Etiket: Süre

  • Alerjik cilt hastalıkları

    Alerjik cilt hastalıkları

    A. ATOPİK DERMATİT ( EGZEMA ) NEDİR ?

    Kronik, tekrarlayan, pembe renkli, yüzeyi pütürlü olan kaşıntılı döküntülerdir. Aktif lezyonlar tüm vücütta
    yaygın veya bir bölgede sınırlı olabilir. Bunlar pembe renkli, sulantılı, kaşıntılı lezyonlar şeklinde olabilir.
    Aşırı kaşınma sonucu enfekte olabilirler. Lezyonların sürekli olarak nüks ettiği veya iyileşmediği
    dönemlerde cilt kalınlaşması, çizgilenmesi, soyulmalar ve renk koyulaşması olabilir. Hastalığın
    başlangıç yaşına göre lezyonların vücüttaki dağılımı farklılık gösterir.

    1. İnfantil ( bebeklik dönemi ) Atopik Dermatit:

    2 ay-2 yaş arası çocuklarda görülür. Lezyonlar özellikle yüzde ( sıklıkla yanaklarda ), saçlı deride,
    boyunda, sırtta, diz ve dirsek bölgelerinde oluşur. Bu dönemde başlayan hastalık 3 yaşında
    iyileşebilir veya ileri çocukluk yaşlarında da devam edebilir.

    2. Çocukluk Çağı Atopik Dermatiti:

    2-12 yaşlar arasında görülür. Cilt lezyonları sıklıkla dirsek önü, diz arkası, boyun, el bileği ve ayak
    bileğinde görülür. Lezyoların olduğu cilt bölgelerinde kuruluk, çizgilenme, sulanma ve kaşıntı vardır.

    3. Erişkin Dönemi Atopik Dermatiti:

    Çocukluk çağı atopik dermatitinin devam etmesi veya ilk kez 12-20 yaşlar arasında başlayan cilt
    hastalığı şeklinde ortaya çıkabilir. Cilt lezyonları sıklıkla dirsek önü ve diz arkasında bulunur. Bazen
    ellerde de olabilir. Genellikle ciltte çizgilenme, kalınlaşma ve rengin kahverengileşmesine neden olur.
    Bazen göz çevresi ve ağız çevresinde kuruluk ve cildin dökülmesi eşlik edebilir. Genellikle kronik
    seyirlidir.

    Atopik Dermatite Eşlik Edebilen Bulgular:
    · El ve ayak tabanı çizgilerinin belirginleşmesi
    · Göz altında koyu gölgeler
    · Yanak, sırt, kol ve bacakta sınırları belirgin soluk renkli bölgeler
    · Atopik dermatiti olan bebekler ileriki yıllarda astım veya allerjik rinit olabilirler

    Atopik Dermatit ( Egzema ) Nasıl Tedavi Edilir?

    1.Koruyucu Önlemler:

    Bu hastaların ciltleri aşırı kurudur. Cilt kuruluğu belirtilerin alevlenmesine neden olur. Bu nedenle
    cildin sürekli olarak nemlendirilmesi son derece önemlidir. Ayrıca bu kişiler normal sabun
    kullanmamalıdır. Kremli sabunların kullanılması önerilir. Terleme şikayetleri arttırdığından, özellikle
    sıcak havalarda dikkat edilmesi önerilir. Tetkiklerde belirtilere sebep olan herhangi bir allerjen (
    inek sütü, yumurta, ev tozu akarı gibi ) saptanırsa, bu allejenden kaçınmak için doktorun önerdiği
    önlemler mutlaka alınmalıdır.

    2.İlaç Tedavisi:

    1.Kaşıntı önleyiciler ( antihistaminikler-şurup, tablet )

    Bu hastaların en önemli şikayeti kaşıntıdır. Bu şikayetlerin ortadan kalkması için doktorunuzun
    önerdiği ilacı şikayetlerin alevlendiği dönemlerde kullanmak gerekir.

    2.Lokal Kortikosteroidler ( merhem, krem )

    Cilt lezyonlarının aktif olduğu dönemlerde lezyon üzerine haricen ince bir tabaka halinde doktorunuzun
    önerdiği kullanma süresi dikkate alınarak uygulanır. Bu ilaçlar doktorun önerdiği nemlendirici ile cilt
    nemlendirildikten sonra uygulanmalıdır.

    B. ÜRTİKER ( KURDEŞEN ) VE / VEYA ANJİYOÖDEM ( KUŞPALAZI )

    Sınırlar belirgin olan pembe renkli, bazen ortası soluk olabilen, yüzeyden kabarık, kaşıntılı, çapı birkaç
    milimetreden birkaç santimetreye kadar değişebilen cilt döküntülerine ürtiker denir. Bu döküntüler
    vücudun herhangi bir bölgesinde olabilir. Anjiyoödem ise sıklıkla göz kapakları, dudak ve dil gibi
    yüzün bazı bölgelerinde deri ve deri altı tabakasının şişmesi durumudur. Anjiyoödemde renk
    değişikliği olmaz ve kaşıntı yoktur. Nadiren larenks ( soluk borusunun giriş bölgesi ) veya farenks (
    yemek dorusunun giriş bölgesi ) bölgesinde olan anjiyoödem ses kısıklığı, soluk almada güçlük gibi
    ciddi bir tabloya neden olabilir. Ürtiker ve anjiyoödem bazen aynı hastada birlikte görülebilir.

    Ürtiker ve Anjiyoödemin Klinik Tipleri Nelerdir ?

    1. Akut Ürtiker ve Anjiyoödem: Tarif edilen tipik kaşıntılı döküntülerin aniden ortaya çıkması
    durumudur. Lezyonlar genellikle 24 saat içinde söner, ancak 6 hafta süre ile aralıklı olarak yeniden
    çikabilir. Bazen anjiyoödem de ürtikere eşlik edebilir.
    2. Kronik Ürtiker: Tekrar eden ürtiker ve anjiyoödem tablosunun 6 haftadan daha uzun sürmesi
    halinde buna kronik ürtiker denir. İlaçlar, yiyecek katkı maddeleri, allerjenler, parazitler veya diğer
    bazı enfeksiyonlar sebep olabilir. Hastaların ancak % 10’unda sebep olan etken saptanabilir.
    3. Kolinerjik Ürtiker: Merkezi vücut ısısının yükselmesine neden olan durumlardan ( sıcak duş, veya
    egsersiz gibi ) birkaç dakika sonra döküntülerin ortaya çıkması durumudur.
    4. Fiziksel Ürtiker:

    1.Demografizm: Sert sivri uçlu bir cisim veya tırnak ile cildin çizilmesini takiben birkaç dakika içinde
    çizilen bölgede oluşan pembe renkli kabarıklık durumudur. Akut veya kronik ürtikeri olan kişilerde
    genellikle dermografizm vardir.

    2.Basınç Ürtikeri:

    1. Erken tipte basınç ürtikeri: Cilde basınç uygulamasını takiben birkaç dakika içinde oluşan
    kırmızı renkli, yanma hissi veren döküntülerin oluşması durumudur. Genellikle 30 dakika sürer.
    2. Geç tipte basınç ürtikeri: Cilde uzun süreli bir basınç uygulamasını takiben ( ağır bir çantanın
    omuza uzun süreli asılan askısı, elde bavul taşınması, uzun süreli oturma gibi ) 30 dakika ile 9
    saat içinde basınca maruz kalan bölgede döküntülerin oluşması durumudur. Bazen ateş,
    titreme, baş ağrısı eşlik edebilir.

    1. Solar Ürtiker: Kuvvetli ışık veya ultrviyole ( güneş ışınları ) ışınlarına maruz kaldıktan sonra birkaç
    dakika veya birkaç saat içinde ürtikeryal lezyonların oluşması durumudur.
    2. Soğuk Ürtiker: Soğuk hava veya soğuk su ile temas sonrası, dakikalar içinde ciltte yanma hissi
    veren ürtikeryal döküntülerin olması durumudur. Bazen bayılma, baş ağrısı, solunum sıkıntısı, baş
    dönmesi ve nabzın hızlanması eşlik edebilir. Soğuk ile temastan birkaç saat sonra ortaya çıkabilen
    klinik formları da vardır. Bu hastaların tanı konduktan sonra soğuk denize girmesi mutlaka
    önlenmelidir.
    3. Adrenerjik Ürtiker: Kişide psikolojik stress yaratan durumların ardından birkaç milimetre
    büyüklüğünde pembe döküntülerin gruplar halinde ortaya çıkması durumudur.

    1. Kontakt Ürtiker: Kişinin duyarlı olduğu bir madde ile cildinin temas etmesi sonucu ortaya çıkan
    ürtikeryal bir döküntüdür. Son yıllarda en çok suçlanan madde latex’dir. Latex cerrahi eldivenlerde ve
    birçok tıbbi malzemede kullanılan bir üründür. Latex allerjisi olan kişilerde, latex içeren malzemelerle
    tıbbi müdahale sonrası ürtikerden anafilaksi ismi verilen ciddi allerjik durumlara kadar çeşitli
    reaksiyonlar oluşabilir. Böyle bir allerjisi olduğu saptanan kişilere mutlaka uygun testler ile tanı
    konmalı ve tıbbi müdahale öncesi gerekli önlemler alınmalıdır.
    2. Egsersiz ile Tetiklenen Ürtiker: Kişinin egsersiz yapmasını takiben ciltte allerjik döküntü olması
    halidir. Bazen eşlik eden anjiyoödem, bronş spazmı ( nefes darlığı, hırıltı ), hipotansiyon ve bayılma
    olabilir.

    Ürtiker ve Anjioödem Nasıl Tanınır ?

    1.Öykü Alma ve Yaklaşım:

    Uzman kişi tarafından ürtikeryal döküntülerin ve eşlik eden reaksiyonların oluş zamanı, şekli, süresi ve
    tetikleyici faktörler hakkında alınan ayrıntılı öykü tanının en önemli kısmıdır. Ayrıca hastanın bu
    döküntülerine sebep olabilecek diğer tüm olası faktörler ( çevre şartları, kullandığı ilaçlar, geçirdiği
    hastalıklar gibi ) dikkatle sorgulanmalıdır. Bu öykünün bir allerji uzmanı tarafından alınması gerekir.

    2.Spesifik Yaklaşım:

    Ayrıntılı öykü alınmasını takiben, dikkatli bir fizik muayene yapılmalıdır. Ürtikerin tipine göre ( akut, kronik
    veya diğer ürtiker tipleri ) hastadan gerekli labaratuvar tetkikleri istenir.

    Ürtiker ve Anjioödem Nasıl Tedavi Edilir?

    1.Eliminasyon: Belirtilerin ortaya çıkmasına sebep olduğu farkedilen veya tetkiklerle saptanan yiyecek,
    ilaç, diğer maddeler ve faktörlerden uzak durulması önerilir. Bunların yerine kullanılması uygun olanlar
    hakkında hastaya bilgi verilir. Enfeksiyon varsa tedavi edilir. Ciddi reaksiyon yaşayan hastalarda acil
    durumda kendi kendilerine uygulayabilecekleri epinefrin içeren preparatlar önerilir.

    2.İlaç Tedavisi:

    1.H1 reseptör blokerleri ( antihistaminikler ) ( şurup, tablet ): Bu grup ilaçlar tedavide en önemli
    ilaçlardır. H1 reseptör blokerleri kendi içinde 1 ve 2. kuşak ilaçlar olmak üzere iki gruba ayrılır. Bir
    grup ilacı tek başına veya bazen gerekli görüldüğünde iki grup ilacın birlikte kullanılması şeklinde
    tedavi yöntemleri vardır. Bu ilaçları doktorunuzun önerdiği doz ve sürede kullanmak gerekir.

    2.H2 reseptör blokerleri ( tablet ): H1 reseptör blokerleri ile tedaviye yeterli yanıt alınmadığı
    durumlarda allerji uzmanının önerisi ile tedaviye eklenen ilaçlardır.

    3.Kortikosteroidler ( tablet, injeksiyon ): Ciddi akut reaksiyonlarda veya diğer tedavilere direnci
    olan durumlarda tek doz veya belirli bir süre için mutlaka doktor kontrolünde kullanılması gereken
    ilaçlardır.

    Adrenerjik ajanlar ( injeksiyon ): Ürtiker veya anjiyoödeme eşlik eden soluk almada zorluğa neden olabilen
    larenks ödeminin olduğu durumlarda acilen uygulanan ilaçlardır. Tekrarlayan anjioödem atakları geçiren
    hastaların bu ilaçı yanında taşıması, ani solunum yolu tıkanması durumunda koluna cıltaltı enjeksiyon şeklinde
    uygulaması öğretilirç İlaç dozu enjektörde hazırlanmış şekilde ticari sunumdadır (Epipen, Anahelp).

  • Kronik böbrek yetmezliği

    Kronik böbrek yetmezliği

    BÖBREKLERİMİZ

    Böbreklerimiz karın boşluğunun arka kısmında omurganın her iki tarafına yerleşik fasulyeye benzer organlardır. Her biri yaklaşık 10-12 cm uzunluğunda ve 150 gr ağırlığındadır. İki böbreğimiz olsa da, sağlıklı yaşam sürmek için tek sağlam böbrek yeterlidir.

    Böbreklerimizin Yapısı

    Böbreklerimiz ana atardamardan (aort) çıkan iki büyük arter (renal arter) ile beslenir. Her bir böbreğimizde yaklaşık 1 milyon nefron denilen ünite vardır. Nefronlar süzme işlevinin gerçekleştiği glomerül denilen yumakçık ve bunlara bitişik tüplerden oluşur. Tüplerde glomerüllerden süzülen vücut için gerekli bazı maddeler geri emilirken, atılması gereken maddeler idrara salgılanır. Temizlenmiş olan kan toplardamar (renal ven) aracılığıyla dolaşıma katılır. Tüplerden geçen idrar böbrek havuzuna (pelvis), buradan da üreterleri geçerek idrar torbasına (mesane) gelir ve işeme ile dışarı atılır. İdrar miktarı sıvı alma alışkanlığına bağlı olarak değişiklik gösterirse de, günde yaklaşık 1-2 litre kadardır.

    Böbreklerimizin Temel İşlevleri

    Böbreklerimiz beyin, kalp, karaciğer ve akciğer ile birlikte yaşamsal öneme sahip organlarımızdan birisidir.

    Metabolizma sonucu ortaya çıkan üre, kreatinin gibi zararlı yıkım ürünlerinin vücuttan atılması

    Yaşamsal öneme sahip sodyum, potasyum gibi tuzların dengesinin ayarlanması

    Kan basıncının düzenlenmesi

    Kemik iliğinde kan yapımını sağlayan eritropoetin hormonunun yapımı

    Kemik ve kasların normal yapısı ve işlevi için gerekli olan D vitamininin aktifleşmesi

    Böbrek yetmezliği

    Böbreğin tüm işlevlerinin ani veya yavaş bir şekilde kaybedilmesidir. Akut ve kronik (süreğen) olmak üzere iki tip böbrek yetmezliği vardır.

    Akut Böbrek Yetmezliği

    Böbrek işlevlerinin birkaç saat veya hafta gibi kısa bir sürede aniden bozulmasıdır. Böbreğin özellikle zararlı yıkım ürünlerini atma ve sıvı-tuz dengesini düzenleme işlevleri bozulur. Böbrek işlevi, nedene bağlı olarak birkaç hafta veya ay süreyle bozuk devam edebilir ve bu sürede bazen geçici bir diyaliz uygulanması gerekebilir.

    Akut böbrek yetmezliği böbrek öncesi, böbreğin kendisine veya idrar yollarına ait sebeplerden kaynaklanabilir. En sık görülen neden kan kaybı, şiddetli kusma, ishal, yanık gibi böbreğe gelen kan akımının azalmasına yol açan sıvı kaybı durumlarıdır. Ayrıca çeşitli ilaçlara, zehirlere ve nefritlere bağlı olarak böbrek dokusunun zedelenmesi ve taş, erkeklerde prostat büyümesi gibi nedenlerle idrar yollarında tıkanıklık gelişmesi de akut böbrek yetmezliğine yol açabilir.

    Tedavisi yol açan nedene göre değişiklik gösterir. Çoğunlukla geri dönüşlü bir durumdur, ancak bazı hastalarda kalıcı böbrek işlev bozukluğu gelişebilir.

    Kronik Böbrek Yetmezliği

    Böbreğin tüm işlevlerinin kalıcı ve ilerleyici bir şekilde bozulmasıdır. Geri dönüşlü bir durum değildir. Ancak, hipertansiyonun etkin bir şekilde kontrolü, diyet uygulanması, yeterli sıvı alınması, bazı ilaçların kullanımından kaçınılması ve düzenli kontrol gibi önlemlerle böbrek işlev bozukluğunun ilerlemesini önemli ölçüde yavaşlatmak olasıdır.

    Ülkemizde ve birçok ülkede kronik böbrek yetmezliğinin en sık görülen iki nedeni şeker hastalığı ve hipertansiyondur. Bu hastalıklarda tuz kısıtlanması, düzenli egzersiz yapılması ve kilo verilmesi gibi yaşam tarzı değişikliklerinin uygulanması, kan şekerinin ve kan basıncının etkin bir şekilde kontrol edilmesi ve düzenli izlem gibi önlemlerle böbrek yetmezliği gelişimini önlemek mümkündür. Ayrıca çeşitli nefritler, taş hastalığı, idrar yollarındaki yapısal bozukluklar, infeksiyonlar, özellikle polikistik hastalık olmak üzere böbreğin kalıtımsal hastalıkları da kronik böbrek yetmezliğine yol açabilir.

    Böbrek yetersizliği gelişip ilerledikçe, böbreğin işlevlerinin bozulması sonucu birçok sorun ortaya çıkar:

    Vücuda zararlı olan üre ve kreatinin gibi maddeler birikir.

    Su ve sodyum vücutta birikir. Bunun sonucunda kan basıncı yükselir ve vücutta şişlikler ortaya çıkabilir.

    Kansızlık gelişir.

    Kemik gelişimi bozulur.

    Kanda potasyum düzeyi yükselir ve buna bağlı olarak kalp ritminde bozukluklar ortaya çıkabilir.

    Kalp ve damar hastalıkları gelişebilir.

    Halsizlik, iştahsızlık, bulantı, kusma, kaşıntı, ağızda kötü koku, bacaklarda his bozukluğu ve huzursuzluk, nefes darlığı, ruhsal bozukluklar ve şuur bulanıklığı gibi yakınmalar ortaya çıkabilir.

    Böbrek işlevinin ileri derecede bozulduğu son aşamada (süzme işlevinin % 90’dan fazlasının yitirilmesi) yaşamın devam edebilmesi için diyaliz veya böbrek nakli tedavilerinin uygulanması gerekir.

    HEMODİYALİZ

    Diyaliz basit olarak yarı geçirgen bir zarla ayrılmış bir tarafında temizlenmesi gereken kanın, diğer tarafında ise diyaliz sıvısının bulunduğu iki odacıklı bir sistemdir. Hemodiyaliz vücut dışına alınan kanın makine aracılığıyla yapay bir filtreden (diyalizör) geçirilerek birikime uğrayan zararlı maddelerden ve fazla sıvıdan arındırılması ve sonra vücuda geri verilmesi işlemidir. Uygulama sırasında vücutta eksik olan bazı tuzlar da diyaliz sıvısından vücuda geçer. Hemodiyaliz uygulaması için kolda atardamar ile toplardamarın birleştirilmesi (fistül) ameliyatının yapılması gerekir. Fistül ameliyatından en az 3-4 hafta geçtikten sonra hemodiyaliz tedavisine başlanabilir. Acilen diyalize alınması gereken hastanın fistülü yok veya yeterince gelişmemişse, boyun veya kasıktaki toplardamarlardan birine kateter yerleştirilerek de hemodiyaliz uygulanabilir. Fistülün yeterli gelişmesine olanak tanımak ve kateter gereksinimini ortadan kaldırmak için, hemodiyalize aday hastalarda olası diyaliz zamanından birkaç ay önce fistül ameliyatının yapılması gerekir.

    Hemodiyaliz tedavisi hemodiyaliz merkezlerinde haftada 2 veya 3 gün uygulanır ve her tedavi seansı yaklaşık 4 saat sürer. Hemodiyaliz sırasında her defasında fistül olarak isimlendirilen damara biri vücuttan kanı temizlenmek üzere filtreye götüren, diğeri temizlenmiş kanın vücuda dönmesini sağlayan olmak üzere iki iğne yerleştirilir. Tedavi sırasında vücut dışına alınan kanın pıhtılaşmasını önlemek için kan sulandırıcı ilaçların uygulanması gerekir. Haftalık seans sayısı, seansın süresi, diyaliz sırasında kullanılacak filtre, diyaliz sıvısı hastanın bireysel özelliklerine göre tedavi ekibi tarafından ayarlanır.

    Hemodiyalizin Olumlu Yönleri

    Zararlı maddeler ve fazla sıvı vücuttan hızlı ve etkin bir şekilde uzaklaştırılır.

    Kullanılabilme süresi periton diyalizinden daha uzundur.

    Daha yakın bir doktor ve hemşire kontrolü sağlar.

    Tedavi sırasında diğer hastalarla tanışılarak dostluk kurulabilir.

    Hemodiyalizin Olumsuz Yönleri

    Hemodiyaliz aralıklı uygulanan diyaliz yöntemi olduğundan tedavi seansları arasında sıvı, tuz ve bazı besinlerin sınırlı tüketilmesi gerekir.

    Tedavinin uygulanması için sıklıkla haftada 3 gün bir hemodiyaliz merkezine gidilmesi iş, okul ve sosyal yaşantıyı olumsuz yönde etkileyebilir.

    Tedavi sırasında kan basıncı düşmeleri ve kas krampları görülebilir.

    Kanın pıhtılaşmasını önlemek için uygulanan ilaçlar kanamalara neden olabilir.

    Hemodiyaliz uygulanması için oluşturulmuş olan fistülde zamanla sorunlar ortaya çıkabilir ve yeni fistül ameliyatlarının yapılması gerekebilir.

    PERİTON DİYALİZİ

    Önceden yerleştirilen bir kateter aracılığıyla belirli aralıklarla yaklaşık 2 litrelik diyaliz sıvısının karın boşluğuna doldurulması, bekletilmesi ve boşaltılması şeklinde uygulanan bir diyaliz yöntemidir. Kanda birikime uğrayan atık maddeler ve sıvı fazlası periton zarını geçerek karın boşluğundaki diyaliz sıvısına geçer ve boşaltılan diyaliz sıvısı ile de vücuttan uzaklaştırılır. Periton diyalizi tedavisi için, olası diyaliz zamanından yaklaşık 3 hafta karın boşluğuna silikondan yapılmış yumuşak bir kateterin yerleştirilmesi gerekir. Kateter yerleştirme işlemi ameliyathanede cerrahi olarak ve yatak başında yapılabilir.

    Periton diyalizi bazı tip barsak hastalıkları, karın içinde yapışıklılar, fıtık ve ciddi psikiyatrik bozukluğu olmayan tüm hastalara uygulanabilir. Kalp ve damar hastalıkları, damar giriş yeri sorunu, kanama eğilimi, şiddetli kansızlık, bazı karaciğer rahatsızlıkları, şeker hastalığına bağlı göz sorunları olan hastalarda, daha serbest sıvı ve beslenme, daha aktif yaşam isteyen, iğne girişlerinden korkan, çalışan ve okuyan hastalarda periton diyalizinin özellikle tercih edilmesi gerekir.

    Periton Diyalizinin Tipleri

    Sürekli ayaktan periton diyalizi: En sık kullanılan periton diyalizi yöntemidir. Erişkin hastalar için ortalama 2 litrelik diyaliz solüsyonu karın boşluğuna doldurulur. Bu sıvı yaklaşık 4-8 saat karın boşluğunda bekletildikten sonra boşaltılır ve yeniden taze diyaliz sıvısı karın boşluğuna doldurulur. Bu işlem günde 3-5 kez tekrarlanır.

    Aletli periton diyalizi: Diyaliz sıvısının karın boşluğuna doldurulması, bekletilmesi ve boşaltılmasında otomatik makinelerin kullanıldığı periton diyalizi yöntemidir. Geceki 8-12 saatlik sürede hasta uyurken uygulanır. Gündüz döneminde hastanın diyaliz gereksinimine göre karın boşluğunda belli miktar diyaliz sıvısı bulundurulabilir veya boş bırakılabilir.

    Periton Diyalizinin Olumlu Yönleri

    En önemli avantajı sürekli diyaliz yöntemi olmasıdır. Sürekli diyaliz olmanın sağladığı en önemli avantaj üre, kreatinin, potasyum gibi zararlı maddelerin kandaki düzeyinin ve vücutta sıvı dengesinin sabit seyretmesidir. Diyaliz hastalarında hipertansiyonun en önemli nedeni vücutta sıvı ve tuz birikimi olduğundan, periton diyalizi hastalarında kan basıncının daha iyi kontrol edilmesi beklenir. Sürekli diyaliz yöntemi olmanın sağladığı bir diğer avantaj hastalara daha serbest sıvı ve diyet alım olanağının sunulmasıdır.

    Periton diyalizi merkeze bağımlı olmayan hastaların evlerinde, iş yerlerinde kendi kendine uyguladığı bir diyaliz yöntemi olduğundan, daha aktif bir yaşam olanağı sunar.

    Hastalar daha uzun süre idrar çıkarmaya devam ederler.

    Özellikle kansızlık gibi böbrek yetmezliğine bağlı sorunlar daha az görülür.

    Kan sulandırıcı uygulanmasına gerek yoktur.

    Periton Diyalizinin Olumsuz Yönleri

    Periton diyalizi hastalarındaki en önemli sorun karın zarının mikrop kapabilme olasılığıdır. Günümüzde kullanılan periton diyalizi gereçleri mikrop kapma olasılığını en aza indirmiştir. Diyalizin tedavi ekibinin verdiği eğitime titizlikle uyularak yapılması durumunda, infeksiyon sorunu ile hiç karşılaşmadan tedavi sürdürülebilir.

    Diyaliz sıvısı ile vücuttan protein kaybı olur.

    Diyaliz sıvısı içinde bulunan şeker (glukoz) vücuda emilerek kilo artışına ve kan yağlarında yükselmeye neden olabilir.

    Kullanılabilme süresi hemodiyalizden daha kısadır.

    BÖBREK NAKLİ (TRANSPLANTASYONU)

    Diyaliz yöntemleri, böbreğin sadece birikime uğrayan atık maddelerin atılması ve vücutta sıvı ve tuz dengesinin sağlanması işlevlerini yerine getirirken, başarılı bir böbrek naklinden sonra böbreğin tüm işlevleri düzelir. Bu nedenle, böbrek yetmezlikli hastalarda seçkin tedavi yöntemi böbrek naklidir. Diyalize aday veya diyaliz tedavisi gören tüm hastaların böbrek nakli için değerlendirilmesi gerekir.

    Böbrek nakli sağlıklı canlı akrabalardan veya kadavradan (beyin ölümü gerçekleşmiş kişi) alınan böbreklerle yapılabilir. Canlı akrabalardan yapılan nakillerin başarı şansı daha yüksektir. Kan ve doku grubu uyumu olmadan da böbrek nakli yapılabilmekle beraber, nakledilen böbreğin uzun süreli işlevi bakımından alıcı ile verici arasında kan ve doku grubu uyumu olması önemlidir. Kan grubu açısından genel kan transfüzyonu kuralları geçerlidir. Yani, 0 grubu olan kişi herkese böbrek verebilir, AB grubu olan kişi herkesten böbrek alabilir. A veya B kan grubu olanlar kendi grubundan veya AB grubundan kişilere böbrek verebilir ve kendi grubundan veya 0 grubundan böbrek alabilirler.

    Böbrek naklinden önce böbrek alıcı ve vericilerinde belli incelemelerin yapılması gerekir. Nakledilen böbrek sağ veya sol kalça kemiği boşluğuna yerleştirilir. Eğer herhangi bir sorun yoksa, hastanın kendi böbrekleri yerinde bırakılır.

    Böbrek naklinden sonra organın reddini önlemek için vücudun bağışıklık sistemini baskılayan ilaçların kullanılması gereklidir. Bu ilaçlara bağlı olarak kan hücrelerinin sayısında azalma, infeksiyon, hipertansiyon, kan yağlarında yükselme, kanser gibi istenmeyen etkiler ortaya çıkabilir.

  • Depresyonda mıyım?

    Depresyonda mıyım?

    Her insan hayatının bazı dönemlerinde istenmeyen, beklenmeyen, hayal kırıklığına uğratan olaylar karşısında, geçici bir süre üzüntü, kırgınlık, mutsuzluk, kızgınlık, keder, karamsarlık gibi depresif duygular yaşar. Bu duygular çok doğaldır ve genellikle kısa bir süre sonra etkisini kaybeder. Ancak, depresif şikayetlerin iki haftadan uzun sürmesi, kişinin günlük yaşantısını olumsuz etkilemesi ve sorumluluklarını yerine getirmesini engellemesi durumunda kişinin depresyonda olduğu söylenebilir. Depresif belirtiler, duygusal, zihinsel, davranışsal ve fiziksel olmak üzere dört grupta toplanır:

    • Duygusal belirtiler: Mutsuz, ağlamaklı, kederli, hüzünlü hissetme, karamsarlık, umutsuzluk, çaresizlik, daha önce keyif alınan işler, hobiler ve alışkanlıklardan artık hoşlanmama, kendini değersiz hissetme, küçük görme, kendini beğenmeme, suçlu ya da günahkâr hissetme, yalnızlık hissi, boşluk duygusu, alınganlık, huzursuzluk

    • Zihinsel belirtiler: Konuşulanlara, okunan şeylere, izlenilenlere dikkatini verememe, konsantrasyon güçlüğü, unutkanlık, kararsızlık, tekrarlayan ölüm düşünceleri, intihar planları

    • Davranışsal belirtiler: Sosyal ilişkilerden kaçınma, yalnız kalma isteği, cinsel isteksizlik, motivasyon eksikliği, keyif veren aktiviteleri erteleme, sinirlilik

    • Fiziksel belirtiler: Önemli derecede kilo kaybı veya alımı ve iştahta artma ya da azalmanın olması, uykusuzluk ya da aşırı uyku hali, halsizlik, yorgunluk hissi, enerji kaybı, bedensel ağrılar

    Kişinin şikayetleri, yukarıda sayılan tüm belirtileri karşılamayabilir. Depresyonun şiddetine göre, belirtilerin sayısı ve sıklığında farklılıklar olabilir.

    Her yaştan insanın ani kayıplar, ayrılık, maddi sıkıntılar, uzun süreli yüksek düzeyde strese maruz kalma gibi olumsuz olaylar ve tıbbi hastalıklar gibi nedenlerle depresif şikayetleri olabilir. Depresyon, 65 yaş üzerindeki kişilerde de sıklıkla görülür. Bu yaş dönemindeki sağlık durumu, kullanılan ilaçlar ve kişilerin sosyal çevrelerindeki değişikler depresyona zemin hazırlayabilir. Kanser, karaciğer hastalıkları, böbrek yetmezliği ve daha birçok hastalık sebebiyle sürekli hissedilen ağrılar, başkalarına bağımlı hale gelme ve günlük yaşantıda birtakım kısıtlamaların olması bu yaş grubundaki bireyleri zorlar. Ayrıca, yaş ilerledikçe çevrelerindeki önemli kişileri, sevdiklerini kaybetmenin acısını ve yalnızlığını da yaşarlar. Fiziksel sağlığın bozulması, ölüme yaklaşmayla ilgili düşünceler, fiziksel becerilerin, gücün, gençlik ve güzelliğin azalması, sosyal yaşantı ve desteklerin azalması gibi olumsuz değişimler de kişinin bu değişimlere uyum sağlayamaması halinde depresyonla sonuçlanabilir.

    Yaşlılık depresyonu genç nüfusta görülen depresyonla benzerdir. Ancak, yaşlılık depresyonunda depresif duygulara (hüzün, üzüntü, mutsuzluk) daha az rastlanırken, bedensel yakınmalar, ilgi ve enerji kaybı, iştah kaybı ve uyku bozuklukları daha ön plandadır. Ayrıca, endişe, inatçılık, huzursuzluk, sinirlilik, çocuksu davranışlar, sürekli yakınma ve sızlanmalar görülebilir. Çoğunlukla depresyon yaşlanmanın bir parçası olarak kabul edildiği için kişiler bu sıkıntılarını bir uzmanla paylaşmazlar. Ancak, depresyon kişilerin yaşam kalitesini önemli ölçüde düşürdüğü gibi bedensel rahatsızlıkların seyrini de olumsuz yönde etkiler.

    Depresyon bir kişilik sorunu, şımarıklık veya zayıflık değildir. Toplumda her yaşta çok sık görülen, tedavi edilebilir bir psikolojik rahatsızlıktır. Uzman desteği alarak depresif belirtilerle başa çıkmak kolaylaşır ve iyileşme süreci hızlanarak iyi sonuçlar elde edilebilir.

  • Henoch – schöenlein purpurası

    Henoch – schöenlein purpurası

    Henoch – Schöenlein Purpurası Nedir?

    Henoch-Shöenlein purpurasi (HSP), küçük kan damarlarinin (kapillerlerin) iltihabiyla giden bir hastaliktir. Bu iltihap, vaskülit olarak adlandirilir ve genellikle deri, bagirsak ve böbreklerdeki küçük kan damarlarini etkiler. Bu iltihaplanmis kan damarlari deri içine kanayarak purpura dedigimiz koyu kirmizi ya da mor renkteki döküntülere yol açabilir. Ayni zamanda ince bagirsaklar ya da böbrekler içine kanayip, gaita ve idrarda kan çikmasina (hematüri) neden olabilir.

    Ne kadar sıktır?

    HSP çocukluk çaginda, 5 ila 15 yas arasi çocuklarda en sik görülen sistemik vaskülittir. Erkek çocuklarda kizlara oranla daha fazla gorulur (2:1).. Olgularin büyük çogunlugu kışın ortaya çikar fakat sonbahar ve ilkbaharda da bazı olgular görülebilmektedir.

    Hastalığın nedenleri nelerdir?

    HSP’nin nedenini bilinmemektedir. Mikroplarin (virüs ve bakteriler gibi) hastalik için önemli bir tetikleyici faktör oldugu düsünülmektedir, çünkü sıklıkla bir üst solunum yolu enfeksiyonunu takiben ortaya çıkar. Ne var ki HSP, ilaç alimi, böcek isirigi, soguga maruz kalma, kimyasal toksinler ve bazi besin allerjenlerinin alinmasindan sonra da ortaya çikabilmektedir. Bu nedenlerden dolayi, önceleri HSP’nin bütün bu ajanlara karsi bir allerjik reaksiyon oldugu düsünülerek ‘allerjik purpura’ terimi kullanilmaktaydi. Bazi ülkelerde, eklemler ve kaslarla ilgili belirtilerinden dolayi ‘romatoid purpura’ olarak da adlandirilmaktadir

    HSP lezyonlarinda görülen, immünglobülin A gibi bazi spesifik ürünlerin birikimi, anormal bir immün sistem yanitinin deri, eklem, gastrointestinal sistem, böbrekler ve ender olarak santral sinir sistemindeki küçük kan damarlarina saldirdigini ve hastaliga neden oldugunu desteklemektedir.

    Kalıtımsal mı? Bulaşıcı mı? HSP kalitimsal bir hastalik degildir. Bulasici degildir

    Esas belirtileri nelerdir?

    En sik belirtisi, bütün HSP hastalarinda görülen karakteristik deri döküntüsüdür. Döküntüler genellikle küçük, kırmızı, toplu igne başı gibi, deriden hafif kabarik, bazen de kurdesen tarzindadir. Döküntü giderek mor bir renk alir. Bu döküntülere “ele gelen purpura” ismi verilir. Purpura genellikle alt ekstremiteler ve kalçada görülmekle beraber vücudun diger bölgelerinde de (kollar ve gövde) ortaya çikabilir.

    Hastalarin büyük çogunlugunda (%65) , dizler, ayak bilegi, el bilegi, dirsek ve parmaklarda, agrili eklem (artralji ) ya da hareketi kisitlanmis agrili ve siskin eklem (artrit) bulgusuna rastlanir. Artralji ve/veya artrit , eklem civarinda ya da yakininda yumusak doku sisligi ve hassasiyetiyle birlikte görülür.

    Ellerde, ayaklarda, alında ve skrotumda yumusak doku sisligi, özellikle küçük çocuklarda hastalıgın erken evrelerinde ortaya çikabilir.

    Eklem bulgulari geçicidir ve birkaç gün içinde kaybolur.

    Bagirsak damarlari iltihaplandigi zaman , hastalarin %60’indan fazlasinda göbek çevresinde araliklarla ortaya çikan karin agrısı görülür ve bazen buna hafif ya da siddetli barsak kanamasi eslik edebilir.

    Ender olarak, bagirsak tıkanıklıgına yol açarak cerrahi gerektirebilecek, karin içinde bagirsak katlanmasi durumu ortaya çıkabilir.

    Böbrek damarlari iltihaplandiginda, %20-35 hastada kanama yapabilir ve hafiften siddetliye kadar degisen derecelerde hematüri ve proteinüri (idrarda protein varligi) gözlenebilir. Genellikle böbrek problemleri ciddi degildir. Ender olgularda böbrek hastaligi aylarca ya da yıllarca sürebilir ve böbrek yetersizligine dönüsebilir (% 1-5). Bu gibi olgularda bir nefroloji uzmanina (böbrek uzmani) danısılması ve hastanın doktoruyla isbirligi yapmasi gereklidir.

    Yukarıda tanimlanmis olan belirtiler genellikle 4-6 hafta sürer. Ender olarak cilt döküntülerinin ortaya çıkmasindan birkaç gün önce görülebilirler. Aynı anda ya da birbirini takip edecek sekilde ortaya çikabilirler.

    Nöbetler, beyin ya da akciger kanamalari ve testislerde sisme gibi, bu organlardaki damarlarin iltihaplanmasina bagli olan belirtiler ender olarak görülebilir.

    Hastalık her çocukta aynı mıdır?

    Hastalik asagi yukari her çocukta ayni olmakla birlikte, deri ve organ tutulumlarinin süresi ve siddeti hastadan hastaya çok degisiklik gösterir. HSP, bir tek atak seklinde olabilir ya da bes- alti kez tekrarlayan nükslerle seyredebilir.

    Çocuklarda görülen hastalık erişkinlerdeki hastalıktan farklı mıdır?

    Çocuklardaki hastalik eriskinlerdeki hastaliktan farkli degildir fakat eriskinlerde hastalik daha seyrektir.

    Nasıl tanı konur?

    HSP tanisi esas olarak, siklikla alt ekstremiteler ve kalçayla sinirli olan klasik purpurik döküntüye ve klinige dayali olarak konur. Karin agrisi, eklem tutulumu ve hematürinin eslik edip etmemesi tani koydurucu degildir. Benzer tabloya yol açan diger hastaliklar dislanmalidir.

    Hangi laboratuar testleri yararlıdır?

    HSP tanisini koyduran spesifik bir test yoktur. Eritrosit sedimentasyon hizi ya da C- reaktif protein (sistemik iltihabin bir ölçütü) normal ya da yükselmis olabilir. Ince bagirsaklardaki kanamaya bagli olark diskida gizli kan pozitif olabilir. Hastaligin seyri sirasinda böbrek tutulumunu saptamak amaciyla idrar analizi yapilmalidir. Düsük dereceli hematüri sik görülür ve zamanla düzelir.

    Eger böbrek tutulumu agirsa (böbrek yetersizligi ve agir proteinüri) böbrek biyopsisi gereklidir.

    Tedavi edilebilir mi?

    Çogu HSP hastasi herhangi bir ilaca ihtiyaç duymadan iyilesir.

    Tedavi genellikle, eklem sikayetleri belirgin oldugunda, parasetamol ya da ibuprofen ve naproksen gibi basit analjeziklerin (agri kesici) kullanilmasiyla yapilan destekleyici bir tedavidir. Steroidlerin (prednizon) kullanilmasi agir gastrointestinal belirti ve kanamaları olan hastalarda ve diger organlardan siddetli yakinmalari olan ender olgularda uygundur. Böbrek hastaligi agirsa böbrek biyopsisi yapilmalidir ve eger gerekirse immünbaskılayıcı ilaçlar ve steroidleri içeren bir tedavi baslatılır.

    İlaç tedavisinin yan etkileri nelerdir?

    Çogu olguda oldugu gibi ilaç tedavisi gereksizse ya da kisa süreli kullaniliyorsa hiçbir ciddi yan etki beklenmez. Prednizon ve immünbaskilayici ilaçlarin uzun süre kullanilmasini gerektiren, agir böbrek hastaligi ile giden ender olgularda ilaç yan etkileri problem olabilir (bkz. Tedavi bölümü).

    Hastalık ne kadar sürer?

    Hastaligin toplam süresi yaklasik 4-6 haftadir. Çocuklarin yarisinda alti haftalik periyod içinde birincisinden daha kisa ve daha hafif olan en az bir nüks görülür. Nüksler nadiren uzun sürer. Hastalarin büyük çogunlug tamamen iyilesir.

    Ne çeşit kontrol muayeneleri gereklidir?

    Hastalik süresince ve iyilestikten sonra böbrek problemlerinin saptanabilmesi için 6-7 kez idrar örnegi alinip incelenmelidir; öyle ki, bazi olgularda böbrek tutulumu hastaligin baslangicindan haftalarca sonra ortaya çikabilir.

    Hastalığın uzun süreli sonuçları nelerdir?

    Çogu çocukta hastalik kendi kendini sinirlar ve uzun vadede problemlere yol açmaz. Hastalarin küçük bir yüzdesinde kalici ya da agir böbrek hastaligi gözlenir ve olasi böbrek yetersizligi ile sonuçlanan ilerleyici seyir görülebilir.

    Okula/Spora devam edebilir mi?

    Akut hastalik süresince fiziksel aktivite genellikle kisitlanmistir, fakat çocuk iyilestikten sonra tekrar okula gidebilir ve normal hayatini sürdürebilir. Asilar da ertelenmeli ve kaçirilan asinin zamani çocugun doktoru tarafindan belirlenmelidir.

  • HANGİSİ DAHA KOLAY..EVLENMEK Mİ BOŞANMAK MI?

    HANGİSİ DAHA KOLAY..EVLENMEK Mİ BOŞANMAK MI?

    Evliliklerimizi çoğunlukla hayallerimizi karşılayacağını düşündüğümüz için yaparız ve hep uzun sürmesini bekleriz… Oysa ki zaman geçtikçe evli olan herkes bunu bilir, flört ederkenki insan ile evlenilen insan arasında dağlar kadar fark olduğu anlaşılır. Bunu anlamak 2-3 yıl sürer. Emin olmak için birkaç yıl daha, acaba düzelir mi için 2 yıl, biraz da itelim kakalım, işte 10 yıllık evlilik ve artık bitirmeye karar vermişiz bir bakarız ki.

    Ben şahsen, evlendikten sonra hem evlenmenin hem de evliliği bitirmenin ne kadar zor olduğunu anlayanlardan biriyim. Uzun süre belirli bir düzen kurduktan sonra, onu bozmak için hamle yapmak gerçekten zor.

    Her şeyi düşünmek zorundasınız, evlenirken yaptığınızdan daha çok hem de. Çocuğun velayeti, okulu, evdeki eşyaların paylaşımı, sahip olunan taşınmazlar… peki ya köpeği kim alacak?.

    Ailelere kim haber verecek?. Kavga gürültüleri bilen var, bilmeyen var. ‘Tekrar deneseniz evladım be’ sözlerini kim bertaraf edecek? Kim başvuracak boşanma için?. Kim başvurursa o tazminat alamıyormuş. Öyle mi? Hayır, hayır o bir safsata, öyle bir şey yok. Her iki taraf da isterse çok kısa sürede, hatta avukatsız bile hallediyorsunuz bunu.

    Bazen ben şöyle yaparım, olmamış olayları olmuş olarak kabul eder ve ne hissettiğime bakarım. Boşanmış olsak, böyle hissetsek; her şey daha mı iyi oluyor, nasıl hissederiz kendimizi?. .Öyle ya, yıllar süren, kağıt üstünde kalmış bir anlaşmayı bitirmekten bahsediyoruz ve elbette bir provasını yapmak lazım.

    Kendinizi dul gibi hissediyorsunuz -gerçi şimdi artık kimliklerde bekar yazıyor- ütülenecek gömlek yok, etraftan çorap toplamak yok, aldattı mı aldatmadı mı paranoyaları yok, annesi ne dedi babası ne yaptı yok, güzellik maskelerine verilen paralar yok, futbol maçlarına kota koyan da yok, geç geldin vıdıvıdıları yok, hep aynı kişiyle gece yatağa girme sıkıcılığı yok, – bu erkelere bunaltıcı gelirken , kadınlar için çoğunlukla huzurun, güvenin bir belirtisidir- hafta sonlarına karışan yok, yani yok yok…

    Güzel aslında değil mi.. sonra birden neden evlendiğinizi hatırlarsınız ki bu sizi karmaşık duygular içine iter. Yine başladığınız yere dönersiz. Düzeltebilir miyiz? Belki 1-2 yıl daha.. Boşa giden yıllar demektir…Eğer bu kadar zaman evli kaldığınız birinden boşanmayı düşünüyorsanız, uzatmanın anlamı yok demektir. Geçmişteki jenerasyon ne için evlenmişti bundan pek emin değilim ama kendi jenerasyonumu az çok anlayabilirim.

    Toplumsal baskılar, gelenek görenek bir araya gelir ve hayatını yönetmeye başlar, istediğiniz gibi yatağa girebilmek için kendinizi evlenmiş bulursunuz. Fazla tanımadan, tanıyamadan.

    Flört ederken; o kısıtlı zamanda hep güzel şeylerden konuşur sohbet ederiz, sanki hayat boyu böyle gidecek gibi. Kimse o buluşmalarda; dağınık biri olduğundan, saçlarının döküldüğünden, sinir hastası bir annesi olduğundan, kısır olduğundan, kahveye gittiğinden, horladığından, temizlik hastası olduğundan, çocuk istemediğinden bahsetmek istemez. Çünkü bunlar sevgilinizi elinizden kaçırtabilir. Aslında evlilikten daha çok ciddiye alınacak bir şey varsa o da flörttür. Bizi hatadan döndürür.

    Şu anda bebek bekleyen iki arkadaşım var. Onlar benim gibi yapmadılar ve hemen evlenir evlenmez çocuk yapmadılar. Çeşitli sebeplerle zaman geçtikten sonra çocuk yapmayı düşündüler.. İyi de ettiler. Kutlarım. Hem çocukları olacağı için, hem doğru karar verdikleri için.

    Yıllar yıllar süren evlilikler çok eskilerde kalmış. Artık şimdiki nesil pek taviz vermek yanlısı değil. Böylelikle fazla dayanıklı olamıyorlar. Maddi sıkıntılar, kişilik çatışmaları, aile anlaşmazlıkları, çok da sağlam olmayan evlilikleri temelden sarsıyor. Belki önce dürüst olmayı öğrenmeliyiz, sonra bireyselleşmeyi, büyüdüğümüzü kanıtlamayı, o kozayı yırtıp çıkabileceğimizi göstermeyi ve en önemlisi gelenek göreneklere her şeyimizi dayandırıp istemediğimiz şeyleri yaşamamayı başarmalıyız. Evlilikler toplumda çok tasvip edilen hatta zorlanan bir kurumdur. Yanlış kararlarla insanların hayatlarının yara aldığını bilmek istemezler. Mutsuz bir toplumun da temellerini atmaya böylelikle başlarız…

    Aşık olalım, sevelim, her şeyi konuşalım, evlenelim, deneyelim, olmazsa hayatlarımızı mahvetmeyelim….

  • OKULA UYUM

    OKULA UYUM

    Okulların açılmasının üzerinden belli bir süre geçmesine rağmen bazı çocukların hâlâ okula gitmede isteksizlik gösterdiğini, ebeveynlerinden (özellikle de anneden) ayrılmada zorluk yaşadığını, hatta bu duruma bir takım fiziksel belirtilerin de (mide bulantısı, kusma, karın ağrısı gibi) eşlik ettiğini görebiliyoruz. Okul açıldıktan sonra ilk 1 ay, birçok çocukta bu belirtileri gözlemleyebiliriz ve bunu olağan olarak karşılayabiliriz. Fakat bazı çocuklarda bu durum bu süreyi bile aşabilmekte ve çok ciddi sıkıntılar doğurabilmektedir. İşte biz buna “uyum sorunu” diyoruz.

    Bazı çocuklar anne ve babadan, özellikle de anneden ayrılmakta çok büyük zorluk yaşarlar, bu çocukların kaygı düzeyleri çoğunlukla ortalamanın üzerindedir. Daha önce hiç bulunmadıkları bir ortamda bulunmak (okul) ve daha önce hiç görmediği insanlarla beraber olmak (öğretmen ve diğer öğrenciler gibi), bu çocuklar için sıkıntı ve huzursuzluk veren bir durumdur. Onlara güven veren birinin (örneğin annenin) hep yanlarında kalmasını isterler, bu isteklerini yerine getirebilmek için de çok çeşitli yollara başvurabilirler (ağlamak, sabah kalkmak istememek, vb.). Fakat unutulmamalıdır ki çocuk o anda, o kaygıyı gerçekten yaşamaktadır ve bu kaygıyla baş etmekte güçlük çekmektedir. Biz bu kaygıyı da “ayrılma kaygısı” olarak adlandırıyoruz. Bu kaygı çoğunlukla, kendine kötü bir şey olacağı endişesi ve genelde bağlı olduğu annesine kötü bir şey olacağı endişesini kapsamakta ve çocuğun düşünceleri bu iki endişe arasında gidip gelmektedir.

    Peki, bazı çocuklar bu problemi yaşamazken ya da çok hafif düzeyde yaşayıp sonra uyum sağlayabilirken, bazı çocuklar neden bu problemi yoğun düzeyde yaşamaktadır? Bu sorunun tek bir cevabı yoktur aslında. Çocuğun mizaç özellikleri, anne ve babanın çocuğa karşı tutumu, evde kalan ve kendisinden küçük bir kardeşinin olması, kuralsız ve sınırsız bir evde yetişmiş olma ve bir takım olumsuz çevresel faktörler çocuğun bu yoğun kaygı problemini yaşamasında etkilidir. Örneğin çocuğa karşı aşırı koruyucu bir tutum içerisinde olmak; çocuğun bir sorunla karşılaştığında nasıl baş edebileceğine dair bir beceri geliştirmesine engel olduğu gibi, anne ve babaya karşı aşırı bağımlı olmasına da neden olur ve anne-baba olmadan yeni bir ortama girmek bu çocuklar için yoğun kaygı sebebidir. Çocuğun yetiştiği evde hiçbir sınırın ve kuralın olmaması da okula uyum sağlamayı zorlaştıran diğer bir etkendir. Çünkü okul ortamı belli sınır ve kuralların olduğu, çocuğun bir takım sorumlulukları almasını gerektiren bir ortamdır ve çocuğun böyle bir düzene alışkın olmaması da kaygı ve uyum sorunu yaşamasına, okulu reddetmesine neden olacaktır. Bunların dışında bazı çocuklar daha kaygılı, endişeli bir mizaca da sahip olabilirler ve onlar için yeni bir ortama uyum sağlamak daha uzun ve zor olabilir.

    Neler yapılmalı?

    • Uyum sorunu yaşayan ve okula gitmeyi reddeden çocukların kaygı ve korkusunu anlamak, onlara zorlayıcı bir tutum içerisinde olmamak yapılması gerekenlerin başında gelmelidir. Çocuk anlaşıldığını, yargılanmadığını hissederse çözüm üretme yoluna gidebilir ve uyum sağlama sürecini hızlandırabilir. Ayrıca çocuğunuzun kaygı ve korkusunun altında yatan sebebi anlamak, ebeveynler olarak sizin de uygun olan çözümü üretmenizi sağlayacaktır.

    • Çocuğu okula aşamalı olarak, yavaş yavaş alıştırmak da yapılması gereken bir diğer şeydir. Kaygıları ve korkuları olan bir çocuğu bir anda okulda tek başına bırakmak, anneden birden bire ayırmak ve çocuğu buna zorlamak doğru bir yöntem değildir. Örneğin annenin belli bir süre çocuğun yanında, sınıfta kalmasına izin vermek, sonrasında anneyi aşamalı olarak uzaklaştırmak çocuğun yaşadığı kaygıyı azaltacaktır. Çocuğa “yaşadığın korkuyu ve kaygıyı anlıyorum ve sen hazır olana kadar senin yanında olacağım” mesajını vermek önemlidir. Eğer çocuğa bahçede onu bekleyeceğinizi söylediyseniz, gerçekten beklemeli, teneffüslerde onu ziyaret edeceğinizi söylediyseniz gerçekten ziyaret etmelisiniz ki çocuk güven duygusunu oluşturabilsin ve korkularıyla baş edebilsin. Kısacası çocuğunuza verdiğiniz sözleri tutmanız çok önemlidir.

    • Çocuğunuz okuldan geldikten sonra sizinle paylaştığı şeyleri ilgiyle ve dikkatle dinleyin. Bu süreçte çocuğunuzun kaygı ve korkusu hakkında daha çok bilgi sahibi olabilir ve ona yardımcı olabilirsiniz. Fakat çocuğunuzu konuşmak için zorlamayın, konuşmak istemezse ısrarla okulla ilgili sorular sormayın. “Korkacak bir şey yok, neden korkuyorsun ki?” gibi söylemlerden kaçının, başkasıyla kıyaslamayın, bu söylemler çocuğunuzun aynı zamanda suçluluk ve yetersizlik duygusu hissetmesine de neden olabilir. Onu anlamaya çalışmanız yeterli olacaktır.

    • Bazen çocukla beraber anne ve babaların da kaygı yaşadıklarını ve bu kaygılarını çocuklarına yansıttıklarını da gözlemleyebiliyoruz. Bu süreçte ebeveynlerin sakin ve sabırlı olmaları, çocuğun kaygısını anlamaları fakat o kaygıyı yüklenmemeleri önemlidir. Çocuk anne ve babasının da kaygılandığını görür ve hissederse kendi kaygısıyla baş etmekte daha da zorlanacaktır.

    Bütün bunları uygulamanıza rağmen ve 1 ayı geçkin süredir çocuğunuzdaki kaygı düzeyinde azalma olmadığını görüyorsanız ve belirtilerin git gide artış gösterdiğini düşünüyorsanız bir uzmandan yardım almakta lütfen gecikmeyiniz.

  • ÇİFT TERAPİSİNDE KULLANILAN YÖNTEMLER

    ÇİFT TERAPİSİNDE KULLANILAN YÖNTEMLER

    Önleme programları kadar önemlidir ve evliliklerinde veya ilişkilerinde güçlükle karşılaşan ve yardım
    almaya gelen çiftlerle çalışır.

    İşin iyi kısmı, çiftler terapisinin işe yaradığına dair net kanıtlar vardır. Dahası, Gottman araştırmaları
    sırasında psiko-eğitimsel yaklaşımların bir evliliği daha güçlü yapmak için, evlilik terapisi ile
    birleştirilebileceğini keşfetmiştir.

    Çiftlerin ilişkileri, ilişkilerindeki anlaşmazlığın patlama noktasına odaklanmış, bir süre iyi giderken, bir süre
    sonra kötüye dönme eğilimindedir. Bu noktada Monarch, bu terapilere katılan çiftlerin yarısının bu
    işlemlerin sonunda önceki anlaşmazlık seviyelerine döndüklerini ortaya koymuştur. Bu terapi odağı,
    yüksek derecede endişeli ilişki partnerlerinde, tipik önleyici işlerden daha zorlu bir durum yaratır. Yine de
    böyle bir iş önemlidir.

    Çiftlerin terapilere gitmelerinde birçok neden vardır. Bunlar iletişim eksikliği, mali sıkıntılar, öncelikler
    üzerindeki anlaşmazlıklar, en ağırlarından biri de sadakatsizliktir. Evli ya da evli olmayan çiftlerle çalışma
    yaklaşımları da çok çeşitlidir. Hepsi evlilik kalitesine odaklanır – bu ilişkinin nasıl işlediği ve “bu işleyişten
    nasıl etkilendiği, onun hakkında ne hissettikleridir” Çift ilişkilerini değerlendirmek kolay görünürken, böyle
    olmasında en az 2 tane karmaşık faktör vardır. Bunlardan birisi, “Evlilik hakkında dile gelen duygular,
    anlık olaylardan çok fazla etkilenir ve kısa zaman içerisinde bu duygular değişebilir.

    İlaveten, endişeli ilişkilerdeki bireyler, bazı zamanlarda kendilerini “endişeli” diye nitelendirmezler” Eğer
    endişe seviyeleri ölçülebilseydi, tedavide kullanılabilecek birçok çift ve evlilik danışmanlığı söz
    konusudur. Tüm bu yaklaşımlar, uzmanların çiftlerle ortak hareket etmeyi sağlamasını ve onların
    problemlerini değerlendirmeyi gerektirir. Ek olarak, terapist olumsuz karşılığı azaltmak (Örn: Kişiler arası
    ilişkileri çözümleme) ve olumlu etkileşimler geliştirmek (Örn: Samimiyet arttırma) için hedef olmalıdır.
    Direnme, karşı gelme, etik konularla uğraşmayı da kapsayan tedavi sürecinin yönetimi de iyi ele
    alınmalıdır. Başarılı bir sonlandırma uygulanmalıdır.

    Tüm bunlar kolay değildir ve tedavi uzmanlarının terapi sürecindeki yönteme ve beceriye uyum
    sağlamalarını gerektirir. En yaygın ve deneysel olarak en geçerli tedavi modelleri (evlilik sürecinde ve
    dışında çiftlerle çalışırken) davranışsal çift terapisi (BCT) bilişsel-davranışsal çift terapisi (CBCT) ve
    duygusal odaklı terapidir.

    Davranışsal Çift Terapisi

    Davranışsal Çift Terimleri (BCT) “Yetişkin samimiyetinin değiştirme-geliştirme modeline dayanır ve
    problem çözme, iletişim becerileri” üzerine odaklanır. BCT “Davranışsal değişimle iletişim becerileri ve
    problem çözmeyi” birleştiren yaklaşımla davranışsal değişime odaklanarak gelişir. Davranışsal çift
    terapisinin hazırlayıcı çabaları Robert Liberman ve Richard Stuart tarafından başlatılmıştır. Liberman,
    yaklaşımını çiftlere davranışsal analiz dilinde ve çiftlere belirli davranışsal amaçları tanımlamak için,
    çalıştı. Başlangıçtaki çabaları Edimsel Koşullanmaya dayanır. Olumlu güdülenme, şekillendirme ve
    model alma gibi teknikleri içerir. Daha sonra o ve meslektaşları, sosyal öğrenme teorisinin açıklarını
    içeren, daha karmaşık bir yaklaşım tasarladı. Çiftlerin fark etmelerine, olumlu etkileşimlerini
    arttırmalarına, olumsuz etkileşimi yok etmesine yardım etti. Bu yaklaşım, problem çözme, iletişim
    becerileri kazandırma ve süre gelen problem çözümlerini görüşmek için, koşullu anlaşmaların nasıl
    yapılacağını öğretmeye odaklandı. Evliliklerde devamlı mutluluğu arttırmayı amaçlayan Stuart
    tekniklerinin en yaratıcılarından biri caring days’dir. Bu prosedürde evli çiftlerin herhangi biri ya da ikisi
    birden diğerinin hareketlerini umursamaksızın eşleriyle ilgileniyormuş gibi davranır. Stuart yaklaşımının
    kalbi olan bu teknik diğerinin başarısına dayanmayan tek yanlı bir hareket olan olumlu risk fikrini kapsar.
    Stuart davranışsal teorisini ve “Caring Days” anlaşmasının belirttiği gibi çift tedavi yönlerini açıklarken,

    oldukça detaycıdır.

    Baştan sona, davranışsal çift terapisi tipik olarak 4 tane bileşen içerir:

    1) Çiftin Evlilik İlişkilerinin Davranışsal Analizi: Bu analiz görüşmeye, özbildiri anketini yönetme ve
    davranışsal gözlem yapmaya dayanır.

    2) Çiftler arasında değer verilen davranışlar, ödül değişimi olan olumlu karşılıklılığın oluşumu. Bu çeşit
    hareket “caring days” ve koşullu anlaşma gibi tekniklerle meydana gelir.

    3) İletişim Becerileri Eğitimi : Bu aşamada çiftler “ben” cümlelerini, duygularını ifade etmek için, nasıl
    kullanacakları öğretilir. Aynı zamanda kişiler geçmişi bırakır ve şimdi-buradaya odaklanır. Dahası
    eşlerinin belirli davranışlarını etiketlemektense, “Tembel, buz gibi, soğuk” diye tanımlamaya başlar. Son
    olarak iletişim becerileri eğitiminde çiftlere, geribildirimin nasıl verileceği öğretilir.

    4) Problem Çözme Eğitimi: Davranışsal çift terapisinin bu öğesi, çiftlere ne istediklerini belirleme, onun
    için görüşme ve anlaşma gibi problem çözme becerileri kazanma ile ilgili yardımcı olur.

    BCT, çiftlerle en iyi araştırılmış çalışma yöntemlerinden biridir. Bu tip terapiyi alan çiftler, terapi
    almayanlara göre daha iyi olduğu gözlenmiştir. Davranış Evlilik Terapisi, anlaşmazlıklarda anlaşma yolu
    ve yöntemi gösterir. Bu aynı zamanda, çiftlerin bazı anlaşmalara varmalarına ve sevgi dolu bir yaşama
    sahip olmalarına yardımcı olur. Davranışsal çiftler terapisi, alkoliklerle çalışırken bireysel terapilerden
    daha yararlı olduğu gözlenmiştir. Bu tip terapilerin aile içi şiddeti ve işbu çiftlerin çocuklarının duygusal
    problemlerini azalttığını göstermiştir. Baştan sona davranışsal çift terapisinin evli çiftlerin birbirlerinin
    farklılıklarını kabul etme güçlüğü yaşamaları ve birlikte çalışmanın zorlaştığı noktalarda, problem çözme
    ve iletişim zorlukları yaşadıkları “Evlilik endişesinin” tedavisinde etkili olduğu gözlenmiştir. Bu terapi
    sadece ABD değil, bir çok ülkede de kullanılmıştır. Davranışsal Çiftler terapisi, çok beceriye dayalı bir
    yaklaşımdır ve böyle yapmakta kesin ve nettir. Örneğin BCT terapistleri, olumlu toplumsal ilişki geliştirme
    davranışlarını da (Selamlama, eşini ismiyle çağırma, geribildirim becerisi) kazandırmayı amaçlar.

    Diğer yaklaşımlarla karşılaştırıldığında davranışsal çiftler terapisi, sistematikten daha çok doğrusaldır.
    Diğer çiftler terapilerinin çoğundan daha fazla neden ve sonucu inceler ve önceki davranışları da
    değiştirmeyi de amaçlar. Böylece neden değişince, sonuç da değişir.

    Bilişsel Davranışsal Çift Terapisi

    Bilişsel davranışçı yaklaşım aile etkileşim örüntüleri odaklanır; aile ilişkilerinin duygularının ve
    davranışlarının birbirine karşılıklı etki ettiği düşünülür. Bilişsel bir çıkarı, hisleri ve davranışları
    canlandırabilir; duygu ve davranışta bazen aile biriminin işlev bozukluğunu korumaya yarayan karşılıklı
    bir süreçte bilişi etkileye bilir. Bilişsel terapi, Beck in belirttiği üzere şemaya, bir diğer deyişle temel
    inançlar üzerine odaklanır. Terapötik sürecin önemli bir özelliği de işlevsel olmayan davranışların
    değiştirilmesinde önemli etkisi olan yanlış inançların ( veya şemanın) yeniden yapılandırmasıdır. Bazı
    bilişsel davranışçı terapistler, aile şemasını olduğu kadar bireysel aile üyeleri arasında ki bilişsel
    bozuklukları incelemeye ve büyük önem verirler

    Hem şimdi ki ailelerin hem de genelde ki ailelerin şemasını şekillendiren, aile kökeninden gelen
    yaşantılar ve duygulardır. Bu şemalar bireyin aile sistemi içerisinde nasıl düşündüğü, hissettiği ve

    davrandığı üzerinde büyük etkiye sahiptir. Önce ilave öğe olarak, daha sonra ise arabuluculuğun daha
    geniş bir sistemi olarak davranışsal yaklaşımlardan ortaya çıkmıştır. Bilişsel davranışçı teoriler deneysel
    olarak desteklenir. Oldukça etkili ve kısa sürelidir. Yine de Bilişsel Davranışçı çift terapisi doğrusal
    olduğundan, diğer evlilik ve aile terapilerini savunan danışmanların popülerliğinden dolayı daha az
    meşhurdur.

    Bu yaklaşımında Ellis, bir ABC prosedürü kullandı. A olay, B düşünce, C duyguydu. Duyguların
    düşünceden türediğine ilaveten ABC şemasına ilaveten Ellis, bireylerin ve çiftlerin ne düşündüklerini
    göze alarak dört seçenekleri olduğunu belirtti. Düşünebilirler ve bu sayede olumlu ya da olumsuz, nötr ya
    da karşıt olarak hissedebilirler.

    Endişeli çift belirtileri olan biliş formlarının incelenmesini özetlersek, 5 temeli vardır.

    Çift etkileşimlerinde meydana gelen olaylar hakkında seçici algılama
    Olumlu ya da olumsuz ilişki olaylarının nedenleri hakkında çarpıtılmış ilişkiler
    İlişkide meydana gelebilecek yanlış tahminler ya da beklentiler
    Uygunsuz ya da yanlış tahminler ya da insanların karakterleriyle ve samimi ilişkileriyle ilgili genel yargılar
    Bireyleri tutan ilişki ya da üyelerin uç ya da gerçekçi olmayan standartları

    Bilişsel dağıtımı: Olumsuz yanlardan başka şeyler düşünmek) öğretmektir. Diğeri ise, mantıksal başa
    çıkma cümleleri gibi öz denetim stratejileridir. Bilinen bir öz denetim stratejisi “Düşme engelleme” olarak
    bilinir. Bu bilişsel davranışsal yaklaşım “Danışanlara öz denetim stratejileriyle kötüye gidişi engellemeyi
    sağlar” ve kötüyü kullanma, kızgınlık ve aile terapileri gibi alanlarda uygulanır.

    Aynı zamanda, daha önce bahsedildiği gibi kitap okuma, el işlerine (Atölye çalışmalarına) katılma ve
    görsel işitsel materyaller dinleme ya da izleme gibi psiko-eğitsel kullanılır. Psiko-eğitsel yöntemlerde ,
    bireyler ilişkileriyle alakalı algı ve düşüncelerinin fayda ve zararlarının farkında olmayı öğrenirler. Bu
    strateji, katılımcılar arasında boşanma oranının azalmasına katkı sağlar. Diğer ailelerde de önemli etkiler
    sağlayabilir.

    DUYGUSAL ODAKLI TERAPİ(EFT)

    Duygusal odaklı terapi, deneysel psikoterapinin yapısalcı aile terapisiyle benzeyen birleşimine dayanan
    sistematik bir yaklaşımdır. Bu terapi “zihinsel süreçler”(eşler kendi duygusal süreçlerini nasıl
    sürdürüyor?) ve “toplumsal süreçler” üzerine odaklanır. Bu teori birçok kişi tarafından “bir yetişkinin en
    temel özelliklerini anlamak için birey-aşk ilişkisi… Duygusal erişebilirlik, uyumluluk” ile “bir modeldir “ diye
    düşünülür

    EFT, çift terapisinde duyguları “aşılması ve mantığı yerini alması gereken bir şey” den çok “değişim için
    olumlu bir güç” olarak görerek çiftlerde daha güvenilir bağlanma türlerinin gelişimine katkıda bulunmaya
    çalışır

    Bu türleri ve bağlanmayı artırmak için, müdahaleler , deneysel ve yapısal teknikler ile canlandırma,
    terapinin deneysel çerçevesine sığabilmesi için, değiştirilen tamamlayıcı yapısal teknikler kullanılır.
    Rogerian teoride olduğu gibi duygusal odaklı evlilik terapistleri (EFT’ciler) çiftleri birey olarak dinlerler ve

    onların duygu ve yaşantılarını anlamaya çalışırlar. Temel düşüncede, çiftlerin kendilerinin kızgınlık,
    gücenme, sertlik ve diğer uzaklaştırıcı duygular gibi artan yoğun duygularını; bağlılığı geliştiren iletişim
    kaybı, üzüntü, korku, acı gibi bağlanmışlık duygularını “yumuşatmaları” ve ya “değiştirmelerinde”
    yardımcı olmak vardır. EFT’ tedavinin amacı çiftlerin, kendileri ve eşleri hakkında daha iyi hissetmelerini
    sağlamak ve buna odaklanmaktır. Bu yüzden bu yaklaşımdaki teknikler duyguların açığa vurulması
    üzerinde durur. Duyguları ortaya çıkarmanın birçok yolu vardır. terapistlerin eşlerden o anki
    duygularından (kızgınlık gibi ) haberdar olmaları ve bu duyguyu kabul etmelerini istemesi ve
    incelemesidir. EFT terapistleri eşlerin o güne dek saklı tuttukları duygusal tepkilerinin altında yatan
    düşünceleri araştırır. Bu süreçte, duygusal tepkiyi alan eş “diğerinin görüşünden haberdar olma şansına
    erişir ve empatik yakınlık gelişir.”eğer böyle bir anlayış başarılırsa, empati çift ilişkilerinde temel araç olur.
    EFT klinikleri, psikodrama ve gestalt tekniklerinden kullanılabilir(çiftin bir üyesi diğeri için ikinci kişilik olur
    ya da boş sandalye tekniği kullanılır). EFT’de terapisitin rolü pozitif ve negatif duyguların dışa vurulması
    için güvenli bir çevre sağlamaktır. Öyle ki, terapist duyguların dile getirilmesi için bir yönlendirici çiftin
    hem birey hem de çift olarak koruyucusudur.

    EFT 9 adımdan oluşan 3 bölümlük etkileşim sürecidir. İlk bölüm cycle de-escalation. 1’den 4. adıma
    kadar olan adımlar bu bölüme dahildir ve bu bölümde çiftlere; acı, kızgınlık ve geri çekilmeyle ilgili
    savunmacı ifadelerinin altında yatan olumsuz ve zor duygularını ortaya çıkarabilmeleri için yardımcı
    olunur. İkinci bölümde, etkileşimsel pozisyonları yeniden yapılandırma, 5’ten 7’ye kadar olan adımlar
    uygulanır.5. adım, EFT sürecinde en bireysel odaklı adımdır. Burada, terapist “bağlılık-ilişkili etkinin
    zihinsel sürecini daha deneysel ayrıntılarla araştırır. 6. adımda, terapist odağı kaydırır ve 5. adımdaki
    karşıt eş odak noktası olur bu kez. Son olarak, 7. adımda, çift, ihtiyaçları ve korkuları hakkında beraber
    konuşur ve her biri diğerini sakinleştirmeye başlar. Son olarak 3. bölümde, birleştirmede ve
    bütünleştirmede , terapist çiftin başarısını baştaki olumsuz etkileşimsel yeni olumlu interaktif dalgalarla
    karşılaştırarak yeniden gözden geçirir.odak noktası güvenli ve bağlı etkileşimleri kuvvetlendirerek
    yaratmaktır

    EFT güçlü bir emprik temele dayanır. Süreç-araştırma odaklıdır ve değişimin temel öğelerine odaklanır
    John Gottman’ın olumlu ve olumsuz etkileşim oranlarının bir ilişkiyi nasıl etkilediğinin önemine dair
    araştırması ile eş zamanlı olarak Johnson sadece 5’te 1 oranında pozitif ve negatif etkileşime sahip
    olmanın yetersiz olduğunu bulmuştur. Ayrıca bu etkileşimlerin zamanlaması da ayrı bir önem taşır.bir çift,
    o günü olumsuz etkileşimle bitiriyorsa bu genellikle zararlıdır.

    Farklı kültürel grupların dışında, EFT, travma-sonrası stres bozukluğu gibi farklı gruplarla çalışmaya
    elverişlidir.
    bulimik bir çocuğa sahip aileler, travma yaşayan çiftler, kronik hastalıklara sahip ve depresif çiftler,
    bunların yanı sıra yaşlı ya da gay çiftler
    kısmen endişeye sahip çiftler
    EFT,diğer teorilerden, çiftlerin ilişkilerinde yaptığı vurguyla ve aynı ısrarla teknik ve prosedürlerinin
    emprik olarak geçerli olmasıyla ayrılır
    Bazı çift teorilerinin tersine, EFT’nin etkili olduğu görülmüştür
    EFT, duygu ve kişilik kavramının dahil edilmesi üzerine odaklanır ve bunlar onu diğer sistematik
    maddelerden farklı kılar.
    Boşanma Terapisi Ve Arabuluculuk

    Boşanmak istemenin birçok sebebi vardır. Onlar genellikle doğası gereği uzun dönemlidir ve ya durum
    daha da kötü bir noktaya gelmiştir ki ilişkideki eşlerden biri ya da her ikisi bunu sonlandırmayı isterler.
    Evlilik stresi endişe, depresyon, madde kullanımı ve sağlık problemleri gibi psikolojik bozukluklara yol
    açabilir ya da bunları yoğunlaştırabilir. Fakat memnun olunmayan evlilik ya da boşanma terapisi
    araştıran birçok çift belirli bir problemden söz etmezler. Tam tersi, basitçe kişilerarası ya da iletişim
    zorluğu çektiklerini belirtirler. Bu zorluklar genel bir mutsuzluğa ve olumsuzluğa yol açar ve bazı
    durumlarda daha ciddi problemlere yol açabilir ki örneğin bir kişinin eşi tarafından fiziksel saldırıya maruz

    kalması en ağırıdır. Bu tarz saldırıların Amerika’da her yıl % 16 oranında çifti etkilediği hesaplanmıştır.
    Aile aracılığı, çiftlere ve ailelere tartışmaları çözümlemek ve ya evlilikleri sıkıntısız bir şekilde sona
    erdirmek için var olan bir yardım sürecidir.Arabuluculuk yasal harekette artan bir şekilde kullanılan bir
    alternatiftir. Tartışan taraflar arasında (karı-koca) anlaşmayı kolaylaştırmak için 3. bir grup rolünde
    tarafsız, bilişsel, nötr olarak yer alırlar.

    Arabuluculuk prosedüründe yer alan basamaklar arabulucunun, çiftin hatta çocukların hakkında kısa bir
    özgeçmişi elde etmesini de kapsar. Ayrıca aile üyeleri uygun olduklarında arabulucuya değerli mallarını,
    gelirlerini, eğilimlerini ve amaçlarını anlatırlar. Arabulucu, danışanlarını ve onların tutanaklarını kamu
    incelemesinden uzak tutar, problem çözmede daha makul ve yerleşmiş bir şekilde yeniden yaşamlarını
    kurmalarına yardımcı olur. Boşanma tutanaklarının tersine arabuluculuk daha az zaman kaybı, daha
    ucuz, daha az düşmancıl ve stresli ve de daha üretkendir

    Boşanma Terapisi

    Boşanma terapisi, evlilik terapisinin bir parçasıdır ve onun gibi, çiftlere fiziksel, psikolojik ve yasal olarak
    ayrılmalarında yardımcı olur. Boşanma durumları üzerinde çalışan terapistlerin, danışanlarına atlatılması
    zor, kişisel ve ailevi problemler ve boşanmayla ilgili meydan okumalarla baş edebilmesinde ve
    üstesinden gelmesinde yardımcı olabilmek için teorik araçlar ve pratik klinik stratejilerine ihtiyaçları vardır

    Evliliğin sonunu kabullenme.

    Boşanma sonrasında eski eşle işlevsel bir ilişki kurabilme

    Ortalama bir duygusal uyum ve duygusal desteği başarabilme
    Dini/derin ya da ruhsal acıyla acıyla baş edebilme
    Kişinin evliliğin sona ermesindeki rolünün farkına varma
    Çocukların boşanma sonrası eksikliğe uyum sağlamasında yardımcı olma
    Boşanma krizini kişinin kendisi hakkında yeni bir şeyler öğrenmek ve kendini yetiştirmek için bir fırsat
    olarak değerlendirmesi
    Makul, adil, yasal bir düzenlemenin görüşülmesi
    Sağlıklı alışkanlıklar geliştirme
    Bireylerin kendi ailelerinin temellerine ve ailelerinden beri çözümlenmemiş olayları geri dönüp gözden
    geçirmelerini içerir. Bir kadının büyüme dönemindeyken, görüşlerine hiçbir zaman değer verilmediğini
    hissedebilir. Bu yüzden, kadının kocası kadının söylediklerini dikkatli dinlemiyorsa kendi kendisini
    değersiz ve üzgün hisseder. Bu gerçeğin farkına varmak, sonunda evli kalsınlar ya da boşansınlar fark
    etmeksizin çifte yeni, üretken bir etkileşim türünü kazandırmanın yanı sıra acının bir kısmı yok etmekte
    de başlangıç adımdır.

  • Burun spreyleri

    Kış ayları geliyor. Başta küçük bebekler olmak üzere bütün çocuklar, hatta büyükler burun tıkanıklığı ile boğuşmak zorunda kalacak. Ardından hemen çeşitli burun damlalarına başvurulacak. Ama acaba bu burun damla veya spreylerini ne kadar doğru kullanıyoruz? Gelin birlikte inceleyelim.

    Burun yolu ile uygulanan ilaçlar, içerik veya kullanım şekline göre sınıflanabilir.

    -Burun temizliğini sağlamaya yönelik damla veya spreyler. Bunları “ilaç” olarak isimlendirmiyoruz. Çünkü amaçları temizlik olduğuna göre; sade su veya içine bir şeyler katılmış su olarak düşünebiliriz. En yaygın olanları “serum fizyolojik” ya da “okyanus suyu” adı altında satılan , esas olarak tuzlu sulardır. Bunların içindeki tuz miktarı, insan serumundakinden fazla değildir. Böylece içindeki tuzun insanlara zarar vermemesi sağlanır. Hem tuzun etkisi, hem de suyun fiziksel temizleme gücü birlikte kullanılır. Ayrıca sık veya uzun süre kullanılması halinde zarar vermesin diye bu sıvıların asitlik derecesini de dengelemek için içine karbonat gibi görev gören ama vücuda zarar vermeyecek katkılar da katılmalıdır. Piyasadaki pek çok ürün bu şekilde düzenlenmiştir. Böylece evde suya tuz atarak hazırlanacaklardan daha güvenle kullanılır. Bunun küçük ampullerdeki ya damlalıklı şişelerdeki damla formu, bebeklerde kullanışlıdır. Damlatıldıktan sonra çeşitli yollarla aspire edilerek yani, elektrik süpürgesi gibi emerek bu suyu ve beraberindeki burun salgılarını temizlemek oldukça etkili olur. Asitliği de dengeli ise, gerektikçe sık sık kullanılabilir.

    Sprey formunda sıvılar da vardır. Okyanus suyunun direkt paketlenir; böylece içindeki iyot vs. diğer elementler de doğal denize girilmiş gibi temizlik sağlar, veya bu suya benzetilerek hazırlanır. Sprey halinde sıkılınca burunun derinliklerine de ulaşabilir. Çok küçük bebeklerde bu türün kullanımı uygun değildir.

    Basınç etkisini daha belirginleştirerek fiziksel temizlik oranını artırmak için litrelik serum fizyolojik sıvısından enjektörle çekip iğneyi çıkarıp buruna sıkarak kullanılabilir. Eski bir yöntemdir, zorunlu olursa veya gerektiğinde hastane ortamında kullanılabilir. Bu yöntemin evde kullanılacak şekli de hazırlanmıştır. “Sinüs rinse” adı altında hazır satılmaktadır. Plastik şişeyi burun içine sıkarak basınçla sıvı buruna gönderilir; Bütün geniz bölgesini temizleyerek diğer bulun deliğinden pislikler dökülür. Aynı işlem diğer bulun deliğinden de tekrarlanarak temizlik tamamlanır. Bunu sakıncası; basıncı ayarlayamayıp kuvvetle sıkılırsa; orta kulağa sıvı kaçıp ağrı ve enfeksiyon yaratabilir.

    -İlaç içerikli sıvılar.

    Bunların bir kısmı, hem sıvı salgısını azaltan, hem damar geçirgenliğini düzenleyen hem de kaşıntıyı azaltan ilaçların karışımıdır.Sadece lokal olarak etki etmesi amaçlanır. İlaç bölgeden emilip dakikalar içinde burunu açar. Bu ilaçların kullanımı süre ile sınırlıdır. Art arda maksimum 1 hafta süre ile kullanılır. Daha uzun süre kullanılırsa, bu kez yararlı etkisi ters döner, burun daha da fazla tıkanır. Kullanımı sınırlıdır. Sadece kısa süreler için, örneğin nezle dönemlerinde gece uykuya geçmeyi kolaylaştırmak için kullanılabilir.

    Bazı ilaçlar, daha uzun süre kullanımı da mümkün olan türdendir. Bu grubun en yaygın kullanılanı kortizon içeren ilaçlardır. Allerjik nezle tedavisinde kullanılır. Bunlar burun açıcı tür ilaçlar olmadıkları için hemen etki göstermesi beklenmez. Bu nedenle de uzun süre kullanılmaları gerekir. Sadece burun tıkanıklığı döneminde burunu açmak için kullanılırsa, tuzlu su yerine geçer. Gerçek etki için en az 1 hafta kadar kullanmak gerekir. Ama ne zamana kadar? Erişkinlerde bu süre kısıtlı değildir. Ama çocuklarda, yazılı bir kural olmasa da 2 ay kadar; yani 1 kutu ilacı bitirene kadar kullandıktan sonra bir süre ara vermek daha doğru olur. Bu süre de net belli değildir. Yaklaşık 1-2 hafta ara verilebilir. Daha uzun kullanımda, irritasyon etkisi ile burun kanamalarına neden olabilir. Burun içinde cilt altı destek dokusu yetersiz olduğu için, bu ilacın etkisi ile de uzun kullanımda bu yolla da kanamalara veya bölgesel zedelenmeye, hatta burun orta direğinde delinmelere bile yol açabilir. Doktor denetiminde kullanılması gerekir. Sadece geniz eti büyüklüğü olduğunda bu geniz etini küçültmesi amacı ile kullanmak doğru değildir. Çünkü kortizonun geniz etini küçültme etkisi yoktur. Sadece bölgesel enfeksiyon veya şişlik varsa, bu şişliği geçirip bir süre için burun açılmasına katkıda bulunabilir.

    -Burun içini nemlendirenler; genelde yağ içeriklidir. Burun iç yüzeyini yağlayarak sıvının buharlaşmasını, salgıların burun duvarına yapışmasını önler. Jel, merhem, sprey formları vardır. Bazen bu tür ilaçlar antibiyotik içerikli olup lokal enfeksiyon tedavisi için de kullanılabilir.

    -Direkt buruna uygulanmadan buruna etki etmesi planlanan ilaçlar; eskiden beri kullanılan yöntemlerdir. Kaynar suya kokulu bitkilerin atılarak çıkan buharın solunması şeklindedir. Artık bu yöntem de çeşitli ilaçlar şeklinde bulunmaktadır. Suya atılıp buharını koklayarak, yastığa, giysinin yakasına veya bir mendile damlatıp kendiliğinden veya vücut ısısı ile buharlaşarak koklanıp burnu açması sağlanır. Geçici bir etki olup herkeste eşit etki göstermez. Ayrıca irritan etkisi ile alerjik bünyelerde zarar verebilir; hatta astım atağını bile başlatabilir, dikkatli kullanılmalıdır.

    -Sistemik ilaçların da istenen veya istenmeyen etkileri burunu da etkileyebilir. Örneğin kortizon iğne veya hap, şurup formları, burundaki ödemi çözüp tıkanıklığı açabilir. Parazite bağlı burun kaşıntıları, parazit tedavisi sonrası kaybolabilir. Yüksek tansiyona bağlı tekrarlayan burun kanamaları, hastalığın tedavisi ile düzelebilir.

    En iyisi hasta olmamak ve tedaviye gerek görmemektir. Hepinize sağlıklı günler dilerim.

  • Burun akıntısı

    Burun akıntısının yeni doğan bebekten, erişkin yaşa kadar en sık karşılaşılan sorunlardan birisidir. Akıntının çeşitli sebepleri var. Bunların en önemlisi enfeksiyonlardır. Enfeksiyonlardan da en fazla nezle, burun akıntısına yol açan bir virüs hastalığıdır. Ayrıca grip sırasında , nezle dışı diğer enfeksiyonlar sırasında da burun akıntısı görülür. Burun akıntısının şekli, özelliği hastalık hakkında da bizi uyarabilir. Örneğin, çeşme gibi devamlı şarıl şarıl akan bir burun akıntısı nezlenin erken görülen bir belirtisidir. Su gibi burun akıntısının görüldüğü bir diğer hastalık da alerjik nezledir.

    Akıntının daha koyu daha yapışkan, halk arasında da sümük diye adlandırılan bir şekli vardır. Küçük bebeklerde temizlemesi çok zor olan yapışkan bir burun akıntısıdır ve basit virüs enfeksiyonlarının iyileşme döneminde görülür.

    Bakteriyel enfeksiyonlar da yine burun akıntısı ile kendini gösterebilir. Bunların içinde en çok görüleni sinüzittir. Sinüzit, bir haftadan uzun süren burun akıntılarında mutlaka akla gelmesi gereken bir hastalıktır. Özellikle küçük bebekler, yabancı cisimlerle oynarken burunlarının içine sokarlar. Tek taraflı burun akıntısı olduğunda mutlaka bir yabancı cisim ihtimali göz önüne getirilmelidir.

    Ağızdan nefes almak çözüm değil

    Burun akıntısı ile aileler her zaman kendileri baş edemezler. Özellikle 6 ay altı çocukların mutlaka hekim tarafından kontrol edilmesinde fayda vardır. Kullanılacak bir takım ilaçlarla ailenin ve çocuğun daha rahat etmesi sağlanabilir. Burun akıntısı ile aileler her zaman kendileri baş edemezler. Çocuk burundan nefes alamadığı zaman ağzından almaya çalışır. Ağızda gerekli koruma mekanizmaları olmadığı için de havanın içindeki zararlı maddeler direkt olarak akciğerlere ulaşacak, bu sefer de başka hastalıklara yol açacaktır. Yani ağızdan nefes almak çözüm değildir. Burnu açmak için bazı ilaçlar, koruyucu sıvılar kullanılabilir. Ancak bunlar hiç korkmadan güvenle rahatlıkla uzun süre kullanılacak ilaçlar değildir. Mutlaka hekim kontrolünde belirli ölçülerde kullanılmalıdır. Hele ki içerisinde ilaç olan burun damlaları asla ezbere kullanılmamalıdır. Çünkü bunların bir kısmı ters etki yapabilir. Burun tıkanıklığını açmak için kullanılan bir damla bir süre sonra burnu tıkayabilir. Bir çocukta burun akıntısı başta sulu olarak başlamış sonradan koyulaşmış da olsa, baştan koyu olarak başlamış da olsa bir haftadan daha uzun sürüyorsa bunun altında yatan başka bir enfeksiyon olabilir. Başlangıçta viral olarak başlayıp üstüne mikrobun eklenmesi ile yeni bir hastalık olma riski de vardır. Özetlersek kısa süreli, iki üç gün süren basit soğuk algınlığına bağlı burun akıntı ve tıkanıklıkları çocuğu sümkürterek, temizleyiciler ile evde halledilmeye çalışılabilir. Ama bunun uzaması halinde ya da yapılan basit uygulamalara cevap alınamaması durumunda hekime gösterilmesi gerekir.

  • Henoch – schöenlein purpurası (hsp)

    Çocukluk yaş grubunda en sık görülen vaskulit HSP denen vaskulitik hastalık olup sonbahar ve ilkbaharda görülme sıklığı artmaktadır. Bu yazıda kısaca hastalık hakkında soru cevap şeklinde bilgilendirme yapmayı amaçladım.

    HSP Nedir?

    Henoch-Shöenlein purpurasi (HSP), küçük kan damarlarinin (kapillerlerin) iltihabiyla giden bir hastaliktir. Bu iltihap, vaskülit olarak adlandirilir ve genellikle deri, bagirsak ve böbreklerdeki küçük kan damarlarini etkiler. Bu iltihaplanmis kan damarlari deri içine kanayarak purpura dedigimiz koyu kirmizi ya da mor renkteki döküntülere yol açabilir. Ayni zamanda ince bagirsaklar ya da böbrekler içine kanayip, diski ve idrarda kan çikmasina (hematüri) neden olabilir.
    Dr.Henoch ve Dr.Schoenlein hastaligi yüz yildan uzun bir zaman önce ayri ayri tanimlamislardir.

    Ne kadar sıktır?

    HSP çocukluk çaginin sik görülen bir hastaligi olmamakla birlikte, 5 ila 15 yas arasi çocuklarda en sik görülen sistemik vaskülittir. Erkek çocuklarda kizlara oranla daha siktir (2:1). Hastaligin tercih ettigi bir etnik gurup ya da cografik dagilim söz konusu degildir. Avrupa ya da kuzey yarikürede görülen olgularin büyük çogunlugu kisin ortaya çikar fakat sonbahar ve ilkbaharda da bazi olgular görülebilmektedir.

    Hastalığın nedenleri nelerdir?

    HSP’nin nedenini bilinmemektedir. Mikroplarin (virüs ve bakteriler gibi) hastalik için önemli bir tetikleyici faktör oldugu düsünülmektedir, çünkü siklikla bir üst solunum yolu enfeksiyonunu takiben ortaya çikar. Ne var ki HSP, ilaç alimi, böcek isirigi, soguga maruz kalma, kimyasal toksinler ve bazi besin allerjenlerinin alinmasindan sonra da ortaya çikabilmektedir. Bu nedenlerden dolayi, önceleri HSP’nin bütün bu ajanlara karsi bir allerjik reaksiyon oldugu düsünülerek ‘allerjik purpura’ terimi kullanilmaktaydi. Bazi ülkelerde, eklemler ve kaslarla ilgili belirtilerinden dolayi ‘romatoid purpura’ olarak da adlandirilmaktadir. HSP lezyonlarinda görülen, immünglobülin A gibi bazi spesifik ürünlerin birikimi, anormal bir immün sistem yanitinin deri, eklem, gastrointestinal sistem, böbrekler ve ender olarak santral sinir sistemindeki küçük kan damarlarina saldirdigini ve hastaliga neden oldugunu desteklemektedir.

    Kalıtımsal mı? Bulaşıcı mı? Önlenebilir mi?

    HSP kalitimsal bir hastalik degildir. Bulasici degildir ve önlenemez.

    Esas belirtileri nelerdir?

    En sik belirtisi, bütün HSP hastalarinda görülen karakteristik deri döküntüsüdür. Döküntüler genellikle küçük, kirmizi, toplu igne basi gibi, deriden hafif kabarik, bazen de kurdesen tarzindadir. Döküntü giderek mor bir renk alir. Bu döküntülere “ele gelen purpura” ismi verilir. Purpura genellikle alt ekstremiteler ve kalçada görülmekle beraber vücudun diger bölgelerinde de (kollar ve gövde) ortaya çikabilir.

    Hastalarin büyük çogunlugunda (%65) , dizler, ayak bilegi, el bilegi, dirsek ve parmaklarda, agrili eklem (artralji ) ya da hareketi kisitlanmis agrili ve siskin eklem (artrit) bulgusuna rastlanir. Artralji ve/veya artrit , eklem civarinda ya da yakininda yumusak doku sisligi ve hassasiyetiyle birlikte görülür. Ellerde, ayaklarda, alinda ve skrotumda (erbezlerini örten kese) yumusak doku sisligi, özellikle küçük çocuklarda hastaligin erken evrelerinde ortaya çikabilir. Eklem bulgulari geçicidir ve birkaç gün içinde kaybolur.

    Bagirsak damarlari iltihaplandigi zaman , hastalarin %60’indan fazlasinda göbek çevresinde araliklarla ortaya çikan karin agrisi görülür ve bazen buna hafif ya da siddetli sindirim kanali kanamasi (hemoraji) eslik edebilir. Ender olarak, bagirsak tikanikligina yol açarak cerrahi gerektirebilecek, intüssasepsiyon dedigimiz, karin içinde bagirsak katlanmasi durumu ortaya çikabilir.

    Böbrek damarlari iltihaplandiginda, %20-35 hastada kanama yapabilir ve hafiften siddetliye kadar degisen derecelerde hematüri ve proteinüri (idrarda protein varligi) gözlenebilir. Genellikle böbrek problemleri ciddi degildir. Ender olgularda böbrek hastaligi aylarca ya da yillarca sürebilir ve böbrek yetersizligine dönüsebilir (% 1-5). Bu gibi olgularda bir nefroloji uzmanina (böbrek uzmani) danisilmasi ve hastanin doktoruyla isbirligi yapmasi gereklidir.

    Yukarida tanimlanmis olan belirtiler genellikle 4-6 hafta sürer. Ender olarak cilt döküntülerinin ortaya çikmasindan birkaç gün önce görülebilirler. Ayni anda ya da birbirini takip edecek sekilde ortaya çikabilirler. Nöbetler, beyin ya da akciger kanamalari ve testislerde sisme gibi, bu organlardaki damarlarin iltihaplanmasina bagli olan belirtiler ender olarak görülebilir.

    Hastalık her çocukta aynı mıdır?

    Hastalik asagi yukari her çocukta ayni olmakla birlikte, deri ve organ tutulumlarinin süresi ve siddeti hastadan hastaya çok degisiklik gösterir. HSP, bir tek atak seklinde olabilir ya da bes- alti kez tekrarlayan nükslerle seyredebilir.

    Çocuklarda görülen hastalık erişkinlerdeki hastalıktan farklı mıdır?

    Çocuklardaki hastalik eriskinlerdeki hastaliktan farkli degildir fakat eriskinlerde hastalik daha seyrektir.

    Nasıl tanı konur?

    HSP tanisi esas olarak, siklikla alt ekstremiteler ve kalçayla sinirli olan klasik purpurik döküntüye ve klinige dayali olarak konur. Karin agrisi, eklem tutulumu ve hematürinin eslik edip etmemesi tani koydurucu degildir. Benzer tabloya yol açan diger hastaliklar dislanmalidir.

    Hangi laboratuar testleri yararlıdır?

    HSP tanisini koyduran spesifik bir test yoktur. Eritrosit sedimentasyon hizi ya da C- reaktif protein (sistemik iltihabin bir ölçütü) normal ya da yükselmis olabilir. Ince bagirsaklardaki kanamaya bagli olark diskida gizli kan pozitif olabilir. Hastaligin seyri sirasinda böbrek tutulumunu saptamak amaciyla idrar analizi yapilmalidir. Düsük dereceli hematüri sik görülür ve zamanla düzelir.

    Eger böbrek tutulumu agirsa (böbrek yetersizligi ve agir proteinüri) böbrek biyopsisi gereklidir.

    Tedavi edilebilir mi?

    Çogu HSP hastasi herhangi bir ilaca ihtiyaç duymadan iyilesir.

    Tedavi genellikle, eklem sikayetleri belirgin oldugunda, parasetamol ya da ibuprofen ve naproksen gibi basit analjeziklerin (agri kesici) kullanilmasiyla yapilan destekleyici bir tedavidir. Steroidlerin (prednizon) kullanilmasi agir gastrointestinal belirti ve kanamlari olan hastalarda ve diger organlardan (ör:testis) siddetli yakinmalari olan ender olgularda uygundur. Böbrek hastaligi agirsa böbrek biyopsisi yapilmalidir ve eger gerekirse immünbaskilayici ilaçlar ve steroidleri içeren bir tedavi baslatilir.

    İlaç tedavisinin yan etkileri nelerdir?

    Çogu olguda oldugu gibi ilaç tedavisi gereksizse ya da kisa süreli kullaniliyorsa hiçbir ciddi yan etki beklenmez. Prednizon ve immünbaskilayici ilaçlarin uzun süre kullanilmasini gerektiren, agir böbrek hastaligi ile giden ender olgularda ilaç yan etkileri problem olabilir (bkz. Tedavi bölümü).

    Hastalık ne kadar sürer?

    Hastaligin toplam süresi yaklasik 4-6 haftadir. Çocuklarin yarisinda alti haftalik periyod içinde birincisinden daha kisa ve daha hafif olan en az bir nüks görülür. Nüksler nadiren uzun sürer. Hastalarin büyük çogunlug tamamen iyilesir.

    Ne çeşit kontrol muayeneleri gereklidir?

    Hastalik süresince ve iyilestikten sonra böbrek problemlerinin saptanabilmesi için 6-7 kez idrar örnegi alinip incelenmelidir; öyle ki, bazi olgularda böbrek tutulumu hastaligin baslangicindan haftalarca sonra ortaya çikabilir.

    Hastalığın uzun süreli sonuçları nelerdir?

    Çogu çocukta hastalik kendi kendini sinirlar ve uzun vadede problemlere yol açmaz. Hastalarin küçük bir yüzdesinde kalici ya da agir böbrek hastaligi gözlenir ve olasi böbrek yetersizligi ile sonuçlanan ilerleyici seyir görülebilir.

    Okula/Spora devam edebilir mi?

    Akut hastalik süresince fiziksel aktivite genellikle kisitlanmistir, fakat çocuk iyilestikten sonra tekrar okula gidebilir ve normal hayatini sürdürebilir. Asilar da ertelenmeli ve kaçirilan asinin zamani çocugun doktoru tarafindan belirlenmelidir.