Etiket: Süre

  • Çocuğum kreşe giderken ağlıyor!

    Çocuklar için evden ve anne babadan ilk ayrılma, sosyalleşmenin ilk basamağı okul öncesi eğitimdir. Kreşe başlayan çocuk için bu süreç tahmin ettiğinizden daha zor olabilir.

    Evde anne babası, anneanne, babaannesi ya da bakıcısı ile kalmaya alışkın olan çocuk, kreşe başladığı zaman kendini farklı bir ortamda bulur.

    Ev herkes için olduğu gibi, çocuklar için de en güvenilir ortamdır. Çocuk evde istediği saatte uyanır, istediği saatte istediği oyuncak ile oynar, çoğu zaman oyuncaklarını toplamaz, bunu onun yerine yapan yetişkinler vardır. Evin her alanını kendi istediği gibi kullanır.

    Ancak kreşe başladığı zaman, bu rahatlığın yerini belli kurallar ve sınırlar bütünü alır. Çocuğun verdiği tepkiler de bu nedenledir zaten. Peki çocuklar neden kreşe gitmek istemez, işte bazı sebepler:

    Çocuğun hayatına yeni bir ortam girer, çocuğun bu yeni ortama ve kişilere alışması zaman alır.

    Çocuğun hayatına yeni bir otorite olan öğretmen girer. Öğretmen ona sevgi ve şefkatle yaklaşmasına rağmen, ondan belli başlı kurallara uymasını bekler. Bu duruma alışmak da çocuk için süreç gerektirir.

    Tek çocuklu hayatta evin hakimi gibi yaşamaya alışmış olan çocuğun hayatına bir anda 10-15 farklı çocuk girer. Kendi yaş grubu içinde olan bu çocuklar da tıpkı onun gibi her istedikleri olsun istemektedir ve çocukların arasında bir ego savaşı başlar.

    Anne babanın çalışıyor olması nedeniyle sabah kreşe bırakılan çocuk, akşam alınmakta, yemek, yemek sonrası rutin işler erken kısa süre içinde uyku saati gelmekte ve çocuk anne babasını az gördüğü ve onları özlediği için kreşe gitmeyi reddetmeye başlar.

    Daha önce çocuğun bakımı anneanne babaanne gibi büyük ebeveynler tarafından yapılıyorsa ve onlar zaten çocuğun kreşe gitmesine gönüllü değillerse, çocuğun kreşe gitmek için sorun çıkardığı her anda “Gitmesin, ağlatmayın çocuğu, ben bakarım” şeklindeki söylemleriyle çocuğa arka çıkarlar.

    Çocuğunuz kreşe yeni başladıysa ve gitmekte zorluk yaşıyorsa, bunlara dikkat etmenizde fayda olacaktır.

    Çocuğunuz kreşe başlaması ile ilgili kararı anne baba olarak birlikte aldığınızı bilsin ve bu konuyla ilgili “Kreşe gitsin/gitmesin” şeklinde onun yanında tartışmayın.

    Anneanne, babaanne, dede gibi büyük ebeveynlerin sürece olumsuz etki edebilecek tepkilerini kontrol altına almaya çalışın.

    Çocuğunuza kreşe gitmeyi bir zorunluluk olarak değil, keyif olarak sunmaya çalışın.

    Öğretmeni ile korkutmayın, aksine kreşe başlama sürecinde çocuklar diğer çocuklardan önce öğretmenlerine bağlanırlar. Kreş çocuğun anne babadan güvenli ayrılma, öğretmene güvenli bağlanma sürecidir.

    Kreşin kapısında çocuğunuzu sizin kucağınızdan ağlatarak koparılmasına izin vermeyin. Bu davranış, çocukların size ve öğretmene karşı güvenini azalttığı gibi, ileriye yönelik hayatı için travmatik etki yaratabilir.

    Evden çıkarken kendisine ait bit oyuncak ya da nesneyi de kreşe götürmesine izin verin. Bu, kendini daha güvende hissetmesine neden olur.

    Akşam eve geldiğinizde tüm gün sizi görmediği ve özlediği için, ev işleri ya da özel işlerinizden daha çok, çocuğunuza vakit ayırın, onu duygusal olarak doyurun.

  • ‘’Ben deli miyim’’ ‘’Kendi kendime hallederim’’

    ‘’Ben deli miyim’’ ‘’Kendi kendime hallederim’’

    Zaman zaman bu ve benzeri kelimeler dökülür ağızlardan.. ‘’Psikiyatriye git’’ denmesi çok büyük bir hakaret gibi algılanır ve iplerin daha da gerilmesine neden olur. Başka bir kişinin yardımcı olamayacağı, aynı bir arkadaşın yaptığı gibi yalnızca dinleyebileceği veya ilaç yazıp göndereceği gibi düşünceler ile sorunlarımızı kendi kendimize halletmeye çalışırız. O an için hallolur belki. Fakat kısa bir süre sonra benzer sıkıntılarla tekrar uğraşmaya başlar, bunalırız..
     ‘’Bir başkası nasıl yardımcı olabilir?’’ 
    Bir sorununuz olduğunda ne yaparsınız? Kendi kendinize mi halletmeye çalışırsınız? ‘’Önce kendi kendime halletmeye çalışırım’’ dediğinizi duyar gibiyim. Peki ya sonra? Bir arkadaş, bir aile büyüğü, bir dost.. Ben şahsen insana ihtiyaç olduğunu savunanlardanım. Eskiden böyle miydim? HAYIR DEĞİLDİM. Daha mesleğe atılmadığım yıllarda, sorunları kimseyle konuşmadan, kendi kendime halletmenin daha uygun bir yol olduğunu düşünürdüm. Fakat sonraları durum değişti, belki de bu mesleğin bana kazandırdığı en önemli şeylerden biriydi bu. Güvendiğim, beni anlayacağını, yardım edebileceğini düşündüğüm kişilerle sorunlarımı paylaşmaya başladım. Bu beni rahatlattı, olaylara farklı açılardan da bakabilmemi sağladı. Zaman içinde ise psikiyatri ve terapiler konusunda uzmanlaşmam ile insana ihtiyaç olduğu yönünde ki düşüncem daha da pekişti.. Hayatımızın hangi evresinde yalnızız ki?? Şimdi ne mi yapıyorum sorun yaşadığımda? Uzun yıllar devam eden terapi eğitimlerim sonucunda öğrendiğim bilgi ve becerileri kullanıyorum.. Kendi kendimin terapisti oldum yani
     Siz de deneyimlemişsinizdir; güvendiğiniz, sizi anlayabileceğini düşündüğünüz bir kişiye sorununuzu anlatmanın acı ve sıkıntınızı nasıl da azalttığını.. Fakat, sizi gönülden dinleyecek, ‘dinlemiş gibi’ yapmayacak birini bulmak oldukça zordur bazen. Hele ki, birinin diğerine ayıracak çok vakti olmadığı günümüzde. Diğer taraftan, yapılan dinleme ne kadar iyi niyetli olsa da ‘iyi bir dinleyici nasıl olunur, iyi iletişim nedir, sorun çözme, olaylara akılcı ve objektif yaklaşım yolları’ gibi konular bilinmediğinden, daha doğrusu uzmanlık gerektirdiğinden fayda sağlamanız azalabilir.. 

    Kime gitmek lazım? Herkes yardımcı olabilir mi?
    Her şeyin sonuna ‘terapi’ sözcüğünün eklendiği ve bu işle uzaktan yakından ilgisi olmayan kişilerin kendisine ‘Psikoterapist’ ünvanını yakıştırdığı bir devirde kime gidileceği ve kime güvenileceği sorusu akıllara geliyor. Bu noktada, GİDİLMESİ UYGUN OLAN KİŞİLER olarak tanımladığım psikiyatrist, psikolog ve psikoterapist kavramlarından kısaca bahsedeceğim.
    ‘Psikiyatri uzmanı, psikiyatrist, ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı’ ünvanları birbirinin aynıdır ve 6-7 yıl süren tıp fakültesi eğitimi, 4-5 yıl süren psikiyatri alanında uzmanlık eğitimi, 2-4 yıl süren zorunlu hizmet aşamalarından geçmiş olan kişiler için kullanılır. Psikiyatrist, aynı zamanda TIP DOKTORUdur. İlaç, psikoterapi, yatırarak tedavi, elektroşok tedavisi gibi psikiyatrik ve psikolojik tedavileri yapabilen ve yapma yetkisine sahip olan kişidir. 
    ‘Psikiyatrist ve psikolog’ kelimeleri oldukça SIK KARIŞTIRILIR. ‘Psikolog’, 4 yıl süre ile üniversitelerin ‘psikoloji bölümünü’ bitirmiş olan kişidir. 
    ‘Psikoterapist’, psikolojik bir tedavi yöntemi olan psikoterapiyi uygulayan kişidir. Psikiyatri eğitimi sırasında terapi ile ilgili bilgiler alınır, hasta ve danışan görülerek pekiştirilir ve çeşitli eğitimler (Bilişsel davranışçı terapi, psikanalitik terapi, cinsel terapi vb.) ile desteklenir. Bu eğitimler genellikle yıllar süren uzun soluklu eğitimlerdir ve başarıyla tamamlayanlara geçerliliği ve güvenilirliği olan bir sertifika verilir. 
    Herkes yardımcı olabilir mi peki? Bir kaza geçirdiğinizi farz edin. İlk yardım dersi almış bir kişiye (yani tıpla ilişkisi olmayan örneğin, bir şoför) mi  canınızı teslim etmek istersiniz yoksa işi bilen, tıp eğiminden geçmiş bir kişiye mi, hatta bir acil servis uzmanına mı? Yardımcı olunabilir belki, ama ne ölçüde olunur, orası tartışılır..

    Kime gidilmemesi gerektiği daha önemli bir soru aslında!!!
    Maalesef; ‘mucizeler yarattığını’, ‘şifa dağıttığını’, ‘hayatınızı yöneteceğini’, ‘bilinç altını temizlediğini’, ‘nefesi açtığını’ söyleyen ve kendini terapist olarak tanıtan kişilerin sayısı giderek artıyor. Bu kişiler gerçeklikten ve bilimsellikten uzak yöntemleri adeta bir malı pazarlıyor gibi sunuyorlar.
    Bu durumun biraz da bizim mucize beklentilerimizden, ‘Ben bir şey yapmayayım, bir başkası benim yerime yapsın’ taleplerimizden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Bu şekilde olan başvurular ise, maddi ve manevi kayıplarla veya şansınız varsa (ki bu sizin inancınız sayesinde olacak!) bir miktar düzelme ile sonuçlanıyor. Belki de, hayatınız boyunca bu düzelmeyi ‘’Ben yapmadım, o yaptı’’ şeklinde yorumlayacağınız bir düzelmeyle.. Siz inanmadıktan, istemedikten ve çaba göstermedikten sonra hiçbir şeyin olmayacağı gerçeğini aklınıza sürekli getirmelisiniz. Nice başarılar kazanmış, nice sıkıntı ve zorlukların üstesinden gelmiş  kişileri bir inceleyin çevrenizde.. Mucizevi bir şey mi olmuş yoksa bilinçli bir çaba ve emek ile mi gerçekleşmiş yapılanlar!? 
    Psikiyatri alanında gerekli ve yeterli eğitimi almış kişiler boş vaatler ve gereksiz ümitler vermezler. ‘’Ben harikalar yaratıyorum’’ demek yerine ‘’Sen ve ben birlikte bir ekip olursak başaracağız’’ demeyi tercih ederler. Karşılıklı bir işbirliği vardır ve siz bir şeyler öğrendiğinizi ve başardığınızı görerek mutlu olursunuz. ‘’Bunu terapistimin yardımıyla, ben başardım’’ dersiniz ve ileride benzer sorunlar ile karşılaştığınızda baş etmek için elinizde birtakım yöntemler olur. Mucize beklentilerinizden ve diğerlerini suçlama eğilimlerinizden vazgeçer; daha mutlu ve huzurlu hissedersiniz. 

    Hangi durumlarda başvurulmalı?
    Hayatınızda yolunda gitmeyen birtakım şeyler olduğunu fark ettiniz, huzursuz ve mutsuzsunuz, kafanız karışık, belki bir karar vermeniz gerekiyor, belki de cevabını bulamadığınız sorular var zihninizi karıştıran.. veya son dönemde sıkıntılı bir olay yaşadınız, bir anlam veremiyorsunuz.. Bu ve benzeri konularda konuşmak, yaşanılanlara ‘objektif bir şekilde bakabilecek bir  göz’ size destek olacaktır ve bu sizin en doğal hakkınızdır. Aksi takdir de siz, eskiden beri süregiden çözüm yöntemlerinizi uygulamaya devam ederek farklı sonuçlar bekleyecek ve çoğu sefer de hayal kırıklığına uğrayacaksınız. ‘’Aynı yöntemleri kullanarak farklı sonuçlar beklemek deliliktir’’ der Einstein..

    Eğer ki; 
    -Aile de depresyon, kaygı, şizofreni, duygu durum bozukluğu, bağımlılık gibi psikiyatrik bozukluklar varsa,
    -Çocukluğunuz çok zor geçmiş; ayrılık, göç, taciz, yeterli bakım ve sevgi görememe gibi sorunlar yaşamışsanız, 
    -Hassas, duyarlı ve mükemmeliyetçi bir kişiliğe sahipseniz
    İşiniz biraz daha zor gibi!! Yaşadığınız sorunların şiddetli ve süreğen olması, bulduğunuz çözümlerin işe yaramaması daha muhtemeldir. Çünkü, ailede görülen psikiyatrik hastalık sizde ki yatkınlığı arttırır, psikiyatrik belirtilerin daha kolay ve daha şiddetli bir şekilde ortaya çıkmasına neden olur. Zor bir çocukluk ve hassas kişilik yapısı da eklenirse olaylarla baş etmek daha da zorlaşabilir..

    Aşağıdaki belirtilerden biri veya birkaçı sizde varsa;
    -Mutsuzluk, huzursuzluk, panik hali, çaresizlik, öfke, sinirlilik, suçluluk, pişmanlık gibi duygular.. 
    -Aşırı neşe, öfke patlaması, normalden fazla konuşma gibi olağan dışı durumlar..
    -Kendine olan güvende azalma, ortamlara girmekten kaçınma..
    -Çarpıntı, terleme, nefes darlığı, göğüste sıkışma hissi, ciltte lezyonlar, ishal-kabızlık, yüz kızarması, baş ağrısı, unutkanlık, konsantre olamama gibi belirtiler..
    -Değersizlik, yetersizlik, suçluluk, ölüm düşünceleri.. 
    -Birileri tarafından takip edilme, zehirlenme, kötülük görme şeklinde düşünceler.. 
    -Gece uykuların bölünmesi, sabah erken uyanma veya çok fazla uyuma, 
    -Herhangi bir diyet yapılamamasına rağmen iştahın belirgin şekilde  azalması veya çok fazla yemek yeme.. 
    -Çevrenizdeki insanların sizde bir sorun olduğunu söylemeye başlaması.. 
    -İş, sosyal ve özel yaşantınız da sorunlar yaşamaya başlamanız.. 
    sürekli olarak sizi rahatsız ediyorsa, altta yatan herhangi bir tıbbi sebep bulunamıyorsa bir psikiyatri uzmanına danışmanızda yarar olacaktır.

  • İNATÇI ÇOCUKLAR VE ANNE BABA TUTUMLARI ..

    İNATÇI ÇOCUKLAR VE ANNE BABA TUTUMLARI ..

    Alışveriş merkezlerinde, restoranlarda, oyuncakçıda, sokakta istediği şey yapılana kadar ağlayan, bir eliyle annesinin elini tutarken diğer eliyle ona vurmaya çalışan, eline gecen her şeyi fırlatan, hatta kendini yere atan çocuk manzaralarına çoğumuz şahit olmuşuzdur. Birçok çocuk, “yüzümü yıkamak istemiyorum”, “o kazağı giymeyeceğim”, “kahvaltı yapmayacağım”, “araba koltuğuma oturmayacağım”, “okula gitmeyeceğim” diyerek başladığı günü “pijamamı giymem”, “dişimi fırçalamam”, “yatağımda uyumam” diyerek tamamlar.

    Çocuklardaki inatçılık davranışının, ailelerin en çok yakındığı konu olduğunu ayrıca bu davranışla nasıl baş edecekleri hakkında çok tereddüt yaşadıklarını gözlemledik. Bu yüzden, önce inatçı davranışların sebeplerine, sonra da bazı çözüm önerilerine yer vermek istiyoruz.
    İnatçılık; çocuğun duygusal gelişiminin bir parçasıdır. 2–6 yaşlar arasında daha belirgin yaşanır. Çocuk, “ben” duygusunun gelişimi ve bağımsız olma isteğinin ortaya çıkmasına paralel olarak inatçı davranışlar gösterir.

    2 yaş dönemindeki çocuk, yürüme ve konuşma becerisi kazandıktan sonra inatçı davranışlar göstermeye başlar. Anne- babanın söylediğinin tersini yapmaktan zevk alır gibidir. “Yapma!” dedikçe istenmeyen davranışı tekrarlar. 4 yaşa da uzayabilen bu süreçte, bedensel olarak (kas, kemik, sinir sistemi) hızla geliştiğinden uyum sağlamakta zorlanır. Dengesiz, kararsız, olumsuz, her şeye “hayır!” diyen asi bir kişilik sergiler. 

    Bağımsızlık çabası içindedir. Yardım istemez. Ancak, anne-babaya da ihtiyacının olduğunun farkındadır. Bu yüzden zıt davranışlar arasında gider gelir. Anne ile en sık tartışmalar tuvalet ve yemek konusunda yaşanır.

    4 yaş döneminde ise çocuk, kendi başına buyruk, etrafta dolaşan, çok konuşan, sürekli soru soran ama cevabını dinlemeye sabrı olmayan, başladığı işi yarım bırakan tutumlar sergiler.

    5 yaş dönemi çocuğu, daha olumlu, kurallara uyan, uysal bir portre çizerken, 6 yaş çocuğu inatçı ve olumsuz davranışları ile 2 yaşına geri dönmüş gibidir.

    Görüldüğü gibi, çocukların bu dönemlerde inatçı ve olumsuz davranışlar göstermesi aslında gelişimsel süreçler bakımından beklenen bir durumdur. Bazı psikologlar bu döneme “Erken Ergenlik” adını verirler. Davranışların kendisi her ne kadar olumsuz olsa da, kaynağı aslında olumludur. Çünkü gelişmekte olan çocuk enerjik ve meraklıdır. Güçlü bir benlik duygusu kazanmaya ve varlığını onaylattırmaya çalışmaktadır.

    Bu döneme kurallar ve sınırları oturtmak için iyi bir fırsat gözüyle bakılmalıdır. Bu süreçte çocuğunuzun bağımsızlık kazanmasını desteklemek en doğru tutumdur. Yine de bu olumsuz davranışlara yönelebilen çocuğa nasıl yaklaşmamız gerektiğine gelince öncelikle, inatçı bir çocukla inatlaşmamak gerekir. Elbette bağırıp çağırmak, tehditler savurmak ve ilgisiz cezalar vermek de işe yaramayacaktır. 

    Doğru İletişim: Çocuktan beklediğiniz davranışı ve bu beklentinin mantıklı sebeplerini ona kısa cümlelerle anlatın. Çocuğunuzun henüz çok küçük olduğunu ve anlamayacağını düşünüyor olabilirsiniz. Ama aslında bebeğinize bile günün akışı ile ilgili açıklamalar yapabilirsiniz. Bebek, bilişsel olarak anlamasa da sizin sakin ses tonunuzu, mimik ve ifadelerinizi kaydedecek ve ileride sizi daha rahat anlayacaktır. Bu açıklamalarınıza “ yatırım” gözüyle bakın. Bu yüzden çocuğunuzla konuşmaktan ve kuralları ona açıklamaktan vazgeçmeyin. 

    Doğru Beklentiler: Çocuğunuzun düzeyini aşan kurallar koymayın, kısa zaman aralıklarında ulaşabilecekleri ve yaşa uygun hedefler belirleyin.
    Sakin ve Sabırlı Olun : Çocuğunuzun inatçı tutumları ile baş etmeyi ve olumlu davranışlar oturtmayı, üzerinde bir süre çalışmanız gereken bir iş olarak kabul edin. Bu sürede ev ziyaretlerini başka deyişle yabancılarla etkileşimi azaltmak faydalı olabilir. 

    Kararlılık ve Tutarlılık: İstenilen davranışları ve koyduğunuz kuralları mantıklı bir şekilde hedefleyip çocuğunuza anlattıktan sonra, bunları önce siz kararlı ve tutarlı bir şekilde uygulayın ve ödün vermeyin.
    Tüm bu yapıcı tutumlarınıza rağmen henüz hedeflediğiniz yerde olmadığınızı düşünebilirsiniz. Çünkü bazı çocuklar ısrarcı tutumları, aksilikleri ve huysuzluk nöbetleri ile biraz daha zor olabilirler. Örneğin alışveriş merkezinde ağlayan çocuğa geri dönelim. Birçok anne baba, böyle bir durumda kendi yorgunluk düzeylerine göre önce belli bir süre sabredip çocuğu ikna etmeye çalışır. Sonra, etraftakilerin rahatsız olacağı endişesi ile veya artık tahammülleri kalmadığı için çocuğun istediğini yapar. 

    Bu bir tek örnek bile çocukta “yeterince azmedersem istediğimi elde ederim” düşünce kalıbını oluşturmaya yeter. Çünkü olaylar üzerinde kontrolü olduğunu anlamıştır. O yüzden bu davranışa daha da hız kazandırarak devam edecek, sabrınızı iyice zorlayacaktır. Ama siz bu “daha” inatçı çocuklarla da baş edebilirsiniz. 

    Her şeyden önce çocuğunuzun, sizin farkında olmadığınız, anlayamadığınız bu yüzden de müdahale etmekte çaresiz kaldığınız bir takım ruhsal girdaplar içinde olduğunu düşünmeyin. Çocuğun, gelişim süreçleri içerisinde bir dönem yaşadığını ve bunun sizin de tutumlarınızla aşılabileceğini hatırlayın.
    Günlük rutinlere ve alınan kararlara dahil olmak, yetişkinler kadar çocukların da ihtiyacıdır. Olan biteni kontrol etmek arzusunda olan bir çocuğa alternatifler sunarak seçim yapma özgürlüğü vermek birçok olumsuz davranışı önleyecektir. Biz de öncelikle çocuk henüz o aşılması güç noktaya gelmeden yapılabileceklere örnek vermek istiyoruz. Çünkü çocuğun olayları istediği gibi kontrol edebildiği düşüncesine vardığı noktadan geri dönmek daha zordur. 

    Güç Savaşı: Çocuğunuz bütün gün oyuncaklarını sepetinden boşaltıyor ama toplama vakti geldiğinde başka bir aktiviteye dalıyorsa…

    Zaman Oyunu Oynayın: İnatçı çocuklar genellikle mücadele duygusu uyandıran oyunlara bayılırlar. Aşılacak engeller tam onlar içindir. Bir zaman sınırı koyup, o süre içinde oyuncakları toplatabilirsiniz. Topladığında da bir sticker hediye edebilirsiniz.

    “Yardımcınız” Olmakla Onurlandırın: “Bugün benim yardımcım olmak ister misin?” diyerek sofrayı kurmak, çamaşır katlamak gibi basit işlere dahil edebilirsiniz. Sizin yanınızda olarak işlerinizi paylaşmanın bir ayrıcalık olduğunu ve evin kontrolünün bir parçası olduğunu düşünecektir.

    Pozitif Dil Kullanın: Cümlelerinizi cesaretlendirici ve destekleyici biçimde kurun. “ Oyuncaklarını toplamadan parka gitmek yok!” diye bağırmak yerine, “Oyuncaklarını toplar toplamaz parka gidiyoruz.” demenin mesajı farklıdır. İlk cümle konuyu kendiliğinden inada bindirirken, ikinci cümle bir oluş sırası bildirir. Yine de çocuk “ama ben parka gitmek istiyorum” diye ısrar ederse; “Tamam, sen oyuncaklarını toplar toplamaz gideceğiz” diyebilirsiniz. Böylece hem park isteğini onayladığınızı, hem de ondan beklentinizi iyice netleştirmiş olursunuz

    Uyku Vakti Savaşı: Uykudan önce çocuğunuzla belli bir takim rutinleriniz varsa örneğin önce banyo yapmak gibi, çocuk küvetten çıkar çıkmaz yatağa gitmek zorunda olduğunu bilir. Gitmemek için elinden geleni yapacaktır.

    “Evet” Oyunu: Peş peşe üç tane “evet” cevabı alabileceğiniz sorular sorun. Bu “evet”ler, çocuğun direncini kıracaktır.

    Örneğin; “Küvette oyuncaklarla oynamak çok eğlenceli
    oluyor değil mi?” – “evet”,
    “O dinozor yüzebiliyor mu?” –“evet, bak seyret”
    “Elinle köpükleri tutabilir misin” –“evet” 

    Alternatif Önerin: Seçim yapma şansı vererek bir sonraki adıma doğru yumuşak bir tavırla yönlendirin. “Kendin mi kurulanmak istersin yoksa ben mi yardımcı olayım” diye sormakla yatma vaktini direk hatırlatmak yerine, bu süreci yumuşak bir geçişle başlatmış olursunuz. Giyinirken, “bu gece hangi kitabi okuyalım, A mı yoksa B mi?” gibi seçim yapabileceği bir soruyla devam edebilirsiniz. İnatçı bir çocuk ısrarla “ hayır hiçbirini istemem, uyumayacağım” diye tutturabilir. Bu durumda seçimlerini tekrarlayın, hala ısrar ediyorsa “herhalde bu gece için bir kitap seçmedin, yarın akşam okuyabiliriz, iyi geceler” diyerek ışığı kapatın. Bu noktadan sonra kararınızdan dönmeyin.

    Gardırop Savaşı: İnatçı bir çocuk için, kıyafetle dolup taşan bir gardırop tahrik unsurudur. Birbirine uyumsuz giysileri bir araya getirmek ve bunda da ısrarcı olmak için mükemmel bir zemin hazırlar. Öncelikle, mevsime uygun olmayan giysileri veya artık küçülmüş, kısalmış, sökülmüş, üzerinde leke olan kıyafetleri dolaptan çıkarın. Sizin baştan aşağı hazırladığınız birkaç takım kıyafeti, birkaç hafta aralıkla, dönüşümlü olarak dolabına yerleştirin. Bir gece önceden ona 2 ayrı takımı seçenek olarak sunun. Böylece çocuğun bunlar arasından seçim yapma hakkı kalırken, aynı zamanda da uygunsuz şeyler giymesini ve bu savaşı sabah telaşında yaşamayı önlemiş olacaksınız. 

    Palto Fenomeni: Buz gibi bir havada dışarı çıkarken paltosunu giymemekte ısrar eden çocuğa, giymesi için siz ısrar etmeyin. Paltosunu yanınıza alın. Birkaç dakika sonra üşüdüğü anda, paltosu dünyada en çok görmek istediği şey olacaktır. Alternatif olarak, ceketini çantasına asmayı veya ona taşıtmayı da düşünebilirsiniz.

    Yukarıda, günlük yaşamda en çok rastlanan durumlara ve bunlara nasıl yaklaşabileceğimize dair örneklere yer vermeye çalıştık. Ancak, bazı çocuklar için inatçı davranış kalıbı çoktan kazanılmış ve bu taktikler için artık geç kalınmış olabilir. Bu durumda ebeveyn olarak kontrolü yeniden elimize almak için daha etkin, daha kararlı ve yaptırım gücü daha yüksek yöntemlere geçilmelidir. Örneğin; istediği yapılana kadar usanmadan saatlerce ağlayan bir çocuğu açıklamalarla ikna etmeye çalışmanın bir faydası yoktur. İkna olacak noktayı çoktan geçen bu çocukla o anda konuşmayı sonlandırmalı ve bu davranışına ilgisiz kalınmalıdır. 

    Etkin Aldırmazlık adını verdiğimiz bu yöntemle, çocuğu görebildiğimiz bir alan içinde, “görmezden” gelmeliyiz. Yani çocuğun kendine fiziksel olarak zarar vermemesi için kontrolümüz altında ve gözümüzün önünde olmasını sağlayarak, bu davranışına ilgisiz kalmalıyız. Onun yanında başka bir işe koyularak, göz temasını ve sözlü iletişimi sakinleşene kadar kesebiliriz. Bu yöntem etkisini er ya da geç gösterecektir. Yine de çocuğun direncini kıramadığınız durumlarda mola yöntemini deneyebilirsiniz. 

    Mola Yöntemi; çocuğu bir köşeye alarak sakinleşmesini sağlamaktır. Bu süre içinde çocuğun konuşmasına veya oynamasına izin verilmemelidir. Amacımız çocuğun orada eğlenerek durumdan memnun kalması değil, sınırların nerede bittiğini ve hareketlerinin sonuçlarını anlamasını sağlamaktır. Mola noktasından ayrılmaya çalışabilir. Ayrıldığı sürenin, beklemesi gereken süreye ekleneceğini söyleyebilirsiniz. Yine de toplam sürenin, çocuğun ne için orada olduğunu unutacağı kadar uzun olmamasına dikkat edin. Ama kurallarınızdan asla ödün vermeyin. Çocuk ondan ne beklediğinizi net olarak bilmelidir. 

    Kararlılık ve Tutarlılık, belki bu yöntemlerin içinde en önemlisidir. Anne babanın ortak tutumu ile beklentilerinizden ödün vermemeniz birçok olumsuz davranışı engelleyecektir. Çocuk, yeterince ağlarsa o davranışı yapabilir gibi bir tutum söz konusu olmamalıdır. 

    Çocuklarda inatçılık ve diğer olumsuz davranışlar gelişim dönemlerinin doğal bir parçasıdır. Ne kadar kemikleşmiş ve artık hayatı zorlaştırma noktasına gelmişse de bu davranışlar anne baba tutumları ile kontrol altına alınabilir. Sabırlı, tutarlı ve net yaklaşımlarla daha kolay aşılabilir. Yardıma ihtiyaç duyduğunuz noktada rehberlik servisimize danışabilirsiniz.

  • Çocuğum üstün yetenekli mi ?

    ÇOCUĞUM ÜSTÜN YETENEKLİ Mİ

    Üstün yetenek doğuştan getirilen bir özelliktir ve bu yeteneğe sahip olan çocuklar yaşamlarının erken dönemlerinden itibaren bazı ayırt edici özelliklere sahiptirler.

    Bir çocuğun üstün yetenekli olup olmadığının belirlenmesi, ona sunulacak çevresel faktörlerin ve eğitim olanaklarının belirlenmesi ve düzenlenmesi için önem taşımaktadır. Çünkü var olan üstün yetenekler işlenmediği ve geliştirilmediği taktirde sıradanlaşır, özelliğini kaybedebilir.

    Okul öncesi dönem özelliklerini ele aldığımızda, çocukların bazı davranışlarından, ilgi ve eğilimlerinden yola çıkarak üstün yetenekli olup olmadıkları ile ilgili bir fikre sahip olmak mümkün olabilmektedir.

    Okul öncesi dönemde çocuklarda görülebilen ve üstün yeteneğin habercisi olabilecek özellikler şunlardır:

    Erken çocukluk döneminde dil gelişiminin hızlı bir gelişim gösterir. Pek çok üstün yetenekli çocuk ilk doğum gününde cümle kurarak konuşabilir

    Üstün yetenekli çocuklar diğer çocukların ilgi duymadığı konulara, oyuncaklara ilgi duyarlar

    Çok fazla soru sorarlar ve sorularının geçiştirilmesinden hoşlanmaz, tatmin edici cevaplar beklerler

    Günlük yaşam içinde yaşıtlarının fark edemediği ayrıntıları yakalarlar

    Uzak ya da yakın geçmişle ilgili yetişkinlerin bile hatırlamakta zorluk yaşayabileceği detayları ve olayları hatırlarlar

    Dikkat süreleri uzundur. Özellikle yapmaktan keyif aldıkları ve başarı ile yapabildikleri konularda çalışmaktan çok hoşlanırlar

    Nesne, olay ve durumlar arasındaki ilişkileri fark etme ve anlama becerileri gelişmiştir

    Muhakeme yetenekleri iyi düzeydedir, sebep sonuç ilişkilerinin kurabilirler

    Soyut düşünmeyi gerektiren kavramları yaşıtlarına oranla daha iyi anlamlandırırlar

    Resim, müzik, dans gibi güzel sanatların her hangi bir dalında yetenekleri vardır.

    İlgi duydukları ve yoğunlaştıkları konular sık sık değişebilir. Bir süre dinazorlar ile ilgilenirken bir süre sonra arabalar ile ilgilenmeye başlayabilirler

    Kolay öğrenirler, çabuk kavrarlar

    Meraklıdırlar, sürekli araştırmak ve öğrenmek isterler

    Yaşıtlarına göre kelime hazineleri, kullandıkları kelimelerin özellikleri ve çeşitliliği fazladır.

    Hafızaları kuvvetlidir, ezber yetenekleri iyidir.

    Matematiksel işlemleri zihinden yapabilirler

    Genelleme yetenekleri iyidir. Bir konu ile ilgili bilgilerini yeri gelince başka bir konu için kullanabilirler

    Genellikle okul öncesi dönemde kendi kendilerine okuma yazmayı öğrenirler

    Yaşıtlarının pek ilgilenmediği siyaset, bilim vb konulara ilgi duyarlar

    Kendileri için yüksek hedefler belirlerler ve bu hedeflere ulaşmak için çaba gösterirler

    Bir çocuğun üstün yetenekli olarak ifade edilebilmesi için bu özelliklerden bir çoğunu taşıyor olması gerekir; ancak tüm bu özellikleri sergilemesi beklenmez. Çünkü çocuklarla ilgili her konuda olduğu gibi bu konuda da bireysel farklılıklar önemlidir. Her üstün yetenekli çocuk aynı alanlara ilgi duyma ya da aynı alanda üstün özellikler sergilemez.

    ÜSTÜN YETENEKLİ ÇOCUKLARIN SOSYAL DUYGUSAL ÖZELLİKLERİ

    Üstün yetenekli çocukların kendi dünyalarında yaşadıkları en zor durumlardan biri farklı olmak ya da başkaları tarafından farklı olarak algılanmaktır. Çünkü üstün yetenekli çocuklar sahip oldukları özelliklerin çok az insanda var olduğunu düşündükleri için, kendilerini normalleştiremez, normal gibi göremezler. Bu nedenle kendilerini yalnız hissederler.

    Üstün yetenekli çocukların sosyal duygusal gelişimlerine göz attığımızda şu özellikleri görebiliriz.

    Bağımsız olmayı tercih ederler

    Sosyal ortamlarda insiyatif sahibi olduklarını düşünürler

    Arkadaşları arasında popülerdirler

    Sosyal ortamlarda doğal süreç içerisinde kendiliklerinden liderlik üstlenirler

    İkna kabiliyetleri oldukça iyidir

    Otoriteden hoşlanmazlar, keyfi alınmış kararları kabul etmekte zorluk yaşarlar

    Yetişkinler ya da öğretmenleri onları her şeyi en ince ayrıntısına kadar açıklamak durumunda kalır, bunu talep ederler

    Espriden hoşlanırlar, mizah duyguları gelişmiştir

    Arkadaşları tarafından sosyal olarak kabul görmediklerini düşünürler

    Hayal dünyaları ve betimleme yetenekleri gelişmiştir

    Yaşıtları ile değil de kendilerinden büyükler ile bir arada olmaktan hoşlanırlar

    Düşüncelerini kabul ettirmek için inatçı ve ısrarcı davranırlar

    Haksızlığa tahammülleri yoktur. Başkalarının da kendilerinin de haklarını savunurlar

    Empati kurma becerileri akranlarına kıyasla daha gelişmiştir.

    Genelde sabırsız ve kaygılıdırlar

    Hayal kırıklığı yaşadıklarında bunu en üst düzeyde yaşarlar, etkilenme şekilleri ve süreleri fazladır

    Kendileri için sosyal anlamda rol model bulmakta zorlanırlar

    Resim çizme yetenekleri genelde iyidir

    Yaptıkları her işi en iyi şekilde yapmaya çalışırlar

    Duygu durumları inişli çıkışlı olabilir. Kısa bir zaman aralığı içinde ağlayıp, bir süre sonra hiçbirşey olmamış gibi mutlu olabilirler

  • Temizlik Hastalığı

    Temizlik Hastalığı

    Obsesif kompulsif bozukluklar sınıfında değerlendirilen HASTALIK HASTALĞI inatçı hastalıklardandır. Dönem dönem kontrol altına alınsa bile tekrar etme riski yüksektir. Sadece terapiler yeterli gelmeyebilir ancak hem ilaç hem terapi uygulanması birlikte daha verimli sonuç verebilir. Ailenin de desteği olması ve hastanın durumunu anlaması çok önemlidir.

    Her 100 kişiden ikisinde görülebilir. Dürtüsel bir temizlik arzusu ve temizledikçe bitmeyen kirliliklerin yarattığı sıkıntılar. Tabu bunun da çeşitleri var. Abdest almaya girip bir saatten önce çıkamayanlar. Banyoya girip köpük köpük yıkanan ve saatler sonra çıkabilen. Galip Derviş karakterindeki dedektifin kapı kolları ve kullanılmış eşyalara dokunamaması gibi aşırı titiz olanlar. Evin her köşesini temizleyip sonra eksik kalan kısımlarını bahane edip temizlik bezini alıp tekrar bir tur atanlar… İşte temizlik takıntısı olan belkide bunun bir hastalık olduğunu anlamak için uzun süre bu belirtilerle savaşarak yaşayanlar aslında “OKB”nin bir uzantısı olan “Temizlik Hastalığı”na yakalanmıştır.

    İnsan Nasıl Temizlik Hastalığına Yakalanır?

    Aşırı kaygılı mizaca sahip olanlar, şüpheci ve evhamlarından arınamayanlar başlarda masumca gibi görünen ortamı temizleme arzusu sürekli kendini tekrar ediyor ve artık kontrol edilemiyorsa ciddiye alınması gerekir. Neden böyle bir rahatsızlığa kapıldığını açıklayak somut bilgilere ulaşmak kolay değil. Kişilik yapıları ve genetik yatkınlıkları kişinin zorlandığı ve aşırı stresle mücadele ettiği bir dönemde hastalığa dönüşmüş olabilir.

    Ben Temizlik Hastası Mıyım?

    • Sürekli ellerini mi yıkıyorsun?

    • Evi çok sık mı temizliyorsun?

    • Eve misafir geldiğinde pislettiğini düşünüyor ve arkasından her şeyi temizleme ihtiyacı mı duyuyorsun?

    • Boş zamanlarının çoğu temizlik yaparak mı geçiyor?

    Eğer cevaplarınız “Evet” se, siz de bir temizlik hastasısınız.

    Ne Tür Zorlanmalar Bu Hastalığa Davetiye Çıkartır?

    Anne ve baba modelinden biri çok düzenli ve titiz, aşırı kuralcı ise bunun yanında biyolojik, psikolojik, çevresel faktörler bunu tetiklemiş olabilir. Bunun yanında, yakın bir tarihte yakınlarından birini kaybetmek, iflas etmiş olmak, boşanma veya bir travma da takıntılara sebep olmuş olabilir.

    Hayatını Nasıl Etkiler?

    Ev ortamına yakın aile bireyleri bile gelmek istemeyebilir. Çok istediği halde misafir geldiğinde kontrolsüz yaşadığı huzursuzluk onu mutsuz eder. Aslında kimseye zarar vermez en çok da kendisine zarar verir. Zamanla temizliğe ayırdığı zaman yetmez olur. Konsantrasyonu bozulur, iş performansı düşer. Evli ise çocuklarla geçinmekte zorluk çeker. Günün sonunda enerjisi tükenmiş ve bitkin düşmüş hisseder. Bel ağrıları kas ağrıları eksik olmak. Uzun sürmesi depresyon ve başka psikolojik rahatsızlıkların tetiklenmesine yol açar.

    Nasıl tedavi edilir?

    Hastalığın kendiliğinden geçmesini bekleyenler zaman kaybeder. 6 ay geçmiş olsa bile yardım almayan hastalarda genellikle iyileşme görülmez. Tedavi birkaç aşamada planlanır. Önce;

    Önce hasta durumu hakkında bilgilendirilir. Hastalığın ilerlemesini önlemek için alınması gereken tedbirler paylaşılır. Kimyasal yollarla hastalığın dürtüsel yönleri kontrol altına alınmaya çalışılır. Seçici serotonin geri alım inhibitörleri, antidepresan ilaçlar, bilişsel davranışçı terapi uygulamaları bunları kapsar. Hastalığın direncine ve kişinin kişilik yapısına uygun bir ilaç başlanır ve bir süre sonra da terapiler başlar. Bu rahatsızlıkları çok kısa süre içinde iyileştirmek mümkün görünmemektedir.

    Kişisel Tecrübelerim

    Bana gelen OKB hastalar genellikle pek çok tedavi görmüş ve bu süreçte uzun zaman kaybetmiş olduğunu gözlemliyorum. Hastanın moral durumu, tedavi olma arzusu, güven duygusu ve benimle uyuma geçme oranına göre tedaviye ne kadar sürede cevap vereceğini birkaç seansta anlayabilirim.

    Bilişsel davranışçı terapilerin yanı sıra hipnoterapi ve EMDR tekniklerinden yararlanıyorum.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Takıntı & Temizlik…

    Takıntı & Temizlik…

    Obsesif kompulsif bozukluklar sınıfında değerlendirilen “HASTALIK HASTALIĞI” inatçı hastalıklardandır. Dönem dönem kontrol altına alınsa bile tekrar etme riski yüksektir. Sadece terapiler yeterli gelmeyebilir ancak hem ilaç hem terapi uygulanması birlikte daha verimli sonuç verebilir. Ailenin de desteği olması ve hastanın durumunu anlaması çok önemlidir.

    TEMİZLİK HASTALIĞI

    Her 100 kişiden ikisinde görülebilir. Dürtüsel bir temizlik arzusu ve temizledikçe bitmeyen kirliliklerin yarattığı sıkıntılar. Tabi bunun da çeşitleri var. Abdest almaya girip bir saatten önce çıkamayanlar. Banyoya girip köpük köpük yıkanan ve saatler sonra çıkabilen. Galip Derviş karakterindeki dedektifin kapı kolları ve kullanılmış eşyalara dokunamaması gibi aşırı titiz olanlar. Evin her köşesini temizleyip sonra eksik kalan kısımlarını bahane edip temizlik bezini alıp tekrar bir tur atanlar…

    İşte temizlik takıntısı olan belkide bunun bir hastalık olduğunu anlamak için uzun süre bu belirtilerle savaşarak yaşayanlar aslında “OKB”nin bir uzantısı olan “Temizlik Hastalığı”na yakalanmıştır.

    İnsan Nasıl Temizlik Hastalığına Yakalanır?

    Aşırı kaygılı mizaca sahip olanlar, şüpheci ve evhamlarından arınamayanlar başlarda masumca gibi görünen ortamı temizleme arzusu sürekli kendini tekrar ediyor ve artık kontrol edilemiyorsa ciddiye alınması gerekir. Neden böyle bir rahatsızlığa kapıldığını açıklayak somut bilgilere ulaşmak kolay değil. Kişilik yapıları ve genetik yatkınlıkları kişinin zorlandığı ve aşırı stresle mücadele ettiği bir dönemde hastalığa dönüşmüş olabilir.

    Ben Temizlik Hastası Mıyım?

    • Sürekli ellerini mi yıkıyorsun?
    • Evi çok sık mı temizliyorsun?
    • Eve misafir geldiğinde pislettiğini düşünüyor ve arkasından her şeyi temizleme ihtiyacı mı duyuyorsun?
    • Boş zamanlarının çoğu temizlik yaparak mı geçiyor?

    Eğer cevaplarınız “Evet” se, siz de bir temizlik hastasısınız.

    Ne Tür Zorlanmalar Bu Hastalığa Davetiye Çıkartır?

    Anne ve baba modelinden biri çok düzenli ve titiz, aşırı kuralcı ise bunun yanında biyolojik, psikolojik, çevresel faktörler bunu tetiklemiş olabilir. Bunun yanında, yakın bir tarihte yakınlarından birini kaybetmek, iflas etmiş olmak, boşanma veya bir travma da takıntılara sebep olmuş olabilir.

    Hayatını Nasıl Etkiler?

    Ev ortamına yakın aile bireyleri bile gelmek istemeyebilir. Çok istediği halde misafir geldiğinde kontrolsüz yaşadığı huzursuzluk onu mutsuz eder. Aslında kimseye zarar vermez en çok da kendisine zarar verir. Zamanla temizliğe ayırdığı zaman yetmez olur. Konsantrasyonu bozulur, iş performansı düşer. Evli ise çocuklarla geçinmekte zorluk çeker. Günün sonunda enerjisi tükenmiş ve bitkin düşmüş hisseder. Bel ağrıları kas ağrıları eksik olmak. Uzun sürmesi depresyon ve başka psikolojik rahatsızlıkların tetiklenmesine yol açar.

    Nasıl tedavi edilir?

    Hastalığın kendiliğinden geçmesini bekleyenler zaman kaybeder. 6 ay geçmiş olsa bile yardım almayan hastalarda genellikle iyileşme görülmez. Tedavi birkaç aşamada planlanır. Önce; Önce hasta durumu hakkında bilgilendirilir. Hastalığın ilerlemesini önlemek için alınması gereken tedbirler paylaşılır. Kimyasal yollarla hastalığın dürtüsel yönleri kontrol altına alınmaya çalışılır. Seçici serotonin geri alım inhibitörleri, antidepresan ilaçlar, bilişsel davranışçı terapi uygulamaları bunları kapsar. Hastalığın direncine ve kişinin kişilik yapısına uygun bir ilaç başlanır ve bir süre sonra da terapiler başlar. Bu rahatsızlıkları çok kısa süre içinde iyileştirmek mümkün görünmemektedir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Çocuklarda Ölüm Kavramı ve Yas

    Çocuklarda Ölüm Kavramı ve Yas

    Çocukların Ölüm Kavramının Farkına Varışı:Çocuklarda kayıpla ilgili olarak uzmanlar iki konuda fikir birliği içindedirler.

    1) Tüm ayrılıklar koparılmak olarak değerlendirilir.

    2) Çocuğun ölen kişiyle geçirdiği süre ne kadar uzunsa, yas şekli yetişkinlerinkine o kadar benzer olur.

    Ölüm ve Dil Gelişimi: Yapılan araştırmalarda çocukların önemli bir kısmının ölüm sözcüğü hakkında düşünceleri olduğu gözlenmiştir. Çocukların hayat ile ilgili düşünceleri ise genelde hareketleri hayat işareti olarak gördükleri hareket etmeyen nesneleri cansız olarak nitelendirdikleri gözlemlenmiştir.

    Çocuğun Gözlemi ve Ölüm: Çocukların ilk yıllarından beri, hayvanlar, bitkiler ve çiçeklerin ölümü ile karşılaştıkları ve bu duruma reaksiyon gösterdikleri görülmüştür.

    ÖLÜME KARŞI TEPKİLER

    Ölüm olayına karşı tepkisini belirleyen şeyler, yaşı, içsel dayanıklılığı, ev ortamının güvenli olup olmadığı, ölen kişinin yakınlık derecesi, yetişkinlerin çocuğa verdikleri teselli şekli ve düzeyi, ve ölüm şeklidir.

    • 2 yaştan önce: çocuklarda nesne sürekliliği olmadığı için, bir şeyin eksikliğini hissederler. Ölüm uzun süreli bir yolculuk olarak algılanır. Çocuğun bu süreçten sonra eksik bir yaşantısı olacağı için çocuk ölen kişinin hayali imgesini yaşatmaya çalışır. Her ne kadar bilinçli bir süreç söz konusu olmasa da bakım veren kişiden ayrılık çocuklarda ayrılık anksiyetesini tetikler.
    • 3-5 yaş arasında: bu yaştaki çocuklar ölüm kavramını yaşamlarında fark ederler. Kuşların, böceklerin, bitkilerin öldüğü bilirler ancak bu ölümün bir geri dönüşü olduğunu zannederler. ^^Annem öldü biliyorum ama telefonda mı açmayacak^^ şeklinde beklentileri olabilir. Bu dönemdeki çocuk ölümü geçici bir durum olarak görür ve ölümle ilgili soyut düşünceleri anlamakta güçlük çeker. Diğer taraftan bu yaş fallik döneme tekabül ettiğinden oidepus ve elektra kompleksi sürecinde farklı sıkıntılar oluşabilir.
    5 ile 10 yaş arasında: Beş-dokuz yaş arasında çocuk, ölümün gerçek olduğunu kavrar ancak kendi başına gelebileceğini düşünmez. On yaşından sonra ölümün kendi başına da gelebileceğini ve evrensel bir olgu olduğunu kavramaya başlar. Tepkilerini daha çok oyunlarda ve arkadaş arasındaki davranışlarda sergilerler
    10-13 yaş arasında: ölümü anlarlar, kabul ederler ancak verdikleri yas tepkileri yetişkinlerinkinden farkıdır. Bitkilerin yada hayvanların ölümlerine tepki verirken, yakınlarının ölümüne tepki vermiyormuş gibi görünebilirler. Bunun nedeni bir hayvanın ölümüyle baş edebilirken, bir insanın ölümüyle yüzleşmek daha tehdit edicidir.
    Ergenler zamanlarının önemli bir bölümünü ölüm hakkında felsefe yaparak, düşünüp, hayal kurarak geçirebilirler. “Hayat nedir ? “ , “Ölüm nedir ? “, “Ben kimim ?” gibi sorulara yanıt ararlar. Ölümü büyüleyici bir durum olarak değerlendirebilir ve kendi cenaze törenlerini hayal ederek, kimlerin geleceğini, kendilerini ne kadar kötü hissedeceklerini, sağken ölene karşı daha iyi davranmaları gerektiğine ilişkin pişmanlık duyacaklarını düşünebilirler. Ölümü büyüleyici bir durum olarak değerlendirebilirler.2 yaşında erkek bir çocuğun annesini kaybetmesi durumunda; hayali bir anne imgesi yaratır, annenin yerine geçebilecek etkili birinin olmaması durumunda, sürekli olarak kadın arayan ancak sadık olamayan ve bu yüzden sık partner değiştiren biri olabilir. Yada tam tersi karşı cins ile bağımlı ilişkiler kuran ve genelde kendinden daha büyük kadınlara yönelen biri olabilir.

    3 yaşından ebeveyn kaybı yaşayan bir çocuk sevilmediğini düşünebilir ve ilerleyen yaşamında kişiler arası ilişkilerde sürekli olarak sevgi arayışında bulunabilir. Yada sevilemezlik şeması oluşturarak düşük benlik saygısına sahip biri olabilir.

    3-5 yaşındaki bir kız çocuk babasını kaybederse ilerleyen yaşantısında sürekli olarak özdeşleşebileceği güçlü bir baba modeline benzeyen erkekler arayan biri olabilir. Yada saldırgan ve gergin davranışlar sergileyen, rekabetten kaçınan biri olabilir

    ÇOCUKLARDA SIK GÖRÜLEN YAS TEPKİLERİ

    Kaygı: Sevilen birinin kaybı ile çocuklarda temel güven duygusu sarsılır, kendilerinin ve diğer sevdiklerinin başına bir şey gelebileceği düşüncesi ile kaygılanabilirler. Korku ve kaygı düşünceleri; okula gitmek istememe, evde tek başına olmak istememe, karanlıktan korkmak, isteğini diretmek vb. şekilde ortaya çıkabilir.

    Uykuya dalmada güçlük: Eğer ölümle ilgili güçlü anılar varsa, bunlar düşünmeye daha müsait akşam saatlerinde çocuğun aklına gelir. Bu durum çocuğun uykuya dalmasını geciktirebilir.

    Üzüntü ve Özlem: Yaşadığı travmatik olaydan sonra çocuk daha çok içine kapanabilir, çevresindekileri üzmemek için üzüntüsünü dışarı göstermeyebilir.

    Öfke ve Dışa Vurma: Çocuklar üzüntülerinin sonucunda, tekme atarak ya da çevrelerine zarar vererek tepki gösterebilirler. Sevdiği kişiyi aldığı için Tanrı’ya ya da ölüme kızabilir, kendilerini terk ettiği için ölen kişiye kızabilirler

    Suçluluk, kendini kınama ve utanç: Suçluluk tepkileri genellikle ölüm olayından önce yaptıkları ve düşündükleri ile ilgilidir.ÇOCUKLARIN YAS KONUSUNDA EĞİTİMİGenelde aileler çocuklarının ölümle ilgili eğitimlerini derece derece yükseltmeye çalışırlar; inkar, cennet hikayeleri ya da ölünün geri gelişi ve çocukların ölmeyeceği hayatın erken dönemlerinde çocukların yaşamlarına yerleştirilir. Kübler Roos cennet, Tanrı ve meleklerle ilgili peri masallarının çocukların kafasına sokulmasını kesinlikle reddeder. Ancak ölüm konusunda endişelenen çocuklarla yaptığı çalışmalarda o da inkara dayalı çalışmalar yapmıştır. Çocuklara “insanın ölüm anında “bir kelebek gibi” dönüşüm geçirerek ya da özgür hale gelerek” rahatlatıcı ve insanı çağırmakta olan bir geleceğe doğru yola çıktığını söylemektedir. Sandor Ferenchzi; “gerçeğin gücünün azaltılmasının, gerçeğe aldırmamayla kabul etmek arasında geçiş aşaması olduğunu söylemiştir”. Jerome Bruner “her konu, herhangi bir gelişim aşamasındaki her çocuğa entelektüel dürüstlükle etkin bir şekilde öğretilebilir” görüşünü kabul etmekte ve çocuğun ölüm kavramını gerçekçi bir şekilde derece derece anlayışına yardımcı olmaya çalışmıştır.

    • Çocuğa ölüm haberi sakin bir ortamda ve sevdiği yetişkinler tarafından verilmelidir.
    Çocuğun sorduğu sorulara mümkün olduğunda yaşına uygun kısa ve açık cevaplar verilmelidir. Ölmüş bir hayvan yada bitkiden yola çıkarak ölüm olgusu anlatılabilir.
    Uyku, yolculuk tanrı, cennet, melekler gibi kavramlar kullanılmamalıdır.
    Çocuğun yas tepkilerine saygı duyulmalı, cenaze törene vb ritüellerde çocuk da bulundurulmalı, örneğin tabuna dokunmasına yada ölüye bir hediye verilmesine izin verilmelidir.
    Çocuğun yaşamına dair kaygıları giderilmeli, başka insanların ölmeyeceği, ilerleyen süreçte yemek, harçlık, okul, ev yaşantısı gibi konuların aynen devam edeceği, nerde yaşamaya devam edeceği anlatılmalıdır.
    Duygularının farkına vardırılarak aynalama yapılmalıdır. Kendi başınızdan geçmiş ölüm olaylarında neleri merak ettiğinizi; ailedeki bu kayıpla ilgili olarak yaşadığınız duyguları paylaşın. Ama asla, “Metin olmalısın, ağlamamalısın, sen ağlarsan o da üzülür gibi” sözlerle, neler hissetmesi, neler hissetmemesi gerektiğini söylemeyin.
    Çocukta görülebilecek olası regresif yada saldırgan davranışların geçici olduğu göz önünde bulundurularak, anlayışlı davranılmalıdır. Ortalama yas sürecinin 6 ay kadar süreceği unutulmamalıdır.
    Ölen kişi ile ilgili olan eşyalar fotoğraflar vb ortada kalmaya devam etmelidir. Ancak gerekirse sayısı azaltılmalıdır.
    Çocuğu yasını resim, oyun vb etkinliklerle ifade edilmesine olanak sağlanmalıdır.
    Mümkün olduğunca hem çocuk hem de geri kalan bireyler normal gündelik yaşama devam etmelidir. Okul sosyal aktiviteler vb ne bir an önce dönülmeli hayatın devam ettiği hissettirilmelidir.
    Evden çok uzun süreliğine uzaklaşılmamalı, evde yaşamaya devam edilmelidir.
    Özellikle okul öncesi dönemde ki çocuklarda ölen kişiye karşı yapılmış bir davranışın yada bu kişiye dair düşünülmüş bir şeyin ölüme yol açtığı düşüncesi oluşabileceğinden ölüm durumunun kendisiyle ilgili bir şey olmadığı vurgulanmalı.
    Kimsenin kendisini bırakmayacağına, onu sevip bakacağına inanabilmesi için, şefkat ve ilginizi sık sık, çok açık bir biçimde gösterin.
    Sorularına yanıt vermiş olsanız bile o size tekrar tekrar sorabilir. Sabırlı davranın ve sorularını tekrar tekrar yanıtlayın. Bazen çocuğun sorularının cevaplanması kadar sormaya cesaret edemediği ancak sizin sezdiğiniz ihtiyaçları da önemli olabilir. Bunların hepsi için çocuğu tatmin edecek şekilde açıklama yapmaya dikkat edin.

    ÇOCUKLALA YAS SÜRECİNDE İLGİLENME

    Anne ve babalar için danışmanlık: Ebeveynlerin olayla yüzleşme aşamasını geçirebilmeleri ve çocukların gösterebileceği yas tepkileri hakkında bilgi edinmeleri, onların sorunlarına hazırlıklı olabilmeleri ve çocuklarla en iyi şekilde nasıl iletişim kuracakları yönünde yardım almaları gerekir.

    • Çocuklara ölüm haberinin verilmesi: Çocuğa ölüm haberinin anne-babasının ya da duygusal olarak yakın olan birinin vermesi gerekebilir. Çocuğa bu tür bir haber uygun bir zaman da verilmelidir. Çocuğun düşünmesi için zaman verilmeli ve soru bonbardımanına tutulmamalıdır.
    Çocukların törene katılması: Aileler genelde bu gibi durumlarda çocukları kendi dünyalarından uzak tutma eğilimindedirler. Ancak çocuklarda yas duygularını, hayaller yerine somut temellere dayandırmak ve törene katılmak isteyebilirler, onların ölümü inkar etmelerinin pekiştirilmemesi için, cenaze törenlerine katılmalarına izin verilmelidir ancak kesinlikle zorlanmamalıdırlar.

    • Uygun bir biçimde hazırlama: Eğer çocuk ölüyü görmek isterse, çocuk içeri alınmadan önce bir yetişkinin önce içeri girerek ölen kişinin her zamankinden nasıl farklı göründüğünü çocuğa anlatmak gerekmektedir.

    • Güvenilir bir yetişkin arkadaşlığı: Tören sırasında çocuğa güvendiği bir yetişkin arkadaşı eşlik etmelidir.

    • Yasın somut ifadesi: Çocuklar yaslarını somut olarak ifade etmeye ihtiyaç duyar. Bu tür bir istekleri olduğu fark edildiğinde, tabutun üstüne bir şey (mektup, resim, çiçek vb.) bırakması konusunda teşvik onları rahatlatabilir.

    Gerek yetişkinlerin gerekse de çocuğun bu süreci en az örselenmeyle ve sağlıklı bir şekilde geçirmesi için psikologlardan destek alın.

  • Çocuğunuza nasıl ceza vermelisiniz ?

    CEZA
    Cezanın çocuk psikolojisindeki yeri ve olması gereken biçimi, ebeveynlerce en doğru şekilde anlaşılmalıdır. Çünkü, çocuklarına güzel bir şekilde eğitim vermek, onları hayata iyi bir şekilde hazırlamak bütün anne babaların temel hedeflerindedir.
    Ceza terimi, olumsuz bir itici uyarıcının, bir davranımın yapılmasından sonra ona bağlı olarak uygulanması olayına verilen teknik bir isimdir.
    Ceza, istenmedik davranımları bastırma tekniklerinden biridir.Davranış dağarcığına bir şey katmaz, fakat davranış dağarcığındaki bir davranışın bastırılmasını sağlayabilir.
    Bu anlamıyla ceza, yeni bir davranış öğrenmeyi değil, ,istenmedik bir davranışı yapmamayı öğretir.
    Ceza iki şekilde uygulanır.
    • Davranış itici bir uyarıcı ile sonuçlandırılır.(mesela bir tokat gibi)
    Bu ceza, diğer yöntemler işe yaramadığında en son çare olarak kullanılabilir. Bu yöntem, çocuk diğer çocukları ısırdığında, vurduğunda ya da buna benzer durumlarda kullanılabilir. Çocuk önce bir kez ikaz edilir, eğer aynı davranışı sürdürürse, ona önceden belirlenmiş bir odaya ya da odanın bir köşesine gitmesi, orada bir süre, genellikle de bir sandalyede sessiz bir biçimde beklemesi söylenir. Eğer oraya gitmemekte direnirse, kucaklanarak oraya götürülür ve bir süre orada kalması sağlanır. Bu cezanın neden verildiği birkaç cümle ile ona anlatılmalıdır. Çocuğun bekletildiği oda ya da yer çocuk açısından herhangi bir tehlike içermemelidir.
    Çocuğun orada bekleme süresi kabaca her yaş için 1 dakika olarak belirlenir (Örneğin, 4 yaşında bir çocuk için 4 dakika gibi). Eğer ceza süresi çok uzun tutulursa, çocuk neden oraya konulduğunu bir süre sonra unutacaktır.
    Ceza süresi için saat kurulur, saat çaldığında çocuğa cezasının bittiği söylenir. Çocuk bu süreyi uslu bir biçimde tamamlarsa, sevecen bir biçimde kucaklanır ve “Tatlım, cezalı olduğun için orada kalmak zorundaydın.” gibi sözler söylenir ve olay orada kapanır. Bu durumu çocuk ile tartışmak gerekirse en az birkaç dakika geçmesi beklenmelidir. Eğer ceza süresi içinde çocuk gene bağırır çağırır ve olayı protesto ederse, saat yeniden kurulur ve süre baştan başlatılır. Bu yöntemle, genellikle 2 hafta içinde çocuk uyum sağlamayı öğrenecektir.
    • Davranış ödülün ortamdan kaldırılması ile sonuçlanır.(sokağa çıkma yasağı gibi..)
    Mantıklı bir sonuç çıkarmak her zaman mümkün olmayabilir. Çocuk ebeveyni dinlememekte ısrar ediyorsa, çocuğa çok istediği başka bir şeyin kısıtlanacağı söylenebilir. Ancak bu yöntem uygulanırken bazı noktalara dikkat edilmelidir: Beslenme gibi çocuğun gerçekten gereksinimi olan şeyler kısıtlanmamalıdır. Bu yöntemin etkili olabilmesi için kısıtlanacak şey çocuğun gerçekten çok istediği bir şey olmalıdır.
    Ebeveyn söylediği şeyi gerçekten yapmalıdır. Örneğin, davranışını düzeltmediği sürece çocuğa dondurma yiyemeyeceği söylenmiş, fakat herhangi olumlu bir gelişme olmadığı halde, anne ya da baba onun gönlünü almak için biraz sonra dondurma almışsa, bu yöntem doğaldır ki işlemeyecektir.
    Ancak ceza ile davranışları kontrol etmenin önemli sakıncaları vardır..Şöyle ki;
    • Ceza çoğu kez itici uyarıcının (dayak, hakaret, yasaklama gibi) kullanılmasını gerekli kılabilir.?İtici uyarıcıların kullanılması da birey de saldırganlık, korku, kin, nefret gibi duyguların oluşumuna zemin hazırlar.Ayrıca cezanın etkili olabilmesi için itici uyarıcının şiddeti gün geçtikçe artırılır..
    Örneğin..sıkça yapılan hatalardan biri sudur: çocuğun belirli bir davranışını kontrol etmek isteyen anne veya baba, dövme, bağırma gibi şiddet dolu itici uyarıcılar kullanırsa, bunlar başlangıçta etkili olmuş olsa bile zamanla çocuğun bu uyarıcılara alıştığı görülür. Ve ebeveynler dozu artırmak gibi kısır bir döngü içine girer.
    • Cezalandırılan davranışlar, bireye belirli sonuçlar sağlayan öğrenilmiş davranışlardır.
    • Ceza ile bir davranış bastırılmaya çalışılırken, bir başka istenmedik davranış ortaya çıkabilir.
    Örneğin.. çok sevdiğimiz vazoyu kiran çocuğumuzu cezalandırıyorsak, bu davranışımızla çocuğumuza yalan söyleme davranışı kazandırabiliriz. Çocuk cezadan kaçmak için yalan söyleyecektir.
    • Ceza etkili olduğunda, ceza veren kişinin davranışlarını ödüllenici bir nitelik kazanabilir. Bunun doğal sonucunda, ceza veren kişi, dikkatini, istendik davranışların kazandırılmasına yoğunlaştıracağı yerde, zamanla, yalnızca istenmedik davranışların bastırılmasına yoğunlaştırabilir.
    Örneğin…bir öğretmen cezanın olumsuz yönüne yakalanabilir ve zamanının büyük bir bölümünü öğrencilere istendik davranışları kazandırmak yerine ceza vermek ve uygulamakla geçirebilir.
    BU NEDENLE CEZA, ELDEKİ TÜM OLANAKLAR DENENDİKTEN SONRA ÖNCELİKLE İSTENMEDİK DAVRANIŞLARIN BASTIRILMASININ KAÇINILMAZ OLDUĞU DURUMLARDA KULLANILABİLECEK BİR SİSTEM OLARAK DÜŞÜNÜLMELİDİR.
    Terbiye etmek denilince pek çok kişinin aklına hemen cezalandırma gelir. “Dayak cennetten çıkmadır” ya da ” Kızını dövmeyen dizini döver” gibi atasözleri, ülkemizde cezalandırmanın çocuk eğitiminin bir parçası olarak asırlarca kullanıldığının bir kanıtı olarak dilimizde yer etmiştir. Terbiye etmek ve cezalandırmak birbirinden çok farklı kavramlardır. Terbiye, çocuğa olumlu davranışların, kendini nasıl kontrol etmesi gerektiğinin öğretildiği ve içinde ödüllendirmenin de yer aldığı bir sistemdir. Cezalandırma ise daha negatif bir anlam taşır; çocuğun yaptığı ya da yapmadığı bir davranışın arkasından gelen bir sonuçtur. “Terbiye etmek” bizim geleneklerimizde genellikle cezayı çağrıştırdığından, “eğitmek” kavramının kullanılması daha yerinde olacaktır. Çocuk yalnızca yanlış yaptığı zamanlarda değil, diğer zamanlarda da davranışları konusunda eğitilmelidir. Hatalı davrandıkları zaman çocuklara kızma ve azarlama yerine, olumlu davrandıklarında yüreklendirme ve takdir etme, onların yanlış davranışlarını daha kolay değiştirmelerini sağlayacaktır. Çocuklar kendilerine değer verildiğini gördükçe kendilerini daha iyi hissedecek, çevredekileri daha fazla dinlemeye gayret edecektir

  • Çift Terapisi

    Çift Terapisi

    İlişkileri araştıran verilere baktığımızda, çiftlerin içine düştükleri problemi sürece bırakarak çözmeyi düşündüklerini gösteriyor ve bu süreç 6 yıl geçmesine sebep oluyor. Bu sürenin sonunda çiftlerin %70’i boşanma sürecine giriyor ancak mutlu bir evlilik anlayışlarını kaybettikleri gibi mutlu bir boşanma sonucuna da gidemiyorlar.
    Problemli bir ilişki yoktur. Problem haline gelip içinden çıkılamayan ilişkiler vardır. Siz de böyle bir sürece girdiğinizi düşünüyorsanız, geç kalmadan destek alın…

    ÇİFT TERAPİSİ

    Doğanın yasası gereği herhangi bir şeyin tek taraflı bir kusurdan dolayı yanlış gitmesi ihtimali oldukça düşüktür. Bu nedenle ilişkilerde yaşanan sorunlarda da genelde iki tarafın da öyle ya da böyle görmekte zorlandıkları önemli noktalar, yakalamakta zorlandıkları bakış açıları mevcuttur. İster uzun yıllardır birlikte olduğunuz eşinizle, ister yeni hayat arkadaşınızla olsun çözmekte zorlandığınız sorunlarınız varsa ve ilişkinizi kurtarmakta kişisel çabalarınızın faydasız kaldığını düşünüyorsanız çift terapisi başvurabileceğiniz en bilimsel ve etkili yöntemdir. Temel olarak ilişkiye zarar veren nedenlerin tarafsız bir gözle ortaya konulmasına ve bu nedenlerin taraflardan ikisinin de emeği ve katkısıyla ortadan kaldırılmasına ya da sağlıklı bir paylaşımla yer değiştirmesine dayanan çift terapileri günümüzde tüm dünyada saygın psikologlar tarafından uygulanmaktadır.

    İnsan yapısı gereğince kendi hatalarını görmezden gelmeye ve onları başkalarına atfetmeye meyillidir. Bu insanın kişisel zayıflığından değil; aksine kendine olan sevgi ve güvenini korumaya yarayan savunma mekanizmasından kaynaklanır. Ancak olaylara tek taraflı bakmak özellikle ikili ilişkilerde zamanla yıpranmalara yol açar. Çift ve evlilik terapileri de bu yıpranmaların ilişkiye ve aile birliğine fazlaca zarar vermeden tespit edilip onarılmasını amaçlar. Terapinin yöntemi psikoloğun çifti karşısına alıp tek tek neleri yapıp yapmamaları gerektiğini madde madde açıklamasından çok çifti oluşturan bireylerin uzmanın yol göstermesiyle birbirlerini neden sevdiklerini, birbirlerine dair rahatsız oldukları yönleri, ilişkilerinin güçlü ve zayıf yanlarını; kısacası kendilerini ve ilişkilerini bilinçaltının da desteğiyle anlayarak tekrar sağlıklı ve huzurlu bir ilişkiye kavuşma yolunsa adım adım ilerlemeleridir.

    İkili ilişkilerde kişilerin göremedikleri detayları ortaya çıkarmaya ve mutlu bir ilişkinin tesis edilmesine yarayan çift terapilerinde en önemli nokta terapiye katılan iki tarafın da kendi yanlışlarını görmek, karşılarındaki kişiyi yanlışlarından dolayı affetmek, onu dinlemek ve aşklarını yeniden canlandırmak konusunda istekli olması şarttır. Çift terapisi uygulaması için İstanbul-Ankara-Adana-Antalya-Bursa-Konya İllerinden birinde yaşıyorsanız Çift terapisi seanslarımıza katılarak olumlu gelişmeleri gözlemleyebilirsiniz.

    Merkezimizde uygulanan hem çift, hem de evlilik terapisi programları çerçevesinde çift olarak ve bireysel yapılan görüşmelerin yanı sıra hipnoz, hipnoterapi ve telkin gibi bilimsel etkinliği bugün geniş kabul gören yöntemler kombine olarak uygulanmaktadır. Terapinin ne sıklıkta ve ne süre boyunca gerçekleşeceği ilk birkaç seans içinde mevcut sorunların saptanmasıyla netleşmektedir.

    Çift-Evlilik Terapisi Konusunda En Çok Sorulan 5 Soru

    1-Eşim Terapiye Gelmeyi Kabul Etmiyor Ne Yapabilirim?

    Genellikle kadınlar erkeklere kıyasla daha çok gelişime açık olurlar. Bu durumda direnenler çoğunlukla erkeklerden çıkar. Kişiler kendi paradigmaları çerçevesinde ilişkiye değer katamadığı hatta ilişkiyi değersizleştirdikleri için bir terapiste ihtiyaç duyarlar. Sizin çabalarınıza olumlu bakıyor ancak bir terapiste gelmiyorsa yalnız gitmek istediğinizi görüşmeye girmese bile yanında olmasını isteyin. Buna da direniyorsa siz başlayabilirsiniz. Belki zamanla sizdeki değişimden etkilenerek katılabilir.

    2-Boşanmak Üzereyim Yine De İşe Yarar Mı?

    Eğer işlemleri başlatmış ve diyaloğu tamamen koparmışsanız böyle bir arayışın da katkısı olmayacaktır. Ancak taraflardan birinin olumlu bakması halinde diğer tarafın bu sürece nasıl bakacağı önemli. İkiniz birlikte gelmeye karar verirseniz boşanma arefesinde olsanız bile bu süreç her halukarda size iyi gelecektir.

    3-Eşimin Beni Aldattığını Biliyorum Yine De Terapi Almalı mıyım?

    Neden aldattığını anlayabilmek ve bu ilişkiyi sürdürmek istiyorsanız cevabı “Evet” Olacaktır.

    4-Evli Değiliz Yine De Çift Terapisi Almak İstiyoruz?

    Çift terapisi sadece evli çiftlere yapılmaz, evliliği düşünen, beraber yaşayan veya birbirlerini daha iyi anlamaya çalışan çiftler de bu terapiye katılabilirler.

    5- Kaç seans gelmeliyiz?

    Şu kadar seans gelmelisiniz diye bir şartımız yok. Tek seansta bile önemli ölçüde verimli olurken ihtiyacınıza ve imkanlarınıza göre bunu 8-10 seans sürdürebilirsiniz.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Çalışan anneler dikkat

    Çalışan Anneler

    Çocuklarını çalışarak büyüten anneler bunun yaşamlarındaki en zor şey olduğunu söylerler. Çalışan annelerin bir bölümü ekonomik yetersizlikler nedeniyle çalışmak zorunda oldukları, diğer bir bölümü ise ekonomik bağımsızlıklarını kaybetmemek veya mesleklerinden uzak kalmamak için çalışır. Her iki koşulda da çalışan annelerin en önemli sorunları aşağıdaki şekilde gruplandırılabilir;

    1. Çocuk bakıcısı arayışı,
    2. Aşırı sorumluluk yüklenme, zihinsel ve bedensel yorgunluk,
    3. Suçluluk duygusu.

    a. ÇOCUK BAKICISI ARAYIŞI

    Çocuğunuza kimin bakacağına doğumdan önce anne ve baba birlikte karar verin.

    Çocuğunuza bakmasına karar verdiğiniz kişi bir akraba ise:

    Bu kişinin çocuğunuza bakmaya gerçekten gönüllü ve uygun olduğundan emin olun,

    Bu kişiden çocuğunuza mümkünse kendi evinizde bakılmasını isteyin,

    Çocuğunuzun geceleri ve hafta sonları sizinle kalmasını sağlayın,

    Bu kişiye çocuğunuzun bakımı ve eğitimi ile ilgili tüm beklentilerinizi açık bir şekilde ve anne-baba biraradayken bildirin.

    Çocuğunuza bakmasına karar verdiğiniz kişi bir çocuk bakıcısı ise,

    Bu kişinin çocuk bakıcılığı için gerçekten yeterli ve uygun olduğundan emin olun,

    Bu kişiden çocuğunuza kendi evinizde bakılmasını isteyin,

    Evinizde yatılı kalarak çocuğunuza bakmasını talep etmeyin,

    Bakıcının çalışma düzenini ve iş tanımını önceden belirleyin, çocuğunuzun bakımı ve eğitimi ile ilgili tüm beklentilerinizle birlikte açık bir şekilde ve anne-baba biraradayken bu kişiye bildirin,

    Yeterli bir süre çocuğunuza bu kişiyle birlikte bakın ve çalışmaya başlamadan önce aşamalı olarak günün belirli saatlerinde evden uzaklaşarak çocuğunuzu bu uzun süreli ayrılığa yavaş yavaş alıştırın.

    Çocuğunuza bakıcı ararken şunlara dikkat edin;

    Bakıcıda aradığınız özellikleri önceden sıralayın ve önceliklerinizi belirleyin (tıpatıp beklentilerinize uygun biri karşınıza çıkmayabilir),

    Bakıcıyı mümkünse evinde ziyaret edin, çocuklarıyla ilişkisini gözlemleyin,

    Referanslarıyla ve komşularıyla görüşün, gerekli belgeleri temin edin.

    Çocuğunuza bakıcı ararken şu özelliklere sahip olmasına dikkat edin;

    Temiz, düzenli ve dürüst olmasına,

    Aile yaşantısının düzenli olmasına,

    Dakik ve elinin çabuk olmasına,

    Sevecen ve güleryüzlü olmasına,

    Esnek ve hoşgörülü olmasına, katı-kuralcı olmamasına,

    Yeniliğe ve değişime açık olmasına, sabit fikirli olmamasına,

    Sorumluluk ve insiyatif sahibi olmasına,

    İletişim becerisinin olmasına,

    Yaş ve kişilik olarak bakılacak çocuğun annesine benzemesine,

    Sabırlı olmasına,

    Eğitimli, kendini yetiştirmiş ve bilinçli olmasına,

    Çocuğu ya da işe devamını etkileyecek bir rahatsızlığının olmamasına,

    Sigara içmemesine.

    b. AŞIRI SORUMLULUK YÜKLENME, ZİHİNSEL VE BEDENSEL YORGUNLUK

    Çalışan annenin en önemli sorunu aşırı sorumluluk yüklenmesi ve yorgunluktur; çünkü bu sorun annelere çözümsüz ve başa çıkılamaz gibi görünür. Alışıldık bir düzen vardır; evde ve işte yapılacaklar zaten belirlidir, şimdi hepsine geceyi gündüze katan bir bebek eklenmiştir ve gün 24 saattir, dolayısıyla yorgunluk kaçınılmazdır. Böyle değerlendirince, gerçekten de çalışan anne için yapılacak pek birşey yok gibi görünüyor. Oysa ki, durum hiç de öyle umutsuz değil, çalışan anneler iş listelerini pekala hafifletebilirler;

    Gerek evde gerekse işte, yükünüzün arttığı dönemlerde bir süre yalnızca acil ve önemli olan işlerinizle ilgilenin

    Bazı işleri başkalarına devretmeyi deneyin, işyerinde iş arkadaşlarınızdan; evde ise eşinizden, varsa diğer çocuklarınızdan veya yakınlarınızdan yardım isteyin. Çocuğunuz yokken evinizle, kadın olduğunuz için eşinizden daha çok ilgilenmiş olabilirsiniz, bu aynı düzenin devam edeceği anlamına gelmez.
    Eşiniz yeni doğan bebeğinizi emziremez belki ama, bugüne kadar hep sizin hazırladığınız akşam yemeğini hazırlayabilir. Aile içinde yapılabilecek ufak düzenlemeler size kısacık da olsa rahat bir nefes alma olanağı sağlayacaktır.

    Yükünüzün çok arttığını hissettiğiniz yerde bazı alışkanlıklarınızdan tamamen vazgeçin, bunun için kendinize önceden “vazgeçilebilirler listesi” bile hazırlayabilirsiniz. Örneğin, ev işleri için düzenli bir yardımcı alamıyorsunuz ve iki haftada bir mutlaka mutfağın dolaplarının temizlenmesini gerekli buluyorsunuz ve artık buna ayıracak zamanınız yok. Eşiniz hayatta yapmaz böyle bir işi, anneniz çok yaşlı, akadaşınıza böyle bir şeyi teklif etmeyi düşünemezsiniz bile… O zaman bu alışkanlığınızdan vazgeçin ya da bu düşüncenizi terkedin; iki haftada bir mutlaka mutfağının dolaplarının silinmesini gerekli bulan bir kadın değilsiniz artık. Mutfak dolapları bekleyebilir, arkadaşlarınız bekleyebilir, müşteriler ve hatta müdürünüz bile bekleyebilir, ama çocuğunuz bekleyemez. İnsan yaşamında pek çok şeyden istifa edebilir herhalde, ancak annelikten istifa edemez.

    c. SUÇLULUK DUYGUSU

    Dozu değişmekle birlikte hemen her çalışan annenin yaşadığı bir duygudur suçluluk. Bu duyguyu hafifletmek için şöyle düşünebilirsiniz;

    – çalışmak zorundayım (çocuğum için para kazanmam gerekiyor)

    – çalışmayı seviyorum (çocuğum mutlu bir anneyi hakediyor)

    Çalışan annelerin çoğu (ekonomik zorunluluklar nedeniyle doğumdan sonra işe başlayanlar dışında) çocuk sahibi olmadan önce de, çalışan kadınlardır. Önceden çalışma hayatı olan, üretken bir kadının uzun süre evde oturması, mesleki kaygılar, sosyal ve duygusal tatminsizlikler doğurur. Oysa her çocuk mutlu, üretken, kendisiyle barışık bir anneyi, kendisi için işini terketmiş, saçını süpürge etmiş bir anneye tercih eder. Unutmayın ki çocuğunuz sizin aynanızdır; siz mutluysanız o da mutlu olur, siz kaygılıysanız o da kaygılıdır, siz hayatla hep kavga ederseniz o da kavga eder.

    İşlerinizi planlı yaparak, hiçbir şey için çocuğunuza ayırdığınız zamandan çalmayarak ve bu zamanı en verimli şekilde değerlendirerek suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışın. Hafta sonu onunla baş başa yapacağınız bir doğa gezisi, haftanın 5 günü sabahtan akşama kadar onunla birlikte olup hiçbir şey paylaşmamaktan çok daha iyidir. Çocuğunuzla birlikte olduğunuz süre değil, bu süreyi nasıl değerlendirdiğiniz önemlidir. Bu sürenin azlığına ya da çokluğuna değil, çocuğunuzla kurduğunuz ilişkinin kalitesine ve bunu geliştirmeye odaklanmaya çalışın.

    Suçluluk duygusundan kurtulmaya çalışırken pratikte sizi zorlayan durumlarla karşılaşırsınız, bunların üzerinde çok fazla durmamaya gayret edin. Örneğin; çocuğunuzu kreşe veya bakıcı annesine bırakıp işe giderken ilk zamanlar arkanızdan bir süre ağlayacaktır, bu çok doğaldır.*Çocuğunuz bazen size bir yabancı gibi davranacaktır, babaannesine daha düşkün olacaktır veya bakıcı annesine “anne” diyecektir. Bunlar kuşkusuz her anneyi üzer ve suçluluk duygusunu artırır. Bu gibi durumları çocuğunuza bakan kişiye atfetmemeye çalışın, hatta çocuğunuz kendisine bakan kişiyi bu kadar sevdiği için sevinin. Bu durumları çocuğunuzun size verdiği bir mesaj olarak da algılayabilirsiniz; onunla daha çok birlikte olun ve oynayın.*2

    Unutmayın,
    çalışan bir annenin çocuğu olmak hayatta insana kaybettirdiklerinden çok daha fazla şey kazandırır.


    *Haftalarca süren ağlamalar ve bunlara eşlik eden başka sorunlar varsa, mutlaka bir uzmana başvurun.

    *2Annenin herhangi bir sebeple çocuğuna karşı ilgisiz olduğu durumlar burada söz edilenin dışındadır ve bunlar ayrıca ele alınmalıdır.