Etiket: Süre

  • GEBELİKTE BESLENME

    GEBELİKTE BESLENME

    Unutulmamalıdır ki bebeğin büyümesi, sağlıklı olması, ruhsal, fiziksel, zihinsel yönden iyi gelişmesi annenin sağlığı ve dengeli beslenmesiyle orantılıdır. Annenin gebelik öncesi fiziksel gelişimini tamamlamış olması, besin depolarının yeterli olması ve yaşı, hem bebeğin hem de annenin sağlığını koruyacak en önemli etkenlerdir. Çünkü bebek, annenin besin yedeklerinden ve gebelik boyunca tükettiklerinden kendisi için gerekeni seçip alarak beslenir. Normal bir gebelik sürecinde annenin yaklaşık 10-12 kg alması yeterlidir.

    KALSİYUM: Kalsiyum, bebeğinizin gebeliğin 8. haftasından itibaren oluşmaya başlayan kemik ve dişlerinin gelişimi için gerekli bir mineraldir. Gebelikte, normalde gerek duyduğunuz miktarın iki katı kadar kalsiyum gereklidir. Çünkü gebelik boyunca diş ve kemiklerden sürekli bir kalsiyum eksilmesi olmaktadır. Kalsiyum açısından zengin besinler peynir, süt, yoğurt ve yeşil yapraklı sebzelerdir. Brucella, tifo benzeri hastalıklardan korunabilmek için tükettiğiniz peynirin ve sütün hijyenik ve iyi pastörize olmasına özen gösterin.

    PROTEİNLER: Gebelikte artan protein gereksinimi karşılamak için kırmızı ve beyaz et, süt ve süt ürünleri, yumurta, balık, kuru baklagiller (fasulye, mercimek, barbunya..) gibi proteinden zengin besinler önerilir. Balıkta proteinden başka bulunan omega 3 ve omega 6 yağ asitlerinin de bebeğin zeka gelişimi üzerine olumlu etkili mevcuttur. Tüketilen balık taze ve iyi pişirilmiş olmalıdır.

    DEMİR: Gebelikte demirden zengin gıdaların tüketilmesi ve özellikle de 4-4.5 aylardan sonra folik asitli demir ilaçlarının kullanımı önemlidir. Çünkü özellikle bu aylardan sonra demir eksikliğine bağlı olarak kansızlık ortaya çıkabilir. Aşırı derecede kansızlığı olan kişilerde demir haplarına gebeliğin erken dönemlerinde de başlanabilir. Ancak bu durumda zaten ilk aylarda sık olarak görülen bulantı, kusma ve mide şikayetlerinde artış olabileceğinden tedaviye başlangıç süresi bir kaç hafta ertelenebilir.

    Gebelerde demir eksikliği halsizlik, bitkinlik, nefes darlığı, uykuya meyillilik ve çarpıntı gibi şikayetler oluşturabileceği gibi gebelikle ilgili olarak da erken doğum, bebeğin rahim içinde gelişememesi, ölü doğum ve düşük gibi komplikasyonlara zemin hazırlar. Ayrıca ileri derecede kansız bir gebe doğum sonrası lohusalık döneminde de sıkıntı çeker. Demir eksikliğini en aza indirebilmek için kan yapıcı; pekmez, kuru üzüm, kırmızı et, yumurta ve kuru baklagillerden zengin gıdaların tüketilmesine önem verilmelidir. Ayrıca C vitamininden zengin meyve ve sebzeler de barsaklardan demir emilimini arttıracaklardır. Demir hapları kesinlikle sütle birlikte içilmemelidir.

    C VİTAMİNİ: C vitamini demirin bağırsaklardan emiliminde, vucudun hastalık etkeni mikroorganizmalara karşı bağışıklık direncinin arttırılmasında ve metabolizmamızdaki pek çok biyokimyasal süreç için gerekli bir vitamindir. C vitamini portakal, limon, kırmızı ve yeşil biber, domates, çilek, greyfurt, karnıbahar, lahana, brüksel lahanası gibi pek çok taze meyve ve sebzelerde bulunur. Vücutta depolanmadığı için her gün belli bir miktar alınmalıdır. Uzun süre saklanan ve pişirilen besinlerde C vitamininin çoğu kaybolur.

    FOLİK ASİT: Bebeğin merkezi sinir sisteminin gelişmesi için özellikle gebeliğin ilk haftalardan itibaren folik asit alınması çok önemlidir. Vücutta depolanmadığı ve gebelik süresince normalden fazlasına gerek duyulduğu için her gün alınmalıdır. Taze yeşil sebzeler folik asit kaynağıdır, ancak uzun süreli pişirmeler ve uzun süre bekleyen gıdalardafolik asit miktarı azalır. En çok ıspanak, yer fıstığı, fındık, karnıbahar, kepekli ekmekte mevcuttur. Doğal gıdalar gebenin folik asit açığını tam olarak kapatamayacağından ötürü gebeliğin ilk haftalarından itibaren hap olarak dışarıdan alınması uygun olacaktır. Gebelerde folik asit eksikliğine bağlı bebeklerde “nöral tüp defektleri” adı altında toplanan bir takım anormalliklerin ortaya çıkabileceği gösterilmiştir. Daha önceden folik asit eksikliği saptanmış veya nöral tüp defekt anomalili bebek doğurmuş kadınlar, gebe kalmayı düşündükleri tarihin en az 3 ay öncesinden itibaren folik asit alımına başlamalıdırlar.

    LİFLİ GIDALAR (Posalı gıdalar):  Günlük beslenmenizin büyük bir bölümünü oluşturması gereken lifli (posalı) yiyecekler, gebelikte sık görülen kabızlığın ve bağırsak tembelliğinin önlenmesinde çok yararlıdır. Genellikle tüm sebze ve meyveler lif açısından zengindir. Her gün bolca yiyebilirsiniz. Kepekli besinler de lif içerir, ancak diğer bazı besinlerin bağırsaklardan emilimini azalttığından aşırı tüketilmemelidir.

    GEBELİKTE SIVI ALIMI: Gebelik süresince bol miktarda su ve sıvı alımı sizin ve gebeliğiniz açısından son derecede yararlıdır. Özellikle bol su tüketimi idrar yolu enfeksiyonu, bebeğin sıvısının normalden az oluşu, erken doğum eylemi, solunum yolu enfeksiyonları, kabızlık, ishal gibi pek çok durumda koruyucu veya tedavi edici olabilir. Gebelikte çay, kahve, kola ve kakao önerilmez. Çay içerdiği ‘tein’ maddesiyle demir eksikliğine yol açarken, diğer maddeler ‘kafein’ içerdiğinden ötürü bebek üzerine olumsuz etkileri olabilmektedir . Maden suyu (soda) içilmesinin ise hiçbir olumsuz etkisi yoktur. Tamamen doğal ve hiçbir katkı maddesi içermeyen nane, limon, adaçayı, ıhlamur, kuşburnu, papatya gibi bitki çayları da gebelikte içilebilir. Ancak, “sinemaki çayı” nın içimi konusunda bazı endişeler vardır. O yüzden bu bitkisel çayın gebelik sırasında tüketilmesi önerilmemektedir.

    Alkol, gebelikte kullanıldığında bebekte ‘fetal alkol sendromu’ olarak tanımlanıp, zeka geriliği ve bir takım yapısal anormalliklerle kendini gösteren problemlere yol açtığından ötürü kesinlikle zararlıdır. Aşırı tuz tüketiminden de kaçınılmalıdır. Özellikle son aylarda aşırı tuzlu yeme ile vucütta ödem artabilir, tansiyon yükselebilir ve kendinizi daha rahatsız hissedebilirsiniz.

    BESLENME İÇİN İPUÇLARI

    • Öğünleriniz sık ve az az porsiyonlar halinde olmalıdır. Ne uzun süre aç kalın, ne de yediğinizde tıka basa midenizi doldurun.
    • Aldığınız gıdaların taze olmasına dikkat edin. Konserve, beklemiş gıdalar ve içinde katkı maddeleri bulunarak saklanan gıdalar yerine taze ve doğal maddeleri tüketmeye özen gösterin.
    • Yediğiniz gıdalarda “çeşitliliğe” önem verin. Bu şekilde pek çok vitamin ve minerali almanız mümkün olacaktır.
    • Aşırı yağlı, tatlı, baharatlı ve kalorili gıdalar yerine protein ve karbonhidrattan zengin, yağ oranı düşük besin öğelerine yönelin. Unutmayın ki önemli olan sizin kilo almanız değil bebeğin içeride yeterli şekilde beslenebilmesidir.
    • Gebelikte dışarıdan hap olarak alınması gereken iki madde folik asit ve demirdir.Bunlar harici vitamin veya mineral alımı da önemlidir.
    • Gebeliğin ilk aylarında yapılan “Toxoplasma testleri” sonucunda vücudunuz bu parazitle önceden hiç karşılaşmamışsa bazı önlemleri almanız şarttır. Özellikle kedi ve köpek dışkılarıyla bulaşan bu rahatsızlık gebelik döneminde ortaya çıkarsa bebekte ölümcül veya sakatlıklara yol açan problemlere neden olabilir. Toxoplasma özellikle iyi yıkanmamış sebze ve meyveler ile iyi pişmemiş çiğ etlerden geçer..
    • Beslenmede suyu asla ihmal etmeyin. Günde en az 8-10 bardak su için. Yaz aylarında bu miktar 15 bardağa kadar çıkılabilir. Özellikle ileri aylarda kabızlık şikayeti varsa bol su içerek, kabuğu ile yenen meyveleri tüketerek, her öğünde sebze ile salataya yer vererek ve yürüyüş yaparak bu sorunun önüne geçebilirsiniz.
    • Günde 1-2 bardak süt içmeniz gebelikte ortaya çıkan kalsiyum kayıplarını yerine koymak içindir. Süt içemiyorsanız yoğurt veya ayran tüketiniz. Peynir veya çökelek de tüketebilirsiniz. Süt ve süt ürünlerinin pastörize olmasına dikkat edin.
    • Yemeklerde iyotlu tuz kullanınız. Yüksek tansiyon varsa yemekleri az tuzlu pişirin.
    • Genelde sabahları yataktan kalkınca başlayan bulantılarda bir dilim peynir, bir iki grissini rahatlık sağlayabilir. Özellikle gebeliğin ilk üç ayında olan bu bulantı ve kusmalardan kendinizi korumak için bu dönemde katı, kuru ve yağsız gıdaları tercih edin. Mutfak kokularından ve ağır parfümlerden uzak durun.
    • Gebelik diyet yapmak için uygun bir zaman değildir. Hamilelikte belli miktarda kilo alımı şarttır. Zayıf bir bünyeye sahipseniz daha fazla, kilolu bir bünyeniz varsa daha az kilo almanız uygun olacaktır.
  • Yüz dolgusu

    Yerleşmiş cilt kırışıklıklarının giderilmesi, dudak dolgunlaştırma, yüze volum verme ve yeniden şekillendirme gibi cilt gençleştirme işlemleri ile skar ve atrofik cilt dokularının yükseltilmesinde çeşitli yüz dolgu maddeleri kullanılmaktadır. Bunlar arasında, en çok kullanılan yüz dolgu maddeleri;

    • hyaluronik asit ve
    • kalsiyum apatit kristalleri içeren yüz dolgu maddeleridir.

    Hyaluronik asit normal dermis dokusunu oluşturan temel bir ara maddedir. Hacminin 1000 katı su bağlama kapasitesine sahiptir. İçerdiği çapraz bağlar sayesinde uygulandıkları bölgede uzun süre kalırlar. Hyaluronik asit içeren bu yüz dolgu maddeleri enjekte edildikleri bölgede yer değiştirmedikleri ve alerjik reaksiyonlara neden olmadıkları için yumuşak dokunun hacminin arttırılmasına yardımcı olurlar. Hyaluronik asit içeren yüz dolgu maddelerinin 6 ila 8 ay kalıcılıkları vardır. Bu ürünler lokal anestezi ile rahatlıkla uygulanabilirler.

    Hyaluronik Asit Molekülü

    Saf hyaluronik asit içermeyen yüz dolgu maddeleri allerjik reaksiyon oluşturabilirler. Bu nedenle ucuz yüz dolgu maddelerinden uzak durulmalıdır.

    Yüze volum vermek için kullanılan yüz dolgularında bulunan serbest hyaluronik asit sayesinde ciltte aynı zamanda nemlilik ve kollajen artışı da sağlanabilmektedir. Bu yüz dolguları akışkanlıkları sayesinde cilt altına kolayca yerleşerek doğal bir görünüm sağlar. Yapılan testlere göre güvenli oldukları belirtilmiştir.

    Kullanılan mikrokanüller sayesinde hastada morluk oluşturmadan ve minimal acı ile uygulama imkanı bulunmaktadır. Yüze uyumu sayesinde kalın dolgulara nazaran daha natürel bir görüntü oluşturulabilir.

    Bu maddelerin kullanıldığı alanlar, yanak boşlukları, alın kenarları, çene ovali, nazolabial sulkuslar ve yüzün diğer volüm gerektiren bölgeleri ve el üzerleri olarak sayılabilir.

    Kalıcılığı diğer hyaluronik asit içeren dolgular gibi 6-8 aydır. Kişiye göre bu süre uzayabilir. Ayrıca antiaging özelliğinden dolayı mükerrer uygulamalarda kişinin yüz dolgusuna ihtiyaç duyacağı süre daha da uzamaktadır.

    Yüzde bulunan derin olukların doldurulması ve yüz şekillendirilmesinde kalsiyum apatit kristalleri içeren yüz dolgu maddeleri kullanılabilir. Bu yüz dolgu maddesinin kalıcılığı 1-1,5 senedir.

    YÜZ DOLGU UYGULAMASI İLE İLGİLİ BİLİNMESİ GEREKENLER:

    • Yüz dolgu maddesinin enjeksiyonu sonrasında, hyaluronik asidin su tutucu etkisinden dolayı, yüzde 2-3 gün süren ödem oluşabilir.
    • Yüz dolgu maddesinin uygulanmasından sonra 4 saat kadar uygulama bölgesine su değdirilmemeli, makyaj yapılmamalıdır.
    • Yüz dolgu maddesinin uygulanması sonrasında bölgesel morluklar oluşabilir. Ancak bu morluklar bir hafta içinde kaybolurlar.
    • Yüz dolgu maddelerini sıcaktan etkilenmekte ve fazla sıcağa maruz kalındığında kalıcılık süreleri kısalmaktadır.

  • Saç tedavisinde yeni bir yöntem : prp

    PRP tedavisi, dünyada sürekli gelişme gösteren modern tıbbi uygulamalar arasında önemli bir basamaktır. Ülkemizde yeni yeni uygulanmaya başlanan PRP, saç dökülmesi, deri tabakasının gençleşmesi, yaraların iyileşmesi ve akne izlerinin tedavisinde uygulanan alternatif bir yöntemdir.

    PRP (Platelet Rich Plasma) trombosit yönünden zenginleştirilmiş plazmadır, ayrıca “otolog kan konsantrasyonu” olarak da bilinir. Trombositler, dokuların iyileşmesinde ve kanın pıhtılaşmasında önemli bir rolü olan özel bir kan hücresidir.

    PRP’deki içerik hastanın kendi kanından alındığı için alerjik reaksiyon ve enfeksiyon riski bulunmaz. Kanın alınmasında, plazma materyalinin hazırlanmasında steril bir kit kullanıldığından HIV, Hepatit B, Hepatit C gibi bulaşıcı hastalık riski yoktur.

    PRP Saç Tedavisi Nedir?

    PRP tedavisi zayıflayan, ölmeye başlayan saç kökleri ve ince tüy haline gelen saç tellerinin canlanması ve saçların eski sağlığına kavuşması amacıyla yapılır.

    PRP (Platelet Rich Plasma) tedavisi, hastanın kendi kanının özel işlemlerden geçirilerek trombositten zengin hale getirilmesi ve bunun seyrelmiş ya da saçsız olan bölgeye enjekte edilmesi işlemidir.

    PRP tedavisi uzun yıllardır Avrupa ve Uzakdoğu’da uygulanan bir tedavi yöntemidir. Son dönemlerde saç dökülmesi sorunu yaşayan, saçlarında incelme ya da seyrelmeler başlamış kişilere de PRP tedavisini önerilmektedir. Türkiye’de yakın zamanlarda uygulanmaya başlanan PRP tedavisi sayesinde saç yenilenmesinde çok olumlu etkiler gözlenmiştir.

    PRP Tedavisinin Saça Uygulanması Nasıl Olur?

    Önce saç sorunu yaşayan hastanın venöz kanından 8cc alınır. Kan santrifüj edilir. Kırmızı kan hücrelerinden ayrışan plazma kısmı özel bir işleme tabi tutulur ve seyrelmiş ya da saçsız bölgeye napaj yöntemiyle enjekte edilir.

    PRP tedavisinde elde edilen plazmada akyuvar, trombosit, pıhtılaşma faktörleri ve PGF (Trombosit Büyüme Faktörü)’ler bulunur. PRP yönteminde büyüme faktörleri kök hücrelerin göçünü ve çoğalmasını tetikler. Böylece dokuda yenilenme süreci başlatılmış olur.

    Bu uygulamanın temeli doku yenilenmesi esasına dayanır. Uygulama toplam 30 dakika sürer. Bu süre içerisinde herhangi bir acı ya da iz oluşmaz.

    PRP Tedavisinin Süresi

    Ayda 1 kez, toplam 3 seans yapılan tedavi ile saç kökleri güçlenmekte, zayıf saç tellerinin dökülmesi azalmaktadır. Tedavi 6 ay-1 yıl sonra tekrarlanabilir.

    Kadınlarda ve erkeklerde, androgenetik alopesi (hormonlara bağlı erkek tipi saç dökülmesi) dahil, tüm saç dökülme tiplerinde etkilidir. Doğum sonrası saç dökülmesi, alopesi areata (saç kıran), kronik hastalıklara ( şeker hastalığı, tiroid hastalığı) bağlı saç dökülmeleri, ilaçlara bağlı saç dökülmeleri, protein ve demir eksikliğine bağlı saç dökülmelerinde uygulanmaktadır.

  • Lazer epilasyon

    İstenmeyen tüylerden kurtulmanın en hızlı ve sağlıklı yolu Lazer Epilasyon yöntemidir.

    İstenmeyen tüyler çoğu kişi için önemli bir sıkıntı nedenidir ve ağda, sir vb. gibi geçici çözümlerin denenmesinden en geç bir ay sonra yeniden çıkarlar.

    Lazer epilasyon işleminde, cilt üzerine uygulanan lazer ışığı seçici şekilde kıl kökünde yoğunlaşarak ısı oluşturur ve çevre dokuya zarar vermeden sadece kıl kökünü yok eder. Böylece birbirini izleyen seanslar sonunda uygulama bölgesi tüylerden arındırılmış olur.

    İstenmeyen tüylerin bölgeleri cinsiyete göre değişiklik gösterir. Kadınlarda bacaklar, karın bölgesi, yüz ve kollarda; erkeklerde ise sırt, göğüs, ense, yüz ve kaşlarda oluşan bu tüylerin nedenleri farklı olabilir. Kişide hormonal bir sorun olup olmadığı tıbbi tahliller ile araştırılır. Hormonal bozukluk saptanmış ise medikal tedavi ve epilasyon birlikte uygulanır. Bazen herhangi bir sorun saptanamayıp tümüyle yapısal ya da genetik nedenlerle kişide aşırı tüylenme sorunu yaşanabilir, bu durumlarda yalnız epilasyon yapılır.

    Hem etkisi hem de güvenilirliği yüksek olan epilasyon işleminin yapılmasında lazer teknolojisi ve tıp birlikteliği ön plana çıkar. Tıpta yaklaşık 40 yılı aşkın bir süredir kullanılan lazerler günümüzde göz ameliyatlarından diş dolgusuna kadar çeşitli alanlarda en etkili tedavi seçeneklerinin başında gelmektedir. FDA onaylı bu cihazlar ABD'den İngiltere'ye, Hollanda'dan Avustralya'ya kadar birçok gelişmiş ülkede yaygın olarak kullanılmaktadır.

    Lazer Epilasyon Kimlere ve Hangi Bölgelere Uygulanabilir?

    Hamile bayanlar dışında herkes Lazer Epilasyon yaptırabilir. Tüy rengi ve cilt tipi, lazer epilasyonun başarılı sonuçlanması için önemli unsurlardır. Açık tenli ve koyu renk tüylere sahip kişilerde sonuca ulaşmak daha kolay olmakla birlikte, koyu tenli kişilerde de, deneyimli uygulayıcılar, daha fazla özen ve uygun özellikte lazer cihazları aracılığı ile başarılı sonuçlar almak mümkündür.

    Yüz, kollar, bacaklar, koltuk altı, bikini bölgesi başta olmak üzere, vücudun herhangi bir bölgesine uygulanabilir.

    Lazer Epilasyon Öncesinde Nelere Dikkat Edilmelidir?

    Kliniğimizde hekimin yapacağı değerlendirme sonucunda lazer epilasyonun uygun olup olmadığına karar verilir. Genel sağlık durumu, varsa hastalık ile ilgili özellikler, kullanılan ilaçlar, olası riskler ve beklentiler değerlendirildikten sonra uygulamalara başlanır.

    Lazer epilasyonunun başarılı olabilmesi için tüylerin noktasal olarak görünmesi idealdir. Jilet uygulamasından hemen sonra, ağda uygulamasından 3–4 hafta sonra, tüyler seçilebilir.

    Kliniğimizde Long Pulse Nd:Yag özelliğinde “Cool Glide Vantage”(Cutera) ve Diode özelliğinde “Mediostar” (Asclepion) Epilasyon Cihazları kullanımaktadır. “Long Pulse Nd:Yag – Cutera Cool Glide Vantage” lazer sistemi ile, uygun güneş koruyucuların kullanılması önerilerek, yaz ya da kış ayrımı olmaksızın, çok esmer ve bronz ciltler dahil olmak üzere, yaz aylarında da epilasyon uygulaması güvenli bir şekilde yapılabilmektedir.

    Lazer Epilasyon Uygulaması Nasıl Olur ?

    Uygulama cilt tipine ve tüy yapsına göre uygun olarak seçilmiş lazer ışığının, soğutucu bir cihaz ve şeffaf jel eşliğinde tatbik edilmesiyle gerçekleştirilir.

    Milisaniyelik atışlarla cilde uygulanan lazer ışığı seçici olarak kıl köküne gider, orada yoğunlaşıp ısıya dönüşür ve sadece kıl kökünü tahrip eder.

    Lazer Epilasyon Esnasında Neler Hissedilir?

    İstenmeyen bir durumla karşılaşmamak açısından, öncelikle lazer koruyucu gözlük takılır. Lazer uygulaması sırasında iğne batması-yanma şeklinde hissedilecek rahatsızlık soğutucularla giderilir. Ancak ağrı eşiği düşük ve hissedilen rahatsızlık yüksek seviyede ise, uygulamadan 45 dakika önce cilt üzerine uygulanabilecek anestezik krem ve ağızdan alınacak ağrı kesici tablet olası rahatsızlığı en aza indirmeye yararlı olacaktır. Uygulama esnasında hissedilecek yanmış tüy kokusu normal ve kaçınılmazdır.

    Seans süresi, uygulama yapılacak alanın büyüklüğüne bağlıdır. En küçük bölge olan dudak üstü 4-5 dakika, en büyük bölge olan bacaklar ortalama 60 dakika süre alır.

    Lazer Epilasyon Sonrasında Neler Olabilir?

    Lazer epilasyon sonrasında herhangi bir ilaç alınmasına gerek yoktur. Ciltte oluşan ve birkaç saat sonra ortadan kalkması beklenen kızarıklık ve kıl foliküllerine uyan noktasal kabarıklıklar olağan tepkilerdir. Oluşabilecek olumsuzlukların üstesinden gelmek için yapılabilecek en uygun işlem ise birkaç gün antibakteriyel-epitelizan kremlerin sürülmesidir.

    Kliniğimizde seans sonrasında uygulanan dermatolojik kremler, nemlendiriciler ve güneş koruyucularla sonuçların mükemmel olması hedeflenmektedir.

    Lazer Uygulaması Sonrasında Nelere Dikkat Edilmelidir ?

    *Cilt tipine göre 1-2 hafta süreyle, epilasyon yapılan bölgenin doğrudan güneş ışığına maruz bırakılmaması gereklidir. Uygun güneş koruyucuların 2-3 saatte bir uygulanması güneşin zararlı ışınlarından koruyacaktır.

    *Uygulamanın yapıldığı gün bedensel egzersizden kaçınılmalıdır, çünkü terleme lazer epilasyon bölgesinde huzursuzluk hissine neden olabilir.

    *Tedaviye uzun bir süre ara vermek zorunda kalınmadığı sürece, seans aralarında, uygulama bölgesindeki tüyleri kökten alacak ağda, ip, cımbız vb. herhangi bir yöntem uygulanması önerilmez.

    Lazer Epilasyon Sonuçları Nelerdir?

    Yapılan çalışmalarda, lazer epilasyon uygulanan bölgelerdeki tüy miktarında %90’lara varan oranlarda azalma sağlandığı bildirilmiştir. Cilt tipi, tüy rengi, genetik ve hormonal faktörler gibi pek çok kontrol edilebilen ve edilemeyen nedenlerle, seansların verimi ve sayısı değişebilmektedir. Bazı kişiler çok az sayıda seansla istedikleri sonuca ulaşırken, bazılarında bu sayı uzayabilmektedir.

    Lazer Epilasyona Bağlı Yan Etki ve Komplikasyonlar Nelerdir ?

    *Deri renginin koyulaşması (hiperpigmentasyon ): Nadir görülen bir durum olup, geçicidir.

    *Deri renginin açılması (hipopigmentasyon): Bu durum özellikle koyu renk cilde sahip hastalarda görülebilir. Lazer gücünün yüksek kullanılması veya bronz ten üzerinde yapılan uygulamalardan sonra ortaya çıkabilir. Geçici olmakla birlikte bazen aylarca devam edebilir.

    *Kabuklanma: Nadir ve geçicidir.

    *Su dolu kabarcık ve yanma: Çok nadir ve geçicidir.

    *Tüy yapısı değişimi: Bazen yeni tüyler daha koyu renkli gelebilir, ancak daha sonraki uygulamalarda yavaş yavaş yanıt alınmaya başlanır. Özellikle yüz ve boyun bölgesindeki uygulamalarda, ayva tüyü olarak tanımlanan çok ince ve açık renkteki tüylere işlem yapmamak daha uygundur.

    Türkiye'de ilk kurulan lazer merkezlerinden birisi olan ve 14 yılı aşkın süredir hizmet veren kliniğimizde, lazer epilasyon uygulanan hastalara, doğru ve etik bulunmadığı için, seans sayısı belirtilerek tüylerden kesin olarak kurtulma vaadi verilmemektedir. Çünkü uluslararası kabul gören en iyi cihazların kullanılması, deneyim vb. hiçbir gerekçe bu konuda kesin taahhüt için yeterli gerekçe oluşturamaz.

  • İki Doğum Arası Süre Ne Kadar Olmalı ?

    İki Doğum Arası Süre Ne Kadar Olmalı ?

    İlk bebeğe sahip olduktan sonra çiftler aynı duyguyu tekrar yaşamak ve yeniden çocuk sahibi olmak isterler. Kalabalık bir aileye sahip olmak ve çocuklarının bir kardeşe sahip olması çoğu çiftin hayalidir.

    Eski dönemlerde bu durumun sakıncası dahi sorgulanmazken günümüzde gerçekleşen doğumun ardından yeni bir doğumun gerçekleşmesi için ne kadar sürenin gerekli olduğu çiftlerin merak ettiği önemli konulardan birisidir.

    Doğum çok kompleks gibi görünen fakat oldukça basit, fizyolojik bir olaydır. Kadın vücudunda hormonlar, rahim ve bebek mükemmel bir uyum içerisinde çalışarak doğumun gerçekleşmesini sağlar.

    Kadın vücudunda kompleks bir çalışma ile gerçekleşen “iki doğum arasındaki süre ne kadar olmalıdır?”

    Toplumumuzda “birlikte büyüsün” gibi düşüncelerle sahip olunan çocukların arasında çok yaş farkı bulunmamaktadır. Çoğu kardeşlerin arasındaki yaş farkı oldukça düşüktür. Ancak kadının iş hayatında eski dönemlere göre daha aktif yer alması, hayat pahalılığı gibi sebeplerden en önemlisi de bilinçli olmaktan ötürü bu duruma günümüzde nadiren rastlanmaktadır.

    Günümüzde çoğu çift kültürel ve ekonomik nedenler dolayı yani dış faktörlerden ötürü tek çocuğa sahip olmaktadırlar ancak bazı çiftler de çocuğunun bir kardeşi olmasını istedikleri için 2 ya da daha fazla çocuğa sahip olurlar. Eski dönemlere oranla çiftler ve özellikle kadınlar kadın doğum ile ilgili bazı konularda daha bilinçli. Bu nedenle eski dönemlere oranla bilinçsiz kalınan gebelik ya da yapılan doğum oranı bir hayli düşüktür. Asıl konumuz olan “iki doğum arasındaki süre ne kadar olmalıdır?” sorusunun yanıtına dönmek gerekirse;

    Gebelikler arasında olması gereken süre, doğumun gerçekleştiği günden ikinci gebeliğin başladığı güne kadar geçen süreye göre hesaplanmaktadır. Yani her iki gebeliğin başlangıçları arasındaki süreye göre, iki doğum arasındaki süre hesaplanmaktadır. Dünya sağlık örgütü (WHO) gebelik arasındaki sürenin 2 yıldan az olmasının birtakım riskleri beraberinde getirdiğini ortaya koymuştur. Özetle 35 yaş altında kadınlarda iki gebelik arası 2 yıl; yaş ilerlemesi faktöründen kaynaklı da 35 yaş üstü kadınlarda da 1 yıl ara vermek gerekmektedir. Sezaryen doğum yaptıktan sonra tavsiye edilen en uygun ara normal doğum ile aynıdır. 2 yıldan kısa aralık olması haricinde 5 yıldan uzun aralık olması da ikinci gebelikte bazı riskleri arttırdığı yapılan araştırmalar sonucunda belirlenmiştir. Bu araştırmalar iki normal doğum, iki de sezaryen doğum yapan kadınlar üzerinde yapılmış ve araştırmaların neticesinde iki doğum arası uygun olan sürenin altında doğum yapan annelerin çocuklarında riskle karşılaşılma olasılığının arttığı saptanmıştır.

    Kadınlarda iki doğum arası sürenin uygun olmaması halinde karşılaşılabilecek olan söz konusu riskler;

    1. Kadında anemi riski artar.
    2. Erken doğum ve PPROM riski
    3. Doğumsal anomali
    4. Bebeğin düşük kiloya sahip olması
    5. Otizm
    6. Ölü doğum
    7. Bebeğin anne sütünü kısa bir süre emmesidir.

    Peki, kadın düşük yaptığı takdirde yeniden gebeliğin gerçekleşmesi için ne kadar süre beklemelidir?

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından düşük yapan kadınların yeniden gebe kalabilmek için en az 6 aylık bir süre beklemeleri uygun görülmüştür.

  • Aşırı terlemeye karşı en etkili çözüm hangisidir?

    Aşırı terlemeye karşı en etkili çözüm hangisidir?

    Terlemek Kader Değil!

    Bahar aylarını yaşadığımız şu günlerde hepimizde tatlı bir telaş görülür. Yaza formda girmek ve kış boyunca aldığımız kiloları geri vermek isteriz. En çok bu aylarda spor yapar ve ter atarız. Spor ve sıcak hava ile birlikte ter atma oranımız artar ve bu kimilerimiz için büyük sorun haline gelebilir. Hatta bazıları yaz kış farkı olmaksızın bu sıkıntıyı sürekli yaşarlar. Mutlaka sizde karşılaşmışsınızdır onlarla. Aşağıdaki yakınmalardan bazıları size veya bir yakınınıza tanıdık gelebilir.

    İnsanlarla tokalaşmaktan çekiniyorum, ellerim sürekli terliyor.
    Çizim yaparken elimin altına peçete koymam gerekiyor.

    Ayaklarım sürekli terlediği için bir başkasının yanında ayakkabımı çıkartamıyorum

    Gömleğimdeki ter izlerinden dolayı toplantılarda ceketimi çıkartmak istemiyorum.

    Yıllardır açık ayakkabı giymek isterim, terden dolayı giyemiyorum.

    Eğer siz de bu tip bir sorunla karşılaştıysanız veya bir yakınınızın bu tip yakınmalarına şahit olduysanız Hiperhidroz ile ilgili bilgilenmenizde fayda var demektir.

    Hiperhidroz nedir?

    Hiperhidroz kelime anlamı olarak aşırı terleme anlamına gelir. Terleme vücudun kendini serinletmesi için kullandığı en önemli yollardan biridir. Hiperhidrozlu insanlar ısı kontrolü için gerekenden çok fazla ter salgılarlar.

    İki tip hiperhidroz vardır. Genel hiperhidroz bütün vücudu etkiler ve daha seyrek görülür ve genellikle başka bir hastalıkla ilişkilidir.

    En genel tip; bölgesel hiperhidrozdur. Koltukaltı terlemesi, şikayetlerin % 30-40’ını oluşturur. Geri kalan kısımda el ve ayak terlemesi önemli yer tutmaktadır. Daha seyrek olmakla beraber yüz de etkilenebilir.

    Hiperhidroz ne sıklıkla görülür?

    Her 100 kişiden birinde hiperhidrozun bir şekli görülür. Genellikle ergenlikte ve 20’li yaşlarda başlar.

    Bölgesel hiperhidroz neden oluşur?

    Sebebi tam olarak bilinmemektedir. Hiperhidrozu olanların üçte bir ila yarıya yakınının akrabalarında aynı sorunu olan bulunmaktadır. Bu da kalıtsal bir neden olduğunu düşündürmektedir.

    Vücutta hiperhidroza neden olan nedir?

    Bölgesel hiperhidroz bir tür ter bezinin aşırı çalışmasından veya sorunlu olan bölgede fazla miktarda bulunmasından kaynaklanır. Bu ter bezleri vücutta her yerde bulunmakta ancak en sık olarak el, ayak ve koltuk altında bulunmaktadır. Hiperhidrozu olanlar yüksek miktarda ter üretirler. Bu da el, ayak, göğüs veya koltuk altının (vücudun etkilenen yerine bağlı olarak) sürekli olarak ıslak olması demektir. Bu durum kişiyi işte ve sosyal hayatta zor durumda bıraktırabilir ve normal günlük aktivitelerin sürdürülmesini zorlaştırabilir. Hiperhidrozun koku yaptığı doğru değildir; bazıları terin koku yaptığını düşünür, aslında koku terin ciltte uzun süre kalması ile oluşan bir bakteriden kaynaklanır.

    Hiperhidroz için ne yapabilirim?

    Kendi başınıza alabileceğiniz bazı önlemler: Sizi serin tutacak giysi seçin. Doğal pamuklular serin tutar ancak teri emerler ve ıslak kalırlar. Gün içerisinde giysi değiştirmeye çalışın. Çalışma ortamınızı serin tutun ve iyi havalandırın. Terlemeye yol açan yiyecek ve içecekten uzak durun. Bu herkese göre değişir, sizi etkileyenleri tespit edebilirsiniz. Stres, gerginlik ve endişe herkes için genel bir problemdir. Hiperhidrozu olanların bu durumlarda terleme ile ilgili başka zorlukları da olur. Gün içerisinde stresi nasıl azaltacağınızı düşünebilirsiniz, aktivitelerinizi dikkatli planlayıp ve dinlenmek için zaman ayırabilirsiniz. Ter kokusu kişisel temizliğe verilen önemle giderilebilir; gerçi sürekli terleyen biri için bu kolay olmasa da etkili ve basit bir önlemdir.

    Tedavisi var mıdır?

    Bölgesel hiperhidroz tedavisinde bazı deodorant ve spreyler kullanılabilir ancak bunlar sadece kısa süreli etki gösterirler, iontoforez denilen bir dermatolojik metod el ve ayaklardaki hiperhidroz için kullanılabilir. Ancak bu metod da haftada en az iki kez uygulanma gereği ve etkinin kalıcı olmaması nedeniyle tedavi başarısı ve hasta uyumu düşüktür. En radikal tedavi terleyen bölgedeki ter bezlerinin cerrahi metotlarla çıkarılmasıdır. Ancak bu metod çoğu hasta için zahmetli ve tercih edilmeyen bir alternatiftir.

    Bölgesel aşırı terleme probleminde en başarılı sonuçları aldığımız yeni bir tedavi şekli ve bu tedavide kullandığımız bir ilaç var: BOTOX

    Botox nedir ? Nasıl etki eder?

    Botox deri altına enjekte edilen bir ilaçtır. Hiperhidroz için önerilir, yıllardır göz, yüz, boyun ve ayakta kullanılmaktadır. Deri altına çok az miktarda (ortalama 100 ünite) enjekte edilen Botox ter bezlerine ulaşan sinirlerin çalışmasını geçici süre bloke ederek ter bezlerinin ter üretimini bölgesel olarak engeller.

    Botox yapıldığı bölgedeki duyu hislerini etkilemez sadece ter bezlerini etkiler.

    Botox nasıl uygulanır?

    Çok ince uçlu iğnelerle terleyen bölgeye sık aralıklarla uygulanır. Terlemenin en yoğun olduğu bölgeyi görmek için renk veren bir solüsyon sürülebilir. Uygulama en fazla yarım saat sürer. Enjeksiyon yapılan bölgede ağrı olmaması için sıklıkla lokal bir anestezik krem kullanılabilir, ya da enjeksiyon bölgesi kısmi olarak uyuşturulabilir. Uygulamadan hemen sonra kişi günlük aktivitesine geri dönebilir.

    Ne kadar süre sonra etkili olmaya başlar ve etkisi ne kadar sürer?

    Uygulamadan sonraki ilk hafta içerisinde iyileşme gözlenir. Botox’un etkisi genellikle 4 ila 10 ay sürer. Etki geçmeye başladığında ikinci uygulama yapılır.

    Botox uygulamalarına devam etmezsem ne olur?

    Botox’un etkisi bir süre sonra geçmeye başlar. Eğer devam etmezseniz uygulanan bölgelerde kalıcı bir değişiklik olmaz ve terleme düzeyi yavaş yavaş tedaviye başladığınız seviyeye gelir.

  • 10 soruda lazer epilasyon

    1. Kimler lazer epilasyon yaptırabilir?

    Lazer epilasyonu, 16 yaşından büyük olan, kıl yapısı uygun; kıl rengi ile ten rengi arasında belirgin farkı olan (koyu renk kıl) ve ışığa karşı aşırı duyarlılığı olmayan herkes yaptırabilir.

    2. Lazer epilasyonda kıl neden koyu renkte olmalı?

    Lazer ışığının hedefi, kıllara renk veren pigmentlerdir. Lazer ile çevre dokulara zarar vermeden kılları besleyen kökleri etkilemek pigmentler sayesinde mümkün olabilmektedir. Lazer ışığı, kılların rengini veren renk maddeleri (pigmentler) sayesinde emilir köke iletilir, kıl kökünün ısınarak etkilenmesi sağlanır. Açık renkli kıllarda, ışık pigmentlerin yeterli olmayışı yüzünden emilemez ve dolaysıyla kıl köküne iletilemez.

    3. Lazer epilasyon hangi bölgelere uygulanır?

    Kadın ve erkekte gözlük takılarak uygulanabilecek her bölgeye, örneğin elmacık çıkıntılar üzerindeki kıllardan, bacaktaki kıllara kadar kıl yapısı işleme uygun olan durumlarda uygulanabilir. Genellikle lazer epilasyon, kadınlarda özellikle bikini bölgesi (kasık), koltuk altı ve bacaklarda, erkekler de sakal bölgesinde, boyunda ve ensede tercih edilebilmektedir.

    4. Bir seansta kıllardan kurtulmak mümkün mü?

    Bir seansta, tüm kılların ışığı aynı şekilde emerek köke ulaştırmaları mümkün değil. Çünkü kıllar da vücudumuzun her hücresinde olduğu gibi fiziksel bir döngü içinde. Seanslar, kılların yerleştiği yere ve kişinin genetik özelliklerine göre değişmekle birlikte, ortalama 1-2 ay aralıklarla, 3 ila 8 seans sürmekte.

    5. İki seans arasında ne kadar süre geçmeli?

    Vücudumuzdaki kıllar, büyüme, dinlenme ve dökülme evrelerini geçirirler. Eğer bir kıl büyüme evresinde iken lazer uygulanırsa, onun o seansta kalıcı olarak yok olması mümkün olabilir. Bu nedenle seanslar arasında bir ila iki ay gibi süreler öngörülür. Büyüme evresinde bulunmayan bir kıla lazer uygulaması yapılırsa, kıl tütsülenir ve ışığı kıl köküne ulaştırma görevini tamamlayamaz.
    Cilt üzerinde 0,5 cm uzunluğuna erişmiş olan kıllar daha fazla uzaması beklenmeden işleme alınabilir. Seans aralıkları süreler bölgesine göre değişir. Örneğin koltuk altı 1-1.5 ay ara ile bacak ise 2- 2.5 ay ara ile uygulamaya alınabilmektedir.

    6. Uygulama, ne kadar sürer?

    Süre, epilasyonun yapılacağı bölgeye göre değişir. Örneğin yüz, kasık, koltuk altı gibi bölgelerde 10-15 dakikayı, bacaklarda 1 saat sürebilmektedir.

    7. Lazer ışınlarının insan sağlığı üzerine herhangi bir zararı var mı?

    Sağlığa herhangi bir zararı olmayan lazer ışınlarının hedefi, kıllardır. Bu yüzden çevre dokulara zarar vermez. Olabilecek en kötü yan etkisi, kalıcı olmayan lekelerdir. Bu lekeler, kısa süre sonra kendiliğinden iyileşir.

    8. Uygulama sırasında ağrı hissedilir mi?

    Sadece ışık vücuda değdiğinde, tek bir kılı cımbızla kopartırken hissettiğimizden çok daha az bir acı duyulabilmektedir. Bu esnada ışığın değdiği bölgede aynı anda en az 10-15 kıl köküne ulaşılabilmektedir.

    9. Günümüzde pek çok yerde uygulanan lazerle epilasyonda, özellikle neye dikkat etmeli, tercihini neye göre yapmalı?

    Lazer epilasyon sırasında kıl kökünün ısıtılması ve bu şekilde yok edilmesi hedeflenir. Bu ısıtma işlemi sırasında cildi korumak çok önemli. Cildin üst tabakasına zarar vermeden bu işlemi yapabilmek için, cilde önceden uygulanan soğutucu başlıklar veya gazlar kullanılır. Son dönem lazer epilasyon aletlerinin hepsinde soğutucu başlıklar bulunmaktadır.

    10. Epilasyondan sonra nelere dikkat edilmeli?

    Tüm uygulama süresince, kılların, cımbız, ip, ağda gibi yöntemlerle alınmaması gerekir. Çünkü bu yöntemler, kıl köklerini incelterek kılların lazere duyarlılığını azaltır. Ayrıca güneşlenmek ve solaryum uygulmalarından sonra 48-72 saat içinde lazer epilasyon yapılmamalı ve işlem sonrası birkaç hafta solaryum veya güneş ışınlarına maruz kalınmamalı.

  • Mahler ve Bağlanma Kuramı: Kişilik Patolojileri

    Mahler ve Bağlanma Kuramı: Kişilik Patolojileri

    Mahler ve psikapatoloji adına; 0-3 yaş döneminde kurulan anne-çocuk ilişkisinin öncelikle çocukluk dönemine ve daha sonra kişilik örüntüleri üzerinde etkilerini çalıştığını söyleyebiliriz. Bağlanma kuramı üzerinden çoculuk döneminde araştırdığı patolojiler depresyon ve anksiyetedir. Bunlar:

    • Bebek Depresyonu

    • Analitik Depresyon

    • Psişik Hospitalizasyon

    • Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu

    • Bebeklik veya Küçük Çocukluk Döneminin Tepkisel Bağlanma Bozukluğu

    Bunlarla birlikte, yetişkinlik dönemi adına kişilik bozukluklarına değinen Mahler, kişilik bozuklukları ile anne – çocuk ilişkisi üzerinden neden sonuç ilişkisi kurmuştur. Bu bozukluklar ise:

    • Narsisistik Kişilik Bozukluğu

    • Borderline Kişilik Bozukluğu

    • Şizoid Kişilik Bozukluğu

    Bebek Depresyonu

    Bebek depresyonuna neden olacak temel durum, anne ve bebeğin bağlanma sürecindeki kesintileridir. Bu kesinti kısa olursa; kısa süreli anne yoksunluğu, uzun olursa; uzun süreli anne yoksunluğu görülmektedir. 

    Analitik Depresyon:

    Kısa süreli anne yoksunluğu üzerinden oluşan bu hastalıkta, annenin 3 ay içerisinde varlığını tekrar göstermesi ile belirtilerde olumlu geri dönüşler ve iyileşme yaşanır. Çocuk anneden ya da bakım verenden yaşadığı ilk ayrılık döneminde uzun sürebilen ve şiddeti yoğun ağlamalar yaşar, sonlanan ağlamalar yanına yabancı bir kişinin gelmesi ile tekrarlanır. Sustukları zaman kendilerinde yorgun ve küskün bir hal görünür. “Protesto dönemi” olarak adlandırılan dönem, yemek yeme sürecinde azalma, kilo kaybı, fiziksel gelişimde yavaşlama, dışkılamada zorluk veya ishal gibi geribildirimler verir. Bakım veren eksikliğinin 2. veya 3. haftasında durgun bir hal alan çocuk, bu dönemde “depresif dönem” e geçmiş olur. İki aylık süre zarfında bakım veren sürece dahil olmazsa çocuğun duygusal tepkileri giderek kısıtlı ve donuk bir hal alacak şekilde kötüleşir. Etkilere karşı gösterilmeyen tepkiler, bu sürecin “içe kapanım dönemi” diye ifadelendirilen kısmıdır. Bakım verenin üç aylık sürede geri gelmesiyle çocukta semptomlar azalarak, sağlıklı yapıya yavaş yavaş dönüş sağlanacaktır. Çocuk anne veya bakım vereni arzulamaktadır, fakat bir yönüyle de yaşadığı terk edilişin siniri halindedir. Kişinin(bakım veren) gelmesiyle, içe kapanık dönemde olan çocuk, kişiye direnç gösterme eğilimindedir. Kişi hatırlanmasına rağmen terk edilişin sinirini ve bu terk edilişin tekrarlanma korkusunu hisseder. Böyle çocukların bir kısmının ergin dönemleri için, duygusal ilişkilerinde kısmi veya yok denecek kadar az bir duygulanma ve duygu yönüyle geri durma ile belirtilen duygusu olmayan kişilik tipolojileri görülebilir. 

    Psişik Hospitalizasyon: 

            Uzun süreli anne yoksunluğu üzerinden oluşan bu hastalıkta, annenin geri dönüşü 3 aydan uzun sürer. Yeni doğmuş veya bebeklik dönemlerinde ebeveynleriyle olmayan ve yetimhanelerde bulunan çocuklarda gözlemlenen bir durumdur. Öyle ki annenin olmayışı ve kurulamayan bağ üzerinden böyle bir süreç ortaya çıkar. Anneyle ve ya bakım veren konumunda bulunan bir kişiyle sağlanan ilişkiden mahrum kalan çocuklar bilişsel ve duygusal gelişim yönünden de eksik kalırlar. Bu tip çocuklar için sorulara veya tepki beklentisi içeren herhangi bir davranışa zor ve sonradan cevaplama, çevresel durumlara dikkatin yoksunluğu görülmektedir. Kendi kendilerine sallanışlar, ağzında birşeyler varmışcasına çiğneme ve bunun gibi rutin, sistematik davranışlar gösterirler. Bu tür davranışlar çocuk için aslında kendisi adına bir uyarıcı oluşturan eylemlerdir. Bununla birlikte parmak emme ve ritmik bazı bedensel hareketler gibi hedonistik davranışlarda bulunurlar. Süreç daha belirgin bir hal aldığında ise sahte zeka geriliği kronik bir durum oluşturabilir.

    Kısa süreli ve uzun süreli anne yoksunluğu sendromları DSM-IV’te yer almamıştır. DSM-III’te reaktif bağlanma bozukluğu (attachment disorder) adı altında kategorize edilmiştir. 

    Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu: 

           DSM-IV’te “Bebeklik, Çocukluk veya Ergenliğin Diğer Bozuklukları” kategorisi altında bulunmakla birlikte, çoğunlukla görülme oranı 1 ile 3 yaşları arasında bulunan çocuklarda fazla olan bir bozukluktur. Anne çocuk ilişkisindeki patolojik bağlanma nedeniyle çocuğun olası ebeveyn kaybı anksiyetesidir. Kreşe başlarken fark edilme olasılığı artan bu hastalıkta çocuk, sahiplendiği ebeveyn olmadan bir ortamda kalamama, yapılması gereken bir işi yapamama, oyuna yalnız katılamama gibi benzeri sosyal durumlarda kendi göstermektedir. Ayrıca ebeveyn yanındayken suskunluk ve karşıdaki yetişkinle iletişime girmeme, anne ortamdan ayrılmak istediğinde ise yoğun bir kaygıyla ağlama kendini göstermektedir.

    Bebelik veya Küçük Çocukluk Döneminin Tepkisel Bağlanma Bozukluğu: 

          Dönem itibariyle 5 yaş öncesinde görülen bir bozukluk olup, gelişim süreci göz önünde bulundurulduğunda çevresiyle olağandışı bir iletişimi gözlemlemek mümkündür. Çevreyle(başka insanlarla) iletişimde sorunlar gözlemlenmektedir. Süreç gerçekleşirken sunulan yardım, çocuk tarafından kabul edilmeyebilir. Kendisini geri çeken bir durum ve nötr(duygusuz) bir ifade dikkat çeker. 

    Kişilik Bozuklukları

          Kuram dahilinde kişilik bozukluklarının yapısına ve işleyişine dikkat çeken Mahler için sağlıksız anne – çocuk ilişkisi yetişkinlikte Narsisistik, Borderline ve Şizoid Kişilik Bozuklukları’na neden olmaktadır. Bu patolojileri çalışırken, duygusal ilişkiler içerisinde yer alan bazı duygu, düşünce ve davranış süreçlerini yine üç kişilik patolojisi üzerinden iki bölümde incelemiştir. Bu bölümler; libidinal afekt ve terk depresyonu bölümleridir. Her üç kişilik bozukluğu da tariflenen bölümlerde kendi kişilik örüntüleri dahilinde benzer duygu, düşünce ve davranışlar gösterirler.

     

    Narsisistik Kişilik Bozukluğu: 

            Mahler’in kuramına göre Yeniden Yakınlaşma Dönemi’nin alt evresi olan Alıştırma Evresi’nde takılan narsisistik kişi, kendisini her daim olumlu görürken, olumsuz herhangi bir durumun suçlusu karşıdakidir. Bireysel anlamda bir sorunla karşılaştığında varolabilecek olumsuz durumu ortadan kaldırmak için çözüm üretmekten ziyade problemi dışlamaya, ötelemeye, paketleyip kaldırmaya meyillidir. Anneyle kurulan ilişkide anne tarafından gerçekdışı yüceltmeler ve iltifatlar, yaptığı bir davranış üzerinden eylemin derecesinden büyük ödüller ve özellikle olumsuz bir davranışta sorumluluk vermek yerine olayı geçiştirmek veya karşıdakini suçlu göstermek ileride narsisistik kişilik örüntüsünün çocukluk dönemleri nedenleri olabilir. Türkiye’de çocuk yetiştirme kültüründe sıklıkla görülen bir örnek vermek gerekirse; çocuğun istemeyerek çarptığı, çarpmanın etkisi ve huzursuzluğuyla ağlamaya başladığı sırada annenin gelip ‘‘Kim ağlattı seni?’’ sorusunu seçmek mümkün. Bu sorudaki alt metin, ‘‘Sen ki iyi olansın ve asla ağlamazsın. Eğer ağlıyorsan biri seni mutlaka ağlatmıştır. Seni ağlatan her ne olursa olsun(sehba, halı gibi cansız eşyalar dahil) kötüdür, suçludur ve cezalandırılmalıdır’’. Bu sorunun ardından da elbette cezalandırma naraları gelir, ‘‘Al sana halı, al sana sehba, alsana!’’. 

          Peki narsisistik kişilik yapısı libidinal afekt ve terk depresyonu göz önünde bulundurulduğunda duygusal ilişkilerde ne gibi duygu, düşünce ve davranış örüntüleri kurarlar?

    Libidinal Afekt Döneminde:

    • Tekrar birleşme hissi 

    • Biriciklik

    • Hayran olunan

    • Mükemmel

    • Hak eden

    Nesne ‘‘kaynaşılan’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; yüce, biricik, özel.

     

    Terk Depresyonu Döneminde:

    • Panik

    • Ümitsizlik 

    • Çaresizlik

    Nesne ‘‘terk eden’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; fragmante, değersiz, hak etmeyen.

    Terk Depresyonunda Görülen Davranışlar:

    • Masturbasyon

    • Sadomazo ilişkiler

    • Hemcinse ilgi duymasa dahi o süreçte yakınlaşma

    • Uyuşturucu

    • Kumar

    • Adrenalin yükselten eylemler

    İntihara meyil yoktur.

    Borderline Kişilik Bozukluğu: 

           Mahler’in kuramına göre Yeniden Yakınlaşma Dönemi’nde takılı kalan Borderline için; sürekli kendine değeri, sevgiyi ve yakınlığı sorgulama vardır. Yetersiz hissettiği anlar intihara meyil oluşturur. Egosunu karşısındakine teslim ederek, başkalarının kurallarına ve yaşam tarzına uymaya çalışır. Özellikle narsisistik örüntüler taşıyan annelerin çocuklarında görülme ihtimali yüksektir. Erken yaş dönemlerinde oluşmaya başlayan egosu narsisist anne tarafından sürekli işgale uğrayan çocuk için bir süre sonra teslim bayrağını çekmek mecburiyeti oluşur. Bir dönem direnilerek anne ile çatışan çocuk daha sonra pes ederek varolma çabası taşıyan egosunu tam olarak oluşturamadan karşıya(anne) teslim eder. Böylece bireysel düşünce süreçleri üzerinden işleyen karar mekanizmaları oluşamaz. Tabiri caizse bulunduğu kabın şeklini alan ve bir kap bulamazsa yaşamını sürdüremeyen bir kişilik tipolojisi oluşur. Bu onun olmayan kendilik değerini oluşturabilecek tek değer alanıyken, bir taraftan da egosunu teslim ettiği kişiye bu durumdan dolayı(egoyu teslim ettiği için) öfke duyar. 

    Libidinal Afekt Döneminde:

    • İyi hissetme

    • İlgilenilme

    • Sevilme

    • Beslenme

    Nesne ‘‘yapışılan’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; iyi, itaatkar, pasif, sevgili, çocuk(su).

    Terk Depresyonu Döneminde:

    • Cinai Öfke

    • Ağır Depresyon

    Nesne ‘‘uzaklaşan, terk eden’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; yetersiz, kötü, çirkin, terk edilen.

    Terk depresyonunda görülen davranışlar içerisinde intihar girişimleri vardır.

    Şizoid Kişilik Bozukluğu:

          Mahler’in kuramına göre çocukluk döneminde annesiyle hiç bağlantı kuramamış, çocuğun ihtiyaçlarını karşılamakla birlikte duygusal destek vermemiş, bir benzetmeyle robotik bir tavır takınmış annelerin çocuklarında görülmektedir. Belki de çocuğun temel ihtiyaçlarını bir çok anneye nazaran çok daha zamanında ve ölçüsünde karşılamasına rağmen, göstermediği sevgi ve değerden dolayı anne – çocuk bağlanması gerçekleşemez. Duygusal güven bağı eksiktir. Böyle bir anne – çocuk ilişkisi yaşamış birey için şunları söylemek mümkün: Duygusal ilişkiyi sürdürmek adına ne tam olarak kopmak ne de tam olarak içiçe geçmek ister. Kendi sınırını belirlemekle birlikte karşıdakinin hududu geçmesini istemez. Aynı zamanda tam olarak geri çekilmesini veya diğer çizdiği uzaklaşma sınırını ihlal etmesi de istenmeyen bir harekettir.

    Libidinal Afekt Döneminde:

    • Bağlantıda

    • Varlığı onaylanmış

    • Yabancılaşmamış

    Nesne ‘‘bağlantı’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; bağlantıda, köle.

    Terk Depresyonu Döneminde:

    • Boşluk/hiçlik

    • Suçluluk

    Nesne ‘‘kopan, sadist’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; alien(uzaylı), izole, özgür.

  • Ergenlerde Sosyal Medya Bağımlılığı

    Ergenlerde Sosyal Medya Bağımlılığı

    Ergenlik büyümektir, değişimdir, dönüşümdür, başkalaşımdır diyen Talat Parman, Ergenlik ya da Merhaba Hüzün kitabında ergenliğin melankoli ve hüzün dönemi olduğunu, çünkü çocuğun ergenlikle beraber geçmiş yaşantısı, çocukluğu ve ailesinden uzaklaştığını söyler ve ekler; ergenlik bundan dolayı onurlu bir hüzündür.

    Ergenlikle beraber uzaklaşılan kişi, yaşantı ve çevrenin yerini başka kişiler, yaşantılar ve çevreler alır. Elbette bu durum bir anda gerçekleş(e)mez. Çocuğun yaşadığı bu kayıp artık ergen birey için hayatı boyunca cevap arayacağı soruyu doğurur: Ben Kimim? Talat Parman’a göre bu soru çocukluktan (dün) ergenliğe geçmiş bir ergen için kolay yanıtlanabilir bir soru değildir. Ergen ‘‘Ben Kimim?’’ sorusuna ‘‘Ben nerden geldim?’’ sorusuyla yanıt aramaya başlar. Bu yüzdendir ki çocuk 9 yaş(soyut işlem dönemi başlangıcı) itibariyle ebeveynlerine ‘‘Ben küçükken nasıl bir bebektim? Ben anasınıfında ne yapıyordum? Küçükken nasıl davranıyordum?’’ gibi sorular sorar. Burada çocuğun amacı uzaklaştığı geçmiş yaşantısı, çocukluğu ve ailesiyle bağ kurmak, bu bağ üzerinden ‘‘Ben kimim?’’ sorusunu yanıtlamaktır. Bu arayışa Parman, ‘‘Kendini Tarihlendirme Süreci’’ diyecektir ve bu süreç içerisinde iki evreden bahsedecektir: Unutkanlığa karşı koruma / Kişisel Tarihten hareketle gelecekteki ilişkiler dünyasını oluşturma. Kendini tarihlendirme sürecine giren ergen artık tarihçi çırağıdır. Çıraklığını yaptığı tarihçiler ise elbette ebeveynlerdir. Ebeveynlerinden aldıkları tarihle kendilerini tanımaya, tanımlamaya ve anlamaya çalışırlar. Bununla ilgili bir Afrika atasözü der ki; Nereye gideceğini bilmiyorsan, nereden geldiğini hatırla. Çocukluktan ergenliğe geçen bir birey için yaşanan durum tam da budur. 

    Parman, D.W. Winnicott’ın ‘‘Ergenlik bireysel bir keşiftir’’ sözünden hareketle ergenliği Amerika Kıtası’nın keşfi olarak tanımlar. Bu tanımlamadan hareketle 12-15 yaş arası kaotik ergenliğe Cristof Colomb, süregelen 15-18 yaş arası ergenliğe ise Amerigo Vespucci metaforu yapılabilir. Bu metafor içerisinde Colomb dönemi; ergenin ilk defa ana karadan ayrıldığı, bilmediği sularda fırtınalar yaşadığı, ayrıldığı yerdeki yakınlarını özlediği ve nereye gideceğini tam olarak bilmediği bir dönem olarak tariflenebilir. Vespucci dönemi ise; yeni bir ben’in varlığını fark ettiği, tanımladığı ve bu benlik ile ilgili fikirlerinin ve gelecek planlarının oluştuğu dönemdir. 

    Ergenlikle başlayan üstte değindiğim olgulardan uzaklaşma davranışı akran ilişkilerinde bir başka davranış olan yakınlaşma davranışını beraberinde getirir. Akran ilişkilerinde “yakınlık” kavramı önemlidir. Ergenlerin akranlarıyla ilgili görüş ve ilişkilerin temelini bu kavram oluşturmaktadır. Yakınlık kavramının cinsel ya da fiziksel bir temas içermesi gerekmez. Yakınlık iki kişi arasındaki duygusal bağı ifade etmektedir. Bu konudaki en önemli yaklaşım Harry Stack Sullivan’ın (1953) ve Erik Erikson’ın (1968) çalışmalarıdır (Akt; Steinberg, 2005). 

            Ergenlerdeki yakınlık kavramı ergenler için söylenen, ‘‘Sosyalleşme ihtiyacının karşılanmasında sanal ortamın kullanılması anormal bir tutumdur.’’ hipotezini yanlışlamış olur. Yetişkinler için ifade edilen yakınlık fiziksel bir temasa ihtiyaç duyarken, ergenler için bu söz konusu olmayabilir. O halde ergenler için gerçeklik, ‘‘Sanal iletişim ergenler için bir sosyalleşme araçlarından bir tanesidir’’. Elbette yetişkinlerin ergenler için bu hipotezi kurmalarının da bir nedeni vardır. Bu neden; insan beyninin bir özelliği olarak ifade edilen ‘‘plastisite’’dir. Oxford Üniversitesi’nden nöropsikolog Susan Greenfield, beynin önemli bir özelliğinin çevresel değişikliklere uyum göstermesi olduğunu, bu özellik sebebiyle beynin bu dijital değişime de uyum sağlayacağını vurgulamaktadır. İnsan beyni ile çevre arasındaki etkileşim tek yönlü değildir. Beyin teknolojiyi yaratırken aynı zamanda belirli insan tutumlarını da şekillendirmektedir. Plastisite adı verilen bu özellik 23 yaş itibariyle etkisini kaybetmektedir. Bu yüzden jenerasyonlar arasında teknolojinin kullanımının pratik ölçüde sağlanması ve kullanım sıklığı yeni kuşakların lehine değişkenlik göstermektedir. 

            O halde yeni nesil çevrimiçi olmayı sosyalleşmenin bir türü, bileşeni olarak algılamaktadır. Sosyal ağları kullanmanın psikolojik zemininde ne olabilir diye bakıldığında ait olma ve kendini sunma etkisinden bahsetmek mümkün. Ait olma ihtiyacı sosyal ilişkiler kurma ve sürdürmenin, dolayısıyla da sosyal medya kullanmanın bir gerekçesi olarak görülmektedir. Peki ergenlerde anormal durum olarak ifadelendirilen ‘‘Sosyal Medya Bağımlılığı’’ hangi koşullarda aranmalıdır? Anormal durum değerlendirilirken birbiriyle ilişkili bir kaç alan öne çıkmaktadır. Bu alanlar: Özgüven, Mahremiyet ve Empati’dir. 

            Özgüven ile narsizm arasında ince bir çizgi vardır. Bu çizginin aşımı ergene sunulan değerin miktarına göre değişkenlik gösterir. Çocuk ve ergenlere verilen aşırı değer narsizme yol açabilir. Çocuk ve/veya ergen sunulan aşırı değer üzerinden kendisini ve yeterliliklerini tanıdıkça hak etmediği bir değere maruz kaldığını düşünecek ve bu suçluluktan kurtulmak adına saldırgan, eleştiriye kapalı, nevrotik bir kişilik yapısına bürünecektir. 21.yy itibariyle ergenlerin sosyalleşme ihtiyaçlarını karşıladıkları sosyal medya bu tip bir bozukluğa alan açmaktadır. 

        Sosyal medyanın narsist ve nevrotik bir kişilik yapısına alan açtığı hipotezini bir metaforla açıklamak gerekirse; sosyal medya hesapları derebeyliklere benzetilebilir. Kullanıcı (yani ergen) ise bu derebeyliğin kralıdır. Kullanıcılar sosyal medya hesapları içerisinde gelişen olaylara karşı yargılarını, tıpkı beyliğin kralları gibi tek bir cümle veya davranışla uygulayabilirler. 

    Kralların güç ve şehvetlerinin sınırı yoktur. Bu güç ve şehveti korumak adına sayısız insan öldürebilirler. Sosyal medya kullanıcıları ise yargıladıkları herhangi bir kişiyi yakınlık derecesi ne olursa olsun tek bir tuşla hesaplarından çıkarabilir, yani onları (sanal) yaşamlarından afaroz veya infaz edebilirler. Narsizmi dış dünyadan soyutlanan benlik olarak tanımlarsak, dış dünya ‘ben’ olmadığı için narsisist kişi dış dünyayı anlayamaz/algılayamaz ve bu durum kişide korku yaratır. Kral gitgide daha yıkıcı, daha yalnız ve korkak olur. Kişi narsizmin bir tezahürü olarak ne kadar saygıdeğer olduğu inancında ise bir o kadar anti-sosyal davranışlar sergileyecek, hak ettiğinden daha fazla sosyal destek arayışına girerek durum güncellemesi yaptığında “like” almazsa veya yorum yapılmazsa sinirlenir, olumsuz yorum yapanlardan ise intikam alma peşinde olurlar. Bu bir paradoks halinde başka davranışları beraberinde getirerek; yabancıların arkadaşlık tekliflerini kolayca kabul etmeyi, ilgi için sürekli profil güncellemeyi, her fırsatta kendiçekim fotoğraflarını paylaşmayı doğurur. 

           Paradoksun yıkıcı etkilerini gösterdiği alan mahremiyettir. Mahremiyetin ergenlik içerisinde önemi büyüktür. Ruhsal yapının oluşumu ve bireyselleşme mahremiyetin gelişimiyle oluşacaktır. Birbiriyle ilişkili iki tür mahremiyetten söz etmek mümkün: Bedensel Mahremiyet – Ruhsal Mahremiyet.

           Beden ve beden mahremiyeti çocukluktan ergenliğe geçişte hızlı ve algılanamaz şekilde değişime uğrar. Artık ergen olan birey için bu değişimi kabullenmek oldukça zordur. Çocukluk dönemi itibariyle birey bir kendilik imgesine sahiptir. Ancak kendilik imgesi ergenlikle gelen bedensel değişimi algılayamaz, sahiplenemez. Böylece kendilik ile beden arasında bireyin psikolojisini negatif yönde etkileyen bir fark oluşur. Talat Parman ergenin bu değişimi aynadan takip ettiğini ifade eder. Parman’a göre bu süre zarfında kişi bedeniyle kavgaya tutuşur ve ayna karşısında sürekli kendi bedenini gözlemleyerek zorunlu değişimlere karşı kendi eliyle değişiklikler yapmaya çalışır. Bunun nedeni çocuksu bedeninden vazgeçmek istememesinden kaynaklanır. Çocuksu beden; ailevi imgeler ve zorunluluklarla kurulan bağımlılık ilişkisi ve koşulsuz kabulün yıllar boyu garantisidir. Teknolojinin içinde bulunduğu dönem insanına sunduğu imkan ile bu takip aynadan özçekime(selfie) aktarılır. Teknoloji kullanımı bununla da sınırlı kalmaz. Hali hazırda bedeniyle kavgaya tutuşan ergen, artık ayna karşısında geçireceği vakti daha sınırsız ve hızlı olan photoshop programlarında geçirmeye başlar. 

    Ayna yerine kullanılmaya başlayan özçekim ve photoshop programları ergene bedeniyle tutuştuğu kavgada üstünlük sağlayarak beden imgesini tekrar kazanmasını zorlaştırır. 

           Ruhsal mahremiyeti oluşturan temel faktör, sır edinimi ve sırların saklanmasıdır. Ergen gün içerisinde yaşadığı olayları ve anları anılaştırarak sır edinimi sağlar. Bu olayların sır pozisyonunda değerlendirilmesinde bir başka insan için önem arz etmesi gerekmez. Anılaştırmanın sır niteliği kazanmasında ergenin olayı yaşarken hissettiği duygu durumu etkendir. Bu duygu durum ergenin ilgi ve tercihine göre bir sırdaşa veya kağıda aktarılır. Kişilerarası tercihler ve sınırlar bunun üzerinden oluşacaktır. Bununla birlikte ruhsal mahremiyetin en önemli kazanımı kendi kendine olmanın değeridir. Sosyal medya kullanımında paylaşım içeriği ve sıklığı ters orantılı olarak kendi kendine olmanın değerini etkileyecektir. Özgüven ve mahremiyet parametreleri birbirleriyle korelasyon halindedir. Sağlıklı gelişen mahremiyet ergenin özgüveni ve bağımsız birey olma süreci adına pozitif yönlü etkiye sahiptir.

           Sosyal medya kullanımında dikkat edilmesi gereken bir diğer alan empatidir. İlkel insanlardan bu yana iletişim ve bu iletişime bağlı sosyalliğin temel ihtiyaçlarından biri olan empati, sözlük anlamıyla duygu sezgisi, duygudaşlık (TDK) olarak tanımlanmakla birlikte Rogers empatiyi, ‘‘bireyin kendisini karşısındaki insanın yerine koyup, onun duygu, düşünce, algı ve hissettiklerini doğru olarak anlaması ve bu durumu ona iletmesi süreci’’ olarak ifadelendirmiştir. 

           Yüzyüze sağlanan sosyal iletişimde tarafların duygu ifadesi belirten mimik ve davranışları sergilemesi, karşılıklı hisleri, dile getirdiklerini, dile getirileni anlamayı etkilemektedir. Bu noktada sanal ortamda kişilerin saldırgan ve tahammülsüz davranışlarının nedenleri arasında kişilerin yüzlerini görememek, dolayısıyla duygu sürecini anlamada referans oluşturan mimik ve davranışların fark edilememesinden kaynaklanan empati düşüklüğü gelmektedir. 

    İletişimdeki empati durumunun önemli parametrelerinden biri olan yüzyüzelik, sosyal medyanın insan hayatına girmesinden çok daha önce insan ilişkilerinde önem kazanmaya başlamıştır. Cep telefonlarının çıkışıyla beraber iletişim araçlarına katılan mesajlaşma bu değişimin ilk gözlendikleri yerdir. Bu gözleme karşılık insanlar empati ihtiyaçlarını karşılamak adına bir yöntem geliştirmişlerdir. Klavyede bulunan noktalama işaretlerini belirli bir mimik oluşturmak adına bilinçli olarak bir araya getirerek mesajlaşma içerisinde ilkel bir empati süreci başlatmışlardır ( örn. ^.^ : ) : / 😮 *.* ). Mesaj içerisinde agresif bir tutum olarak algılanabilecek bir cümlenin sonuna konan iki nokta ve bir sağ parantez, cümlenin aslında agresif veya ciddi bir tutum olmadığını ilkel bir şekilde belli etme olanağı sağlamıştır. 

    Daha teknolojik (akıllı)telefonların çıkmasıyla bu ilkel metod telefon yazılımcıları tarafından ihtiyacı karşılamak adına profesyonel olarak ele alınarak ‘‘Emoji’’ adı verilen semboller oluşturulmuştur. Emoji kelimesinin de oluşturulmasında bu ihtiyaca cevap niteliğinde bir kelime türetimi söz konusudur. Kelime kökeni ‘‘emotion’’, türkçe karşılığıyla duygudur. Bu değişimi internet kullanımının yaygınlaşması takip ederek 21.yy’ın iletişim araçlarına facebook gibi arkadaşlık siteleri eklenmiştir. Kişilerarası iletişimde yeni bir akım oluşturan bu siteler zamanla kendi kullanım normlarını oluşturmuşlardır. Giderek benzer araçların sayısı artmış ve etki alanları genişlemiştir. Günümüzde yalnızca kişisel iletişim aracı rolünden ekstra roller üstlenen bu siteler, 21.yy’ın kitlesel iletişim araçlarıdır. Artık hayata dair önemli olaylar, dünya gündemi, haberler buradan takip edilmektedir. Haberlerin ve önemli olayların sosyal medya platformlarından takip edilmesi, içerik adına bir çok etik ve ahlaki istismarı da beraberinde getirmektedir. Bu istismarlardan bir tanesi de topluma karşı duyduğumuz empatinin istismarıdır. Bunu bir örnekle açıklayalım: Birey sosyal medya hesabının ana sayfasında gezinirken(gezinmek gibi dış dünya ile bağı hedefleyen bir eylemin internet sitesi içerisinde yapılan tıklamalar için kullanılması da tesadüf değildir) gördüğü bir terör haberini ele alalım. Bu haberin başlığı ve başlığı tarifleyen tek bir fotoğraf dahi kişinin olay karşısında topluma ve olayı yaşayan insanlara duyduğu empati sürecini başlatır. Fakat başlatılan bu empati süreci tam olarak gerçekleşmeden sönümlenecektir. Bu sönümlenme; kişi bir tık aşağı indiğinde maruz kalacağı bir başka kullanıcının komik, rahat, mutlu, seksi ve benzeri paylaşım içeriklerinden kaynaklanmaktadır. Bu durum bir nevi bireyin sosyal medya üzerinden kendi kendine yaptığı sistematik duyarsızlaştırmadır. Bireyin bir çok kişinin yaşamını olumsuz etkileyen olaylar karşısındaki kanıksama eyleminin altında yatan nedenlerden biri de sosyal medyanın bu yönde etkisidir. Narsistik K.B. ve Anti-Sosyal K.B. gibi psikopatolojileri değerlendirirken, DSM Tanı Ölçütleri kitabında empati sürecinin yoksunluğuna dair maddeler bulunmaktadır. Empati düşüklüğü veya yoksunluğu başta narsistik ve anti-sosyal olmak üzere çeşitli psikopatolojilerin sebeplerindendir. 

  • Yası Sağlıklı Bir Şekilde Tutmak Mümkün Müdür?

    Yası Sağlıklı Bir Şekilde Tutmak Mümkün Müdür?

    Yas sevilen birinin kaybından sonra hissedilen ve oluşan doğal ve evrensel bir tepkidir. Yas her dilde, her kültürde aynı yoğunlukta ve aynı derinlikte hissedilir. Yas süreci çoğunlukla sevilen bir kişinin ölümünden sonra oluşur fakat sevilen her türlü nesne ya da kişinin hayatımızdan ölüm olmayan sebeplerle bile çıkması yas sürecini doğurabilir.
    Sevdiğimiz insanın kaybı, özellikle ebeveyn ya da evlat kaybı ciddi boyutlarda yas yaşamımıza sebep olur. Patolojik yas dediğimiz süreç de bu tür kayıpların akabinde yaşanır. Normal yas ve patolojik yas arasındaki farkı bilmek, sağlıklı bir yas süreci atlatıp, yasın başka psikolojik problemlere gebe olmasının önüne geçmemize yardımcı olur.

    Normal Yas İle Patolojik Yas Nasıl Ayrılır?
    Patolojik yası anlamak için normal yası da anlamak gerekir. Genel olarak normal yas tepkisi şu şekilde gözlenir;
    1) Şok ve inkar: Kaybın hemen arkasından yaşanan şok ve hissizlik dönemidir. Bu dönemde inkar ve inanmama gözlenir.
    2) Kızgınlık ve isyan: Bu dönemde kaybeden kişiye özlem kızgınlıkla kendini gösterir, kişi her yerde kaybettiğini arar.
    3) Pazarlık: Bu dönemde kişi inançları doğrultusunda pazarlık etme girişimlerinde bulunur. Bu aşamada temel düşünce “başıma gelenleri kabul edeceğim fakat bazı şartlarım var” şeklindedir. Artık kayıp kabul edilmeye, kayıp sonrası hayatın koşulları gözden geçirilmeye başlanmıştır.
    4) Depresyon: Kişi kendini büyük bir boşlukta gibi hissedebilir. Ruh halinde düzensizlikler, yalnızlık duygusu, sosyal çevreden uzaklaşma görülebilir. Bununla birlikte ağlama, iştah bozuklukları, kayıptan önceki gibi iş yapamama görülebilir.
    5) Kabullenme: Kişi yaşanılan kaybı kabullenir ve eski yaşamına geri döner.

    Yas Tutma Süreci Tamamlanması Gereken Normal Bir Süreçtir

    Normal yas sürecini yaşayamayan kişilerde ikincil ruhsal ve bedensel sorunlar gelişebilir. Kaybın sosyal olarak inkarı, ölen kişinin son hastalığına ait bedensel şikayetlerin ortaya çıkması ve bu nedenlerle psikiyatri dışı hekimlere başvuru, sosyal çevre ilişkilerinde bozukluk, duygusal olarak donuk tepkiler verme, iş yaşamı ve sosyal hayatıyla ilgili kararsızlık veya yanlış kararlar, ölenin eşyalarının saklanması, sık sık mezara gitme, ölenle ilgili konular konuşulurken ağlama ve 6 ay süre ile bu sıkıntıların devam etmesi “patolojik (normal olmayan /hastalıklı) yas”ı düşündürür.
    Genel olarak bakıldığında, normal yastan patolojik yası ayıran durum, kişinin beklenenden uzun süre yas yaşaması ve bu yas tepkilerinin, içinde yaşanılan kültürde normal karşılanmayacak derecede olmasıdır. Patolojik yas; aşırı suçluluk hissi ve kendini suçlama, değersizlik hissi, yaşamın gereklerini uzun süre sürdürememe, ve hatta intihar düşüncelerinin de varlığıdır. Bunlar normal bir yas sürecinin bulguları değildir ve genellikle tedavi gerektirirler.

    Yas Sürecini Nasıl Sağlıklı Atlatabiliriz?

    –    Yalnızlık, kızgınlık ve üzüntü gibi duyguları açıkça ve dürüstçe arkadaşlarınızla, ailenizle ve yakınlarınızla tartışın.
    –    Umudunuzu koruyun.
    –    Eğer dinsel inançlarınız sizin için önemliyse, bir din insanıyla inançlarınız ve duygularınızla ilgili konuşun.
    –     Kaybınızla ilgili yaşantılarınızı paylaşabileceğiniz bir destek grubuna katılın.
    –     Kendinize iyi bakın, bedeninize özen gösterin, dengeli beslenin ve iyi dinlenin.
    –    Kendinize sabırlı davranın, iyileşmek zaman alır, bazı günler kötü, bazıları ise iyi olacaktır.