Etiket: Söz

  • Akran Zorbalığı Nedir?

    Akran Zorbalığı Nedir?

    Kişinin kendisine kıyasla güç olarak daha aşağı olan birisine, fiziksel olarak ya da sözlü

    olarak rahatsızlık verecek düzeyde uyguladığı güç içeren kasıtlı olarak ve süreklilik arz eden

    negatif müdahalesi anlamına gelmektedir. Bu durum bir tür saldırganlık ve zarar verme hali

    olarak açıklanabilir.

    AKRAN ZORBALIĞININ TÜRLERİ

    Fiziksel zorbalık: Fiziksel güce dayalı, itme, dürtme, tekmeleme, tükürme, vurma, ısırma, kulak çekme, tekme atma, çelme takma, zarar verici aletlerle saldırma ya da korkutma gibi davranışları barındırır.

    Sözel zorbalık: Çocuğun konuşmasıyla, boy-kilo gibi fiziksel özellikleriyle ya da giysi-gözlük gibi dış görünüş özellikleriyle alay etme. Bunun yanı sıra küçük düşürmek için lakaplar takma ya da kötü sözler kullanmayı içeren davranışlardır.

    Sosyal/duygusal zorbalık: Dışlama, oyunlara almama, görmezden gelme, konuşmama, başkalarının o kişiyle konuşmasına mani olma, diğerlerini mağdur olan çocuğa karşı kışkırtma ya da çocukla ilgili çeşitli yerlere çirkin yazılar yazma gibi davranışlar olarak da karşımıza çıkan bir diğer tür olarak geçmektedir.

    Cinsel zorbalık: Cinsel amaçlı dokunma, sarkıntılık yapma, cinsel çağrışımlı sözcükler kullanarak imalarda bulunma, başkalarının giysilerini kaldırma ya da çıkarma, hakkında cinsel içerikli söylentiler yayma vb. davranışlar ise olarak adlandırılmaktadır.

    Eşyalara yönelik zorbalık: Eşya ya da yiyecekleri zorla alma, haraç alma, zorla bir şeyler ısmarlatma, okul eşyalarına zarar verme gibi saldırgan davranışlar da görülebilmektedir.

    Siber zorbalıktır: Diğerlerinden daha farklı olarak daha dolaylı olarak görülebilen, çevrim içi kanallar yoluyla kendini koruma gücü olmayan bireylere uygulanan başkasının kimliğine bürünme, sanal dışlama, iftira atma, bilgi çalma ve kötü yönde kullanma gibi saldırgan davranışları barındırır.

    Neden Akran Zorbalığı Yapılır?

    Çoğunlukla zorbalık yapan çocuklar akran grupları tarafından takdir almak ve onaylanmak için bu davranışları sergilemektedirler. Böylece güç gösterisi yapmış ve akran grubu içinde kendine bir yer bulmuş olacaktır. Bu nedenle de zorba çocuklar kendi akran grupları tarafından büyük kabul görmekte, zarar gören çocuklar tarafından reddedilmektedir. Ancak bu çocuklar için zorbalık yapan akran grubunun bir üyesi olmak önemli olduğundan onları reddeden çocukların zarar görmüş çocukların tavır ve tutumları pek bir anlam ifade etmemektedir.

    Akran çatışması ve akran zorbalığını ayırt etmek önemlidir!

    Normal Akran Çatışması

    • Taraflar eşit güçtedir.

    • Her zaman gerçekleşmez..

    • Zarar boyutu ciddi değildir.

    • Her iki tarafta da benzer duygulara yol açar.

    • Amaç taşımayabilir.

    • Sorunu çözmek adına taraflar arasında çaba söz konusudur.

    Akran Zorbalığı

    •  Güçler arası dengesizlik vardır.

    •  Devamlılığı olan davranışlardır.

    •  Kasıtlı olarak yapılır.

    •  Mağdur, duygusal tepki gösterebilirken zorba tepkisizdir.

    •  Güç ya da kontrol elde etme amacı taşıyabilir.

    •  Sorun çözme adına yapılmaz, zarar verici niteliktedir.    

    Zorba davranışın sergilenmesinde etkili olan bazı faktörlerden söz edilebilir. Bunlar:

    • Çocukların büyüdükleri ortamdaki refah, 

    • Suç oranı,

    • Ailenin sosyo-ekonomik düzeyi,

    •  Benzer davranışlar sergileyen bireylerin varlığıdır. 

    Bu durumlar zorbalık davranışının ortaya çıkmasında tetikleyici, etken olabildiği gibi çıkmaması adına da önemli rol oynamaktadır.

    Zorba davranışlarda kırılması gereken bir döngü vardır.  Bu döngü de en önem arz eden ve müdahale edilmesi gereken davranış, zorbalığı görmezden gelmektir. Aksi taktirde zorbalık pekişmeye devam edecek ve zarar verici davranışlar durmayacaktır. Bu döngünün kırılmasında öğretmenler, rehberlik birimi ve değerli ailelerimizin katkıları oldukça önemlidir.

    AİLELER NELER YAPABİLİR?

    Çocuğunuzun zorbalık yaptığını düşünüyorsanız

        Sakin ve net bir tavırla bunun onaylanan bir davranış olmadığını belirtin. Bu davranışı neden yaptığı konusunda çocuğunuzu dinleyin ve uzun vade de çocuğun bu davranış dolayısıyla nasıl kayıplar yaşayacağının üstünde durun. Mağdur olan ile empati kurmasını sağlayarak onun davranışı sonucunda nasıl hissetmiş olabileceği ile ilgili konuşun. Zorbalık davranışının gelişmesinde rol model olan aile üyesi ya da yakını varsa uyarın. İyi bir örnek olun ve zorbalık karşıtı davranışlar edindirmeye çalışın. Bu konuda olumlu davranışlar geliştirdiğinde mutlaka taktir edin. 

    ! Çocuğunuzun zorbalık mağduru olduğunu düşünüyorsanız, 

        Açık bir biçimde iletişim kurun ve onu anlamaya çalışırken büyük tepkiler sergilememeye çalışın. Tartışmak yerine nerede ve nasıl olduğu ile ilgili bilgi almaya çalışın. Çocuğunuz mağduru olduğu zorba davranışı anlatmamanızı isterse, bunun zorbayı korumak olacağını anlatın. Çocuğunuzu suçlamayın. Konu ile baş etmesi içinçocuğa destek olun, tek başına mücadele vermesi gerekmediğini iletin. Sosyal destek ağlarını arttırmak adın arkadaşlık ilişkilerini güçlendirmek için cesaretlendirin. 

    ! Çocuğunuzun seyirici olan toplukluktan olduğunu düşünüyorsanuz,

        Bu gruptaki çocuklar ne yapacaklarını bilmediklerinden ya da kalabalık insan topluluğundan birinin elbet yardım edeceği düşüncesine sahip olduğundan sorumluluk dağılması yaşayabilmektedirler. En önemli olan ise zorbalığın ne olduğunu ve yapılacakları çocuklara aktarırken; engelleyici durdurucu davranış ve tutumlarını, iletişim yolu ile anlaşmayı ve çatışma yönetimini çocuğa öğretmek fayda sağlayabilmektedir.

    *Böyle durumlarda mutlaka zorba davranışın ortaya çıktığı kurum ile işbirliği kurun. 

  • Dil ve Konuşma Gelişimi

    Dil ve Konuşma Gelişimi

    Sesleri anlamlaştırıp anlayabilme ve konuşabilmeyi öğrenme çocukların edindikleri en karmaşık becerilerden biridir. Çocuklar anlamlı kelimeyi yaklaşık 12. Ayda kullanırlar. İlk anlamlı kelimelerin üretilmesinden önceki aylar sözel dil öncesi dediğimiz çeşitli sesleri çıkardığı aylardır. Bebekler erişkinlerin dillerini fark edebilme insan konuşmasını diğer seslerden ayırabilme yeteneği ile doğarlar ve bebeklerde sözel dili bu tür uyaranları tercih etme söz konusudur. Bu nedenle insan sesinin diğer seslere nazaran bebekleri daha çok sakinleştirdiğini tespit etmiştir. Söz konusu bulgu bebeklerin insan konuşmasını tercih ettiklerini ima etmekle beraber insan sesinin bebeklerini çekmekte çok daha etkili bir ses olduğunu düşünmektedir.

    VOKALİZASYON DÖNEMİ (0-2 AY)

    Çocuk dünyaya geldikten sonraki ilk aylarda sesli harflerden oluşan bir seslendirme dönemi geçirir. Bu noktada çevreden gelen uyarılar, pekiştirmeler çocuğun söz konusu vokalizasyon sesleri üretmesinde etkili bir rolde değildirler.

    CIVILDAMA DÖNEMİ (4-5AY)

    Bebekler çevreden işittikleri sesleri taklit etmeye başlamışlardır. Sağır çocuklarda bu durum söz konusu olmaz. Bir dilde var olan en küçük ses birimleri çocuklar tarafından en hızlı şekilde hayatın ilk senesinde gelişim gösterirler. Dil öncesi gelişim aşamasının önemi henüz yeterince belirgin değildir. Çocukların aktif olarak kullandıkları aktif kelime daracığı her zaman ifade ettikleri kelimelerden çok daha etkilidir. Çocukların anlayabildikleri kelime kapasitesine pasif kelime daracığı denir. Çağdaş dil teorileri çocukların cümle kurma ve bu cümleleri daha uzun olarak gerçekleştirmede etkili olan yeteneklerinin gelişimi üzerinde durmaktadırlar.

    TEK SÖZCÜK DÖNEMİ (12-18 AY)

    Tek sözcük dönemi olarak adlandırılan bu döneminde çocuk bir kelimeyi anlamlı şekilde kullanmaya başlarmıştır. Cıvıldama dönemi sonlanmış ve çocuk dil öncesi gelişiminden dilsel gelişimine geçmiştir. Bu sözcükleri belirli bir nesneler için kullanmaya başlamıştır ve çocuk için olduğu kadar çevresi için de anlamlı olan kavramlardır

    İlk sözcükler genellikle isimler olmuştur. Buna örneklerde sıkça kullanılan kelimeler “al, ver, git “gibi benzer sözcüklerdir. Öğrenilen isimler genellikle çocuğun günlük yaşantısında kullandığı sık gördüğü kullandığı nesnenin veya yaşantısında kullandığı isimlerdir. Ayrıca hareket halindeki nesnenin isimlerinin kullanılmasının telaffuz edilmesi ile öncelik alır ve çocuklar araba, tren, kedi gibi daha sık kullanırlar. Bu konuşma döneminde söylenen tek sözcük yığılımlı bir anlam yüklülüğü içerir. Çocuk su dediği zaman nesne olarak kastettiği gibi.

    İKİ SÖZCÜK DÖNEMİ (18-24 AY)

    İki sözcük döneminden itibaren sözcüklerin çoğu isimlerden; daha sonra ise sırasıyla fiillerden sıfatlardan ve zarflardan oluşmuştur. Çocuğun en son kullandığı kelime türü çoğunlukla zamirdir. Tek sözcük döneminden itibaren en kolay öğrenilen kelimeler ise nidalardır. Çocuğun anlatmak istediği manayı temsil eden kelimeler içerik kelimelerdir. Manayı temsil etmeyen sözcük veya eklerin çocuk tarafından terk edilerek yeniden adlandırılmasına telgraf tarzı konuşma denir. Bu durum sadece çocuğun kendi ürettiği cümlelerde görülmez.

    ÜÇ VE DAHA FAZLA SÖZCÜKLÜ CÜMLELER DÖNEMİ

    Çocuklar iki üç yaşlarına geldiklerinde kelime dağarcıkları ve cümle yapıları hızlı bir gelişim gösterir. Çocuk anadilinin temel yapılarını öğrenir. Özne yüklem ve nesne gibi cümlenin öğeleri arasındaki ilişkileri anlamaya başlar. İkinci derecede soru cümleleri ve üçüncü derecede de olumsuz cümleler üretmektedir. Çoğul ve tekil cümleler yanlış kullanabilir. Üç yaşından itibaren çocukların cümleleri daha uzun ve gramer yapıları olarak daha karmaşık olmaya başlar. Üç dört yaşlarında çocuğun kelime dağarcığı yaklaşık 900-1000 kelimeye ulaşmıştır. Ses tonunu kullanmayı öğrenmiş olduğundan konuşurken duruma göre fısıltı şeklinde konuşma ve abartılı konuşma biçimi görülebilir. Cümlelerinde genellikle geniş ve gelecek zamanı kullanır. Geçmiş zamanı ilgilendiren olayları da anlatabilir.

  • Eş Seçme Kuramları

    Eş Seçme Kuramları

    Psikanalitik kuramın kurucusu Freud, eş seçmeyi çocukların ana-babadan karşı cins ebeveyne karşı hissettikleri yakınlık ve hayranlığa bağlamakta, bilinçdışı karmaşık süreçler yoluyla kızların baba ve erkeklerin anne özelliklerini taşıyan eşleri seçtiklerini belirtmektedir. (Myers 1988). Eşlerde bulunan özelliklerin birbirlerine göre “benzer” özellikler ya da “farklı” özellikler olması gerektiği konusunda birbirinin karşıtı iki görüş bulunmaktadır. Bilen (1994) bu iki görüşü, “ortak Özellikler” (homogami) ve “zıt özellikler” (heterogami) görüşleri olarak nitelendirmektedir.

    Eş Seçmede Ortak Özellikler Kuramı

    Eş seçmede “Ortak özellikler” görüşüne göre, evlenecek kişilerin benzer yönlerinin çok olmasının, evlilikte başarı şansını arttıracağına inanılmaktadır. Buna göre, eş seçerken tarafların özellikleri kendisine benzeyen kişileri seçmesi gerekmektedir. Bu tür evlilikte, ekonomik durum, dini inanç, ırk, eğitim, yaş, sosyal değerler açısından eşlerin önemli ölçüde birbirlerine yakın ve benzer olmaları istenmektedir.

    Nitelikler yönünden homojen bir yapı gösteren böyle bir ailede, anlaşılmazlık ve çatışma konularının az olacağı, mutlu olma olasılıklarının yüksek olacağı belirtilmektedir. Ayrıca bu tür evliliklerde çıkabilecek sorunlar etkileşimin kolay olması nedeniyle, gerçekçi ve objektif yaklaşımlarla çözülebilecektir. Çünkü eşlerin birbirlerini anlamaları daha kolay olmaktadır.

    Eş Seçmede Zıt Özellikler Kuramı

    Eş seçiminde “Zıt özellikler kuramına” göre (Winch, 1958), eş seçiminde bireylerin kendilerinde olmayan niteliklere sahip olan kişileri seçmelerinin evlilik başarısını artıracağına inanılmaktadır. Zıtların birbirinden hoşlanacağı, yönlendirici bir erkeğe, itaatkâr bir kadının cazip gelebileceği ifade edilmektedir.

    Eş seçiminde tarafların birbirine zıt özelliklere sahip olmalarının yararlı ve geçerli olacağı, nitelikleri zıt olan çiftlerin bir araya gelmesi durumunda konuşulan konu ve yaşantılar da çeşitlilik ve zenginlik kazanacağı belirtilmektedir.

    Zıt nitelikte olanların birbirini çekmesi, eş seçiminde tarafların bireysel niteliklerinin ötesinde başka şeylerin de bulunduğunu ve eş seçimi ve evliliğin karmaşık bir süreç olduğunu düşündürmektedir.

    Birbirini Tamamlayan Gereksinimler Görüşü

    Birbirlerini tamamlayan gereksinimler kuramı, eş seçiminde, bireysel “gereksinimlerin doyumu”nun önemli olduğunu, benzeyen ve birbirlerini tamamlayan özellikleri olan eşleri başarıya götüreceğini belirtmektedir (Centers,1975). Bireylerin temel gereksinimlerinin birbirinden farklı ve bazı gereksinimlerinde diğerlerinden daha Önemli olduğunu belirtmekte, cinsiyete göre de bazı gereksinimlerin erkekler, diğer bazılarının ise kadınlar için daha önemli olduğuna işaret etmekte, kişilerin birbirlerine “benzeyen” ve birbirlerini “tamamlayan” gereksinimler nedeniyle karşılıklı olarak birbirlerinden hoşlandıklarını vurgulamaktadır.

    Uyaran-Değer-Rol Kuramı

    Kuramın adındaki, “Uyaran”, “Değer”, “Rol” sözcükleri, çiftlerin birbirlerini tanımaya yönelik “Kur yapma ve arkadaşlık” döneminin üç aşamasını vurgulamaktadır. “Uyaran-değer-rol kuramını” geliştiren Murstein (1982) göre, eşler, kendilerine en iyi davranmaya çalışan, bireyleri seçerler. Eşler, birbirlerinin “yarar” ve “sadakatini”, aralarındaki ilişkilerin farklı noktalarında test ederler ve denerler. Bu, eşi sınama ve gözden geçirme süreci, tarafların birbirlerine “kur yapma” döneminin yukarıda belirtilen üç aşaması içinde gerçekleştirilir.

    “Uyaran” dönemi kadın ve erkeğin ilk tanıştığı ve birbirini gördüğü ve ilk izlenimlerin alındığı dönemdir.” Başlangıç değerlendirmeleri tarafların dış görünümü, sosyal ve zihinsel özelliklerine göre yapılır. Eğer ilk izlenim iyi ise ikinci dönem, “değerlerin karşılaştırılması” dönemine geçilir. Bu dönem kişilerin ilgi, tutum, inanç ve gereksinimlerinin birbirine uygunluğunun belirlendiği ve “sözel” olarak ifade edildiği bir dönemdir. Son dönem veya “rol dönemi” esnasında eşler, evlilikte ve birliktelikte “birbirini tamamlayıcı” veya “birbirine uyan rollerinin” olup olmadığım test edip denerler ve bir sonuca ulaşırlar.

    Kuramlara İlişkin Değerlendirme

    Eş seçmeye ilişkin farklı kuram ve görüşleri birlikte değerlendirip eleştirenler daha çok “ortak özellikler” görüşünü desteklemekte, eş seçiminde aralarındaki benzerlikleri çok olan kişilerin kuracağı evliliklerin başarılı olma şansının daha yüksek olabileceğini belirtmektedirler. Bu görüşte olanlar, belirli yaşa kadar çevreleri, ihtiyaçları, duygu ve düşünceleri farklı iki kişi, kadın ve erkek, bir araya geldiğinde, “benzer” yönlerin çok olmasının birlikte yaşamayı kolaylaştıracağını, ortak Özellikler çoğaldıkça evlilikte uyum şansının da artacağını ifade etmektedirler.

    Ülkemizdeki Eş Seçimi Yaklaşımları

    Ülkemizde “eş seçimi” konusunda iki temel yaklaşım izlenmektedir. Bunlardan, birinci yaklaşımda, gençler kendi aralarında anlaşıp müstakbel eşlerini belirledikten sonra ailelerinin onayına sunmakta, ikinci yaklaşım da ise, aileler çocukları adına, eşleri seçmektedirler.

    Geleneksel Eş Seçme Yaklaşımı

    Özellikle kırsal kesimde oğullarını evlendirmek isteyen aileler; yakın akraba ve komşulardan başlayarak, tanıdıkların da yardımıyla kız aramaya çıkmaktadırlar. “Görücü” usulü diyede bilinen bu yöntemde, görücü grubu, kızları bulunan uygun evleri ziyaret ederek bir “gözlem” grubu gibi çalışarak, kızlarla ilgili bilgi toplarlar. Görücülükte kızın hamaratlığına, temizliğine, saygısına, sadakat ve saflığına, ailenin geçmişine ve sosyo-ekonomik özelliklerine dikkat edilerek, gelin adayı ya da adayları belirlenmektedir.
    Daha sonra bu aday veya adaylar yakın takibe alınarak izlenmekte, bazen baskın niteliğinde habersiz ziyaretler de yapılarak hamaratlığı, temizliği yerinde görülmektedir. Bu gözlem ve ziyaretlerle kız; hem “kadınlık statüsü” bakımından hem de kız ziyaretlerin davranışlarını anlamını ve nedenini bildiği için “evlenmeye rızası olup olmadığı” açısından test edilmekte, bir tür nabız yoklaması yapılmaktadır. Böylece gelin adayları işbirlikleri, becerileri, namuslu, terbiyeli ve saygılı oluşları, evlerine ve törelerine bağlılıkları, evlenmeye olan istekleri gibi özellikleri bakımından belirlenerek bir çeşit sıraya konmaktadır.

    Kız İsteme

    Aile, oğulları için eş seçimini yapıp karara vardıktan sonra, erkek evi evlenme isteğini açıkça kız evine iletmek üzere, “dünürcü” adı verilen kadın ve erkeklerden oluşan bir grup önceden kararlaştırılan bir gün ve saatta, kız evine gider, “Allah’ın emri, Peygamber’in kavli” üzere oğullarına kızı isterler. “Kız evi naz evi” olduğu için, çoğunluk, ilk ziyarette kız evinin büyükleri “evet” cevabı vermezler ve ziyaretler birkaç kez yapılır. “Düşünme” sürecinin sonunda taraflar anlaşmaya varırlarsa, “Hayırlı olsun, Allah mesut etsin”, dilekleri ile dua edilir, kahve, şeker, lokum vb. ikramlar yapılır. Böylece, “kız bitirilmiş” olur. Görücü usûlü ile kız istemelerde, kız ve oğlan ortada görünmez. Kentlerde ise damat ve gelin adayları da bu toplantılarda yer alabilmektedirler.

    Söz Kesimi

    Söz kesimi; geleneklere göre evliliğin ilk adımı, iki aile arasında evililik, ilişkisini başlatan “sözlü bir anlaşma” ve bu ilişkinin topluma ilan edilmesi geleneğidir. “Söz kesimi” dünürcülük ya da kız bitirmeden sonra kız ve erkek ailesinden akraba grubunun davet edildiği bir toplantıda, “karar” herkese ilan edilerek gerçekleştirilir. Bu merasimde gençlere yüzükleri takılır, çeşitli hediyeler verilir hem de çocuklara alınacak eşyalar, çeyiz, düğün tarihi, vb. konular karşılıklı konuşulur ve karara bağlanır. Söz kesimi, Türk Medeni Yasasındaki “Nişanlılık” yerine geçen bir işlem gibi düşünülebilir. Ama istenirse daha kalabalık bir grup ile nişan da yapılmaktadır.

    Nikah

    Söz kesiminde ya da sözel ve yasal bir evlenme sözü olan Nişandan sonra, eş seçme ve evlenme süreci, yasal bir evlilik sözleşmesi olan “Nikah” yapılarak gerçekleştirilir.

    “Tanışıp Anlaşarak Evlenme” Yaklaşımı

    Toplumdaki hızlı değişim ile birlikte geleneksel evlenme yöntemi olan görücü usulü, yerini “tanışarak evlenmeye” bırakmaktadır. Tanışarak evlenme, görücü usulünün birçok sakıncasını giderse de, yeni başka sakıncaları beraberinde getirmiştir. Aslında, eş seçme problemi evrensel bir sorun olup, her toplumda söz konusudur. Karşıt cinsten farklı, hayal ve beklentiler içinde olan iki kişinin evlilik öncesinde tanışıp birbirlerini yeterince tanımaları kolay olmamaktadır. Diğer bir husus, çiftlerin ilişkileri ve seçim sürecinde romantik çekicilik faktörün eğir basması olasılığıdır. Taraflar birbirlerini akıl ve mantık ölü-çeleriyle değil, daha ziyade duygusal tutumlar altında incelemekte, kafalarının gerisindeki evlenme isteği birbirlerine ancak en iyi taraflarım göstermeye, karşı tarafın hoşuna gitmeyeceği sanılan zaaf ve eksikliklerini gizlemeye gayret etmektedirler.

    Böyle bir seçimde, evlilikten sonra arkadaşlık döneminin romantik duyguları yatışıp da birbirlerini akıllarının gözleriyle görmeye ve özentisiz, oldukları gibi gözükmeye başladıkları zaman, anlaşmazlıkların da ortaya çıkma olasılığı artmaktadır. Gerçekleşmesi güç hayaller evliliğin doğal olması gereken gerçek ve gerekleri karşısında eşlerin hayalleri karar, kararmakta bekleyişleri gerçekleşmemiş, mutsuz insanlara dönüşmekte, anlaşmazlıklar, birbirlerini tenkit, suçu diğerinin üstüne yükleme girişimleri başlamaktadır. Tanışıp anlaşarak eş seçme ve evlenme durumda olan çiftler, birbirlerini görmeli, konuşmalı, tavır ve konuşmalardan birbirleri hakkında fikir edinmeli akılcı ve gerçekçi bir tutum izleyerek kararlarını vermelidirler.

  • ANNE –KIZ  İLETİŞİMİ

    ANNE –KIZ İLETİŞİMİ

    Anneler ve kızları arasındaki uyuşmazlıklar günümüzde sıkça rastlanan bir durum. Peki, bu anlaşmazlıklar nasıl çözülür? Anneler, kızlarını korumak ve hataya düşmelerini önlemek için nasihatlerde bulunur, kızlar ise annelerinin destek olmasını beklerken kendilerini anlamadıklarını, eleştiride bulunduklarını düşünür.

    Durum böyleyken anlaşabilmek zor gibi gözükse de imkansız değildir.

    ERGENLİK ÖNCESİNDE ARANIZI İYİ TUTUN

    Ergenlik döneminde duygular daha ağır basar. Aşırı duygusallık, fevrilik, akla gelebilecek her duygu hat safhadadır. Ergenlik öncesi aranızı iyi tutarsanız, bu dönemde ve sonrasında size olan güveni artacaktır.

    BİRBİRİNİZİ DİNLEYİN

    Dinlemek her zaman iyi bir çözüm yoludur. Karşılıklı olarak birbirinizi dinlemeyi bilmelisiniz. Bu sayede yanlış anlaşılmaların getirdiği tartışmalar ortadan kalkacaktır.

    EMPATİ KURUN Empati, kişinin kendisini başkalarının yerine koyarak, olaylara onun gözünden bakmaktır.

    Kendinizi kızınızın yerine koyup nasihatlerinizi bu şekilde verin.

    AŞIRI KONTROLCÜ TAVIRLARLA YAKLAŞMAYIN

    Amacınız kızınızı korumaya çalışmak olsa da, sadece sizin istediklerinizi yapmasını, sizin düşüncelerinize katılmasını beklemeyin. Hata yapmadan, yaptığı hatalardan ders çıkarmadan bir şeyin hata olduğunu anlayabilmek her zaman mümkün değildir. Bazı şeyleri yaşayarak, yanlış yaparak öğrenmesine müsaade etmeli, sonucu her ne olursa olsun, yanında olmalısınız.

     

    ARANIZDAKİ SAYGIYI KORUYUN

    Kızınızın size söyleyebileceği bir kötü söz, iğneleyici bir kelime, hakaret doğru olmayacağı gibi siz de kötü sözler söylemekten kaçının. Bu şekilde konuşmak, gerilimi arttıracağı gibi kızınızın sizden uzaklaşmasına da sebep olur.

    EVE GİRİŞ-ÇIKIŞ SAATLERİ KONUSUNDA ANLAŞMAYA ÇALIŞIN

    Her genç kız, arkadaşlarıyla vakit geçirmek ister. Kimlerle, nerede, ne yaptığını bildiğiniz sürece belli sınırlar çerçevesinde ona mani olmayın. Uygun bir dille ne çok erken çıkmasını ne de çok geç dönmesini istemediğinizi, onun kararına uyacağı takdirde sizin de ona uyacağınızı söyleyin.

    BİRBİRİNİZE DESTEK OLUN

    Tavsiyelerinize uymamazlık yapıp hata yaptıklarında çok fazla üstüne gitmeyin. Olan zaten olmuştur, bunu değiştiremezsiniz. Hata yaptığının zaten farkına varacaktır. Onu daha önce uyardığınızı, eğer sözünüzü dinleseydi bu sonuçların olmayacağını, yine de ona destek olduğunuzu söyleyin. Ona, her şeye rağmen sırtını dayayabileceği bir anneye sahip olduğunu hissetirin.

    BAŞKALARINI ÖRNEK GÖSTERMEYİN

    Örnek gösterilmesini sadece kızlar değil, aslında hiçkimse istemez. Empati kurmanız gereken konulardan biri de budur. Eşinizin size başkalarını örnek göstermesinden hoşlanmayacağınız gibi siz de kızınıza bunu yapmaktan kaçınmaya çalışın.

    ŞİDDETE BAŞVURMAYIN

    Kesinlikle şiddeti son çare olarak bile düşünmeyin. Bu şekilde kızınızın akıllanacağını düşünüyorsanız malesef yanılıyorsunuz. Bu davranış onun psikolojisini bozacağı gibi sizden olabildiğince uzaklaşmasına, hatta evden kaçmasına bile neden olabilir. “ELALEM NE DER!” Bu sözü kullanmamaya özen göstermekten çok, bunu düşünmemeye çalışın. Çoğu anne, başkalarının düşüncelerini kendisinden daha önemli bulur.

    Bir şey sizin için doğru geliyorsa, başkalarının ne düşündüğünün sizin için çok da bir önemi olmamalı. Hoşlanmayacağınız durumlarda, sizin hoşunuza gitmediğini söyleyip başkalarının düşüncelerini söz konusu etmeyin.

  • Neden ben degil de o? Benim neyim eksik?

    Neden ben degil de o? Benim neyim eksik?

    Bazılarının elde ettiği başarıları ve yakaladıkları fırsatları duyduğunuzda “Neden ben degil de o? Benim neyim eksik?” cümleleri karabasan gibi zihninizde dolanmaya başlayabilir. Usul usul gezen bu düşünceler daha sonrasında zihninizi kaplayabilir. Artık başarılı olmasının açıklaması söz konusu kişiye kati surette bağlı değildir! Şansla, imkanlarla, fırsatlarla, dayılarla, amcalarla ilgilidir. Dengede giden bir ilişki, başarı geldiğinde asimetrik bir hal alabilir. Muhatabınızın sizden bir ya da bir kaç adım önde olduğunu içten içe düşünmeye başlayabilirsiniz. Artık sizden “üstündür”. Bu bakış açısı sebebiyle var olan başarının hoş duygular vermesi imkansızlaşır. Eleştirel sesinizin ardı arkası gelmeyen, başkaları ile kendinizi kıyaslama şekli acı vericidir. Hatta kendinize acıma, kendinizi suçlama vardır. Eleştirel sesiniz ve eleştirel sesinizin etkisiyle var olan duygu ne takdir ne de gıpta etmektir. Kıskançlığın daha yoğun olduğu, başkasının başarısının ve başarısının sonuçlarının yok olmasını isteme halidir, hasettir. Haset, iki açıdan sorun teşkil eder.

    Renk körlüğü ve empati

    Başkalarının başarıları acı verici olursa, doğal olarak, “başkalarının başarılarını görmek istemiyorum” diyebilirsiniz. Bu naif bir “kendini acıdan koruma” şekildir. Kendinizi “sadece ve yalnızca” bu şekilde korumanız, daha sonrasında, “başkalarının başarılarını artık görmediğiniz/göremediğiniz” görme kaybına sebep olabilir. Renk körü olduğunu bilmeyen biri, başkalarının da dünyayı kendisinin gördüğü gibi gördüğünü zanneder. Başkaları sizin başarılarınızdan “mutlu” olduklarını söylediklerinde de, takdir sözlerine inanamazsınız. Dolayısıyla hem başkalarının başarılarından “mutlu” olamıyor hem de size gelen “güzel sözlerin” hazzını yaşayamıyor olacaksınız. Eğer kişi renk körü olduğunu “fark ederse” başkalarının dünyayı başka gördüğünü anlayabilir. Ve hatta nasıl gördükleri hakkında fikir sahibi olabilir.

    “Bir kalbiniz vardır; onu hatırlayınız.”

    Başkalarının başarılarını kıskandığınızı kendinize dahi itiraf etmek oldukça zor. Tüm duygular gibi kıskanmak da insani bir duygu. İnsani yanınızı görmek ve kabul etmek kimi zaman güç olabilir. Zarif şair Cahit Zarifoğlu’nun sözleriyle söylersek “Bir kalbiniz vardır; onu hatırlayınız.” Kendinize yakıştıramadığınız duygularla karşılaştığınızda “insani” yanınızı anımsamanız ve duygularında “insani” olduğunu hatırlamanız faydalı olacaktır.

    Teşekkür ederim.

    Başkalarının başarılarından “mutlu” olamadığınız hem de size gelen “güzel sözlerin” hazzını yaşayamadığınız kısır bir döngünün içinde olacaksınız. Birbirini etkileyen tetikleyen bir süreçten bahsediyoruz. Yapılabilecekler öncelikle iltifatlara izin vermek ve bu güzel sözler adına “teşekkür ederim” diyebilmek ve başkalarının başarılarında da tebriklerinizi sunabilmek ilk adımlar olabilir. Belki zaten söylediğiniz şeylerdir. Söylüyor olmanıza rağmen “mutlu” olmanızı engelleyen ne olabilir? Eleştirel iç sesiniz, bazen yüksek sesle, bazen de fısıltılarla konuşmaya devam ediyor olabilir.

    Eleştirel iç sesinizi susturmaktan bahsetmiyorum, fakat eleştirel iç sesisiniz konuşmaya başladığında panzehir olarak kendinize de teşekkür edebilmeniz ve tebrikler sunmanız işe yarayacaktır. Eleştirel iç sesinizi bastırmak için yüksek sesle “en iyisi sensin”ler o anlık işe yarıyor gibi gözükse de, uzun vadede olası bir aksilikte ya da başkalarının başarılarını gördüğünüzde “ E hani en iyi bendim? Demek ki iyi değilim” çıkarımlarıyla karşılaşmanız demektir ki daha derin olumsuz etkileri olacağı malum.

    İçim bana ne söylüyor?

    “Neden ben değilde o? Benim neyim eksik?” Sorularının altında yatan kendinizle ilgili inandığınız olumsuz cevaplar (yetersizim, şanssızım, başarısızım v.b) yatıyor olabilir. Önce bu olumsuz ve işlevsiz inanışları teşhis etmek, çözmek için başlangıç noktası olacaktır.

    Eleştirel iç sesi susturmaktan bahsetmiyorum. Keşfetmek, tanımak ve öğrenmekten bahsediyorum. Bu adımlar eleştirel sesinize müdahale edebilme fırsatına kapı aralar. Kendinizi şefkatle dinleyebilmeniz dileğimle…

  • İletişimde Savaşma Seviş Dönemi

    İletişimde Savaşma Seviş Dönemi

    Herhangi bir olay, kişi ya da durum karşısında “tepki” göstermek durumunda kalırsanız

    yandınız. Ama şunu da unutmamak gerekir ki herhangi bir olay, kişi ya da durum

    karşısında verilecek bir “karşılık” vardır. Yani tepki göstermeden karşılık vermek bizi bir

    adım öne geçirecektir iletişimde.

    İletişimde en çok üzerinde durulması gereken noktalardan biri de “akıl-dil uyumu”… Hani

    bizde bir deyim vardır: “Söylediğini kulağın duyuyor mu?” Aslında söylenmek istenen

    “Söylediklerini aklın süzgecinden geçirdin mi?” değil midir?

    Akıl-dil uyumu konusunda sorun yaşayan biri her türlü tehlikeye maruz kalabilecek bir

    ortama sahiptir. Akıl-dil uyumu bir anlamda antivirüs programları işlevini üstlenirler. Ve bir

    antivürüs programına sahip olmayan beyinler düşünce virüsleri ile mücadele edemezler

    çok kısa bir zaman içinde beyinleri infilak eder.

    Öğrenme bir anlamda kişinin bildikleri şeylerden bilmedikleri şeylere doğru gitme süreci ise

    akıl-dil uyumu zaman içerisinde öğrenilir. Akıl-dil uyumunu yakalamanın en iyi yolu da

    kıyaslama yöntemidir. Hayat o kadar karmaşık bir yapıya sahip ki mümkün olduğunca bu

    karmaşıklıkları anlamak ve herkesin anlayabilmesi için de mümkün olduğunca

    basitleştirmek zorundayız. Basitleştirirken bayağılaştırmamaya da dikkat etmeliyiz.

    Eğitimin amaçlarından biri de zihni açmaktır. Bir kişinin zihni de motive olmadığı sürece

    açılmaz. Bir kişiyi motive etmenin birçok yolu vardır ama temelde tek bir prensibe

    dayandırılır. “Beklentileri yükseltmek…” Beklentileri düşük seviyede tutmak bir anlamda

    ilkelliğe, basitliğe de davetiye çıkarmaktır.

    Bazen dilimizin ucuna geliveren sözcükleri kullanma şanssızlığına uğrarız. Dilimizin ucuna

    geliveren sözcüklerden uzak durmalıyız. Dilimizin ucuna geliveren sözcükler bir anlamda

    bizim en ilkel ve basit tarafımızdır. Hayatımız boyunca en çok pişmanlık duyacağımız

    konuşmayı yapmış oluruz.

    İletişimde mümkün olduğunca hızlı empati kurmak gerekir. Yalnız empatiyle sempatiyi de

    birbiriyle karıştırmamak gerekir. Karşımızdaki kişiyle birlikte oturup ağlarsak çok sempatik

    bir insanızdır. Karşımızdaki kişinin ağlamasını durdurabiliyorsak ya da bu ağlamayı

    avantajlı hale çevirebiliyorsak empatinin ne demek olduğunu anlamışız demektir.

    En büyük zafer savaşmadan düşmanı alt etmektir, derler. Bize, çevremize ve

    toplumumuza yansıyacak olumsuzlukları savaşmadan avantaja çevirmek için iletişim

    içinde olduğumuz insanların nasıl bir yapıya sahip olduğunu çok iyi tanımamız gerekir.

    Bazı insanlar çok sinirliyken o insanlara yaklaşamazsınız, bazıları ise ne kadar yakın

    durursanız o kadar çözüme yakınsınızdır.

    Peki, tüm bunları nasıl takip edeceğiz? Harekete mi geçmeli? Bir adım geriye mi çekilmeli?

    Karşımızdakinin gözünün içine mi bakmalı? Ayaklarına mı bakmalı… Bütün bunları ayrıntılı

    bir şekilde tecrübe etmeye çalışmak bizi delirtebilir. Peki ne yapmalı?

    Genellemeler, öğrenmenin en önemli yollarından biridir. Mesela iletişimde üç tip insan

    vardır: Uyumlu insan, zor insan, korkak insan. Bunun üçüne karşı da aynı karşılıkları

    veremeyiz. Tepkileri çok değişik olacaktır. Ona göre yöntemler geliştirmeliyiz. Ama Bu

    insanları nasıl anlayacağız. Tabi ki birikimlerimizden, tecrübelerimizden yararlanacağız.

    Ama bizim demek istediğimiz burada önemli oluyor. Tecrübelerden yararlanırken

    genellemelerin kurbanı olmayacağız. Toparlayacak olursak, ne kadar sorunla karşılaşırsak

    karşılaşalım o kadar da değişik çözüm vardır. Ve durumlar karşısında konum belirlemek

    en güzel sonucu almamıza yardımcı olacaktır.

    Bruce Lee’nin dövüş sanatına çok farklı ve önemli bir yaklaşım getirdiğini çoğumuz bilir.

    Ona göre dövüşün ilk prensibi rakibine karşı koymamaktır, bunun yerine, onunla birlikte

    hareket etmek ve enerjisini yeniden yönlendirmektir. Üç tip insan vardır: Zor insan, Uyumlu

    insan, korkak insan… İletişim kurmada en zor insan “zor insan”dır. Zor insanların sürekli

    olarak “Neden?” diye sormalarından rahatsız olmamaya başladığım an benim de onlardan

    biri olduğumu anladığım andır. Asıl zor olan korkak insanlarla iletişim kurmaktır. Yüzünüze

    karşı, ha, evet, tabi ki gibi davranırken bir de bakarsınız ki arkanızdan bıçaklanmışsınızdır.

    Tek yapmamız gereken onları gizlendikleri delikten çıkarmaktır. İletişimdeki bütün

    alternatifleri çok iyi değerlendirip olumlu bir yaklaşım geliştirecekleri konusunda temkinli

    yaklaşmaktır.

    Gelelim ikinci bölümümüze:

    Bazı sözler vardır ki hiçbir zaman hiçbir kişiye kullanmamamız gerekir.

    Gel buraya! 

     Sen anlamazsın!

    Çünkü kurallar böyle!

    Seni İlgilendirmez!

    Peki bu konuda ben ne yapayım!

     Sakin Ol!

    Senin derdin ne?

    Sen zaten hiç……….. ya da Sen zaten hep…….

    Ben sana söylemiştim.

    Bir daha söylemeyeceğim.

    Bunu senin iyiliğin için yapıyorum. 

     Neden mantıklı olmuyorsun?

    Şimdi bu sözler kaba hatlarıyla bakıldığında “Canım bunların da kullanılabileceği yerler

    vardır.” diye düşünülebilir.” ama emin olun ki bu sözleri hayatımızdan çıkarırsak hiçbir şey

    kaybetmiş olmayız. Hatta insanlarla olan iletişimimizde çığırlar açabiliriz. Bu sözler,

    iletişimin en ilkel şeklidir. Espri olsun diye kullanmak bilmiyorum bakış açımızı ne kadar

    değiştirir ama?… Beni hayatımda en çok rahatsız eden sözler bunlar oldu. Bu sözleri sizin

    kullanmamanız sorunu çözmüyor tabi ki. Bu sözleri kullanan kişilere karşı da değişik

    alternatifler geliştirmeliyiz.

    Bu konudaki yaklaşımlarımı aşağıda sıraladım:

    Şimdi soruyorum size: “Gel buraya!” değil de “Afedersiniz, sizinle bir dakika konuşmam

    gerekiyor.” desek otoritemizden ne kaybederiz söyleyin bana? Birisi bize böyle bir üslup

    kullanırsa da “Neden?” diye sormaz mıyız?

    Bir insana “Sen anlamazsın!” demek herhalde o insanı (o konuyla ilgili hiçbir şey anlamıyor

    olsa bile) can evinden vurmak demektir. Bunun yerine: “……….. bu konuyu anlamak biraz

    güç alabilir, açıklamaya çalışayım.” demek ortamı ne kadar yumuşatır ve pozitif hale

    getirir? Biri bize böyle bir cümle kurarsa: “Siz anlatın, ben anlayacağımdan eminim, bu

    konuda bir şeyler yapmak istiyorum.” deriz.

    “Çünkü kurallar böyle!” insanların en çok ifrit olduğu sözdür. Kuralın nedenini istemek

    iletişim içinde olduğunuz insanın en doğal hakkıdır. Bize böyle diyen birine de aynı

    yaklaşımı sergileriz.

    “Seni ilgilendirmez!” sözü suistimalin en ağır şeklidir. Bize biri böyle derse ilgilendirdiğini

    söyler ve nedenini açıklarız.

    İletişimde en çok kullanılan ve kullanılması da bir o kadar olumsuz sonuçlar doğuran bir

    başka cümle: “Peki, bu konuda ben ne yapayım?” Bunun yerine: “Üzgünüm gerçekten de

    size ne söyleyeceğimi ya da tavsiye edeceğimi bilimiyorum, keşke bilseydim. Yardım

    etmek isterdim fakat edemiyorum.” demek karşımızdakini rahatlatacaktır. Eğer biri bize

    böyle derse “Beni dinlemeni ve bana yardım etmeni istiyorum.” diyerek açıklamaya

    başlarız.

    “Sakin ol!” sözü sakin olma ihtimali olan birini de çileden çıkarmaya yeter. Bu söz yerine

    “Her şeyin düzeleceğini, sizinle konuşmasını söylemek, sorunun ne olduğunu öğrenmeye

    çalışmak en güzeli olacaktır. Biri size sakin ol, diyorsa ve siz de sakin değilseniz, en güzeli

    oradan ayrılmaktır.

    “Senin derdin ne?” sözü de çok kaba. Bunun yerine “Meselenin ne olduğunu öğrenmeye

    çalışmak daha güzel olacaktır. Biri bize böyle derse bunun bir dert olmadığını,

    konuşulması ve halledilmesi gereken bir konu olduğunu söylemek yetecektir.

    Genellemeler çoğu zaman ciddi sorunlar çıkarmaya neden olan yaklaşımlardır. En güzeli

    genellemelerden uzak durmaktır. Bir olumsuzluk genelde öyleyse bile çözüme

    kavuşturmak istiyorsak somutlaştırma yöntemini kullanmalıyız.

    “Bir daha söylemeyeceğim.” başından dürüstçe bir ifade olmadığını ortaya koyuyor zaten.

    Ciddi olmanın başka yolları da vardır. Söylediğiniz şeyin çok önemli olduğunu vurgulamak

    daha doğru olur.

    “Bunu senin iyiliğin için yapıyorum.” sözü gerçekten onun iyiliği için yapsak da çok rahatsız

    edici bir yaklaşımdır. Yaptığımız şey, zaten onun iyiliği içinse bunu söylemeye gerek

    yoktur. Karşımızdaki insan bunu anlamayacak biriyse, bu sözü söylesek de anlama ihtimali

    yoktur.

    “Neden mantıklı olmuyorsun.” sözü de iletişime ket vuran sözlerden biridir. Uzak durmak

    gerek.

    Yukarıda iletişim içinde olduğumuz insanlara karşı asla söylememiz gereken sözlerden ve

    böyle bir söz söylendiğinde nasıl hareket etmemiz gerektiğinden kısaca söz ettik.

    İletişimin anahtarı herkese, her olay karşısında aynı tavrı sergilememektir. Herkesi bir

    birey olarak değerlendirip ona göre yaklaşım sergilemek en güzelidir. İçtenlik ve samimiyet

    ise vazgeçilmezidir. Ve hepsinden önemlisi tökezleyeceğimiz yerde dans etmeyi bilmektir.

    Bundan sonra doktortakvimi.com ile birbirimize daha yakın olacağız… Anlayabilme ve

    anlatabilme adına sağlıcakla kalın…

  • Çocuklarda güven duygusu

    Güven duygusu sadece çocuklar için değil biz yetişkinler içinde çok önemlidir. Bizler de eşimize, arkadaşımıza, anne babamıza güvenmek, onlardan emin olmak isteriz.

    Çocuklarda da güven duygusu bu denli önemlidir. Üstelik çocuklarda güven duygusu doğumla birlikte ortaya çıkan ve çok uzun yıllar devam eden önemli ve hassas bir duygudur.

    Yenidoğan bir bebek ana rahminden çıkıp dünyaya gelmesi ile birlikte iki sorunun cevabını arar. “Ben burada güvende miyim” ve “Beni seviyorlar mı”. Güven duygusu özellikle yenidoğan bir bebek için çok önemlidir. Çünkü ana rahmi gibi korunaklı bir yerden gelmiş ve orada hem rahat hem de güvenli zamanlar geçirmiştir. Ama dünyaya gözlerini açmasıyla birlikte biz sürekli olarak onu rahatsız eden ve güvenliğini tehlikeye atacak şeyler yaparız.

    Örneğin emmesi için zorlarız, üşümesin diye giydiririz, uyusun diye sallarız, altına bez bağlarız. Bunları yapmak zorundayız evet ama bebek, ana rahminde 9 ay boyunca bunların hiçbirine maruz kalmadığı için ona bunlar tuhaf gelmekte ve güvende olmadığını düşünmektedir. İlk günler uyku ve beslenme sorunu yaşamasının bir sebebi de bu güvensizlik duygusudur zaten.

    Bu nedenle yenidoğan bebekle her aşamada konuşulmalı ve ona yapılan her şey anlatılmalıdır. “Şimdi bezini değiştireceğim, yemek saati geldi hadi biraz süt içelim, uykumuz geldi değil mi hadi uyuyalım” gibi açıklamalar bebekteki güven duygusunu pekiştirecektir.

    Bebek büyüdükçe başka konularda da güven duygusu hassaslaşır. Annem babam işe gidince geri gelecek mi, beni anneannemden alacaklar mı, kreşe başladım akşamları da burada mı kalacağım gibi güven temalı birçok konu artık çocuğun hayatına girmiştir.

    Güven duygusu ile ilgili en önemli konulardan birsi de çocuğa verilen sözlerin yerine getirilmesidir. Çocuğa “Söz sana oyuncak alacağım, Akşam baban gelsin söz gezmeye gideceğiz” gibi verilen vaatler yerine getirilmezse çocukta anne babasına karşı güvensizlik oluşur.

    Anne baba çocuğuna yerine getiremeyeceği şeyler için söz vermemelidir. Bazen sırf çocuk sormaktan vazgeçsin diye onu baştan savmak adına verilen boş sözleri unutmayan çocuk, bu sözler yerine getirilmediğinde anne babasına karşı öfkelenmekte ve davranış problemleri sergilemektedir.

    Anne baba arasındaki tutarlılık da çocuklardaki güven duygusu için çok önemlidir. Sorduğu soru için annesinden başka babasından başka cevap alan çocuğun hem kafası karışır hem de kimin dediğinde inanacak ya da bundan sonra kime nasıl sorular sormalı konusunda çelişki yaşayabilir.

    Anne babasına bile güvenemeyen çocukta genel bir güvensizlik başlayabilir. Arkadaşlarına, öğretmenine de güvenemeyen çocuk şüpheci bir tavır içine girebilir ve çevresindekilerden uzaklaşabilir.

    Bu nedenle çocuklar dünyaya gözlerini ilk açtıkları andan itibaren onların içinde bulunduğu bu temel güven-güvensizlik çelişkisinden kurtarmak adına güven sarsıcı davranışlardan kaçınmalıyız.

  • Çocuk Merkezli Aileler

    Çocuk Merkezli Aileler

    Çevremizde görüştüğümüz pek çok ailenin yaşadığı sorunlardan biri çocuğa söz dinletememektir. Oysa anne ya da baba birbirine sözünü dinletebilir, çok saygılı davranmaya özen gösterdikleri büyükanne ya da büyükbabalara da tatlılıkla söz dinletebilir, fakat küçük yumurcağa gelince bu konuda başarılı olamadıkları görülür. Bu konu, zamanla, onları hem sıkıntıya hem de türlü kaygılara sürükler. Çünkü evde bir tek onun istekleri geçerlidir. Anne – Baba çocuğun türlü sorunları dile getirilir, çözüm arayışları içinde ne yaparlarsa yapsınlar, bir türlü söz dinletemediklerinden söz edilir. Ayrıca, bir sözü de söylemeden edemedikleri görülür, “asıl hata bizde, biz de çok hatalıyız ama ne yapabiliriz?”. Bu söylediklerine hak vermemek mümkün müdür? Evet söylenenler doğrudur. Çünkü çevremizdekilere sözümüzü dinletirken ne yapacağımızı bilip tepkilerimizi ona göre sıraladığımız halde, çocuğumuza gelince bunu başaramayız. Bebek doğmadan öncesinden başlamak üzere bizler çevreden gelen uyarıları dinliyor ya da izliyoruz. Bir anne-babanın kucağındaki ya da elinden tuttuğu çocuğa hayran hayran bakıyoruz. Oysa biz ne kadar imrenirsek imrenelim, genel olarak çok beğendiğimiz çocuğun da yaşattığı türlü sıkıntılar olabileceği kesindir.

    Örneğin; yemek yememe, başkaları ile iyi geçinememe, kendi sorumlulukları olan şeyleri başkalarından bekleme, istediğini elde etmek için türlü yöntemlere başvurma, ilgi çekebilmek için yaratılan istenmeyen davranışlar gibi… Peki tüm bu istenmeyenleri çocuk kendiliğinden mi icat etmektedir? Asla! Her çocuk çekirdek aile ortamında gözünü açar, anne-babasını ve daha sonra çevresindekileri örnek alır. Çocukların büyük bir saflık içinde dünyaya geldikleri yadsınamaz. Bu saflık onun hiçbir şey bilmediğindendir. Ona her şeyi öğretecek olan en güçlü etken anne-babasıdır, fakat öğrenme sürecinde tek şey bütün doğruların önünü keser; Duygusallığımız… Bebek artık bazı şeyleri yapabilecek duruma geldiği halde, duygusallığımızın tutsağı olarak hemen atılıp bizler yapmaya kalkışırız. Çünkü onun büyümekte olduğunu ve neyi ne zaman yapması gerektiğini bir türlü düşünemeyiz. Bize göre o hep bebektir. Üzülmesin, zorlanmasın diye bebekken yaptığımız gibi yiyecekleri ezerek vermeyi sürdürürüz. Gittiğimiz evdeki çocuk onu üzüyor diye ev ziyaretlerini azaltırız. Bir şey istediğinde, elde edebilmek için, hele hele ağlıyorsa adeta dünyamız yıkılır, ağlamaması için, gerekmeyenleri de gerçekleştiririz. Çünkü o emretmektedir, biz de yerine getirmekteyiz. Bu sayılanların hepsini belki yapmayabiliriz ama, ona hitap şeklimiz bile “bebeğim” değil midir? Aslında ona sorulduğunda bebekliği asla kabul etmediği halde, her nedense, ona “bebeğim” deriz. İstediklerimizi yaptırabilmek ya da bu konuda başarılı olabilmek içinneler yapabiliriz, bu konuda neler düşünebiliriz?

    Gerek çocuk uzmanı doktorları, gerekse biz pedagog ve psikologların uyarıları,anne-babalara yol göstermektedir. Örneğin; bebek beslenmesinde, zamanı geldiğinde, yavaş yavaş katı gıdalara geçilmesi gerektiği belirtilince bazı ailelerin bunlara kulak asmadığı, anne-baba duygusallığı ve evdeki deneyimli diğer büyüklerin etkisiyle çocuğa pütürsüz ve de yalnızca istediği şeylerden başkasını yedirmediği, evde bolca oyuncak varken yenilerinin sık sık alınmaması konusunda yapılan uyarıların tutulmadığı, anne ve babanın çocuğa yaptığı uyarıları diğerinin bozmaması konusunda öğütlenenlerin tersinin uygulandığı zaman çocuğun ev içi hakimliğini daha da pekiştirmiş oluruz. Bu gibi durumlarda çocuğun ikilemde kalması ile belirgin bir kalıp oluşturarak kendini kabullendirdiğinde, artık yapılacak şeyin, uzmandan tekrar yardım almaktan başka yolu kalmaz. Uzmanın öğütlerinin bir kısmı, işimize öyle geldiği için tutulmayınca yumurcak ev içinde tek sözü geçen birey olur.. Peki ev içinde neler yapılmalıdır?

    Bebeklikten başlamak üzere, çocukların istedikleri, belki de tek şey, ilgi çekme isteğidir. Bu isteği benimsetebilmek için çocuk yavaş yavaş türlü yollar dener. Öyle bir zaman gelir ki, artık çocuğun isteyip de yaptıramayacağı pek bir şey kalmaz. İşte problem çocuk denen ve de bizlerin yarattığı bu yapıt karşısında ne yapacağımızı şaşırırız. Oysa bu durum belirmeden önce; isteklerin de bir sınırı olduğu ve bazıları yapıldığı gibi, bazılarının asla yapılamayacağını çocuğun kabullenmesi sağlanmalıdır. İstediğini elde edebilmek için ağlıyorsa, kendini yere atıyorsa, bağırıp çağırıyorsa, hatta vurmaya başvuruyorsa, tükürüyor ya da kötü söz söylüyorsa, istenmeyen davranışlarını yinelemekle bizi tehdit ediyorsa, yapılacak şey, ortaya koymaya çalıştığı eylemi ile yalnız başına kalmasını sağlayabilmektir. Bunu yaparken, o anda yapmakta olduğumuz işimize devam edip, onunla asla ilgilenmemeliyiz.

    Çocuklar genel olarak engel olmak istediğimiz şeyleri yapmaktan çok hoşlanırlar. Yani “yapma!” dedikçe yaparlar. Ve küçük olmalarına karşın, bu durumda bizi çileden çıkarabilmenin yollarını ararlar ve sonunda da başarılı olurlar. İstediği bir şeyin alınıp alınmayacağına karar verenin ancak bizler olması gerektiğini kabul etmelidirler. Fakat bu konuda verdiğimiz kararlar kesin olmalıdır, verilen karardan asla dönülmemelidir.Çocuk bizlerin tutumuna alışmışken bir zaman sonrasında, elde etmenin yollarını bulmak için yine kendi yöntemlerini uygulamaya kalkışabilirse de, bizler ona karşı kesin tavırlarımızı sergileyip, ilgi çekme isteğini kırmak için uğraştığımız işi sürdürmeliyiz. Şimdi burada diyeceksiniz ki; çocuk sevilmediği duygusunu yaşamaz mı?

    Çocuklar çok, hem de çok sevilmeye muhtaçtırlar. Onları sevmenin tek yolu kucağımıza alıp öpmekten başka şeyler de olabilir. Gözümüzün içi gülercesine bir bakış, yaptığı ya da başardığı bir şeyi takdir edici sözümüz, yapmaya başladığı bir işi becerebilmesi için onu yüreklendirici sözler, çok sık olmamak koşuluyla verilen bir armağan, elinden tutup alış-verişe, gezintiye götürmek, son olarak da gerek anne, gerekse babanın (iş dönüşü ya da çocuğun yuvadan gelişi sırasında) evde onunla ilk karşılaştığında, ilk iş olarak, beraberce oyuncakları ile oyun oynanması çocuğun sevgiye olan gereksinimini karşılamaya yetecektir. İşte bu durumda bencilliği yani eve hakimiyeti öne çıkmadan bir şeyleri çevresindekilerle paylaşmanın mutluluğunu yaşayacaktır. Ve de “ille de benim istediğim olacak” fikrinden sıyrılmanın rahatlığını duyacaktır. Ev ise çocuk merkezlilikten, eşit paylaşımın rahatlığına erecektir.

    Çocuklar, bizler gibi değil; gerektiği oranda, duygusallığımızın ağır basmayacağı, çok kararlı davranışlarımızı örnek alacağı, disiplin sınırlarını benimseyeceği, sorumluluklarını üstleneceği, karşısındakinin fikirlerine saygı duyacağı ortamlarda olgunlaşabilirler. Böyle yetişmiş bir çocuğun bulunduğu ortamda sıkıntılı bir durumdan söz etmek mümkün olur mu?..Yetiştirme kurallarına bizler uyduğumuz zaman, çocuk çok iyi yetişmiş olacaktır.

  • Asperger sendromu insanlar neden kastetmediklerini söyler, neden söylemediklerini kasteder?

    Asperger Sendromu, genel olarak çocukluk aşamasında saptanan nöropsikiyatrik bozukluktur. Genel hatları ile OTİZM’le benzerlikler gösterir. (Toplumsal iletişim ve etkileşimde gerilik; kısıtlı ve kendine özgü tuhaf ilgi alanları…) Otizmle temel farkı dil-bilişsel gerilik olmayışıdır. Semantik-pragmatik yetiler gelişmemiştir. (Toplumsal, kültürel, gelenek-görenek, ahlak, norm türlerinin eksik olduğunu söyleyebiliriz.) Zeka düzeyi genelde normal ve hatta bazen üstündür. DSM-IV ve ICD-10 ölçüleri şöyledir:

    DSM-IV tanı ölçütleri:

    • Toplumsal iletişim için kullanılan el, kol, göz, yüz hareketi, vücut şeklinde değişiklik

    • İnsan ilişkilerinde, eğlence, kıskanma, kendini tanımlama, paylaşma, oyun, beğenme gibi konularda eksiklik

    • Duygusal netlik (evet-hayır) konusunda gerilik

    • Olağandışı, basmakalıp, sınırlı örüntüler geliştirme

    • İşlevi olmayan ancak yeri gelince yapılacak gündelik işlere aşırı ve sık uyma

    • Motor manyerizm (parmak şıklatma, aşırı göz açıp kapama, dil çıkarma, el çırpma)

    • Eşyalarla aşırı ilişki, takıntı

    • Toplumsal mesleki alanlarda uyumsuzluk

    • Normal dil gelişimi

    • Bilişsel gelişim, kendine yetme becerisi, uyumda klinik gecikme olmaması

    • Cinsellikte genelde normalizasyon (aşırı fark yoktur.)

    ICD-10 tanı ölçütleri:

    • Dilde belirgin dil ve bilişsel gelişme geriliği yok

    • Özbakım, adaptif tavırlar, çevre merakı zihinsel gelişim ile uyumlu

    • Motor beceriksizlik var

    • Bir konuya özel ilgi varsa üstün yetiler edinme

    • Karşılıklı toplumsal etkileşimlerde niteliksel kusur mevcut

    • Dar ilgi alanı, aşırı tuhaf bilgi, basmakalıp örüntüler

    • Motor manyerizm

    • Nesneler veya oyun aletlerine aşırı saplantı

    • Obsesif- kompulsif (anankastik) kişilik bozukluğu, çocukluk bağlanma bozukluğu, şizotipal bozukluk, uyumsuzluk, jest yokluğu, motor beceriksizlik, hayal gücüne dayalı oyunlarda düşüklük, tuhaf konuşma, farklı dil, DEHB, depresyon, antisosyal şiddet içeren davranışlar da klinik özelliklere eklenebilir.

    AS, paternal dede-babalarda sık görülür. Binde 3/7 sıklık (ABD) söz konusudur. (AS’li bireylere ait ülkemizde düzgün ve bilimsel ölçütler temelinde saptama yapılmamıştır. Hemen hemen hiçbir istatistik mevcut değildir. Devlet ve özel sağlık kurumları, konu ile ilgili üniversiteler de dahil… Bu nedenle var olan bilgilerin çoğu ABD ve Avrupa’dan alınmıştır.) Normal sınırlara yakın düzeyde sosyal yaşantı içinde kaybolanlar da eklenirse 250’de 1 kişi söz konusu olabilmektedir. ABD’de okul çağı için %1, erkek kadın için sıralama 9:1’dir.

    Bozukluk tanı ölçütlerindeki gelişmeler, annelik yaşının düşmesi, göç, enfeksiyon, viral ajan artışı ve yayılımı, bağışıklık seviye düşüşü, kimyasal toksin ve çevresel kirlilik sorunları Asperger Sendromu artışının temel etmenleridir. AS genel olarak 10-11 yaş arası saptanır. Dil gecikmesi olmayışı toplumsal ilişkilerdeki sorunların özellikle kreş ve anaokullarında DEHB’li vaka çokluğu nedeniyle araya kaynaması yüzünden bazen erişkin döneme dek saptanamaz. Bu durumda kişinin kendi arayışı, iş dünyasındaki saptama, hukuk sistemi gibi yollardan saptanır. Bazense hiç saptanamaz.

    As saptanmasında yuva, ilkokul 3.-4. Sınıf lise, okul bitimi, iş seçimi, eş eçimi, hapishane durumları etkilidir. O denli ki 3-4 okul bitirip iş bulamama, iş stresine dayanamama, uyum sağlayamama, mutlu evlilik yürütememe, cindel ilişkide zorluk gibi sıkıntılar içerisindeki bireyler için AS mutlak surette göz önüne alınmalıdır.

    İnsan ilişkilerinde Prof. Dr. Barış Korkmaz hocanın mükemmel tanımı ile “insanların neden kastetmediklerini söylediği, neden söylemediklerini kastettiği” gibi ciddi bir sorunsalı derin biçimde yaşayan birçok EKSANTRİK insan için de bu sendrom mutlaka incelenmelidir.

    Yine aynı biçimde özellikle okul çağında “cins, tuhaf, gıcık, kıl, inek şaban, arama motoru, Google gibi çocuk, mal gibi adam, kendisinden başkasını düşünmeyen hırt, saygısız, moron, şakadan anlamayan, herkesten doğal hakkıymış gibi hizmet isteyen, yaş ve statü kavramını bilmeyen (okul müdürü İzzet Bey’e İzzet diyen…), sevindiği an herkesin sevinçten uçtuğunu sanan ve düşünen, tanımadığı kişilere özel soru soran veya aile ilişkilerini döküveren, paylaşma, özür dileme, ödünç alıp verme, dürtü kontrolü zayıf” her bireyde AS gözden uzak tutulmamalıdır.

    AS’li ilişkilerinde birçok farklı duygu durumları peş peşe görülebilir. Kendini üstün görmeme, tevazu, utanç, suçluluk duyma duygularına sahip olmayabilir. Beri yandan dedikodudan uzak olma, masum, dürüst olma, mülkiyet duygusu olmama, aldatma ve yağcılık yapmama gibi temel ilkelere de sahip olabilir.

    AS’de sözel olmayan iletişi tipleri, yüz ifadesi, ses tonu, jest ve bakış sorunları mevcuttur. Gramer gelişimi normaldir. Konuşmasında melodik olmayan bir ton vardır., serttir, bazen ders verir gibi didaktik konuşur. Göz teması sıkıntılıdır, bakışı çoğu kez gergin, hırçın, kaygılı, uzaklaştırıcıdır. Şiddet amacı taşırken gözler aşırı parlarken; duygu gerektiren durumlarda tam tersi hiç uygun olmayan, odaklanmayan bakışlar mevcuttur.

    Asli’de prosodi (dilin melodik özellikleri) bozuk olduğu için konuşma hızı ve şiddeti farklıdır. Cenaze, toplantı gibi durumlarda ses yüksektir. Semantik-pragmatik düzeyde dil bozukluğu vardır. (Dilin kavramsal- anlamaya yönelik özellikleri, toplumsal kullanış biçimine uygun değildir).

    Konuşma aşamasında o an geçerli durum, konum, bağlanma, uygun çıkarım yapılamaz. Geçmişte öğrenilen, yeni durumları tanımada kullanılacak verileri seçemez, bu nedenle zihin yükü artar, dikkati hızlı dağılır. Sözcükleri bu amaçla uygun seçme sıkıntısı nedeniyle çoğunlukla o an hangisi uygundur bulmak amacı ile konuşmada sık duruş, “ııı”,”eee” gibi karşıdan yardım bekleme durumları mevcuttur.

    Teğet, çapraz, uygunsuz konuşma düzeni vardır. Yarattığı anlamsız sözcükleri kullanır. (Çocukluk çağında çocukların ayakkabı için “apat” çorap için “çopat” demesi çoğu kez normal olup giderek düzelirken AS’de bu kalıcı hale gelebilir).

    Bilgi edinmede de sorunlar mevcuttur. Dikkat yukarıda söylendiği gibi düşüktür. Kendi ilgi alanına yoğunlaşmıştır. Bir çok kez farklı tarz öğrenme yolları denenir. Bir.ok kez de “ağacı görür ama ormanı göremez”. Takıntıları nedeniyle çoğu kez kendi anlayışına göre zora düşmemek amacı ile ritüel (merasim)-rutin (günlük yaşama düzeni) edinmiştir.

    Bilgi edinmedeki ciddi sorunları ile bir kez öğrenebildiği bir bilgi üzerine yoğunlaşır. Ülke bayrakları, tren tarifesi, futbol maçı tarih ve sonuçları… Kimi kez aşırı fotografik belleğe sahiptirler. Ancak bu bellek çoğu kez belirli bir şeye yönelmiştir. (Tüm keman üreticilerinin isimler, bilirler fakat keman çalamazlar.)

    AS’linin çocukluk düzeyinde öfke, yıkıcı davranış, agresyon (saldırı), kurallara uymama gibi durumlar özellikle dikkat çekicidir. Kaygı düzeyi çoğu kez çok yüksektir. Sikloid psikoz, şizofreni, paranoya, şizoid kişilik bozukluğu, depresyonla çoğalır. Madde, ilaç, alkol bağımlılığı artar. Panik atak yaşanabilir. (Depresyon %40, Mani %9, Bipolar bozukluk %9, İntihar %7, şizofreni %9, OKB %14, paranoya %9, hipokondriyazis %4’tür.) Hastalık hastalığı, tırnak yeme, sümük karıştırma masaya silme, dışkı ile oynama, vücudu sık yıkama, alkolle silme, tik ve manyerizm sıktır. Boğaz temizleme, garip ses, tourette (özellikle küfür), göz kırpma, yüz buruşturma, yere ayak vurma çoklukla görülür.

    Bilişsel- akademik aşamadaki sorunlar özgül öğrenme bozukluğu, disleksi, diskalkuli, makrografi (iri harf kullanımı) sözel olmayan öğrenmede düşüklük, zamanı ayarlayamama, doğruluk, suçluluk duygu ve telaşı, DEHB, işleyen bellek zayıflığı (daha az önce söylenen ismi bile unutma), seçici yanıt verme (istediğini duyma) şeklindedir.

    İlerleyen yaşlarda yakın arkadaşı olmama, düşük jest, özel yüz formu, geleneklere uyamama, tuhaf ve öznel ilgi alanları netleşir. Denetleme ve manipülasyondan uzak dururlar. Çocuksu merak ve doğrucu olup yalan söyleyememe değişmez.

    Otizmin bir çeşidi olan AS, otistik temel belirtilere;

    • Toplumsal ilişkide (socialization)

    • Sözel iletişimde (communication)

    • Hayal gücünde (imagination) yetersizlik tiplerine sahiptir.

    Zeka gelişimi açısından fark belirlidir. Standart otizmde zeka gerilik oranı %70 civarındadır. Atipik Otizm (ADD-NOS: başka türlü adlandırılmayan yaygın gelişimsel bozukluk) veya ağırlıklı olarak sözel otizm olarak tanımlanabilir.

    Zaman içinde eğitimsizlik, aile yetiştirme tarzı sebebi ile uygulanan sıra beklememe (örneğin bankada) trafiğe uymama, yüksek ses çıkarma, çevreyi kirletme gibi olumsuz davranışlar eğitim, aile, toplum etkileri ile normal çocuklarda ortadan yok olsa da AS’de devam eder.

    Sosyal fobi durumunda görülen başarısızlık duygusu, eleştiri ve gruba kabul edilmeme kaygıları bu tablo ile benzeşir.

    Çocukluk çağı psikozları (şizofreni, depresyon) benzeşen tavırlar söz konusudur. Halüsinasyon, hezeyan sık görülür. Şizoidlerde görülen okuldan kaçma, alt ıslatma-dışkı (noktürnal enürezis, enkoprezis) DEHB, aşırı fantezi, yalan, yalnızlık, içe dönüklük- aşırı tek ilgi yoğundur. OKB (anankastik) ile törensel ilişki, otonom bulgu, korkutucu düşünceler benzeşir. Avoidant (kaçıngan) tipi kişilikle de kendi yapısına rağmen sorunu rakip gördüğü kişi veya karşı gruba koyarak itilme, yalnız bırakılma durumunda kendini kurban gösterme tarzı aynıdır.

    As tetkikinde kullanılan psikometrik, nöropsikolojik testler, laterilizasyon (el, ayak, göz), motor beceri (el-göz, şekil, görsel motor) dikkat, görsel algı, mekânsal algı, zamansal algı, Rorschach, dil sorunları (fonoloji, prosodi, gramer, pragmatik, semantik), BT, MR, Pozitron Emisyon tomografisi, QEEG, QEEG ile uyarılmış potansiyeller psikoteknikte kullanılan bazı teknikler kullanılır.

    İlaçla kesin tedavisi yoktur. Psikoterapi, grup terapisi, aile terapisi gereklidir. Ancak öğretmen veya eğiticinin kişiliği konusunda aşırı duyarlı olduğu için ciddi eğitim görmüş kişilerce bu süreç devam ettirilmelidir. AS’linin terapisinde bu kişiler toplumsal uyumu sözel zeka ile yürüttüklerinden her şey net açıklanmalı, numaralandırılıp listelenmelidir.

    Motor becerisizlik ve Manyerizm konusunda iyi bir beden eğitimi şarttır.

    Davranışçı bilişsel terapide depresyonu çözecek EMDR yöntemler kullanılmalıdır. BIO-FEEDBACK teknikleri ile kişisel duygular ve bunların net dış ifadelerinin tanınması sağlanmalıdır.

    Toplumsal iletişim becerilerinde tanışma, yardımlaşma, iltifat, eleştiri, öneriye açıklık, karşılıklılık, paylaşmai sorunları çözme, idare etme-dinleme, eş-duyum, kaçınma ve sonlandırma teknikleri kullanılmalıdır.

    AS’de nörobiyolojik boyut nasıldır? Hasta yakınma veya şikayetlerine özgü tanı, semptomatik, ampirik, fenomenolojik tanıdır. Soruna neden olan, yol açan, nedene dayalı olana ise etiyolojik tanı denir. Bu yönden As’nin genetik temelde etiyolojik bir tanısı henüz yoktur. Beyinde hastalığa yol açan şikayetlerden sorumlu hasarlı bilginin nerede olduğunu saptayan tanıya lokalizasyona yönelik tanı denir. Hastalığa yol açan etkenlerin hangi organda ne tür hasar yaptığını ise patolojik tanı saptar. (AS’de net bilinmemektedir.) Prognostik tanı ise hastalığın nasıl yol aldığı ve düzelip düzelmeyeceği ile ilgilidir. (AS’de tam düzelme yoktur.) Ancak AS ve beyin yapısı şudur;

    Temel beyin yapıları amygdala, superior temporal sulcus, orbital frontal sulcus (ventromedical sulcus), anterior cingulate kortekstir. Frontal bölgede düşük metabolizma düzeyi olup, serotonin ve dopamin gibi nörotransmitterler düşüktür.

    Amygdala: hızlı otomatik belirsiz durumların duygusal çözümlemesini sağlar ve As’de etkisi düşüktür. Orbital frontal korteks: olaylara toplumsal anlam yüklemeyle ilgilidir. Önceki deneyimler sayesinde yeni bilgilere ulaşmayı sağlar. As’de öğrenme bozulur, kaygı artar, stres yükselir. Prefrontal lobun, dorsalateral bölgesi analitik düşünce planlama ve kişilik özellikleri ile ilgilidir.

    Premotor korteksteki mirror nöronlar (ayna nöronlar) ise taklit ve empati sağlar. Sağ hemisferdeki fusiform gyrus inferior oksipital gyrus ise yüz tanıma ile ilgilidir. Superior temporal sulcus yüz ifadesi tanıma, öfke, tiksinme gibi duygularda karşısındakini tanıma ile ilgilidir ve AS’de düşüktür. As’de beynin sağ yarı küresi sıkıntılıdır. Cerebellum’da da denge ve vücut hareketlerini düzenleyen kısım sıkıntılı görülür.

    Sonuçta yukarıda bahsedilen psikometrik, nöropsikolojik testler uygulanır. MR, NEUROBIOFEEDBACK gibi terapiler denenir ve QEEG ile beyin temel yapıları incelenmelidir.