Etiket: Süre

  • Kronik yorgunluk sendromu

    BAŞARININ ENGELİ YORGUNLUK

    Yaşadığımız yüzyıl bilgi, iletişim çağı, dahası yoğun bir rekabet ortamı. Bu durumda iş ve sosyal yaşamınızda değişim ve gelişme göstermeniz gerekiyor. Çalışma alanınız ne olursa olsun, yeni gelişmeleri siz göstermiyorsanız, zamanla duraklama ve gerileme kendini gösterecektir. Ayakta kalabilmek için iş yaşamında ve sosyal hayatta başarılı olmak durumundayız. Başarı için, sağlığımız her şeyin önünde yer alıyor. Bedenen ve ruhen bütünsel olarak sağlıklı durumdaysak; kendimiz, ailemiz, iş hayatımız ve sosyal çevremiz için güzel şeyler yapabilir, verimliliğimizi arttırabiliriz. İş ortamındaki rekabet, sağlıklı ve dinç kalmayı, motive olmayı gerektiriyor. Stresli işlerde çalışanların şikayet ettikleri en önemli konu yorgunluk. Yorgunluk başarıyı engelliyor, iş gücü ve zaman kaybı üzerinden ekonomik kayba neden oluyor. Sonuçta; devamlı yorgunluk durumu sosyal çevre ve iş hayatının önemli bir sağlık sorunu olarak gündeme gelmektedir.

    Yorgunluk; toplumda yaygın olarak görülen enerji eksikliği olarak tanımlanabilecek, genelde geçici bir durumdur. Üretken yaştakiler, özellikle de stres yoğunluğu fazla yönetici grubundakiler daha fazla etkilenmektedir. Bu durum hakkında bilgili olmak koruyucu tedbirleri almak başarının önemli bir unsurudur. Altı ayı aşan süredir devamlı bir yorgunluk hissediyorsanız mutlaka ilgili bir hekime başvurmalısınız. Sağlığınızın bozulduğu bu tabloda; çevrenizle sosyal iletişiminizde bozulma ile birlikte iş hayatı ve özel hayatınızda da farkında olmadan çeşitli kayıplara uğrarsınız.

    Toplumdaki bireylerin %20-40'ı ya¬şamlarında bir dönem yorgunluk ile karşılaşırlar. Bunlarda yorgunluğun hastalığa dönüşüp sürekli hale gelmesi % 18 oranında görülür. Yorgunluk, tıbbi nedenler¬le açıklanamıyor ve en az 6 aydır devam ediyorsa kronik (süregelen) bir hastalık haline gelmiştir. Bu tablo yaygın adıyla Kronik Yorgunluk Sendromu(KYS), yeni adıyla Kronik Nöroendokrin İmmün Disfonksiyon olarak adlandırılır.

    Yorgunluk; artık geçici bir enerji eksikliği değildir. Kişinin bireysel, sosyal, mesleki, ruhsal fonksiyonlarını kısıtlayan, sürekli yorgunluk ile belirlenen bir hastalıktır. Yorgunluğa; immünolojik (allerjik), romatizmal (eklem, bel, sırt, kas ağrıları), ve nöropsikiyatrik (uyku bozukluğu, konsan¬trasyon güçlüğü, öğrenme-bellek kusurları, öfke patlamaları) şikayetler de eşlik eder. KYS, birçok sistemi etkilediğinden, baş¬ka hastalıklarda da görebileceğimiz çok sayıda belirti ve şikayete neden olur. Bu nedenle hastalara tanı konulması ve tedavi edilmesi oldukça zordur. Hastalığın sebebi ortaya konulamamış olmakla birlikte, temel sorunun bağışıklık sistemindeki zayıflama olduğu ileri sürülmüş ve buna da viral enfeksiyonların, beslenme yetersizliklerinin ve kimyasal madde¬lerin yol açabileceği düşünülmüştür. Ancak bu düşünce yeterince ispatlanamamıştır. Pozitif bulguların daha belirgin olduğu diğer bir yaklaşım ise; hormonal işlev bozukluğudur. Hormonal salgılanma veya hücre yanıtında bir bozukluk söz konusudur. KYS hastalarında; hormonal değişiklikler laboratuvar değerleri olarak da saptanmıştır.

    Süregelen, stres oluşturan, zararlı, uyarılar (ruhsal, fiziksel, kimyasal, manyetik, elektriksel) veya travma; hormonal işlev bozukluğuna neden olabilir. Hormonal aktivitenin yetersiz olması durumunda otoimmün bozukluklar, kronik ağrı hastalıkları ve alerjik şikayetler oluşabilir. Bu durumdaki kişilere, myalji, fibromyalji, lumbalji, myofasial sendrom, kronik ağrı sendromu, alerji, depresyon ve anksiete gibi yanıltıcı tanılar konulabilir. Tedavinin geciktiği durumlarda kalp-damar hastalıkları, uyku bozuklukları, cinsel işlev bozuklukları, spastik kolon (süregelen kabızlık, şişkinlik) sendromu oluşması kolaylaşmaktadır. Bu tür hastalıklarda tedaviye direnç durumu KYS'yi işaret etmektedir.

    KYS, başlangıçta(1893) “Nevrasteni” adı verilen nöro-psikiyatrik bir tablo olarak tanımlanmıştır. Batı tıbbında ruhsal kökenli olduğu düşünüldüğünden, psikolojik tedavi önerilmiştir. Doğuda hastalığın daha çok fi¬ziksel kaynaklı olduğu düşünülmüş, istirahat ve fizik tedavi yöntem¬leri uygulanmıştır.

    Gelinen noktada KYS ile baş etmenin en iyi yolu bu hastalıktan korunmaktır. Korunma yöntemleri; keyifli yaşam, günlük egzersiz, doğal beslenme, zararlı maddelerden arınma ve korunma gibi yaşamsal düzenlemelerdir.

    Düzenli Keyifli Yaşam;

    Öncelikle planlı yaşam gerekiyor. Belli süreler içerisinde çalışmamız, yemeğe (özellikle kahvaltı), dinlenmeye zaman ayırmamız gerekiyor. Düzenli uyku saati, günlük, haftalık ve yıllık dinlenme zamanları mutlaka planlanmalıdır. Özel yaşantısına, eğlenceye ve dinlenmeye zaman ayırmayanların kısa süre içerisinde verimliliklerinin düştüğü görülüyor.

    Günlük Egzersiz;

    Yaşam ritmi dengesi için günlük en az 20 dakikalık egzersiz yapmak çok önemlidir. Mücadeleli olmayan, tempolu egzersizler (yürüyüş, jimnastik, yüzme, bisiklet) vücut ritmini ayarlamayı kolaylaştırıyor. Çalışma gününün ardından yapılan egzersizler dinlenmeye katkıda bulunuyor. Egzersizlerin zararlı manyetik ve elektriksel alanlar dışında doğal ortamda yapılması daha fazla fayda sağlıyor.

    Egzersiz

    Sağlıklı olabilmek için kalori değil, besin değeri yüksek doğal beslenmeyi tercih etmek gerekir. Rafine edilmiş, katkılı endüstriyel gıdalardan olabildiğince sakınılmalıdır. Bağırsak florasına katkısı yönünden yoğurt sıkça tüketilmesi önerilen bir gıdadır. Ayrıca, sigara, egsoz gazı, ağır metallerin gaz formları ve benzeri zararlı maddelerden korunmak gerekmektedir.

    Günümüzde yorgunlukla başa çıkmak için özellikle kontrolsüz vitamin kullanımı artmıştır. Bazı vitaminler vücutta depolanabilmektedir. Bu durumda vitaminin sürekli ve fazla alınması yarar yerine zarar verebiliyor. Vitaminleri gıdalardan yeterince alamıyorsanız bir hekim tarafından muayene ile değerlendirilerek ilaç şeklinde alınması faydalıdır.

    Beslenme

    Zararlı çevreden korunma;

    Hormonal işlev bozukluğuna sebep olabilecek (ruhsal, fiziksel, kimyasal, manyetik, elektriksel, stres uyarıları veya travmatik) etkenler saptanmalıdır. Bunlardan uzaklaşılması veya tedbirlerin alınması gerekmektedir. Fiziksel etkenlerin değiştirilmesi, kimyasal etkenlerden korunma, elektrik ve manyetik alan önleyicilerin kullanılması yapılabilecek uygulamalardır.

    Psikolojik korunma;

    Psikoanalitik yaklaşımlarla olumlu düşünce yapısı oluşturma, işyerindeki stresle mücadele yollarının kullanılması yararlı olacaktır. İyimser düşünme ve bakış açısı oluşturma, enerji verici ve yorgunluk giderici sihirli bir ilaç gibi kullanılmalıdır.

    İlaç ve Girişimsel Tedaviler;

    Ayrıntılı bir öykü, muayene ve laboratuvar incelenmesinden sonra belirlenen nedene yönelik tedaviler yapılır. Kan tetkiklerinde tespit edilen bozukluklar için gerekli tedaviler planlanmalıdır.

    İlave edilecek en etkili tamamlayıcı tedaviler; beslenme ve bağırsak flora düzenlenmesi, egzersiz, bilişsel davranışsal yaklaşım ve nöralterapi, ozonterapi gibi girişimsel tedavilerdir. Şikayetlerin belirgin olduğu durumlarda tedavinin hızlı olması ve hormon bezlerinin kendi kendini düzenlemesi(regülasyon) için girişimsel tedaviler uygulanır. Nöralterapi yöntemi ile hipofiz, tiroid, sürrenal ve genital hormon bezlerine yapılacak girişimler hormonal dengenin yeniden kurulmasını kolaylaştıracaktır. Yine bağırsak florasının bozulması veya bazı yiyeceklere duyarlılık varsa bunların düzenlenmesi tedaviyi hızlandırır. Bozucu alan oluşturabilecek geçirilmiş travma ve ameliyat bölgelerinin nöralterapi ile reğülasyonu sağlanmalıdır. Tedavinin devamlılığı koruyucu yöntemlerin kullanılmasıyla oluşturulmalıdır. Vitamin ve mineral desteğiyle veya antidepresan ilaçlarla kalıcı tedavi beklemek fazla iyimser bir yaklaşım olacaktır.

    Nöralterapi

    Bütünsel Yaklaşım

    Diğer Tamamlayıcı tedaviler;

    Manyetik ve elektriksel etkilenmeler KYS'ye sebep olmuş ise biorezonans manyetik alan tedavileri ilave edilmelidir. Ozonterapi tedavisi akut dönemlerde ve hızlı rahatlamaya ihtiyaç duyulan erken dönemlerde uygulanabilecek geçici tamamlayıcı tedavilerdendir.

    Sonuç olarak; KYS‘nin tanısı ve tedavisi güçlükler içermektedir. Etkili tek bir yöntemden bahsetmek mümkün değildir. Tedavide sebebe yönelik bütünsel yaklaşımlar kullanılmalı, koruyucu yöntemlerle kalıcılık sağlanmalıdır. Sadece şikayetleri azaltacak ilaç tedavilerine başvurmak, vitamin-mineral-antidepresan-ağrı kesici ilaç kombinasyonlarından fayda beklemek hastalığın ilerlemesine zemin oluşturacaktır.

    KYS' nin tanı ve tedavisi güç ancak imkansız değildir. Biz hekimlere düşen; KYS' yi tanımak, sadece psikolojik diyerek belirtileri geçiştirmemek, korunma yöntemlerini ve tamamlayıcı tedavileri uygulamak veya uygulayan uzman ve merkezlere yönlendirmektir.

    Ağrı Merkezimizde hasta bütünsel olarak ele alınmakta, koruyucu ve girişimsel tüm tedaviler bir arada uygulanmaktadır.

  • Kronik ağrılı hastalıklar ve gıda duyarlılığı

    Gündelik olarak yediğimiz, doğal ve sağlıklı olduğunu düşündüğümüz birçok yiyecek, bedenimizin savunma mekanizmalarını uyararak olumsuz etkiler yaratabilmektedir.


    Gıda Duyarlılığı ve Hastalıklarla İlişkileri

    Gündelik olarak yediğimiz, doğal ve sağlıklı olduğunu düşündüğümüz birçok yiyecek, bedenimizin savunma mekanizmalarını uyararak olumsuz etkiler yaratabilmektedir. Gıda duyarlılığı, belirli besinlerin yeterince sindirilemeyince ortaya çıkan yapıtaşı moleküllerine karşı bedeninizin savunma mekanizmasının uyarılması reaksiyonudur. Bu durum, sürekli aynı, uyarı ile daha da şiddetlenir. Savunma mekanizmasının olumsuz tepkileri “Gıda Duyarlılığı” olarak isimlendirilir ve vücutta birçok kronik(süregelen) şikayetlere neden olur. Gıda duyarlılığı tedavi edilemezse süregelen(kronik) hastalıklar ortaya çıkar. Alerjen uyarılara savunma mekanizmasının verdiği yanıt sonucu bedenimizde çok miktarda zararlı-toksin ortaya çıkar. Bu zararlı toksinlerin temizlenmesi kapasitemizi aşmaya başlar ve vücudumuzda birikir.Biriken zararlı-toksik maddeler dokularda sinir sitemimizi uyararak süregelen ağrı ve kronik hastalıklara neden olur.

    Gıda Duyarlılığı, gıda alerjisi ile karıştırılmamalıdır. Her iki durum da savunma sistemimizin bir tür karşı koyma tepkisidir. Fark, Gıda Duyarlılığına IgG, gıda alerjisine IgE antikorlarının aracılık etmesidir. Gıda alerjisi az kişide ve az sayıda gıdaya karşı görülür. Kısa sürede ciddi şikayetlere neden olur. Alerjinin belirtileri çok hızlı ve alevlenmiş olarak geliştiğinden kişinin kendisi de o gıdaları, dikkat ederse belirleyebilir ve o gıdalardan uzak durur. Örneğin, süte alerjisi olan kişiler, süt içeren gıdayı tükettikten yaklaşık bir saat sonra ciddi solunum sıkıntısına girer, çarpıntı ve terleme buna eşlik eder. Bu durumu bir kere yaşayan kişi o gıdalardan zaten artık uzak durarak bedenini korur.

    Gıda Duyarlılığında yediğimiz yiyeceklerin olumsuz etkisi 8-72 saat arasında çıkmaya başlar. Gün içinde birçok yiyecek yendiği için, yaşanılan sorunun gıdadan kaynaklı olduğu insanların aklına pek gelmez. Gelse de hangi gıdadan olduğunu belirlemesi oldukça zordur. Örneğin, sabah kahvaltıda yumurta yemiş sonra geceye kadar farklı gıdalar tüketmiş birini düşünelim. Gece yatmadan ya da ertesi sabah ortaya çıkmış bir barsak sorununun sebebinin, sabah yemiş olduğu yumurta olduğunu kimse düşünmez. Bu durumu bir hekim dahi ayırt edemez.

    Yiyeceklerin yenmesi sindirilmesi ve zararlı kısımlarının bedenimizden atılması arasındaki süreçte, besinler sürekli bir sindirilme ve parçalanma işlemlerine uğrarlar. İlk olarak ağızda parçalanmaya başlayan besinler, daha sonra mide asitleri ve hareketleri ile belli bir kıvama gelir ve barsağa geçerler. Barsakta, safra kesesi ve pankreastan gelen çeşitli sindirim enzimlerinin etkisiyle bu yiyecekler en küçük parçalara yani yapıtaşı molekülleri olan aminoasitlere kadar ayrıştırılırlar. Sindirilmiş yapıtaşı molekülleri; lenfatik sistem sıvısına ardından toplardamarlardaki kana karışarak karaciğere ulaşır. Karaciğerde işlemlerden geçerek gerekli organlarda kullanılmak üzere vücuda dağıtılırlar.

    Vücudumuzda çeşitli enzimlerin yetersiz veya kalitesinin düşük olması; barsak florasında(yararlı mikroplar) bozukluklar veya diğer barsak hastalıkları, yiyeceklerin barsakta sindirilmesini zorlaştırır. Proteinlerin, aminoasitlere kadar parçalanması engellenmiş olur. Bu aminoasitler lenfatik sisteme ve kana parçalanmadan geçerler. Lenfatik sistem vücudun ilk ve en temel savunma mekanizmasıdır. Bu savunma sistemi, iyi sindirilmemiş yiyeceklere yabancı bir madde gibi davranır ve savunma sistemini harekete geçirerek saldırır.

    Savunma hareketi sonucu bedenimizde ciddi reaksiyonlar ve yan etkiler oluşur. Bedenin savunma maddelerinin kan düzeyleri artar. Bu zararlı-toksik maddelerin bedenimizden uzaklaştırılması yada zararsız hale getirilmesi gerekir. Bu zararlı-toksik maddelerin zararsız hale getirilmesinde başta karaciğer olmak üzere, böbrek, akciğer, cilt büyük görev alır. Ancak sürekli zararlı- toksik madde oluşumu sonucu bu organlarımızın kapasiteleri aşılır. Bu aşılma sonucunda zararlı-toksik madde birikmeye başlar. Bu zararlı-toksik maddelerin birikmesi arttıkça sinir sistemimizi uyararak çeşitli belirtilere neden olurlar. Bu durum, doku ve organ kaybına neden olmadan önce, geleneksel laboratuar ve görüntüleme yöntemleri ile belirlenemediği için anlamlandırılamayan çeşitli şikayetler oluşturur. Halsizlik, yorgunluk, uykusuzluk, sindirimin yavaşlaması, gaz, şişkinlik, reflü gibi kesin tanı konulamayan, yeterince tedavi edilemeyen rahatsızlıklara yol açar.

    Kişinin sindirilemeyen gıdayı, bilmeden sürekli tüketmesi durumunda bu savunma mekanizması ve savunma elemanları, zararlı-toksik madde üretimine devam ederek bedene zarar vermeye başlar. Süregelen, adı konulamayan veya ancak ilerlediğinde tanı konulan birçok kronik hastalık gelişmeye başlar.

    Gıda duyarlılığının, zararlı-toksik maddeler üzerinden süregelen(kronik) rahatsızlıkların oluşmasında büyük bir etken olduğu kabul edilmektedir. Kronik hastalıklar, genel olarak immun sistemin, ilgili gıdalara karşı reaksiyon vermelerinden kaynaklanmaktadır. Kronik hastalıkların, kadınları erkeklere oranla iki kat daha fazla etkilediği tespit edilmiştir. Gıda duyarlılığı kadınlarda daha sık rastlanmakta ve sindirim sisteminde birçok şikayete, hastalığa sebep olmaktadır.

    Bunların başlıcaları; şişmanlık, kilo verememe, irritabl barsak sendromu, barsak gazı, karın şişkinliği, kabızlık, ishal, ağızda yaralar, üst karın ağrıları, mide krampları, reflü, barsakların süregelen hastalıkları, iltihabi barsak hastalıkları, kolitdir.

    Sindirim sistemi dışında ise cilt problemlerine (örn. sivilceler, lekeler, kaşıntı, dermatitler, egzamalar, sedef, cilt alerjileri vs.), sellülit, romatizmal eklem hastalıklarına, romatolojik yumuşak doku hastalıklarına, süregelen farenjite, sık sık nezle gribe yakalanmaya, astım gibi üst solunum yolu mukozası hastalıklarına, sabahları kalkamama, sürekli yorgunluk, depresyon, uyku bozukluklarına, baş ağrısına, migrene ve tedavi edilemeyen ağrılara neden olur.

    Araştırma sonuçları açıkça ortaya koymuştur ki, severek yediğimiz ve organik, doğal, yararlı zannettiğimiz bir gıda, yıllarca bize büyük rahatsızlıklar yaşatmış olabilir.

    Görülüyorki; klasik muayene ve laboratuar-görüntüleme yöntemleri ile hekimler tarafından nedeni ortaya konamayan, sürekli ilaç kullanmamıza sebep olan ve tüm ilaçlara rağmen istenilen düzeyde iyileşmeyen hastalıkların temelinde “Gıda Duyarlılığı”yatabilir.
    “Gıda Duyarlılığı”nın saptanması ve tedavi sürecinin başlaması, nedeni saptanamamış ve sürekli ilaç kullanılması gereken birçok hastalığa iyileşme umudu olmuştur.

    Gıda Duyarlılığı Testleri

    Test için 2-3 ml venöz damardan kan örneğine ihtiyaç duyulmaktadır. Kanda gıdalara karşı oluşmuş Ig G antikor ölçümleri yapılır ve çok sayıda (200-250) gıdaya karşı, vücudumuzun savunma mekanizması tarafından oluşturulmuş antikorlar saptanır. Ig G antikorlar kapiller kanda % 45 oranında kayba uğrarlar, bu nedenle kapiller(parmaktan alınan) kandan yapılan ölçümler % 40 yanılmayla ölçüm yapar. Ölçümlerin venöz kandan yapılması daha dogru sonuçlar vermektedir.

    Gıda duyarlılığı yanında, buna neden olabilecek bozuklukların tespiti önemlidir.Böylece gıda duyarlılığı nedeniyle kısıtlanan beslenme rejimlerinden daha kısa sürelerde ve kalıcı olarak kurtulmak mümkün olmaktadır.

    Özellikle sindirimin yetersizliği ve barsaklardaki flora bozukluğu gıda duyarlılığına neden olmaktadır. Barsaklardaki maya mantarının artmış olması da gıda duyarlılığını arttırmaktadır. Gıda duyarlılığının tedavi edilmemesi, sonuçta; organ bozukluklarına (disfonksiyonlar), metabolik latent asidoz, hormonal disfonksiyon, ağır metal birikimi gibi birçok kronik hastalığa neden olacak sorunlara sebep olmaktadır.

    Gıda duyarlılığının yıllardır devam ettiği düşünülürse; önceden şikayet oluşturmayan durumlar, bedenin çeşitli sistemlerinde bozukluklar yaptıktan sonra şikayetler oluşturmaktadır. Bu, vücudun dokularındaki zararlı-toksik maddelerin yani asiditenin artması sonucunda gelişmektedir. Bunun en belirğin örneği; dokulardaki asiditenin artması sonucunda, teşhisin zor konulduğu ve yeterince tedavi edilemeyen romatizmal ağrılı kas-eklem-iskelet sistemi hastalıklarının ortaya çıkmasıdır.

    Bazı hormonal bozuklukların temelinde de gıda duyarlılığı yatabilmektedir. Mutluluk hormonu olarak da bilinen Serotonin'in %70'i barsaklardan salgılanmaktadır. Gıda duyarlılığı durumunda Serotonin yeterince salgılanamamaktadır. Hormon düzeyleri yeterli olmasına rağmen hormonların hücre üzerindeki algılayıcılarının azlığı veya bozukluğu da hormonal bozukluk şikayetlerine sebebiyet verdiği, araştırmalarla ortaya konmuştur. Hormonal disfonksiyonlar ilk olarak kronik yorgunluk sendromu olarak isimlendirilen sürekli bir yorgunluk, halsizlik, mutsuzluk, alınganlık şikayetleriyle karakterize tabloyu oluşturmaktadır. Bu hastalık şikayetleri üzerine serotonin hormonunun etkisi çok büyüktür. Gıda duyarlılığı yaşayan bir barsakta serotonin salgılanması bozulmaktadır.

    Modern yaşam içinde sadece besinleri değil besinlerle birlikte kimyasalları da yiyeceklerle alıyoruz. Bu kimyasal maddeler içinde bedenimizin tanımadığı ve baş edemediği moleküler yapıtaşları vardır. Bu zararlı yapıtaşları bedenimiz tarafından tanınamadığı için zararsız hale getirilememekte ve atılamamaktadır. Bu durumda bu maddeler bedenimize zarar verir duruma gelmektedir. Bu yapıtaşı moleküllerin arasında bedenimize en çok zarar veren kimyasalların başında; ağır metaller gelmektedir. Ağır metaller nefes ile solunum yolundan veya aşılar-ilaçlar yoluyla tedavi amaçlı bedenimize girmektedir. Bedenimize yabancı olarak dışarıdan giren, savunma sistemimizin tanımadığı ve baş edemediği bu ağır metaller, dokularımızda birikmektedir. Bu metal birikmeleri, klasik muayene veya laboratuar-görüntüleme teknikleri ile saptanamaz.

    Ağır metal birikmeleri açıklanamayan ve başta kanser olmak üzere yeterince tedavi edilemeyen birçok hastalığın ortaya çıkmasına sebep olur. Yapılan yoğun, ağır ilaç ve büyük cerrahi operasyonlara rağmen, hastalıklar durdurulamaz. Oysa hastalığa ve tedavilerin başarısızlığına sebep olan, dokulara çökmüş ağır metaller olabilmektedir. Ağır metal yüklenmesi gıda duyarlılığına da neden olabilmektedir. Özellikle katkı maddeli, işlenmiş ve paketlenmiş gıdalarda çok miktardaki zararlı-toksik maddelere ilave olarak ağır metallerde yer almaktadır. Bunların dikkatli tüketilmesinde yarar vardır.

    Sonuçolarak herhangi bir “Gıda Duyarlılığı Testi” ile sadece gıda duyarlılığını saptayıp beslenme rejimlerini belirleyebilirsiniz. Ancak beslenme planı bozulduğunda şikayetler tekrar olabilmektedir. Bu durumda beslenme planına çok uzun süre devam etmek gerekmektedir.Oysa gıda duyarlılığına sebep olan nedenleri de tespit etmek ve tedavi etmek gerekmektedir.Beslenme planınızın yanında, nedenlerin tedavisi ile sağlığınıza daha kısa sürede ve kalıcı olarak kavuşabilirsiniz. Gıda duyarlılığında, temel nedenin tedavisinin sağlanması ile de beslenme planlarının kullanımı 3-6 ay süreden sonra tamamen bırakılabilecektir.

    Gıda duyarlılığı testlerindeki gıda sayısının 200-250 düzeylerinde olması, besin planlarının daha kolay yapılabilmesini sağlayacaktır. Sonuçta bu durum beslenme planına uyumu artırarak tedavi başarısını da arttırmaktadır. Gıda duyarlılığı tedavisinde beslenme planı kadar gıda duyarlılığına neden olan etkenlerin ortadan kaldırılması da gerekmektedir.

    Günümüzde kullanılan check-up olarak yaptırdığımız geleneksel laboratuvar ve görüntüleme testleri organlarımızda ciddi hücre, doku hasarı olduğunda gösterebilmektedir. Bu durumlarda organı veya hücreleri kurtarmak çok zor olmakta, sürekli ilaç kullanmak zorunda kalınmaktadır.

    Oysa, gıda duyarlılık testleri gibi özel testlerle organlardaki bozuklukların düzeltilebilir düzeyde saptanması sağlanmış olmaktadır. Böylece hastalık oluşmadan önlemler alınmış, korunma sağlanmış olacaktır.

    Gıda Duyarlılığı ve Ağrılı Kronik Hastalıklar

    Gıda duyarlılığı sonucu oluşan savunma(immün) sisteminin elemanları, dokularımızda ciddi enflamasyonlara ve zararlı-toksik madde birikimine neden olur.Böylece zaman içinde immün sistem kaynaklı enflamatuvar hastalıklara davetiye çıkarırlar. İmmün enflamatuvar hastalıkların tanısı ise oldukça zordur. Tanısı konduktan sonraki süreçte geleneksel tıp nedene yönelik tedaviler yerine, immün sisteminizi baskılayacak tedaviler uygulamaktadır.

    Bu hastalıkların tanıları konana kadar geçen sürede bedenimiz durumunun bozukluğunu bize çeşitli şikayet ve ağrılı durumlarla anlatmaya çalışır. Biz bedenimizi dinlemez, nedene yönelik tedavilerimizi yaptıramazsak adı konulamayan; sürekli ilaç kullanmak zorunda kaldığımız ağrılı hastalıklarla yaşamaya başlarız.

    Tedavilerimiz nedene yönelik olarak yapılmaz immün sistemin tepkilerini baskılama yoluyla yapılmaya çalışılırsa başarısızlık kaçınılmaz olacaktır. Bir süre geçici olarak şikayetler azalacak ama hiçbir zaman geçmeyecektir. Bir süre sonra daha güçlü baskılayıcı ilaçlar kullanmak zorunda kalınacaktır. Ancak tedavilere rağmen hiçbir zaman istenilen düzeyde bir rahatlık sağlanamamaktadır.

    Oysa alerjik zeminde gelişen otoimmün hastalıkların temelinde dokularımızda biriken reaksiyonlar sonucu oluşan zararlı-toksik maddelerin birikmesi vardır.Bu zararlı-toksik maddelerin dokudan ve vücudumuzdan uzaklaştırılmadan tedavi olunması mümkün değildir.Tabiî ki, öncelikle toksin oluşumlarının durdurulması esas olacaktır. Sonraki dönemdebu toksinlerin uzaklaştırılmasına yönelik tedaviler uygulanmalıdır.

    Nedene yönelik tedavi olmadığımız sürece, romatizmal ağrılı hastalıklarla hareket edemez hale geliriz. Sonuçta, çeşitli ameliyatlarla ve platin-protez uygulamalarıyla ayakta kalmaya çalışırız. Ancak hiçbir zaman ağrılarımızdan kurtulamaz, ağrılarla yaşamaya devam etmek zorunda kalırız.

  • Sigara bağımlılığı

    Sigara bağımlılığı

    Sigara Bağımılılığının Tedavisi
    İnsan vücudu doğanın bir parçasıdır. Doğada gece-gündüz, sıcak soğuk, dişi-erkek gibi zıtlıklar dengesi mevcuttur. İnsan vücudunda da temel olarak sempatik ve parasempatik denen iki sistem vardır.
    Bir çok hastalık örneğin; mide ülseri, migren, astım v.b. bu dengenin bozulması sonucu oluşur. Sigara içen kişide de bu denge bozulmuştur. İşte akupunktur tedavisi bu bozucu unsurları düzelterek vücut dengesini yeniden kurar.
    Pekiyi sigara bağımlılığı tedavisinde yöntemimiz nedir ve bu tedavi nasıl başarılmaktadır?
    Kısaca ifade etmek gerekirse; vücutta ve kulakta yeri ve özelliği belli olan noktalara iğne batırmak suretiyle yapılan akupunktur uygulamasıdır. Tamamen acısız ve steril bir yöntemdir.
    Uygulama yerinden -iğne batırılarak- başlatılan uyarılar beyine gerekli kodlamaları verir,bu yolla vücut ve beyin koordine bir şekilde ilgili hastalıkları tedavi eder. Vücudu mükemmel bir bilgisayara benzetirsek; beyin, yazılan bu sigara programını hafızasına alır ve unutmaz. Dolayısı ile tedavi sonunda kişi ya sigaraya karşı istek duymaz ya da sigara dumanı ona tiksinti verir. Bununla birlikte bu tedavi ile vücuttaki ve beyindeki elektriksel, kimyasal dengeler değişir ve normale döner. Kırmızı kan hücrelerindeki zarların gaz değişimi oksijen lehine döner.
    Zarlardaki elektriksel yüklerin değişimi bilimsel olarak ispatlanmıştır.Bu, hücrenin daha çok oksijen alması demektir. Anlattığımız şekilde işleyen mekanizma sayesinde hastanın vücut fonksiyonları hızla normale dönerken vücutta ve beyinde de sigaraya karşı olumsuz bir tepki (içme isteğinin kaybolması, dumandan tiksinmek, v.s.) gelişmiş olur.
    Görüldüğü gibi akupunktur tedavisi sigara bağımlılığı tedavisinde çok etkin bir çözümdür. Ancak bu tedavinin başarılı ve kalıcı bir çözüm olması için bir takım şartların hasta tarafından yerine getirilmesi gerekir.
    Öncelikle bağımlı olan kişi, sigara bağımllığının kendisinde sağlık problemi yaratacağının bilincine varmış olmalı ve kendi özgür iradesi ile bu bağımlılığı sona erdirmeye karar vermiş olmalıdır. Şimdi burada kararlılık ve irade kavramlarını biraz açalım:
    Bu konudaki kararlılık:
    Hiçkimsenin baskısı altında kalmadan, aile üyeleri ya da arkadaş baskısı ile değil, tamamen hastanın kendi isteği ile bu zararlı alışkanlıktan kurtulma isteğidir. Çünkü özgür irade bu tedavinin en önemli basamağıdır.
    İradeyi ise (ki onu tedavi sürecinde biz ölçmeye çalışıyoruz)şu şekilde ifade ediyoruz: Sigara bağımlılığı tedavisi için bize başvuran kişinin gerçek anlamda kararlılığını anlamak için en az 12 saat sigaradan uzak kalmasını istiyoruz. 12 saatlik bu uzak kalış iki açıdan çok önemlidir. Birinci neden vücudun tedaviden önce belli bir süre nikotinden uzak kalmasının (detoksifikasyon-zehirsizleştirme) tedaviyi daha başarılı kılacağı gerçeğidir. İşte hastanın iradesi bu noktada karşımıza çıkmaktadır. Hatta bu konudaki bazı yayınlar sigaradan uzak kalma süresini 36-72 saat olarak açıklamaktadırlar. Ancak biz çalışmalarımız ve vaka gözlemlerimiz sonucunda bu süreyi 12 saat olarak kabul etmiş bulunmaktayız. Ancak hemen belirtelim ki; tedaviden önce hasta sigaradan ne kadar uzak kalırsa tedavinin başarı oranı da o oranda yükselecektir. Ancak minimum süre 12 saattir. Sigaradan 12 saat uzak kalmanın ikinci önemi ise şudur: Belli bir süre sigaradan uzak kalan hastada bir takım yoksunluk belirtileri ortaya çıkar. Bu belirtiler; ellerde titreme, terleme,huzursuzluk v.s. gibi belirtilerdir. İşte biz tedaviye gelen hastada beliren bu yoksunluk belirtilerini gözlemleyerek tedavi planımızı tekrar gözden geçiririz. Hastanın sigaradan uzak kalışında ne kadar zorlandığını, sözkonusu belirtilerden yola çıkarak gözlemlemek isteriz. İşte bu gözlemler tedavi süreci konusunda da bize yön verir.
    Sonuç olarak; sigaranın zararlarını idrak etmiş, kendi vücuduna olan zararlarını görüp yaşamış ancak ondan vazgeçme safhasında bizden yardım talep eden hastaların yalnız olmadıklarını, kararlı oldukları ve yukarıda açıklamaya çalıştığımız şartlara inançla uydukları sürece sigara bağımlılığından -2 seans gibi kısa bir sürede- her zaman kurtulma şanslarının olduğunu kendilerine müjdeleyebiliriz. Elele vererek söndürdüğümüz her sigara, insan hayatının sağlıkla uzaması yolunda attığımız çok büyük bir adımdır.
    Bu çeşit yazılarla, akupunkturun sözkonusu rahatsızlıklardaki etkisini anlatmaktaki amacımız; toplumu, bilinmeyen ve maalesef çok suistimal edilmeye müsait olan akupunktur konusunda bilinçlendirmek ve kişilerin, yetkileri T.C. Sağlık Bakanlığı'nca onaylanmış “Akupunktur Uzmanı Tıp Doktorları”na danışabilmelerini sağlamaktır.

  • Plazma tedavisi ile cilt gençleştirme prp

    Cilt gençleştirme amaçlı uygulamalarda, vücudumuzun bir yarayı iyileştirirken yaptıklarını çeşitli yöntemlerle taklit ederiz. Örneğin lazer,dermaroller, peeling gibi yöntemlerle derimize mikro düzeyde hasarlar veririz ve iyileşme sürecini tetikleriz. Bu hasar sonunda büyüme faktörleri ve kök hücreler salınır ve iyileşme süreci başlar. .Zİra dokularımızda herhangi bir hasar olduğunda plateletler aracılığıyla onarım süreci başlar.
    Plazma içinde konsantre olarak bulunan plateletler cilde enjekte edildiğinde bunların bünyesinde bulunan büyüme faktörleri, kollajen üretimi ve yeni kılcal damarların oluşmasını uyarmakta ve cildin kendini hızla yenilemesini sağlamaktadır.
    P.R.P prosedürü hastadan kan alınması ile başlar. Santrifuj yardımıyla platelet açısından zengin plasma hazırlanır. Son olarak platelet açısından zengin plazma (PRP) tedavi bölgesinde cilde enjekte edilir. Enjeksiyon bölgelerinde plateletler ve beyaz kan hücreleri sinerjik bir etki ile yoğun şekilde büyüme faktörlerinin serbest kalmasını sağlar. Büyüme faktörleri, kollajen ve hyaluronik asit üretimini arttırarak yaraların iyileşmesi, kırışıklık ve akne izleri gibi cilt problemlerinin önemli ölçüde giderilmesini, cildin yenilenmesini sağlar.

    P.R.P., dolgu enjeksiyonu veya mezoterapi şeklinde uygulanır.Yaklaşık 20 dakikalık bir uygulamadır.

    PRP İle Cilt Yenileme Hangi Durumlarda Etkilidir?

    – Estetik amaçlı uygulamalarda yüz, boyun, dekolte, eller, bacak içleri, kollar gibi vücut bölgelerine uygulanabilir.Yüzde ve vücutta lifting sağlar.
    – Lazer-peeling gibi uygulamalardan hemen sonra, derinin hızla yapılanmasını sağlar.
    – Deride yıllarca ultraviole ışınlarına maruz kalmanın sonucunda oluşan kırışıkların düzelmesi, çöküntülerin giderilmesi, esneklik ve parlaklığın kazandırılmasını sağlamak.
    – İyileşmesi uzun süren yara, çatlak ve deri niteliğinin zarar gördüğü durumların kontrolünü sağlamak.
    – Saç dökülmesi tedavisinde tek başına veya diğer tedavilere yardımcı olarak kullanılabilir.

    Uygulamadan hemen sonra ciltte sağlıklı bir parlaklık ortaya çıkar. 15 günde bir yapılacak 3 veya 4 uygulamadan sonra 10-12 ayda bir tekrarlanırsa kürlerin etkisi kalıcı bir gençleştirici etkiye eşdeğerdir.

    P.R.P Yönteminin Avantajları Nelerdir?

    Diğer yöntemlerle sağlanan olumlu sonuçlar belli bir süre devam eder, ancak PRP’nin olumlu sonuçları tamamen uygulanan kişiye aittir, kaybolmaz.

    PRP İle Cilt Yenileme İşlemi Ağrılımıdır?

    Hafif bir rahatsızlık hissi dışında ciddi bir acı hissedilmez.

    PRP Kimlere Yapılmaz?

    Platalet sayısı yetersiz hastalar ve kanser hastalarında yapılmaz.

    PRP Kök Hücre İle Cilt Gençleştirme Anlamına mı Gelir?

    PRP enjekte edildiği bölgede kök hücreleri uyarır ve kök hücrelerin aktif hale geçmesini sağlar. Enjeksiyon sıvısı içeriğinde kök hücre yoktur, yoğun olarak trombositler (platelet) ve beyaz kan hücreleri bulunmaktadır. PRP’nin tamir edici, kök hücrenin ise yeniden oluşturucu (regenerative) etkisi vardır.

  • Modern tıbbın yanılgısı

    MODERN TIBBIN YANILGISI

    Henüz tıp fakültesinde öğrenci iken boş zamanlarımızda acil servise gider, hemen her seferinde de, trafik kazaları ya da kalp krizlerinin yanı sıra, çok şiddetli ağrılar çektiğini söyleyerek kendini yerden yere atan veya kitlenmiş dişlerinin arasından abartılı hırıltılar çıkaran ve arada bir belli etmeden etrafın tepkisini ölçen baygın hastalara rastlardık.

    Akrabaları telaş içinde hastalarının geceden beri en az üç dört kere daha böyle nöbetler geçirdiğini söylerek, gördükleri her beyaz önlüklüyü durumun aciliyeti konusunda ikna etmeye çalışırlardı. Bizler henüz tedavi etme sorumluluğunu taşımadığımız için izlemekle yetinirdik. Aramızdan biri mutlaka muzipçe gülümseyerek işaret parmağını kafasına götürür, hastanın sorununun aklından olduğuna dikkat çekerdi. Bu sinyal aramızda, o kişinin gerçekten hasta olmadığı anlamına gelirdi. Hastaya çoğu kez sakinleştirici bir iğne yapılır ve evine gönderilirdi.

    Gürültü ve patırtı kısa sürede manzaranın ilginçliğini bastırdığından, bizler bir süre sonra sıkılır, yavaşça acilden dışarı süzülüp kendimizi bahçenin özgürlüğüne bırakırdık. Bu insanlar gerçekten hasta mıydı? Kendini yerden yere atmak veya bayılma numarası yapmak kendi başına bir hastalık olabilir miydi? Eğer öyleyse onları böyle davranmaya iten şey neydi? Üstelik bu hastaların çoğuna sık sık, migren, sedef, mide-barsak hastalıkları ya da astım gibi kronik hastalıklarla başvurdukları polikliniklerde de rastlıyorduk. Çoğu kez tedaviye yanıt vermiyorlardı. Bu hastalıklar genelde ‘psikosomatik hastalık’ başlığı altında toplanıyordu ki, Türkçesi, ‘ruhsal kökenli bedensel hastalık’ demekti.

    İlginçtir ki, insanların sosyal ve ekonomik nedenlerle ruhsal sıkıntılar yaşayabilecekleri, ruhsal sıkıntıların ise bedensel hastalıkları yaratabileceği gerçeği, en sıradan insanların bile bildiği bir şey olmasına karşın, tıp eğitimimizin bu konuda, isim koyma dışında ne kapsamlı bilimsel bir açıklaması ve ne de işe yarar bir tedavi önermesi vardı.

    Günümüzde, sosyal ve ruhsal faktörlerle bedensel hastalıklar arasındaki ilişki konusunda moleküler düzeyde kanıtlarına sahip olmamıza rağmen, tıbbi eğitim ve uygulamalar benim öğrencilik yıllarımdan pek farklı değil ne yazık ki! Bugün artık, kalpten migrene, kolitten kansere, hastalıkların yaklaşık %85’inin ruhsal kökenleri olduğunu biliyoruz.

    Oysa uygulanan tıbbi tedaviler hemen her zaman sadece bedensel yakınmaları ortadan kaldırmayı hedefliyor.

    Bu yaklaşım insanı, bozuk bir araba gibi ele almak adeta. Bu örneği açalım, çünkü büyük benzerlikler taşıyor. Kötü bir sürücü arabasını sağa sola çarpar, bakımını yapmaz, verimsiz kullanır ve bir sürü sorun çıkınca da götürür tamirciye bırakır. Tamirci de arabanın bozulan yerlerini tamir eder, boyar, gerekiyorsa yama yapar, değiştirilmesi gereken parçaları değiştirir. Yaptıkları aynen bizim ilaç tedavilerimizi, by-pass ve organ nakli ameliyatlarımızı andırır. Sonra tamirci, tamir olmuş aracı şoföre teslim eder. Kısa bir süre sonra araba tamirciye geri döner. Çünkü arabayı kullanan şoför değişmemiştir.

    Bizim modern tıp yöntemimizde de şoför, yani bedeni kullanan akıl ve ruh üzerinde durulmaksızın bedensel tedaviler yapılır. İnsanların içinde yaşadığı toplumun yapısı, kişinin ekonomik durumunun sağlığı üzerindeki etkileri konu edilmez. Sürekli stres, depresyon, kaygı içindeki insan ruhu ise, hem bu olumsuz duyguların direkt etkisi, hem de sıkıntılarla başa çıkmak için başvurduğu sigara, alkol, uyuşturucu ve aşırı yeme gibi davranışlar sonucu bedeni yeniden ve yeniden hastalandırır.

    Şimdi bu tabloya günlük hayattan bir örnek vermek için, gerçek mesleği de şoförlük olan Hasan Bey’e bir bakalım. Hasan Bey, bir başkasının aracında taksi şoförlüğü yaparak hayatını kazanan 45 yaşında, ince uzun boylu, kır saçlı, efendi bir adam. İstanbul trafiğinin akıl almaz karmaşasının yarattığı yorgunluğun yanı sıra, taksi şoförlerinin sık sık gasp edilerek öldürülmeleri nedeniyle can güvenliği korkusu taşıyor. Müşterinin ve gelirin az olduğu günlerde patronunun azarlarına göğüs geriyor. İş güvencesi yok. Her an işini kaybedebilir.

    Aldığı para sınırlı olduğundan çoğu ay ev kirasını ödemek bile güç oluyor. Çocuklarından biri okuyor diğeri ise eve katkıda bulunmak için liseden ayrılıp asgari ücretle bir tekstil atölyesinde çalışmaya başlamış. Eşi, zemin kattaki evlerinin aşırı nemi nedeniyle sürekli diz ağrıları çekmekte. Tüm bunlar Hasan Bey için stres kaynağı. Sürekli stres, Hasan Bey’in beyninden ve bedeninden, bazı hormon ve maddelerin salgılanmasına yol açmakta. Bu maddeler onun sağlığına ciddi biçimde zarar veren türden.

    En sık yakınmaları, çabuk yorulma, nefes darlığı, uykusuzluk ve göğüs bölgesindeki ağrılar. Beş yıl kadar önce gittiği bir doktor ona kalp hastalığı olduğunu söylemiş. Hasan Bey’in stressiz bir yaşam sürmesi, yediğine içtiğine dikkat etmesi gerekiyor. Ara sıra taksi durağında okuduğu gazetelerin sağlık köşelerinde ısrarla vurgulanan sağlıklı beslenme için gerekli bol taze meyve ve sebze, yağsız beyaz et, balık ve antioksidan vitaminleri alacak maddi imkânı yok. Beslenmesi, ucuz olması nedeniyle ağırlıklı olarak, ekmek ve makarna gibi unlu gıdalara dayanıyor. Evdeki yemekler, zeytinyağı yerine en ucuz margarinle pişiyor.

    Hasan Bey’in dünyasındaki tek eğlence, gün boyu peş peşe tüttürdüğü sigarası. Son zamanlarda her sigaradan sonra kendisini daha da rahatsız hissetmesine rağmen, bu alışkanlığından kopamıyor. Onun dünyası, nikotinin beyninde salgılattığı hazzın molekülü dopamin olmaksızın çok keyifsiz ve karanlık.

    Göğsündeki ağrının bir öğle vakti iyice şiddetlenmesi üzerine Hasan Bey, duraktaki arkadaşları tarafından hastaneye götürülüyor. Sonra? Hasan Bey’e daha sonra ne olduğunu ben de bilmiyorum. Çeşitli olasılıklar var:

    Hasan Bey hastaneye götürülürken yolda ölmüş olabilir. Eğer Hasan Bey yaşadıysa, sigortalı idiyse ve hastanede yeterli ilgi görebildiyse, kalp damarları incelenmiş ve büyük olasılıkla tıkanıklıklar bulunduğu için ona kalp damarlarının değiştirilmesi tavsiye edilmiştir. Bacağından alınan damarlar by-pass adı verilen ameliyatla kalbindeki tıkanmış damarların yerine takılmıştır. Ameliyattan sonra eğer eski patronu yeterince insaflı ise ve Hasan Bey’in de direksiyon sallayacak gücü varsa, başka bir kazanç kaynağı olmadığı için, eski işine dönecektir.

    Eski işine dönme şansının olmadığı koşulları düşünmek bile çok zor. Eğer işine geri dönebilirse, bu kez onu hasta eden koşullar, Hasan Bey’in bacaklarından alınıp kalbine takılan yeni damarlara ‘’hoş geldin” demekte gecikmeyeceklerdir. Ne yazık ki, aynen sökülüp atılan asıl damarlar gibi, yeni damarların da gücü sınırlıdır ve aynı koşullar sürdüğü sürece, bir süre sonra kan akımına geçit vermeyecek hale gelmemeleri için hiçbir neden yoktur. Hasan Bey sigarayı bırakmıştır büyük olasılıkla ama, yoksulluk ve işin stresi onu bırakmamakta kararlıdır.

    Ne sıkıcı bir hikâye değil mi? Hasan Bey’in hiç de romantik ve heyecanlı olmayan bu tatsız öyküsünü anlatmamın iki nedeni var. Bunlardan ilki, sosyal ve ekonomik koşulların ruh ve beden sağlığımızı nasıl etkilediğini ve bu etki sonucu yerleşen bazı davranış biçimlerinin yine ruhu ve bedeni katmerli bir biçimde nasıl hasta edebildiğini göstermek. Sosyal ve ekonomik koşulları dikkate almadan yapılan parça başı tamirin çoğu kez uzun vadede işe yaramayacağı açık.

    İkincisi ise, Hasan Bey’in öyküsünün günümüzde, şu veya bu biçimde hepimizin öyküsü olması. Toplumumuzun çok büyük bir kısmı, Hasan Bey’inkine benzer ya da ondan çok daha kötü koşullarda sürdürüyor yaşamlarını. Ekonomik zorluklardan çevre kirliliğine, işsizlikten yanı başımızda süre giden savaşa kadar ne çok şey var bizi hasta edebilecek. Bu bizim öykümüz. O nedenle, ister hasta ister doktor olalım, hepimiz bu öyküyü bilmek zorundayız. Bilelim ki, öykünün sonu farklı olsun. İnsanca olsun ve yaralarımız sarılsın, hastalarımız iyileşsin.

  • Aldatma sonrası ilişkiyi adım adım kurtarma

    EŞİMİ GERİ İSTİYORUM! diyorsanız, bilin istedim; Bağışlama bir gecede gerçekleşmeyecek.

    Yasak bir ilişki, genellikle evliliğinizin altında yatan sorunları gösterse de, seçimlerinizin ve eylemlerinizin sorumluluğu tamamen size aittir.

    Öncelikle kendinize, “ilişkimiz kurtarılmaya değer mi?” diye sorarak başlayın.

    Değeceğini düşünüyorsanız, tüm mazeretleri bir kenara bırakıp yüzde yüz sorumluluk almalısınız. Her şeyi kabul edip devam etmeye hazır hissettiğinizde, eşinize, olanlarla ilgili cevap verme konusunda istekli olun. Duygularınız ve yaşananlar hakkında eşinize dürüstçe cevaplar vermezseniz iyileşme olmaz.

    “Yalnızca gerçek pişmanlık iyileştirir.”

    İlişkide güveni arttırmak için aldatan kişinin bundan sonra yaşamın her alanında dürüst olması beklenilir. Sadakatsizlik bırakıldı veya belli bir süre ara verildi diye güven otomatik olarak geri gelmez. Her durumda hesap verebilir olun (harcamalar, geziler, iş yerindeki sorunlar, sosyal etkileşimler vb. hakkında), bazen acı verse de korkmadan gerçekleri söylemek gerekir. “Titiz bir dürüstlükle gerçekleri söylemek” aradığım cümle bu sanırım.

    Artık Yalan YOK. Sır YOK…

    Bu ne çok kolay ne de eğlenceli bir süreç. Güveni inşa etmek zaman ve büyük çaba gerektirecek. Beyaz yalanlar bile yasak, eşiniz çöpü dışarı çıkarma konusunda dahi bir yalanınızı yakalasa, bunu diğer yalanlara eşit olarak düşünecek ve kriz ortamı yaratacaktır. Süreci hızlandırmanın tek yolu her konuda şeffaf (telefon, sosyal medya şifreleri, erişilebilirlik v.b) olmaktır.

    TAM DÜRÜSTLÜK kolay değildir…

    Dürüstlük sözlerden çok davranışlardadır. Diğer kadın veya erkekle olan ilişkinizi tamamen kesmelisiniz. İletişime geçmek durumunda kalırsanız, eşinizle bunu paylaşmalısınız. Kendi çabasıyla öğrenirse her şey başa sarabilir. Tüm ilerleme kaybolur.

    İhanet için itiraf etmek, özür dilemek yeterli değildir. Samimi olun. Özürler sık aralıklarla aylarca hatta yıllarca sürebilir. Son sözü eşiniz söyleyecek gibi görünse de ilişki gibi karar da sizin…

    TAMAM mı? DEVAM mı?

    Cevap DEVAM ise; eşinize onun değerli olduğunu hissettirin, onunla bağlantıda olun. Sakin ve odaklanmış bir şekilde ilişkinize sahip çıkın. Dış dünyayı sessize alın. Eşinizin samimiyetinizden emin olmasını sağlayın, onunla göz teması kurun, olumlu ses tonu ve vücut dilinizi kullanın. Sadakatsizliğin ilişkiye son vereceğini varsaymak kolaydır. İyileşme mümkün olsa da sağlıklı bir ilişki için yeniden yapılandırma zordur. Eşler birlikte kalabilirler, fakat kırılmış güveni tamir etmekte zorlanırlar.

    Ne zaman mı düzelecek? Bunun için bir süre vermek zor. Ancak şunu söyleyebilirim uzun ve engebeli bir yol sizi bekliyor.

    UNUTMAYIN! İlişki genelde sadakatsizlikten çok bencillik ve güvenilmezlik devam ettiği için bitiyor.

    Sadakatsizlikle gelen çiftlerle ilk olarak iletişim çalışıyoruz. İyi iletişimin çiftlere kesinlikle yardımcı olduğunu düşünüyorum. Çiftler kim olduklarını ve ilişkiden ne beklediklerini daha iyi anlayarak ilişkilerini yeniden yapılandırabiliyor.

    İlişki dinamiklerini yeniden harekete geçirmek için istekli çiftlerin, sadakatsizlikten sonra da MUTLU bir İLİŞKİ yaşayabileceklerini bilmeleri gerekir.