Etiket: Süre

  • Çocuklarda tekrar eden ateşe dikkat!

    Ateş çocukluk çağında sık görülen ve öncelikle enfeksiyonu akla getiren semptomlardan biridir. Ancak her zaman enfeksiyonlar neticesinde gelişen bir bulgu değildir. Sık olarak ateşlenen ve boğaz ağrısı eşlik eden çocuklarda periyodik ateş sendromlarından PFAPA’ da klinisyenin aklına gelmelidir.

    Periyodik ateş atakları, aftöz stomatit ( ağız içinde pamukçuk benzeri lezyonlar ), farenjit ( boğaz enfeksiyonu ) ve boyunda lenfadenit ( lenfbezi iltihabı ) ile seyreden ve oldukça nadir olarak görülen PFAPA Sendromu tıbben oldukça iyi tanımlanmasına karşın, hastalığa özgü laboratuar bulgusu yoktur. Nedeni belli olmayan ve yineleyen ateş ataklarıyla başvuran çocuklarda aile hikayesi, eşlik eden semptomlar ve basit laboratuvar testlerinden elde edilen verilerle tanı konabilir. PFAPA bir klinik tanıdır. Belirli sürelerle tekrarlayan benzer şikayetlerle doktora başvuran hastalarda ateş yapacak mikrobik nedenler birtakım laboratuar testleri ile dışlandıktan sonra, ateş ve diğer bulguları açıklayacak herhangi bir neden saptanamıyorsa bu hastalıktan şüphelenmek gerekir.

    PFAPA sendromu çoğunlukla 5 yaşından küçük çocuklarda görülür. Erkeklerde genellikle daha sık görülür. En önemli bulgu 21-28 gün arası olmak üzere düzenli aralıklarla tekrarlayan ve genellikle 40.0 dereceye kadar yükselen ateştir. Ateş ortalama 4 gün sürer ve kendiliğinden geriler. Tedavi için kullanılan antibiyotik ve ateş düşürücü ilaçlar genellikle etkisizdir. Yüksek ateşe, ağız içinde pamukçuk benzeri lezyonlar, farenjit ve boyunda lenfadenit de eşlik eder. Bademciklerde genellikle sadece kızarıklık görülebildiği gibi kript (beyaz noktalar) de görülebilir. Hastaların atakları sırasında alınan boğaz kültürü steril saptanır. Boyunda lenfadenit genellikle iki taraflı, ağrısız, hareketli lenfadenopati şeklindedir. Boyun dışındaki lenf bezlerinde büyüme görülmez.

    TEDAVİ YÖNTEMLERİ

    Hastalığı tam geçirecek bir tedavi yoktur. Ataklar sırasında ateşi dramatik şekilde düşüren ilaçlar vardır. Enfeksiyon boğaz kültürü veya hızlı antijen testleriyle dışlandıktan sonra tek dozluk steroid tedavisi kas içine veya ağızdan uygulanır. Uzun süreli tedavide bademciklerin alınması denenmiştir ama tam tedavi edici değildir. Hastalığın uzun süre izleminde kötü bir tablo oluşmamaktadır. 4-6 lı yaşlarda atak sıklığı, süresi ve şiddeti gerilemeye başlar.

  • Öğrenme, Bellek ve Beyin

    Öğrenme, Bellek ve Beyin

    İnsanlar, hayatları boyunca yaşantılama yolu ile öğrenmeyi meydana getirirler. Bu bilinçli ya da bilinçsiz gerçekleşebilir. Öğrenme ile ilgili birçok fikir ortaya atılmış ve kuramlar oluşmuştur. Bunlara; davranışçı kuram, bilişsel kuram, beyin temelli kuram örnek gösterilebilir. Davranışçı kurama göre; kişi davranışı pekiştirerek değişimi meydana getirir. Bilişsel kuramda öğrenmeyi dışardan gözlemleyemeyeceğimizi, öğrenmenin anlama-algılama ile ilgili olduğu savunulur. Beyin temelli öğrenmede ise, beyin yapısında ve işleyişinde meydana gelen biyokimyasal değişimler önemlidir.

         Bellek, duygular ve dikkat öğrenmeyi etkileyen temel etkenlerdir  (Keleş, Çepni,2006). Bu çalışmada öğrenme ve beyin arasındaki ilişkiyi bu etkenlerden yararlanarak açıklamak hedeflenmiştir.

         İnsan dünyaya geldikten sonra sinaptik bağlantı ve dentritlerin sayısının artması ile beyin gelişimi sağlanır. Kişinin deneyim kazanması sinaps olşumunda etkilidir. Beyinde oluşan bu sinaptik bağ sık kullanıldığında güçlenir, kullanılmadığında kaybolur.

          Beyin yapısının çalışmasında ve öğrenmenin sağlanmasında beynin beslenmesi oldukça önemlidir. Beyin besinini glikozdan elde eder (Uluorta, Ataberk, 2003). Buna bağlı olarak,  hipogliseminin öğrenme sürecine etkisini araştıran çalışmalar yapılmıştır.

          Bu çalışmalara göre hipoglisemi uyarana cevap verme süresini uzatırken, öğrenme sürecini de kalitesiz hale getirmektedir ( Okkesim, Ş.,Çelik,G., vd., 2015 ). Ayrıca hipoglisemi adrenalin hormonunun salgılanmasına da neden olur (alıntılayan, Okkesim, vd. ,2015);(aktaran, Briscoe, Davis, 2007). Bu hormonun öğrenmeyi olumsuz etkileyebilmektedir.

         Duyusal faktörler de öğrenme üzerinde etkilidir. Duyusal uyaranlar talamustan geçer ve beynin diğer bölgelerine gönderilirler.

        Talamusun altında bulunan hipotalamus, hormonlar ve nöronlar ile bilgiyi iletir. Bu durum hipotalamustan hormonların salgılanmasına neden olur. Hipotalamustan salgılanan hormonlar hipofiz bezini aktif hale getirirler (Köroğlu , 2015).

          Öğrenmeyi olumsuz etkileyen faktörlerden biri de uzun süreli stres durumudur. Duyusal uyaranlar uzun süreli strese sebep olursa hipotalamustan salınan hormonlar hipofiz bezini aktive edip kortizol hormonu salgılayacak, kişinin odaklanmasında zorlanmalar meydan gelecektir. Bu durum öğrenme süreçlerinin olumsuz etkilenmesine örnek gösterilebilir.

         Köroğlu (2015) ; Amigdala , temporal lobun içinde bulunur.  Duygularla ilgilidir. Davranışlarımızın yaşantıya uygun tepkiler olarak ortaya çıkmasını sağlar.  Odaklanma ve bellek ile ilişkilidir.

         Uyaranın duygusal önemini belirleyen amigdala o uyarana kaşı odaklanmayı sağlar, kişi dikkatini öğrenmekte olduğu şeye yönlendirir ve öğrenme daha kolay gerçekleşir. Bir çok uyarana maruz kalmamıza rağmen, gerekli uyarana yönelmemizi sağlayan etmenlerden biri de  nöron ve lif ağlarından uluşan, beyin sapını yöneten retiküler formasyondur (Schunk, 2014).

        Bu sistemlerle birlikte, duyusal girdilerden birisine yönlenip dikkatimizi onun üzerinde toplarız, duygusal bağlantı kurup onu anlamlandırmamız bilgiyi belleğe kodlamamız için bize zemin hazırlar. Yeni bilgiler sürekli tekrarlar ve görsel uyaranlar ile kısa süreli bellekte tutulur, ancak bu tekrar ortadan kalktığında bilgi unutulur.

    Temporal lobda bulunan hipokampus yapılan çalışmalara göre, sağ frontotemporal bölgede meydana gelen hasarda episodik, sol hemisferde oluşan hasarlarda  semantik bilgiye ulaşılmakta güçlük çekilmiştir (Erbek-Özen, Rezaki,2007).Hipokampus kodlama sırasında aktif olur kısa süreli bellekteki bilgiler bir süre burada kalırlar, daha çok süreklilik sağlamayan anılar için kullanılan bir bölümdür (Schunk, 2014).

       Uzun süreli bellekte ise sinapsların yapılarında farklılıklar meydana gelecek ve diğer nöronlarla da bağlantı kurulacaktır.

       Bu değişimler öğrenilen bilginin depolanıp kalıcı hale geldiğini göstermektedir (Senemoğlu, 2005).  Uzun süreli bellek temelde ikiye ayrılır. Bunlar ‘’örtük bellek’’ ve ‘’açık bellek’’tir.

         Beyninde hasar olan ve hasar olmayan insanlarla yapılan PET çalışmalarında açık belleği oluşturan öyküsel (kişilerin anı ve tecrübelerinin yer aldığı) belleğin sağ hemisferde ve yine açık belleği oluşturan anlamsal ( değişmeyen kesin bilgilerin yer aldığı ) belleğin, sol hemisferde kayıt altına alındığı gözüküyor ( Davies, Hodges,2005).

         Yapılan araştırmalarda uzun süreli belleği etkileyen bir diğer etmenin ise Nitrik Oksit (NO) olduğu bulunmuştur. NO post sinaptik mebrandan pre sinaptik mebrana bir reseptöre bağlanmadan gelir ve post sinaptik mebranda kalsiyumun artmasını, kasiyumun artması da reseptörün çoğalmasını sağlayacaktır. Artan reseptörler sayesinde yapısal bir değişiklik olacak ve sinaptik ileti güçlenecektir. Bu da öğrenmeyi etkiler  (Eşsizoğlu, Yıldırım, 2009).

         Sıçanlar üzerinde yapılan bir araştırmada  nitrik oksit sentezi (NOS) baskılanarak, glutamat aktivasyonu değişmiş ve post sinaptik  mebranda ki NMDA reseptörü uyarılmadığı için , hipokampüslerinde ki hücrelerde uzun dönem potansiyelizasyon oluşumu  engellenmiştir (alıntılayan, Eşsizoğlu, Yıldırım, 2009 );( aktaran, Schuman, Madison , 1991).

        Yapılan bu çalışmalar gösteriyor ki NO, uzun süreli hafıza ile ilgili olan beyin bölgeleriyle birlikte bellek oluşumu ve öğrenme için gereklidir.

         Beyin bölgelerinde meydana gelen bu hareketlenmeler ile dikkat toparlanacak, zihinsel süreçler başlayacak, anlama ve algılama gibi bu zihinsel süreçlerin bazıları bir yarı kürede daha baskın olsa bile ‘’corpus callosum’’ bağlantısı ile iki hemisferde aktif durumda bu süreçlere katılacak  (Byrnes, Fox ,1998 ).

        Kişi doğru uyarana yönlenecek, gelen uyaranlar ile duygusal ilişki kurup bunları bellek süreçlerinde kullanacak ve öğrendiği bilgiyi kalıcı hale getirip kısa süreli bellekten uzun süreli belleğe aktaracaktır. Uzun süreli bellek ile gerektiğinde geri çağırabildiğimiz bilgiler sayesinde dış dünya ile olan iletişimimiz kuvvetlenecek bu da yeni bilgiler öğrenmemize katkı sağlayacaktır.

  • Beyinde Dikkat Ağları

    Beyinde Dikkat Ağları

    Dikkat birçok etmenin aynı anda aktif olmasıyla oluşturulan bir süreçtir. Dikkatimizi yönlendirmemiz için öncelikle dışarıdan uyaranlara maruz kalmamız gerekir. Bu uyaranı ihtiyaç ve duygularımıza göre seçeriz. Çevrede olup bitenin genel anlamda farkında olmamızı ve uyaranlara açık olmamızı sağlayan genel uyarılmışlık hali,  bizi hedefe götürecek uyaranları tarayabilme yeteneği sağlayan seçicilik, dikkati o uyarana karşı sürdürmemize yardımcı olan yoğunlaşma, iş birliği içinde dikkati yönlendirmemizi sağlayacaktır. (alıntılayan, Öztürk,1999);(aktaran, Anderson, 1989). Tüm bunlar bize dikkatin ihtiyaç ile ihtiyaca bağlı olarak duyguların yönlendirmesiyle birlikte hareket ettiğini düşündürebilir. Bu çalışmanın amacı beynimizde bulunan dikkat ile ilgili bölgelerin incelenmesidir.

        Beyinde dikkati etkileyen sistemlerden birisi dopamin ağlarıdır.  Beyin sapında yer alan ventral tegmental alan (VTA) ve limbik kortekse uzanan mezokortikal dopamin ağı. Öğrenmeyi etkilediği gibi ,dikkati de etkileyerek çevre  ile etkileşimi sağlayacaktır (Öncü,Şenol,2002). Dopamin otonom sinir sisteminde adrenalin ve noradrenalin salınımı için bir ön koşuldur. Locus seruleus , noradrenalin ve adrenalinin tüm beyne iletilmesini sağlayan sinir hücrelerinin merkezidir. Pons ve ortabeyin arasında bulunur  (Köroğlu, 2015).

        Orta beyinde yer alan hipotalamus sinir sistemi ve hormonal sistemin kesişim noktasında bulunur. Hipotalamus aldığı sinirsel sinyaller ile hormonlar salgılar bu hormonlar hipofiz bezini uyarır ve hipofiz bezinden kortizol hormonu salınımına neden olur (Köroğlu,2015).Stres anında yüksek düzeyde salgılanması konsantrasyon eksikliğine neden olmaktadır.

        Dikkat ile ilgili beyin bölgelerinden ilki prefrontal korteks; duyguların kontrolü, dikkat,bellek ve öğrenme, sürdürme gibi işlemler üzerinde etkilidir. Bölgenin hasarında uyaranlara karşı dikkati toplamada sorunlar, bellek problemleri yaşanır. Prefrontal korteks üç bölümden oluşur.

        Planlama ve sürdürme gibi süreçlerden sorumlu arka ve yan bölümde yer alan dorsolateral prefrontal kortekstir ( Zararsız,Sarsılmaz,2005, Lou, vd., 1990).  Dikkat, bellek, yürütme gibi faaliyetlerden sorumlu olan bu bölgede meydana gelen bir hasarda kişilerin dikkati uyarana yönlendirmede zorlanacağı ve yürütücü işlevlerde yaşadığı problem nedeniyle motivasyonunun da olumsuz etkileneceği söylenebilir.

        Zararsız ve Sarsılmaz’a göre (2005) , duygu ve dürtülerin kontrolünden sorumlu orbitofrontal korteks hasarlarında da hiperaktivite ile birlikte dikkat kaybı ve buna bağlı olarak iletişim problemleri yaşanır. Üçüncü bölge olan medial prefrontal korteks doğrudan dikkat ve motivasyon süreçlerinde rol oynar. Bölgenin hasarında dikkat ve ilginin azalmasıyla  kişi, görevi devam ettirmede problem yaşar. Bu bilgiler doğrultusunda prefrontal korteksin tüm bölümlerinin doğrudan ya da dolaylı olarak dikkat süreçlerini etkilediğini söyleyebiliriz.

        Singulat Girus , frontal lob arkasından başlayıp temporal loba kadar uzanan bir bölgedir. Bölgenin hasarında seçenekleri görebilme, bir düşünceden diğerine dikkati aktarmada problem yaşanır (Madi,2011). Temporal lob işitilenleri algılama aşamasında aktive olur. Bu algılama sürecinde bir dikkat söz konusudur. Temporal lob hasarlarında işitilenleri seçmede problem yaşanması olası bir sonuçtur.

        Bu bulgular bize farklı birleşenlerden oluşan dikkatin bu bileşenlerinin her berinin beynin farklı bölgelerinde rol aldığını gösterse bile, o bölgede meydana gelecek hasarlarda yada stabilizasyonunun bozulmasında, dikkati meydana getiren bileşenlerin birbirlerini etkileyebileceğini göstermektedir. Aynı zamanda dikkatin bozulmasıyla uyaranlara karşı algı kapanacak ve kişi çevresinde olup bitenlerden haberdar olamayacak veya başladığı bir işi sürdürmekte problem yaşadığı için iletişim güçlükleri yaşayacaktır. Tüm bunlar kişinin hayatını olumsuz etkileyecek ve uzun süre devam etmesi farklı problemlerin zeminini oluşturacaktır.

    REFERANSLAR

    1. Köroğlu, E.  (2015 ).Klinik psikiyatri (2. Baskı). Ankara: HYB ( ss. 757-767)

    2. Lou, H.C., Henriksen,, L.,Bruhn,P. (1990). Focal cerebral dysfunction in developmental   learning disabilities.Lancet,335,8-11.

    3. Madi,B.( 2011). Öğrenme beyinde nasıl oluşur (3. Baskı.) Ankara:Elif  Yayınevi (ss. 90-91).

    1. Öncü, B., Şenol, S. (2002). Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğunun Etiyolojisi: Bütüncül Yaklaşım. Klinik Psikiyatri Dergisi, 2, 111-119.

     

    1. Öztürk, B. (1999). Öğrenme ve öğretmede dikkat. Milli Eğitim Dergisi, 144, 51-58.

    Zararsız ,İ., Sarsılmaz, M.,(2015). Prefrontal korteks.Türkiye Klinikleri Tıp Dergisi,25,232-237.

  • Bahar Depresyonu

    Bahar Depresyonu

    Depresyon genel olarak mutsuzluk, keyifsizlik, isteksizlik, halsizlik, umutsuzluk, zevk alamama, öz saygıda azalma, enerji kaybı, kilo kaybı, uyku bozukluğu ve benzeri belirtileri gösteren tedavi edilebilir bir rahatsızlık türüdür. Ancak hayatta birçok şeyin çeşitlilik göstermesi gibi depresyon da kendi içinde çeşitlilik gösterir. Bahar depresyonu da depresyon çeşitlerinden bir tanesidir.

    Mevsim geçişleri sırasında birçok hava hareketinin meydana geldiğini görürüz. Özellikle bahar ayları yaz ve kış ayları arasındaki geçiş ayları olduğu için hava hareketlerinin dengesizleşmesi oldukça sık görünmektedir. İklimsel değişiklikler sırasında ise insan vücudu ve psikolojisi bu durumdan etkilenmektedir. Mevsimsel özelliklerin değişmesi ve gün sürelerinin değişmesi “biyolojik saat” adını verdiğimiz vücudun düzenini sağlayan mekanizmayı da etkilemiş olur. Biyolojik saatin; gün ışığı ve uyku düzenini temel alarak ayarlandığı düşüldüğünde ise mevsimsel özelliklerin duygu-durum üzerindeki etkisi dikkat çekmektedir. Bahar dönemlerinde biyolojik saatin şaşırması dolayısıyla beyinde bazı hormonların salgılanması dalgalanır ve bu durum depresif özelliklerin ve başka psikolojik durumların belirmesine davetiye çıkarır. Böylelikle eğer kişilerde depresyona düşme eğilimi ya da hikâyesi var ise bahar aylarında mevsimsel özelliklerin de değişmesiyle Bahar Depresyonu meydana gelebilir.

    Belirtileri nelerdir?

    Bahar depresyonunu diğer depresyonlardan ayırıcı nitelikte olan ilk durum ortada depresyona girmek için yeterince sebep yokken kişinin mevsim geçişleri evresinde depresif belirtiler göstermeye başlamasıdır. Bu dönemlerde mutsuzluk, halsizlik, çaresizlik, isteksizlik, sinirlilik, unutkanlık, yorgunluk, iştahsızlık, uykusuzluk, kaygı, korku, ağlama eğilimi, saldırgan tepkiler, konsantrasyon kaybı gibi durumların hepsinin ya da bir kaçının bir araya gelmesiyle bahar depresyonu gelişebilir. Depresyonun şiddeti arttıkça vücudun çeşitli yerlerinde ağrı hissi, mide-bağırsak problemleri de belirebilir.

    Bahar yorgunluğundan farkı nedir?

    Bahar yorgunluğu ve bahar depresyonu belirtiler ve süre farklılıkları dolayısıyla birbirinden ayrılır. Bahar aylarında denizlerin daha çok buharlaşması ve havadaki nem oranının fazla olması solunum yollarında fiziksel rahatsızlıklara yol açarak kandaki oksijen oranında düşmeye ve dolayısıyla yorgunluğa sebep olur. Nem ve solunum yolları ile ilgili sıkıntılar giderildiğinde ise düzelme hali beklenir.

    Bahar depresyonu ise mevsim geçişi dolayısıyla başlar ancak bu durum tek başına bir sebep değildir, tetikleyicidir. Kişi bahar ile birlikte depresyona girmiş demektir ve mevsimsel koşulların iyileşmesi depresif belirtilerin ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Eğer kişi bahar depresyonuna girdiyse uzmanlardan tedavi ve yardım alması yerinde olacaktır. Aksi takdirde depresyonun devam etmesi, şiddetini artırması ya da tekrarlaması riskleri ortaya çıkar.

    Ne zaman bir uzmana başvurulmalı?

    Depresyon tedavi edilebilir rahatsızlıklardan bir tanesidir. Kişi ömrü boyunca bir defa depresyona girebileceği gibi birden fazla defa da girebilir. Böyle durumlarda her bir depresyon süresince uygun tedavi yöntemlerine başvurmak kişinin hem ruh hem beden sağlığı bakımından önemlidir.

    Bahar depresyonuna giren bir kişide belirtiler ortaya çıkmaya başladıktan sonra birkaç hafta içinde bir düzelme hali olmaz ise konuyla ilgili psikolojik destek almak yerinde olacaktır. Ayrıca kişide depresyon geçmişi, özellikle mevsimsel depresyon geçmişi varsa belirtilerin ilk çıkmaya başladığı tarihlerde yardım alması önemli nitelik kazanmaktadır. Birçok rahatsızlıkta olduğu gibi problem ne kadar çabuk tespit edilip tedavi süreci ne kadar çabuk başlar ise o kadar avantaj elde edilecektir.

    Korunma yolları nelerdir?

    Bahar depresyonunu tetikleyici faktör iklim koşullarındaki dalgalanma ve biyolojik saatin de bundan etkilenmesidir. Böyle bir durumda biyolojik saatimizin bozulmasını engelleyici nitelikte bazı durumlara dikkat edersek bu süreci depresyona girmeden ya da daha hafif bir etkiyle geçirmek mümkündür.

    Dikkat edilmesi gereken ön önemli konu uykudur. Bir insan ortalama olarak günün 3’te 1’ini yani 8 saatini uykuda geçirmelidir. Bu süre yaş ve alışkanlıklara göre kısalabilir ancak sürenin uzamamasında fayda vardır. Uykuya dalış ne çok geç, ne çok erken olmalıdır. Sabahları da aynı şekilde makul bir saat aralığında uyku süresi en az 6, an fazla 8 saat olacak şekilde uyanmak gerekmektedir.

    Bununla birlikte, beslenme oldukça önemlidir. Birçok kişi kilo kontrolü, vakit bulamama gibi sebeplerle öğün atlama eğilimindedir ancak atlanan öğün metabolizma dengesinin bozulmasına sebep olacaktır. Belirli bir metabolizma dengesi için tüm öğünleri yapmak ve her gün ortalama olarak aynı zaman diliminde beslenmek gerekmektedir.

    Son olarak, egzersiz hayatımızın önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Spor yapacak vakti ya da imkânı olmayan kişilerin ise günde en az 40-45 dakika tempolu yürüyüş yapması vücudun ve zihnin düzene girmesinde faydalı olacaktır.

  • Bebeğiniz çok mu ağlıyor ?

    Bebekler konuşamadığı ve derdini anlatamadığı için ,kendilerini ifade etmeyi ve anneyle iletişimi ağlayarak yapar.Bazen o kadar çok ağlarlarki anne babalar ve bakıcılar ne yapacağını şaşırır ve çaresiz kalırlar.Kendilerini acilde bulurlar.

    Doğumdan sonraki ilk haftalarda bebekler ,günde 2-3 saat ağlar,17-18 saat uyurlar.6-8 haftada bu ağlama süresi giderek artar.İlk haftalarda ve aylarda bazı bebekler gece gündüzü ayırt edemediği için gündüz uyur gece uyanık kalır ve ağlarlar.Burada gece gündüzü ayırt etmesi sağlanmalıdır.

    Belli bir süre geçtikten sonra anne bebeğinin neden ağladığını aç mı ,gazı mı var,hasta mı, altını mı kirletmiş anlayabilir.Bazen anlamadığı durumlar da olabilir.

    Ağlama nedenleri:

    -Reflü
    -Gaz sancısı-infantil kolik
    -İnfeksiyon
    -Açlık
    -Merkezi sinir sistemi hastalıkları (menenjit,anomali,kanama vs. )
    -Kabızlık
    -İnek sütü allerjisi

    Bunlardan en sık olanı gaz sancısı ve infantil koliktir.Gaz sancısı genellikle 10-15. günlerde başlar. Gittikçe artarak 40. günde pik yapar. Daha sonra azalarak 3. ayda kendiliğinden geçer. Kolikte ise bu süre daha uzayabilir.

    İnfantil kolik ise özellikle 1-4 ay arası bebeklerde, altta yatan herhangibir organik neden olmadan yatıştırılması zor bir şekilde uzun süreli ağlama nöbetleri olarak tanımlanır. Gün içinde hep aynı saatte olur. Anne veya bakıcısı tarafından önlenemez ve yatıştırılamaz. Tekrarlayıcıdır, saatlerce uzun sürer. Bebekte gelişme geriliği, ateş, hastalık bulgusu yoktur. Nöbetler dışında bebek rahattır.

    Tedavide gaz önleyici ilaçlar,masaj,anne ve babadaki kaygıyı,endişeyi giderme ve bebek beslenmesinde düzenleme yapılır.

  • Çocuklarda el ayak ağız hastalığı

    El, ayak ve ağız hastalığı (EAAH) virüslerin neden olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. Coxsackie virüs A10, Coxsackie virüs A16 ve Enterovirüs 71, bu tabloya yol açmaktadır.Özellikle 5 yaştan küçük çocuklarda görülmektedir. Son yıllarda büyük çocuk ve erişkinlerin hastalığı olarak da tanımlanmaktadır.

    Hastalık uzak doğu ülkelerinde ciddi boyutlarda salgınlar yapar.2015 yılında Singapore da 18000 vaka bildirilmiştir. Ülkemizde son yıllarda artış olduğu gözlenmektedir. El, ayak ve ağız hastalığı bölgelere göre mevsimsel farklılık gösterir.

    Bulaşma ne şekilde olur?

    Enfekte şahısların burun boğaz salgıları (Tükürük,Balgam gibi)

    Döküntüleri

    Dışkıları ile bulaşım olmaktadır. Esas bulaşım kaynağı hastaların dışkılardır.

    Bu virüsler; öksürme, hapşırma, öpme, yakın temas, dışkı ile temas sonrası bulaşmaktadır.

    Örneğin hasta çocukların bez değişimi sonrası ellerin yıkanmaması bulaşımda önemlidir.

    Bulaşıcılık süresi ne kadardır?

    Hastalığın ilk haftasında bulaşıcılık yüksektir. Bulaştırıcılık süresi haftalarca sürebilir. Özellikle erişkin hastalarda hastalık belirtileri gelişmez, buna karşın bulaştırıcılık uzun süre devam eder.

    Klinik belirtiler;

    Ateş

    İştah kaybı

    Boğaz ağrısı, yutkunma zorluğu

    Hastanın kendisini iyi hissetmemesidir.

    Bu belirtilerden bir veya iki gün sonra ağızda yaralar, el ayası ve ayak tabanında döküntüler ortaya çıkar. Bu döküntüler diz, dirsek ve kalçalarda da görülebilir. Döküntüler su toplayabilir ve kaşıntılı değildir.

    Tanı;

    Viral kültür, Seroloji, Nükleik asit amplifikasyon yöntemi uygulanır. Kuluçka süresi 3-7 gündür.

    Hastalığa özgü tedavi yöntemi yoktur. Ateş ve ağrı için ateş düşürücü ve ağrı kesiciler kullanılır. Ağız bakımı önemlidir. Sıvı tedavisi gerekebilir.

    Ciddi vakalarda hastaneye yatış, antiviral tedavi ve destekleyici tedavi yapılabilir. Bulgular 7-10 gün içinde geriler. Ciddi seyreden vakalarda kardiyak ve nörolojik komplikasyonlar gelişebilir.El, ayak ve ağız hastalığından korunmada aşı mevcut değildir. Bu hastalıktan korunmada hijyen şartlarına uymak önemlidir.Temas edilen vakalarda 20 saniyelik el yıkamanın önemi hatırlanmalıdır.Tuvalet kullanımı sonrası veya bez değiştirdikten sonra eller yıkanmalıdır.

    Nadiren el, ayak ve ağız hastalığını geçiren bir birey tekrar farklı bir virüs nedeniyle aynı hastalığı geçirebilir.Hayvanlardan geçiş olmaz, ev hayvanları enfeksiyon açısından risk faktörü oluşturmaz.

    Gebelikte bu enfeksiyon geçirildiğinde ciddi bir tablo gelişmez. Doğumdan hemen önce annenin enfeksiyonu geçirdiği durumda ise virüs bebeğe geçebilir ve yenidoğan bebekte hastalık tablosu hafif seyreder.

  • Stres ve Başa Çıkma Yolları

    Stres ve Başa Çıkma Yolları

    Bir organizma çevresine sürekli uyum yapma durumuyla her an karşı karşıyadır. Bireyin dış çevresindeki fiziksel koşullar ya da içinde bulunduğu sosyal ortamdaki psikolojik koşullar uyumu ya kolaylaştırır ya da zorlaştırır. Uyumun zorlaştığı anlarda organizma bedensel ve psikolojik olarak yorulmaya başlar. Dış çevrede ki fiziksel koşullara basit bir örnek hava soğukluğu verilebilir. Hava soğudukça birey kendini korumak ve bir anlamda çevreye uyum yapmak için üstüne bir şeyler giymek, ya da sıcak bir ortama girmek zorunluluğu duyar. Psikolojik koşullara örnek olarak da üniversite giriş sınavına çalışan bir bir kimseyi düşünebilirsiniz. Sınava hazırlanma kaygısı, sınavda geçme veya kalma korkusu bireyde gerginlik yaratır. Bireyin, fiziksel ve sosyal çevreden gelen uyumsuz koşullar nedeniyle, bedensel ve psikolojik sınırlarının ötesinde harcadığı gayrete “stres” adı verilir.

    Stres üç süreçte yaşanır. İlk dönem alarm tepkisi adını alır. Bu dönemde otonom sinir sistemi gayet faal bir duruma geçer ve salgı bezlerini uyararak kana bol miktarda adrenalin ve onun etkisi altında ortaya çıkan diğer biyokimyasal maddeleri pompalar. Salgıların etkisi altında vücut alarm durumuna geçer ve ortaya çıkacak acil durumlarla uğraşmaya hazırlanır. Stres veren uyarıcı ya da ortam devam ederse ikinci dönem ortaya çıkar. İkinci basamağa direnç dönemi adı verilir. Bu dönemde organizma yapmış olduğu alarm tepkisini ortadan kaldırır. Stresli ortama bir tür uyum yapar ve kandaki biyokimyasal maddeleri geri çeker. Organizma, sanki normal koşullar altında işliyormuş izlenimi verir. Ne var ki, gerçekte organizma yorulmaktadır. Ve içten içe direncini yavaş yavaş kaybetmektedir. Üçüncü basamağı oluşturan tükenme döneminde beden artık stresin baskısına dayanamaz, direncini kaybeder.

    Stresle Başaçıkma Yolları:

    Stres modern insanın günlük yaşamının bir parçasını oluşturur. Sabahleyin kalktığınızda suyun ya da elektriğin kesik olması, kaloriferin yakıt yokluğundan yanmaması ve bu nedenle evin soğuk olması , otobüs duraklarında ki izdiham, iş yerindeki sigara dumanı ve insanların sürekli hırçın bir tavır ve ses tonuyla birbirleriyle konuşmaları, öğle yemeği için gittiğiniz lokantanın pisliği, garsonların kabalığı, yemeğin geç ve soğuk gelmesi, vb. stres kaynağı olarak sizi sürekli etkiler.

    Bu günlük strese hastalık, ölüm, ayrılık ve benzeri gibi diğer olaylar eklenince artık daha fazla dayanamazsınız. Önemli hastalıklar kendini göstermeye başlar. Stresli olayları önlememiz çoğu kez olanaklı değildir. Bu nedenle stresle başa çıkma yollarını öğrenip, günlük yaşamımıza uygulamakta büyük yarar vardır.

    Bilinçli Başa Çıkma Yollarından Kaynağı Bulma Tekniği:

    1-Kaygınızın farkına varın ve kaygılı olduğunuzu kabullenin: En önemli adımlardan biri budur. Kaygılı olduğunuzun farkına varamazsanız. Kendinize yardımcı olamazsınız. Siz kaygılıyken bedeniniz ve ona bağlı olarak davranışlarınız az yada çok değişir. Örneğin daha yüzeysel solunum, daha sık kalp çarpıntısı, dikkatinizi belli bir konuya toplayamama, hemencecik alınma veya en ufak şeyden öfkelenme gibi belirtiler, kaygı sonucu ortaya çıkar. Bedeninizin ve davranışlarınızın farkındaysanız bu değişiklikleri hemen gözleyebilirsiniz. Kaygılı olduğunuzun farkına vardığınızda önünüzde iki olanak vardır. Kaygılı olduğunuzu ya kabul eder ya da etmezsiniz. Kaygılı olduğunuzu kabul etmezseniz, bundan sonraki adımları uygulama fırsatı bulamazsınız.

    2-İçinde bulunduğunuz durumdan bir süre uzaklaşın ve durumunuzu gözden geçirin. Örneğin evdesiniz ve ev ortamında iken kaygılı duruma girdiğinizi fark ettiniz ve bu kaygının altında yatan nedenleri bulmaya karar verdiniz. Kararınızı uygulamaya koyabilmek için ev ortamından bir süre uzaklaşın ve ev durumunuzu gözden geçirin.

    Bir süre uzaklaşmak değişik biçimlerde yapılabilir. Bir yürüyüşe çıkabilirsiniz, bir parka gidip oturabilirsiniz, ne yaptığınız önemli değil, önemli olan bir süre ev ortamından uzaklaşmaktır. Kaygınız iş ortamıyla ilgiliyse, işten bir süre uzaklaşın ya da iş başında olmadığınız bir zamanda aşağıdaki basamakları gözden geçirmeye devam edin.

    3-kendinizi en iyi (en rahat) hissettiğiniz ortamı hayal edin; gözlerinizi yavaşça kapayın, hiç acele etmeden sakin bir biçimde nefes alıp vermeye başlayın. Derin ve muntazam nefes alın ve yavaş yavaş gayet sakin bir biçimde nefes verin, her nefes alıp verişte ondan sıfıra doğru birer birer sayın. Bir rakamına ulaştığınızda kendinizi huzur dolu hissettiğiniz bir ortamda hayal edin ve hayalinizi bir miktar devam ettirin. (3-4 dakika bu hayalinizi sürdürün.) Bu arada muntazam olarak nefes alıp vermeye devam edin. Hayal kurmanız bittikten sonra gözlerinizi yavaşça açın.

    4-Kaygınızın temelinde yatan nedenleri anlamaya çalışın.

    5-Kaygınızın ortadan kalkması için uygulayacağınız kısa süreli ve uzun süreli çözüm yollarını saptayın.

    6-Kısa süreli çözüm yollarını hemen uygulamaya koyun ve uzun süreli çözümler için gerekli adımları atmaya hazırlanın. İşe ufak ve basit adımlarla başlamakta yarar vardır.

    7-Kaygı için harcadığınız enerji ve zamanın hiçbir yararı olmadığını unutmayın.

    8-Kaygınızı abartmaktan sakının, olumsuz duyguları abartarak olduğundan daha da kötü göstermek çoğumuzun alışkanlığıdır. Böyle bir eğilim kısır döngü yaratır. Kaygı abartılınca daha çok kaygıya, daha çok kaygı daha çok abartmaya, abartma kaygının yeniden artmasına yol açar. Böylece enerji ve zaman kaygıyı çözme yerine büyütüp, beslemeye harcamış olur. Bu kısır döngüye girmekten sakının.

  • İnternet ve Teknoloji Bağımlılığı

    İnternet ve Teknoloji Bağımlılığı

    Teknolojik gelişmelerle birlikte çocukların alışkanlıkları değişmiş ve günlük yaşamlarının neredeyse çoğu bilgisayar, tablet ya da cep telefonu başında geçmeye başlamıştır. Bu teknolojik cihazlarla çok erken dönemlerde tanışan çocuklar henüz konuşmayı öğrenmeden bu cihazları kullanmayı öğrenmekteler. Çocuğun çevresindekiler ise bu cihazı bu kadar erken yaşta öğrenmiş olmasını bir zeka ya da yetenek göstergesi olarak kabul etmekteler. Ancak doğduğu andan itibaren sürekli gördüğü ve çevredeki yetişkinler tarafından sürekli kullanılan bir cihazı kullanabilmesi çocuğun zekasını göstermez. Benzer yaklaşımı sergileyen bazı anne babalar ise bu teknolojik cihazları çocuklarının bakıcısı olarak kullanmakta, evde iş yaparken, çocuğa yemek yedirirken oyalanabilmesi için çocuğun eline cep telefonu ya da tablet tutuşturmaktalar. Farkında olmadan yapılan bu yanlışlar çocukların sorunlu teknoloji kullanımlarına da aslında zemin hazırlamaktadır.

    Öte yandan birçok anne babanın ise çocuklarının bu teknolojik cihazların karşısında geçirdikleri sürelerle ilgili ciddi endişeleri bulunmaktadır. Bu endişeler kimi zaman uygunsuz sitelere girme riskini, kimi zaman şiddet içeren oyunlar nedeniyle saldırgan olmalarını, kimi zaman ise bu cihazlara ayırdıkları süre nedeniyle derslerini ihmal etmelerini içermektedir.

    Teknoloji nasıl kullanıldığına bağlı olarak, çocuk gelişimine olumlu ya da olumsuz etki etmektedir. Bir tarafta sağlıklı bir kullanım ile ihtiyaç duyulduğunda kolayca bilgiye ulaşılmasını, değişen toplumsal şartlara uyumu, sorunlara yeni çözümler üretebilmeyi desteklerken diğer taraftan sınırsız kullanım ise sosyal, psikolojik ya da akademik sorunların ortaya çıkmasına sebep olabilir.

    Teknolojinin kullanımı üzerindeki kontrolün kaybolması ile çocuk ve gençlerde düşünce süreçlerinin, kişiler arası ilişkilerin ve genel sağlığın bozulduğu gözlenmektedir. Yapılan araştırmalar, internette fazla zaman geçiren çocuk ve gençlerin giderek yalnızlaştığını ve yüz yüze ilişki kurmakta güçlük çektiğini ve depresyon, anksiyete gibi psikolojik sorunlar yaşadıklarını ortaya çıkarmıştır.

    Peki nedir sağlıklı sınır? Gelişim dönemleri için farklı sınırlardan söz etmek daha doğru olacaktır. 0-3 yaş arasındaki çocukların bu teknolojik cihazlardan olabildiğince uzak tutulması gerekirken, 3 yaşından itibaren günlük en fazla 20-30 dakika ile sınırlı olmalıdır. Sonraki her 3 yılda, bu sürenin üzerine 20 dakika eklemek daha büyük yaştaki çocukların günlük sınırlarını belirlemeye yardımcı olacaktır. Ancak kullanım süresi çocuğun yaşı büyüdükçe sürekli artmamalıdır. 12 yaşından itibaren günlük 2 saatin üstüne çıkmaması sağlanmalıdır.

    Tüm diğer bağımlılıklarda olduğu gibi teknoloji ya da internet bağımlılığı da birden bire ortaya çıkmamakta, adım adım gelişmektedir. Ve yine tüm diğer bağımlılıklarda olduğu gibi burada da bağımlılık başlamadan önüne geçmek en çok tercih edilen yoldur. Önleme adına anne babaların dikkat etmeleri gereken bazı noktalar bulunmaktadır. Öncelikle, onların gözü önünde saatlerini telefon, tablet ya da bilgisayar karşısında geçirerek onlardan bunu yapmamalarını istemek gerçekçi olmayacaktır. Öte yandan bu cihazlara çocuk bakıcılığı görevini yüklemenin ne kadar büyük sorunlara yol açabileceğini akıldan çıkarmamak gerekir.

    Bu cihazların ailece geçirilen zamanların yerini almaması için çocukları birlikte zaman geçirme heveslendirecek farklı etkinlikler bulma konusunda onlarla konuşmaya gayret gösterilmelidir. Ergenlik dönemindeki çocukların eleştirel bir bakış açısı geliştirebilmeleri için izledikleri takip ettikleri şeyler hakkında onlarla sohbet edilmesi oldukça yararlı olabilir. Çocukların severek oynadıkları bilgisayar oyunlarını oynamak, ilgiyle takip ettikleri internet sitelerini ziyaret etmek ve sürekli kullandıkları telefon uygulamalarını kullanmak; onlarla bir bağ kurmak ve içinde bulundukları dünyayı tanımak ve risk oluşturabilecek durumlar için önlemler almak konusunda ipuçları sağlayacaktır.

    Tablet, bilgisayar ve cep telefonu kullanımı için sınırları ve kuralları belirlemek, kullanım süresinin bittiğini işaret edecek bir alarm kullanmak sınırlara uymak konusunda yardımcı olabilir. Evde birden fazla sayıda olan televizyon, bilgisayar, tablet gibi cihazların sayısını azaltıp tek bir cihazı diğer aile üyeleriyle sırayla kullanmak aşırı kullanım sorununun çözümüne yardımcı olacaktır.

    Öte yandan çocuklar kişisel bilgilerini sosyal medyada paylaşmamaları ve bu ortamlarda insanları gerçekten tanımanın mümkün olmadığı, dolayısıyla güvenilmemesi gerektiği konusunda bilgilendirilmelidirler. Son olarak elbette spor yapmak, yeni sosyal ortamlara katılmak, teknoloji kullanımını kontrol altına almakta çok büyük fayda sağlayacaktır.

  • Belirsizlikler – Kaygılar

    Belirsizlikler – Kaygılar

    Ruh halimizi en çok etkileyen fakat hayatımızın olmazsa olmazlarından olan normal bir davranış şeklidir belirsizlik. Hayatımızda ne yapmamız gerektiğini, ne zaman ne olacağını, hayatımız süresince nelerle karşılaşacağımızı bir kahin misali biliyor olsaydık hayat hepimiz için kuşkusuz amaçsız, idealsiz ve sıkıcı bir hal alıyor olurdu. Hangi üniversiteden mezun olacağımızı, kiminle evlenip kaç çocuğa sahip olacağımızı veya evlendiğimiz kişiden ayrılıp ayılmayacağımızı, öleceğimiz tarihi kısacası hayatımız ve çevremizdeki insanların hayatıyla ilgili olacakları bildiğimizi hayal edin. Muhtemelen bir çoğumuz için hayat daha mutsuz, umutsuz, hedefsiz ve amaçsız bir hal alacaktı. Ne yaşayacağımızı bildiğimiz için belki de yaşayacağımız olaydan keyif almaz, heyecan duymaz, ilgisiz bir hal alırdık.?Hepimizin hayatında belirsiz kaldığımız konular vardır. Bunların bir bölümü rutin hayatımızda yaşadığımız belirsizliklerdir. Bugün günüm güzel geçecek mi?, sabah işe gitmek üzere evden biraz geç çıktığımız zaman acaba otobüsü kaçırdım mı ya da trafik nasıldır? Yemeğe misafirimiz geleceği zaman acaba yemeğin tadını tutturabilecek miyim? Evimi temizleyebilecek miyim gibi. Bunlar hepimizin hayatında rutin halinde yaşadığımız ve hayatın akışına çoğu kez bırakabildiğimiz, çoğu zaman yaparken stres bile duymadığımız belirsizliklerdir. Bunlar dışında bir de hayatımızda her zaman karşılaşmadığımız ve bizi gerçek anlamda rahatsız edebilecek, geleceğimizi etkileyecek belirsizliklerimiz vardır. Üniversite giriş sınavı veya onun sonucunu beklerkenki belirsizliğimiz. Vücudumuzda bir kitleyle karşılaştığımız zaman kanser olup olmadığımıza dair soru işaretlerimiz ve hatta doktor raporu gelene kadar yaşadığımız stres. Geçmişte sevgilisini aldattığını bize anlatan bir sevgiliye karşı kuşkucu bir yapı sergilememiz, kafamızdaki soru işaretleri, ‘’beni de aldatacak mı?’’ gibi hayatımızda alışıla gelmiş olmayan belirsizlikler ilk verdiğim örneklerden daha farklıdır ve hayatımızın gidişatını akış yönünü değiştirecek durumlar olabilmektedir.

    Belirsizlikler kaygıları doğurur. Bir konuda uzun süre belirsizlik yaşadığımız zaman kaygılarımız kuşku şüphecilik ve paranoyalarımızı tetikler onlar da bir takım psikolojik rahatsızlıkları doğururlar. Az önce verdiğim örnekte olduğu gibi, ‘’daha önce aldatmış, şimdi beni de aldatır mı?’’ şeklinde belirsizlik yaşadığımızda, şüpheci bir hale bürünebilir, eşimiz eve geldiği zaman kıyafetlerini koklayabilir, ortak bir arkadaşımız varsa gittiği yerlerde telefonla saat kaça kadar oradaydı şeklinde ağzını arayabiliriz. Karşı taraf biraz erken kalkmışsa veya bir başkasının parfümünü kullanmışsa paranoyalar oluşturabiliriz ‘’kesin bir kadınla birlikteydi ve beni aldattı’’ gibi düşünceler doğurabiliriz. Belirli bir süre sonra bu paranoyalara inanıp kafamızda kurduklarımızı eyleme dökerek eşimizle tartışabiliriz. Bu süreç sağlıklı bir süreç değildir ve bir uzmana danışmak en sağlıklısı olacaktır. Ben bu alanda çalışan bir psikolog olarak bu tür durumların hem nevrotik (insanların duygu durumlarında iniş ve çıkışları, depresiflik halleri gibi..) hem de psikotik (Gerçekle, gerçek olmayanın muhakemesini yapamama gibi sorunlar göstererek) bozulmalara sebebiyet verdiğini bir çok danışanımızda görmekteyim.

  • Pekiştirme Nasıl Yapılır?

    Pekiştirme Nasıl Yapılır?

    Birçok aile çocuğunu eğitme esnasında yalnızca ceza yöntemini kullanmaktadır. Yalnızca cezanın olduğu bir eğitim sisteminde ebeveyn ve eğitmen istedikleri verimi alamayacaklar ve istenilen davranışlar oluşmayacaktır. Pekiştirme, istenilen davranışı çoğaltmak için iyi bir yöntemdir. Pekiştirmeyi tanımlayacak olursak, pekiştirme bir tepkinin tekrarlanma sıklığını veya olasılığını arttıran her türlü teknik, istenilen davranışı kısa sürede elde etmek için kullanılan temel davranışsal bir stratejidir. Pekiştirme, olumlu bir uyarıcı verilerek (övgü, sarılma, oyuncak, oyun zamanı) ya da olumsuz uyarıcıyı (sıkıcı bir iş) ortadan kaldırarak yapılır.

       Bazı aileler çocuklarının iyi/uygun davranışlarını pekiştirmek istemeyebilirler. Bunun birçok sebebi vardır. Örneğin, çocuğun yaptığı iyi davranışın sonlanacağını düşündüklerinden bölmek istemeyen aileler pekiştireç vermekte çekinebilirler.  Çocuklarının bu pekiştireci sürekli istemelerinden endişe etmekle birlikte çocukların, uygun davranışı “zaten” yapması gerektiğini, ekstra iyi davranışların övgü alması gerektiğini düşünebilmektedirler.

       Pekiştirme iki şekilde yapılır: Olumlu ve olumsuz pekiştirme. Olumlu pekiştirme davranışın devamı için hoşa giden bir uyarıcının organizmaya veya ortama verilmesidir. Olumsuz pekiştirme ise davranışın devamı için hoşa gitmeyen uyarıcının organizmadan, ortamdan alınmasıdır. Uyarıcının ortamdan çekilmesiyle rahatsız edici durum ortadan kalkar ve kişi davranışı yapmaya devam eder.

    Olumlu Pekiştirme: Davranışları olumlu olayların izlemesi ve bu davranışların ileride olma olasılığını arttırma sürecine olumlu pekiştirme denir. Olumlu pekiştirecekleri etkili kullanma; Davranışları kazandırma kadar sürdürme içinde önemlidir. Beklendiği gibi normlara uygun şekilde süren davranışların farkında olma ve zaman zaman hoşnutluğun belirtilmesi, davranışların sürmesini sağlar. Olumlu pekiştireçlerin geri çekilmesi problem davranışların oluşumuna zemin hazırlar. Olumlu pekiştirilmeyen normlara uygun davranışlar söner, kaybolur. Örneğin, olağan şekilde derslerine çalışan, derse girmeden önce dersin ilgili konusuna göz atan, dersleri sınıfta dinleyen, sorulara yanıt veren, okuldan sonra eve geldiğinde derste aldığı notları gözden geçiren, ilgili konuyu kitabından okuyan ve ödevlerini yapan öğrencinin yaptıkları, okulda öğretmeni ve evde aile üyelerince fark edildiğinde, olumlu pekiştirildiğinden dolayı sürer.

       Pekiştireç, arttırılmak istenilen efektif davranışa ulaşmayı sağlar. Aile ve terapist iki ya da üç davranış belirler. (Erkek kardeşiyle sürekli kavga eden çocuğun, kavga etmediği zamanlardaki davranışı pekiştirilir.) İlk olarak hedeflenen davranışlar belirlenir, sonra potansiyel pekiştireçler belirlenir. Aileler, belirlenen pekiştireçlerin sıklığını arttırırlar.

       Bazı ebeveynler çocuklarının övgüye layık olmadıklarını düşünmektedirler.  Bu durum, ailenin olumlu pekiştireci gözden kaçırmasına neden olur. Çocuk %100 kötü değildir, muhakkak doğru davranışları yaptığı zamanlar vardır,  ebeveynlerin arzu edilen davranışı takip etmeleri gerekmektedir. Olumsuz geridönümlerin azalması için, olumlu geridönümlerin artması önerilir. Eğer ebeveyn, olumlu pekiştirmeyi arttırırsa, ceza için daha az zaman harcar ve daha az efor sarfeder.  Olumlu pekiştirme sayesinde, istenmeyen davranışın sıklığı azalır.

       Pekiştirme, en alttan en üst arzulanan davranışa göre şekillendirilir. (Kolaydan zora) Başlangıçta küçük adımlar pekiştirilir. Çocuk, beklenen davranışı yaptıkça bir sonraki adım verilir. Farklı pekiştirmeler sayesinde çocuk daha karmaşık görevleri yapmaya hazırdır.

    Pekiştirme yönteminin işe yaramayacağını  düşünen ailelere sorulabileceğimiz sorular

    Aile gerçekten ne istiyor?

    Genelde kendi söylediğini ve isteklerini yapan, söz dinleyen çocuk mu?.

    Bir çocuk için; karşısında ona ceza veren, bağıran birini dinlemek ne kadar kolay olabilir?

    Siz olsaydınız dinler miydiniz?

    Bu tip ailelerin evleri gergin ve düşmanca bir ortama sahiptir. Olumlu pekiştirme ile evin ortamı yumuşar ve çatışma azalır. Çocukların olası olumsuz sonuçlara alışmış olduğunu gören ebeveyn için pekiştirme yöntemi bir motivasyondur. Cezalandırıcı yöntemlerin alışılmış bir davranış olduğunu bilinmeli, farklı yöntemler denenmelidir.

    Etkili Pekiştireç Nedir? Etkili pekiştireç, olumlu davranış meydana geldikten sonra verilen ve olumlu davranışın oluşma sıklığını ve sayısını artıran yiyecek, etkinlik, sözel ifadeler, jest mimikler ve fiziksel temaslardır.

     Etkili Pekiştireç Nasıl Kullanılır?

     Pekiştireç kullanırken nelere dikkat etmemiz gerekir ?

    Pekiştireç olumlu davranışın hemen ardından araya başka davranış girmeden kullanılmalıdır. Efektif olması için, övgüler davranışın hemen ardından yapılmalıdır.

    Örneğin, Onur’un yatma vakti geldiğinde annesi onu gün içinde yaptığı uygun davranışlar için över. Ancak annesinin davranıştan hemen sonra pekiştireç vermemesi, Onur’un ‘iyi davranış’ ile ‘gün sonu’ övgülerini bağdaştıramamasına yol açar. Pekiştireç davranışın hemen ardından verildiğinde etkisi yüksektir.

    Çocuk pekiştirilirken mutlaka uygun davranış betimlenerek çocuğun ne yaptığı söylenmelidir.

    Pekiştirmeler abartılmamalı; yiyecek pekiştireçleri çok küçük parçalar halinde, etkinlik pekiştireçleri kısa süreler halinde, sosyal ve dokunsal pekiştireçler sınırlı sayıda kullanılmalıdır.

    İlerlemeler pekiştirilmeli, çocuğun daha önceden kazandığı ve sürekliliğinin sağlandığı davranış pekiştirilmemelidir.

      Pekiştireçlerin geri çekilmesi sistematik bir şekilde yapılmalıdır. Öncesinde çocuğun kazanmasını istediğimiz uygun her davranış pekiştirilirken, sonraki süreçte çocuk davranışı her yaptığında değil 2 , 3 , 4….kez peş peşe yaptığında azaltılarak pekiştirilmelidir. Davranışın pekiştirilmeden önceki davranış sayısı bu şekilde arttırılıp bir süre sonra ( davranışın süreklilik ve genellemesi sağlandıktan sonra ) azaltılarak sosyal pekiştireçlere dönüştürülmeli ve pekiştirme sonlandırılmalıdır.

    Niçin Sosyal Pekiştireçleri Kazandırmalıyız? Sosyal pekiştireçler, öğrenilmiş pekiştireçler olup övgü, öğretmenin ilgisi, bedensel teması (Sırta hafifçe vurmak) ve yüz ifadeleri (Gülümseme, göz teması, başı ile onaylama ve göz kırpma) gibi çeşitli şekillerde olabilir.

    Kullanımları doğaldır. Sosyal pekiştireç özelliğini gösterebilen övgü ve diğer sosyal davranışlar, öğretmen, anne baba, yardımcı öğretmen ve arkadaş gibi bir çok kişi tarafından kullanılır.

    Öğretim sürecini engellemez. Sosyal pekiştireç olarak övgüler, öğretim sürecini ya da sürmekte olan bir davranışı bölmeden sunulabilir.

    Çeşitlendirilebilir. Başka etkili pekiştireçlerle zaman zaman eşlenerek, doyum sağlama yada usanma gibi etkilerin oluşumu engellenebilir.

    Günlük yaşamda da yer alır. Son olarak sosyal pekiştireç olarak övgülerin davranışları izlemesine, günlük yaşamda sıkça rastlanmaktadır. Böylece günlük yaşam becerilerinin sürdürülmesi olası olmaktadır. Övgüler bu özellikleriyle doğal olarak kullanılan pekiştireçlerdir.

    Yetişkinler çocukların uygun davranışlarını övmek için zaman ayırmalıdır. “onları iyi hallerinde yakala” sloganı bunu çok iyi betimler.

      Övgüler çocuğun kendisine değil davranışına yönelik olmalıdır. Davranışa yönelik övgüler davranışın gelecekte tekrarlanma olasılığını arttırır. Uygun olmayan davranış övülmediği zaman çocuk yetersiz olanın kendisi değil davranışı olduğunu fark eder. Sözlü ödüller yargılayıcı ve eleştirel olmamalıdır. “Masayı toplaman çok güzel bir davranış ama tabakları makinaya koymadın.” >>>Bu yanlış bir uygulamadır.