Etiket: Süre

  • Ergenlik Dönemi ve Aileler

    Ergenlik Dönemi ve Aileler

    Ergenlik, gençler için olduğu kadar hayatlarına katılan herkes için de büyük bir değişim zamanıdır. Genç kimliğini ve bağımsızlığını geliştirmek zorundadır. Aynı zamanda, cinsellik, uyuşturucu kullanımı ve akran ilişkileri gibi konularla uğraşırken bile sorumlu ve güvenilir olma konusunda artan baskıyla karşı karşıya kalıyorlar. Çocukluktan yetişkinliğe kadar gelişim karmaşık bir süreçtir. Bu sadece bilgi eklemek ve anlamakla ilgili değil. Bu geçiş sürecinden geçen gençler, çocuk veya yetişkin olarak yaptıklarından farklı düşünür, hisseder ve davranırlar. Bu farklılıklar tüm gelişim alanlarında görülebilir.
    Fiziksel / Cinsel Gelişim
    Ergenliğin fiziksel belirtileri açıktır. Bu süre zarfında kız ve erkek kasık kılları büyümeye başlar. Uzun boyluyken, kızları 16’ya kadar yükselir ve erkekler de 18’e kadar büyürler. 18 yaşına girmeye başlarlar. Erkeklerde gece emisyonları olur. Kızların göğüsleri gelişir. Erkeklerin sesleri derinleşiyor.
    Tüm bu fiziksel değişiklikler, ergenlerin düşünce ve davranış biçimlerinde değişiklikler getiriyor. Cinsel farkındalık ve çekicilik geliştirir ve cinsel olarak aktif hale gelebilir. Sağlıklı oldukları sürece, vücutları her zamankinden daha güçlü ve koordine olur ve sporda başarılı olmalarını sağlar.
    Bilişsel Gelişim
    Bu bilişsel gelişim bir anda gerçekleşmez. Erken ergenlik döneminde, çocuklar çoğunlukla yeni temel soyut akıl yürütmelerini okul ve ev için kullanırlar. Hangi faaliyetlerde bulunmak istediklerini kendi fikirlerini ifade etmeye başlarlar ve kendi hedeflerini seçerler. Kısa vadeli sonuçlar görürler, ancak her zaman uzun vadeli değildirler.
    Duygusal gelişme
    Ergenlik döneminde, gençler duygusal destek için akranlarına bakarlar. Ebeveynleriyle geç ergenlik dönemine kadar, kendilerine daha yakın hale gelebilecekleri zaman daha fazla çatışmalar yaşamaya başlarlar. Aynı cinsiyetten arkadaşlarla daha da yakınlaşırlar, birçok farklı duygu yaşarlar ve ebeveynlerinden daha bağımsız hale gelirler.
    Ergenlerin mahremiyete ihtiyacı var. Nasıl göründüğü konusunda endişe duyuyorlar ve vücut imajı sorunlarını geliştirebilecekler. Geç ergenliğe ulaşırken, kendilerine ve inançlarına daha fazla güvenir hale gelirler. Duyusal deneyimler arayabilir ve cinsel olarak kolayca uyandırılabilir. Ergenlik çağında, duyguları üzerinde daha iyi kontrol sahibi olmaya başlarlar. Ergen psikolojisinin çoğu, gençlere duygularını nasıl yöneteceklerini öğretme ile ilgilidir.
    Çocuğunuz Mücadele Ederken Ne Yapmalı
    Gençlerle Konuşmak
    Ergenlerle, yaşadıkları değişimler hakkında açıkça konuşmak, özellikle bu dönemde ortaya çıkabilecek ebeveyn-çocuk ilişkisindeki değişim göz önüne alındığında, herhangi bir ebeveyn için zor olabilir. Bu yaşta gençlerin ne gibi değişiklikler ve engeller beklediğinin daha net bir şekilde anlaşılması, ebeveynlerin daha verimli konuşmalar için donatılmasına yardımcı olabilir . Gençler yetişkin benzeri kapasiteler geliştirme sürecindedirler ancak henüz orada değiller ve düşünceli rehberlik uzun bir yol kat edebilir.

    Gençler her ergen için zor. Ancak, bazı gençler diğerlerinden daha fazla sorun yaşıyor. Çocuğunuz aşırı duygusal sıkıntı içinde olduğu noktaya karşı mücadele ediyor gibi görünüyorsa veya günlük işlevleri bozuluyorsa, en kısa zamanda yardım almaları gerekir.
    Bir ebeveyn olarak, çocuklarınız da mücadele ettiğinde acı çekersiniz. Çocuğunuza ihtiyaç duydukları desteği ve rehberliği sağlayacak kadar duygusal olarak güçlü olmak istiyorsanız zihinsel sağlığınıza dikkat etmeniz gerekir. Eviniz sürekli bir karışıklık durumundaysa, kendiniz için de yardım almanız gerekir.

  • Kayıp ve Yas Süreci

    Kayıp ve Yas Süreci

    Hepimiz hayatımızın bir noktasında yas sürecinden geçmişizdir. Yaşamımız boyunca neredeyse her gün bir şeylerle vedalaşmamız gerekir. Anne sütü emen bir bebeğin sütten kesilmesi, iş veya şehir değişimleri, yaşanılan ayrılıklar, emeklilik, okulun bitmesi, erişkin çocukların evden ayrılması ve ölüm gibi. Her kayıp bizi derinden etkileyen, kaçınılmaz bir keder yaşatır. Duygularımızda ani değişikliklerle birlikte davranışsal ve bedensel bazı değişimler de yaşayabiliriz. Yaşadığımız acı uzun bir süre devam edebilir; ancak yaşanılan bu zor süreç, olayların sindirilmesi ve kabullenilmesi için önemlidir. Yaşadığımız kayıp, eğer tam olarak yasını tutabilirsek, büyümemizi ve yenilenmemizi sağlayabilir.

    Yas mutlaka yaşanarak tamamlanması gereken normal bir süreçtir. Buna rağmen sık sık bu süreçle ilgili yargılara veya kısıtlamalara maruz kalabiliyoruz. Dışa vurmayla ilgili kısıtlamalar, dikteler, acımızı ifade etme şeklimizle ilgili beklentiler… Hemen hemen hepimiz bu tarz durumlara maruz kalmışızdır. Birini kaybetmenin acısıyla baş ederken ağlamamamız gerektiğine, güçlü olmamız gerektiğine dair dikte ve kısıtlamalar gibi. Ancak yolumuza, hayatımıza daha sağlıklı bir şekilde devam edebilmemiz için yasımızı yaşayıp durumu sindirerek kabullenmemiz gerekir. Bununla birlikte, kaybımızın bizim için ne ifade ettiğini anlamaya çalışmak bu süreçte oldukça önemli bir adım olacaktır. Yaşadığımız her kayıp, geçmişin tüm kayıplarını yeniden ortaya çıkarabilir. Bu durumda hangi eski yaralarımızı, anılarımızı canlandırdığını anlamaya çalışabiliriz. 

    Aynı zamanda, yaptıklarımız/yapmadıklarımız veya söylediklerimiz/söylemediklerimiz ile ilgili suçluluk, öfke gibi duygular hissedebilir, sakin ve sabırlı kalamayabiliriz. Böyle bir durumda da duygularımızı başkalarıyla paylaşabilir, başkalarından yardım ve destek isteyebiliriz.

            Bütün bunlarla birlikte kaybı olan herkes ve iki ayı aşan sürede yoğun olumsuz duyguları, depresif belirtileri şiddetli bir biçimde devam eden herkes psikolojik destek alabilir. Terapiler yas sürecini daha sağlıklı bir biçimde tamamlayarak yeni yaşamınıza adapte olmanıza yardımcı olacaktır.

           Unutmamalıyız ki yasın normal bir süreç olması gibi psikolojik destek almak da son derece normal bir durumdur.

  • Böbrek tümörlerinde bir ilk; adjuvan tedaviye fda’den onay

    FDA bir ilk olarak, böbrek tümörlerinde bir ilaca adjuvan tedavi olarak onay verdi. Metastatik hastalığın tedavisinde en önemli köşe taşlarından biri olan Sunitinib, FDA tarafından Böbrek tümörü hastalarında (yüksek riskli olanlar) adjuvan tedavide onaylandı.

    Böbrek tümörlerinde diğer tümörlerde olduğu gibi adjuvan (başka organlara yayılmamış hastalarda, tümörün cerrahi olarak alınması sonrası hastalıksız durumda iken belirli bir süre zarfında verilen tedavi) tedavi çalışmaları yapılmakta idi, ancak istenen başarı 6000’e ulaşan hasta sayısında yapılan birçok çalışmada elde edilemedi. Büyük ölçekli faz III ASSURE çalışmasında (2016) sunitinib ve sorafenib, PROTECT çalışmasında (2017) Pazopanib, ARISER çalışmasında (2016) Girentixumab (Karbonik anhidraz IX inhibitörü MAB) adjuvan tedavide araştırıldı ama istenen faydanın oluşmadığı görülmüştü. Bu arada axitinib ve everolimus adlı metastatik hastalıkta faydalandığımız ilaçların, adjuvan potadaki çalışmaları ise devam etmekte, sonuçları beklenmekte.

    2016 da yayınlanan S-TRAC çalışmasında, sunitinib, yüksek riskli (Evre III (T3 veya lenf nodu metastazı mevcut) Clear Cell Renal Hücreli Karsinom ) hastalarda adjuvan tedavide 1 yıl süre ile verilmiş ve 5 yıllık takipte, amaçlanan primer sonlanım noktası olan hastalıksız süre açısından anlamlı fayda elde edilmişti. Çalışmada görülen yan etkilere rağmen, hastalıksız sürede gösterdiği katkının anlamlı olması nedeni ile FDA tarafından onay verildi.

    Kasım 2017 önemli bir dönüm noktası oldu böbrek tümörleri açısından. Farklı bir çerçeveden bakarsak, farklı tümör gruplarında bir çok çalışma olmasına rağmen, imatinib’ten uzun bir süre sonra bir tirozin kinaz inhibitörü adjuvan tedavide onay aldı. Kanser tedavisindeki devrimlerin, en son, en önemli baş aktörlerinden olan immünoterapi ajanları elbet böbrek tümörlerinde de irdelenecektir. Ve umuyorum ki hastalarımızı ve onkologları güzel sonuçlar beklemekte.

  • DİKKAT! Tehlike Geliyorum Diyor…

    DİKKAT! Tehlike Geliyorum Diyor…

    “Dikkat, hiçi her şeye dönüştürür.” Goethe

    Teknolojinin hayatımızdaki yeri azımsanmayacak kadar önemlidir. Televizyon ise geniş kitlelere ulaşma noktasında ilk sıralarda yer alan bir iletişim aracı olup özellikle son yıllarda televizyon kullanımı önemli ölçüde artış göstermiştir. Bir kumanda düğmesi kadar yakın olan bu aracın ulaşım kolaylığı bu durumu desteklemektedir. Bu artışla birlikte televizyonun olumlu özelliklerinin yanı sıra olumsuz özelliklerinin de kişiler üzerindeki etkileri de yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.

    Son zamanlarda yapılan araştırmalar, özellikle çocuklarının televizyon izleme süreleri noktasında çok önemli bulgular sunmaktadır. Nielsen araştırma şirketine göre; 2 ile 5 yaş arasındaki çocuklarhaftada 32 saatten fazla,6 ile 11 yaş arasındaki çocuklarise yaklaşık 28 saat televizyon izlemektedir. İfade edilen bu rakamlar çocukların gelişimi noktasında çok ciddi sıkıntılara neden olmaktadır. Ekran başında çok fazla zaman geçiren çocuklar;

    • İletişim problemleri yaşıyor,

    • Özellikle küçük yaşlarda konuşma gecikmesi görülüyor,

    • Algılama ve dikkat süreçleri zayıflıyor,

    • Sabırsız ve saldırgan tutumlar sergiliyor,

    • Uyku düzensizlikleri görülüyor,

    • Şiddet ve alkol gibi uyaranlara maruz kalıyor.

    Televizyon kullanımının olumlu ve olumsuz yönleri tartışıladursun, Fransa’da Medya Yüksek Konseyi0-3 yaş arası çocukların televizyon izlemesine yasak getirmiştir. Bu yasak, sadece yetişkinlerin kanallarını kapsamamakta aynı zamanda çocuk ve bebek kanalları için de geçerlidir. Bu yaş aralığı, beyinde yer alan nöronların deneyimler sonucunda birbirine bağlandığı, köprü kurduğu en zengin dönemi kapsamaktadır. Dolayısıyla, çocuğun pek çok uyarıcıya maruz kalarak deneyim yaşamasının gerektiği bu dönemde, pasif bir alıcı olarak şekillendiği televizyon karşısında geçirmesi önlenmeye çalışılmaktadır. Bebeklikten itibaren beş duyu organını da kullanma becerisiyle donatılmış olan çocuk, televizyon karşısında sadece görme ve işitme duyularını kullanabilmektedir. Buna bağlı olarak diğer üç duyu organı en verimli dönemlerinde körelmektedir.

    Teknolojik tüm ürünlerde olduğu gibi televizyon için de bilinçli kullanım çok önemlidir. Her geçen gün çocuklar için hazırlanan programların kalitesi arttırılmakta ve oldukça faydalı içerikler hazırlanmaktadır. Bu noktada devreye ebeveynler girmektedir. Çocuklar kendileri için hangi programın doğru veya faydalı olacağını bilememektedirler. Onlar sadece eğlence kısmıyla ilgilenmekte ve karşılarına çıkan her türlü yayını izleyebilmektedirler. Maalesef o sırada işi olan ya da oyalansın diye düşünen ebeveyn kumandayı çocuğunun eline teslim ederek çocuğu başıboş bırakabilmektedir. İşte televizyonun asıl tehlikeli olma süreci bu ilk adımla başlamakta ve izlenilen süre boyunca devam etmektedir. Ebeveynler muhakkak içeriğine güvendiği ve bildiği yayınları belirlemeli ve ancak o şekilde çocuğuna izin vermelidir. Ayrıca birlikte televizyon izleyerek gelişen durumlara uygun olarak açıklayıcı ve eğitici bir dil kullanılmalıdır.

    Ebeveynlerinin telefonlarından, tabletlerinden (hatta azımsanmayacak kadar çoğunluğun kendi tableti olduğunu düşünürsek…) istedikleri çizgi filmleri izleme ve istedikleri oyunları yükleme gibi olanaklara sahip olmak, son zamanların en sık rastlanan ancak en vahim olaylarından birisidir.

    Bu noktada gerçek anlamda bilinçli olan ebeveynler süreci çok güzel yönetebilmektedir. İzlenecek yayınlar hem anne hem de babanın fikir birliğiyle belirlenir. Ardından çocuk izleyecekleri bittikten sonra kitap okuyabilir, oyuncakları ile oynayabilir ya da resim yapabilir… Lakin şunu bilir: Benim televizyon izleme sürem bitmiştir. Çocuğa bu bilinçliliği, durumu kabullenebilme olgunluğunu ne kadar erken kazandırırsak, hayatını düzenleme noktasında o kadar az zorluk yaşayacaktır.

    Diğer tarafta ise bilinçli davranmakta biraz zorlanan ebeveyn tutumları vardır. Onların söylemlerine göre; “çocuktur istediğini izlesin, inatlaşmak istemiyorum ya da misafirler geldiğinde ancak o şekilde bizi rahat bırakıyor”. Ve en sık duyulan ifadelerden biri de şudur ki: “Kumanda sadece onun elinde durabilir, yemek yerken ya da akşam yatana kadar sürekli televizyon izler”. Bu ve bunlar gibi binlerce söylem duymak mümkündür. Ancak hep söylediğim gibi bu gibi durumlarda çocuğa kızmak ya da inatçı bir yapısı olduğunu söylemek çocuğa çok büyük haksızlık yapmak demektir. Çünkü yaşanan bu tarz durumlarda asıl sorumluluk ebeveynlere aittir. Ebeveyn evdeki rolünü bilinçli bir şekilde hissettirmeli ve çocuk da kendi rolüne uygun davranma şeklini öğrenmelidir. Öğrendiğini içselleştirebilir ve uygulayabilirse yaşanılan bu gibi durumların çok kısa bir süre içinde azalacağı görülebilir.

    Çocuklarımız bizim geleceğimiz en değerlilerimiz. Dünya üzerinde hangi ebeveyne sorarsanız sorun, dünyadaki en değerli varlıklarının çocukları olduğunu söylerler. Özellikle onların sağlığının her şeyden önce geleceğini ifade ederler. Ancak burada dikkat edilmeyen çok önemli bir nokta bulunmaktadır. Çocukların sağlığı söz konusu olduğunda; iyi beslensinler, soğuk almasınlar, ateşlenmesinler… diye düşünülür. Evet, fiziksel sağlık herkes için önemlidir ancak asıl farkında olunmayan zihinsel sağlıktır. Bilinçsiz teknoloji kullanımının çocuğunuza vereceği zararı dünya üzerinde başka hiçbir şey veremez. Ve zihinsel sağlığın ne kadar yerinde olup olmadığı da çocuk bir okulöncesi kurumuna gittiğinde daha net anlaşılabilmektedir. Gruba uyma süreci, algılayabilme, odaklanabilme, başladığı işi sonuna kadar götürebilme… gibi pek çok zihinsel sürecin kullanımını gerektiren durumla karşılaşan çocuğun zihinsel sağlığının ne durumda olduğu rahatça gözlenebilmektedir.

    Sonuç olarak, çocuklarımızın zihinsel olarak iyi ve sağlıklı olabilmeleri için ebeveynlerin bilinçli hareket etmesi çok önemlidir. Aslında pek çoğumuzun bildiği ancak uygulama noktasında sıkıntı çekilen bir durumdan bahsediyoruz. O zaman öncelikle kendi zihinsel sağlığımızı koruma adına önlemler alalım. Göreceksiniz ki bu önlemleriniz çocuklarınızın dikkatini kısa süre içinde çekecek ve hem sizin hem de çocuğunuzun zihinsel sağlığı korunmuş olacak.

  • Hissizleşiyor Muyuz?

    Hissizleşiyor Muyuz?

    Gergin geçen ve yüksek strese maruz kaldığımız bu günlerde üzerinde pek durmadığımız ama önemi yadsınamayacak bir konu da psikolojimiz.Terör eylemleri, şiddet olayları, toplum içi öfke patlamaları ve gazete manşetlerinde hemen hemen her gün okuduğumuz cinayet haberleri. Tüm bunlar, sosyal bir yaşantının parçası olan biz insanı nasıl etkiliyor dersiniz. Kaçımız ne hissettiğimizi düşünüyor, duygularımızın ne olduğunu ifade etmeye çalışıyoruz. Hissizleşiyor muyuz acaba?

    İnsanoğlu çevresi ile mutlak uyum içinde bir varlıktır ve yaşadığı çevreye, olaylara adapte olmaya çalışır ki yaşamını sürdürebilsin. Bunu farkında olarak yapmaz. Fakat bu farkında olmama durumu sürecin kolay olacağı anlamına da gelmez. Şöyle bir düşünelim, sahip olduğunuz hayattan ne kadar keyif alıyorsunuz, geleceğinizi düşündüğünüz zaman içiniz mi kararıyor yoksa umutlu ve pozitif duygularla mı doluyorsunuz. 2 basit temel soru üzerinde durduk aslında ama bunu genişletmek de mümkün. Örneğin, yaptığınız aktiviteler size sıkıcı gelmeye mi başladı, monoton bir yaşantının içerisinde boğulduğunuzu mu hissediyorsunuz, gün içerisinde modunuz sık sık değişiyor ve keyif aldığınız şeyler size artık gereksiz yada geçici mutluluk gibi mi görünüyor. Tüm bu sorular karşısında sizi memnun etmeyen cevaplar alıyorsanız korkmanızı gerektiricek bir durum yok. Çünkü çoğu insanın bu günlerde yaşantıladıkları durum çok benzer. Bunun sebebi dış faktörlere bağlı olarak yoğun bir günlük strese maruz kalmamız ve bu stresin bizi depresyona yaklaştırması veya depresyona sokması. Okuduğumuz terör haberleri, şehit haberleri, tecavüz ve cinayet haberleri üzerimizde derin etkiler oluşturabiliyor. Üzülüyoruz, tepki vermek istiyoruz, kızıyoruz, öfkeleniyoruz ama bu duyguların hepsi kısa süreli oluyor. Bunların hepsi otomatik bir şekle dönüşmüş durumda; öfkemiz, üzüntümüz, her bir duygumuz, yaşanması gerektiği için yaşanıyor ve sonra beynimiz tarafından bastırılıyor, bunu halk arasındaki ‘’içine atmak’’ deyimi gibi düşünebiliriz. Bastırma işlemi, baş edemediğimiz duygu ve olaylarla mücadele etmek için farkında olmadan geliştirdiğimiz bir defans mekanizmasıdır. Peki bastırma işlemi yaparak yani içimize atarak aslında ne yapmış oluyoruz, bu bizim için faydalı mı?

    Kimi durumlar için evet diyebiliriz, ama ‘’bastırma’’ işlemi her olumsuz duygu ve olay için gerçekleşiyorsa bu insanı öğrenilmiş çaresizlik dediğimiz olguya itebilir. Öğrenilmiş çaresizliği terimsel anlamına girmeden basitçe şöyle düşünebiliriz, bir cam tarafından ikiye ayrılmış bir odadasınız ve odanın diğer tarafına geçmeye çalıştığınızda sürekli olarak cama çarpıp içeriye giremiyorsunuz, bir süre sonra o cam ortadan kaldırılsa bile siz sürekli çarptığınız için orada cam olmadığını fark etmeyip, odanın diğer tarafına geçmeye bile çalışmıyorsunuz, yaşantılamış olduğunuz negatifliği genelleyip denemekten bile vazgeçiyorsunuz. Peki öğrenilmiş çaresizlik neden bu kadar önemli. Bunun sebebi ne kadar öğrenilmiş çaresizliğe maruz kalırsanız depresyona girmeye de o kadar yaklaşma riskiniz yüksek. Okuyoruz, üzülüyoruz, kızıyoruz, ama bir şey değişmeyecek nasılsa diye bastırıp rutin hayatımıza dönüyoruz. Değiştirmek için hiç bir şey yapmıyoruz. Sabah mutsuz uyanıyoruz, işe, okula mutsuz gidiyoruz ve bu mutsuzluk döngüsünü tüm hayatımıza bulaştırıyoruz. Küçük şeyler bizi mutlu etmiyor.

    Mevsimsel geçişlerde kişilerin duygusal yönden değişimler yaşadığı, alışma sürecinde daha kırılgan ve depresif olduğu zaten biz psikologların yıllardır kabul etmiş olduğu bir gerçek. Fakat artık sadece mevsimsel geçişleri değil, yaşantısal geçişleri de ciddi şekilde hisseder olduk. Siyasi gündem, sosyal gündem ve konular birinci elden psikolojimizi ciddi bir şekilde etkiliyor gibi görünüyor. Son bir kaç senedir özellikle hareketli ve değişken bir gündeme sahip olan ülkemizde, biz henüz gündemde olan probleme ayak uyduramazken, gündem değişiyor ve yeni bir probleme maruz kalıyoruz. Bununla beraber stabil olmayan, bizi tatmin etmeyen farklı duygular yaşantılamaya başlıyoruz. Bu durum ile baş etmek için yapabileceğimiz şeylerde var tabiki. Bunların başında yaşadığımız durumun farkında olmak ve kabullenmek gerekiyor, ‘’hayatım böyle işte’’ fikri yerine sorumluluğu ele almak fikrini kendimize yerleştirmemiz gerekiyor. Düzenli şekilde yapılan egzersiz ve meditasyonun depresyon ve stres konusunda etkin olduğu araştırmalarca kanıtlanmış durumda. Ağır bir egzersiz programı olmasa da gündelik ve düzenli tempolu yürüyüşler, egzersiz faaliyetleri sizi daha iyi ve zinde hissetirecek, pozitif duygular ve düşünceler konusunda destekleyecektir. Kendinize sevdiğiniz bir aktivite bulun ve çok uzun olmasada mutlaka günde belirli bir süre bu aktiviteye ayırmaya çalışın. Bu aktivite sizin kendinizin bulması ve benimsemesi gereken bir aktivite olmalı. Gün içerisinde çok sinirli ve mutsuz hissettiğiniz anlarda nefes egzersizleri yapabilirsiniz, nefesinizi saymak, derin ve yavaş nefes alıp vermek size kendinizi dinletecek ve rahatlamanıza yardımcı olacaktır. Eğer tüm bunlara rağmen bahsettiğim duygu ve durumları ciddi bir şekilde yaşantılıyorsanız, kesinlikle profesyonel bir yardıma başvurmanız gereklidir. Şunu unutmamalıyız ki nasıl boğazımız ağrıyınca doktora gidiyorsak, psikolojik destek almak da bunun kadar doğal ve gereklidir. Bu yüzden nasılsa geçer fikri veya ‘’benim hayatım böyle’’ düşünceleri içerisinde kaybolup, kendinize eziyet etmek yersiz ve gereksiz olacaktır.

  • Yas Sürecini Sağlıklı Tamamlayabilmek İçin Size Ne Yardımcı Olabilir?

    Yas Sürecini Sağlıklı Tamamlayabilmek İçin Size Ne Yardımcı Olabilir?

    • Kayba dair duygularınızı bastırmak yerine, sizi anlayabileceğini düşündüğünüz ve güvendiğiniz kişilerle paylaşabilirsiniz…
    • Ağlamamak için kendinizi zorlamayın. Ağlamak yas sürecinin en sağlıklı parçasıdır…
    • Yas süreci zaman alır. Bu noktada süreç oldukça zorlayıcı olsa da kendinize bu sürecin yaşanması gereken bir süreç olduğunu hatırlatabilirsiniz. Bu süreç beklenen ve yaşanması gereken bir süreçtir. Bu nedenle iyileşme beklediğiniz kadar hızlı olmayabilir…
    • Kaybın ardından yas sürecinde, inişler ve çıkışlar yaşanmaktadır. Kendinizde böyle dönemler gördüğünüzde, hayal kırıklığı yaşamayın, en başa dönmüş gibi hissetmeyin…
    • Duygularınızı açığa çıkarabilmek için önceden yaptığınız alışkanlıkları deneyebilirsiniz ya da yeni beceriler kazanmaya çalışabilirsiniz. Örneğin; resim yapmak, yazı yazmak, faaliyetler yapmak…
    • Özel günler, bayramlar, doğum günü, yıldönümü gibi günlerde kaybın acısının yoğunlaştığı görülmektedir. Bu yoğun duyguları özel günlerde yaşamak, başa döndüğünüz anlamına gelmez…
    • Kaybın ardından işlevselliğin yavaşlaması, günlük hayata adapte olma beklenen bir durumdur. Bunların aynı ritme dönmesi için ufak adımlarla başlayabilirsiniz.
    • Uyku düzeninize, beslenmenize, sağlığınıza, öz bakımınıza dikkat edin…
    • Benzer şekilde bu deneyimi yaşayan kişilerle konuşup ortak duygularınız üzerine konuşmayı deneyebilirsiniz…
    • Özellikle kaybın hemen ardından zorlayıcı olsa da bir süre sonra sosyal yaşamınıza, sevdiklerinizle aynı ortamlara küçük adımlarla başlamak için çaba sarf edin…
    • Herkesin yas tutma süreci, duygularını yaşama ve dışa vurma özelliği kendine özgüdür. Bu noktada kendinizi başkalarıyla kıyaslamayın. “o hayatına dönebildi, o atlatabildi…” gibi kıyaslamalar yapmayın…Yukarıda belirtilen öneriler yas sürecinizi daha sağlıklı yaşamanıza yardımcı olabilir. Bunun yanında tüm bunları yapmakta kaybın ardından uzun bir zaman geçmesine rağmen; zorlanmalar yaşıyorsanız, günlük hayatınıza dönemiyorsanız, özbakımınız, uyku ve yemek düzeniniz zamanla düzene girmiyor ve işlevselliğiniz zamanla artmıyor ise profesyonel bir destek almanızı öneririz.
  • Belirsizlikler Kaygılar

    Belirsizlikler Kaygılar

    Ruh halimizi en çok etkileyen fakat hayatımızın olmazsa olmazlarından olan normal bir davranış şeklidir belirsizlik. Hayatımızda ne yapmamız gerektiğini, ne zaman ne olacağını, hayatımız süresince nelerle karşılaşacağımızı bir kahin misali biliyor olsaydık hayat hepimiz için kuşkusuz amaçsız, idealsiz ve sıkıcı bir hal alıyor olurdu. Hangi üniversiteden mezun olacağımızı, kiminle evlenip kaç çocuğa sahip olacağımızı veya evlendiğimiz kişiden ayrılıp ayılmayacağımızı, öleceğimiz tarihi kısacası hayatımız ve çevremizdeki insanların hayatıyla ilgili olacakları bildiğimizi hayal edin. Muhtemelen bir çoğumuz için hayat daha mutsuz, umutsuz, hedefsiz ve amaçsız bir hal alacaktı. Ne yaşayacağımızı bildiğimiz için belki de yaşayacağımız olaydan keyif almaz, heyecan duymaz, ilgisiz bir hal alırdık.?Hepimizin hayatında belirsiz kaldığımız konular vardır. Bunların bir bölümü rutin hayatımızda yaşadığımız belirsizliklerdir. Bugün günüm güzel geçecek mi?, sabah işe gitmek üzere evden biraz geç çıktığımız zaman acaba otobüsü kaçırdım mı ya da trafik nasıldır? Yemeğe misafirimiz geleceği zaman acaba yemeğin tadını tutturabilecek miyim? Evimi temizleyebilecek miyim gibi. Bunlar hepimizin hayatında rutin halinde yaşadığımız ve hayatın akışına çoğuk ez bırakabildiğimiz, çoğu zaman yaparken stres bile duymadığımız belirsizliklerdir. Bunlar dışında bir de hayatımızda her zaman karşılaşmadığımzı ve bizi gerçek anlamda rahatsız edebilecek, geleceğimizi etkileyecek belirsizliklerimiz vardır. Üniversite giriş sınavı veya onun sonucunu beklerkenki belirsizliğimiz. Vücudumuzda bir kitleyle karşılaştığımız zaman kanser olup olmadığmıza dair soru işaretlerimiz ve hatta doktor raporu gelene kadar yaşadığımız stress. Geçmişte sevgilisini aldattığını bize anlatan bir sevgiliye karşı kuşkucu bir yapı sergilememiz, kafamızdaki soru işaretleri, ‘’beni de aldatacak mı?’’ gibi hayatımızda alışılagelmiş olmayan belirsizlikler ilk verdiğim örneklerden daha farklıdır ve hayatımızın gidişatını akış yönünü değiştirecek durumlar olabilmektedir.

    Belirsizlikler kaygıları doğurur. Bir konuda uzun süre belirsizlik yaşadığımız zaman kaygılarımız kuşku şüphecilik ve paranoyalarımızı tetikler onlar da bir takım psikolojik rahatsızlıkları doğururlar. Az önce verdiğim örnekte olduğu gibi, ‘’daha önce aldatmış, şimdi beni de aldatır mı?’’ şeklinde belirsizlik yaşadığımızda, şüpheci bir hale bürünebilir, eşimiz eve geldiği zaman kıyafetlerini koklayabilir, ortak bir arkadaşımız varsa gittiği yerlerde telefonla saat kaça kadar oradaydı şeklinde ağzını arayabiliriz. Karşı taraf biraz erken kalkmışsa veya bır baskasının parfümünü kullanmıssa paranoyalar oluşturabiliriz ‘’kesin bir kadınla birlikteydı ve beni aldattı’’ gibi düşünceler doğurabiliriz. Belirli bir süre sonra bu paranoyalara inanıp kafamızda kurduklarımızı eyleme dökerek eşimizle tartışabiliriz. Bu süreç sağlıklı bir süreç değildir ve bir uzmana danışmak en sağlıklısı olacaktır

  • Eşler Birbirini Neden Aldatır?

    Eşler Birbirini Neden Aldatır?

    Hiçbir ilişki, bitmek üzere ya da ihanet edilmek üzere kurulmuyor. Aşkla, romantizmle, tutkuyla başlıyor çoğu evlilik. Birlikte olmak, paylaşabilmek, bir olabilmek, eğlenebilmek, birlikte büyüyebilmek, birlikte yaşlanabilmek, çoğalıp çoluk çocuk sahibi olabilmek… hangi nedenlerle bir araya gelirseniz gelin, iyi niyetlerle ve mutlulukla evleniyor çoğu çift. Sonra ne oluyor da işler değişiyor? Güzel duyguların yerini nasıl oluyor da öfke, nefret alıyor? Güzel sevgi sözlerinin yerini alan aşağılayıcı, suçlayıcı cümleler nasıl oluyor da sarf ediliyor ağızlardan? Sonra gizli bir mesajla, bir resimle başka bir kadının ya da adamın sizin yerinizi aldığını öğrendiğiniz o büyük travma!!

    Aldatmayla ilgili yapılan bilimsel araştırmalar gösteriyor ki, aldatmanın tek bir nedeni yok. Aldatma/aldatılmaya doğru çiftin ilişkisinde gözlenebilen bazı adımların olduğunu söyleyen Psikolog John Gottman, Rusbult ve Glass’ın ortaya koyduğu adımları okuyor olacaksınız yazımda.

    Aldatmaya giden en önemli ve ilk adım, belki de yaşanan pek çok kavganın ve sorunun ardından ya da iletişimsizliğin ardından eşini hoş olmayacak şekilde yargılayarak, gerçek ya da hayali alternatiflerle karşılaştırmaya başlamak. “Başka biriyle daha mutlu olurdum.”, “Daha iyilerine layığım.” düşünceleri bir virüs gibi kişinin aklına girmeye başlıyor. Belki de bu virüsün farkında bile olmadan.

    Güçlü ilişkilerde bireyler, eşinin ihtiyaç duyduğu ve bağ kurmaya çalıştığı anları/girişimleri fark ederler ve bu yönelmeye karşılık verirler. Sohbet etmek, şakalaşmak, yakınlık kurmak ya da destek olmak gibi… Çiftler birbirine yönelmemeye ya da karşıt yönelmeye başlıyor, bağ kurma zayıflıyor. Aynı evde iki yabancı olmaya başlıyorlar. Aralarında duygusal bir mesafe oluşuyor. “İhtiyacım olduğunda yanımda yoktu.”…

    Olumsuz durumlarda daha fazla taşma yaşanıyor, çatışmalar daha çetin yaşanıyor, patlamalar yaşanabiliyor. Çatışmalar içselleştiriliyor ve onarma çabaları işe yaramıyor.

    Evlilik terapisi, olumsuz duyguların da uygun bir şekilde ifade edilmesini öğrettiğimiz bir süreç. Evliliklerde duyguları bastırma, yok sayma oldukça tehlikeli sonuçlar doğurabiliyor çünkü. Çift, birbirinden vazgeçmeye başlayabiliyor. Aldatma/aldatılma öncesi süreçte, çiftler olumsuz duyguları ifade etmemeye başlayabiliyor. İç dünyasını, duygularını anlatmama başlıyor. “Çok üzüldüm, kırıldım, çok kızgınım gibi…” olumsuz duyguların, olumlu duygular kadar ifade edilmesine ihtiyaç var ilişkilerde.

    İlişkiye duygusal yatırım, birbiriyle ilgilenme, beğeniyi ifade etme, ortak anlam ve ritüellerin sürdürülmesi ile mümkün. Bu olmadığında aldatma sürecine bir adım daha yaklaşmaya neden olabiliyor.

    İhtiyaçların karşılanması konusunda eşine güven azalabiliyor. Çiftler birbiri ya da ilişkileri için daha az özveride bulunmaya başlıyorlar. Eşinden çok başkalarıyla, köken ailesi, arkadaşları ile paylaşım ve boş zaman geçirilmeye başlanıyor. Bazen eşini diğerine kötüleme başlıyor ve “biz”in hikayesi zarar görüyor ve olumsuza dönüyor.

    “Sevgiyle yüceltmek” yerine “değersizleştirmek”, aşağılamak, eleştirmek başlıyor. Derin kırgınlıklar oluşuyor. Dolayısıyla yalnızlık, yalnızlaşma artıyor. İlişki yararına düşünceler azalırken, ilişki karşıtı düşünceler artıyor. Başka ilişkilere açık olma hali başlıyor. Evliliğinde olmayanı başka yerde arama başlayabiliyor. Masum gizli ilişkiler oluşmaya başlayabiliyor. Bu aşamada, sadakatsizlik konusunda yaptığı araştırmalarla dünyanın önde gelen psikoloğu Shirley Glass, eşler arasında bir perdenin çekildiğini ifade ediyor. Her geçen gün, eşinden daha fazla sır saklanıyor, kandırmalar artıyor. Bir süre sonra onarım ve doğru müdahaleler olmazsa, aktif aldatma başlayabiliyor, sınırlar aşılıyor ve evlilik sözleşmesine aykırı olarak bir diğeriyle ilişki yaşanmaya başlayabiliyor.

    Aldatma/aldatılma, her iki taraf için de derin bir travmadır. Tıpkı depremin ardından yaşanan duygusal, bilişsel, sosyal, bedensel yıkım gibidir. Deprem atlatılsa dahi, sıklıkla akıldan çıkmayacak, tekrar tekrar depreme dair düşünce ve görüntüler zihinleri haraplayacak, ve tekrar yaşanacağına dair korkulu bir bekleyişe neden olacaktır. Oldukça zor…

    Araştırma sonuçlarına, klinik ve sosyal psikolojinin laboratuar çalışmalarına göre genellikle aldatma/aldatılma öncesinde bu şekilde bir süreç yaşandığı ortaya konmuş. Elbette tüm ilişkilerde süreç aynen bu şekilde yaşanmayabilir. Ancak giderek kopmalar yaşanan bir ilişkide mutlaka bu durumun farkında olunması ve eşlerin sorunlarını uygun bir şekilde konuşmaya çalışması, olumlu ya da olumsuz duyguların paylaşılması, anlamaya ve dinlemeye odaklanılması, birlikte ortak anlam, roller ve ritüeller oluşturulması gerekir. Karşılıklı olumlu duyguların yaşandığı bir ilişkide de aldatma yaşanıyorsa, sanıyorum o kişinin karakteriyle, değer yargılarıyla ilgili bir durum olacaktır. Unutulmaması gereken bir şey var ki; tek bir aldatma ile bile eşle aralarındaki bağda derin yaralar açılıyor. Kaybettirdiği şey çok büyük ve değerli… Telafisi çok zor…

    Tüm bu sıkıntılı ve travmatik zor sürecin ardından yüz güldürücü bir haber de, çiftlerin aldatmayı çok zor da olsa atlatabildiklerini, haraplanan güven ve bağlılığın yeniden kurulabildiğini ve ilişkilerini yeniden yapılandırabildiklerini biliyoruz. Ancak profesyonel bir destekle…

  • Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Tedavisi

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Tedavisi

    Travma sonrası stres bozukluğu ile çocukluk döneminde yaşanan travmatik yaşantılar birbirinden ayrılır. Yetişkinlikte yaşanan travmatik olaylar kimliği kemirirken çocukluk döneminde yaşanan travmatik olaylar kimliği bozar, kimlikte kalıcı hasara neden olur. Bu yazıda yetişkinlikte yaşanan travma sonrası stres bozukluğundan bahsedeceğim.

    Travmatik yaşantı deprem, sel, tecavüz, cinsel taciz, trafik kazası ve yangın gibi kişinin normal giden hayatını sekteye uğratan kendisine, dışardaki insanlara, dünyaya olan güvenini sarsan olaylara denir. Travma sonrası stres bozukluğu ise kişinin yaşadığı bu olaylara verdiği normal, insani tepkilerdir. Kişinin bu olayları bizzat kendisinin deneyimlemesinin yanında bu travmatik yaşantıyı izlemesi ya travmaya tanık olması da travma sonrası stres bozukluğuna neden olur.

    Travma sonrası stres bozukluğunun üç belirtisi vardır;

    -Aşırı uyarılma

    -Müdahale

    -Büzülme

    Travmaya maruz kalan kişi başlangıçta herhangi bir tehlikeye karşı tetikte ve gardını almış olarak bekler. Her an travmatik olayı tekrar yaşayacakmış gibi tedirgin olur. Müdahaleci semptom dediğimiz bu semptomlar olayı takip eden birkaç haftada ortaya çıkar. Bu semptomlar üç ile altı ay arasında hafifler ve zamanla etkisini kaybeder. Müdahaleci semptomlar azalırken uyuşukluk ve büzülmeci semptomlar onun yerini almaya başlar. Travmatize insanlar artık korkmuyor gibi görünebilir, önceki hayatına devam ediyor gibi görünebilir. Fakat rutin hayatına döndüğünde olaylara verdiği anlam gerçekçi değildir. Sık sık kendisini dışardan izliyormuş hissine kapılır,kendine yabancılaşma , uyuşukluk, kopma, gerçeklikle bağlantının azalması, travmayı takip eden süreçte 6. Aydan sonra olur. Travmatize kişinin içi cansızlaşmış gibidir. Travmanın açtığı duygusal yara ise uzun süre kalır yani travmaya uğrayan kişiler ruhsal olarak sakat kalır.

    Aşırı uyarılma; ,Travma sonrası stres bozukluğunda özelikle ilk bir kaç haftalık dönemlerinde karşılaştığımız bir durumdur. Kişide sürekli bir tehlike beklentisi olur. Sık sık irkilme, basit uyaranlara yüksek tepkiler verme, hızlı öfkelenme ve panik davranışları, insanlara tahammülün azalması, travmatik yaşantının herhangi bir hatılatıcısına yüksek tepkiler verme şeklinde görülür. Örneğin deprem sonrası kişinin depremi hatırlatan bir konuşmaya ani ve yüksek tepkiler vermesi, sinir krizi geçirmesi gibi.

    Müdahale; Tehlikenin geçmesinden uzun bir süre sonra bile travmatize insanlar olayı şimdiki zamanda sürekli tekerrür ediyormuş gibi yeniden yaşarlar. Hayatlarının normal seyrini devam ettiremezler zira travma normal yaşantıyı tekrar tekrar kesintiye uğratır. Zaman travma anında durmuş gibidir. Travmatik an anormal bir hafıza biçiminde kodlanmıştır. Rüyalarda ve gündelik hayatta zihne sürekli travmatik an ile ilgili görüntüler gelir. Gündelik hayatta yaşadığımız olaylar hatıralar zamanla bulanıklaşır, eklemeler olur, değişir. Travmatik hatıralarda ise durum farklıdır. Travmatik anı kişinin zihnine geldiğinde çok canlıdır ve değişmez. Kişi yaşadığı travmatik anıdan bahsederken aynı kelimeleri, aynı jest ve mimikleri kalıp cümleler halinde tekrarlar. Travmatik anının görüntüleri zihne kare kare parçalara ayrılmış bir şekilde gelir. Bu görüntüler zihne her geldiğinde kişinin hissettiği acı, bedensel duyum travma anında yaşadığıyla aynıdır.

    Büzülme; Travma sonrası stres bozukluğunun en son evresi büzülmedir. Travmatize olmuş kişi diğer iki aşamadan sonra bu evreye geçer. Bu evre ömür boyu sürebildiği gibi psikoterapi desteğiyle geçebilir de. Bu evrede kişide travmadan sonra yaşadığı yüksek tepiler gözlenmediği için kişinin iyileştiği, travmanın etkisinin geçtiğine dair bir yanılsama olur. Bu evrenin en önemli özelliği kişinin dış dünyadan yavaş yavaş uzaklaşması, yalnızlaşması, rutin hayatını dar bir çerçeve içinde geçirmeye başlamasıdır.

    TRAVMAYA VÜCUDUN VERDİĞİ TEPKİ ZİHİNDE KALICI HASARA NEDEN OLUR

    Travmanın zihinde bu denli kalıcı hasara sebep olması merkezi sinir sistemindeki değişikliğe dayanır. Yüksek bir seviyede adrenalin ve diğer stres hormonları dolaşıma verildiğinde hafızaya derin izler kazınır. Yüksek sempatik sinir sistemi uyarılması durumunda hafızanın dilsel kodlamasnın inaktive olduğu ve merkezi sinir sisteminin hayatın başında hakim olan hafızanın duyusal ve resimsel biçimlerine geri döndüğü gözlemlenir.

    Yani travmatik anıda stresin etkisiyle vücutta adrenalin salgılanmaya başlar. Adrenalin heyecanlandığımızda, korktuğumuzda salgılanan bir hormondur. Vücutta adrenalin salgısı arttığında ve stres uzadığında beynin mantıklı olan tarafı kitlenir. Bu da yaşanan anının bebeklerdeki gibi bedene kaydedilmesine sebep olur. Bedende hissedilen acıya zihinde kare kare resimler eşlik eder.

    Travmatik hatıralar diğer hatıralara benzemez, travmatik rüyalar da diğer rüyalara benzemez. Travmatik rüyalar çoğu zaman travmatik anının tıpatıp aynısı şeklinde fragmanlara benzer. Normalde bizim zihnimiz rüya görürken rüyadaki sembolleri kapatır, fluleştirir, değiştirir. Travmatik anıdaki rüyalarda bu tip işlemlerin hiç birisi kullanılmaz. Travmatik anının aynısını görürüz. Bu rüyalar esnasında küçük, önemsiz gibi görünen pek çok ayrıntı olur. Örneğin bir çiçek, bir vazo, bir kalem bu eşyalar kişinin rüyasında korkutucu imgeler olara karşımıza çıkar.

    TRAVMADAN SONRA UZUN YILLAR GEÇSE BİLE KALICI OLAN DUYGULAR

    Travma kişinin temel güven duygusunu bozar. Temel güven duygusu çocuğun ilk ilişki kurduğu kişiyle yani annesiyle kurduğu ilişkiye dayanır. Çocuk anneyle kurduğu ilişkide dünyaya güvenmeyi, insana güvenmeyi öğrenir. Dolayısıyla travmaya uğrayan kişilerin insanlarla ilişkileri bozulur, dünyanın güvenilir bir yer olduğuna dair gelişen temel güven duygusu bozulur. Kişinin aile, arkadaşlık, dostluk, sevgililik bağlarını bozulur. İnanç sistemi bozulur. Kişinin dine ya da tanrıya olan inancı zedelenir. Travma durumunda örneğin tecavüze uğrarken kişi tanrıdan yardım ister, annesini onun kurtarmasını bekler, Çağrısına kulak verilmediği düşünen kişi ise yalnız ve korumasız hisseder. Ondan sonra kişide yabancılaşma ve kopma duygusu oluşur. Travma sonrası kişilerde oluşan üç temel duygu vardır utanç, suçluluk, kendinden ve diğerlerinden şüphelenme.

    Travmaya seyirci kalan kişilerde de benzer bir durum ortaya çıkar. Örneğin savaşta arkadaşları gözünün önünde ölen kişiler utanç ve suçluluk duygusu yaşar. Kurtarabileceklerini düşündükleri herhangi birisinin tecavüzüne seyirci kalan kişiler, yangında ailesinin yok oluşunu izleyenler, depremde binanın yıkılışını izleyenler, trafik kazasında yakınlarını kaybedenler. Bu kişilerin hepsinde çok yoğun utanç ve suçluluk duyguları olur. Diğerinin hayatını korumak için kendi hayatlarını riske atmadıklarını düşünürler.

    Travma sonrası stres bozukluğunun etkisi, süresi ve şiddeti kişinin kimliğine ve kişiliğine göre değişim gösterir. Çocukluk döneminde temel güven duygusu oluşmuş, iyimser bir anne tarafından yetiştirilmiş, mutlu çocukluk anıları fazla olan kişiler travmadan en az etkilenen kişilerdir. Sosyal uyumu bozuk olan, insan ilişkileri kötü olan, mutsuz bir çocukluk geçiren kişilerin travmadan etkilenme oranı ise çok yüksektir. Yani duygusal esneklik ve ilişki kurma yetisi travmadan etkilenme oranını da azaltır. Travma sonrası stres bozukluğunu etkileyen bir diğer unsur da kişinin travma anındaki davranışıdır. Örneğin tecavüze uğrayan kişi çaresizce donup almak yerine direndiyse ya da mücadele ettiyse travmadan etkilenme oranı mücadele etmeyen kişiye göre daha az olur. Bu kişiler kendilerine karşı daha az suçlayıcı ve cezalandırıcı olur.

    İYİLEŞME

    Travma sonrası stres bozukluğu yaşayan kişilerin temel duygusu güçsüzlük ve başkalarıyla bağlarının kopmasıdır. İyileşme de tam olarak bunu kapsar.

    İyileşmenin ilk aşaması danışana güvenli bir alan sunmaktır. Travmaya maruz kalan kişinin terapistle kurduğu güvenli ilişki dışarıdaki ilişkileri için referans noktasıdır. Tıpkı bir pergelin sayfanın bir kısmına sabitlenmesi gibi, güvenli bir alan sunmak.Pergelin açısını değiştirmek, daha geniş bir yuvarlak çizmek danışanın kontrolündedir. İyileşmenin ikinci aşaması ise hatırlama ve yastır. Kişi yaşadığı travmatik yaşantıya her temas edişinde canı yanar. Travmatik anılar konuşuldukça duygusu boşalır, kişinin bu anılarla temas etmesi, canının yanması iyileştirici bir evdedir. Bir süre sonra yaşanan travmatik olay beyinde diğer anılarla senkronize olur. Hatta çoğu zaman travmatik anının duygusu boşaldıktan sonra bu anılar kişinin hayatındaki en önemli olay olmaktan çıkar. Diğer anılardan biri olur. En son aşama ise yeniden bağ kurmadır. Terapistle kurulan güvenli ilişki bir bağlanma oluşturur. Bu bağlanma kişinin travmada yara almış, bozulmuş olan bağlanma duygusunu tamir eder. Danışan sağlıklı bir bağlanma gerçekleştirdikten sonra terapi süreci sonlanır. Bu süreç travmanın şiddetine ve zamanına, travmatize olmuş kişinin çocukluk yaşantısına göre değişiklik gösterir.

  • Allerji aşısı nedir? Hangi hastalıklarda ve nasıl uygulanır?

    Allerji aşısı nedir? Hangi hastalıklarda ve nasıl uygulanır?

    “Allerjen immunoterapisi”, veya halk arasında daha çok bilinen adıyla “allerji aşıları”, giderek artan dozlarda allerjenin hastaya yıllar süren bir periyot içinde verilmesi esasına dayanan bir tedavi şeklidir. Bu tedavi, allerjenle karşılaşmayı izleyerek ortaya çıkması beklenen semptomların kaybolmasına veya çok azalmasına yol açar.

    Allerjen immunoterapisinde, yararlı etkilerin koruyucu bazı antikorların yapımına bağlı olduğu bilinmektedir. Ayrıca hücresel bağışıklık sistemi denilen ve allerjik tepkileri ayarlayan sistemde de değişiklikler olmaktadır. Özetle bu tedavi, diğer ilaç tedavilerinde olduğu gibi sadece hastalığa özgü belirti ve bulguları baskılamaya yönelik (septomatik) bir tedavi şekli değil, altta yatan mekanizmayı değiştirmeye yönelik ve tam düzelme sağlayan (küratif) bir tedavi şeklidir.

    Uygulama:

    Allerji aşılarıyla hastaya değişen konsantrasyonlarda allerjen ekstreleri deri altı injeksiyonla verilir. İlk injeksiyonda en az yoğun olan ekstreden çok az bir miktarda uygulama yapılır. Bunu izleyerek, hastaya her hafta giderek artan yoğunluk ve dozda aşı uygulanır. Ulaşılacak en son konsantrasyon hastanın duyarlılık derecesine bağlıdır.

    Genellikle hastalar injeksiyonlara başlandıktan altı ay kadar sonra sürekli uygulanacak olan son doza ulaşırlar. İnjeksiyonlar bu dozda da bir süre haftada bir uygulandıktan sonra giderek araları açılarak on günde bir, iki haftada bir, üç haftada bir ve dört haftada bir gibi aralıklarla uygulanır. Maksimum yararın sağlanabilmesi için injeksiyonların düzenli olarak uygulanması gerekir. Tedavi süresi ortalama olarak dört yıldır.

    Yararları:

    Aşı tedavisi, allerji semptomları orta ve ağır derecede olan, her yıl iki-üç aydan fazla süren, ilaç tedavisine iyi yanıt vermeyen veya sürekli olarak ilaç kullanmak zorunda kalan ve kolaylıkla kaçınılamayacak allerjenlere duyarlılığı olan hastalara uygulanır.

    Örnek olarak ot ve hububat polenlerine alerjisi olan bir kişide ilkbahar ve yaz aylarında allerjik yakınmalar en üst düzeyde olacaktır. Herhangi bir nedenle ev dışına çıkıldığında veya evin pencereleri açıldığında yoğun polen teması söz konusu olacağından bu allerjenlerden tamamen uzak kalmak olası değildir. İlaçlar genellikle yakınmaları bir ölçüde kontrol eder; ancak hastaların çoğu uyku hali gibi yan etkiler dolayısıyla düzenli ilaç kullanamamaktadır. İşte böyle bir hasta için aşı tedavisi en uygun seçenek olacaktır. Benzer şekilde ağaç poleni ve ev tozu akarı (mite) alerjisi olan hastalarda da aşı tedavisi en uygun seçimdir. Mantar sporu alerjilerinde de aşı tedavisi yapılmaktadır.

    Olası yan etkiler:

    Aşı tedavisi ile hastaya herhangi bir ilaç verilmesi söz konusu olmayıp hastanın allerjik olduğu allerjenler uygulandığından, injeksiyon yerinde madeni bir para büyüklüğünde kızarıklık ve hafif kabarıklık olması normaldir. İnjeksiyon yerindeki daha geniş kaşıntılı kızarıklık ve şişmeler “lokal reaksiyon” olarak adlandırılır. Antihistamin ilaçlar ve lokal buz uygulaması lokal reaksiyonların tedavisi için yeterlidir. Burun akıntısı, hapşırık, gözlerde kaşınma, nefes darlığı, öksürük ve hırıltılı nefes alma şeklindeki belirtilerle ortaya çıkabilen sistemik reaksiyonlar ise çok daha nadir görülür. Gelişebilecek bu reaksiyonların kontrolü açısından, aşı yapıldıktan sonra 20-30 dakika süreyle muayenehanede/hastanede beklenmesi ve aşı yerinin hekiminize kontrol ettirilmesi gerekmektedir.

    Dikkat edilmesi gerekenler:

    Aşıları evinizde muhafaza ediyorsanız buzdolabında bulundurunuz. Kesinlikle buzluğa koymayınız, dondurmayınız.

    Aşınızı içi buz dolu bir termos içinde naklediniz.

    Aşı yaptırdıktan sonra en az 20 dakika süreyle sağlık merkezinde bekleyiniz.

    Aşı yerini hekiminize kontrol ettirmeden sağlık merkezinden ayrılmayınız.

    Aşı uygulandıktan sonra aşı yerinde her zamankinden daha geniş bir şişlik ve kızarıklık olması durumunda veya vücutta genel kaşıntı, kızarıklık, burun akıntısı, hapşırık, gözlerde kaşınma, nefes darlığı, öksürük ve hırıltılı nefes alma şeklinde bir yakınmanız olursa derhal hekiminize bildiriniz.

    Aşı yapıldıktan sonra birkaç saat süreyle duş almayınız, saunaya gitmeyiniz, alkol almayınız ve ağır egzersiz gerektiren sportif faaliyetlerde bulunmayınız.

    Aşılarınızı randevularınızı aksatmadan, düzenli olarak planlandığı günlerde yaptırınız. Aşılarınızı aksatmanız durumunda, aşamalı olarak aşınızın doz ve konsantrasyonu arttırılamayacak ve sonuçta tedaviniz yetersiz/başarısız olacaktır.