yaş grubunda çocuklarla ise daha çok durum değerlendirmesi yapılarak bir konuşma gerçekleştirilebilinir.

    Örnek konuşma

    “Yetişkinler bazen birbirlerini farklı şekilde sevmeye başlayabilirler veya bazı konularda anlaşamayabilirler. Bu nedenle ayrı yaşamak isteyebilirler. Fakat çocuklar ve anne-babaları her zaman özel bir bağ ile birbirlerine bağlıdır. Bazen çocuklar  ve anne babalarıda aynı fikirde olmayabilirler ve bu yaşamın bir parçası. Anne-babalar asla çocuklarını sevmekten vazgeçmezler. Ve anne-babalar çocuklarından boşanmazlar. Bu sadece karı-kocalar arasında olur. Biz de annenle/babanla bazı konularda anlaşamadığımız için ayrı yaşamaya karar verdik.”

    Konuşma gerçekleştirildikten sonraki bir diğer önemli konu çocuğunuzu yeni yaşamında oluşabilecek değişiklikler hakkında yeterli bilgiyi vermek olacaktır. Muhtemelen çocuğunuzun zihninde aşağıdaki sorular yanıt arayacaktır:

    Ben kiminle yaşayacağım ?

    Annem/babam nerede yaşayacak?

    Hangi okula gideceğim ?

    Buradan gidecek miyiz ?

    Tatillerde yine bir arada olacak mıyız?

    Arkadaşlarımı görebilecek miyim?

    Siz küsmü olacaksınız ?

    Bu sorular ve oluşabilecek diğer soruları  net bir şekilde cevaplamanız çocuğunuzun zihninde oluşabilecek stresi ve kaygıyı azaltacaktır.

    Tüm bu süreçler içerisinde çocuğunuzda şok, üzüntü, hayal kırıklığı, öfke veya kaygı gibi duygu durumlarıyla karşılaşabilirsiniz. Bu duyguları arttırmamak adına çocuğunuzun yanında tartışmayın, çatışmayın, yasal süreçler hakkında konuşmayın, bir diğer ebeveynin  diğer aile üyeleri tarafından kötülenmesine müsaade etmeyin. Durum ve gerçeklik her ne olursa olsun kişilerin çocuğun anne ve babası olduğunu unutmayın.

    Mümkün oldukça çocuğunuzun günlük rutinlerini  bu süreçte bozmayın. Yaşamını olabildiğince bu süreç öncesi gibi sürdürmesine müsade edin. Oluşabilecek değişimleri mümkün oldukça yavaş yavaş ve aşamalı gerçekleştirin. Bu süreçte elbetteki anne-babalarda bir çok olumsuz ve karmaşık duygu durum içerisinde olacak. Ancak mümkün oldukça dışarıda arkadaşlarınızla görüşerek veya bir uzman desteği alarak süreci yönetmeye çalışın.

    Çocuğunuzu duygusal olarak rahatlatmak amacıyla yeri geldikçe aşağıdaki hususlarda bilgilendirebilirsiniz.

    Bu durum senin hatan değil. Anne/baba arasında oluşan bir durum.

    Anne-baban ayrılsa bile her zaman senin annen/baban olmaya devam edecek.

    Biz seni korumaya, her ne olursa olsun yanında olmaya devam edeceğiz.

    Her şey yolunda gitmeye devam edecek.

    Annen ve baban her zaman seni sevmeye devam edecek.

    Yine süreç içerisinde çocuğunuzun duygularını kontrol edemediği dönemler olabilir. Böylesi durumlarda çocuğunuzun duygularını önemsediğinizi bu duygularının normal olduğunu  ve bunun bir süreç olduğunu söyleyebilirsiniz.

    Örnek konuşma

    “Kızım/oğlum bu durumun senin için ne kadar üzücü olduğunun farkındayım. İstersen seni daha iyi hissettirecek şeyleri konuşabiliriz. Annen de baban da seni çok seviyor ve bu süreci bizlerde  yaşadığımız için çok üzgünüz.”

    Çocukların duygularının aileleri için önemli olduğunu duyma ihtiyacı duyabilirler bu süreçte. Bu nedenle bunu çocuğunuza hissettirin. Duygusal tıkanmalar yaşadığınızda çocuğunuzun duygularını kelimelere dökmesine müsade edin veya yardımcı olun.

    En önemlisi ise en büyük destekçisi olun.

    “şimdi ne yaparsak mutlu hissedersin? eğlenceli birşeyler yapalım mı?” gibi sorularla konuyu ve dikkatini farklı yönlere çekerek stresini azaltabilirsiniz.

    Boşanma süreci boyunca anne-babalar olarak sizlerinde ruhsal ve fiziksel sağlığınıza dikkat etmeniz oldukça önemli bir husus. Sizler ne kadar sağlıklı olursanız ve duygularınızı doğru bir şekilde yönetirseniz bu süreci daha kolay bir şekilde sürdürebilirsiniz.

  • Kayıp Sonrası Keder ve Yas

    Kayıp Sonrası Keder ve Yas

    Insan yaşamının bazen zor dönemleri vardır. Yaşamınızdaki kayıplar ve kayıp sonrasi yeniden hayata tutunmak en önemli yaşam krizlerden biridir. Kayıp denilince genelde akla gelen, ölüm olgusu olmakla birlikte aslında yaşamimizdaki kayıplarimiz sadece ölüm olgusuyla sınırlı değildir. Ornegin boşanmak, sevgiliden ayrılmak, iş değişimi ya da işten ayrılma, şehir da ülke  değiştirme hatta bir semtten başka bir semte taşınmak bile insan ruhunda kayıp olarak hissedilir.
    Elbette bu kayıplar arasında en ağır olani ölümün yarattığı kaybın bıraktığı izlerdir.
    Kayıp sonrası süreç kriz ve yas dönemlerinden oluşmaktadır.
    Bu süreç;   özellikle günümüz batı toplumlarında “güçlü olmak” seklinde tanimlandigi gibi, kayip sonrasindaki bir iki haftada tamamlanıp, calisma ve günlük hayata kisa surede dönmeyi öngören kısa bir süreç değildir.  Kayipdan sonraki süreç , çeşitli evreleri olan ve her bir evresi yaşanılan kayibin  insan ruhunda bıraktığı izleri ifade ettigi bir dönemdir. Uzmanlara gore; sağlıklı geçirilen kayıp sonrasi süreç  en az 4 ile 6 ay süresinde tamamlanmakta olup, kişinin kayip karşındaki ruhsal savunmalarına göre iki yila kadar da uzayabilmektedir.  Bu sürecinin ilk evresi “keder” duygusunun hakim olduğu “kriz dönemi” olup, bu dönem  birbirini takip eden süreçlerden oluşmaktadır. Bunlardan ilki kayip karşısında bedenimizin   fiziksel tepkiler vermesidir. Donup kalmak, olanlari anlamakta güçlük çekmek , dış  gerçeklikten  kopmak, şok olmak, bağırmak ve ağlamak gibi tepkiler bu evreye girmektedir. Ikıncı evre ise inkar dönemidir. Yaşanılan kaybın aslında gerçek olmadığını düşünmek ve kaybettigimize  inanmama dönemidir. Bu dönem özellikle ani ölüm ya da ani kayıplar  gibi beklenmedik olaylar sonrasında daha sık görülür. Üçüncü dönem pazarlık aşamasıdır. Kişi kaybının karşısında zamanı geri almak ve kaybin hemen öncesindeki olayları değiştirmek ister.. Daha sonra  terk eden sevgiliye ya da ölen kisiye bizi birakip gittigi icin, kaybimiza dair ofkelendigimiz dönemdir.  Ve sonrasında kriz donemi yerini, kaybın kabul etmeye dönüştüğü ” yas donemine” bırakır. Sağlıklı bir şekilde bu süreçlerin atlatmasının ardından ölüm gibi telafisi olmayan kayıplarımız için yil donemlerinde anma törenleri yaparak anımsarız. Bu süreçlerin atlatılmasında herhangi bir dönemde takılmak ve bu dönemi atlatamamak  yas sürecinin tamamlanmasını engeller. Kişiyi,  bitmeyen bir keder duygusunun içine, adeta hapseder. Kaybınızin, sizin iç dünyanızdaki anlamı ne kadar büyükse ve kayıp durumunda herhangi bir psikoljik destek almadıysanız; yas sürecinizin bitmemesi ve kendinizi sıklıkla keder duygusu içinde  bulmanız muhtemeldir.  
    Özellikle ani ve beklenmedik ölüm, terk edilme, iş ve itibar kaybi durumlarında sağlıklı bir yas sürecinden geçmek kişi için kolay olmayabilir. Bu tür yaşam krizlerinde profesyonel olarak psikolojik destek almanız kederinizi yaşayıp tukettikten sonra, kaybınızı kabullenip, yaşama kaldığınız yerden devam etmenizi kolaylaştırır.

  • DEĞİŞMEK YERİNE GELİŞMEYİ DÜŞÜNÜN

    DEĞİŞMEK YERİNE GELİŞMEYİ DÜŞÜNÜN

    Herkesin kendisiyle ilgili bir fikri vardır. İstemeden de olsa gün içerisinde sürekli kendimizle ilgili düşünürüz. Çevremizde olaylar yaşanmaya devam ederken gün sonunda yalnız kaldığımızda ister istemez olayların nedenleri ve sonuçlarını kendimizle bağdaştırırız. Bu yapılan analiz yanlış mıdır? Bu soruya evet ya da hayır diye cevap vermek çok doğru olmaz. İnsanın doğası gereği bu süreç bilinçaltımızda otomatik olarak gerçekleşen pek önüne geçilemeyecek bir süreçtir.

    Kalabalık içerisinde kendimizin olumlu yönlerine ya da başkalarının olumsuz özelliklerine odaklanırız bunun sebebi çevremizdeki uyaran fazlalığıdır. Yalnız kaldığımızda ise kendimizin olumsuz yönlerine odaklanırız.

    “Orada gereken cevabı veremedim!”

    “Özgüvenim çok düşük bunu değiştirebilmeyi çok isterdim.”

    eşim beni yeteri kadar güzel bulmuyor bunu değiştirmeyi çok isterim.”

    “İnsanları yeteri kadar güldüremiyorum bunu değiştirmeyi çok isterim.”

    “ Eşim yaptığım yemekleri çok beğenmiyor fikrini nasıl değiştirebilirim.”

    “Olaylara çok olumsuz bakıyorum bunu değiştirebilmeyi çok isterdim.”

    “Öfkemi iyi kontrol edemiyorum bunu değiştirmeyi çok isterdim.”

    “Zayıf bir karakterim var bunu değiştirebilmeyi çok isterdim.”

    Eksenimizi değişim olarak ayarlarsak kendimizden ve sorunlarımızdan kaçmış oluruz. Sorunlarımızı belirlemek kolaydır fakat bundan sonrasında ne yapacağımızı belirlemek zor olan kısımdır. İnsanların sizinle ilgili düşüncelerini değiştirebilmek neredeyse imkansız bir şeydir. Kişilerin kafasının içerisine girip yerleşmiş düşünceleri değiştirebilmek çok zorlu bir süreçtir. Bunun yerine kendi eksik yönlerimizle barışık olup onları geliştirmeyi seçersek daha az zorlanmış oluruz ve daha fazla kendimizle barışık oluruz.

    Terapi süreçlerinde analiz ettiğimiz eksik yönlerimizi değiştirmek yerlerine başka bize ait olmayan özellikler getirmek yerine halihazırda karakterimizi oluşturan özelliklerimizle barışık olmayı ve onları geliştirebilmek için yeni yollar keşfedebilmeyi öğreniriz. İnanın süreç böyle daha doğal bir hal alır ve çevremizdekilerin takdirini kalıcı olarak kazanmış oluruz. 

    Bu sebeplerden terapi sürecine başlamayı düşünüyorsanız kendinize hedef olarak değişmeyi değil gelişmeyi seçmenizi öneririm. İçinizden yeni bir insan çıkmasını beklerseniz kendinize çok büyük haksızlık yapmış olursunuz ve kendi öz sevginizi kaybedebilirsiniz. Değişime değil gelişime inanın yaşam kalitenizi arttırın. Bu şekilde yaptığınız takdirde gelecek hedeflerinize doğru ilerlerken daha güçlü daha sağlam ve daha inançlı şekilde yürüyebileceğinizi hissedebilirsiniz.

  • GERÇEKTEN AÇ MISINIZ?

    GERÇEKTEN AÇ MISINIZ?

    Psikoloji insan davranışlarını, zihinsel süreçleri ve bunların altında yatan

    nedenleri kapsar. İnsanların olayları anlamlandırma ve yorumlama biçimlerini, şimdi ve

    daha sonrasında olaylara verdikleri tepkileri, insan ilişkilerini, yaşam biçimlerini ve

    tarzlarını etkiler.

    Her sabah aynada gördüğümüz insanın bu sabah bize biraz sevimsiz ya da pırıl

    pırıl bir gülümsemeyle bakmasını, kahvemizin tadının daha iyi ya da kötü olmasını,

    komşumuzla kapıda karşılaştığımızda kocaman bir gülümsemeyle günaydın dememizi

    ya da bakışlarında farklı anlamlar arayıp itici bulmamızı belirleyen şey nedir? Ruh

    halimiz günlük hayatımızdan profesyonel yaşamımıza, ilişkilerimizden tavırlarımıza

    kadar her şeyle yakından ilgilidir. “İş arkadaşıma neden surat astım aslında yetiştirmem

    gereken proje yüzünden gerginim.” şeklinde kendimizi sorgularken ruh halimizin

    davranışlarımıza yansıdığı anları bazen yakalayabiliyoruz. Bazense bu süreçler

    davranışlarımızda o kadar otomatikleşiyor ki dikkatimizi yöneltmeden fark edilmesi

    imkansız bir hal alıyor. Bu süreçlerin en sık gözlendiği alanların başında beslenme

    geliyor.

    Hiçbirimiz yaşamımızın günlük akışında yemek yemeden önce kendimizi

    sorgulamayız. Yemek yemek hayati ve haz veren bir eylemdir. Bu nedenle

    birçoğumuzun mottosu “Canımız istediğinde o yemek yenmeli”dir. Bunu ilke edinir son

    raddeye gelene kadar asla sorgulamayız. Burada ifade ettiğim son radde kimilerimiz

    için yaz aylarında bikiniden taşacak bir göbek kimilerimiz içinse nefes almamızı

    zorlaştıracak kadar yağlanmış bir vücut olabilir. Tepe noktamız ne olursa olsun tam bu

    anda yeme davranışlarımızı sorgulamaya başlamamız gerekir. Masaya otururken

    gerçekten fizyolojik bir açlıkla mı oturuyoruz yoksa kendimizi daha iyi hissetmek,

    rahatlamak için mi yiyoruz?

    Ruh hallerimiz yeme davranışımızda, aldığımız kilolarda oldukça etkilidir.

    Farkında olmadan üzüldüğümüzde, kızdığımızda, stresliyken ya da kendimizi mutlu

    hissetmek istediğimizde yeme davranışına yönelebiliyoruz. Bu süreç o kadar

    otomatikleşmiş ki fizyolojik açlığımızla duygusal açlığımızı ayıramıyoruz. Sonuç mu?

    Aslında tok olan vücudunuza ihtiyacımız olamayan besinleri doyurulması gereken

    duygularımız için yük olarak kabul ediyoruz. Bu süreçte bizi kaçınılmaz sona

    götürüyor. Artan kilolarımıza çare olarak diyet yapmaya başladığımızda da duygusal

    yememiz ruh hali değişimlerimizde “Beni ye, yemelisin, yemezsen mutlu olamazsın.”

    şeklinde koşuşturan abur cubur figürleriyle bizi zorlamaya başlıyor. Karşı konulması

    zor bir mekanizmayla çalışan bu sistem motivasyon problemlerine sebep oluyor,

    başarısızlık hissini tetikliyor, diyet sürecimizi ve benlik algımızı olumsuz etkiliyor.

    Psikolojimizin tüm hayatımızı dolayısıyla beslenme alışkanlıklarımızı da

    derinden etkilediğinin bilincine varabilirsek duygu dalgalanmalarımızda karşımıza

    çıkacak açlık ataklarımızın önüne daha kolay geçebiliriz. Biz duygularımızla,

    davranışlarımızla, bedenimizle bir bütünüz. Bu bütünden biri zarar gördüğünde diğer

    parçalarımız da otomatik olarak süreçten etkileneceğini bilmeliyiz. Unutmayın,

    bedeninizi doyururken ruhunuzu aç bırakmayın.

    Sevgiyle,

    Psikolog Melisa Yener

  • İdeal kiloya ulaşmanın önündeki çok önemli bir engel sosyal baskı!

    Sosyal baskıya hazırlıklı olun’

    Diyet uygulayanlar çevreleri tarafından sürekli takip edilir ve eleştirilirler. Diyet uygulayanlar sosyal baskının etkisiyle yeme isteği içerisine girerler.
    Anneler çocukları zayıfladıkça korkmaya başlarlar. İlk başta destekledikleri diyet kararınızı sonraları ‘fazla mı verdin, hızlı mı verdin, güçten mi düştün’ ile sorgulamaya başlarlar. Annelik endişeleri devreye girer.

    Kişi kendisi yeme davranışını düzenleyemiyorsa, diyet yapamıyorsa, kilo veremiyorsa, karşısındaki diyet yapan ve kilo veren kişi oldukça rahatsız edicidir. Bu kişi ailenizden biri de olabilir.

    Eşlerden biri diyet yapıyor ve zayıflıyorsa eşi bu durumdan oldukça rahatsız olmaya başlayabilir. Diyet yapan kişinin zayıfladıkça kendine güveninin artması karşı tarafta güvensizlik oluşturabilir. Diyet yapmayı başaramayanlar eşinin diyet yapabilmesinden rahatsız olmaktadır. Kıskançlıklar devreye girebilir. Eşine yemek ikramları, yemek ısmarlamaları, karşısında yemeler artabilir. Eşlerinin sevdiği tatlılar ve hamur işleri daha çok yapılır. Arkadaşlar birlikte rahat rahat yemek yedikleri yemek arkadaşlarını kaybetmenin üzüntüsünü hissetmeye başlarlar. Hele arkadaşlarınız yeme davranışını düzenleyemiyorsa gerek size özendiğinden gerek de sizin karşınızda yiyemediğinden bulunduğu durumun rahatsızlığını size de yansıtır.

    Arkadaşlarınızla yemekte geçireceğiniz vakti tiyatroya veya dansa giderek değerlendirebilirsiniz. Yemeye zorlandığınızda diyetinizin sağlığınıza olan faydalarından (uyku düzeniniz, işteki performansınız, reflü, migren tedavisi) bahsedebilirsiniz. Arkadaşınız sorumsuz yeme konusunda suç ortağını kaybetmiş olabilir ama sizi önemsiyorsa beraber geçirdiğiniz zamanı buna göre ayarlamayı kabul edecektir.
    Siz kilo verdikçe çevrenizden çeşitli yorumlar da gelmeye başlayacaktır. Kişiler yeme davranışlarını düzenlemeye çalışırken bile çevrelerinden gelen yorumlarla uğraştıkları kadar zorlanmazlar.

    ‘Yüzün çöktü’ sizi en çok zorlayan yorum olacaktır. Kimse yüzünün çökmesini istemez. Bu kişinin tekrar yemeye başlayarak yüzünü toparlamaya çalışmasını doğurur. Bu da hayallerin sonu demektir.

    ‘Bu kadar yeter daha fazla kilo verme’, ‘senin diyet yapacak kadar kilon yok ki’ Kaç kilo olacağınız sizin vereceğiniz bir karardır. Hedefi siz belirlediniz ona ulaşana kadar vazgeçmek yok.

    ‘Yapamazsın’ diyenleri dinlemek yok.

    ‘Kilo versen de sonra daha fazlasını alırsın’ Bu da bitirici bir yorumdur. Kişi o kadar eziyet çekip başladığı yerden daha kötü bir yere gelmekten çok korkar. Siz sağlıklı beslenmeyi öğreniyor sağlıklı bir yaşamın kapılarını aralıyorsunuz. Bu yüzden çevrenizde negatif enerji saçan insanlardan uzak durun. Bu tarz insanlar bırakın diyeti sizin sosyal yaşamınızı, iş yaşamınızı hatta belki aşk hayatınızı bile olumsuz etkiler.

    ‘Yolun çok uzun biliyor musun’ kırmanız gereken önyargılardan biridir. Sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazanmak ve onları sürdürmek başlı başına bir süreçtir. Sağlıklı zayıflamakta, aynı sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazanmak gibi bir süreç gerektirir. Fazla kilolarınızı bir gecede almadığınız gibi, bir günde veremeyeceğiniz de ortadadır. Bu nedenle, bu değişimin bir süreç olduğunu öncelikle siz kabullenmelisiniz. Çevrenizdeki kişiler, yolunuzun uzun olduğunu sürekli hatırlatıyorsa ve bu sizin motivasyonunuzu bozuyorsa, onları uyarmayı deneyebilirsiniz. Ya da hayatınızda hiçbir şeyi bir günde elde etmediğinizi, bu değişimin de bir süreç olduğunu onlara hatırlatabilirsiniz.

    “Bu hafta kaç kilo verdin” size en çok sorulacak sorulardan biridir. Her hafta aynı hızda kilo verememeniz gayet normal bir fizyolojik süreçtir. Kilo vermenizin yavaşladığı ya da hiç kilo veremediğiniz haftalarda bu soruyu duymak sinirlerinizi bozabilir.

    Bu noktada belirlediğiniz gerçekçi hedeflere zamanında ulaşıp ulaşamadığınıza bakın. Eğer bu hedeflere ulaşmışsanız, en önemlisi de bu süreçte beslenme alışkanlıklarınızı geliştirdiğinizi hissediyorsanız, hiç moral bozmadan yola devam. “Gayet iyi gidiyor” gibi bir cevap bu soruları durdurabilir. Eğer bu da çözüm getirmiyorsa, bu konuda konuşmak istemediğinizi ve sayılara takılmadığınızı belirtebilirsiniz.

    “Bir kereden bir şey olmaz” size en çok gelebilecek ısrarlardan biridir. Sabah okul arkadaşınızla kahvaltı ettiğinizi, öğlen iş yemeğine çıktığınızı ve akşam da bir akrabanıza yemeğe davetli olduğunuzu düşünün. Her üç ortamda da çevrenizdeki insanlardan aynı sözü duyma ihtimaliniz çok yüksektir. Eğer bu sözle sıkça karşılaşıyorsanız, karşınızdakine günde kaç defa bu sözü duyduğunuzdan bahsedin. Bazen de süreçle dalga geçmek, onu kolayca atlatmanın en kolay yollarından biri olacaktır.

    “Ölümü gör” diyet yapanları köşeye sıkıştıran zaman zaman da çıldırtan cümlelerden biridir. Genellikle akrabalar tarafından bayram yemeği ya da özel bir akşam yemeği gibi ortamlarda birdenbire söylenen iyi niyetli bu cümle, diyet yapanları oldukça strese sokan bir cümledir. Bunu duyduğunuzda sakin olun ve durumunuzu sakince açıklayın. fazla kiloların ve fazla yağ oranının kronik hastalıklara sebep olduğundan ve bundan kaynaklı ölüm oranının dünyada ne kadar arttırdığından” bahsetmenizi öneriyor.

    “Sen iyisin böyle” diyete başlama kararı aldığınızda sosyal çevrenizin size sıkça söyleyebileceği cümlelerden biridir. Hepimizin çevresinde gözleri hassas kantar gibi olan birileri vardır. Bu kişiler genellikle bir bakışta kilomuzun normal ve boyumuza göre orantılı olup olmadığını hatta vücudumuzdaki yağ oranını bile belirler.

    Bu yorumlar kimi zaman çileden çıkartıcı bile olabilir. Böyle durumlarda, iç geriliminizi arttırmamak adına sadece teşekkür edip sessiz kalmak yeterli cevap olacaktır.

    “Fazla zayıflama, hasta olursun” halk arasında en sık duyduğumuz yanlış inanışlardan biridir. Sağlıklı bir beslenme programı ile kilo veriyorsanız ve kontrollerinizi aksatmıyorsanız hasta olmanız için hiçbir sebep yoktur.

    “Sen diyeti bırak bak, görürsün, 2 katını geri alacaksın” diyet konusundaki gerçekçi olmayan korkulardan biridir. Kararsızsanız yola çıkmayın. Yol caydırıcılarla doludur. Bir kere yola çıkıp geri dönerseniz kendinize güveninizi ve saygınızı kaybedebilirsiniz. Başarabileceğinize olan inancınız yıkılır. Kararınızı verin ve uygulayın.

    Kararsızsanız yola çıkmayın. Yol caydırıcılarla doludur. Bir kere yola çıkıp geri dönerseniz kendinize güveninizi ve saygınızı kaybedebilirsiniz. Başarabileceğinize olan inancınız yıkılır.

    Kararınızı verin ve uygulayın.

    Bu yorumların hiçbiri gerçekten kararlı olan, bulunduğu durumdan oldukça rahatsız, farkındalığı oluşmuş, akıllı bir insanı yoldan çıkaramaz. O hedefini belirlemiştir. Yola çıkmıştır. Aşılacak çok dağ ve tepe, yürünecek çok düzlük, geçilecek çok dere olduğunu bilir. Hedefinin hayalini kurar. Hedefi için heyecanlanır. Hedefinde gayet mutludur.