Etiket: Süre

  • Uyku Düzeni ve Gece Korkuları

    Uyku Düzeni ve Gece Korkuları

    Çocuklar farklı dönemlere özel farklı davranışlar sergileyebilirler.

    Bu yazımızda çocukların odalarını ayırma süreçlerini, gece korkularını ve uyku düzenlerini paylaşmak istedik.

    Çocuklar doğduklarından itibaren rutin bir düzene ihtiyaç duyuyorlar. Bu düzen sayesinde, arka arkaya gelen durumları tahmin edebilir ve daha hazır olabilirler.

    Düzen dediğimiz durum, uyku saatinin belli olması ve tam zamanında olması şeklinde değildir. Uyandığı andan itibaren, birbiri ardına gelen olayların düzenli şekilde ilerlemesidir. Örneğin, uykuya dalmadan önce pijama giyme, el oyunu oynama, masal okuma ve ninni söyleme… Uykuya geçiş süreci için bu rutin düzenli bir şekilde uygulanırsa, çocuk bu bağlantıları bir süre sonra öğrenir ve uykuya çok daha rahat geçer. 6 aydan itibaren bebeklerde bu düzenin oluşması, çocukluk döneminde de devam ettirilmesi gerekir.

    Çocuklarda yatakları ayırma ve odaları ayırma farklı süreçlerdir. 40 gün itibariyle bebekler farklı yatakta yatabilirken, aynı odada olunması anneyi rahatlatan bir durumdur. 6 ay itibariyle bebekler farklı odada kalabilir.

    1 yaşından sonra odaları ve yatağı ayırmak daha zordur. Bilinçlenen ve büyüyen çocuk bu duruma büyük bir direnç gösterebilir. Ağlayıp annenin yanına gelebilir. Bu süreçte çocuğun yanında olmak, uyuyana kadar birlikte zaman geçirmek ve kademeli olarak çocuğu ayırmak doğru olacaktır.

    Bu noktada her aile için farklı bir süreç işleyebilir, aile düzenleri farklı olduğundan dolayı alışma süreci farklı ilerleyecektir.

    Gelişen ve büyüyen çocukların her yaş döneminde farklı korku ve kaygıları olabilir. 4 yaş civarında çocukların gece korkusu yaşadıkları bir dönem vardır. Bu dönemde karanlıktan korkabilir, gece korkunç rüyalar görüp ebeveynlerin yanına gelmek isteyebilirler. Gelişen ve olgunlaşan çocuk beyninde, soyut kavramlara merak salmayla birlikte bu davranışların gözlemlenmesi normaldir. Bu süreçte ebeveynler aşağıda belirteceğimiz noktalara dikkat etmelidir;

    • Çocuğa onu anladığınızı ve korkularını dindirmek için sizden yardım alabileceği güvenini oluşturmanız gerekir. Bu sebepten, ‘anne karanlıktan korkuyorum, dışarda yatağımın altına bir canavar var.’ gibi cümlelerle yanınıza gelen çocuğunuza ‘Ben yanındayım, korkmana gerek yok, hadi gel konuşalım.’ Diyerek cevap vermek doğru olacaktır. “Bunda korkacak bir şey yok, korkmana gerek yok.” dememek gerekir.

    • Çocuğun korktuğu şeyleri anlatmasına ve zihninde canlandırmasına izin vermek gerekir. Seçtiği bazı oyuncakları belirleyip, gel bu oyuncaklar seni korusun, yatağının başına koyalım, kapının girişine koyalım denilebilir.

    • Korktuğu şeyleri çizmesine veya onlarla ilgili bir masal kurmasına destek vermek gerekir.

    • ‘Canavardan korkuyorum.’ diyen çocuğunuza, ‘Sende bir şövalye kostümü giydiğini hayal et. Bir atın üstünde canavarı karşıladığında eminim senden korkacaktır. ‘Gibi karşılık vererek, onu anladığınızı ve düşünce yoluyla bir çözüm bulduğunuzu yansıtmış olacaksınız.

    • Çocuğunuzla birlikte gece korkularıyla ilgili kitaplar okumak çok faydalı olacaktır. Aşağıda bu konuyla ilgili okuyabileceğiniz kitapları bulabilirsiniz.

    -İnci Karanlıktan Korkmuyor

    -Kim Korkar Karanlıktan?

    -Teo’nun Gece Korkusu Kitabı

    Uzun süre devam eden gece korkuları, uykudan sık sık ve çığlık atarak uyanma, uykusunu alamadığı için gün içinde dikkatini toplayamama ve durumdan olumsuz etkilenmeye başlayan çocuğunuz için psikolojik bir destek almanız doğru olacaktır.

  • Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) Nedir ?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) Nedir ?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, iki ana özelliği “Dikkatsizlik ve Hiperaktivite” ve dürtüsellik” olan nörolojik bir bozukluktur.

    DEHB’nin temel özelliği, benzer gelişim düzeyindeki çocuklara oranla dikkati verme ve sürdürme güçlüğü, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik olarak tanımlanır.

    DEHB çocuk ve ergen ruh sağlığı ve hastalıkları bölümlerine yapılan başvuruların en sık nedenlerinden biridir.

    Bazen bebeklikte başlayan (çok ağlayan, zor yatıştan, zor beslenen, aşırı hareketli, sürekli yeni uyaranlar peşinden koşan bebekler) ve okul öncesi dönemde fark edilen yetişkinlikte de değişik bulgularla giden kronik bir bozukluktur. Tedavi edilmediğinde ruhsal, sosyal ve akademik sorunlara neden olur.

    DEHB’li çocukların dikkatlerini yöneltecekleri şey kendi kontrolleri altında değildir. Bu çocukların çoğunda yürütme işlevinde sorunlar görülür. Bunlar arasında ileri dönük plan yapamama, içeriden gelen olumsuz tepkileri bastıramama, çalışan belekte bilgileri tutamamadır. 

    Bunun doğurduğu sonuçlardan biri DEHB’li çocukların bir dakikaya kadar olan süreleri tahmin etmede çok başarısız olmalarıdır, bunun dışında, sonradan gelecek daha büyük ödülü, şimdi gelecek küçük ödül uğruna feda etmeleridir. Bu yüzden yapacakları şeye karar verirken diğer çocukları oranla gelecekteki ödüllere daha az değer verirler.
    DEHB’nin temel özelliği, benzer gelişim düzeyindeki çocuklara oranla dikkati verme ve sürdürme güçlüğü, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik olarak tanımlanmaktadır.

    Bu tip davranışlar tüm çocuklarda bulunmasına rağmen, DEHB olanlarda kronik ve çok belirgindir. Ve hayatlarının tüm koşullarında kendilerini gösterirler. (örneğin evde ve okulda ).
    DEHB’nin neden olduğu akademik zorluklara rağmen, bu bozukluk ve zeka arasında bir ilişki yoktur. Normalin Üstü, Normalin Altı ya da Normal zekaya sahip her çocuk DEHB’i yaşayabilir.

    Dünyadaki çocuk nüfusunun % 5 ila % 8’inde DEHB bulunduğu bilinmektedir.

    Erkeklerin kızlardan daha fazla etkilendiği uzun süredir düşünülmüştür, ancak en yeni çalışmalar cinsiyete özgü olmadığını ortaya çıkarmıştır.

    Bu bozukluk genellikle 7 yaş civarında tespit edilir, ancak ondan sıkıntı çeken çocuklar sıklıkla bebeklikten ve 2 yaşından itibaren zor davranışlara sahiptir. Belirtilerin birçoğu da, DEHB yetişkinlikte devam eder, ancak belirtiler ergenlik döneminde azalabilir. DEHB hakkında bilgi, araştırmalar ve tedavi seçenekleri son yıllarda çok yol kastetmiş ve bakımı çok gelişmiştir.

    DEHB olan çocukların yaklaşık yarısının da öğrenme güçlüğü, kaygı, karşıt gelme veya davranışsal sorunlar gibi başka sorunları vardır. Bu sorunlar genellikle sosyalleşme zorluklarına ve düşük benlik saygısına yol açar. Bu nedenle, çocukların psikiyatrist ve psikolog tarafından profesyonel bir değerlendirmeden geçmesi gerekir.

    DEHB belirtileri, bazı disiplin veya çaba gerektiren durumlarda artma eğilimindedir ve çocuğun oyun oynadığı zamanlarda azalır, yeni bir durum yaşar veya iyi bir davranış için övgüye değerdir.

    DEHB’nin belirtileri nelerdir ?

    Dikkatsizlik belirtileri nelerdir ?

    Dikkat Eksikliği : Dikkat süresinin ve yoğunluğunun bireyin yaşına göre olması gerekenden az olmasıdır.

    • Ayrıntılara karşı dikkat eksikliği gösterir.
    • Okul ve diğer ödevlerinde birçok hatalar yapar.
    • Çalışmaları plansız, düzensiz ve karmakarışıktır.
    • Oyun vb. etkinliklerde dikkatlerini uzun süre toplayamaz.
    • Başladıkları işleri tamamlamakta zorlanır.
    • Sanki akılları başka yerdedir.
    • Söylenenleri dinlemiyor duymuyor görünümü verir.
    • Talimatlara uymaz ve okulu veya ev ödevlerini tamamlayamaz.
    • Faaliyetlerini veya işlerini organize etmekte zorlanır.
    • Sürekli zihinsel çaba gerektiren (okul çalışması ya da ev ödevi gibi) görevleri önler, beğenmez ya da isteksizce yapar.
    • Faaliyetleri için gerekli nesneleri (örneğin oyuncaklar, ev ödevi kitapları, kalemleri) kaybeder.
    • Etkinliklerde yer almaya karşı isteksizdir.
    • Ödevlerini yaparken uzun süre sandalyede oturamaz.
    • Anne-babalarının zoruyla bir süre derslerinin başında oturabilir ama kalem, silgi ve kalemtıraş gibi nesnelerle oynar.
    • Düşük düzey dış uyarıcılar tarafından kolayca dikkati dağılır.

    Hiperaktivite veya dürtüsellik belirtileri nelerdir?

    Hiperaktivite: Bireyin yaşına ve gelişim düzeyine uygun olmayacak biçimde hareketli olmasıdır.

    Dürtüsellik: Bireyin kendini kontrol etmesinde yaşadığı güçlüklerdir.

    • Yerinde rahat duramaz.
    • Oturduğu yerde bile kıpırdanıp durur.
    • Gerektiği zamanlarda yerinde oturamaz.
    • Uygunsuz ortamlarda koşuşturur.
    • Eşyalara, bir yerlere tırmanır.
    • “Motor takılmış gibi” sürekli hareket halindedir.
    • Hareketlik bir amaca yönelik değildir.
    • Uyarıları dinlemez.
    • Durmak yorulmak bilmeden birbiri ardına hareket eder.
    • Sınıfta sık ayağa kalkar ve gezinir.
    • Sağa sola sataşır.
    • Arkadaşlarına laf yetiştirir.
    • Koltukların üzerinden atlar.
    • Dolaplara tırmanır.
    • Tehlikeli ve kaza yaratan durumlara girer.
    • Çok hareketli oldukları için tehlikeyi hemen kavrayamaz.
    • Çok konuşur.
    • Sessiz etkinlikler sırasında gürültü yapar.
    • Çoğu zaman sorulan soru tamamlanmadan cevaplar.
    • Çoğu zaman başkasının sözünü keser ya da yaptıklarının arasına girer.
    • Sırasını beklemekte zorlanır.
    • Diğer çocukları da rahatsız eder.
    • Hareketlerini ve sözlerini stresli anlarda kontrol etmekte güçlük çeker, bu da onun sözleri veya eylemlerinde kibirli ve bazen saldırgan kılar.
    • Belirli talimat ve kuralların getirdiği hüsranı tolere edemez.
    • Ruh hali çabuk değişir.

    DEHB’nin Nedenleri Nelerdir ?

    Bu karmaşık nörolojik bozukluğun tek bir nedeni yoktur. DEHB yatkınlığı genetiktir ve kalıtım oranı %70-80 civarındadır, muhtemelen beyindeki belirli kimyasallarla ilgilidir, karşılanmamış duygusal ihtiyaçlardan veya psikososyal sorunlardan kaynaklanmaz.

    Kalıtsal bir bozukluk olsa da, riski artırabilecek bazı faktörler vardır, örneğin: fetüsün belirli toksik maddelere (alkol, tütün veya ilaç) maruziyeti, bakteriyel menenjit, kafa travması, prematüre doğum, bebeğe oksijen eksikliğine neden olabilecek herhangi bir doğum problemleridir.

    Ne zaman bir uzmana başvurulmalı?

    Yukarıda belirtiler çocuğunuzla uyum gösteriyor ve en az 6 aydır devam ediyorsa, haftada birkaç kez krizler şeklinde hem okulda hem de evde yaşanıyorsa bir psikiyatrist ya da uzman psikoloğa danışmak gereklidir.
    Teşhisi yapan uzman psikolog, psikiyatrist çocuğu ve çevresini kapsamlı bir şekilde değerlendirir. 

    Bir çocuğun DEHB’si olup olmadığını belirlemek için de, sağlık uzmanı ayrıca aşağıdakiler gibi birkaç araç kullanır:

    • Ruhsal Bozuklukların Tanısal El Kitabı DSM-5 (ana araç) tarafından tanımlanan davranış kriterleri,

    • Çocuğun değerlendirilmesi

    • Psikolojik testler,

    • Nöropsikolojik testler;

    • Ebeveynler ve öğretmenler tarafından doldurulmuş bazı davranışsal ölçekler .

    Nasıl tedavi edilir?

    Müdahalenin amacı, bu bozukluğun çocuk üzerindeki etkilerini, yani akademik sıkıntılarını, dikkatini bir konu üzerinde yoğunlaştıramamasını, algılama bozukluğu ve sakarlığını, sürekli azarlanmasından, eleştirilmesinden, uyarılmasından kaynaklanan düşük benlik saygısına yöneliktir. Bir DEHB iyi tedavi edildiğinde genellikle iyi sonuçlar alınır.

    DEHB tanısı konduğunda, çocuk tartışma ve kararların bir parçası olmalıdır. DEHB tedavisi bireyselleştirilmiştir ve çeşitli uzmanların, ailenin ve okul ortamının işbirliğini gerektirir.
    DEHB çocuğun hayatının birçok alanını etkilediği için (kendine olan saygısını, okul sonuçlarını, aile ilişkilerini) çok yönlü tedavi gerektirir. Bu nedenle, tıbbi tedavi her zaman psikososyal müdahale ile birleştirilir (örn. Sosyal beceri yardımı programı, davranışsal psikoterapi, aile terapisi, eğitim desteği veya spor veya toplum faaliyetlerine katılım). Okullarda, iş organizasyonunu uygun bir çerçeve ile teşvik eden müdahaleler tavsiye edilir.

    İlaç Tedavisi (Sadece Çocuk ve Erken Psikiyatristleri tarafından)
    Anne-Baba Egitimi
    Bilişsel Davranışsal Terapiler
    ATTENTIONER Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Programı
     Home Based Reinforcement Programı
     Parent traning in contingency management Programı
    Gıda kısıtlamaları (örneğin, gıda katkı maddelerinden veya konsantre şekerlerden kaçınmak) veya besin takviyeleri (vitaminler, mineraller) olsun, konsantrasyon üzerinde olumlu bir etkiye sahip olabilecek yüksek omega-3 diyetidir. (Bunların etkililiğini kanıtlayacak bilimsel bir kanıt yoktur.)

    Aile ne yapabilir ? 

     Aile uzman kişilere danıştıktan sonra tüm tedavi sürecine dahil olmalıdır. Aile dahil olmadan tedavi programının faydası yok denecek kadar azdır.

     Çocuğun güçlü yanlarını vurgulayın ve tedavinin kendisinin daha iyi kontrol edilmesi ve okulda daha iyi sonuçlara ulaşması için ona yeni araçlar sağlayacağını açıklayın.

    Çocuğa, DEHB’nin zeka ile ilgisi olmayan bir nörolojik bozukluk olduğunu söyleyin.

     Sevgi gösterin , Empati kurun, etkili iletişim yollarını kullanın, başarı duygusunu yaşamasına yardım edin, Sorumluluk ve yardımseverliğin gelişimini sağlayın ve bu davranışlarını övün, problem çözme ve karar verebilme becerilerini geliştirin .

    Disiplin yöntemlerini kullanın.

    Çocuğunuza her seferinde bir görev verin ve ona başka bir tane vermeden önce iyi yaptığından emin olun. Gerekirse, talimatları anlaşılması ve yapılması kolay adımlara ayırın.

    Onu çalkantılı, fazla hareketli bir grupta bırakmak ya da huzursuz ya da sabırsız bir kişinin gözetimine bırakmaktan mümkün olduğunca kaçının.

     Ev ödevi ve dikkat gerektiren diğer görevleri yapmak için sessiz bir yer bulun.

    Odaklanmaya yardımcı olmak için ortamınızdaki televizyon, video oyunları, tablet ve bilgisayar gibi uyaran ve dikkat dağıtıcı kaynakları azaltın. Sessiz aktiviteleri teşvik edin.

     Eğer uyumakta güçlük çekiyorsa, onu gün boyunca fiziksel olarak egzersiz yapmaya ve yatmadan önce sessiz hareketler yapmaya teşvik edin. Yatmadan önce rahatlatıcı bir atmosfer yaratın (ışığı azaltın, yumuşak müzikle açın vb.).

    Her zaman ona göz kulak olun: Tehlike kavramı, algısı olmadığı için Hiperaktif bir çocuk, oynarken diğerlerine göre daha fazla zarar görür.

     Fiziksel ceza ve kuvvet kullanmayın.

     “Ajitasyon – ceza – denetim” döngüsüne girmekten kaçının. Cezalar yerine detaylı açıklamalar yapın.

     Hataları göstermekten kaçının: motivasyon ve teşvik, daha iyi sonuçlara yol açar. İyi davrandığında tebrik ederek ve teşekkür ederek benlik saygısını geliştirin.

     Sabrınızı kaybetmeden önce sınırlarınızı tanıyın, çocuğa anlatın ve gerektiğinde yardım isteyin. Net ve açık komutlar (yerinde sessizce otur vb.)

    Tek seferde tek görev verin ve bitince takdir edin. Bir zor bir kolay görevler vermeye çalışın. 

     Dışarıya çıkmadan önce çocukla konuşun: Örnek; ’markete gideceğiz, sadece benim sana söylediklerimi arabaya koyacaksın. Eğer böyle yaparsan sana istediğin krakeri alacağım, eğer yapmazsan almayacağım .Anladın mı?’’

    Sonuç olarak; DEHB’li çocuklar ne yapmaları ya da yapmamaları gerektiğini bilirler ama o bildikleri şeyi uygulayamazlar. Bir kuralı biliyorlardır, sorarsanız uygun bir biçimde açıklayabilirler ama düşünmeden hareket ettikleri için o kuralı yine bozabilirler. Bu durum gerek anne baba gerekse öğretmeni daha çok öfkelendirir. Bu davranışlar bilerek yapılan, ya da kurallar önemsenmediği için yapılan davranışlar olarak nitelendirilirler. Bu nedenle de daha acımasız yöntemlerle ele alınırlar.
    DEHB’nin belirtileri zaman içinde değişebilir. Bilimsel literatürde yapılan bir tahmine göre, önceden DEHB teşhisi konmuş erkek çocuklar 18 yaşına geldiklerinde, DEHB belirtilerinin ortalama olarak yüzde 60’i ortadan kalkmış olur. DEHB olanların yaklaşık %40’ında Belirtilerin sürmesi gözlenir. Belirtiler çeşitli sosyal ve duygusal güçlüklerle erişkin dönemde de sürer. DEHB olan çocukların %30 Gelişimsel bozulma gözlenir. DEHB bulguların yanı sıra alkolizm, madde kullanımı ve anti sosyal kişilik bozukluğu gibi psikopatolojilerin eklendiği gruptur. Artmış aktivite genellikle ilk kaybolan belirti iken çelinebilir dikkat son kaybolan belirtidir.

  • Romatoid artrit nedir?

    Romatoid artrit (RA), eklem iltihabına neden olan otoimmün, yani bağışıklık sisteminin kendi dokularını tanımayıp onlara zarar verdiği bir hastalıktır.

    Her eklem, iki kemiğin karşılıklı olarak geldiği hareketli bir yapıdır. Eklemler, yapılarına göre belli yönlerde, belli sınırlarda hareket edebilirler. Eklemleri oluşturan kemiklerin uçları kaygan, yumuşak yüzey oluşturan bir kıkırdak ile kaplıdır. Bu sayede eklemleri oluşturan kemikler birbirlerine sürtünmeden ve zarar vermeden hareket edebilirler. Eklemlerin çevresini kaplayan “sinovyum” adlı kalın bir zar vardır. Sinovyum, eklem içinde kayganlığı sağlayan ve eklem kıkırdağını besleyen az miktarda, koyu kıvamlı bir sıvı üretir (sinovyal sıvı) Sinovyum adlı yapının dış yüzünde bulunan “kapsül” adlı kalın tabaka ve “bağ-kiriş” adlı yapılar eklemi oluşturan kemiklerin doğru pozisyonda kalmasını sağlar ve birbirlerinden uzaklaşmasını engeller. Kasları kemiğe bağlayan güçlü, kablo gibi yapılar “tendonlar” da eklemin hareketini sağlar.

    Romatoid Artritte Eklemlerde Ne Olur?

    Öncelikle sinovyumda iltihabi süreç başlar. Etkilenen eklemde ağrı, hassasiyet, sıcaklık artışı ve bazı durumlarda kızarıklık olabilir. İltihabi sürece bağlı eklem sıvısında veya sinovyum zarını oluşturan hücrelerin sayı ve boyutlarında artış olursa eklemde şişlik görülür. İltihabi sürece bağlı üretilen bazı maddelerin eklem bölgesinde birikmesi sinir uçlarını uyararak ağrıya neden olabilir. Yine iltihabi sürece bağlı eklem kapsülündeki gerilme de ağrı olarak kendini gösterir.

    Sık tekrar eden eklem iltihabı ve şişmeleri ile gerilen eklem kapsülü bir süre sonra şişlik geçse bile gergin kalabilir. Bu durumda da eklemin sabit yapısı bozulur ve ekleme ait yapılar olması gerektiği gibi bir arada tutulamadığından eklemde boşalma, takılma ve eklem yapısında bozulmalar başlar.

    Kireçlenme (Osteoartrit) İle Aynı Hastalık mıdır?

    Romatoid artrit ve kireçlenme iki ayrı hastalıktır. Romatoid artritte eklem yüzeyini oluşturan yapılarda iltihabi süreç olurken, kireçlenme (osteoartrit) durumunda eklem yapılarının üzerine binen yük ve yaş etkisi ile mekanik olarak bozulması söz konusudur. Romatoid artritin ilerlemesi ile eklemde ortaya çıkan bozukluklar kireçlenmenin de bu duruma eklenmesine neden olabilse de iki hastalık birbirinden tamamen farklı oluşan, seyreden ve tedavileri tamamen farklı olan iki ayrı rahatsızlıktır.

  • Uyku Sorunları Önemli Sağlık Sorunlarına Yol Açabilir

    Uyku Sorunları Önemli Sağlık Sorunlarına Yol Açabilir

    İnsanın en temel ihtiyaçlarından biri olan uyku, beyindeki dikkat ve öğrenme süreçlerinin gelişiminde çok önemlidir. Mental aktivitenin özel bir formudur. Aktif ve nöronal bir süreçtir. Beyinde uykunun başlatılması ve sürdürülmesi ile ilgili özel alanlar vardır. Hayatın her döneminde önemli olsa da özellikle beyin gelişimi ve büyümenin en hızlı olduğu dönem olan bebeklik ve çocukluk dönemlerinde daha da ciddi önem kazanmaktadır. Normal bir uykunun tarifini yapmak zordur. Çünkü uyku – uyanıklık döngüsü yaşa, cinsiyete, aydınlık – karanlık durumuna, egzersiz durumuna, stres ve hastalıklara göre değişkenlik göstermektedir. Güne başlarken fiziksel ve ruhsal açıdan hazır hissettiren, dinlendiren uyku normal bir uykudur.

    Yaşamın ilk yıllarında günün çoğu saati uykuda geçer. Yenidoğan bebekler günde ortalama 14 – 16 saat uyurlar. Hem gündüz hem de gece uyudukları için gece uykusu kavramı tam olarak yoktur. 1 yaş civarı gece uykusu kavramı netleşmeye başlar. Gündüz uyku ihtiyacı 3 yaş civarı azalarak son bulur. Sabah uykuları ise 1 – 2 yaştan sonra devam etmez. Yaş büyüdükçe vücudun uyku ihtiyacı azalır ve ergenlik döneminde erişkine yakın uyku saatleri (8 – 10 saat) yerleşmiş olur.

    Çoğumuz hayatımızın yaklaşık üçte birini uyuyarak geçirmekteyiz. Uyku süresi kişiden kişiye değişmekle birlikte bu süre 4- 11 saat arasında değiştiği bilinmektedir. Uyku süreleri genetik faktörlerin etkisi ile kişiden kişiye değişiklik gösterir. Doğuştan itibaren belirlenmiş olan bu süreyi belli limitler dışında değiştirmek mümkün olmamaktadır. Süreyi kısaltmak zorunda kaldığımızda “uyku yoksunluğu” sonucu görülen istenmeyen belirtilerle karşılaşmaktayız. İş hayatı, verimlilik ve trafik kazaları ile uyku ve uyku bozukluklarının ilişkilerinin ortaya konması uyku bozukluklarının ayrı bir disiplin olmasında önemli kaldırım taşlarını oluşturmuştur.

    Uykunuzu Test Edin!

    • Haftada 2-3 gece uykuya dalmakta güçlük çekiyorum.
    • Akşam saatlerinde veya yatağa girdiğimde bacaklarımda isimlendiremediğim bir huzursuzluk hissediyorum.
    • Yatakta sürekli bacaklarımı hareket ettirmek zorunda kalıyorum.
    • Yeterli süre uyumama rağmen gün içinde yorgun ve uykulu oluyorum.
    • Gece içinde nefes alamama hissi ile uyanıyorum.
    • Horlamamın yan odalardan duyulacak kadar şiddetli olduğu söyleniyor.
    • Uykuda nefesimin durduğu söyleniyor.
    • Gece içinde en az bir kez tuvalete gitmek zorunda kalıyorum.
    • Geceleri baş, boyun veya göğsümde terleme oluyor.
    • Sabah yorgun ve baş ağrısı ile uyanıyorum.
    • Toplantılarda, okurken veya TV seyrederken uyuyakalabiliyorum.
    • Uykululuk nedeniyle eskisi kadar uzun süre araba kullanamıyorum.
    • Çok sık rüya görüyorum.
    • Geceleri uykudan bağırarak ve korku ile uyandığım ve saldırgan hareketlerim olduğu söyleniyor.

    Yukarıdaki sorulardan üç veya daha fazlasına evet cevabı veriyorsanız, bir uyku hastalığınız olabilir. Uyku hastalıkları günlük aktivitenizi ve sosyal yaşantınızı bozmasının yanı sıra; çok daha ciddi sağlık sorunlarına sebep olabilir.

  • Çocuk/Ergen Danışmanlığı

    Çocuk/Ergen Danışmanlığı

    Büyüme sürecinde duygusal, zihinsel ya da davranışsal sorunlar yaşayan çocuk ve ergenlerle bire bir yürütülen danışmanlık hizmetidir. Bu hizmette söz konusu sorunların altında yatan psikolojik rahatsızlıklara odaklanılır. Süreçte, ebeveynlerle de işbirliği yapılır ve düzenli görüşmeler yoluyla ebeveynlerin bilinçlenmelerine yardımcı olunur.

    Çocukta ya da ergende ortaya çıkmış problemler, çocuğun/ergenin yardım çağrısı olarak düşünülür. Çocuğun ya da ergenin yaşadığı problem “bir sıkıntım var, bunu kendi başıma çözemiyorum, desteğinize ihtiyacım var, yolunda gitmeyen bir şeyler var, bana yardım edin” çağrısıdır.

    Çocukla/ergenle bire bir yürütülen danışmanlık hizmetlerinde; probleme yönelik çalışıldığı gibi, çocuğun/ergenin sosyal ve duygusal açıdan güçlenebilmesi, gelişimsel becerilerini arttırabilmesi, yaşına ve gelişim özelliklerine uygun olarak yaşadığı sorunların üstesinden gelebilmesi ve ailesiyle ve arkadaşlarıyla sağlıklı ve besleyici ilişkiler kurabilmesi amaçlanılır.

    Çocukluk ve ergenlik dönemi; bedensel, zihinsel, duygusal, sosyal gelişimin hızla devam ettiği dönemlerdir. Çocukluk ve ergenlik döneminde ortaya çıkan sorunlara hemen müdahale edilmesi çocuğun/ergenin gelişim sürecinde tıkanıklıklar oluşmasını engelleyebileceği gibi gelişimin arzulanan çerçevede sürekliliğini sağlar.

    Bir sorun uzun süre çözülemediğinde çocuğun/ergenin tüm gelişim alanları bu sorundan olumsuz bir şekilde etkilenir ve diğer gelişim alanlarında da farklı sorunlar oluşur. Sorunlar büyümeden yapılabilecek erken müdahale hem çözüm sürecinin kısalmasında hem de başka sorunların oluşumunun önlenmesinde belirleyici rol oynar.

    Çocuğa/ergene yönelik danışmanlık hizmetlerinin en önemli yararlarından biri de, ileri yaşlarda ortaya çıkabilecek ve kişiliğin oluşumunu olumsuz etkileyebilecek problemlerin; zamanında ve büyümeden çözülebilmesine ve krizlerle baş ederek atlatılabilmesine imkan sağlamasıdır.

    Çocuklara ve Ergenlere Yönelik Danışmanlık Hizmetleri

    • Travma (ölüm, şiddet, istismar, boşanma, hastalık, kaza, ameliyat vb.)
    • Davranış ve uyum problemleri
    • Risk içeren davranışlar
    • Sosyal beceri eksiklikleri
    • Bağımlılıklar
    • Ders başarısızlığı
    • Çekingenlik ve kendine güvensizlik
    • Dikkat eksikliği ve hiperaktivite
    • Özel öğrenme güçlüğü
    • Alt ıslatma
    • İnatçılık
    • Parmak emme, tırnak yeme,
    • Kardeş kıskançlığı
    • Yeme problemleri
    • Konuşma bozuklukları
    • Gecikmiş konuşma
    • Tikler
    • Okul problemleri
    • Öğrenme performansını arttırma vb.

    Çocukla / Ergenle Çalışma Sistemi

    • Verilen danışmanlık hizmetinde öncelikle çocuk/ergen hakkında aileden ayrıntılı bir şekilde bilgi edinilir.
    • Çocuğun/ergenin yaşadığı sorunun kaynağını belirlemek ve çocuğu/ergeni tanımak amacıyla ihtiyaç duyulan konularda psikolojik testler uygulanır.
    • Çocukla/ergenle bire bir çalışılarak ve gözlem yoluyla ihtiyaç duyulan bilgiler edinilir.
    • Sorunun kaynağı belirlendikten sonra çocuğun ya da ergenin sorununun çözümüne yönelik psikoterapi yöntemleri belirlenir.
    • Problemin niteliğine ve ihtiyaca yönelik olarak çocukla/ergenle bire bir danışmanlık hizmeti sürdürülür.
    • Ailede ve okulda düzenlemelere ihtiyaç duyulduğunda aileyle ve okulla gerekli işbirliği yapılır.
    • Çocuklarla ve ergenlerle çalışırken; oyun terapisi, EMDR terapisi, psikodrama, sanat terapisi, çözüm odaklı terapi, ebeveyn danışmanlığı, aile terapisi vb. birçok terapi yönteminden yararlanılmaktadır.

    Çocuklara ve Ergenlere Yönelik Grup Çalışmaları

    Çocuklara ve ergenlere yönelik yardım hizmetleri, bire bir danışmanlık hizmetlerinin yanı sıra grup çalışmaları yardımıyla da yürütülebilir. Grupla psikolojik danışma, benzer problemlere sahip 6-15 kişiden oluşan en az bir uzman kontrolünde yürütülen sistematik danışmanlık faaliyetleridir. Grup dinamizminden de yararlanılarak, çocuğun/ergenin yaşanılan sorunlarda yalnız olmadığını fark etmesi, benzer sorunlarla başa çıkma konusunda sosyal öğrenme olanakları sunması ve bir gruba aidiyet duygusu yaşatması ,yardım sürecinde iyileştirici etkiler yaratmaktadır. Yapılabilecek grup çalışmalarına ait konu başlıklarından bazıları aşağıda sıralanmaktadır;

    Psikodrama Grup Çalışması: Dramatik canlandırmalar yoluyla sorunlarını, çatışmalarını, kaygı ve güçlüklerini ele alarak, çocuğa ve ergene başa çıkma becerilerini geliştirme ve bunları deneme olanağını sağlar.

    Sosyal Beceri Geliştirme Grubu: Çocuğun/ergenin yaşına ve gelişim özelliklerine uygun; kendini grup içinde ifade etme, iletişimi başlatma ve sürdürme, öfkesini kontrol etme ve öfkesini yapıcı şekilde yönlendirme gibi sosyal becerileri edinebilmesi amaçlanmaktadır.

    Yaratıcılık Becerilerini Geliştirme Grubu: Çocuğun/ergenin gündelik yaşam içinde karşısına çıkabilecek sorunlara ilişkin özgün çözümler geliştirebilmesi, farklı alternatifler üretebilmesi amaçlanmaktadır.
    Sınava Hazırlanma ve Sınav Performansı Arttırma Grubu: Çocuğun/ergenin akademik başarının ölçüldüğü sınavlara etkin şekilde hazırlanabilmesi ve sınav esnasında yaşanabilecek olumsuz kaygıyı kontrol edebilmesinin amaçlandığı faaliyetlerdir.

  • Bağımlılık Bir Beyin Hastalığıdır

    Bağımlılık Bir Beyin Hastalığıdır

    Beyinde neler oluyor?

    Bağımlı kişiler her zaman kendilerine şu soruyu sorarlar: Bu kadar istememe rağmen acaba neden bırakamıyorum o kadar çok şey kaybetmeme ve ağır bedeller ödememe rağmen neden bırakamıyorum. Bu gibi soruları bağımlıların yakınları da sorar: bu kadar iyi başarılı bir insan olmasına rağmen bizim ve kendi hayatını mahvetmesine rağmen neden bırakamıyor diye.

    Bilim insanları da bu sorunun cevabını araştırıyorlar ve artık biliniyor ki bu bırakamama durumunun bağımlıların iyi ya da kötü zayıf ya da güçlü iradeye sahip olmaları ya da yeterli çabayı gösterip göstermemeleriyle alakalı olmadığı bulunmuştur. Artık bağımlıların beyinlerinde doğru gitmeyen bir şeylerin olduğu düşüncesine varılmıştır.

    Bağımlılar birçok kişisel ilişkisel sosyal bedeller öderler. Madde hayatlarının bir numaralı önceliği haline geldikten sonra artık yaşamlarında birçok şeyi kenara bırakıyorlar demektir. Bağımlının ilişkileri zedelenir eğitimi mesleği kalitesini kaybeder birçok sorumluluğunu önemsemez hale gelirler. Hayatlarının her alanında kayıplar yaşarlar ve bu liste uzadıkça uzar. Fiziksel ve ek olarak ruhsal hastalıklar bozulan ekonomileri ve hepsinin eşlik ettiği sosyal izolasyon bu sürece eklenir. Bunlar dışarıdan görülen etkilerdir. Ancak bağımlıların bir de dışarıdan görülmeyen ve pek bilinmeyen beyin yapılarında ciddi zararları vardır. Bu bağımlı beyninin karar alma ve davranışları kontrol etme bölümlerinde meydana gelen biyokimyasal tahribatlardır.

    İşte bu sebepten dolayı bağımlı birey gerçekten hayatını değiştirmeye karar verse de bunu gerçekleştirmesi kolay olmaz. Ne kadar istekli ve iyi niyetli olursa olsun bir sonraki adımı atmak ve sonuca ulaşmak zordur. Artık yeter bırakıyorum demek yetmez ancak bağımlılık düzeyi çok hafif olanlar belki ulaşabilirler. Çoğunluğu ise sadece kısa bir süre için bırakabilirler. Çünkü kullandıkları maddenin yaptığı hasar nedeni ile beyinleri değişmiştir. Bu nedenle bağımlılıktan kurtulamazlar.

    Maddeyi bırakmaya karar veren birçok insan ayıklık durumunu bir sene süresince korumayı başarmadan önce en az üç ya da dört başarısız deneme yaparlar. Maddeyi tamamen bırakana kadar birçok denemenin yapıldığı 8-10 sene geçebilir. Bırakma başarısını belirleyen birçok etmen vardır: hastanın yaşı tedaviyi kimin yürüttüğü bağımlının maddeyi ne kadar süredir kullandığı bağımlılığın hastanın psikolojik durumunu ne derece etkilediği kullandığı madde ve maddelerin cinsi ve miktarı gibi.

    Bağımlılıktan kurtulunmasa da iyileşmek mümkündür. Ama iyileşmenin ne anlama geldiğini bilmek çok önemlidir. Kişi bir kere bağımlı olduktan sonra tekrar tamamen maddeyi hiç kullanmayan bir insanla aynı duruma gelmez. Ancak iyi bir tedavi ile tekrar madde kullanmadan yaşayabilir. Fakat maddeyi tekrar kullanırsa o anadan itibaren bırakmadan önceki kaldığı yere geri döner ve en azından tekrar aynı dozda kullanmaya devam eder.

    İyileşme sadece madde kullanımını bırakmaktan çok daha karmaşık ve zor bir süreçtir. Bu süreç alkol ya da uyuşturucudan zarar görmüş beyin devrelerinin tekrar kurulması işlemini içerir.

    İnsan beyninde hücreler arasındaki bilgi akışını sağlayan çeşitli haberci kimyasallar vardır. Bunlara nörotransmitter(iletici) denir. Bu ileticilerin görevlerini ne derece iyi ya da kötü yaptıkları beyin görüntüleme teknikleriyle tespit edilebilmektedir. Uyuşturucu kullanımı beynin bu kimyasal haberleşme sistemini zedeler. En çok zarar gören nörotransmitterler dopamin serotonin GABA ve glutamattır. Kullanılan her uyuşturucu dopamin miktarını etkilerken mesela LSD ve ekstazi serotonin işleyişini etkiler eroin ve morfin opiate alıcılarını alkol ise GABA ve glutamatı etkiler.

    Günümüze kadar yapılan araştırmalar bağımlılık yapan bütün uyuşturucuların doğrudan ve dolaylı olarak beynin zevk faaliyetlerini harekete geçirdiklerini göstermiştir. Yani zevk alma hissini kontrol eden ve düzenleyen ağı etkiler uyuşturucular. Yemek yemek güzel bir manzarayı izlemek kahkahalarla gülmek gibi güzel şeyler yaşadığımızda beynimiz dopamin salgılar. Bu sayede kendimizi sıcak sakin ve mutlu hissederiz. Ancak bir süre sonra bu salgılanan dopamin miktarı azalır ve eski haline döner. Bizler hayatın olağan seyrine devam eder ve mutlu olacak yeni zamanlara doğru ilerleriz.

    Mutluluğa ilerliyoruz ve bunu istiyoruz çünkü geçirdiğimiz deneyim beyin içinde limbik sistem dediğimiz zevk duygu ve hafıza gibi nosyonların anahtar merkezi olan bölümde hafızaya alınmış oluyor. Beyinde dopaminin salındığı dopamin yolağı gerçek zevk deneyimini kayıt eder ve ona tekrar ulaşmak için gerekli hareketleri hatırlar ve tekrarlatır. İki zevk veren faaliyet arasındaki sakin dönemde nörotransmitterler kendi doğal seviyelerine inerler.

    Alkol ya da uyuşturucu kullanıldığında ilk etki olarak vücuttaki bu nörotransmitterlerin oranı 5 katına çıkar. Dopamin oranı yemek yerken ulaşılan düzeyden bile yükseğe çıkar ve bunu uzun süre muhafaza eder. Bu yaşanan deneyim ne kadar uzun ya da kısa olursa olsun mutlaka motivasyon merkezi olan ve “devam sistemi” denilen hippocampus ve amygdala’da hafızaya alınır. Yoğun dopamin salınımının olduğu keskin ve heyecan verici bu deneyimler hafızada tutulur. Bu deneyimlerin hafızadaki anıları bile dopamin salınmasını sağlar ve mutluluk hali başar ve bu itkiler kişiyi tekrar aynı deneyimi yaşamak için harekete geçirir.

    Bu bir aldatmaca tabii. Uyuşturucuyu her kullanışta dopamin miktarı artar fakat her seferinde ilk kullanılan düzeye ulaşmaz. Ne de olsa dışarıdan yabancı bir maddenin girmesiyle karar verme-iç metabolik sistemimizi bozulmuştur. Bilgi iletim ağına giren yabancı-yalancı ileticiler gerçek ileticilerin yerine geçer ve beyin artık kendi doğal salınımını azaltmaya ve bu etkilerin dışarıdan gerçekleşmesini beklemeye başlar.

    Aynı dozda tekrarlayan alımlarda ulaşılan dopamin dozu ve mutluluk oranı giderek azalır. Yani azalan dopamin miktarı ile her kullanım bir öncekinden daha az heyecanlı olmaya başlar. Zamanla heyecan daha azalır ve çöküş süreci başlar. Buna beynin uyuşturucu ile ulaşılan zevk zirvesinin yaşamda en gerekli şey olduğu konusunda aldatılması sebep olur. Bu kendinden sürekli kaybeden haz sarmalı beynin ileticilerinin duyarlılığının azalmaya başlamasına sebep olur. Bu durumda beyin kendini korumak için savunma mekanizmalarını harekete geçirir ve dopamin miktarını düşürür. Bu noktadan sonra artık bağımlı kişi zevk almak için değil kendini normal hissetmek için maddeyi kullanmaya başlar. Çünkü uyuşturucu kullanımı ile artan dopamin artık beyinde çok az ya da hiç salgılanmıyordur.

    “Dur Sistemi”

    Beyinde bir devam sistemi olduğu gibi bir de dur sistemi vardır. Bu sistem bilgileri topladığımız tarttığımız riskleri avantajları ve sonuçları analiz ederek bir sonraki davranışı belirlediğimiz bir sistemdir. Bu hareket doğru mudur bu fikir faydalı mıdır bu kanun dışı ya da güvenli midir gibi birçok muhakemenin yapıldığı bir merkezidir. İşlerin doğru bir şekilde gidip gitmediğine bu dur ve devam sistemleri birbirleriyle sürekli iletişim halinde kalarak karar verirler. Böylece ne zaman devam edip ne zaman duracağımız belirlenir. Tabii bu durum bu iki sistemin asla birbirlerinden ayrılamayacağı anlamına gelmiyor.

    Madde kullanımının en kötü yanı dur ve devam sistemlerinin olağan işleyişini bozmasından daha çok aralarındaki eş güdümü bağlantıyı bozması tahrip etmesidir. Devam sistemi dur sisteminin getirdiği kontrollerin dışına çıkıyor ve madde kullanma davranışı hiç durdurulmadan devam ediyor.

    Son yapılan araştırmalar uyuşturucu maddelerin beyinde sadece zevk yollarını değil aynı zamanda hafıza ve öğrenme ile ilgili yolları da etkilediğini göstermiştir. Bağımlılık geliştikçe beynin daha önce öğrendiği şeyler zayıflıyor ya da unutuluyor ve tamamen farklı şeyler öğreniliyor. Bu da dur ve devam sisteminin çalışma prensiplerini belirleyen enformasyon dayanaklarının değişmesine ve harekete geçirici niteliklerinin farklılaşmasına sebep oluyor. Kokain bağımlılarıyla yapılan PET araştırmalarında kokain bağımlılarının güzel bir manzara ya da bir bebek resmiyle karşılaştıklarında beyinlerindeki dopamin miktarının çok az ya da hiç olduğu tespit edilirken kokain dolu bir kaşık ya da madde kullandıkları mekânlara dair görseller gösterildiğinde hastaların hippocampus ve amygdala bölgelerindeki beyin aktivasyonunun zirve yaptığı görülmüştür. Bütün bu etkiler hastaların uzun süren ayıklık dönemlerine ya da madde kullanmanın neden olduğu tüm olumsuzluklara rağmen olmaktadır. Bu noktada devam sistemi çalışırken kişiyi madde kullanımından uzaklaştırması beklenen olumsuz etkileri depolayan dur sistemi sessiz kalmaktadır.

    Bu çalışmalar bağımlıların gerçekten iyileşmesinin bu nörokimyasal işlemleme sistemlerinin yeni çalışma prensipleri üzerine yeniden kurulması ile mümkün olacağını göstermektedir. Bu da kişiye özel psikoterapi ve uygun ilaçların kullanılması ile ve davranış ve duygulanım paternlerini daha nitelikli kılacak bir sosyal yaşam evreniyle mümkün olacaktır.

  • Farkında Ebeveyn Olmak

    Farkında Ebeveyn Olmak

    Ebeveyn olmak beraberinde çok fazla sorumluluk getiriyor. Bir anda neye uğradığımızı şaşırıyor, yapılması gereken bunca sorumluluğa nasıl yetişeceğimizi hesap etmeye çalışıyoruz. Kafamızda durmadan yapılması gerekenler listesiyle yaşamaya başlıyoruz.

    Çocuklar büyüdükçe ve bireyselliklerini kazanmaya başladıkça sorumluluğun yönü de değişmeye başlıyor. Alışveriş merkezlerine bunu istiyorum diye girilen krizler, kışın ortasında mayo giyeceğim diye tutturmalar, uyku saatlerinin değişmesi ile kendimize ayırdığımız vakitlerin azalması tüm yüklerin birikmesine sebep oluyor.

    Bu süreçte anne- baba olarak sabrımızın tükendiği anlar fazlalaşmaya başlıyor. Kendimizi aniden bağırırken, sinirden kızarmış bir durumda bulabiliyoruz. Bu süreçlerde ne yapabileceğimizi, bu sorunların çözümünün ne olduğuna bu yazımızda değinmek istedim.

    Son zamanlarda bu konuyla ilgili karşımıza sık sık çıkan bir kavram var ‘farkında ebeveynlik’ Popüler bir kavram olmanın ötesinde, hayatımıza gerçekten yerleştirebildiğimizde kriz anlarını azaltan ve sakinleştiren bir yaklaşım farkındalık.

    Peki nedir bu farkındalık? 

    Farkındalık; çocuklarımızdan sorumlu olduğumuzu düşündüğümüz zamanlarda, odak noktamızı çocuktan uzaklaştırmak ve kendimize çevirmekle başlıyor. Çünkü ebeveyn olmak çocuğunuzla ilgili değil, sizinle ilgili bir durum. Kriz yaşadığımız ve gerginleştiğimiz anlarda, ilk yapmaya çalıştığımız, çocuğumuzu sakinleştirmek oluyor. Yolun ortasında kırmızı top isterken, ona mavi top aldığınız için ağlamaya başlayan ve kendini yere atan çocuğunuz düşünün. O anda, tüm gözler sizin üzerinizdeymiş gibi hissedebilirsiniz.

    Ebeveynliğe dair tatlı hayalleriniz yavaşça beyninizden uzaklaşır. Yapmanız gereken tek şey çocuğunuzu yerden kaldırmak, sakinleştirmek ve böylece size çevrilen tüm gözlerin hemen önüne dönmesini sağlamaktır. Farkındalık dediğimiz duruma tam o anda başvurabilirsiniz. Yapmanız gereken ilk şey durumu kabullenmek. Büyüyen, gelişen, bağımsızlığını kanıtlamaya çalışan ve bu yolla özgüveni gelişen çocuğunuz bir yetişkin değil. Büyüme sürecinde bu davranışları sergilemesi onun için bir fırsat.  Bu yolla nasıl sakinleşeceğini, problem durumlarla nasıl başa çıkacağını öğrenme olanağı yakalıyor.

    O anda yapmanız gereken çocuğunuzu değil, kendinizi sakinleştirmek. Derin bir nefes almak, bunun bir kriz değil, çocuğunuzun büyüme sürecinde atladığı bir basamak gibi düşünmek. Hazırsanız, en önemli noktaya geldik:  ‘durumu kabullenmek’. 

    Çocuğunuz yerde yatıyor, sokak ortasında bağırıyor ve bu geçici bir durum. O ‘an’dan bir süre sonra, sakinleşecek ve size bakan gözler sizi unutacak. Kendinizi başarısız hissetmek yerine, bu durumun geçici olduğun hatırlamaya çalışın. Göreceksiniz, kendinize odaklandığınızda ve kendinizi sakinleştirmeye çalıştığınızda her şey daha rahat olacak. Çünkü gergin bir şekilde çocuğunuza yaklaşmamız olacaksınız. 

    Sonrasında, dikkatini dağıtmaya çalışarak, ‘sakinleştiğinde seninle konuşabiliriz’ diyerek gerekli adımlara giriş yapmış olacaksınız.

    Farkındalık sadece ebeveynlikle ilgili değildir. Kendimizi gergin hissettiğimiz, depresif hissettiğimiz durumlarda da başvurabileceğimiz bir kaynak.

    Dilerseniz hemen bugün farkındalığa giriş yapabilirsiniz. İşe veya okula gitmek için her gün yürüdüğünüz yoldan bugün daha yavaş yürüyerek başlayın.  Etrafınıza daha dikkatli bakın, akşam ne pişireceğinizi, çocuğun ödevinin ne olduğunu, hafta sonu nereye gideceğinizi düşünmek  yerine , yürümenin ne güzel olduğunu düşünün. Daha önce hiç fark etmediğiniz binalar, tabelalar, belki de bir köşede aşmış minik bir çiçek göreceksiniz…

  • Ramazan yaklaşırken

    Bir İç Hastalıkları hekimine en sık soru sorulan dönemlerden biridir ramazan.

    Son yıllarda ramazan döneminin yaz aylarına denk gelmesi nedeniyle ilaç kullanan,kronik hastalığı olanlar dışında sağlıklı kişiler için de dikkat edilmesi gereken noktalar var.

    Bu yıl da sahur ve iftar arası sürenin uzunluğu ve aşırı sıcaklar normalden daha fazla dikkat gerektiren bir ramazan ayı geçirilmesine neden oluyor. Aşırı sıcaklarda her zaman dikkat edilmesi gereken en önemli durum terleme ile oluşan sıvı kaybının giderilmesidir.Yeterli sıvının alınmaması vücut ısısında artışa tansiyon düşüklüğüne bayılmalara neden olabilir.Halsizlik yorgunluk çarpıntı konsantrasyon bozukluğu kas krampları idrar yolu infeksiyonları oluşabilir.Bu nedenle vücut sıvı ve tuz(sodyum potasyum magnezyum) dengesinin sağlanması önemlidir.Bol sıvı tüketilmeli aşırı terlemeye neden olacak ortamlarda bulunmaktan kaçınmalı aşırı efor gerektiren çalışmalar olabildiğince çok sıcak saatlerde yapılmamalıdır.

    Bu nedenle iftar ve sahurda yenilenlerin de gün içerisinde sıvı kaybını arttırmayacak şekilde seçilmesi önemli.Özellikle susama hissini ve vücut ısısını arttıracak gıdalardan kaçınmalı.Tuzlu baharatlı soslu yiyecekler kızartmalar hamurlu ve şerbetli tatlılar şekerli içecekler hem ağız kuruluğu ile susama hissini arttıracak hem de içerdikleri fazla enerji nedeniyle vücudun fazla ısınmasına neden olacaktır.Uzun açlık süresi nedeniyle oruç tutulmayan süre içinde sık ve az olarak gıda alınması, hızlı ve büyük porsiyonlarla yemekten kaçınılması iftar sonrası oluşacak mide barsak sorunlarına tansiyon ve kan şekeri düzensizliklerine engel olacaktır.Gün içinde oluşan tatlı yeme eğiliminin meyve ile giderilmesi hem sıvı hem potasyum magnezyum desteği açısından çok daha yararlıdır.Hafif sütlü tatlılar ve dondurma seçilebilir.Oruç tutan kişilerin gün içindeki eforlarını bulundukları ortamın sıcaklığını giysilerini aşırı terlemeyi önleyecek şekilde kontrol etmeleri önerilir.

    Oruç tutmanın sakıncalı olduğu durumlar:

    Vücudun çalışma düzeni geçici ya da sürekli olarak bozulmuş olan ve bu düzenin sağlanması için ilaç kullanımı ve/veya diyete gerek duyulan kişilerin oruç tutması sakıncalıdır.

    -Kronik hastalığı olanlar (hipertansiyon,diabet,kalp-damar hastalığı vb)

    -Akut infeksiyon,operasyon,kanama geçirenler

    -Gebeler ve emzirenler

    -Mide hastalıkları olanlar (gastrit,ülser)

    Hipertansiyon ve şeker hastaları ilaç kullanımlarını sahur ve iftarda alma şeklinde düzenleyerek oruç tutmaya çalışmaları özellikle yaz döneminde yaşanan ramazan aylarında sorun yaratabiliyor.Bu tür hastalıklarda unutulmaması gereken tedavinin sadece ilaçtan ibaret olmadığıdır.Diyet ve düzenli beslenme ilaçlar kadar önemlidir.Gün içinde uzun süre gıda alınamaması kan şekerinde düzensizliğe yol açabilir.Sıvı alınamaması ve aşırı sıcaklar nedeniyle sıvı kaybı kan basıncında ani değişikliklere neden olabilir.Uzun süre açlık sonrası geç saatte yapılan iftarda yenilenler kan şekeri ve kan basıncında ani yükselme yapabilir.Genellikle gözlemlediğimiz kadarıyla da ilaç düzeni aksamaktadır.Özellikle insülin kullanan bir şeker hastası için bu kadar uzun süreli açlık tehlikeli sonuçlar yaratabilir.

    Kronik hastalığı olan ve sağlıklı yaşam düzeni belirli ilaçların kullanımına ve beslenme şekline bağlı olanlar bu düzeni mümkün olduğunca bozmamaya çalışmalıdır.

    Uzun süreli açlık ile etkilenebilecek bir hasta grubu da midesinde gastrit ya da ülser olan hastalardır.Bu hastaların midedeki asit üretimi fazlalığı nedeniyle asit azaltıcı ilaçların düzenli kullanımı yanı sıra midenin uzun süre boş bırakılmaması gerekir.Ayrıca sahur ve iftarda fazla gıda tüketilmesi iftarın geç saatte olması gün içinde tüketilemeyen sıvının kısa sürede alınması reflü ve hazımsızlık şikayetlerini de arttırabilir.

    “İrademe güveniyorum açlık susuzluk hissetmiyorum” dese de oruç tutmasını önermediğimiz bir grup da gebeler ve emziren anneler.Bu kişilerin vücut gereksinimleri bebekten dolayı 2 katına çıktığı düşünülürse uzun süreli açlık ve susuzluk bebeği ve süt üretimini etkileyebilir.

    Aynı şekilde vücut ihtiyacının artacağı bir süreç de infeksiyonlar ve operasyonlardır.Bu durumda vücut infeksiyon etkenine karşı savaştığı,yara onarımı yaptığı için metabolizma ihtiyacı artar.Bu sürede oruç tutulması iyileşme sürecini uzatabileceği gibi durumun ağırlaşmasına da neden olabilir.

    Maneviyatın yüksek olduğu bu dönemde küçük yaşından beri oruç tutmaya alışmış ve bu ibadeti yapamadığı için kendini kötü hisseden hastalarımıza sağlığa dikkat edip bedenlerine iyi bakmanın da bir ibadet olduğunu hatırlatmak isterim.

  • İletişim

    İletişim

    İletişim kelime manası ile kişiler arasında, duygu, düşünce, bilgi, haber alışverişi, duygu, düşünce, bilgi ve haberlerin, akla gelebilecek her türlü biçim ve yolla kişiden kişiye karşılıklı olarak aktarılması olarak tanımlanmaktadır. İletişim her şeyden önce, insanın kendini bir insan olarak gerçekleştirmesi ve sosyal süreçlere girmesi bakımından önemlidir. İletişim sayesinde insanlar zihinlerindeki kavram ve fikirleri açığa vurma, onları paylaşma ve değerlendirme olanağına sahip olurlar. Başkalarını etkileme ve onlardan etkilenme, yararlanma, yararlı olma ve bir başarı gösterme iletişim sayesinde mümkün olur. İnsanlar arasında yaşanan ilişkilerin sürmesi iletişim sayesinde mümkün olur.

    Yaşamak başlı başına iletişim ağını, iletişim etkinliklerini içeren bir olaydır. Var olduğumuz anda çevreyle sürekli iletişim içine gireriz. Bilmeden çevremizi etkilemeye, değiştirmeye, yine bilinçsizce etkilenmeye, çevremize uyarlanmaya başlarız. Bu iki yönlü alışveriş ömür boyu süre gider. Kişiliğimizi iletişim alışkanlıklarımızla, iletişim çabalarımızla ortaya koyarız. Bildiklerimiz, duyduklarımız, yapabileceklerimiz iletişim tavrımızla belirlenir. Kişiler arası ilişkilerin aracı da iletişimdir: anlamak, öğrenmek, anlatmak, başkalarına ulaşmak için iletişimi yolunu kullanılırız. İnsanoğlunun tarihten beri çok çeşitli iletişim araçlarını kullandığı da aşikardır.

    İletişim üzerine yapılan çalışmalar, iletişimin üç temel özelliğinin olduğunu göstermektedir. Bunlardan ilki iletişim etkinliğinin insanları gerektirmesidir. İletişim ancak insanların birbirlerini anlama ihtiyaçları sayesinde kurulabilir. İkinci olarak iletişim, paylaşmayı gerekli kılar; yani iletişimde gönderici ve alıcı, mesajın ortak bir anlamı üzerinde anlaşmalıdırlar. Son olarak, iletişim semboliktir. Semboller; jestler, mimikler, sesler, harfler, rakamlar ve sözcüklerdir. Alıcı ve gönderici mesaja aynı anlamı verdikleri zaman tam olarak iletişim ortaya çıkar (Tutar, Yılmaz ve Erdönmez, 2003).

    İletişim, dinamik bir süreçtir; yani sürekli değişir ve bu değişim kesintisiz bir biçimde devam etmektedir. İletişim tanımları incelendiğinde, iletişim sürecinin bir mesajı anlaşılır biçimde alıcıya gönderme işlemi olduğu görülür. İletişim, kaynağın mesajı düzenleyip, onu ne şekilde göndermeyi (kodlamayı) düşünmesi ile başlar. Alıcının karşı tarafa gönderdiği mesajları algılayacak ve bu kodlamayı çözümleyecek durumda olmalıdır. Alıcı, kaynağın gönderdiği mesajı çözümler ve bir düşünce haline dönüştürebilir ve geri bildirimde bulunabilirse, iletişim süreci tamamlanmış olur.

    Çevremize baktığımız zaman iletişimin olmadığı hiçbir alan yok gibi ama sorun şu ki hangimiz ya da hangilerimiz sağlıklı iletişimi tercih ediyor. Geçen gün izlediğim bir programda bir ünlü simanın “aranızda sağlıklı iletişim kurabileceğim kişi yok mu “ serzenişinde bulunması topluma dair ipuçları da veriyor olabilir. Sağlıklı ortamın oluşması için sağlıklı iletişimin şart olduğunu düşünmekteyim. O zaman sloganımız “Sağlıklı toplum için sağlıklı iletişim şart!”

  • Evet, romatizma ağrilariniz hava durumu ile ilişkili ama hava durumu ne ile ilişkili?

    Evet, romatizma ağrilariniz hava durumu ile ilişkili ama hava durumu ne ile ilişkili?

    Romatolog ve hatta doktor olmadan once de sikca duydugum birseydi, romatizmasi olan hastalarin “yagmurlu ya da kotu havalarda” agrilarinin arttigini ifade etmeleri. Romatolog olduktan sonra elbette bu sozleri daha sikca duyar oldum. Hatta bazen tanimadigim ama ne is yaptigimi soran kisilere romatolog oldugumu soyledigimde, yuzlerinde ciddi bir ifade ile ilk kurduklari cumlenin “Himmm…benim dizlerim yagmur yagacagini anlar” olmasini biraz hayretle karsiladim.
    Eminim hasta iseniz ve bu yaziyi okuyorsaniz, siz de benim neden sasirdigima “sasiriyorsunuz” dur. Gercekten de, hastalarin cephesinden olaya bakildiginda bu olay cok dogal ve biz doktorlarin bu kadar dogal bir olayi anlamakta zorluk cekmeleri pek anlasilir bir sey degil. Doktorlarin tarafindan bakildiginda ise, hava durumu ile romatizmal agrilarin iliskisi biraz tartismali bir durum.
    Benim bu konudaki kisisel gorusum (bilimsel bir temele dayanmayan) ise 2 maddede ozetlenebilir; 1-Bu kadar insan (farkli milliyet, farkli kultur, farkli sosyoekonomik gruplardan) boyle bir iddiada bulunuyor ise gercekten bir iliski olma ihtimali vardir (neden-sonuc iliskisi olmak zorunda degil), 2- Boyle bir iliski varsa bile bu durumu hastalarin lehine cevirmek icin yapabilecek cok fazla birsey yok (surekli kurak ve sicak iklimde yasamak disinda). Isin ilginc yani, bu konuyu acikliga kavusturmak icin yapilmis fazla calisma da yok.
    Arastirmacilar bu durumdan yola cikarak, Kuzey Ingiltere'de (herhalde yagmur bol olsun diye ozellikle secilmis !) romatizmal (kas-iskelet) agrilar ile hava durumunun iliskisini arastirmislar. Calisma esasen bir anket calismasi. Anket deyip gecmemeli, calisma oldukca iyi bir tasarima sahip. Arastirma belli bir bolgeye bakan 3 aile hekimligi unitesinde kayitli yaslari 25 ile 65 arasinda degisen 2761 hasta uzerinde yurutulmus. Gerekli izinler alindiktan sonra hastalara anket formu gonderilerek gecen ay icerisinde agrilari olup olmadigi ve olmus ise agrinin ozellikleri ile ilgili sorular sorulmus (agri “gunluk agri” ve de “kronik yaygin agri” olarak siniflandirilmis). Bu sorularin ardindan hastalara o gun (anket sorularini yanitladiklari gun) agrilarinin olup olmadigi sorulmus. Meteorolojiden ise ilgili anket gununun sicaklik, nem, yagis miktari, kac saat gun isigi oldugu gibi detayli hava durumu bilgileri alinmis. Ayni islemler hem birinci hem de dorduncu yilda olmak uzere 2 defa tekrarlanmis.
    Ankete katilanlarin % 41.5'u gunluk agri (kisa sureli agri), % 15.3'u ise kronik yaygin agri (KYA) yakinmalari oldugunu bildirmis. Her iki agri turunun de en cok kis mevsiminde rapor edildigi, bunu azalan siklikta sonbahar, ve bahar aylarinin takip ettigi gorulmus. Kis ile karsilastirildiginda yaz aylarinda gunluk agri'da % 27, KYA'da % 57'lik bir azalma oldugu gozlenmis.
    Yagis durumu ve hava basinci ile bir iliski gosterilememis.
    Agri ile en kuvvetli iliski, gun isigi suresi ve de hava sicakligi arasinda bulunmus. Yani ne kadar uzun sure gun isigi var ve de ne kadar sicak ise agri o kadar az. Detaya girmek gerekirse; gunde en az 6 saat gun isigi var ve de hava sicakligi 17.5 C uzerinde ise agrilarda belirgin azalma gozlenmis.
    Arastirmacilar, yukaridaki sorgulara ek olarak oldukca can alici bazi sorulara da yanit aramislar (hava durumu ile agri iliskisini aciklayacak baska nedenleri ortaya cikartabilmek, dolayisi ile bu iliskinin neden sonuc iliskisi olup olmadigini anlamak icin). Bu sorular da calismanin sonuclarinin yonunu degistirmis.
    Soyle ki,
    1-uyku kalitesi iyi ve gunluk egzersiz suresi fazla ise her iki agri miktarinin azaldigi
    2- anketi gunesli ve de sicak gunlerde dolduran kisilerin uyku kalitesi ve egzersiz surelerinin fazla oldugu gozlenmis.
    Baska bir ifade ile, hava durumu ile agrilar arasinda gozlenen iliskinin, hava durumunun kendisinden ziyade, bu durumun yol actigi uyku kalitesi ya da egzersiz suresi gibi faktorler ile iliskili olabilecegi ortaya konmus. Gecekten de bu faktorler icin duzeltme yapildiginda (bu biraz acili matematiksel bir islem), hava sicakligi ya da gun isigi suresi ile agrilar arasinda gozlenen guclu iliskinin oldukca zayifladigi gozlenmis.
    Sonuc olarak, hava durumu ile agrilar arasinda gozlenen iliskide nedensellik yok gibi. Bunun pratik anlami nedir diye soruyorsaniz, hastalarin cok sordugu bir soru ile aciklayayim durumu.
    Soru _ “ Agrilarimi azaltmak icin daha az nemli ve daha sicak iklimi olan bir sehire mi tasinsam acaba?'
    Yanit _ “ Hayir, hic tasinmaniza gerek yok, bunun yerine hava ne kadar kotu olursa olsun egzersiz yapmanin bir yolunu bulun ve doktorunuzdan uyku problemlerinin cozumu icin yardim isteyin.”