Etiket: Süre

  • Çocuklarda saldırganlık

    Çocuklarda saldırganlık

    Saldırganlığı, kişisel bir yaralanmanın bir başka şekilde sonuçlanması olarak tanımlayabiliriz. Bu yaralanma sonucunda çocuğun akranlarına vurması, ısırması, eşyaları fırlatması, tekmelemesi, tükürmesi ve zarar vermeyi amaçlayan tehditler şeklinde sözel saldırılarda bulunmasıdır.

    Sürekli ve aşırı biçimde saldırgan olan çocuk sinirli, anlaşılmaz, eyleme hazır ve aşırı geçimsizdir. İlişkileri gergin ve sürtüşmelidir. Hemen parlar ve kavgaya hazırdır. Durmadan kuralları çiğner ve ceza görür. Bu çocuklar cezadan etkilenmez ya da kısa süreli etkilenmiş gibi görünürler. Olağan anlaşmazlıkları bile bilek gücüyle çözmeye çalışırlar. Tepkileri ölçüsüz ve durumla orantısızdır. Öfkesini yenemez ve hep kendini haklı çıkarmaya çalışır. Bu çocuklar evde, okulda sürekli sorun yaratırlar ve yetişkinlerle sürekli çatışma içindedirler. Genellikle erkek çocuklar daha saldırgandırlar.

    SALDIRGANLIĞIN NEDENLERİ

    1- Saldırgan davranışların ebeveynler tarafından ödüllendirilmesi. Geleneksel kültürün erkek çocuğun saldırganlığını onaylaması(Ör: Parkta iki çocuk kavga eder. Biri daha çok dayak yerse; annesinin, çocuğunun kendisini savunamadığı düşüncesiyle üzülmesi)

    2- Çocuğun yetişkinlerden katı ceza, anlayışsızlık ve yetersiz sevgi görmesi.

    3- Babanın uzun süreli yokluğunda, annenin sürekli çocuğun etrafında olmasıyla ortaya çıkan feministik ortam.

    4- TV ve kitle iletişim araçlarının olumsuz etkisi.

    5- Anne-baba tutumlarının olumsuzluğu, çocukla aralarındaki iletişimin iyi olmaması.

    6- Çocuğun anne-babasından dayak yemesi.

    7- Beyin zarı iltihabı, beyin zedelenmesi gibi fizyolojik sorunlar.

    SALDIRGAN DAVRANIŞLARI NASIL ÖNLEYEBILIRIZ?

    1- Her şeyden önce anne-baba çocuğa saldırganlık modeli olmamalıdır. Evde dayak yiyen bir çocuk varsa kardeşini dövüyor. Kardeşi yoksa okulda en ufak bir sorunda arkadaşına vuruyor ya da hayvanlara eziyet ediyor. Çünkü dayak, herkes için olumsuz duygular yaratır.

    2- Çok fazla saldırgan davranışlara tolerans gösterilmemelidir. Çocuğun istekleri bu tip davranışlar yapınca yerine getiriliyorsa, çocuk isteklerini yaptırmada şiddeti bir araç olarak görmeye başlar. Bu yolla istekleri yerine getirilmemelidir. Saldırgan davranışlar ödüllendirilmemeli ve onun bu davranışının istenmeyen bir davranış olduğu hemen gösterilmelidir.

    3- Saldırgan davranışlar kesinlikle dayakla cezalandırılmamalıdır. Anne-babanın ilgisi sevgisi azaldığında ve fiziksel cezalar uzun süre devam ettiğinde; çocukta saldırgan, asi, sorumsuz davranışlar gelişir. Saldırgan davranışlar ortaya çıktığında, yetişkinler sakin davranmalı, anormal duygusal tepkiler yerine, “ben dili”ni kullanmalıdır. Dayak, saldırgan davranışın hemen bitiminde uygulandığı zaman, onun hemen kesilmesini sağlayabilir; ancak, çocukta düşmanca duygular geliştirir.

  • Çocuklarda kabızlık ile işeme bozuklukları arasındaki ilişki

    Kabızlık nedir?

    Kabızlık çocuklarda çok sık rastlanan yakınmalardan olmakla beraber ailelerin gözünden kaçan bir durumdur. Genelde karın ağrısı, iştahsızlık, gelişme geriliği, gaita yapmada zorlanma, ağrılı defakasyon (gaita yapma), sert gaita yapma, popoda ağrı veya kanama şikayetleriyle hekime başvuru sıktır.

    Kabızlık en sık hangi dönemde görülür?

    Genelde bebeklerde anne sütünden ek gıdaya geçişte, 2-4 yaş arasında ise tuvalet eğitiminden sonra sık olmakla beraber her yaşta görülebilinen kronik (uzun süre devam eden) bir süreçtir.

    Kabızlık ve işeme bozukluğu beraber görülürmü?

    İşeme bozuklukları ve kronik fonksiyonel kabızlık arasında yakın fizyolojik bir ilişki vardır. Kronik fonksiyonel kabızlık ile çocuk cerrahlarına başvuran hastalarda tabloya işeme bozukluklarının da eşlik ediyor olması çok sık görülen bir durumdur. Kronik fonksiyonel kabızlıkta içi gayta ile dolu, genişlemiş rektumun (kalın bağırsak) mesaneye (idrar torbası) bası yaparak hem dolma hem de boşalma fonksiyonlarını bozduğu ve bunun da üriner inkontinans (idrar kaçırma), idrar yolu enfeksiyonları gibi tablolara yol açmaktadır.

    Kabızlık ve işeme bozukluğu beraberliğinde nasıl bir klinik işe karşılaşırsınız?

    Kronik fonksiyonel kabızlık ve işeme bozuklukları birbirlerinin etiyolojisine (neden-sebep) önemli yer tutan iki hastalıktır ve eğer bir hastada ikisi birden varsa hasta daha karmaşık ve uzun bir tedavi sürecine gereksinim duyar. İşeme bozukluğu olan hastalarında başvuru yakınmaları gündüz idrar kaçırma, ani sıkışma hissi, küçük miktarlarda sık sık işeme, yatak ıslatma ve idrar yolu infeksiyonudur. İşeme bozukluğu olan çocukların %90’ında aynı zamanda Kronik fonksiyonel kabızlık eşlik eder.

    Kabızlık Tanısı nasıl konur?

    Kronik fonksiyonel kabızlık tanısı için; şikayet başlangıcı, fizik muayene, direkt grafi yeterlidir.

    Kabızlık tedavi edilirse işeme bozukluklarıda düzelirmi?

    Kronik fonksiyonel kabızlık tedavisinin işeme bozukluklarının düzeltilmesi üzerindeki etkinliğini gösteren çalışmalar literatürde vardır. Örnek olarak; kronik kabızlığı ve enkoprezisi (gaita kaçırması) bulunan hastalarını 12 aylık kabızlık tedavisi sonrası yeniden değerlendirmiş ve kronik kabızlık tedavisinde başarı sağladığı hastaların % 89’unda gündüz, % 63’ünde gece işeme bozukluğunun düzeldiğini belirtilmiştir.

    Kabızlık ve işeme bozukluğu olan çocuğumu nasıl ve kimler tedavi edebilir? Gastrointestinal (mide-bağırsak) ve üriner (boşaltım) sistemin fizyopatolojisi konusunda uzman olan hekimler tarafından tedavi verilmesi daha uygundur. Çocuk cerrahları bu konuda iyi eğitim alan hekim gruplarındandır.

    Kabızlık ve işeme bozukluğu olan çocuğuma hekim ilaç tedavisi verdi. Bu tedavi yeterli olurmu? Verilen ilaç tedavisi şikayetleri geçici olarak düzeltebilir. Varolan problemler yanlış öğrenilen bir davranış bozukluğu, beslenme problemi sonucunda ortaya çıkan ve kronik (süregelen) bir süreç olduğundan tedavi ve takip süresi 3 ay-1 yıl arasında değişmektedir.

  • HİPNOTERAPİ HAKKINDA MERAK EDİLENLER

    HİPNOTERAPİ HAKKINDA MERAK EDİLENLER

    Günümüzde en çok merak edilen psikolojik tedavi yöntemlerinden biri olan hipnoterapi sırasında yapılan hipnoz uygulaması uyku ile kıyaslamak istersek, bunun uykudan daha derin bir uyanıklık hali olduğunu söyleyebiliriz. Hipnoz hali süresince bilinç kaybolmaz, aksine farkındalık yükselir. Hipnozda dikkatin en üst seviyeye yükseldiği duruma ise trans denir.

    Hipnozda en yaygın rastlanan duygu bedenin oldukça gevşemesi, zihinsel ve duygusal bir özgürlük hissetmesidir. Hipnoz esnasında söylenen şeyler unutulmaz. Bilinçaltı günlük yaşamda pasif haldeyken trans haline geçtiğinde aktif olur. Söylenen sözler bilincin filtrelerine takılmadan bilinçaltı onları gerçekleştirme isteği duyar.

    Hipnoz Halindeyken Kontrolümü Kaybeder miyim?

    Kontrolün tamamen kaybedilmesi söz konusu değildir. Hipnozun hissiz bir uyku ve kendinden geçme halinden ziyade farklı ve daha keyifli bir ruh hali olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Sahne sanatları ile uğraşanların hipnozun gizemini gösterilerinde kullanmaları ve hipnoz halindeyken kişinin şuursuzca davranışlar içerisine girdiği fikrinin yayılması bu konuda çeşitli güvensizlikler doğurmaktadır. Kişinin hipnozdaki halinden yararlanarak onu kimi telkinlere açık hale getirmek mümkündür. Ancak psikoloji ve psikiyatride danışanın bu şekilde yönlendirilmesi etik dışı kabul edilir. Bunu gösteri amaçlı uygulayan kişilerin ise tıbbi hipnoterapi ile herhangi bir ilgileri yoktur.

    Hipnoz Etkisi İle Oluşan Değişimler Kalıcı Mıdır?

    Hipnoz sonrası kişiyi doğal ayarlarına döndürme süreci de doğal yöntemlerle olmalıdır. Hipnoterapi insanın doğasına uygun olduğu, zorlama olmadığı veya kimyasal maddelerle tetiklenmediği için değişim kalıcı olur.

    Örneğin bir diyetisyene gittiğinizde aldığınız reçeteyi uygulayabilmek için arzularınızla mücadele eder, bu kısıtlamaları istemeye istemeye uygular ve sonuçta belli bir miktar zayıflayabilirsiniz. Ancak zorlama ile meydana gelen bu değişim bir süre sonra tekrar eski halinize dönmenize sebep olur. Oysa hipnozda zorlama söz konusu değildir. Değişim oluşturulan telkinlerle içten gelir. Kişi yerleşik tutum ve davranışlarını değiştirir ve bunları alışkanlığa dönüştürmesi de kolaylaşır.

    Biri kontrolsüz bir şekilde yemek yiyor ve yedikleriyle tatmin olamıyorsa duygusal açlık ve ruhsal dengesizlik gibi sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz. Diyet yapmak ise bu tarz ciddi sorunlarla başa çıkmak için kesinlikle etkili bir yöntem değildir. Diyetin getirdiği bastırılmışlık ve kısıtlanmışlık hissi sonucu kişi kendini eskisinden daha gergin, stresli, öfkeli ve mutsuz hissedecektir.

    Bilimsel araştırmalar hipnozun kişinin doğasında var olan potansiyeli aktif hale getirdiği için her türlü tedavi ve iyileşmede etkili bir yöntem olarak kullanılabileceğini ortaya koymuştur.

    Hipnoterapi İle Kaç Seansta İyileşme Sağlanır?

    • Hipnozdan yararlanmak isteyen kişilerle bir hipnoz uyum testi yapılır. Kişide hipnoza yatkınlık olduğu ve söz konusu terapi şeklinin katkı sağlayacağı yönünde geribildirimler alınırsa ilk seans yapılır ve durum değerlendirilir. Bundan sonra kaç seans devam edileceği uzman tarafından öngörülür. Kişisel deneyimlerimden yola çıkarak hipnoz seans sayısı olarak 6 ila 10’un pek çok sorun için yeterli geldiğini söyleyebilirim. Kişi görüşmeye geldiğinde aşağıdaki değerlendirmeleri yaparak bir öngörüde bulunabiliriz:

    • Sorunun ne kadar içselleştirildiği

    • Kişinin telkinlere yatkınlığı

    • Danışanla psikoloğun uyuma girmesi ve güven ilişkisinin kurulması

    Hipnozun Tercih Edilmediği Durumlar Olabilir Mi?

    Zihni çok geveze olan, aşırı takıntılı, mükemmeliyetçi kişiler bu hipnoz uygulamalarına karşı direnç geliştirdikleri için terapi süresi beklenenden uzun sürebilmektedir.

    Seans Aralıkları Ne Kadar Olur ve Bir Seans Ne Kadar Sürer?

    İlk birkaç seanstan sonraki görüşmeler daha uzun aralıklarla yapılabilir. Örneğin haftada 2 veya 3 kez ile başlanıp haftada bir görüşme yapılarak devam edebilir. Seans süreleri 60 ila 90 dakika arasındadır.

    Kişi Kendi Kendini Hipnoz Edebilir Mi?

    Her türlü hipnoz aslında kişinin kendi kendini hipnoz edebilme, bir başka deyişle otohipnoz yeteneği ile ilişkilidir. Hipnozu uygulayan kişinin sihirli güçleri olamayacağına göre; her seansta aslında kişide var olan potansiyelin harekete geçirildiğini söyleyebiliriz. Hal böyle olunca yeterli eğitimi alan ve iç disiplini sağlayan bir kişinin ihtiyaç duyduğunda kendi kendine hipnoz uygulaması yapamaması için hiçbir sebep yoktur.

    Kendi kendine çalışma yapacak kişi başlangıç aşamasında bir uzmanın rehberliğine ihtiyaç duyar. Bunu araba kullanmayı öğrenmek gibi düşünün. Sürekli yanınızda biri varken araba sürmek zorunda değilsiniz. Bir süre sonra ustalaşıp kendinize olan güveninizi geliştirebilir ve kendi başınıza trafiğe çıkabilirsiniz.

    Her Yaş Grubu ve Rahatsızlıkta Hipnozdan Yararlanılabilir Mi?

    Hipnoz tedaviyi yapan değil, tedaviyi destekleyen bir araçtır. Tedavinin tam olması için rehberin, yani görüşülen uzmanın bilgi ve deneyimine ihtiyaç duyulur. Ancak istisnasız her yaş grubu ve rahatsızlıkta hipnozdan yararlanılamayabilir. Uyum sorunu, zeka geriliği, ağır psikiyatrik rahatsızlıklar gibi sorunlar yaşayanlarla uzmanla uyuma giremeyecek kadar küçük çocuklarda hipnozun uygulanması mümkün olamayabilir. Hipnozdan yararlanmak için derin hipnoz haline geçmek şart değildir gerek yoktur.

    Hipnozun Yan Etkileri Var Mı?

    Hipnoterapi bugün bilinen en güvenli ve tehlikesiz terapi yöntemidir. Kişinin ayarlarını bozmanın aksine onu en doğal ayarlarıyla amacıyla hipnozdan yararlanılır.

    Hipnoz Sırasında Uyuyakalmak veya Hipnozdan Çıkamamak Gibi Riskler Söz Konusu Mu?

    Hipnozun bir uyku hali olmadığını yazımızın başlangıcında da vurgulamıştık. Bununla birlikte kişi kimi zaman hipnozdayken aşırı derecede rahatlayarak uykuya geçebilir. Bu durumda bir süre sonra normal uykusundan nasıl uyanıyorsa aynı şeklide kendi kendine uyanır veya uyarılmak suretiyle uyandırılır. Hipnozda dalınan uykudan uyanamamak ya da hipnozdan çıkamamak gibi durumlar yalnızca şehir efsanesi olup gerçekleşmeleri mümkün değildir.

    Hipnozun En Yaygın Kullanım Alanları Nelerdir?

    Pek çok alan hipnozdan yararlanabilir. Bunların en yaygınları;

    • Kronik ağrılar

    • Ağrısız doğum

    • Alt ıslatma

    • Ders çalışma isteksizliği

    • Kaygı bozuklukları

    • Strese bağlı somatik rahatsızlıklar

    • Yeme bozuklukları

    • Uyku bozuklukları

    • Motivasyon eksikliği

    • Öğrenilmiş çaresizlik

    • Korkular

    • Takıntılar

    • Yabancı dil öğrenimi

    • Sigarayı bırakma

    • Madde bağımlılığı

    • Duygusal bağımlılıklar

    • Psikolojik kökenli bayılmalar,

    • Vajinismus

    • Cinsel sorunlar (ereksiyon olamama, erken boşalma , orgazm olamama)

    • Öfke nöbetleri

    • Dikkat eksikliği

    • Öğrenme güçlüğü

    • Sporculuk ve performans geliştirme

    • Kişisel gelişim

    • Sosyal fobi

    • Kekemelik

    • İletişim problemleri

    • Özgüven eksikliği

    • Panik atak

    • Alerjik rahatsızlıklar

    • Diş tedavisi

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Diyetler Neden İşe Yaramıyor?

    Diyetler Neden İşe Yaramıyor?

    Mutlu Eden Bir Diyet Biliyor Musunuz?
     

    Aşırı kilo ve obezitenin oluşmasında modern yaşamın gerekleriyle birlikte genetik yatkınlık, metabolik sebepler, ilaç kullanımı gibi sosyal ya da psikolojik birçok sebepler sıralanabilir. Tüm bunların yanı sıra “diyet yapmak veya diyete dayalı bir anlayış neden işe yaramıyor” bunun irdelenmesi gerekir.

    Diyet yapmak çoğu kişiyi hissettirdiği mahrumiyet duygusundan dolayı mutsuz eder. Diyet yapmaktan vazgeçip durumlarını kabul edenler de mutsuzluklarıyla mutlu olmayı öğrenmişlerdir.

    Yemekten Vazgeçme İradesi Göstermek Neden Bu Kadar Zor?

    Kısıtlamaya dayalı bir yemek anlayışı bir süre sonra kendinizi hapishanede hissetmenize neden olur. Bu fasit daireden çıkamayan kişi bedensel hazda takılı kalır. Karbonhidrat kısıtlaması ve şekeri kesmek bir süre sonra kişiyi yüksek ölçüde rahatsız etmeye başlayabilir. Bu gıda türlerinin her ikisi de ölçülü olarak alınmalı, ancak rafine edilmiş gıdaların bağımlılık yapıcı etkisi göz ardı edilmeden.

    Bedensel İhtiyaçlarla Duygusal İhtiyaçlar Birbirine Karıştırılıyor

    Tüm hızlı, kontrolsüz ve aşırı yeme eylemlerinin fiziksel sebeplerden çok bilinçaltında yatan sebepleri var: Öfke, aşrı kıskançlık, ruhsal ve bedensel tatminsizlik, öz değer ve özgüven eksikliği, suçluluk duygusu, kızgınlık, aşırı kıskançlık, ilişkisel ve cinsel problemler, kişinin çözmeye gücü yetmediği ya da gücü olmadığı için bastırdığı durumlar, yalnızlık duygusu gibi bilinçaltı düzeydeki olumsuz duygular, kilo almanın sebepleri arasında önemli yer tutuyor.

    Dengeli Beslenmek Ne Demek?

    Ortalama bir insan için ideal olan sağlıklı beslenme düzeninde toplam besinlerin yüzde 50’si karbonhidratlardan, yüzde 15’i proteinlerden, 20- 30’u da yağdan gelmelidir. Diyetisyenlerin kilo verme veya form koruma amacıyla ürettikleri formüllerin temelinde bu 3 kaynağın dengelenmesi yatar.
     

    Mideyi Değil Beyni Kontrol Etmek

    Birçok insanın farkına varamadığı şey açlık hissi ve enerji kullanımın beyin tarafından kontrol edildiğidir. Beyniniz siz bunları fark etmeden, düşünmeden bir yazılım gibi görevini yerine getirir. Bu açıdan bakılırsa iştah, motivasyon, duyguları yönetmek gibi dürtüsel davranışlarda değişiklik yapabilmekte ve dolayısıyla sağlıklı kilo kaybetme sürecinde iradenin çok az etkisi vardır.

    Vücudun Referans Değeri Değişmeden Asla Kalıcı Kilo Veremezsiniz

    Kaç kilo olması gerektiği konusunda vücudun kendine ait bir algısı vardır. Buna referans değeri denir. Vücut bu referans değer üzerinden 5-7 kilo arasında iniş çıkışları normal kabul eder. Bu aralığın dışına çıkmayı ise bir tehdit olarak algılar ve daha fazla kilo kaybı yaşadığında bütün sistemleri buna engel olmak için çalışır. “İşte su bile içsem yarıyor”, “kilo verme çabalarıma vücudum direniyor” gibi şikayetleri olanların esas gerçeği budur. Sistem tıpkı bir termostatın yaptığı gibi onlarca kimyasal aktiviteyi, sinyali, açlığı ve metabolizmayı aynı anda düzenleyen kompleks bir prensiple çalışır. Örneğin kışın termostat ayarı 24 dereceye ayarlıysa ve oda size sıcak geliyorsa, pencereyi açsanız bile kombi sisteminiz oda sıcaklığını 24 derecede tutacak şekilde çalışır ve pencereyi açmak o anda yarattığı serinlik dışında bir işe yaramaz. Vücudunuzun referans sistemi yıllar içinde oluşmuş ve pekişmiştir. Referans değeriniz 73-78 kilo, ideal kilonuz 58 kiloysa kişisel çabalarınızla diyet yaparak 58 kiloya gelmiş olsanız bile termostatınız devreye girip kısa süre içinde sizi referans aralığına geri çekecektir (73-78 kg). Yani kişisel çabalarınız referans ayarlarınız değişmediği sürece verdiğiniz kiloları tehlike olarak algılayacak kalıcı kilo kaybı imkansız hale gelecektir.

    İşte beyniniz de aynen bu şekilde çalışır. Şimdi zayıflama hapları, atlanan öğünler ve kardiyo egzersizlerinin neden kalıcı bir etki yapmadığını daha iyi anlayabilirsiniz. Eğer referans aralığınızın dışına çıktıysanız vücut hızlı kilo verme durumunu bir tehdit olarak algılar, kilo verdikçe aç hissetmeye başlamanız ve gittikçe halsizleşmeniz bundan kaynaklanır. Kısaca vücudunuz istemediğiniz kiloları normal değerler olarak algılamış; siz ise çaba göstererek bu değerleri değiştirmeye çalışıyorsunuz. Bu çabayla bir süre sonra vücudun kilo verme direnci kırılıyor.

    Kolombiya Üniversitesi’nden Dr. Rudy Leibel vücut ağırlığının yüzde 10’unu kaybeden kişilerin uzun süredir aynı kiloda olanlara kıyasla 250-400 kalori daha az yaktığını tespit etmiştir. Bu nedenle kalıcı kilo vermek için metabolizmanın yeni duruma adapte edilip bir anlamda termostat ayarlarının revize edilerek bilinçaltının metabolizma hızı konusunda uyarılması gerekir.

    Bedeniniz Mi, Duygularınız Mı Aç?

    Biz psikologlar yeme alışkanlıkları konusunda insanları iki gruba ayırıyoruz; bedensel açlık çekenler ve duygusal açlık çekip bunu yemek yemeyi kısıtlayarak yani irade yoluyla kontrol etmeye çalışanlar. Birinci gruba içgüdüsel yiyenler, ikincisine ise kontrollü yiyenler yani diyet yapma yoluna gidenler diyebiliriz.

    Sezgisel olarak yiyenlerin kişisel özelliklerine baktığımızda kendileriyle daha barışık, duygularını daha kolay ifade edebilen ve ilişki ve iletişimlerinde daha dengeli davranan bireyler olduklarını söyleyebiliriz. Kontrollü yiyenlerin ise sağlıklı beslenme rutinlerini etkilendikleri bir görüntü ya da duygunun uyarımı ile bozarak ayaklarını frenden çekip gaza basmaları ve kaza yapma riskleri fazladır. Bir dilim baklava birden bir veya iki porsiyon tatlıya dönüşür. Suçluluk, güvensizlik, mutsuzluk da işin içine girdiğinde aşırı yeme arzusu kontrolü tekrar ele alır ve kilo verme konusunda içinden çıkılmaz bir kısır döngü meydana gelir.

    Diyete Ne Kadar Erken Yaşta Başlanılırsa Kilo Almaya Yatkınlık O Kadar Fazla Olur

    Bilimsel araştırmalara göre ergenlik çağında diyet yapan bayanlar; ideal kilolarını belli bir süreç içinde korumuş olsalar dahi kontrolle öğrenilen diyet yapma alışkanlığı nedeniyle beş yıl içinde kontrolsüz yeme alışkanlıkları geliştirmeye ve fazla kilo sorunu yaşamaya üç kat daha yatkın olmaktadır. Tüm bu çalışmalar göstermektedir ki; kilo alımını tetikleyen faktörler aynı zamanda yeme bozuklukları ve bunlarla bağlantılı kimi başka rahatsızlıkların gelişimine de zemin hazırlamaktadır.

    Diyet yapan her kişi kaybedilen kilolar sonrası ulaşılan vücut ağırlığını korumak için “kısıtlanmış bilinç” ile yani alışkanlıklarını kontrol etme güdüsüyle yaşar. Kişinin zihnen zayıf oldu bir anda bu dürtü mekanizması zarar görür ve kilo alma süreci yeniden başlar. Diyet yaptıktan beş yıl sonra birçok kişi vermiş olduğu kiloları geri alır. Hatta bu kişilerin yüzde 40’ı kaybettiğinden daha fazla kilo alabilmektedir. Bu verilerden hareketle diyet yapmanın uzun vadede kilo alma olasılığını arttırdığını söyleyebiliriz.

    Mutsuzsanız Daha Çok Acıkır ve Doyuma Daha Uzun Sürede Ulaşırsınız

    İçgüdüleri baskılanmış ve doğalarından kopartılmış canlılar mutsuz olurlar. Doğada kendi halinde yaşayan hiçbir canlı obez değildir, ancak evcilleştirilen hayvanlar mutsuzluk ve kıstırılmışlık duygusu sonucu obez olabilirler. Mutsuzluk; duygu durum bozukluğu ve yeme bozukluklarını beraberinde getirir. Acıkmadığı halde yemek yiyen ve tatmin duygusunu oral yolla doyuma ulaştıran bir kişi bedeninin verdiği sinyalleri duyamaz hale gelir. Sinyal sistemi ve daha sonra termostat bozulur. Sadece ve sadece dikkatinizi yediklerinize ve hissettiklerinize verip yeme kontrolünüzü içgüdülerinizle işbirliği yaptırabilir ve ne zaman durmanız gerektiğini yeniden öğrenmeye başlayabilirsiniz. Bu öğrenilen şey, aslında bilinçaltınızın bildiği ancak zamanla baskılanarak unuttuğu bir davranıştır.

    Psikologlarla İşbirliği Yapan Diyetisyenler Çözüm Üretme Daha Başarılı Olur

    Diyetisyenler kişilerin psikolojik durumlarının etkisi ve süregelen alışkanlıklarla oluşturdukları yeme bozukluklarıyla ilgilenmeyi genelde atlar, ne yapması ve yapmaması gerektiğini doğrudan söyleyip kişileri iradeleriyle başbaşa bırakırlar. Doktorlar kişiye ancak kilo vermesi gerektiğini söylüyor, kilo vermediği takdirde sağlık parametrelerindeki iniş çıkışların ilaçlarla kontrol edilemeyeceğine dikkat çekiyorlar.

    Haydi şu gerçekle yüzleşelim: Diyetler işe yaramıyor. Sağlıklı beslenme algısı da bilinçli bir çabayla oluşmuyor. Peki, neden sürekli aynı şeyi yaparken farklı sonuçlar elde etmeyi bekliyoruz? Bir araba çamura saplandıysa daha fazla gaza basarak çıkmaya çalışmak motoru da riske atmaz mı?

    Diyet yapmak en iyi ihtimal ve sonuçlar düşünüldüğünde bile zaman ve enerji kaybıdır. Motivasyona dayalı diyet er ya da geç motivasyon yetersizliğinden dolayı bozulacaktır. O halde neden diyete sadık kalmak için harcadığımız enerjiyi diyet dışı çözümlere ayırmıyor ve istemediğimiz sonuçların bize kendimizi güvensiz, suçlu, ve ümitsiz hissettirmelerine izin veriyoruz?

    Kendisiyle Barışık Olan Diyete İhtiyaç Duymaz

    Diyet yapanlara aç hissettiklerinde yiyebileceklerini söyleseydik ne olurdu? İştahlarından korkmak yerine iştahı yönetebilmeyi öğretseydik ve öğrendiklerini kısıtlama bilinciyle değil içgüdüleriyle ilişkilendirerek sistemin doğal akışından yararlanabilselerdi nasıl olurdu?

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Uyku Psikolojisi

    Uyku Psikolojisi

    Hiçbir canlı yoktur ki uykuya ihtiyaç duymasın. İhtiyacından az uyuyanlarda veya uyku alamama sorunu yaşayanlarda en yaygın görülen uykusuzluk belirtileri; sinirlilik, unutkanlık, dikkat dağınıklığı ve gerginliktir. Peki, gereğinden fazla uyku uyuyorsanız ne olur? Bu durumda da depresyon ve türevlerinin oluşturduğu kimi rahatsızlıklar söz konusu olabilir veya ortaya çıkabilir. Yaradılışımız bir ömrün yaklaşık üçte birini uykuda geçirmeye programlanmıştır. Bu kadar uzun bir süre kesinlikle boş geçen bir zaman olarak algılanmamalı ve uyku süreci gün içindeki yaşananların düzenlenmesinin ve yeni güne hazırlanmanın bir parçası olarak kabul edilmeli.

    İşte uyku hakkında bilinmesi gereken bazı bilimsel gerçekler;

    1. 15 dakikalık bir süreç içinde uykuya dalmanız normal kabul edilir. Bundan daha kısa süre içinde uyumanız ne kadar uykusuz kaldığınızı gösterirken, daha uzun sürede uykuya dalmak aşırı stresin belirtisidir ve kaliteli bir uykuya geçiş için henüz hazır olmadığınız anlamını taşır.

    2. Psikolojik destek isteyen bir kişiye ilk iş uyku düzeni hakkında sorular yöneltirim. Sorunlu uyku uyuyan bir kişinin psikolojik sorunlar yaşaması kaçınılmazdır. Bir anlamda uyku düzene girerse; pek çok sorun uykuda kalibre edildiği için kişinin yaşadığı sorunlarda daha kolay halledilebilir hale gelir.

    3. Uyumak için yatak yorgana gerek yok. Bazen gün içinde, gözlerimiz açıkken bile birkaç dakika şekerleme yaptığımız olur. Bir trans hali olan bu kısa uyku bile bedenimizin ve zihnimizin o anki ihtiyaçlarını karşılamada yeterlidir. Bu durum şarjı biten bir cep telefonunu hızlı şarj etmeye benzer. Nitekim böyle bir şekerleme sonunda kendimizi çok zinde hissederek günün kalan saatlerini daha verimli geçirebiliriz.

    4. Rüyalarımız; algılarımız içinde önemli bir yer tutar. Düşler dünyası günlük hayattaki algılarımızın entegrasyonunun gerçekleştiği ve bilinçdışı yapılanmalarının kodlarının oluştuğu yerdir. Bilimsel rüya tabirleri kadim zamanlardan günümüze kadar gelen oldukça önemli kaynaklardır. Bu kaynaktan yararlanarak pek çok sorun bilinçaltı düzeyde iyileştirilebilir.

    5. Bilinçaltımız günlük gerçekler ile rüyalarımızdaki gerçeklikleri ayırt edemez. Bu nedenle rüyalarımızdan da en az uyanıkken gördüklerimiz, duyduklarımız ve hissettiklerimiz kadar etkilenebiliriz. Bu etkilerin yarattığı sorunları temizlemek için biz psikologlar Hipnoz, EMDR, EFT, hipnoterapi gibi araçlardan yararlanıyoruz.

    7. Uyku; uyanıklığın bir parçası ve bir anlamda devamıdır. Aynı zamanda insanın gerçeğinin sadece bu bedende deneyimlediklerinden ibaret olmadığının en önemli kanıtıdır. Önsezilerimiz, olacakları daha önceden görebilmemiz, farklı boyutlarla bağlantımız uykudayken daha kolay gerçekleşir.

    8. Tüm rüyaların bir amacı ve belirgin bir anlamı olmak zorunda değildir. Kimi rüyalar yalnızca yaşadıklarımızın ya da yaşamak istediklerimizin dışavurumunun bir aracıdır.

    9. Gün bittiğinde, gece uykusu aşamasına geçerken gözlerin kapanması ile birlikte tamamen ışıktan soyutlanmamız gerekir. Bu iş için uykuya yardımcı göz bantları gibi aparatlardan da faydalanılabilir. Çok az bir ışık bile uyku düzenimizi ve uykumuzun kalitesini bozar. Kapalı dahi olsa göze ulaşan ışık beyindeki ‘nöral anahtarı’ kapatır ve sağlıklı uyku için gereken vücut kimyasallarının salgılanmasının bloke edilmesine neden olur.

    10. Uyku düzenini bozan en kötü alışkanlıklardan biri yatmadan önce internette geçirilen kontrolsüz zamandır.

    Uykuya Daha Kolay Geçmek İçin Öneriler

    • Her gün aynı saatte yatıp aynı saatte kalkın. Bioritminiz ne kadar uykuya ihtiyacınız olduğunu bilir. Herhangi bir sebepten dolayı geç yattığınız günlerde bile aynı saatte kalkmaya devam edin. İhtiyacınıza göre gün içinde 1 saat uyuyabilir veya çok yorulduğunuzda o gün daha erken yatabilirsiniz.

    • Yatmadan yarım saat önce zihinsel aktivitelerinizi yavaşlatın. Cep telefonu, bilgisayar ekranı gibi uyku kaçıran şeyler sizden uzak olsun. Kendinizi hafifçe uykuya hazırlık sürecinin içine bırakın.

    • İnternette kolaylıkla bulabileceğiniz çeşitli meditasyon müzikleri uykuya dalmanıza yardımcı olabilir.

    • Yatağa girdiğinizde zihninizin çok konuştuğuna şahit oluyorsanız bir süre nefes egzersizleri uygulayın. Aşağıdaki egzersizi her yatağa girdiğinizde yaparsanız kısa süre içinde uykuya geçebilirsiniz;

    Gözlerinizi kapatıp 4 saniyede burundan nefes alın. Nefes alırken bir gülü ya da sevdiğiniz başka bir aromayı kokladığınızı düşünün. Aldığınız nefesi 7 saniye ciğerlerinizde tutun. İçinizde tuttuğunuz nefesin vücudunuz ve zihninizdeki bütün negatiflikleri toplandığını hayal edin. 8 saniyede nefesinizi ağızdan vermeye başlayın. Nefesinizi verirken 20 santim uzağınızdaki bir mumu üflediğinizi düşünün. Bütün bunları gülümseyerek yapın ve birkaç kez tekrar edin. Aldığınız oksijen parasempatik sinir sisteminizi harekete geçirecek ve kısa süre içinde uykuya dalacaksınız. Yatmadan önce fazla soğuk ya da aşırı sıcak olmayan bir bardak su içmeyi alışkanlık haline getirin.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Anorektal malformasyonlar ( anal atrezi)

    Anal atrezi yenidoğan döneminde tespit edilip makatın kapalı olması anlamındaki doğuştan olan bir anomalidir. Sadece makatın cilde açılmamasından, ağır idrar yolları ve genital anomaliye kadar bir yelpaze şeklinde çok değişik tiplerdedir. Tipine göre tedavi şekil(ler)i değişebilir. Bu tiplendirme beslenme kanalının son kısmı olan anüsün normalde makat olması gereken yere ne kadar uzak olduğuna, kalın bağırsağın içeride neresi ile bağlantılı olduğuna göre yapılır. Aynı şekilde bu tiplendirmeye göre hastalarda eşlik eden diğer doğuştan anomaliler olabilir. Basit tipteki hastalar bir ameliyatla normal hayatlarına dönerken daha karışık hastaları bir dizi ameliyatlar beklemektedir.

    Alçak tip hastalıkta makat, genel anestezi altındaki tek bir ameliyatla oluşturulur ve hasta genellikle normal hayatına çok kısa bir süre içinde döner.

    Komplike hastalıkta işler daha karmaşıktır, neredeyse tüm olgularda bağırsak ile idrar kanalı veya kızların cinsel bölgeleri arasında bağlantı vardır. Bu hastalarda öncelikle:

    Kolostomi yapılması: Bağırsağın karından dışarıya açılarak dışkının buradan vücut dışına atılabilmesini sağlayacak ameliyat uygulanır. Bu arada bahsedilen bağırsak-idrar yolu/cinsel bölge arasındaki bağlantının, enfeksiyon riskini arttıran, sürekli dışkı ile bulaşından kısmen de olsa korunması sağlanır. Bu hastalar dışkılarını bir süre karınlarına yapıştırılan torbanın içine yaparlar.

    Düzeltici ameliyat: Çocuğunuzun gelişimi, ek anomalileri ve hastalığının tipine göre doktorlar tarafından uygun olduğu düşünülen zamanda (bu süre genellikle 2-3 ay arasıdır) “düzeltici ameliyat” ile hem bağırsak-idrar yolu/cinsel bölge arasındaki bağlantı yok edilir hem de yukarıda kalmış bağırsaklar aşağıya doğru çekilir ve aslında olması gereken yerde makat oluşturulur. Hasta bundan sonraki ameliyatına kadar makat genişletme programına alınır.

    Kolostomi kapatılması: Düzeltici ameliyattan yaklaşık iki ay sonra “kolostomi kapatılması” ameliyatı ile karına açılmış olan bağırsak dolaşımı tekrar karın içinden olacak şekilde sağlanır, hasta artık dışkısını bir önceki ameliyatla oluşturulmuş makatından yapabilecektir.

    Bu hastalarda sonucun başarısı hastanın anatomik yapısına, varsa eşlik eden diğer hastalıklarına ve aile-hasta uyumuna (kolostominin yıkanması, genişletme programına uyum) bağlıdır. Ameliyatın süresi normal şartlar altında 2-5 saat arasında olup ameliyatın seyrine ve hasta faktörlerine bağlı olarak bu süre değişebilir. Başarı şansı ise hastadan hastaya, kör sonlanan barsağın makattan uzaklığına ve hastada görülen ek anomalilerin varlığı ve şiddetine göre değişmekle birlikte yaklaşık %30-90’dır. Ameliyatta sonra hasta klinikte yaklaşık 2-7 gün arasında izlenir. Bu süre içerisinde hasta ağızdan beslenemeyebilir ve total parenteral beslenme (TPN) uygulanır.

    Erkeklerde en sık görülen genital anomali inmemiş testis ve hipospadiastır. İnmemiş testis ameliyatı hayatın ilk yılı içinde yapılmalıdır. ARM onarımı sırasında en sık cerrahi girişim nedeni yüksek dereceli VUR’lerdir, bu hastalarda subüreterik enjeksiyon iyileşme sağlamaz ve en etkin tedavi yöntemi üreteroneosistostomidir.

    Spinal anomaliler içinde en sık cerrahi girişim nedeni tethered korddur (gergin kord sendromu). Özellikle sakrum ve spinal anomali birlikteliği üriner inkontinans olasılığını arttırır. Asemptomatik hastalarda tethered kord için ameliyat endikasyonu ve tethered kord onarımının fekal inkontinansa etkisi tartışmalıdır.

    İyileşme süresinde ve uzun dönemde karşılaşılabilecek problemler:

    Kolostomi ucunun tekrar karın içine kaçması.

    Aşağı indirilen bağırsağın yukarı kaçıp, makatın kapanması.

    İdrar yollarında darlık, tıkanma.

    Yeni oluşturulan makatta darlık.

    Kolostomi yıkanması ve makat genişletme programında hasta uyumsuzluğu

    Anomalinin tipine göre değişen oranlarda

    İstemli bağırsak hareketlerinin olmaması,

    Az ya da çok kaka kaçırma,

    İdrar kaçırma,

    Kabızlık: Ameliyat ne kadar başarılı olursa olsun bu hastalarda ciddi bir sorundur.

    Geç Dönem Beklentiler ve Sorunlar:

    Anorektal malformasyon hastalarında 5 yaşın üstünde en sık başvuru nedeni dışkı ve idrar kaçırmadır. Dışkı alışkanlığı 3-5 yaş aralığında barsak eğitim programı ile sağlanmalıdır. Anorektal malformasyonun tipi, cerrahi onarım ve sonrası seyir, sakrum ve spinal anomaliler dışkı ve idrar kaçırma üstünde etkili değişkenlerdir.

    Ameliyat öncesi distal kolostogram (ilaçlı film) ile ARM tipi belirlenmelidir. Kolostomi yapılmadan başarısız onarımı, ameliyatla anüsün tam yerine getirilememesi, darlık gelişmesi, rektoüriner fistül veya Currarino Triadının tanısı olmadan onarımı, barsağın başarısız bir şekilde indirilmesi en sık yeniden ARM onarım nedenleridir.

    Tedaviye dirençli kabızlık olgularında Hirschsprung hastalığının birlikte bulunma olasılığı çok düşüktür ve rektal biyopsi alınması öncelikli olmamalıdır.

    Barsak eğitim programında dışkının 24 saat boyunca dışkı kaçırmadan birikimi ve istemli barsak hareketi veya lavman ile tam boşalımı sağlanmaya çalışılır. Dışkı kaçırma değişik oranlarda olabilir. Lavman içeriğinin ve laksatif dozunun ayarlanması gerekir. Dışkı ve idrar kaçırma tedavisi için lavman ve temiz aralıklı kateterizasyon tedavisi verilen ve başarı sağlanan hastaların bir kısmı takipte tedaviyi bırakarak inkontinan olmaktadır. Barsak eğitim programında başarının arttırılması için hasta izlem ve iletişiminin daha sık yapılması gereklidir.

  • Kabızlık geçiren bebekler ve çocuklar

    Kabızlık geçiren bebekler ve çocuklar

    Bebek ve çocuklarda kabızlık; kaka yapmamak olarak bilinse de sadece dışkılama aralığının uzaması demek değildir. Her bebek ve çocuğun alışık olduğu bir dışkılama düzeni vardır. Yeme alışkanlığı ve yaşa bağlı olarak değişiklik gösteren bu düzenin bozulması ve ardından ortaya çıkan bulguların toplamı kabızlık olarak tanımlanır. Kısaca iki aydan uzun süreli olarak geç (seyrek) dışkılama, güç dışkılama ve sert dışkılama kronik kabızlık olarak adlandırılmaktadır.

    Bağırsak yapısındaki sorunlar, doğuştan gelen anatomik sorunlar, ailesel bağırsak yavaşlığı ve yanlış gıda seçimi, süt tüketiminin abartmak, sürekli katı gıda ile beslemek ,ihtiyaç halinde tuvalete gitmemek, çocukların acıdan korkması çocuklardaki kabızlığın temel nedenlerini oluşturur. Anne sütü ile beslenen bebekler doğumdan sonraki ilk günlerde, günde 7-10 kez, daha sonra da 5-7 kez kaka yapabilirler. Dışkılama sayısı daha az olabileceği gibi daha çok da olabilir.

    Bu dönemde kaka sulu ve yumuşaktır. Ancak, özellikle anne sütü alan bebeklerin, kimi zaman bir haftaya dek uzanan sürelerde kaka yapmamasının doğal olduğu bilinmelidir. Bebeklerde, aşırı ya da safralı kusma, belirgin karın şişliği (abdominal distansiyon) ve gelişmede duraklama ya da gerileme olmadığı sürece, bu durum olağan olarak kabul edilmeli ve herhangi bir tedavi ya da girişim uygulanmamalıdır. Katı gıdalarla beslenmeye geçildikten sonra dışkı koyulaşıp katılaşmaya başlar.

    Aynı zamanda dışkılama sayısı da azalır. Okul çağında bir çocukta günde 1-3 olan dışkılama sayısı, ergenlik döneminde erişkinlerde görülen sıklığa ulaşır. Kabızlık; sert ve ağrılı dışkılamaya, anüste yırtık/çatlak oluşmasına (anal fissür), dışkıda kan görülmesine, dışkılama gereksimi olduğunda saklanma ve dışkılamayı ertelemeye, özellikle yemeklerden sonra karın ağrısına, düzensiz beslenmeye ve tuvalet alışkanlığının bozulmasına sebep olabilir. .

    Aslında bu sorunlar her ne kadar kabızlığın sonucu olsa da, aynı zamanda bir çocukta kabızlığın başlamasının nedeni de olabilir. Örneğin, anüste herhangi bir nedenle oluşan yırtık, dışkılama sırasında ağrıya yol açacağından çocuğun kakasını tutmasına ve bir süre sonra da kabızlığın oluşmasına neden olabilir. Uzun süren ve uygulanan tedavilere karşın yineleyen kabızlıkta, çocukta bazı davranış bozukluklarının ortaya çıkabilir.

    Sonuç olarak kabızlık için yapılabilecek en uygun tanımlama, dışkılama alışkanlığının değişmesi ve buna bağlı olarak yukarıda bahsedilen bulguların ortaya çıkmasıdır.

    Çocuklarda kabızlığın neden olduğu sıkıntılar:

    1. Dışkılama aralığının uzun olması: Olağan dışkılama sıklığının değişmesidir. Örneğin günde 1 kez kaka yapan bir çocuğun dışkılama sıklığının 3-4 güne çıkması.

    2. Dışkılama niteliğinin değişmesi: Dışkının olağan kıvamını yitirip daha sert bir hale dönüşmesidir. Bu durum genellikle beslenme düzeninin değişmesine bağlı olarak değişir.

    3. Zorlanarak ve ağrılı dışkılama: Dışkılama sırasında çocuğun kendini zorlaması, ağlaması ya da ağrı hissetmesidir. Bu çocuklarda genellikle birlikte anal fissür (yırtık) da bulunur.

    4. Karın ağrısı: Yemeklerden kısa bir süre sonra (yaklaşık 10 dakika gibi) gastrokolik refleks başlar ve bağırsaklar hareketlenmeye başlar. Bu da dışkılama gereksinimine yol açar. Devam eden kabızlık durumlarında ise bu barsak hareketleri kramp tarzında karın ağrısı olarak kendini gösterir.

    5. Dışkıda kan görülmesi: Sertleşen dışkının anüste yırtık oluşturmasına bağlı olarak ortaya çıkan durumdur. Dışkıya bulaşmış taze kan şeklinde görülür.

    6. Dışkı bekletme (saklama): Kabızlığın hem nedeni olabilir, hem de sonucunda ortaya çıkabilir. En önemli nedeni dışkılama sırasında ağrının oluşabileceği korkusudur. Bir süre sonra alışkanlık haline dönüşebilir. Tedavide en zor çözümlenen sorunlardan biridir. Beklemiş dışkı bağırsağın son kısmında sertleşmiş bir şekilde kalır ve kaldıkça daha fazla suyu emilerek daha sert bir hal alır. Çocuk daha sonra azar azar kaka kaçırmaya başlar ve bu durum kilot kirlenmesi “fekal inkontinans” olarak adlandırılır. İlerlemiş kabızlığın bir bulgusudur.

    7. Kabızlık her çocukta benzer bulgular vermez. Yakınmaların şiddeti ve etkileri çocuktan çocuğa değişir. Bu çocuklarla iletişim kurmak kolay olmayabilir. Bu nedenle, çocuklarda kabızlığın tedavisinde doğrudan genel kuralları uygulamanın yararı olmaz.

    Her çocukta, o çocuğa özgü bulgulardan yola çıkılarak “çoklu yaklaşım” içeren tedavi yöntemleri uygulanmalıdır. Günümüzde çağdaş tedavinin geldiği nokta da budur: Her hastaya bilinen standart tedaviyi uygulama yerine her hasta için ona özgü tedavi yöntemlerini uygulama!

    8. Ancak, çocuklarda kabızlık tedavisinin uzun soluklu ve sabır isteyen bir süreç olduğu hem hekim hem de anne, baba ve büyükler tarafından akılda tutulmalıdır.

    Yanıt alınamıyor ya da yakınmalar geçti diyerek tedavinin kesilmesi bulguların ilkinden daha yoğun olarak ortaya çıkmasına neden olabilir. İçinde lif içeren gıdaların daha bakın olduğu beslenme ve düzenli tuvalet alışkanlığı kabızlık tedavisinde olmazsa olmazdır. • Beş yaş altındaki olguların %50’si bir yıl içinde, %60-75’ i ise iki yıl içinde düzeliyor. Okul çağı çocuk olguların üçte birinde ergenlik dönemine değin uzadığı bilinmektedir. Kronik kabızlığı olan hastaları araştırmak gerekli mi?

    • Olguların %95’ i fonksiyonel (idiyopatik) nedenlidir (organik nedenlerin araştırılması gereken olgular, yaklaşık 20 olguda bir). Bunlarda yapısal, endokrin veya metabolik sorun yoktur

    • Olguların %5’i ise organik nedenlidir. Bunlar; o Yenidoğan ve erken bebeklik yaşında başlayan kabızlık öyküsü varsa o Mekonyumun geç çıkması o İnce çapta dışkı, dışkıda kan, anal sifinkterin sıkı olması, tuşede rektumun boş olması o büyüme gelişme geriliği varsa o Karında distansiyon, ileus, safralı kusma o Alt ekstremite refleks ve tonusunda azalma, anal refleks zayıflığı, pilonidal gamze, kremaster refleksi alınmaması o Anterior yerleşimli anüs

    Tedavi: Amaç biriken topakların giderilmesi ve yeniden birikmenin önlenmesidir. Fonksiyonel kabızlığın tedavisi uzundur ve relapslar sıktır. Doktorlar kabızlık çeken çocuğu tedavi ederken aile ile yakın iş birliği içinde olmalıdır. Bu amaçla çok sayıda barsak içerisinde kütle arttırıcı, barsak hareketlerini arttırıcı ve kayganlaştırıcı çok sayıda ilaç kullanılmaktadır. Hekimin bu konudaki tecrübesi çok önemli, birçok hekim sonuçlarından en memnun kaldığı ilaçları kullanmaktadır. Bebek ve çocukların kabızlık tedavileri nasıl olmalıdır?

    1. Beslenmeyle ilgili bilgilenme önemlidir. Genel kural olarak posalı sebze ve meyvelerin bolca tüketilmesi, bakkal ve marketten alınan poşetli gıdaların tüketilmesinin sınırlandırılması gerekir.

    2. Tuvalet eğitimi. Barsakların döngüsel ritmini yakalabilmesi için çocuğun günün uygun saatlerde tuvalete oturtulması. Çocuğun çömelerek değilde oturarak tuvalet yapma olanağının sağlanması (klozet ve yaşa göre lazımlık kullanımı). Klozette adaptör, ayakların yere basması için basamak kullanımı. Yine tuvalette vakit geçirme alışkanlığı açısından tv, oyuncak vs ilgisini çekebilecek objeler bulundurma

    3. Varsa anal fissürün tedavi edilmesi ve önlemlerin alınması.

    4. Birikmiş olan kakanın hazır lavmanlar yardımıyla boşaltılması

    5. Yeni olusan kakanın bağırsak içinde sertleşmesini önlemek için gerekli ve yeterli kaka yumuşatıcı ilaç takviyesi. Tedavinin ana noktası gerekli tedavinin yeterince sürdürülmesidir. İlalar kullanılmakta iken çocuğun yada bebeğin kabızlığının geçtiği anlamına gelmemektedir.

    Aileler uzun süren bu tedaviye sabırla devam etmelidir. Mutlaka yapılacak ilaç azaltmaları yada kesilmesinin zamanlaması doktor tarafından verilmelidir. Biz hastalarımıza kabızlık tedavisinde kullandığımız yumuşatıcıları çoğunlukla 1.5 – 2 yıl süreyle kullanmak zorunda kalmaktayız. Çoğunlukla ilaçlarımızı azaltarak aşamalı olarak kesmekteyiz.

    Sonuç olarak:

    • Kronik kabızlık nedeniyle başvuruların çoğu, fonksiyonel (idiyopatik) kabızlık oluyor

    •Organik nedenli kabızlıkta nedene yönelik tanısal incelemeler ve tedavi gerekir

    • Kabızlık tedavilerinin etkinliğinin kanıtları zayıftır, tedavi büyük oranda klinik deneyime dayanır

    • Çocukluk çağı kabızlığı aylar ve yıllar boyu tedavi gerektiren uzun süreli bir sorundur

  • Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi

    Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi

    Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi

    TLDP (Time-Limited Dynamic Psychotherapy)

    Freud’ la başlayan psikoterapi tarihi, günümüzde tanımlanmış, netleştirilmiş,

    çerçevesi çizilmiş 400’ e yakın psikoterapi tekniğine ulaşmıştır. Neredeyse sınırsız sayıda

    psikoterapi yöntemi olsa da esasında tüm teknikleri dört ana grupta toplayabiliriz.

    En eski psikoterapi yöntemi hiçbir teknik ve kuramın bulunmadığı dönemlerde

    gelişmeye başlayan, halen de birçok psikolojik sorunda yararlandığımız, insan davranışlarını

    gözlemleyerek bunlardan anlam çıkarma ve oradan sonuca gitmeye yönelik davranışçı

    İlerleyen dönemlerde algı süreci, zihnin çalışma prensipleri, algıyı değerlendirme,

    hafıza ile ilgili laboratuvar çalışmaları sırasında ulaşılan bilgiler neticesinde bilişsel terapiler

    Bilinçdışı kavramını ve savunma düzeneklerini ortaya koyan Freud’la ise ödipal

    dönemi odağına alan dinamik psikoterapi ve psikoanalitik psikoterapi doğmuştur. Bu ekole,

    anne çocuk arasındaki bağlanmaya dikkat çeken nesne ilişkileri kuramıyla Melanie Klein farklı

    bir perspektif kazandırmış, ego psikolojisi, farklı bağlanma stilleri ve bunların nörobiyolojik

    açılımlarının anlaşılmasıyla çok zengin bir dinamik bakış açısı yakalanmıştır. Bu dinamik

    döngü, davranışsal ve bilişsel çarpıtma ve şemalarla birlikte işlemektedir.

    Bu bağlamda günümüzde yıllar alan psikoterapi süreçlerinin yerini, olabilecek en

    büyük değişimi değil, mevcut kaynaklarla en hızlı ve kısa sürede ulaşılabilecek en büyük

    değişimi gerçekleştirmeye yönelik kısa süreli ya da süresi sınırlı psikoterapiler almaya

    başlamıştır. Kısa Süreli dinamik psikoterapiler çok iyi neticeler verebilmektedir.

    Kısa Süreli dinamik psikoterapi, genel çerçevesi psikodinamik olmakla birlikte nesne

    ilişkileri ve kendilik psikolojisi kuramlarını içine alan, güncel kişilerarası ilişkileri bilişsel

    davranışçı yaklaşımda harmanlayan esnek bir psikoterapi yöntemidir.

    Psikiyatrik araştırmalarda ayaktan tedavi gören hastaların büyük çoğunluğunun

    tedavileri için kısa süreli tedavileri seçtiklerini saptanmıştır. Bu danışanlarımız çoğu kez

    duygusal acılarının bir an önce bitmesi ihtiyacındadır.

    Kısa süreli terapiler bu danışanlar için idealdir. Süresi sınırlı dinamik psikoterapilerde

    terapinin başlangıç, orta ve son yapılandırması bulunduğundan danışanlar tedaviyi

    sonlandırmaya daha istekli olmaktadırlar. Terapiyi sonlandırmak için belli bir zaman verilmesi

    hastaların terapiye bağımlı olurum korkularını azaltmakta, terapiyle ilgili endişelerini

    Kısa süreli dinamik psikoterapide sınırlı odak ve sınırlı hedef vardır. Bu süresi sınırlı

    dinamik psikoterapileri açık uçlu psikoterapi veya psikoanalizlerden ayıran en önemli

    Odak çatışmalı çekirdek ilişkiler teması, rol-ilişki modelleri, çözülmemiş ödipal

    çatışmalar plan formülasyon metodu, döngüsel maladaptif örüntü gibi çeşitli

    formülasyonlarla saptanır.

    Kısa Süreli dinamik psikoterapilerin diğer özellikleri zaman konulması, terapötik

    anlaşma, hemen müdahale, planlanmış bitiş zamanı, iyimserlik ve sözleşmedir. Kısa süreli

    terapilerde maksimum seans sayısı 20’dir.

    Kısa süreli terapiler süreye duyarlı, etkin zamanlı, uygun maliyetli yönleriyle öne

    çıkarlar. Ego gücü, motivasyonu ve nesne ilişkileri yüksek düzeyde olan danışanlar kısa

    terapilerden daha iyi yararlanırlar. Kısa süreli dinamik psikoterapi çocukluk anıları, davranışın

    bilinçdışı belirleyicileri, çelişkiler, aktarım gibi temel psikanalitik kavramlar üzerine kurulmuş

    olsa da, metapsikolojik modellere ya da Odipus kompleksi gibi çıkarımsal kavramlara girmez.

    Hastanın güçlü yönleri vurgulanarak terapötik süreç gerçeğe dayalı tutulur.

    Şimdi ve burada ilişkisine konsantre olunur.

    Kısa süreli terapilerde terapistler en az radikal müdahaleyi tercih eder, gelişimsel

    yetişkin bakış açısına sahiptir, bazı terapi modellerindeki sonsuzluk kavramını kabul etmez,

    yaşam gerçekliğini ve günlük hayatı her zaman terapide olmaktan daha önemli görür.

    Kısa Süreli dinamik psikoterapinin temel prensibi terapist ile danışan arasında gelişen

    ilişkiyi kullanarak, danışanın kendisiyle ve diğerleriyle olan etkileşiminde değişiklik

    Kısa süreli terapilerde esnek bir yaklaşım sağlayan Kısa Süreli dinamik psikoterapi zor

    hastaların tedavisinde rahatlıkla tercih edilebilir.

    Kişilik bozukluklarında ve kronik kişiler arası ilişki ve iletişim problemlerinde

    oldukça etkili bir psikoterapi yöntemidir.

    Kısa süreli dinamik psikoterapide semptomlar üzerinde durulmaz.

    Amaç kişinin kendisiyle ve başkalarıyla ilişki kurma şeklini değiştirmek yani kişinin

    karakter yapısında değişikliğe gitmektir.

    Kısa süreli dinamik psikoterapi uygulamaları psikolojik farkındalığa sahip, yeni fikirlere

    açık, iç gözlem yapabilen, şikayetlerini sınırlayabilen, değişim için motivasyon sahibi, kendine

    karşı dürüst, tedavinin sonuçlarına dair gerçekçi beklentileri olan danışanlarda yeterli olur.

    Kısa Süreli dinamik psikoterapi modernist görüşe sahip olup olaylara kişilerarası

    perspektiften bakar.

    Kişiler arası problemlerde de, doğumdan sonra yaşayabilmek için belli bir süre

    başkalarına bağlı olduğumuz gerçekliğinin rolü büyüktür. Kendimize bakış açımız ve kendimizi

    nasıl hissettiğimizin, başkalarına nasıl davrandığımız ve dünyayla olan ilişkimizin altında bu

    Bireyin çocukluk çağında, ebeveynlerine güvenli bağlanması anksiyetenin olumsuz

    etkilerini değiştirmekte, sağlıklı gelişimi güçlendirmektedir.

    Bu dönemde kodlanan deneyimsel ve bilişsel şemalar binanın temelini oluşturmakta,

    bu alt yapı kişinin ileri dönemlerindeki kişiler arası ilişkilerinde duygusal bağı koruma ve

    sürdürmekte birincil rolü almaktadır.

    Kısa Süreli Dinamik Psikoterapide ise bu sürecin belli bir noktada bitmediği,

    bireylerin diğerleriyle etkileşimi sırasında dinamik olarak değiştiğine inanılır.

    Kişinin ilişkisel özellikleri yaşamın ilk yıllarında şekillense de, kişinin bu tarzı

    sürdürüyor olması onun güncel yetişkin yaşamıyla pekişmektedir.

    Örneğin, çocukluğunda sakin ve yumuşak başlı, boyun eğici bir yaklaşım geliştiren bir

    danışan, yetişkinlik döneminde de hayatına yanlış, otoriter, dogmatik, cezalandırıcı kişileri

    sokmakta, “vur ensesine al ağzından lokmayı” ilişki tarzını terk edememektedir.

    Bu tarz, karşısındaki insanları daha baskın ve zorbaca davranmaya davet

    etmekte, bir kısır döngüye girilmektedir. Bu tepkilerle karşılaşan danışan kendini

    alıştığı ortamda hissetmekte, ancak psikolojik dengesi için için bozulmakta, içindeki

    huzursuzluk büyümektedir.

    Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi bu temelde çalışır ve bugüne vurgu yapar.

    Erken dönemde yerleşen bozuk etkileşimler bugün de korunuyorsa, kişi bunu bugün

    Geçmişteki çelişki ve acı gerçeklerin ortaya çıkarılmasına zaman harcamak yerine

    bugün üzerinde çalışılmalı ve hızla sonuca gidilmelidir.

    Kısa süreli dinamik psikoterapiler bu yönleriyle, psikolojik sorunların tedavisinde hızlı

    ve ekonomik çözümler sunmakta ve sıklıkla tercih edilir hale gelmektedir.

  • SİGARA HİPNOZLA NASIL BIRAKILABİLİR?

    SİGARA HİPNOZLA NASIL BIRAKILABİLİR?

    Sigara içen kişiler hayatlarında en az bir kez bırakmayı düşünmüşlerdir. Bir kısmı en az bir kez bırakmaya teşebbüs etmiş ve bir kısmı da bırakmış ve bir süre sonra tekrar başlamıştır. Bir sigara tiryakisi en büyük yalanı kendisine söyler. “İstediğim zaman bırakabilirim ama istemiyorum”, “Sigara içmeyi seviyorum bırakmak istemiyorum”, Bağımlı olan insanlar bağımlılıklarının yarattığı tutkudan dolayı bunun bir aldatmaca olduğu ve bırakma isteklerini harekete geçirecek güçlerinin olmadığını bilmez. Fark ettiğinde ise pek çok zararı vücudu tahrip etmiş ve bunun hasarlarını daha öteye taşımayı göze alamadığı için gönülsüz zoraki bırakmak durumuyla karşı karşıya kalmışlardır. Sigara bırakma merkezlerinde uygulanan yöntemler arasında; Akupunktur, ilaç, tiksindirici toz, bantlar, biorezonans, hipnoz, seminer vb yöntemler arasında hepsinin de kendine göre bağımlıya bir katkısı vardır. Bu yöntemlerin hiç biri kişinin niyeti samimi olmaması halinde %100 etkili olmaz. Ancak bu yöntemler bırakma hedefinde olan tiryakinin bu amacını gerçekleştirmesinde yardımcı olur.

    Sigarayı Bırakmada Hipnoz’un Etkisi Nedir?

    Kendi başına sigarayı bırakmaya çalışanlar %25 oranında muvaffak olurken. Yardımcı araçlardan veya terapi yöntemlerinden yararlananlar %66’ya kadar çıkmıştır. Bu yöntemler arasında sigarayı bırakmada en etkili yöntemin hipnoz olduğunu söyleyebiliriz. Kişinin sigara ile tatmin olma arzusunu kesintiye uğratıp bedensel ve duygusal arzuyu sigara dışında bir kaynaktan yararlanmasını sağlayarak bağımlılığın yarattığı direnç 3 gün içinde kırılır ve daha sonra kişinin kendi iradesini çok daha kolay uygulayabileceği yönergeler verilir. Bu çalışma hazırlık süreci ve bağımlılık derecesine göre 2 ila 4 seans sürebilmektedir.

    Hipnozla sigarayı bırakmada başka hangi araçlardan yararlanılır?

    Bilincin ve bilinçaltının hazırlanması en önemli süreçtir. Yani kişi hazır olduğunda bu fırsatı tamamen bırakarak değerlendirebilir. Bunu yanında metabolizmada ve duygular üzerindeki değişimler konusunda kişi bilinçlendirilir ve zihinsel ve duygusal arınma sürecine katkı sağlayan telkin ve ses frekanslarından yararlanılır. Ayrıca sigaranın tahrip ettiği organların hızla iyileşmesi için bitkisel kürler ve beslenme önerileri verilir. Ağır tiryakiler için sigarayı bırakmak hayatında olumlu bir devrimi de başlattığı için bu kişilere bırakma sonrası da psikolojik destek verilmesi gerekebilir.

    Sigarayı Bırakmada Hipnoz’un Herkese Yararı Var Mıdır?

    Bir hastaya önerilen ilacın ne kadar etkili olduğu hasta o ilaca başladıktan sonra belli olur. Bazıları hipnoz’a karşı dirençlidir ancak bu kişi sigarayı bırakamaz diye bir sonuç çıkarılmamalı. Telkinlerin etkisi yetersiz kaldığı durumlarda diğer disiplinlerden daha çok yararlanılabilir. Bunların başında ilaç tedavisi ve biyorezonans gelir. Bunun yanında Sağlık Bakanlığına bağlı hastanelerin Göğüs hastalıkları bölümlerine bağlı çalışan pek çok sigarayı bırakma merkezi vardır. Hükümet politikası da bunu önemseği için ayrıca telefonla danışmanlık hizmeti veren ALO 171’i kurmuştur.   

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • HİPNOZLA ZAYIFLAMAK MÜMKÜN MÜ ?

    HİPNOZLA ZAYIFLAMAK MÜMKÜN MÜ ?

    Çoğu diyet formülü yetersiz olduğu veya iyi olmadığı için işe yaramaz değildir. Bu formülleri uygulayacak irade bir süre sonra yapamayacağını düşünüp yerleşik alışkanlıklarını bırakmadığı için aldığı kiloları veremez veya kilo almaya devam eder. Bu da diyeti yetersiz veya uygulamayı zor hale getirir.

    Hipnozun doğasında zorlama yoktur. Zamanla doğal olmayan şeylere alışkanlık oluşturur sonra da bu alışkanlıkların direncini kırmak için “diyet” gibi zorlamaya dayalı bir rejim uygularız. İstatistikler göstermiştir ki verilen kiloların %98’i tekrar geri alınmakta. Kilo verdime konusunda iddialı olan kurumlar bu kiloların tekrar alınmasını engelleyecek hiçbir garanti verememektedir.

    İşte bu noktada etkilenmeye açık bilinçaltını doğru beslenmeye şartlandırmak ve fazla beslenmekten kaynaklanan yağ hücrelerinin yazılımlarını etkileyecek telkinlerle “içgüdüsel zayıflamak” mümkün.

    Herkes Hipnozla Zayıflayabilir Mi?

    Herkes her yöntemle zayıflayamayacağı malum. Hipnoz’a yatkın olanların bu yöntemden daha çok yararlanabileceğini söyleyebiliriz. Bu yönteme ne kadar yatkın olduğu 10 dakikalık bir test ile anlaşılır. Sonrası telkin seanslarına alınarak hangi beslenme alışkanlığını geliştirmesi gerekiyorsa ona şartlandırmak. Zaafları olan yiyeceklere karşı iştahsızlık yaratmak ve bunları yaparken açlık veya acı çekmeden hayatının normal rutinleri içinde gerçekleştirecek bir şartlandırmayı yerleştirmek hipnoz’un yaptığı/yaptırdığı işlerin bir kısmı. Sonrasında zaten mecburen zayıflıyor.

    Hipnoz İle Zayıflamayı Seçen Diyet Yapmıyor mu?

    Böyle bir şey yok. Giren kalori ile çıkan kalori arasındaki dengesizlik devam ettiği sürece hipnoz’da işe yaramaz. Ancak hipnotik etki altında zayıflayan kişi yeme alışkanlıklarını düzenlenirken diyet yapıyormuş gibi değil de içinden gelerek olması gerektiği gibi besleniyor.

    Mesela tatlıya zaafı olan kişinin canı tatlı çekmiyor. Çayı 2 şekerle içen kişiye iki şekerli çay fazla tatlı geliyor. Hareketi sevmeyen kişi yerinde duramıyor daha çok hareket etme ihtiyacı duyuyor. Bunun gibi hipnoz kişiyi zayıflatmıyor. Hipnozun etkilerinden yararlanarak kişinin davranışlarında kilo vermesini kolaylaştıracak yeni alışkanlıklar geliştiriyoruz.

    Kaç seans sürüyor ve bunun maliyetleri neler?

    Bir alışkanlığın oluşması normal koşullarda 21 gün sürer. 3 hafta içinde kişiyle 2 seanslık bir çalışma hedeflediği kilo verme sürecini programlamak için yeterlidir. Ancak sürecin uzun olması ve motivasyonun düşmemesi için toplam süreç içinde 3 haftada bir takip gerektirir. Mesela 3 haftada 6 seanslık bir çalışma ile belli bir disiplin kazanılmışken eğer mevcut kiloları vermek için 6 aylık bir hedef konulduysa bundan sonra her 3 haftada bir takip seanslarına katılarak ilave 7-8 seans daha gelmesi gerekebilir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir.