Etiket: Süre

  • İnfertilite(Kısırlık)

    İnfertilite(Kısırlık)

    İnfertilite(Kısırlık) Tanı ve Tedavi Sürecinin Yaşamınızda Etkilediği Alanlar

    İnfertilite(kısırlık) bir yıl veya daha uzun süre korunmasız cinsel ilişki sonucunda gebeliğin oluşmaması olarak tanımlanır.İnfertilite çocuk sahibi olamamakla açıklanan, bir yaşam krizi olarakta tanımlanabilir. İnfertilite sürecinin uzun ve karmaşık bir süreç olabildiği; tıbbi boyutunun yanı sıra; ilişkisel, kültürel, sosyal ve psikolojik olarak da pek çok farklı boyutlarının olabildiği görülmüştür.İnfertilite tanı ve tedavisi; sadece bir kadın ya da erkeği bireysel olarak değil; çift olarak ilişkilerini ve işlevselliklerini de etkilemektedir.
    Ne zaman çocuk sahibi olacakları ile ilgili sorularla karşı karşıya kalmak; aile büyüklerinin torun sahibi olmaya dair istekleri, etrafta çocuk sahibi görece mutlu ailelerin bulunması diğerlerinden uzaklaşmayı ve böylelikle yalnız kalınan bir süreci bereberinde getirebilir. Çevredeki kişilerin çocuk sahibi olunamamasına ilişkin yorumları, tutum ve davranışları; çiftler üzerinde sosyal olarak damgalanmaya sebep olabilir. Böylelikle çiftler ne yaşadıklarını açıkça paylaşmaktan kaçınır bir hale gelebilirler. Bu nedenle; çiftlerde yüksek oranda stres ve anksiyete gözlenebilir.
    Çiftlerden biri diğerine oranla tedavi için harekete geçme, konuyla ilgili daha fazla konuşma, doktora gitme vs. gibi konulara karşı daha fazla eğilimli ise bu çift ilişkisinde baskı oluşturabilir. Çocuk sahibi olamamanın çiftlerden birine dayalı olarak ortaya çıktığı tespit edilmişse, tanıyı alan birey eşi tarafından terk edileceği endişesi yaşayabilir yada anne- baba olmayı kendisinin engellediği düşüncesiyle suçluluk hissedebilir. Çiftlerin cinselliğe yükledikleri anlam değişebilir ve zamanla sadece ‘tedavi için cinsellik’ gibi bir anlama dönüşebilir;gelecekte birlikte devam edip etmemeye yönelik bir yol ayrımıyla karşı karşıya kalabilirler. İnfertilite çiftlerin hayatına fiziksel, psikolojik, sosyal ve maddi boyutlarda etki ederek pek çok alanda kayba sebep olabilir. Umutsuzluk ve çaresizlik gibi duyguları içerisinde barındırarak birey ya da çiftlerin aileye katılacak bir çocuğa dair hayallerini yitirmelerine sebep olabilmekte ve bir yas süreci başlatabilmektedir. Birey ya da çifte dair geçmişte çözümlenmemiş duygusal konular tetiklenebilmekte; bireyin benlik saygısına ve kimliğine zarar veren bir süreci başlatabilmektedir.Duygularını susturma, yokmuş gibi davranma; bunları takiben yeme ve uyku düzeninde bozulma, konsantrasyon güçlükleri gözlenebilir.Bu aşamada çiftlerden her ikisi de çaresizliğe ve kontrol kaybına bir cevap olarak ani öfke patlamaları, ağlama nöbetleri ve duygusal dalgalanmalar yaşayabilirler.
    Tedavi prosedürünün gerekliliklerini izleme zorunluluğu iş hayatında zaman konusunda sıkıntılara sebep olabilmekte ve iş saatlerinde esneklik gerektirebilmektedir. Bireyler için çalışma ortamında bebek bekleyen arkadaşlarının olması da zorlayıcı olabilmektedir.
    Ekonomik kaynakları tedavi için kullanma; diğer alanlardaki harcamalara sınırlandırmalar getirme de bir diğer stres alanını oluşturabilir.
    Bazı kişiler dualarının karşlılıksız kaldığı ya da geçmişlerine yönelik anlamlı bir açıklama bulma arayışına girerek, cezalandırmayı gerektirecek hatalı davranışları düşünmeye yönelebilmekte yaptıkları şeyler nedeniyle cezalandırıldıkları şeklinde dini ya da spiritüel alanlarda kriz yaşayabilmektedir.

    İnfertilite Tanı ve Tedavi Sürecinde Psikososyal Destek

    İnfertilite tanısı ve tedavi sürecinin pek çok alana etkisi göz önünde bulundurulduğunda çift için zorlayıcı bir deneyime dönüşebildiği görülmektedir.İnfertilite tanısı çiftlerden sadece birine konmuş olsa dahi bu çiftlerin her ikisininde üstlenmesi ve birlikte götürmesi gereken bir süreçtir. Bu noktada tıbbi tedaviye ek olarak çiftin psikolojik destek alması; çiftin çocuk sahibi olamamayı nasıl tanımladıkları, alternatif bir tedavi yöntemine birey ve çift olarak nasıl baktıkları, karar süreçleri, bu durumun çift olarak ilişkilerine ne şekilde yansıdığına ilişkin değerlendirmelerin yapılabilmesinin yanı sıra; tanı ve tedavi sürecinin beraberinde getirdiği stresle baş etmede ve tedavi sürecinde psikolojik olarak dayanıklılıklarını arttırmada önemli bir yerde duracaktır. Bununla birlikte güvenilir kaynaklardan süreçle ilgili bilgi almak; bununla ilgili eğitim ve seminerlere katılmak sürece dair belirsizlik algısını azaltacak; benzer deneyimi yaşayan çiftlerle birarada olmak sosyal izolasyonu kırmaya yardımcı olacaktır.

  • İnsan neden ayrılık acısı çeker?

    İnsan neden ayrılık acısı çeker?

     Günümüz dünyasında belki de teknolojinin de etkisiyle her şey artık daha da hızlı. Buna duygusal ilişkilerde dahil. Artık insanlar daha hızlı tanışıyor, ilişkileri daha hızlı yaşayıp tüketiyor ve bir mesaj ile daha hızlı ayrılıyor. Kadın erkek ilişkileri duygusal açıdan yoğunluğu fazla olan ilişkilerdir. Bu nedenle kişilerin ilişki sırasında çok daha dikkatli davranmaları gerekir.Bazen taraflardan birisi beraber yürünen bu yoldan kendi tercihi doğrultusunda ayrılmak ister.Bu durum  karşı tarafta yıkım yaratabilir. İlişkinin akıbeti önceden belli olsun ya da olmasın, terk edilen taraf olmak terk eden taraf olmaktan çoğunlukla daha yaralayıcıdır.
    Ayrılık acısı çeken ve psikologa gelen kişi zor durumdadır, depresyon semptomları gösterir. Yaşanan ayrılık dolayısıyla bu durumu normaldir ve üzüntü normal olmakla beraber en fazla 6 ay içinde giderek azalır. Üzüntü duymak yaşanan ayrılığa  karşı doğal bir tepkidir. Bu insanların ihtiyacı olan en temel şey dinlenilmektir. Etrafınızda bu durumu yaşayan biri varsa onu yargılamadan dinleyin ve ona aynalama yapın. Aynalama yapmak demek, basit anlatımıyla çok üzülen arkadaşınıza ” Şu an bir ayrılık yaşadıgın için çok üzgünsün-üzgün görünüyorsun” demektir. Yani kişinin duygusunu ayna tutar gibi ona geri bildirmek, fakat bunu yaparken öznel yorumunuzu katmamaktır. Burada dikkat edilecek bir diğer şey; kişi gerçekten yogun ayrılık acısı mı çekiyor, yoksa ikincil kazanç sağladığı için acısını abartıyor mu? Gerçek acı çeken duygu yoğunluğu yaşarken veya ağlarken sizinle ilgilenmez, kendi canının derdindedir. İkincil kazanç için acısını abartan birey ise acısını yaşarken çoğunlukla sizin tepkilerinizle ilgilenir, bir gözü sürekli sizdedir. Peki neden? Çünkü kişi hep bu şekilde değer görmüştür. Ağlarken,üzülürken onunla ilgilenenler sayesinde kendini değerli hissetmiştir.Acısını da bu yüzden abartır, hatta bazen acı çekmiyorken bile çekiyormuş gibi davranır. Her iki durumda da yapmanız gereken şey o kişinin duygusunu almamaya çalışmak ve onu kendi duygusuyla baş başa bırakmaktır.
    Öte yandan; ayrılık acısı çeken sizseniz sürecinizi kolaylaştıracak bir kaç şeyden bahsetmek istiyorum; her ne kadar ben onu unutmak istiyorum deseniz de bunu gerçekleştirmek malesef göründüğü kadar kolay degildir. Burada yapacağınız en sağlıklı şey çiftlerin ortak olarak gördükleri her şeyin en azından bir süreliğine ortadan kaldırılmasıdır. Örn; sosyal medya hesapları,resimler,eşyalar,müzikler… Bunun nedenini gelecek olursak, insan zihninde bazı linkler olduğunu düşünelim. Örnegin koku bir linktir, resim bir linktir,görmek,dokunmak…Bu linkler bazı diger linkleri tetikler. Bu nedenle ayrıldığınız kişiyi size hatırlatacak sosyal ortamlardan, resimlerden, müziklerden,eşyalardan ne kadar çok uzak durursanız uzun vadeli iyileşme süreciniz o kadar hız kazanır. Çünkü anılar canlandıkça, acılar taze kalmaya devam eder. Ortak facebook hesabı varsa bir süre facebook kullanmamalı, anıları olan müzikleri dinlememeli, ondan kalan eşyaları ortadan kaldırmalı…
    Ayrılık sonrası gerçekten o ilişkiden ümidi kesen insan sayısı çok azdır. Bazen kişi ”Onu sevmiyorum ama yine de üzülüyorum” der. Çünkü onu değil onun verdiği değeri,ilgiyi seviyordur. Kendi değersizlik hissini o kişiyle üstünden atıyordur. Bu yüzden de o kişiye değil, onun verdiği hisse muhtaçtır. Eger o kişiyi degil verdiği degeri özlüyorsanız burada kendinize  sormanız gereken iki soru var; 1) Ben ne yapsam kendimi değerli hissederim? 2) Bu değersizlik duygusunu bana temelde kim verdi ve bu duygu esasta kime ait?
    Ayrılık sonrası kişiler duygularını özgürce ifade etmeliler. Kalıcı bir iyileştirici etki istiyorsanız anlatılmamış ya da tam boşalmamış duyguları ifade edeceksiniz, o duyguların boşalmasına izin vereceksiniz. Son olarak, her şey yapıldı üzerinden yıllar geçti ama kişi hala acı çektigini düşünüyor. Burada yapılacak şey; kişinin biraz daha derinine inmek yani çocukluk çağındaki yaşadıklarına ve o çağdaki muhattaplarına bakmak. Kişi çocukluk çağında yakın çevresiyle bir ayrılık yaşadı mı ya da böyle bir ayrılığa şahit oldu mu ? Bu kişiler bulunur ve birey kendini onlardan ayrıştırmayı başarırsa iyileşme süreci daha saglıklı bir şekilde işler. Son olarak, kişiler bu sıkıntılı süreçlerini bir uzman eşliğinde atlatmaya çalışırlarsa süreç daha hızlı ilerleyecektir.

    Psk. Dilara Tahincioglu

  • OKULA UYUM SÜRECİ

    OKULA UYUM SÜRECİ

    Her yeni eğitim ve öğretim yılının başlaması ile birlikte çocuklar ve aileler için zorlu bir dönem başlar. Bu süreçte Öğrencilerimizin okula başladıkları ilk günlerinde uyum süreçlerini kolaylaştırmak için, hazırladığımız bülten doğrultusunda ve iletişim içinde bulunarak Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü olarak sizlerle işbirliği içinde onlara destek olacağız.

    Özellikle tatil dönemlerinden sonra çocuklar okuldan uzak kalmakla birlikte ev ortamına ve ebeveynlerine alışmış olur. Tekrar okula alışması zaman alan bir süreçtir.

    Alışma sürecinde çocuklar güne ‘Bugün okul var mı?’ ‘ Okula gitmek istemiyorum.’ gibi cümlelerle başlayabilir. Okulun kapısına gelindiğinde çocuk ebeveynden ayrılmamak için şiddetli ağlamalara başvurup eve geri dönmek için her türlü yöntemi deneyebilir. Bu gibi durumlarda siz ebeveynlerin sakin kalmaya calışmaları çocuğunuzun okula alışmasında birinci basamaktır. Bu süreçte anne-baba kaygılı davranırsa çocukta da kaygı oluşur. Çocuktan ayrılırken ona suçlu gözlerle bakmak yerine güler yüzlü ve neşeli bir tavır sergilenmelidir.

    KARARLI OLUN

    Çocuğunuzu okula getirdiğinizde ağlarsa onu tekrar eve götürmek büyük bir hata olacaktır. Bir süre sonra çocuk bunu alışlanlık haline getirerek gözyaşlarını kullanmaya başlar. Eğer sabahtan okula gelmek istemiyorsa ve evden çıkmadıysanız bir seferliğine o günü evde geçirin. Fakat okulda yapılan aktivileri evde yapmak isterse onunla hiç birini yapmayın. Tüm elektronik aletlerden çocuğunuzu uzak tutar ve oldukça kararlı davranıp günü mümkün olduğu kadar az aktiviteyle geçirirseniz çocuğunuz okulda geçirdiği kaliteli zamanla evdeki durumu kıyaslayıp sizi fazla zormalamadan okula kendisi gitmek isteyecektir.
    VERDİĞİNİZ SÖZLERİ TUTUN

    Güven duygusu çocuk ve ebeveyn arasında ki en önemli bağdır. Çocuğunuza onu okuldan alacağınız zamanı günün başında söylemeniz ve tam zamanında okuldan almanız önemli bir ayrıntıdır. 

    Onu sınıfa bıraktığınızda geri döneceğinizi bilsin. Sınıftan kısa sürelerle çıkıp geri dönerek her zaman geri döneceğinizi öğrenmesini sağlayacaksınız. Böylece sizden ayrı kalacağı süre gittikçe uzayacak ve bir gün sınıfta tek başına kalacak.

    Alışana kadar okula her gün aynı kişinin bırakması da başka bir detay. Başka kişiler bıraktığında ne yazık ki aynı ağlama sürecine geri dönülebilmesi mümkün.

    Sınıfta ona eşlik ediyorsanız, geride durun. Müdahil olmadan, her şeyi öğretmeniyle yapmasına fırsat verin. Sınıftan gizlice kaçmayın; öğretmeni, ebeveynin kaybolması ile ilişkilendirebilir. Yanınıza geldiğinde oynamayın, arkadaşları ve öğretmeni ile olması için teşvik edin. Oyuna dahil olmadığınızda bir süre sonra öğretmenine geri dönecektir.

    ONUNLA SOHBET EDİN

    Çocuğunuz okula gitmeden önce orada olacaklarla ilgili ona bilgi verin. Edineceği arkadaşlardan, oynayacağı oyuncaklardan ve öğreneceği bilgilerden bahsedin.

    Çocuğunuz okuldan geldiğinde neler yaptığını, gününün nasıl geçtiğini, neler öğrendiğini sorun . Okulla ilgili mümkün oldukça keyifli ve uzun sohbetlerde bulunun.

    Tüm bunlara ek olarak sevdiği bir oyuncakla okula gelmesi alışma sürecinde faydalı olacaktır.
    Kıyafetlerini ve çantasını akşamdan birlikte hazırlamanız hem sabah oluşacak karşmasayı önler hem de çocuğunuz özenle hazırlanırsa okula gitmekte hevesli olur.
    Hafta sonu tatilinde okuldan uzaklaştığı için bir gezinti sırasında okulun önünden geçmek, o civarda dolanmakta faydalı etkenlerden birisidir.

    Unutmayın okula uyum süreci kararlı olunduğunda kolay ve hızlı bir şekilde gelişir. Çocuğunuz her ağladığında kapıdan dönerseniz bu süreç hem onun hem de sizler açısından oldukça zor bir durum haline dönüşür. Henüz yaşlarının çok küçük olduğunu düşünerek okula düzensiz getirilen çocuklar ileride kuralsız birer yetişkine dönüşebilir. Okul hayatlarının ilk döneminde nasıl başlarsanız çocuğunuzun alışkanlıkları öyle devam edecektir. 

    Uyum sürecinin uzaması ya da ailenin başa çıkamadığı bir durumun oluşması halinde sınıf öğretmeni ve Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Birimi ile iletişime girilmeli, işbirliği içinde çalışılmalı ve çocuğun okula gelmek istememesinin gerçek nedenleri araştırılmalıdır.
    Doctors profile: https://www.doktortakvimi.com/busra-obuz/psikoloji/istanbul

  • Çocuklarda İştahsızlık

    Çocuklarda İştahsızlık

    Ailelerin büyük sorunu: İştahsız Çocuk!

    Günümüzde anne-babalar için derin bir endişe kaynağı olan çocuklarının iştahsızlığı,

    poliklinik başvurularının önemli bir kısmını oluşturmaktadır.

    Akıllarda çoğunlukla “Acaba çocuğum yeterli düzeyde besleniyor mu?”, “Büyüme gelişme

    potansiyeline ulaşabilecek mi?” soruları yer tutmaktadır.

    Bu sorun aile içi huzursuzluklara dahi yol açabildiği için topluma ait bir problem olarak

    kabul edilmelidir.

    Öncelikle izlenecek yol sorunun gerçek olup olmadığının saptanmasıdır. Ne var ki çocuklar

    yaşına ve ihtiyacına göre tam olarak beslenseler dahi aileleri bu miktarlar tatmin

    edemeyebilmektedir. Bu durumda çocuğun muayenesinde boy ve ağırlık ölçümlerinin yaşa

    göre değerlendirmeleri ile günlük beslenmesinin ayrıntılı olarak anlaşılması önem

    tutmaktadır. Ailelerin miktar-ölçü belirterek tuttukları en az bir haftalık liste sürece

    yön vermek adına oldukça faydalıdır.

    Çocukların mide kapasitelerinin düşük olduğu unutulmamalıdır. Dolayısıyla faydasız ya da

    düşük faydalı gıdalarla midelerin doldurulmaması çok önemlidir. İştahı kapatan en önemli

    sebeplerin başında; şeker ya da tuz miktarı yüksek, doygunluk hissi yaratan çöp-gıda

    anlamına gelen junk-meal ile sık beslenmek yer almaktadır. Bunlar genel olarak “bakkal

    gıdası” olarak nitelendirdiğimiz paketin içine girmiş her türlü cips, kek, bisküvi,

    şekerleme ve çikolataları içermektedir. Fiyatlarının uygun olması, çocukların mutlu

    edildiğinin düşünülmesi ve bir de “bari bunu yesin” düşüncesi aileleri bu gıdaları satın

    almaya itmektedir. Anne-babalar almamaya kararlı olsa dahi Türk aile yapısı gereği büyük

    akrabaların işin içine girerek istikrarlı davranışı bozmaları işleri zorlaştırmaktadır.

    İştahsız çocuk beslenmesinde yapılan yanlışlar sorunun çözümünü daha da

    zorlaştırmaktadır. Bu hatalara örnek verilecek olursa evde çocuğun yediği gıdaların

    pişmesine özen gösterilmesi söylenebilir. Sadece makarna, pilav, patates kızartması ve

    ekmek arası ile beslenen bu çocukların oranı oldukça yüksektir. Diğer farkında olunmayan

    bir hata da sıvı beslenmenin fazla oluşudur. Gün içerisinde fazla miktarda süt ya da

    meyve suyu ile beslenen çocukların midelerinin bu hacimlerle dolduğu düşünülürse

    doygunluk hislerine şaşırmamak gerekir. Aşırı inek sütü tüketiminin aynı zamanda

    barsaklardan kanamalara yol açarak demir eksikliğine sebep olması; sonrasında gelişen bu

    kansızlığın da yine başlıca iştahsızlık sebebi olduğu bilinmelidir. Çocuklarımızın günlük süt

    tüketiminin en fazla 500 ml olması gerektiği unutulmamalıdır.

    Bebeklik çağında katı gıdalara geç başlamak, uzun süre besinleri makinadan geçirerek

    püre kıvamına getirerek yedirmek, iştahsız geçecek bir çocukluk dönemine davetiye

    çıkarmaktır.

    Aile içi huzursuzluklar da çocuklarda iştahsızlığa yol açabilmektedir. Anne-baba ya da

    ebeveyn-çocuk arasındaki çekişmeler çocukların kendini ifade etme şekli olarak

    iştahsızlığı ortaya çıkarabilmektedir. Bunların önlenmesi amacıyla çocukların eşler arası

    huzursuzluklardan uzak tutulmasının yanında ev içi küçük sorumluluklar verilmesi, yemek

    hazırlanırken yapabilecekleri ölçüde çocukların da bu sürece katkıda bulunmalarının

    sağlanması özgüveni artıracak ve negatif ifade ihtiyacını azaltacaktır. Yemek yemenin

    sofrada gerçekleşmesi gerektiği, bunun hayatın doğal bir süreci olduğu ve sadece kendisi

    için yediği çocuğa hissettirilmeye çalışılmalı, sofranın bir mücadele, adeta savaş ortamı

    olmasından kaçınılmalıdır. Öğün saatlerinde mümkünse ailecek sofraya oturulmalı, pozitif

    bir ortam yaratılmaya çalışılarak, bir süre sonra ; örneğin 30 dk; sofradan kalkılmalıdır.

    Bu sürenin sonunda çocuğun yemeği bitirip bitirmediğine bakılmamaya çalışılmalıdır.

    Çocuğun yemeğini yememesinden duyulan kaygı mümkün mertebe çocuğa

    yansıtılmamalıdır.

    Bunun yanında mide haznesi kısıtlı olan çocuğumuza bir öğünde ihtiyacı olan faydalı

    besinlerden bir arada verilmeye çalışılmalıdır. Makarna seven çocuğumuza biz bu

    makarnayı kıymalı ya da peynirli bir tabakta sunabilirsek, kısa süreli enerji ihtiyacını

    karşılayacak karbonhidratın yanında büyüme gelişmesini sağlayacak proteini de yedirmiş

    oluruz. Ya da et sevmeyen çocuğumuza kıymalı börek, değişik şekilli köfteler, ev

    hamburgeri yedirebiliriz. Sebze sevmeyen çocuğumuza ıspanaklı püre, lahana çorbası

    pişirebiliriz. Her gün en az bir yumurta, bir kase yoğurt; haftada en az üç köfte kadar

    kırmızı et, en az iki tabak sebze; ayda bir kez bir porsiyon kuzu karaciğeri; gece

    yatarken de bir bardak ballı süt içirebilirsek büyüme gelişmeleri için ihtiyaçları olan

    besinleri yedikleri anlamında içimiz rahat olabilir. Özellikle bulunduğumuz çevrenin en

    büyük nimetlerinden biri olan tarhana çorbasının, hele de içine kıyma kavurularak

    pişirilirse, ek gıdaya başlayan bebeklerden tutun da büyüme çağında ki çocuklara kadar

    harika bir besin kaynağı olduğunun gözardı edilmemesi gerekir.

    İştahsızlığa yol açabilecek organik nedenler dışlanmalı, var olan kabızlık tedavi edilmeli,

    hormonal sorunların olup olmadığı ortaya konmalıdır. Bu nedenle; iştahsız olduğu

    düşünülen çocukların Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzman Hekimlerince mutlaka

    değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır.

    Uz. Dr. Görkem ASTARCIOĞLU

    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

  • PANİK ATAK – PANİK BOZUKLUK

    PANİK ATAK – PANİK BOZUKLUK

    Panik atak, kendi başına bir hastalık değil, belirtiler kümesidir. Kaygı bozuklukları ile ortaya

    çıkabildiği gibi, diğer ruhsal bozukluklarda (depresyon, travma sonrası stres bozukluğu, madde

    kullanım bozuklukları) ve bazı fiziksel hastalık durumlarında (kalp, solunum, denge, mide-
    bağırsak ile ilgili hastalıklar) ortaya çıkabilir.

    Panik atak, dakikalar içinde doruğa ulaşan ve o sırada aşağıdaki belirtilerden en az dördünün

    ortaya çıktığı, birden yoğun bir korku ya da yoğun bir içsel sıkıntının bastırdığı bir durumdur.

    Çarpıntı

    Terleme

    Titreme ya da sarsılma

    Nefesin daralması ya da boğuluyor gibi olma hissi

    Nefesin tıkandığı hissi

    Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma

    Bulantı ya da karın ağrısı

    Baş dönmesi, ayakta duramama, sersemlik ya da bayılacak gibi olma

    Titreme, üşüme, ürperme ya da ateş basması

    Uyuşmalar

    Çevresine (derealizasyon) ya da kendine yabancılaşma (depersonalizasyon)

    Kontrolünü yitirme ya da ‘çıldırma’ korkusu

    Ölüm korkusu

    Panik atak, sıklıkla 10 dakikalık süreçte hızla artan belirtiler ile birdenbire başlar. Şiddetli korku,

    ölüm ve yok olma hissi baskındır. Hastalar konfüze hissedebilirler ve konsantre olmakta

    zorlanırlar. Fiziksel olarak; çarpıntı, dispne(zor nefes alma) ve terleme görülür. Atak genellikle 20-

    30 dakika sürer, nadiren bir saati geçer. Belirtiler çabucak ya da yavaşça kaybolabilir. Hastalar,

    kalp krizinden ölmek üzere olduklarını söyleyerek acil servislere başvururlar. Yapılan

    muayenelerde ve laboratuar incelemelerinde bir şey bulunmaz. Genellikle sakinleştirici yapılarak

    evlerine gönderilirler.

    Bu durum, kişinin dingin ya da kaygılı olduğu bir durumda birden ortaya çıkabilir. Ayrıca kültüre

    özgü belirtiler; kulak çınlaması, boyun ağrısı, baş ağrısı, istemsiz çığlık atma ya da ağlama,

    görülebilir.

    Panik bozukluk, panik atakların en az birinden sonra kişinin, aşağıdakilerden en az birini, en az bir

    ay süre ile yaşamasıdır:

    Başka panik atakların olacağı ya da bunların olası sonuçları ile ilgili sürekli kaygı duyma (beklenti

    anksiyetesi)

    Panik atakların kötü sonuçlara yol açabileceği (çıldırma, felç olma, ölüm) inancı ile sürekli üzüntü

    duyma

    Ataklara ve olası kötü sonuçlarına karşı önlem olarak, uyum bozukluğuyla giden davranış

    değişiklikleri gösterme. Örneğin; spor yapmaktan ya da tanıdık, bildik olmayan durumlardan

    kaçınma, işe gitmeme, yanında sürekli su taşıma, sürekli tansiyonunu ölçme gibi

    Agorafobi; hastaların panik atağın geleceğini düşündükleri yerlere yalnız başlarına gidememe

    halidir. Panik bozukluk hastalarının %60 ında görülür. Hastalar yalnız başına evde kalamaz,

    sokağa çıkamaz, toplu taşım araçlarına, asansöre binemez, kalabalık yerlere giremezler.

    Klinikte sık görülen panik bozukluğunun toplum sıklığı % 3-4 civarındadır. Sıklıkla 20’li yaşlarda

    başlamakla birlikte, yaşamın herhangi bir döneminde de başlayabilir. Kadınlarda, erkeklere göre

    2-3 kat fazla görülür.

    Beyindeki heyecan ve duygusal yaşantıları düzenleyen bazı beyin hormonlarının anormal

    çalışması sonucu panik bozukluk görülmektedir.

    Kaygı duyma, zaman zaman her insanın hissettiği, yaşamı sürdürmek için gerekli olan temel

    duygulardan biridir. Kaygı hissedildiğinde görülebilen baş dönmesi, çarpıntı, nefes alma güçlüğü,

    titreme gibi bedensel belirtiler; panik atak esnasında yanlış yorumlanır. Örneğin çarpıntının

    olması, muhtemel bir kalp krizinin habercisi gibi yorumlanır.

    Yaşam kalitesini belirgin olarak bozan panik bozukluk, psikiyatri pratiğinde belki de, en kolay

    tedavi edilebilen hastalıktır. İlaç tedavisi ve bilişsel-davranışçı terapiden sadece biri ya da her ikisi

    birlikte uygulanabilir. Her iki yöntemi birlikte uygulamak daha etkin olup, nüksleri de

    engelleyecektir.

    İlaç tedavisinde, özellikle serotonin üzerinden etki eden ilaçlar kullanılır. 6-12 ay aralığında

    tedaviyi sürdürmek önemlidir. Semptomların kaybolmasının hemen ardından ‘iyi oldum’ düşüncesi

    ile tedaviyi kesmek, hızla semptomların geri gelmesine neden olabilir. Sadece panik atakların

    değil, beklenti anksiyetesi ve kaçınma davranışlarının da ortadan kalkması önemlidir.

    Bilişsel-davranışçı terapide; hastanın panik atak ile ilgili yanlış bilgi ve yorumlamaları düzeltilir.

    Korkularının üstüne gitmesi için bir çizelge hazırlanarak, alıştırma ödevleri verilir.

  • Çocuklarda konuşma bozuklukları

    Çocuklarda konuşma bozuklukları

    Gecikmiş konuşma, artikülasyon bozukluğu (harf söyleyememe), kekemelik, hızlı bozuk konuşma,otizme bağlı oluşan konuşma bozukluğu ve ses bozukluğu çocuklarda yaygın olarak görülen konuşma bozuklukları arasındadır. Bu yazıda bu tür konuşma bozukluklarıyla karşılaşıldığında ne tür terapi yöntemlerinin uygulandığından bahsedilecektir.

    Kekemelik, özellikle 2-5 yaş aralığındaki çocuklarda sıklıkla karşılaşılan bir akıcılık bozukluğudur. Çocuk kekelemeye başladıktan sonra terapist genellikle kekemelik kendiliğinden geçebileceği için;6 ay süresince aktif olarak çocukla terapiye başlamaz. Bunun yerine aileye çocuğun takılmalarını azaltmak için ne şekilde davranmaları ve nasıl iletişim kurmaları gerektiğini öğreterek belirli aralıklarla çocuğu gözlemler. Çocuktaki takılmaların
     6 ay süresinde kendiliğinden geçmediği durumda ise terapist çocukla birebir çalışmaya başlar.

    Kekemeliğin terapisinde uygulanacak teknik çocuğun yaşıyla yakından ilişkilidir. En yaygın olarak kullanılan yöntemler akıcılığın şekillendirilmesi ve lidcomb yöntemleridir. Lidcomb yöntemi yaşı daha küçük olan çocuklarda tercih edilir ve sürece aile de dahil edilerek terapistin uyguladıklarını evde uygulaması sağlanır. Akıcılığın şekillendirilmesi tekniğinde ise çocuğun konuşmasındaki nefes koordinasyonu, yumuşak başlangıç ve sözcükler arası geçişler tekrardan düzenlenerek, çocuğa takılmaların en aza indirildiği bir konuşma öğretilir.

    Artikülasyon bozukluğu çocuğun belirli sesleri (harfleri) doğru şekilde üretememesi olarak tanımlanır. Terapide ilk basamak çocuğa çıkaramadığı seslerin doğru şekilde sesletiminin öğretilmesidir. Bu süreçte konuşma terapisti abeslang, eldiven, ayna gibi materyallarden yararlanır. Çocuk doğru sesi çıkarmayı başardıktan sonra bu sesi sözcük, sözcük öbeği ve cümle içinde kullanma öğretilir ve ardından sohbet, Kitap okuma, resim anlatımı gibi çeşitli tekniklerden yararlanarak çocuğun sesletimini öğrendiği sesi günlük hayatta, konuşmasına aktararak genellemesi sağlanır.

    Gecikmiş dil, çocuğun anlama ve kendini ifade etme becerilerinin yaşıtlarının gerisinde olması anlamına gelmektedir. Gecikmiş dil ve konuşma terapisinde çocukla çalışmanın yanı sıra anne ve babayla çalışma büyük önem taşır. Öncelikli olarak ebeveynlere çocuğun dil ve konuşma gelişimini destekleyecek şekilde etkili iletişim kurma yöntemleri öğretilir. Ardından ebeveynlerin kurulan bu doğru iletişimi Oyun oynama ve kitap okuma gibi etkinliklerle desteklemesi sağlanır. Bu süreçte terapistin her seansta anne ve babanın çocukla oyun oynama ve kitap okuma esnasında çektikleri video kayıtlarını izleyerek geri dönüt vermesi gelişim açısından etkili olmaktadır.

    Konuşma terapisti terapi sırasında çocuğun konuşma ve anlama becerilerini destekleyecek çalışmalar yapar. Yapılan çalışmaların genel amacı çocuğun daha uzun cümleler kurması, sözcük dağarcığının geliştirilmesi ve sesleri (harfleri)doğru şekilde üretmesidir.

    Hızlı bozuk konuşma, kişinin normalden hızlı konuşması sebebiyle ortaya çıkan takılma, ses-hece atma, sözcük tekrarı gibi akıcısızlık problemlerinin görüldüğü bir konuşma problemidir. Hızlı bozuk konuşma terapisinde öncelikli hedef çocuğun konuşma hızıyla ilgili farkındalık sahibi olmasıdır. Terapist ses kaydı, süre tutma gibi tekniklerden yararlanarak çocuğun farkındalık kazanmasını sağlar. Ardından çocuğa basamaklar halinde kolaydan zora doğru konuşma hızını kontrol etmesi öğretilir. Bu süreçte nefes koordinasyonu ve yumuşak başlangıç gibi çeşitli yöntemlerden yararlanılır.

    Ses bozukluklarının en sık görülen belirtisi ses kısıklığıdır ve genelde bağırma, bağırarak ağlama, yüksek sesle konuşma gibi ses sağlığına zarar veren alışkanlıklara sahip olan çocuklarda görülür. Ses terapisinde öncelikli olarak çocuğun ses sağlığına zarar veren davranışlar hakkında farkındalık sahibi olmasına yönelik çalışmalar yapılır, ardından konuşma esnasında vokal kordlara zarar vermeden doğru şekilde ses üretimi çalışılır. Terapi esnasında vokal fonksiyon egzersizleri ya da rezonant terapi gibi tekniklerden yararlanılarak vokal kordlarda yer alan hasar giderilir, çocuğun sağlıklı sesine kavuşması ve bu sesi ileriki dönemlerde koruması sağlanır.

  • Özgül öğrenme güçlüğü (öğrenme bozuklukları)

    Öğrenme, insanın hayata gözünü açtığı andan itibaren başlayıp hayatı son bulana dek devam eden kişiden kişiye ve kişinin gelişimsel düzeyine göre farklılık gösteren kompleks bir süreçtir.(Korkmazlar,2011).

    Kişinin etrafındaki kişi ve olaylarla etkileşime girmesi sonucu onun hayatında belirli oranda oluşan davranım değişiklikleri öğrenme adını alır(Gür,2013).

    İlk öğrenme güçlüğü vakası, 1896 yılında Dr. Morgan tarafından “ konjenital kelime körlüğü” tanısıyla yayınlanmıştır. Morgan, 14 yaşındaki Percy’nin yaşıtları kadar sağlıklı olduğu halde hiçbir sözcüğü doğru okuyamadığını ve hatasız yazamadığını belirlemiştir. Bu vakanın adını bile “Percy” yerine “precy” diye yazdığını, ama 785.852.017’yi hemen okuyabildiğini, aritmetikte bir sorunu olmadığını bildirmiştir. Morgan bu durumun, yazılı ve basılı sözcükleri görsel hafızada depolayamamaktan kaynaklanabileceğini ileri sürmüştür (Akt. Korkmazlar, 2011).

    1920’li yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde Dr.Samuel Orton ve arkadaşları fiziksel açıdan hiçbir problemi olmayan ve zihinsel açıdan da normal olarak değerlendirildikleri halde okuma yazma öğreniminde zorluk yaşayan çocuklarla çalışmışlar ve bu durumu “Strephosymbolia” şeklinde adlandırmışlardır. (Akt. Korkmazlar, 2016).

    “Döndürülmüş Semboller” ve ya “ayna hayali” olarak tercüme edilen bu kavrama aşağıdaki şekil örnek olarak gösterilebilir. (Korkmazlar,2011)

    1900lü yılların ikinci çeyreğinde araştırmacılar tarafından öğrenme güçlüğü vakalarının insan vücudunun yönetim merkezi olan beynin tahribatından kaynaklanabileceği ve nörolojik problem olabileceği öne sürülmüştür. Normalden çok da farklı görünmeyen bu çocukların beynindeki tahribatın hafif seviyede olduğu öngörülüp bu durum için “minimal beyin hasarı” (minimal brain damage ) tanısı ifade edilmeye başlanmıştır(Clements 1973, Silver, 1993, Akt. Korkmazlar, 2011).

    Ancak ilerleyen araştırmalarda beyin tahribatı ispat edilemediği sebebiyle MSS işlevlerindeki bozukluğun öğrenme güçlüğüne zemin hazırladığı görüşü ağır basmış ve “Minimal Beyin Disfonksiyonu-MBD” terimi kullanılmıştır. Clements’in 1966 da MBD için yaptığı tanım da MSS işlevlerindeki farklılık ile fark edilip zeka seviyesi normal veya normalin üzerinde olan çocuklarda öğrenme ve/ve ya davranış problemleri şeklindedir(Akt. Korkmazlar, 2011).

    Nörolojik temelli birçok problem için bu terim uzun süre kullanılmıştır. Hiperaktivite, dikkat problemi, dürtüsellik, okuldaki sıkıntılar, duygusal problemler(Korkmazlar,2011).

    TANIM

    Özel Eğitim alanında Samuel Kirk bu tanımlamayı ilk kez yapan kişidir. Amerika Birleşik Devletleri’nde 1962 yılında ilk defa Özgül Öğrenme Güçlüğü kavramını kullanmıştır(Çalış S, Karaca D.T, Karaca O,Yiğit G, 2018).

    Amerika Birleşik Devletleri’ndeki özel eğitime ihtiyaç duyan çocuklar için hazırlanmış kanunlarda öğrenme güçlükleri sözlü ve/ ve ya yazılı dilin kullanımı ve anlaşılmasını içeren ruhsal süreçlerdeki bir bozukluktur denmektedir(Akt. Korkmazlar, 2011).

    Öğrenme en öz haliyle bilginin edinilmesi olarak düşünülürse bilginin edinilmesi sürecinde zorlukların yaşandığı durumlar öğrenme güçlüğü olarak adlandırılabilir(Gür,2013).

    SINIFLANDIRMA

    DSM V Tanı Ölçütleri Başvuru El Kitabında Özgül Öğrenme Güçlüğü üç alt başlık şeklinde belirtilmiştir.

    • Kişinin akranlarından anlamlı şekilde farklı okuması; sözcüklerin yanlış-eksik okunması, yavaş ve takılarak okuma, okuduğu kısmı anlama (disleksi)

    • Kişinin anlatımının yazılı olduğu durumlarda akranlarından anlamlı derecede farklılık göstermesi; kelimeler, harfler arasındaki düzensiz boşluklar, harflerin yanlış yazılması, noktalama işaretlerinin yanlışlığı, (disgrafi)

    • Kişinin matematik becerilerinde akranlarından anlamlı düzeyde farklı olması; sayıların algılanmasındaki farklılıklar, aritmetik ezber problemleri (diskalkuli) American Psychiatric Association,2013)

    NEDENLERİ

    Beyin Hasarı : Bebeğin dünyaya geliş yolculuğunu kapsayan süreçlerde olaşabilecek etmenler

    Kalıtımsal etmenler: Araştırmacılardan bazıları öğrenme bozukluğu tanısı almış genç ve çocukların %25-60 ‘ında kalıtımsal etmenlerin olduğunu vurgulamıştır(Korkmazlar,2011).

    Nörolojik işlevlerde bozukluklar : Araştırmacılardan bazıları birden fazla alandaki fonksiyonel bozukluğun öğrenme güçlüğünü etkilediğini ve öğrenim sürecinin de 4 aşamayla açıklanabileceğini öne sürmüşlerdir(Altuntaş,2010).

    a. Giriş (input) aşaması, gelen bilgi ve uyarıların duyu organları ile beyine girip algılanmasıdır. Bunlar görsel, işitsel, mekânsal, dokunsal problemlerine sebep olabilir. Harfler ters şekilde (b-d, 6-9, u-n gibi) anlaşılabilir. Bütün kelime ters algılanılabilir. (koç değil çok ve değil ev gibi) Yönleri karıştırma sık görülmektedir(Korkmazlar,2011)

    b. İşlem (entegrasyon) aşaması: Gelen uyaranların kayıt edilmesi, düzenlenmesi, anlaşılması ve işleme koyulup yorumlanmasıdır. Bu aşamada sıralama, soyutlama ve düzenlenme meydana gelir. Öğrenme bozukluğu olan bireylerde ise belirtilen işlemlerin herhangi birinde ve/ve ya hepsinde problem görülmektedir. Gün, ay ve yıl kavramları ile seslerin alfabedeki sıralarının karıştırılması gözlemlenmektedir.

    c. Bellek (depolama) aşaması: Anlaşılan bilginin yeniden kullanılmak üzere depolandığı aşamadır. Öğrenme bozukluğu vakalarında kısa süreli bellek bozukluğuna sık rastlanır. Kısa süreli işitsel-görsel bellek bozuklukları genel olarak birlikte kendisini gösterir.

    d.Çıkış (output) aşaması: Bilginin ileti olarak beyin tarafından vücudun çeşitli bölümlerine (dil, motor faaliyet, hücre, kas vb.) gönderilmesidir. Kişide öğrenme bozukluğu varsa sözel olarak kendisini ifade etme, okuma, yazı yazma, bisiklet kullanma ve top oynama gibi etkinliklerde zorlanır.

    Hemisferler arası iletişim problemleri: Sol serebral dil işlevlerindeki problem disleksiye neden olabilir. Lakin sağ hemisfer işlevleri de yer-yön, sıralama, zaman kavramı, non-verbal iletişim) okuma-yazma öğrenimi noktasında benzer derecede önemlidir (Korkmazlar, 2011).

    Fonolojik fonksiyonlardaki sıkıntılar: Dil sisteminde en temel, en küçük yapı taşı fonem (ses)dir. Sözcüğün tanınıp, anlaşılması beynin fonolojik kısmında gerçekleşen kelimeyi seslerine ayırma işlemiyle mümkün olmaktadır. (Örnek: k…e…d…i…kedi). İfade edici dil kullanılırken bu durum kendiliğinden gerçekleşir. Okuma ve konuşma eylemleri fonolojik sürece bağlı olmakla birlikte konuşmanın doğal, okumanın ise sonradan öğrenilir olması ayırt edici önemli bir özelliktir. Harflerin seslere dönüşme işlemi okuma olarak adlandırılmakta, dislektik bireyler fonolojik işlevlerdeki problem nedeniyle bunu yapmakta güçlük çekmektedirler.(Demir,2005)

    Algısal problemler: Öğrenme güçlüğüne sahip bireylerde genel olarak duyu organlarında sıkıntı yoktur. Ancak bu bireyler uyaranların algılanması, tanımlanması ve bunları uygun tepkilerin gösterilmesinde güçlük yaşarlar.(Görsel, işitsel, dokunsal vb ). Benzer harflerin şekillerini(b,p ve d harflerinin karıştırılması) karıştırabilir, ters şekilde (3 yerine E yazılması) yazabilirler (Demir,2005). İşitsel algılamada ise duydukları benzer kelimeleri(çaba-çapa gibi) farklı ifade edebilirler(Altuntaş,2010).

    A tipik Beyin Asimetrisi: Öğrenme güçlüğünün sebepleriyle alakalı çalışmalarda sağ/sol beyin işlevleri, baskınlık, el baskınlığı ilişkileri de incelenmektedir. İddialardan biri de solak olup sağ hemisferi fazla gelişen bireylerin, bu bölgelerdeki kısıtlandırılmış yeteneklerinin çok gelişmesi sonucu öğrenme bozukluğu olmasına rağmen bu bireylerin üstün yetenekler göstermesidir.

    Metakognitif gecikme: Bir takım araştırmacılar bilişsel becerilerdeki olgunlaşma gecikmesinin özgül öğrenme güçlüğüne etken olabileceğinin öne sürmüşlerdir.

    SEMPTOMLAR

    Her çocuğun kendine ait özellikleri olduğu bilinse de özgül öğrenme güçlüğü tanılı çocukların genelinde aşağıdaki belirtileri görmek mümkündür.

    Zekâ dereceleri normal ya da normalin üstündedir.

    Bazılarında hiperaktivite eşlik ederken bazı durumlarda hipoaktive görülebilir.

    Dikkat süreleri kısa olmakla birlikte çabuk dağılır.

    Yönleri ayırt edemez, aradıkları yeri bulmakta zorlanırlar.

    Motorsal eş güdümleri ve el-göz eşgüdümleri zayıftır. Sakar hareketler sergileyebilirler.

    Görsel algı sıkıntıları vardır. Görsel figür-zemin ayrımında zorlanırlar ( harfleri ve satırları atlama)

    İşitsel algı problemleri görülür.

    Harflerin bazılarını ayrıştırmada güçlük çekerler. (b-d-p)

    Düzen/düzenleme sıkıntıları vardır.

    Akademik becerilerde bozukluk görülmesi sıklıkla karşılaşılan bir durumdur.

    Okumayı güç öğrenilmesi, yavaş ve/veya hatalı okuma görülür.

    Okuduklarını anlama noktasında zorlanırlar.

    Yazım zorlukları yaşarlar. Noktalama ve imla kuralları yanlışları yaparlar. Matematik öğrenim zorlukları, çarpım tablosunu öğrenmede güçlük görülür.

    Eşyaları dağınıktırlar ve zamanı yönetimleri kötüdür.

    Aldıkları yönergeleri unutup hatırlayamazlar.

    Bazılarında dil gelişiminde gecikme olmakla birlikte kendilerini ifade etmede güçlük yaşarlar.

    Saati kolay öğrenemezler.

    Sosyal-duygusal davranış problemleri görülür. Düşünmeden davranma(dürtüsellik-impulsivite) özellikleri vardır. Arkadaşlarıyla geçinme ve iletişim sorunları ile karşılaşırlar. Değişikliğe kolay uyum sağlayamazlar(Akt. Korkmazlar, 2011).

    TANI YÖNTEMLERİ

    Psikiyatrik değerlendirme: Psikopatoloji durumunun varlığının incelenmesi, gün yüzüne çıkarılması gerekir.

    Tıbbi değerlendirme: Kişinin öğrenim kabiliyetini etkileyen tıbbi kaynaklı etmenlerin var olup olmadığı incelenmelidir.

    Psiko-pedagojik değerlendirme: Nöropsikolojik, zihinsel ve akademik becerilerin incelendiği değerlendirmedir. Çocuğun sürekli çevresinde olan kişilerle (anne, baba, öğretmen) görüşmeler yapılır. Bireyin güçlü ve zayıf taraflarının da ortaya çıkmasını sağlayan çeşitli testlerle kişinin durumu saptanır. Bunlardan en sık kullanılanları: WÇZÖ (Wisc-R çocuklar için zekâ ölçeği), Bender-Gestalt Görsel-Motor Algı Testi, Peabody Resim-Kelime Testi, Frostig Gelişimsel Görsel Algı Testi’dir.

    Ailenin değerlendirilmesi: Ailenin tutum, davranış ve beklentilerinin; eşler arasındaki ve/ve ya aile içindeki sorunların çocuğun akademik durumuna olumsuz etkisinin incelenmesini ifade eder(Korkmazlar,2011)

    Günümüzde ruh sağlığı hastalıkları sınıflandırması yapılan DSM V kitabına göre psikiyatri hekimleri tarafından tanı koyulmaktadır. Buna göre özgül öğrenme güçlüğü tanısının koyulabilmesi için bazı şartlar gereklidir. Bunlardan en önemlisi durumun düzeltilmesi için gerekli müdahaleler yapıldığı halde problemin en az 6 aydır sürmesi ve aşağıdaki belirtilerden en az birinin var olması gerekir:

    Kişinin sesli okuma esnasında çok fazla gayret sarf etmesi, kelimeleri takılarak ve doğru olmayan biçimde okuması,

    Okuduğu metni anlamakta güçlük çekmesi,

    Sözcükleri okurken ve/ve ya yazarken harflerde değişiklik yapması (sesli ve/ve ya sessiz harfleri atlama, olmayan harfleri ekleme)

    Anlatımın yazılı olduğu hallerde yazma düzeninin kötü olması, yazdıklarının anlaşılmasının zor olması,

    Aritmetik işlemleri yaparken güçlük çekmesi, sayılar arasındaki büyük-küçük kavramlarının ayırt edilmesinde sıkıntı yaşaması,

    Aritmetik akıl yürütme yapabilme yeteneğinin yetersiz olması, işlemleri uygulamakta zorlanması( DSM V Tanı Ölçütleri Başvuru El Kitabı).

    ERKEN TANI

    Tıbbi olarak değerlendirilen tüm hastalık ve sorunlarda olduğu gibi erken tanı özgül öğrenme güçlüğü için de oldukça elzemdir. Okul öncesi dönemi kapsayan (kreş, anaokulu ve gündüz bakımevi) süreçte bakım veren, anne, baba, büyükanne, öğretmen tarafından akranlara oranla anlamlı farklılıklar tespit edilebilir. Gelişimin çok hızlı olduğu bu dönem atlanmamalıdır. İhtiyaç ve problem dâhilinde gerekli yönlendirmeler yapılıp müdahale ve/veya terapiye oldukça erken dönemlerde başlanılmalıdır (Altuntaş 2010,Demir 2005, Doğan 2012, Korkmazlar 2011).

    Özgül öğrenme bozukluğuna sahip bireylerle bir gerçekleştirilen bir araştırma sonucuna göre sadece %6,6’lık tanıların doğru olduğu bunun yanında %16,7 oranında ise bireylere normal dendiği ve/ve ya yanlış tanı konduğu belirtilmiştir. İstatiksel olarak ise tanının konduğu yaş (7;11) ve durumun fark edildiği yaş (6;9) arasındaki fark anlamlı bulunmuştur(p<0.005).(Korkmazlar,2011).

    TERAPİ YAKLAŞIMLARI

    Kephart Algısal-Motor Programı

    Kephart öğrenmenin temelinde motor becerilerin olduğunu savunmaktadır. Bu yaklaşım ile özgül öğrenme bozukluğu olan bireylerin, küçük kas, büyük kas, görsel-işitsel bellek ve beden algısının geliştirilmesi amaçlanmıştır. Orta hattı izleme, gördüğünü kopya etme, el göz eşgüdümü, yön takibi görsel beceri etkinlikleri; denge tahtası, trambolin, yürüme çubuğu gibi büyük kas-denge etkinlikleri bu programda örnek olarak verilebilir(Reynolds ve Janzen, 2007, Akt. Korkmazlar, 2011).

    Getman’ın Eğitim Programı:

    Getman’a göre algı kavramı belirli gelişim aşamalarından geçer. Önce doğuştan gelen refleksler, (yakalama, moro refleksi, tonik ense refleksi vb.), büyük kas gelişimi(emekleme, yürüme), küçük kas gelişimi, el-göz koordinasyonu, göz motor gelişimi, konuşma-duyma eşgüdümü ile algısal gelişim aşamaları tamamlanır. Sonrasında kognitif ve soyut işlemlerin gelişmesi ile bilişsel olgunluğa erişilir. Getman’ın eğitim programı çoğunlukla genel eşgüdüm, el-göz eşgüdümü, denge, göz hareketleri, şekil algısı, görsel hafıza etkinlikleri içerir (Akt: Doğan, 2012).

    Frostig Görsel Algı Eğitim Programı:

    Dr. Marianne Frostig tarafından geliştirilen program algılama yetersizliklerin geliştirilmesine yönelik etkinlikler içerir. Program görsel-algıya önem verir. Algısal becerilerin kendiliğinden gerçekleşebilmesi sürekli tekrar ile mümkün olmaktadır. Frostig okuma becerisinin kazanılması için yalnızca sembollerin ayrımının yapılmasının yeterli olmadığını, harf-ses ilişkisi arasında bağlantı kurulmasının da gerekli olduğunu savunur. Kişinin okuduğunu anlaması görsel ve işitsel semboller ve bunların anlamsal çağrışımları ile gerçekleşir (Frostig, 1972, Akt. Korkmazlar, 2016).

    Algılamanın sağlanması için elzem olan başka bir beceri de dikkat becerisidir. Bireyin algıladığı şeye reaksiyon göstermesi dikkatini ona yöneltebilmesi ile mümkündür. Örneğin “b” harfinin şeklinin öğrenilmesi harfin biçim ve çizgilerinin ne yönde yapıldığına dikkatini verme ile kazanılır. Özgül öğrenme güçlüğü yaşayan bireylerin dikkat becerilerinin geliştirilmesi bu kazanımlar için olumlu olacaktır.

    Oyun şeklinde yönetilen Frostig eğitim yaklaşımında çocuklara önce sözel yönergeler verilir, yönergeyi alan çocukların görsel-motor faaliyetleri yapması beklenir. Bu şekilde dil becerileri, algılama becerileri ve motor becerilerinin geliştirilmesi çalışmaları birleştirilerek verilmektedir.

    Hazırlık çalışmasıyla başlanan eğitimde vücut kavramı, beden imajı, göz takibi ve çeşitli vücut hareketlerini geliştirmeyi hedefleyen etkinlikler yer alır(Doğan,2012).

    Duyulara Dayanan Eğitim:

    Bedensel, görsel, işitsel duyulara dayanan eğitimsel programdır. Çocuğun harfi görmesi, adını duyması, ifade edip parmağı ile üstünden gitmesi ve söyleyerek yazması gerekir. Okuma-yazma öğretimi bu şekilde birlikte verilir (Gearheart 1986, Jones 1991, Myers ve Hammill 1976, Shepherd ve Uhry, 1993, Akt: Korkmazlar,2016).

    Piaget’in Bilişsel Gelişim Kuramı:

    Piaget çocuğun 2-6 ay arasında sese tepki göstermesi gerektiğini, 6 ay civarında ses çıkarmayı bırakmışsa işitsel alışverişte sorun olduğunun düşünülmesi gerektiğini söyler. Her çocuk belirli bir sıraya, aşamaya göre öğrenir. 60 aylık bir çocuğun 12 resimden 9 tanesinde aynı ve farklı durumları algılamalıdır. Bu becerinin yapılamaması öğrenme güçlüğü açısından risk anlamına gelmektedir(Gang 1983; Akt: Korkmazlar, 2016).

    Milli Eğitim Bakanlığı Özel Öğrenme Güçlüğü Destek Eğitim Programı

    Program, zihinsel bir problemi olmayan ancak akranlarına oranla onlardan anlamlı şekilde okuma-yazma veya matematik becerilerde düşük başarı sergileyen özgül öğrenme güçlüğüne sahip bireylerin genel özelliklerine göre hazırlanmıştır.

    Program ile :

    1. Öğrenmeye hazır bulunuşluk seviyelerinin artırılması

    2.Okuma ve yazma becerilerinin artırılması

    3. Matematiksel kavramların günlük yaşamda kullanılması,

    4. Mukayese, problem çözme, akıl yürütme vb. becerilerin artırılması amaçlanmıştır(MEB,2008)

    DİSLEKSİ

    Kelimelerin doğru tanınmaması ve ya akıcılığının bozuk olması, ifade edilme aşamasında güçlük çekilmesi durumları disleksi ile adlandırılmaktadır(DSM V Tanı Ölçütleri Başvuru El Kitabı,2013).

    Disleksi, köken olarak nörobiyolojik olan özel bir öğrenme engelidir. Kelimeleri doğru ve / veya akıcı tanıma ve zayıf yazım belirtileri ile karakterizedir(International Dyslexia Association,2012) .

    KLİNİK GöRÜNÜMÜ

    Pek çok özellik bakımından değerlendirildiğinde akranlarıyla aynı gibi görünen özelliklere sahiptirler.

    Zekâ düzeyleri normal ve/ve ya üstündür.

    Nörolojik hastalıkları yoktur.

    Sosyo-kültürel çevreleri, aile yapıları, okul-eğitim faktörleri açısından dezavantajları yoktur.

    Ancak okumanın öğrenilmesi, yazmanın öğrenilmesi ve ya her ikisinin birden öğrenilmesi noktasında güçlük çekmektedirler. Sınıflandırma ve/ve ya ayrım yapma dediğimiz temel zihinsel beceriler onlar için karmaşık olabilmektedir. Üst-Alt, Sol-Sağ, b-d-p harfleri dislektikler tarafında karıştırılabilmekte ve birbiri yerine kullanılabilmektedir.

    “Derin Disleksi” denen aynı anlamsal gruptan sözcükleri birbiri yerine okuyup yazabilirler. (çatal/kaşık, halı/kilim, teyze/amca gibi.) Sözcüklerde bazı sesleri atlayabilir, sesleri birbiri yerine kullanabilirler.(para-pra, ile-eli gibi). Harfler gibi hecelerin de atlanması, birbiri yerine okunması durumları da karşımıza çıkabilmektedir. Bunların yanı sıra dislektikler kelime gruplarını ters dönmüş şekilde yazıp ters gördükleri için okuyamayabilirler. “Her çocuk özeldir” filminde olduğu gibi tutulan ayna ile her şey normale dönüp okuma gerçekleşebilmektir(Her Çocuk Özeldir, Aamir Khan, 2007). Okuduğunu anlama ve anlatma, noktalama işaretlerini kullanma karşılaştıkları diğer güçlükler olarak belirtilebilir. Her çocuğun birbirinden ayrı olduğu unutulmamalı, her dislektik bireyin bu belirtileri göstermesi beklenmemelidir(Korkmazlar,2011)

    GÖRÜLME SIKLIĞI

    Her toplumda görülme sıklığı farklı olmasına rağmen özgül öğrenme güçlüğü olan kişilerin %80’inini dislektikler kapsamaktadır(Fielding-Barnsley, 2000:Akt. Altuntaş,2010). Genel olarak, okul yaşındaki çocuklar arasında disleksi %10 oranında çıkmaktadır. Farklı ülkelerde ise; İspanya %3-4, İngiltere ve İskoçya %5, İskandinav ülkeleri %10, A.B.D. %4-15 ve Kanada %10-16 oranında disleksili bireyler barındırmaktadır. (Bingöl, 2003)

    Ülkemizdeki bu rakam Bingöl tarafından yapılan araştırmada okul çağı çocuklarının %2’sinin dislektik olduğu şeklinde bulunmuştur(Bingöl,2003). Dağılım cinsiyete göre farklılaşmakla birlikte disleksiye kızlara nazaran erkeklerde 4-6 kat daha fazla rastlanmaktadır.(Fielding-Barnsley, 2000: Akt.Altuntaş,2010).

    SINIFLANDIRMA

    Literatürde disleksinin sınıflandırılmasıyla alakalı en fazla kullanılan üç temel sınıflandırma vardır. Bunlar kişilerde karşılaşılan sorun ve bu durumun sebebine göre ayrılmıştır.

    1. Hemisfer İşlevlerine Göre Sınıflandırma

    Dislektik kişiler hemisfer fonksiyonlarına göre L-tipi ve P-tipi olmak üzere ikiye ayrılır. Buradaki temel nokta kişinin sağ hemisfer kaynaklı mı yoksa sol hemisferden kaynaklı mı sorun yaşıyor olmasıdır. Dislektik bireylerin yaklaşık %65’i L-tipi ve ya P-tipi dislektik olarak tanılanmaktadır(Strien, 1997:Akt Doğan,2010).

    a. L-Tipi Disleksi

    L-tipi disleksi, sağ hemisferin az sol hemisferin fazla gelişmesiyle ilgilidir. Bu çocuklar, okuma öğreniminin ilk adımından itibaren sol hemisfer stratejilerini kullanmaya çalışır; okuma becerisinin, sağ hemisferin yardımını gerektiren ilk basamağını es geçerler. L-tipi dislektikler, okuma öğrenimi sürecinin ilk anından itibaren zorluk yaşarlar. Hızlı ama hatalı okurlar (Strien, 1997:Akt. Altuntaş,2010).

    b. P Tipi Disleksi

    P-tipi disleksi L-tipinin aksine sağ hemisferin daha fazla sol hemisferin ise az gelişmesiyle ilgilidir. Okumayı öğrenme aşamasında değil de ilerledikten sonra problemler yaşamaya başlarlar. Bunun sebebi ise yapılması gereken hemisfer değiştirme işlemini yapamamalarıdır. L-tipi dislektiklerin aksine P-tipi dislektik bireyler yavaş okur ama doğru okurlar (Strien, 1997:Akt. Altuntaş,2010).

    2. Gelişimsel ve sonradan edinilmiş disleksi

    a. Gelişimsel Disleksi

    Rastlanmış beyin hasarı olmadığı halde okumayı öğrenme esnasında beliren, yeterli eğitim ve çevre olmasına karşılık gelişen ve çocukluk döneminden itibaren yaşanan, biyolojik temelli bir zorluk olarak ifade edilmektedir (Bingöl, 2003).

    b. Sonradan Edinilmiş Disleksi

    Okumayı öğrenmiş ancak beynin hasara uğraması sonucu zihinsel işlevlerin zarar görmesi ve ya yok olması sonucu görülen okuma güçlüğüdür(Gustafson ve Samuelson, 1999:Akt. Altuntaş,2010).

    3. Algısal Temelli Sınıflandırmalar

    Algısal problemlerden olan bu grupta görsel, işitsel ve karma disleksi olmak üzere 3 alt başlık yer alır.

    • Görsel Disleksi

    Görsel algılamada karşılan problemler okumayı öğrenmeyi negatif etkiler. Bu gruptaki kişiler görsel ayrımlaştırma zorluklar yaşar. Bu sebeple yazılışı benzeyen harf ve kelimeleri karıştırırlar. Verilen harflerden sözcük üretmek, görsel hafıza kullanmak, hızlı okumak, yapboz yapmakta güçlük çekerler(Johnson ve Myklebust, 1967: Akt. Altuntaş,2010).

    • İşitsel Disleksi

    Okuma becerisi görsel sembollere dayanmasına rağmen birçok işitsel nokta okumanın öğreniminde oldukça önemlidir. Bu gruptakiler fonetik analizlerde güçlük çekerler. Okunuşu birbirine yakın harf ve sözcükleri ayırt edemezler. İşitsel çıkarım yapamazlar. Duydukları sözcüklerde bulunan sesleri belirlemekte zorlanırlar. İşitsel hafıza sorunları olan bu bireylerin harfin sesini ve ya bir sözcüğün okunuşunu unutmaları karşılaşılabilen bir olaydır. (Johnson ve Myklebust, 1967: Akt. Altuntaş,2010).

    • Karma Disleksi

    Hem görsel dislektiklerin hem de işitsel dislektiklerin yaşadığı yaşarlar. Hem harflerin hem sözcüklerin yazımı hem de harflerin seslerini hatırlamada zorlanırlar(Sarıpınar,2006).

    TEDAVİ

    ÖZEL EĞİTİM

    Özgül öğrenme güçlüklerinin tedavisinde genel olarak özel eğitim uygulaması faaliyettedir. Bu programda her öğrenci için o öğrencenin performansına uygun o öğrenciye özel Bireyselleştirilmiş Eğitim Programı (BEP) hazırlanmalıdır.

    Özel eğitime ihtiyaç duyan bireylere yönelik hazırlanan program bireyin, ailesinin ve öğretmeninin ihtiyaçlarını içerir.

    Bireyin o zamanki performansı, kısa dönemli hedefler, uzun dönemli hedefler, süre, uygulanacak yöntemler programın içinde barındırması gereken temel unsurlar olarak söylenebilir(Altuntaş,2010).

    Güçlüğe sahip öğrencinin durumuna göre akranlarıyla aynı sınıfta yer alacağı en az kısıtlayıcı ortam olarak değerlendirilen kaynaştırma uygulaması da ülkemizde faaliyette bulunan yöntemlerden birisidir.

    PASS TEORİSİ

    J.P.Das’a göre disleksi ve diğer okuma güçlüklerinin bilişsel süreçlerde yaşanan problemlerle yakından ilgisi vardır. Öğrenme güçlüklerinin tedavisinde de Pass teorisinin yararlı olacağını ileri sürmektedir.(Das,2009)

    Rus nöropsikolog ve tıp doktoru Luria’nın beynin işlevleriyle alakalı yaptığı incelemeler ve bugüne dek yapılan beyin görüntüleme çalışmalarının bulguları Pass teorisinin temellerini ortaya koymaktadır. PASS teorisi, günümüzde var olan geleneksel zeka teorilerine bir alternatif olması amacıyla ortaya atılmıştır. Teori, bilginin zekâ testlerinde ortaya çıkan durağan bir yetenek değil de bilginin harmanlanıp işlenmesiyle ilgili hareketli bir süreç olduğunu iddia etmektedir.

    PASS teorisi zekayı; Planlama (planning), Dikkat (attention), Eşzamanlı (simultaneous) ve Ardıl (successive) işlemleme olarak 4 zihinsel sürece dayandırmaktadır.

    Planlama(planning): Planlama sürecinin yönetimi Frontal lobumuzdadır. Bir problemin çözümüne ilişkin çözüm önerileri, bir etkinliğin sürdürülebilmesi, yakınını kaybetmiş birine ne söylenmesi gerektiği vb. konulara ilişkin kararlar vermemiz gerektiğinde kullandığımız süreçler planlama süreçleridir.

    Dikkat(attention): Beynin Frontal lobu ve korteksin alt bölümleri tarafından yönetildiği düşünülen bireyden istenen uyanıklık düzeyi ve uyarıcıya odaklanmasından sorumlu kognitif süreçler bütünü olarak açıklanabilir.

    Eş zamanlı işlemleme(simultaneous): Beynin arka bölümündeki parietal ve oksitipal loblarla alakalı olan süreç farklı şekilde gelen uyaranların gruplandırılması, bir bütün haline getirilmesini kapsar.

    Ardıl işlemleme(successive processing) : Gelen uyaranların tek tek ve sırasına göre işlemlenmesini içeren süreçtir. demokrasi kavramını tanımlamak için konuya ilişkin bilgilerin bir araya getirilip aktarılması eş zamanlı işlemleme(simultaneous), kitaptaki demokrasi tanımının kelimesi kelimesine ezberlenmesi ise ardıl işlemleme(successive processing) sürecine örnektir(Akademi Disleksi, Saraç,2014)

    PREP EĞİTİMİ

    Okuma güçlüğünün Pass teorisinde yer alan eş zamanlı işlemleme ve ardıl işlemleme (successive processing) süreçlerinden kaynaklandığını savunan program bu iki süreç üzerine kurulmuş ve okumanın güçlendirilmesi hedef alınmıştır.

    PREP, okuma eğitimi almasına rağmen kronolojik yaşından beklenen seviyede okuma yapamayan çocuklara uygundur. Bu sebeple 2. Sınıf ve sonrasında yer alan çocuklara uygulamaya başlanacak şekilde hazırlanmıştır.

    PREP, 4 adet Ardıl İşlemleme (successive processing) ve 4 adet Eşzamanlı İşlemleme (simultaneous) etkinliği içermektedir. Her etkinlik için hem okuma becerisinin gerekli olmadığı Global çalışmalar hem de okumayla ilişkili stratejilerin yer aldığı Köprü çalışmaları bulunmaktadır. Bu çalışmalar da kendi içinde üç zorluk derecesine göre ayrılmıştır. Bu şekilde öğrencinin hem o alanda strateji üretmeyi öğrenmesi hem de her etkinlikte kendisine uygun seviyeden başlayarak ilerleyebilmesi hedeflenmektedir.

    PREP eğitimcinin yapmasını gerekeni net ve açık olarak belirterek standardı tutturmayı ve öğrencilerin verilen yönergeyi tam anlamıyla kavradığından emin olunmasını hedef edinmiştir.(Akademi Disleksi,2018)

    ÖNERİ

    Okuldaki ders esnasında tahtaya yazılan ifadeleri deftere geçirmekte zorlanma yaşanabilir. Bunun için notların yazılı, büyük puntolu ve renkli şekilde verilmesi daha fazla işe yarayacaktır.

    Yaptıkları olumsuzluk ve yanlışları görmeyip yapılan olumlu davranışlar olumlu olarak pekiştirilmeli, birey bolca övülmeli özgüven anlamında desteklenmelidir.

    Çok uzun ve karmaşıklık içeren cümleleri aklında tutma ve uygulamaya geçirme aşamasında zorlanabilirler. Bunun yerine daha kısa ve net cümleler kullanılmalı, istenen davranış için komutlar aynı anda en fazla iki tane verilmelidir.

    Öğretim süreci görsellerle desteklenmeli, ödev ve sorumluluklarını içeren resimler hatırlatma amacıyla odasına ya da sürekli görebileceği yerlere asılmalı ve bol tekrar yapılmalıdır.

    Uyum ve koordineli bir şekilde oluşturulan gruplara dahil edilmesi deneyim ve akran öğretimi konularında onlara fayda sağlayabilmektedir.

    Konuların materyallerle desteklenmesi, çocukla birlikte materyal çalışmaları yapılması yaşayarak öğrenme açısından deneyim kazandırabilir, unutkanlık problemini azaltabilir.

    Yapboz, sıralama, yerleştirme içeren oyunlarla görsel bellek düzeyine katkı sağlanabilir.

    Kelime sayıları şeklinde bir oyunla işitsel-zihinsel bellek kapasitesi artırılabilir.(siyah kalem-iki kelime, annenin saçındaki toka-üç kelime)

    Okumayı kolaylaştırmak amacıyla sadece okuması istenen cümle açıkta bırakılıp diğer kısımlar kapatılarak odaklanma ve doğru okuma yüzdesi artırılabilir(Green ve Reid,2017).

    KAYNAKÇA

    Altuntaş F. (2010) Sınıf Öğretmenlerinin Disleksiye İlişkin Bilgileri Ve Dislektik Öğrencilere Yönelik Çalışmaları, Yüksek Lisans Tezi.

    Akademi Disleksi,2018 , https://www.turkceprep.com/sayfa/pass-teorisi/, 01.12.2018 tarihinde erişilmiştir.

    Akademi Disleksi,2018, https://www.turkceprep.com/sayfa/prep-nedir/, 01.12.2018 tarihinde erişilmiştir.

    American Psychiatric Association (2013). Diagnostic and Statictical Manual of Mental Disorders (Fourth edition).

    Bingöl A, (2003), Ankara’daki İlkokul 2. Ve 4. Sınıf Öğrencilerinde Gelişimsel Disleksi Oranı, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Mecmuası Cilt 56, Sayı 2, S. 67-82

    Çalış S, Karaca D.T, Karaca O,Yiğit G, (2018), Disleksi Özgül Öğrenme Güçlüğü, 1.basım, İstanbul.

    Das J.P,(2009), Reading Difficulties and Dyslexia An Interpretation For Teachers

    Demir, B. (2005). Okulöncesi ve ilköğretim birinci sınıfa devam eden öğrencilerde özel öğrenme güçlüğünün belirlenmesi. (Yayımlanmış yüksek lisans tezi). Marmara Üniversitesi, İstanbul.

    Green S. , Reid G. (2017), Disleksi ile Başa Çıkmak İçin 100 Pratik Öneri, Arkadaş Yayınevi,Ankara

    Gür,G (2013), Disleksili Bireylerde Erken Tanı Konmasının Önemi Ve Disleksi Eğitimlerinde Yurt İçi Ve Yurt Dışı Uygulamaların İncelenmesi Ve Karşılaştırılması, Yüksek Lisans Tezi

    International Dyslexia Association, (2012) https://dyslexiaida.org/definition-of-dyslexia , 29.11.2018 tarihinde erişilmiştir.

    Khan A, (2007), Her Çocuk Özeldir, Hindistan.

    Milli Eğitim Bakanlığı, (2008), Özel Eğitim Ve Rehabilitasyon Merkezi Özel Öğrenme Güçlüğü Destek Eğitim Programı, Ankara

    Korkmazlar, Ü.(2011) Ben Hasta Değilim: Çocuk Sağlığı ve Hastalıklarının Psikososyal Yönü, Güncellenmiş İkici Baskı, 182-196

    Korkmazlar, Ü. (2016) Farklı Gelişen Çocuklar, Güncellenmiş 3.basım, 105-119

    Saraç S.(2014), Okuma Güçlükleri ve Disleksi, Psikoloji Çalışmaları /Studies in Psychology

    34-1 (2014) 71-77

    Sarıpınar E.G. , (2006) , “Özgül Öğrenme Güçlüğü: Okuma Güçlüğünde Akademik Beceri Ve Duyusal-Motor İşlevleri Değerlendirme Testlerinin Kullanılabilirliği”, yayımlanmamış Yüksek lisans tezi, Ankara Üniversitesi, Ankara

  • Orgazm Olamama Anorgazmi Tedavisi

    Orgazm Olamama Anorgazmi Tedavisi

    Orgazm olamayan kadınlar erkek mutlu olsun diye orgazm taklidi yapıyor. Bir süre sonra bedensel boşalmanın gerçekleşmemesi gerginlik, sinirlilik, huzursuzluk, güvensizlik gibi kalıcı olumsuz etkileri hayatına taşıyor.

    Anorgazmi, kadınlarda orgazm olamama, ruhsal rahatlamaya erişememe, bedensel bütünlüğü rahat erdirememe durumudur.

    Bu durum psikolojik sorunlara yol açar. Özgüven eksikliği ile birlikte cinsellikten uzaklaşmaya neden olur.

    Kadın, anorgazmi ile birlikte, eşinden uzaklaşır, kendini kötü hisseder, kendine karşı gzli öfke doğurur, kendini ya da eşini suçlayarak sorunlar yaratır. Tüm bu duygu farklılıkları ise işte e sosyal hayatta başarısızlığa neden olur. Kontrolcü kişilerde kontrolü kaybetme güdüsü yaratır ve kendine güven problemi ortaya çıkarır.

    Anorgazmi Nedenleri Nelerdir

    • Anne babanın baskıcı olması

    • Partnerini sevmeme

    • Düzensiz bir aile hayatı

    • Ergenlik dönemindeki cinsel sorunlar

    • Ergenlikte meydana gelen fiziksel travmalar

    • Partner ile teninin uyuşmaması

    • Antidepresan ya da doğum kontrol hapının yan etkileri

    • Zararlı maddelerin kullanımı

    • Karşı cinsten hoşlanmama

    Tedavi Süreci Nasıldır?

    Orgazm olamama anorgazmi tedavisi, kişide bu soruna neden olan olgunun bulunası ile başlar. Süre ya da kişisel duruma bağlı olarak cinsel terapiler uygulanır. Bu terapiler sayesinde kesin sonuç alınır. Önce bireysel tedavi ile başlayan süreci, davranışsal ve bilişsel cinsel terapiler takip eder.

    Bu tedavi sürecinde kişinin cinselliğe bakış açısı incelenir, yetiştirilme tarzına bakışır ve sorun buradan kaynaklıysa farkındalık ve farklı bir bakış açısı kişiye kazandırılır. Cinsellik konusunda doğru bilgiler kadına verildikten sonra korkudan ya da baskıdan kaynaklı sorunlar ortadan kalkacaktır. Maketler ile birlikte kazanılmış yanlış davranışların neler olduğu aktarılır. Bu şekilde orgazm olamama anorgazmi tedavisi hız kazanır. Kişi psikolojik olarak nerede hata yaptığını ve nasıl düşünmesi gerektiğini öğrendiğinde tedavi sonuç vermeye başlar.

    Genital egzersizler ve davranışsal terapiler sayesinde orgazm olamama anorgazmi tedavisinin son aşamasına gelinir. Bu süreçte g noktası, vajina ile klitorisin olması gerektiği gibi kullanılması öğretilir. Gerek duyulursa kitaplar ve dvdler ile de destek sağlanır.

    Hipnoz Tedavisinin Önemi

    Bu aşamalardan önce ya da sonra hipoterapi yöntemi uygulanırsa kişi daha rahat bir sürece girer. Ruhsal ve bedensel yönden rahatlama ile psikolojinin şekillenmesi sağlanırken sadece öğrenmenin değil bütünlüğün oluşturulması sağlanır.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Çocuklar kreşe veya okula giderken neden ağlar?

    Çocuklar için evden ve anne babadan ilk ayrılma, sosyalleşmenin ilk basamağı okul öncesi eğitimdir. Kreşe başlayan çocuk için bu süreç tahmin ettiğinizden daha zor olabilir.

    Evde anne babası, anneanne, babaannesi ya da bakıcısı ile kalmaya alışkın olan çocuk, kreşe başladığı zaman kendini farklı bir ortamda bulur.

    Ev herkes için olduğu gibi, çocuklar için de en güvenilir ortamdır. Çocuk evde istediği saatte uyanır, istediği saatte istediği oyuncak ile oynar, çoğu zaman oyuncaklarını toplamaz, bunu onun yerine yapan yetişkinler vardır. Evin her alanını kendi istediği gibi kullanır.

    Ancak kreşe başladığı zaman, bu rahatlığın yerini belli kurallar ve sınırlar bütünü alır. Çocuğun verdiği tepkiler de bu nedenledir zaten. Peki çocuklar neden kreşe gitmek istemez, işte bazı sebepler:

    Çocuğun hayatına yeni bir ortam girer ki, bu ortam çocuğa göre ayarlanmaz, çocuk ortama göre kendini ayarlamalıdır.

    Çocuğun hayatına yeni bir otorite olan öğretmen girer. Öğretmen ona sevgi ve şefkatle yaklaşmasına rağmen, ondan belli başlı kurallara uymasını bekler. Bu duruma alışmak da çocuk için süreç gerektirir.

    Tek çocuklu hayatta evin hakimi gibi yaşamaya alışmış olan çocuğun hayatına bir anda 10-15 farklı çocuk girer. Kendi yaş grubu içinde olan bu çocuklar da tıpkı onun gibi her istedikleri olsun istemektedir ve çocukların arasında bir ego savaşı başlar.

    Anne babanın çalışıyor olması nedeniyle sabah kreşe bırakılan çocuk, akşam alınmakta, yemek, yemek sonrası rutin işler erken kısa süre içinde uyku saati gelmekte ve çocuk anne babasını az gördüğü ve onları özlediği için kreşe gitmeyi reddetmeye başlar.

    Daha önce çocuğun bakımı anneanne babaanne gibi büyük ebeveynler tarafından yapılıyorsa ve onlar zaten çocuğun kreşe gitmesine gönüllü değillerse, çocuğun kreşe gitmek için sorun çıkardığı her anda “Gitmesin, ağlatmayın çocuğu, ben bakarım” şeklindeki söylemleriyle çocuğa arka çıkarlar.

    Çocuğunuz kreşe yeni başladıysa ve gitmekte zorluk yaşıyorsa, bunlara dikkat etmenizde fayda olacaktır.

    Çocuğunuz kreşe başlaması ile ilgili kararı anne baba olarak birlikte aldığınızı bilsin ve bu konuyla ilgili “Kreşe gitsin/gitmesin” şeklinde onun yanında tartışmayın.

    Anneanne, babaanne, dede gibi büyük ebeveynlerin sürece olumsuz etki edebilecek tepkilerini kontrol altına almaya çalışın.

    Çocuğunuza kreşe gitmeyi bir zorunluluk olarak değil, keyif olarak sunmaya çalışın.

    Öğretmeni ile korkutmayın, aksine kreşe başlama sürecinde çocuklar diğer çocuklardan önce öğretmenlerine bağlanırlar. Kreş çocuğun anne babadan güvenli ayrılma, öğretmene güvenli bağlanma sürecidir.

    Kreşin kapısında çocuğunuzu sizin kucağınızdan ağlatarak koparılmasına izin vermeyin. Bu davranış, çocukların size ve öğretmene karşı güvenini azalttığı gibi, ileriye yönelik hayatı için travmatik etki yaratabilir.

    Evden çıkarken kendisine ait bit oyuncak ya da nesneyi de kreşe götürmesine izin verin. Bu, kendini daha güvende hissetmesine neden olur.

    Akşam eve geldiğinizde tüm gün sizi görmediği ve özlediği için, ev işleri ya da özel işlerinizden daha çok, çocuğunuza vakit ayırın, onu duygusal olarak doyurun.

    Kreşe başlama evresinde çalışan anne baba iseniz, iş durumunuzu ayarlamaya çalışın. Birkaç gün çocuğunuz ile birlikte kreşte kalmanız, onu beklemeniz faydalı olacaktır. Çocuğunuzun ilk gün kreşe sorunsuz gitmesini ve daha sonraki günlerde de sorunsuz devam etmesini beklemeyin. Tepki verecektir. Verdiği tepkileri kreş yönetimi ve öğretmeni ile birlikte işbirliği içinde çözmeye çalışın.

    Bu tepkiler uzun süreli olursa, beraberinde gece uyanma, ağlama, tik, davranış ve uyum problemleri de gözlenirse uzman desteği almanızda fayda olabilir.

  • Boşanıyorsanız çocuğunuzun psikoloji için bunlara dikkat edin

    Boşanma, kadın ve erkeğin eş olarak kimliklerinin son bulmasıdır. Eğer o evlilikte çocuk sahibi olunmuşsa, eş olmanın yanında anne baba kimlikleri de önem taşır.

    Ancak, eşler çocuk sahibi ise ve boşanıyorlarsa, anne baba kimlikleri hayatlarının sonuna kadar bitmez, biten sadece eş olma durumları olur.

    Boşanma, eşler için alınması zor bir karar olsa da, sonrası da kolay değildir. Özellikle çocuklar için süreç sağlıklı yapılandırılmalıdır. Peki anne babalar bu süreçte nelere dikkat etmelidir?

    Eşinizden ayrılırken mümkün olduğunca, sağlıklı bir ayrılık süreci oluşturmaya çalışın. Birbirinizle sanki bir daha hiç görüşmeyecekmiş gibi, tüm gemileri yakarak ayrılmayın. Çünkü çocuğunuz için bir araya gelmeniz gerekecek.

    Boşanma sebebinizi tüm detayları ile çocuğunuza anlatmayın. Özellikle evlilik üçüncü bir kişi nedeniyle bitmişse, bunu öğrenen çocuk, anne babasına karşı öfke duymaya başlayabilir.

    Boşanma kararınızı ve sonraki süreci çocuğunuza anlatırken, anne baba olarak karşısına çıkın. Bu, her ikinizi de ilgilendiren bir durum olduğu için ve bu kararı birlikte aldığınız için, bilgilendirmeyi de birlikte yapmanız önemli.

    Çocuğunuz boşanma kararınızı öğrendikten sonra tepkiler verebilir. Bu tepkilerini söndürmeye ya da geçiştirmeye çalışmayın. Bırakın duygu ve düşüncelerini rahatça ifade etsin.

    Herhangi bir tepki vermezse de, bir süre onu gözlem altında tutun. Birkaç hafta sonra gecikmiş tepkiler verebilir.

    Çocuğunuz okula ya da kreşe gidiyorsa, öğretmenini de bilgilendirin. Öğretmeni de okulda onu ve davranışlarını gözlemlesin.

    Diğer aile büyükleri ile konuşun. Siz anne baba olarak, boşanma süreci ile ilgili çocuğunuza nasıl bir açıklama yaptıysanız, onlar da benzer açıklama yapsınlar.

    Farklı söylemlerin olması çocuklarda güven duygusunu zedeleyebilir.

    Çocuğunuza karşı birbirinizi kötülemeyin. “Baban yüzünden boşandık” ya da “Annen kabul etseydi hala evli olabilirdik” gibi ifadeler çocuğunuzu derinden üzeceği gibi, sizlere olan öfkesini de arttırır.

    Aile birliğiniz varken çocuğunuza karşı davranışlarınız nasılsa, boşandıktan sonra da benzer tutarlılığı sergilemeye özen gösterin.

    Boşanmış anne babaların sergilediği tutarlılık, kuralları ve sınırları belirleme şekli, çocukların gelişimi ve psikolojisi için oldukça önemlidir.

    Çocuğunuza tutamayacağınız sözler vermeyin. Eğer haftasonu onu alıp gezmeye gidemeyecekseniz, sırf onu oyalamak için sözler vermeyin. Bu durum, çocuğunuzun size karşı olan güveninin azalmasına neden olabilir.