Etiket: Sosyal

  • MUTLU AİLE FORMÜLÜ: BEN, BİZ, HEPİMİZ ENERJİ DEPOLARI

    MUTLU AİLE FORMÜLÜ: BEN, BİZ, HEPİMİZ ENERJİ DEPOLARI

    Günümüz evliliklerinin/ailelerinin yürümemesinin en büyük sebeplerinden biri çiftlerin birbirilerine
    sosyalleşme imkanı tanımamalarıdır. Halbuki, evlilik ve aile kurumunun “enerji depolarından” bazıları
    da sosyalleşme ile dolar. Bu enerji depolarını şarj edilebilen piller olarak da düşünebilirsiniz:
    Evliliğinizin enerjisini ve verimi yükseltecek pillerden bazıları da: ben, biz ve hepimiz enerji
    depolarıdır. Bu enerji depoları uzun süre deldurulmazsa, evlilikte sorunlar ortaya çıkabilir.
    Unutulmamalıdır ki, insan yaradılışı gereği sosyal bir varlıktır. Sosyallik, genellikle toplumumuzda
    dışadönük olma hali ve sevdiğimiz kişiler ile zaman geçirmek olarak tanımlanır. Bu tanım doğru
    olmakla birlikte aslında eksiktir. Sosyal olma hali bundan çok daha fazlasını kaplar; öyle ki bazen insan
    kendi kendine de kendi ile sosyalleşir.
    Kendi yalnızlığınız ile sosyalleşin: Aile kurumunda “Ben enerji deposu”
    Yalnızlık çoğu kez olumsuz bir durum olarak lanse edilse de, yalnızlığın insan psikolojisine iyi gelen bir
    yanı da vardır. İnsan, nasıl sevdikleri ile kalite zaman geçirince mutlu oluyorsa kendi yalnızlığından
    zevk aldığı ve kendisi ile kalite zaman geçirdiği durumlarda da mutlu olur. Buna aile terapisi
    literatüründe “ben enerji deposunun” dolması deriz. Kendi iç sesinize, isteklerinize, hedeflerinize
    öncelik vermek ve bunları gerçekleştirmek, ben enerji deposunun dolmasının temelidir. Maalesef,
    günümüz Türkiyesi’nde çiftlerin kendi istek ve uğraşılarına öncelik vermesi bencillik olarak algılansa
    da, aslında psikolojik açıdan sağlık bireyler kendi ilgi, alaka ve isteklerini öbür insanlarınkinden bir
    parça önde tutma eğilimindedir. Bu durum, ancak ve ancak çevrenizdeki insanların isteklerini ve
    ilgilerini yok sayıp yoğun bir şekilde kendi isteklerinize döndüğünüz zaman bencillik olur. Bunu
    gerçekleştirmediğiniz takdirde ise bu davranış son derece normaldir.
    Ben enerji deponuzu, eşinizden bağımsız olarak tek başınıza gerçekleştirdiğiniz aktiviteler ile
    doldurabileceğiniz gibi yine eşinizden bağımsız olarak başka insanlar ile sosyalleşerek de
    doldurabilirsiniz. Örneğin; ben enerji deponuzu, spor yaparak, kişisel bakımınıza özen göstererek,
    hobilerinize zaman ayırarak, kendinizi hem mesleki hem de kişisel anlamda geliştirerek
    doldurabilirsiniz. Bunun yanı sıra, arkadaşlarınız ile görüşerek ve sevdiklerinize zaman ayırarak da bu
    enerji deposunun dolmasını sağlayabilirsiniz. Unutmayın, önce kendinizi mutlu etmeden, eşinizi ve/ya
    çocuklarınızı mutlu edemezsiniz.
    Birbiriniz ile sosyalleşin: Aile kurumunda “Biz enerji deposu”
    Tek başına ben enerji deposunun dolması, sağlıklı bir birliktelik ve aile için maalesef yeterli değildir.
    Kendi mutluluğuna, istek ve uğraşılarına zaman ayıran bireyin artık eşi ile biz enerji deposunun
    doldurulmasının zamanı gelmiştir.
    Özellikle yeni doğmuş bebekli ve/ya küçük çocuklu ailelerin en büyük sorunu, çiftlerin birlikte zaman
    geçirememesi ve çocuğun hep yanlarında olmasıdır. Bu durum tabiî ki yanlış değildir ancak çiftlerin
    sağlıklı şekilde ilişkilerine devam edebilmesi için çocuklarından bağımsız olarak birbirlerine de zaman
    ayırmaları gerekir. Örneğin; çift olarak sevilen bir filmin izlenmesi, ortak zevkleri içeren bir aktivitenin
    yapılması ve eğer şartlar çocuk açısından uygunsa çiftlerin baş başa tatile çıkması biz enerji
    deposunun doldurulması için iyi imkanlardır.

    Aileniz ile bir bütün olarak sosyalleşin: Hepimiz enerji deposu
    Ben ve biz enerji depolarını dolduran çiftler, aile olarak çocukları ile birlikte kalite zaman geçirerek
    hepimiz enerji deposunu dolduracaklardır. Ailecek yapılacak bir piknik, gidilecek bir film ve/ya tatil
    hepimiz enerji deposunu doldurabilecek iyi fırsatlar olabilir.
    Bu noktada, akılda tutulması gereken en önemli nokta ise, enerji deposunun doldurulması için
    yapılacak aktivitenin herkes tarafından benimsenip tercih edilmesidir. Sadece çocuk veya sadece
    ebeveyn tarafından benimsenmiş aktiviteler, ortak zevk ve istekleri yansıtmayacağı için enerji
    deposunun dolumu da sağlanmayacaktır.

  • Ergeni ve Genci Anlamak

    Ergeni ve Genci Anlamak

    Ergeni ve Genci Anlamak

    Ergenliğin fırtına ve stres dolu bir dönem olduğu görüşü pek çok aile ve ergen için kaygılı bir bekleyiş oluşturmaktadır.Daniel Offer ve arkadaşları 1988 yılında ABD, Avustralya, Bengaldeş, Macaristan, İsrail, İtalya, Tayvan, Türkiye ve Batı Almanya’da yaptıkları araştırmada ergenlerin en azından %73’ü sağlıklı bir beden imgesi sergilemişlerdir. Aralarında farklılıklar olmasına rağmen ergenler çoğu zaman mutlu olduklarını, hayattan hoşlandıklarını, otokontrol uygulayabileceklerini, okul ve işi önemsediklerini, cinsellikle ilgili özgüvenleri olduğunu, aileleri hakkında olumlu düşündüklerini, stresle başa çıkabileceklerini bildirmişlerdir. Böyle bir tanımlama “stres ve fırtına dolu bir dönem” görüşüyle uyumlu değildir.

    Genellikle halkın ergenlikle ilgili tutumları, kişisel tecrübeleri, medyanın etkisiyle ergenliğin zor geçeceğine yönelik bir bekleyiş oluşturulmaktadır.

    Her dönem kendine özgü alışma,uyum zorlukları içermektedir ve bu doğaldır. Fakat bunu bütün bir döneme maletmek bu dinamik, enerjik ve keşif dolu sürece haksızlık olmaktadır.

    Bununla birlikte, zevk ve tavır bakımından her nesilde gençler yetişkinlerden çarpıcı olarak farklıdırlar,görüntüleri, davranışları, dinledikleri müzik, saç modelleri, kıyafetleri gibi.Yetişkinler gençleri sorumsuz, asi ve başına buyruk bulurken gençlerde yetişkinleri baskıcı, geri ve dar kafalı bulmaktadır. Nesiller arası süre gelen bu bakış açısı bir kuşak çatışmasının adeta ifadesidir.

    Ergenlik Döneminde Kişilik ve Sosyal Gelişim

    Çocuğun doğumundan itibaren büyüdükçe birçok sosyal ve psikolojik ihtiyaç ortaya çıkar. Türünden olanlarla bir arada olma ihtiyacıveya dürtüsü bütün canlı türlerinde görülür. İnsanlarda diğer insanlar gibi çevreleriyle uyum içinde olma ihtiyacı içindedirler. Sosyal gelişme, kişinin içinde yaşadığı toplum tarafından kabul edilebilir biçimde davranmayı öğrenmesürecidir. Bebek kendisinin merkez olduğu anlayıştan kurtulup, uyumlu bir yetişkin olmaya doğru bir gelişme gösterir. Sosyalleşme bebeğin başka insanlara tepki vermesiyle başlar ve ömür boyu devam eder.

    İnsan büyüdükçe, yeni çevrelere girdikçe ve statüsü değiştikçe farklı tipte ilişkiler geliştirir. Ancak çocuk-ana-baba etkileşimi çocuğun hayat boyu başkaları ile ilişki kurma biçimini belirleyen temel yoldur. Özellikle otoriteyi temsil eden birisi ilebir sosyal ilişki kurulduğunda, çoğunlukla çocukken anne, baba ile kurulan sosyal ilişki model alınır.

    Anne babanın çocuk yetiştirme tutumu çocuğun sosyalleşmesini etkileyen diğer bir değişkendir.

    Anne babanın demokratik ve eşitlikçi davranması, baskıcı ve otoriter olması veya aşırı koruyucu davranması çocukların farklı sosyal tavırlar geliştirmesine neden olur.

    Çocuğun tek çocuk, ortanca veya büyük olup olmadığı, kardeş sayısı, cinsiyeti, ailenin büyüklüğü, ailenin katıldığı sosyal deneyimlerin kalitesi, eve misafir gelişi, misafir ağırlama biçimi, ailenin misafirlere takınmasını istediği tavır, ailenin sosyo-ekonomik ve kültürel düzeyi çocuğun topluma uymasını, sosyalleşmesini etkileyen başlıca faktörlerdir.

    Ergenlerin çoğu sosyal ve duygusal destek için akran grubuna dayanırlar. Arkadaşlarının değerlerine tamamen uyarlar. Aynı cinsten arkadaş gruplarının yerini kısa süreli romantik ilişkilerin yaygın olduğu karışık cinsiyetten arkadaş gruplarına bırakır. Daha sonra ise durağan flört örüntüleri ortaya çıkar.

    Arkadaşlık ilişkileri sosyal yönden önemlidir. Arkadaşlarca aranmak, beğenilmek ve benimsenmek benlik saygısının önemli bir koşuludur. Yardımlaşarak, paylaşarak duygusal alışverişe girerek dostluk bağları kurar. Bu dönemde arkadaşlık konusunda son derece dengelidir.Arkadaş grubu içinde bağlılığa ve dayanışmaya önem verir. Onlar gibi giyinir ve davranır. Onlar gibi argo konuşur. Kendisine sırdaş ve dert ortağı seçer.Grupta kalabilmek için kendini benimsetmek için kendine uygun olmayan davranışlarda bulunur. Kendini bulma çabasında olan güvensiz ve yetersiz ergen daha atılgan ve becerikli yaşıtlarının boyunduruğu altına girebilir. Bunun tersine kendine güveni olan ergen yaşıtlarını boyunduruğu altına sokabilir.

    ;

    Ergenlik döneminde ana-baba ile çocuk arasındaki ilişkiler zorlaşır. Bir ergenin ana babası olmak kolay değildir. Bir çocuk ana babasının her şeyi bildiğine, güçlü ve iyi olduğuna inanırken ergen, ana babasının hatalarının ve zayıflıklarının fazlasıyla farkındadırlar. Bağımsızlık uğraşları sırasında her şeyi sorgular ve her kuralı sınarlar.

    Ana-baba-çocuk ilişkisinde en zayıf dönem ilk ergenlik yani buluğa ait işaretlerin görüldüğü evredir. İlişkilerde yakınlık azalır,çatışmalar artar.

    ;

    Ergenlikte Duygusal Gelişim

    ;

    Çocukluk dönemi ile ergenlik dönemi arasında duygusal yönden en belirgin fark çocukların öfke, kızgınlık ve sevinç gibi duygularını daha açık davranışlarla ve anında ifade ederken,ergenlikte bu duygular daha fazla gizlenip maskelenir.

    ;

    v Kızlar erkeklere göre daha erken duygusal olgunluğa ulaşırlar. Aynı yaştaki ergen kız, daha heyecan dengesine sahip ve duygularını kontrol etme bakımından daha olgundur.

    ;

    v Duyguların yoğunluğunda artış gözlenir. Üzüntü, sevinç, öfke, korku gibi duyguları ifade ederken bu yoğunluk göze çarpar. El, kol hareketleri, yüz ifadesi, bağırma, şiir, öykü yazma,hatıra defteri tutma şeklinde yansıtılır.

    ;

    v Duygularda istikrarsızlık vardır.Duygusal durumlarının değişimi hızlıdır ve düzenlilik görülmez. Aynı olaya birgün ara ile farklı tepki verebilir.

    ;

    v Aşık olma, platonik aşk, karşı cinse ilgi görülebilir.

    ;

    v Mahcubiyet ve çekingenlik; adeta vücutlarını saklamak istemektedirler.

    ;

    v Aşırı hayal kurma;biyolojik-cinsel gelişme, duygusallıktaki artış ve zihinsel gelişme, ergenlerin akıllarından geçirdiklerinin yoğunluğunu ve niteliğini de değiştirir. Hayal kurma yoluyla ergen, arzularını düşüncelerini yansıtır. Yaratıcı düşünceyi besleyen itici güç iken hayal kurma gerçekleştirilememiş istekler sanki olmuş gibi hayal ediliyorsa ergen sığınma ve telafi etme aracı haline getirmiş demektir. “Gündüz rüyası” olarak adlandırılmasına neden olur.

    ;

    v Tedirgin ve huzursuz olma; bedensel ve cinsel gelişimin getirdiği yeni duruma alışma çabaları buna nedenolabileceği gibi, akranları ve yetişkinlerle olan sosyal ilişkilerdeki aksamalar veya bir isteğinin engellenmesi de huzursuzluk doğurur.

    ;

    v Yalnız kalma isteği; ana-babadan zaman zamanda akranlardan uzaklaşıp kendisi ile baş başa kalmak isteyebilir.Adeta vücudunda olan bitenin muhasebesini yapmak, onları gözden geçirmek ve yeni duygulara alışmak istemektedirler.

    ;

    v Çalışmaya karşı isteksizlik;hızlı büyümenin olduğu bu dönemde ergenin bir miktar durgun ve atıl olduğu,adeta hareket etmeye üşendiği zamanlar vardır. Çalışırken, oyun oynarken yorulur, çalışmaya daha az isteklidir. Vücut enerjisi adeta büyümeye harcanıyor gibidir.

    ;

    v Çabuk heyecanlanma; heyecan dengesi tam oluşmadığı için duygularının kontrolü zordur. Yeni bir durumla karşılaştığında heyecanlanıp korkabilir. Kolay kızabilir ve durum istemediği bir durumdur.

    ;

    Ergenlerde Bilişsel Gelişme

    ;

    Somut işlemler döneminden formel işlemler dönemine geçiş gösterir.

    ;

    Ergenlik döneminde genç bir taraftan daha basit, daha temel içgüdüler tarafından bir yöne çekilirken diğer taraftan ise hayatında ilk kez toplumun diğer önemli kurumlarının farkına varmaktadır.

    ;

    Genç sanattan, bilime, siyaset ve dine kadar pek çok değeri anlayabilir, değerlendirebilir, mantık yürütebilir.Kültürünün bir parçası haline gelerek kendi konumunu algılamaya başlayabilir.

    ;

    Ergenlerde Cinsel Gelişme

    ;

    v Kız ve erkeklerde ergenliğe girecekleri dönemden yaklaşık 1,5 yıl önce cinsel içerikli değişiklikler gözlenmeye başlar.

    ;

    v Kızlarda 10 yaşlarında,erkeklerde 11-12 yaşlarında başlar. Karşı cinsle, cinsel sembollerle ilgilenme,daha erkeksi ya da kadınsı tavırlar geliştirme gibi davranışlar gözlenebilir.

    ;

    v Üreme organlarında, seste,ciltte, sakal, bıyık, vücutta kıllanma, ter bezlerinde artış, gırtlakta kıkırdaklaşma, göğüslerde büyüme, cinsel rüyaların artması cinsel değişiklikler olarak incelenir.

    ;

    v Kızlarda asıl cinsel gelişme ilk adettir.

    ;

    v Erkeklerde üreme hücresi sperm üretmeye başlar.

    ;

    Cinsiyet Rolü

    ;

    Kadının ve erkeğin nasıl düşüneceğini, hissedeceğini ve davranacağını belirleyen, çevre tarafından verilen roldür. Çoğu kültürde erkeklerin ve kadınların neyi yapıp yapmayacağı bellidir. Renkler, ses biçimi, kıyafet, oyuncaklar, oynanan oyun gibi farlılıklar bütün süreç boyunca pekiştirilir. Ana-baba davranışlarının yanı sıra akran, basın yayın yoluyla da mesajlar verilir.

    ;

    Gence Yaklaşım

    ;

    v Kendisine güven verecek, bu duygusal durumların yaşa ve çağa bağlı olduğunu ve geçici olduğunu anlatacak anne babaya ihtiyacı vardır.

    ;

    v Anlaşılmamak bu dönemin en belirgin sorunlarındandır. Anne babanın gencin söylediklerini onu eleştirmeden,küçümsemeden ve yargılamadan dinlemesi ve kendisini anlatmasına fırsat vermesi genci rahatlatır.

    ;

    v Karşı cinse hissettiklerini anlatacak birine ihtiyaç duymaktadır.

    ;

    v Ergen anne babasından daha fazla izin ister. Engellenirse gerginlikler ve çatışmalar çıkar.

    ;

    v Anne babanın genci kendi istediğinden farklı alanlara yöneltmesi, ondan yapabileceğinin üstünde görevler beklemesi, aşağılaması, kıyaslaması, akranlarının yanında kaba davranması, sıksık eleştirmesi ve birbirleriyle kavga etmesi genci kaygılandıran tipik anne baba davranışlarıdır.

    ;

  • BAYRAMLAR SOSYALLEŞME FIRSATI

    BAYRAMLAR SOSYALLEŞME FIRSATI

    Bayramlar, tüm toplumlarda milli olsun dini olsun, fertlerin sosyal destek ihtiyacının en yoğun karşılandığı zamanlardır. Kişiler birbirleri ile yakınlaşır, aralarındaki ilişkiler kuvvetlenir, birlik ve beraberlik pekişir, uzun zamandır türlü sebeplerden görüşemedikleri ile sohbet ve paylaşım imkânı doğar. Bununla birlikte geçmiş anılır, geleceğe yatırım yapılır.

    • Peki ya bulunduğumuz zamanda bayramlar nasıl yaşanıyor ve bunun üzerine biz neler yapabiliriz?

    Tarih ve nesiller boyunca halk, ihtiyacı olan sosyal desteği, tekke ve dergâhlardan, derneklerden, kıraathanelerden (okuma evi), kapı önü sohbetlerinden, akraba ziyaretlerinden ve insanın sözel ve fiziksel olarak orada ve o anda olduğu birçok mekândan beslemiştir. Zamanla yok olan bu alanlar ve kavramlar sonucunda halk olarak bizler alternatiflerini bulmaya çalışmış; yer yer yapabilmiş yer yer eksikliğini hissetmişizdir. Şehirleşme, sekülerizm, modernleşme, kültürel ve sosyo-ekonomik ilişkilerdeki değişimlerin, internetin, bizlere hem yararı hem de yabancılaşma ve yalnızlaşma kavramları altında zararları olmuştur.

    İşte bu noktada bayramlar imdadımıza yetişmektedir. Bir insanın ben iyi ve sağlıklıyım diyebilmesi için tıpkı Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün dediği gibi fiziki, ruhi ve sosyal açıdan da iyi olması gerekir.

    Bayramlar sosyalleşmemizi ve aldığımız sosyal desteği pekiştirdiği için,

    • Bir gruba ait olma,
    • Kendimizi ifade edebilme,
    • Benlik saygısı,
    • Sevgi,
    • Şefkat,
    • Zorluklarla,
    • Stresle ya da belki de hastalıklarla başa çıkabilme

    gibi gereksinimlerimizi karşılar; bol tebessüm ve paylaşımla birlikte yalnızlık hissinin depresif kokusundan uzaklaştırırlar.

    Karşılık beklemeye alışmış bencil tarafımızı eğitir; sevgiyi, ilgiyi vermede ilk adımı atan taraf olmayı öğretirler. Hali hazırdaki değerli olma durumumuzu, sadece sosyal ağlar üzerinden reyting almaktan ibaret olmayacağını hatırlatırlar.

    Kısacası, son zamanlarda şehrin karmaşasından kaçmak için tatil fırsatı olarak algılanan bayramların duygusal, maddi, manevi, koruyucu, rahatlatıcı, anlamlandırıcı birçok yararı vardır.

    Gülümsemesi, neşesi, paylaşımı, keyfi ve tabi ki şekeri (dişçiler duymasın) bol bir bayram dilerim.

  • ÇOCUKLARDA SOSYAL ANKSİYETE

    ÇOCUKLARDA SOSYAL ANKSİYETE

    Sosyal anksiyete ; sosyal ortamlarda, özellikle performans gerektiren

    durumlarda kişinin aşağılanıp utandırılacağı korkusunu duyması durumu olarak

    tanımlanmaktadır. Sosyal anksiyete sosyal fobi olarak da bilinir. Sosyal

    anksiyetesi olan çocuklar toplum içerisindeyken yaptıkları her harekette ''

    Acaba insanlar benim için ne düşünüyor?'' düşüncesiyle yaşarlar . Bu sebepten

    dolayı sosyal anksiyetesi olan çocuklar grup aktiviteleri, toplum içinde

    konuşmak, toplum içinde yemek yemek, öğretmenine soru sormak,

    arkadaşlarıyla oyun oynamak gibi durumlardan kaçınırlar.

    Sosyal anksiyetesi olan çocuk bu davranışları sergilerken ebeveynler bu

    durumlardan rahatsızlık duymayabilir aksine çocuklarının uslu ve sakin birer

    birey olduğunu düşünebilirler. Sosyal anksiyetesi olan çocuklar bu davranışları

    sergilerken ''Ben onlar gibi değilim'', ''Arkadaşlarımın oynadıkları oyunlardan

    keyif almıyorum'' gibi cümleler sarf edebilirler. Bu cümleler onların savunma

    mekanizmalarıdır. Halbuki gerçek sebep çocuğun gülünç duruma düşmekten

    korkmasıdır. Böyle bir durumla karşılaşıldığında dikkatli olunmalı ve sosyal

    ankisyete ihtimali göz önünde bulundurulmalıdır.

    Sosyal anksiyetenin oluşmasının birçok sebebi vardır. Anne veya baba kaçıngan

    çekingen tipte kişiler ise genetik olabilir veya bu durum sonradan öğrenilebilir.

    Anne ve babanın çekingen davranışları sosyal anksiyeteyi destekler. Aşırı kaygılı

    ebeveyn olma durumu da çocukta sosyal anksiyeteyi oluşturur, aile sosyal

    kaygıya izin verirse çocuk bu fobiyi daha fazla büyütebilir.

    Sosyal anksiyeteye müdahale edilmediği taktirde ilerde kişinin yaşamında

    birçok olumsuz duruma yol açabilir. Bunlar;

    -okulda başarısızlık

    -arkadaşlık kuramama

    -iş hayatında kısıtlılık

    -karşı cinsten biriyle birlikte olamama

    -depresyon

    – madde kullanımı

    gibi durumlardır.

    Çocuklarda sosyal anksiyete tedavisinde ilk adım ebeveynleri bilgilendirmektir.

    Ebeveynler böyle bir durumda çocuklarını eleştirmek yerine destek veren

    davranışlarda bulunmalı, çocukta kaygı yaratan durumlar üzerine sohbet

    etmelidirler.Çocuklarının sosyalleşmeleri adına çocuğun zevk aldığını

    düşündüğü grup halinde yapılan sporlara yönlendirebilirler. Böyle bir durumla

    karşı karşıya kaldığını düşünen aileler mutlaka bir uzmandan yardım

    almalıdırlar.

  • Otizm!

    Otizm!

    Otizm bir hastalık değil gelişimsel bir bozukluktur. Hayatın ilk 3 yılı içinde ortaya çıkar.Bireyin dış dünyadaki uyaranları algılamasını, aldığı bilgileri düzenleyip kullanmasını etkiler Otizmin 3 ana belirleyici karakteri vardır:

    -Göz iletişiminde sınırlılık, anormal yüz ifadeleri , sosyal ve emosyonel karşıtlılığın olmaması gibi anormal davranışları içeren, sosyal iletişimde bozukluk

    -Dili konuşmakta veya konuşmayı başlatıp sürdürmede yeteneksizliği içeren iletişimde bozukluk

    -Eşyaların bir bölümü ile meşguliyet , dar ilgi alanı, el çırpma gibi tekrarlayıcı el hareketlerini kapsayan, kısıtlı stereotipik hareketler

    Ortak özelliklerin yanısıra her vakanın kendine ait özellikler vardır. Gündelik yaşam alışkanlıklarındaki değişimlere direnç gösterme, eşyaların veya nesnelerin sadece belli bölümü ile ilgilenme, cansız nesnelerle daha fazla ilgilenme, bir hareketi sürekli tekrar etme , müziğe aşırı ilgi hatta bu konuda şaşırtıcı yetenek, TV’ de reklam ve kliplere aşırı ilgi, öfke nöbetleri, istediklerini ifade etmeye çalışırken annenin elini kullanması, elle işaret etmeme, duymuyor gibi ve görmüyor gibi özellikler gösterebilirler.

    Bozukluğun derecesi son derece değişkendir. Hafif uçta Asperger sendromlu kişiler bulunmaktadır. Burada bozuk sosyal ilişkiler, tek bir konu ya da objeye duyulan obsesif ilgi karakteristiktir.Bu spektrumun en ciddi ucunda ise son derce sınırlı sosyal iletişimi olan sözlü iletişimi olmayan ve kognitif testlerde mental retardasyon sınırlarında zeka düzeyi olan otistik bozukluğu olan kişiler bulunmaktadır.

    Otizmin prevalansı farklı ülke ve toplumlarda hızla artmaktadır ki bu durumdan çevresel tetikleyici faktörlerin etyolojiden sorumlu olabildiği düşünülmektedir.

    Otizmin nedeni psikolojik değildir.Otistik bozukluklar genetik bir nedenle ilişkili olabilir ve multipl genlerin birarada etkileşimi sonucunda oluşmaktadır.Genetik olarak otizme yatkın bireyler doğumla birlikte mevcut olumsuz çevresel koşullarla karşılaşmaya başlayınca bozukluğun tetiklendiği iddia edilmektedir. Çevresel olumsuz faktörler içinde özellikle civa, kurşun, aluminyum, gibi ağır metaller suçlanmaktadır. Amalgam tipi diş dolgularından aşı koruyucusu olarak bazı aşılarda bulunan Timerosal’e, soya, kazein ve gluten gibi bazı besin maddelerine aşırı duyarlılıktan, bazı deniz ürünlerinin tüketimi ile ağır metal alımına ve kozmetik amaçlı kullanılan bazıı maddelere kadar uzayan değişik nedenler iddia edilmektedir. Ancak bu konulardaki haklı görünen anlatımlara rağmen bilimsel kanıtlar henüz yeterli değildir.

    Otistik spektrum bozuklukları 2 şekilde ortaya çıkmaktadır.Bazı çocuklar erken süt çocukluğu döneminden itibaren anormal sosyal ve iletişsel davranışlar göstermektedir. Anne babalar bu çocukların kucağa alındığında gevşek olduklarını (düşük tonus), insanların yüzüne bakmadıklarını ve asla insan sesine dönmediklerini söylerler.Bazı bebeklerin çok sakin, bazılarının çok huzursuz olduğu ifade edilir.

    Bazı çocuklar ise süt çocukluğu döneminde normalken sıklıkla hayatın 2. yılında erken kelime dağarcığında kayıp ve sosyal iletişimde artan derecede ilgisizlik gibi sosyal ve iletişim yeteneklerinde gerileme göstermektedir. Bozukluğun ortaya çıkış tipinin , hastalığın uzun vadedeki prognozu ve semptomların ciddiyeti ile ilişkisi yoktur.

    Bu çocukların taranmasında anne baba anketleri geliştirilmiştir. Otizme spesifik diyaloglar ve gözlem protokolleri tanıyı koymada kullanılmaktadır.

    Otistik çocukların fizik ve nörolojik muayeneleri genellikle normaldir. Okul öncesi dönemde saptanan mental retardasyonun eşlik ettiği ya da , etmediği baş çevresi büyüklüğü otizmin nörobiyolojik zeminine işaret eder. Bu durumda nöronların ve sinapsların aşırı artışı söz konusudur.

    Otistik bozukluğu olanlarda genetik testler de yapılmalıdır. Spesifik genetik nedenin belirlenmesi yoluyla ailede hastalığın tekrarlama riski ve çocuğun prognozu hakkında bilgi edinilir. Otistik bozukluğu olan çocuklarda epileptik nöbet geçirme birlikteliği söz konusu olabilir. Anormal hareket ve bilinç değişiklikleri EEG ile incelemeyi gerektirir.

    Otistik bozukluğu olan çocuklar sosyal iletişimi geliştiren yoğun erken müdahele hizmetlerinden belirgin fayda sağlarlar. Bu tip müdaheleler ile bazı çocuklar okul çağına kadar özel eğitim almaksızın düzenli eğitim programlarına devam edebilirler. Bu nedenle otistik bozukluğu olan okul öncesi çocuklarda erken müdahele ve yoğun eğitim programı uygundur. Otistik spektrum bozukluklarının şu anda belirgin bir tedavi yöntemi yoktur. Eğitim ve davranış terapileri ana karakterleri oluşturur. Dikkatsizlik, hiperaktivite, ruhsal düzensizlikler ve beklenmeyen çıkışlarda ilaç tedavisi sıklıkla kullanılmaktadır. Ailelerin çocuğunu büyütürken bu konuda eğitim almaları, aile destek gruplarına katılımları, eğitim materyalleri ve davranış yönetimi tedavide önemlidir.

    Ancak bazı vakalarda epilepsi görülme sıklığı açısından hastalar izlenmeli gerekirse EEG çekilmelidir.Gerekirse ilaç tedavisi planlanır.

    Ayrıca otistik bulgusu olan çocuklarda ağır metallerin saptanması tedavi için anlamlı olabilir. Bazı otoriteler tarafından diyet tedavileri de önerilmektedir.

  • ÇOCUKLARDA PROBLEM ÇÖZME BECERİSİ

    ÇOCUKLARDA PROBLEM ÇÖZME BECERİSİ

    Sosyal gelişim süreçleri, psiko-sosyal gelişim, sosyal beceriler ve sosyal problem çözme becerilerinden oluşur. Bireyin sosyal gelişim süreçlerini kazanması sosyal gelişimini olumlu yönde etkiler. Sosyal beceri, kişinin başkaları ile iletişimi başlatmaları ve sürdürmeleri için öğrenilmiş davranışlardır. Sosyal beceriler çocuğun çevresindeki beklentileri başarı ile karşılayabileceği, diğer bireylerle pozitif etkileşim, iletişim, dinleme, dikkati sürdürme, talimatları takip etme gibi becerileri kazanmayı gerektirir. Psiko-sosyal gelişim bireyin içinde bulunduğu toplumsal uyaranlara, grup yaşamının kural ve zorunluluklarına karşı duyarlılık geliştirmesi bunun sonucunda yaşadığı ortamdaki kişilerle uyumlu olma sürecidir. Sosyal problem çözmede ise “ bir kişinin günlük yaşamda karşılaşılan problemleri tanımlaması ya da etkili çözüm yollarını bulması veya uyum sağlamasında kendi kendini yöneten bilişsel ve davranışsal süreçlerdir. Çocuk sosyal yaşama başladığı andan itibaren sorunlar başlayacaktır. Bu nedenle çocuklarımızın karşılaştıkları sorunlarla ilgili olarak sabırlı olmamız gerekmektedir. Çocuklarımızı cesaretlendirip sorunlarını kendilerinin çözmelerine fırsat vermeliyiz. Yaşadığı sosyal problemlere çözümler bulması konusunda ebeveynleri tarafından cesaretlendirilen çocuklar çözüm bulmaya daha istekli olur. Bilgisini, becerisini kullanacak fırsat bulmuş olur. Bu konuda onlara yapabileceğimiz en büyük yardım sorunlarını çözme yönünde bakış açılarını geliştirmelerini desteklemektir.

    Böylece problem çözme çocuğun yeteneklerinin, kendine saygı ve güven duygularının gelişmesini hızlandırmasının yanında bir birey olarak gelişmesini çabuklaştırmaktadır.

    Bir sorunla karşılaştığımızda kimimiz bu sorunu oldukça soğukkanlılıkla ele alıp çözmeye çalışır kimimiz ise sorunun omuzlarımıza bir yük gibi bindiğini düşünür ve sorunu çözmek yerine pes eder. Bu duruma yaklaşımlarımız sahip olduğumuz mizaçtan etkilendiği kadar ailemizin bizlere verdiği eğitimlerden de etkileniyor. Küçük yaşlarda edinilen sorun çözme becerileri çocukların ileri yaşlarında da kendi kararlarını şekillendirmelerinde büyük rol oynuyor.

    Anne ve babalar çocuklarının küçük yaşlarda sorunlarla karşılaşmalarını ya da bunlarla baş etmek zorunda kalmamalarını engellemek için genelde kendileri sorunlara müdahale etmeye ve çözmeye çalışıyorlar. Ancak bu durum görünürde çocuğu sorundan uzaklaştırsa da çocuğun ilerideki yaşamında başka sorunlarla karşılaşmasına neden oluyor. Çocuk kendi kontrolü ile sorun çözmeyi, karar vermeyi öğrenemeden ve sürekli birilerinin kararlarına bağımlı olarak büyür, ancak bir gün kendi kararlarını vermek zorunda kalınca ne yapacağını bilemez ve çıkmaza girer.
    Sosyal problemlerin çözümü, çok defa başkalarına karşı sorumlu olmayı kabul etmeye ve anlamaya bağlıdır. Karşılaştıkları güçlükler üzerinde başkalarının hüküm vermesini bekleyeceği yerde bu güçlüklere çözüm yolları bulmak için ebeveynleri tarafından cesaretlendirilen çocuk, mevcut problemin gerektirdiği işi yapmaya çalışırken bilgisini, anlayışını, becerisini de kullanacak bir fırsat bulmuş olur.

    PROBLEM ÇÖZMEDE ANNE-BABANIN ETKİSİ

    Çocuğun tüm gelişim alanlarında olduğu gibi problem çözme becerisinin gelişiminde de ana baba tutumları etkili olmaktadır. Çocuğun ileriki yaşamında gerek aile içindeki bireylerle gerek yaşıtları ve diğer insanlarla sağlıklı, doğru ilişkiler kurabilmesi için fırsatların sağlanması ve bunların geliştirilmesi ana babaların tutum ve davranışları ile şekillenir. Çocuk başkalarına karşı nasıl davranacağını, toplumda karşılaştığı zorluklarla başa çıkabilmeyi öğrenmek zorundadır. Bu alanda uygun bir örnek oluşturmanın ve çocuğun toplumsal davranışına şekil vermenin sorumluluğu da aileye düşmektedir.

    • Çocuğunuzu bir sorun anında mutlaka dinleyin ve onun ihtiyaçlarını, isteklerini anlamaya çalışın.
    • Çocuğunuzun düşüncelerini özetleyerek doğru anlayıp anlamadığınızı ona gösterin.
    • Çocuklarınız bir sorunla karşılaşınca ya çözüm girişiminde bulunur ya şikâyette bulunur ya da problemi yok sayar, üstünde durmaktan kaçınırlar. Çocuklarınızı cesaretlendirerek onların sorunlarını kendilerinin çözmelerine fırsat verebilmelisiniz.
    Sorunlarını çözme yönünde bakış açılarını geliştirmelerini desteklemeniz gerekmektedir. Ona doğrudan çözümü söylemek yerine, onlara açık uçlu sorular sorarak çocuğun düşünmesini sağlamalısınız. ‘
    ’Ne oldu?” , “Sorun nedir?”, “…………. olmadan (örneğin o sana bağırmadan) önce ne olmuştu?”,
    “………….. olunca (örneğin, o sana bağırınca) ne hissettin?”,
    “Sen …….. yapınca (örneğin onu annesine şikayet edince) Ne oldu?”,
    “Sen …….. yapınca (şikayet edince) o ne hissetmiş olabilir?”,
    “Sen …….. yaptıktan sonra (şikayet ettikten sonra) sonuç ne oldu?”,
    “…………..yapmaktan (şikayet etmekten) daha başka ne yapabilirdin?”,

    “ ……….yapmak (onu başkasına şikâyet etmek) sence iyi bir fikir mi?” (Uygun bir fikir olduğunu düşünüyorsanız, “Öyleyse bunu deneyebilirsin.” diyebilirsiniz),
    “Burası …………. yapmak için (onu şikâyet etmek için) sence uygun bir yer mi / uygun bir zaman
    mı ?”, “Bunun için daha uygun bir zaman düşünür müsün?” vb. sorularla çözüm yolu bulabilmesi için cesaretlendirebilir ve konu hakkında düşünmesi için teşvik edebilirsiniz. Bu tür konuşmalarla çocuk kendi davranışının nedenleri, davranışlarının başkaları üzerindeki etkileri, davranışlarının olası sonuçları üzerinde düşünmeye yönlendirilmiş olur.

    ASLA AMA ASLA ÇOCUK ADINA
    SORUNU SİZ ÇÖZMEYİN.

    Böylece çocuk, aldığı kararların sonuçlarını yaşayıp bir sonraki için farklı çözümler bulacaktır.
    Böyle durumlarda sonuçlar üzerinde konuşup
    “Daha iyi sonuç almak için neler yapabilir?” ya da “Bir sonraki sefere nasıl farklı davranabilirsin?” gibi sorular sorulabilir. Farklı alternatifler veya farklı bakış açıları geliştirmeleri için düşünmeleri sağlanabilir.

    • Çocuğunuzun duygu ve ihtiyaçları hakkında karşılıklı konuşun. Çocuğunuzla beraber beyin fırtınası yaparak çözümler bulmaya çalışın ve aklınıza gelen tüm fikirleri çocuğunuzla birlikte bir kâğıda yazın, birlikte listenizi gözden geçirin ve en uygun çözümü bulun.
    • Çocuğunuza küçük sorumluluklar verin, böylece onun kendine olan güvenini arttırmış olursunuz. Kendine güveni olan bir çocuk sorunlarla baş ederken daha rahat olacaktır.
    • Çocuğunuza kendi fikirlerini sorun, fikirlerini öğrendikten sonra neden böyle düşündüğünü anlamaya çalışın. Fikirlerini özgürce belirtebilen bir çocuk, sorun çözerken kendi kararlarının önemini anlayabilecek ve kendi kararları ile sorunu çözmeye çalışacaktır.

    ONLARA BALIK VERMEK YERİNE,
    BALIK TUTMAYI ÖĞRETMEK

    • Aile toplantıları yoluyla ve kendi hayatınızda gerçek sorunları nasıl çözdüğünüzü çocuklarınıza göstererek evinizde bir sorun çözme ortamı yaratın. Bu süreçte, çocuklarınız isterlerse bir sorunu tartışma fırsatına sahip olabilirler.
    • Çocuğunuza çeşitli kitaplar okuyun ve kitapta olan karakterlerle ilgili sorular sorun. Örneğin kitaptaki karakter bir sorunla karşılaşmıştır, siz de çocuğunuza “Eğer, sen onun yerinde olsaydın ne yapardın?” diye sorabilirsiniz. Böylece çocuğunuza farklı sorunlar hakkında düşünme fırsatı vermiş olursunuz.

    Çocuğunuzun sorunlarını üstlenmek, onu sorun çıkabilecek ortamlardan korumak veya uzaklaştırmak, ortamı önceden sorunsuz hâle getirmeye çalışmak, sorunu onlar adına çözmektir. Ancak bu durum görünürde çocuğu sorundan uzaklaştırsa da onun farklı sorunlar yaşamasını engellemez ve ileride yaşamında çözemediği birçok sorunla karşılaşmasına neden olur. Bu da çocukların anne babalarına bağımlı olup problem çözme becerilerinin gelişmesinde olumsuz yönde etkilemektedir. Çocuğunuza inanın ve güvenin. Onu, başarılı olması, becerilerinin ötesine geçebilmesi için sevgi ve güvenle destekleyin. Her konuda olduğu gibi sorun çözme konusunda da siz çocuklarınıza bir modelsiniz. Çocuklar başkalarının sorun çözmeyi deneyim yoluyla öğrenirler ve sorunlarını çözerek öz güvenlerini artırıp düşüncelerini açıklama ve kendini savunma yönlerini geliştirebilirler. Eğer çocuklar çözümü kendileri bulurlarsa, bunu uygulamaya koyma olasılıkları da daha fazladır. Onlar, çözüm önerilerini benimsemeye pek istekli değildir. 

    UNUTMAYIN, SORUN ÇÖZEBİLEN ÇOCUK MUTLU ÇOCUKTUR.
     

  • Çocuğum üstün yetenekli mi ?

    ÇOCUĞUM ÜSTÜN YETENEKLİ Mİ

    Üstün yetenek doğuştan getirilen bir özelliktir ve bu yeteneğe sahip olan çocuklar yaşamlarının erken dönemlerinden itibaren bazı ayırt edici özelliklere sahiptirler.

    Bir çocuğun üstün yetenekli olup olmadığının belirlenmesi, ona sunulacak çevresel faktörlerin ve eğitim olanaklarının belirlenmesi ve düzenlenmesi için önem taşımaktadır. Çünkü var olan üstün yetenekler işlenmediği ve geliştirilmediği taktirde sıradanlaşır, özelliğini kaybedebilir.

    Okul öncesi dönem özelliklerini ele aldığımızda, çocukların bazı davranışlarından, ilgi ve eğilimlerinden yola çıkarak üstün yetenekli olup olmadıkları ile ilgili bir fikre sahip olmak mümkün olabilmektedir.

    Okul öncesi dönemde çocuklarda görülebilen ve üstün yeteneğin habercisi olabilecek özellikler şunlardır:

    Erken çocukluk döneminde dil gelişiminin hızlı bir gelişim gösterir. Pek çok üstün yetenekli çocuk ilk doğum gününde cümle kurarak konuşabilir

    Üstün yetenekli çocuklar diğer çocukların ilgi duymadığı konulara, oyuncaklara ilgi duyarlar

    Çok fazla soru sorarlar ve sorularının geçiştirilmesinden hoşlanmaz, tatmin edici cevaplar beklerler

    Günlük yaşam içinde yaşıtlarının fark edemediği ayrıntıları yakalarlar

    Uzak ya da yakın geçmişle ilgili yetişkinlerin bile hatırlamakta zorluk yaşayabileceği detayları ve olayları hatırlarlar

    Dikkat süreleri uzundur. Özellikle yapmaktan keyif aldıkları ve başarı ile yapabildikleri konularda çalışmaktan çok hoşlanırlar

    Nesne, olay ve durumlar arasındaki ilişkileri fark etme ve anlama becerileri gelişmiştir

    Muhakeme yetenekleri iyi düzeydedir, sebep sonuç ilişkilerinin kurabilirler

    Soyut düşünmeyi gerektiren kavramları yaşıtlarına oranla daha iyi anlamlandırırlar

    Resim, müzik, dans gibi güzel sanatların her hangi bir dalında yetenekleri vardır.

    İlgi duydukları ve yoğunlaştıkları konular sık sık değişebilir. Bir süre dinazorlar ile ilgilenirken bir süre sonra arabalar ile ilgilenmeye başlayabilirler

    Kolay öğrenirler, çabuk kavrarlar

    Meraklıdırlar, sürekli araştırmak ve öğrenmek isterler

    Yaşıtlarına göre kelime hazineleri, kullandıkları kelimelerin özellikleri ve çeşitliliği fazladır.

    Hafızaları kuvvetlidir, ezber yetenekleri iyidir.

    Matematiksel işlemleri zihinden yapabilirler

    Genelleme yetenekleri iyidir. Bir konu ile ilgili bilgilerini yeri gelince başka bir konu için kullanabilirler

    Genellikle okul öncesi dönemde kendi kendilerine okuma yazmayı öğrenirler

    Yaşıtlarının pek ilgilenmediği siyaset, bilim vb konulara ilgi duyarlar

    Kendileri için yüksek hedefler belirlerler ve bu hedeflere ulaşmak için çaba gösterirler

    Bir çocuğun üstün yetenekli olarak ifade edilebilmesi için bu özelliklerden bir çoğunu taşıyor olması gerekir; ancak tüm bu özellikleri sergilemesi beklenmez. Çünkü çocuklarla ilgili her konuda olduğu gibi bu konuda da bireysel farklılıklar önemlidir. Her üstün yetenekli çocuk aynı alanlara ilgi duyma ya da aynı alanda üstün özellikler sergilemez.

    ÜSTÜN YETENEKLİ ÇOCUKLARIN SOSYAL DUYGUSAL ÖZELLİKLERİ

    Üstün yetenekli çocukların kendi dünyalarında yaşadıkları en zor durumlardan biri farklı olmak ya da başkaları tarafından farklı olarak algılanmaktır. Çünkü üstün yetenekli çocuklar sahip oldukları özelliklerin çok az insanda var olduğunu düşündükleri için, kendilerini normalleştiremez, normal gibi göremezler. Bu nedenle kendilerini yalnız hissederler.

    Üstün yetenekli çocukların sosyal duygusal gelişimlerine göz attığımızda şu özellikleri görebiliriz.

    Bağımsız olmayı tercih ederler

    Sosyal ortamlarda insiyatif sahibi olduklarını düşünürler

    Arkadaşları arasında popülerdirler

    Sosyal ortamlarda doğal süreç içerisinde kendiliklerinden liderlik üstlenirler

    İkna kabiliyetleri oldukça iyidir

    Otoriteden hoşlanmazlar, keyfi alınmış kararları kabul etmekte zorluk yaşarlar

    Yetişkinler ya da öğretmenleri onları her şeyi en ince ayrıntısına kadar açıklamak durumunda kalır, bunu talep ederler

    Espriden hoşlanırlar, mizah duyguları gelişmiştir

    Arkadaşları tarafından sosyal olarak kabul görmediklerini düşünürler

    Hayal dünyaları ve betimleme yetenekleri gelişmiştir

    Yaşıtları ile değil de kendilerinden büyükler ile bir arada olmaktan hoşlanırlar

    Düşüncelerini kabul ettirmek için inatçı ve ısrarcı davranırlar

    Haksızlığa tahammülleri yoktur. Başkalarının da kendilerinin de haklarını savunurlar

    Empati kurma becerileri akranlarına kıyasla daha gelişmiştir.

    Genelde sabırsız ve kaygılıdırlar

    Hayal kırıklığı yaşadıklarında bunu en üst düzeyde yaşarlar, etkilenme şekilleri ve süreleri fazladır

    Kendileri için sosyal anlamda rol model bulmakta zorlanırlar

    Resim çizme yetenekleri genelde iyidir

    Yaptıkları her işi en iyi şekilde yapmaya çalışırlar

    Duygu durumları inişli çıkışlı olabilir. Kısa bir zaman aralığı içinde ağlayıp, bir süre sonra hiçbirşey olmamış gibi mutlu olabilirler

  • Bakıcı mı yuva mı ?

    Birçok ebeveynin ortak sorusu; çocuğum için acaba bakıcı mı, yoksa kreş mi daha iyi?

    Büyük heyecanla beklenen, en kıymetli varlık olan bebekleri dünyaya geldiğinde, birçok ebeveynin ilk ayları, bebeğin varlığına alışmakla geçer. Birkaç ay sonra artık bebek ebeveynlerine, ebeveynler ise bebeğine alışmıştır.

    Ve artık annenin işe başlama vakti geldi ise; eğer güvenip emanet edebilecekleri biri ya da bir akraba yok ise bu soru bir çok ebeveynin kafasını kurcalamaya başlamıştır.

    Ana ilkemiz durum her ne olursa olsun bebeğin güvenilir bir ortamda büyümesidir. Bu ister bakıcı olsun, ister bir akraba ya da kreş olsun kesinlikle güvenilir ve bebek dilinden, bakımından anlayan biri olmalı.

    Örneğin babaanne ya da anneanne bakıyor ise ki birçok bebek için çoğu zaman şansdır. Ama böyle bir imkan yoksa eve bakıcı alınması yada bir bakımevi düşünülebilir. Ancak bebeğe ilk yıllarda evde güvendiği kişilerce bakılıp, büyütülmesi bebeğin sağlıklı gelişimi açıcından önerilen bir durumdur.

    Tüm gelişimciler ve eğitimcilerin ortak düşüncesi, bebeğin ilk iki yılının evde ve güvenilir kişilerle geçirmesinin doğru olduğudur.

    Yine ortak uzman görüşleri; ilk yıllarını evde geçirmiş çocukların, iki buçuk yaşından sonra bir kreş, oyun grubu vb. sosyal ortamlara girmesi gerektiğini savunmaktadır. Çünkü ilk yıllarda dünyaya, ailesine ve kendine adapte olmakla zaman harcayan çocuğun, 2 yıldan sonra artık sosyalleşmeye, özellikle yaşıtlarıyla iletişime geçmesi gerekmektedir. Kreş vb. sosyal ortamlar çocuğun ileride aktif, sosyal, başarılı, kendine güvenen birey olması için temellerin atıldığı ortamlardır.

    Burada aileler, genellikle çocuklarının daha konuşamadığından, daha tuvaletini söyleyemediğinden kaygılanırlar ve kreşte zorlanıp etkileneceğini düşünürler. Aksine çocuk bazı gelişimlerini sosyal ortamda daha hızlı ve sağlıklı tamamlarlar. Örneğin çocuğun konuşması için (fizyolojik, zihinsel ya da işitsel bir sorun yoksa) yaşıtlarının olduğu sosyal ortamdan daha iyi bir ortam olamaz.

  • Çocuklarda Özgüven

    Çocuklarda Özgüven

    Çocuklarda Özgüven Gelişimini Desteklemek

    Özgüven, bir kişinin kendisi hakkında olumlu düşüncelere sahip olması, kendisini yeterli algılaması, yeteneklerinin, kişisel özelliklerinin ve sınırlarının farkında olması ve bunları kabul etmesi anlamına gelmektedir. Dünyaya geldiğimiz andan itibaren yaşadığımız tüm deneyimler, ailemizden aldığımız tepkiler, anne- babalarımızın, öğretmen ve arkadaşlarımızın bizimle ilgili yorumları özgüven gelişimi üzerinde etkili olmaktadır.
    Tüm anne babalar çocuklarının özgüvenli bireyler olmalarını isterler. Çünkü özgüven, çocukların sorunlarla baş etme becerilerini, okul başarılarını ve sosyal ilişkilerini olumlu etkilemektedir.  

    Çocukların daha özgüvenli olmalarına yardımcı olmak için:

    -Öncelikle anne babalar çocukla ilgili net ve tutarlı sınırlar oluşturmalıdır. Tutarsız ve belirsiz sınırlar içinde büyüyen çocuklar, başka sosyal ortamlarda zorlanabilirler ve net sınırlarla karşılaştıklarında bunu sevilmemek olarak yorumlayabilirler. Bu da özgüvenlerini olumsuz etkilemektedir. Konulan kuralların sebebinin çocuğa açıklanması çocuğun kendisini değerli hissetmesine katkı sağlayacaktır. Ayrıca çocuğa sunulan seçenekler aracılığıyla, karar vermesi ve sınırlarla ilgili söz sahibi olması sağlanmalıdır.
    -Anne babalar çocuklarını olumlu ve olumsuz tüm özellikleri ile olduğu gibi kabul etmelidir. Çocuğu kabul etmek için ona şartlar koymamalıdır (Başarılı olmak vb.). 
    -Çocuğun fikirlerini içinden geldiği gibi anlatmasına izin verilmeli, anlattıkları eleştirmeden sonuna kadar dinlenilmelidir.  
    -Çocuğun tek başına yapabildiği davranışların sayısını arttırılmalı (uyku, yemek yeme, tuvalet temizliği, giyinme vb.), bu davranışlar teşvik edilmelidir. Çocuğun kendi başına yapabileceği şeyler anne babası tarafından yapılmamalıdır.
    -Ebeveynler çocukları ile ilgili çok yüksek beklentiler içerisinde olmamalıdır. Çünkü çocuğun becerilerini aşan yüksek beklentiler çocukta yetersizlik duyguları oluşmasına ve çocuğun başaramayacağını düşünüp denemekten vazgeçmesine sebep olmaktadır.
    -Çocukla birebir vakit geçirmek de özgüven gelişimi için oldukça önemlidir. Anne babalar, kısa süre de olsa çocukla her gün oyun oynamaya çalışmalıdır.
    -Anne babalar çocuklarına olan sevgilerini açıkça göstermekten çekinmemelidir. 
    -Çocuğun başarılarına değil, çabasına ve çocuktaki gelişmeye odaklanmak da özgüven gelişimi için önemlidir. Ebeveynler başarısız olsa bile çocuğun çabasını görmeli ve tebrik etmelidir. Bu onun bir sonraki denemede daha fazla çaba sarf etmesine yardımcı olacaktır.
    -Çocuğa kendi problemlerini kendisi çözmesi için fırsat tanınmalıdır. Yaşadığı sorunla ilgili ne yapması gerektiğini söylemeden önce, çocuğun bu konudaki fikri sorulmalı ve problem çözme becerilerini kullanması sağlanmalıdır. 
    -Çocuğa yaşına uygun sorumluluk verilmelidir.
    -Anne babalar çocuklarının çeşitli sosyal ortamlara girmesini ağlamalı, ancak burada nasıl davranması gerektiği ile ilgili yönlendirici olmamalıdır. Farklı sosyal ortamları deneyimlemesi, çocuğun sosyal becerilerinin gelişmesine katkı sağlayacaktır.
    -Çocuğun yeteneğinin olduğu düşünülen ve sevdiği herhangi bir alanda (bir müzik aleti çalmak, herhangi bir sporda kendini geliştirmek vb.) kendini geliştirmesi için desteklenmesi de özgüven gelişimine katkı sağlayacaktır. 
    -Ebeveynler çocuğun hatalarına karşı anlayışlı bir tutumla yaklaşmalı, herkesin hata yapabileceği vurgulayarak çocukla konuşmalıdır.   

  • Okul öncesi eğitimin önemi

    OKUL ÖNCESİ EĞİTİMİN ÖNEMİ
    Okul öncesi eğitim süresince çocuklar ilköğretime hazırlanırken, paylaşmayı, dayanışmayı, sosyalleşmeyi ve birlikte çalışmayı öğrenirler. Okul öncesi eğitimin amacı çocuklarda öğrenmeye ilgi uyandırmak ve çocuğun varolan yeteneklerini görünür kılmaktır.
    Bu dönem, araştırmacılar için çocuğun yüksek öğrenme potansiyeline sahip olduğu bir dönem olarak görülmektedir. Uygun fiziksel ve sosyal çevre koşullarında ve sağlıklı etkileşim ortamında yetişen çocuklar, daha hızlı ve başarılı bir gelişim gösterirler.
    Eğitimin ilk basamağını oluşturan okul öncesi eğitim gömleğin ilk düğmesidir ve bunun doğru iliklenmesi gerekir.
    Çocuğun doğduğu günden temel eğitime başladığı güne kadar geçen yılları kapsayan ve çocukların daha sonraki yaşamlarında önemli rol oynayan; bedensel, psikomotor, sosyal-duygusal, zihin ve dil gelişimlerinin büyük ölçüde tamamlandığı, kişiliğin şekillendiği ve çocuğun devamlı olarak değiştiği bir süreçtir. Bu nedenle, çocuğun küçük yaşlarda sağlıklı bir ortamda gelişimini sürdürmesi önem kazanmaktadır.
    Sağlıklı ve istenilen davranışlara sahip çocuklar yetiştirmek, onların gelişim özelliklerini ve bu özellikler doğrultusunda gereksinimlerinin neler olduğunu bilmeye bağlıdır. Erken çocukluk dönemindeki gelişmelerle, okul öncesi eğitim artık anne babanın yalnız başına başarabileceği bir konu olmaktan çıkmış durumdadır.
    Eğitim, öğrenci-öğretmen-veli üçgeninden oluşan platformdur. Bu birliktelik ne kadar bilinçli ve sağlıklı olursa, çocuklarımızda o oranda sağlam bir kişilik kazanırlar.
    Eğitimin sağlam temeller üzerine kurulmasında ve insanların ileri yaşlardaki başarılarında okul öncesi eğitimin rolü bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Ana kucağındaki yoğun ilgiden sonra, anaokulu ortamı çocuk için dünyaya açılan yepyeni bir penceredir. Olumlu yada olumsuz anlamda verilen her şey, onları yetişkinlik yıllarında da doğrudan etkilemektedir.
    3 yaşına kadar bir çocuğun beyni bir yetişkinden 2,5 kat fazla çalışır… Yapılan tüm uluslararası araştırmalar ve uygulanan testler göstermektedir ki 0-6 yaş grubunda, gelişim düzeyinde okul öncesi eğitimi almış çocukların, akademik programlarda eğitim almış olanlara göre 1. sınıf başarı düzeyleri daha yüksektir ve okuma yazmaya daha hızlı geçmektedirler.12 yaşında IQ değerleri 5 puan daha yüksektir, 15 yaşında yetenek sınavlarında % 90 -100 arası başarı sağlarlar. % 65'i liseyi, % 45'i üniversiteyi sorunsuz kazanır ve bitirir. Yetişkin olduklarında dış dünyayla kolay ve sağlıklı iletişim kuran, sosyal insanlar olurlar.
    Okul öncesi eğitim kurumları; toplumun temel yapısını oluşturan
    * Saygı,sevgi,
    * Paylaşma, iş bölümü,
    * Sorumluluk
    * Sosyal çevre oluşturma açısından çocuğu geleceğe hazırlayan en güvenli ortamdır.
    Bilindiği gibi, 3 ile 6 yaş arası çocukta pek çok gelişimsel değişmenin yaşandığı yıllardır. Normal gelişim gösteren bir çocuk, 6 yaş civarında pek çok motor becerileri kazanmış, çeşitli fiziksel becerilerini kullanmaya başlamıştır.
    Bilişsel gelişim açısından ise, fiziksel ve sosyal çevresi ile ilgili yoğun bir bilgi birikimi oluşturmaya ve çevresinde gelişen olayları anlamaya başlamıştır.
    Buna karşın, okul öncesi yılları çocuğun soyut düşünme yetisinin henüz tam şekillenmediği ve bu nedenle yapılan tüm etkinliklerin somut bir biçimde çocuğun yaparak ve deneyerek öğrenmeyi gerçekleştirdiği yıllardır. düşünüldüğünde, okul öncesi yılları çocuğun arkadaşları ve öğretmeni ile birebir olarak kuracağı iletişime dayalı konuşma ve dinleme becerilerini geliştirici etkinliklerin ağır bastığı yıllar olmalıdır.
    Okul öncesi eğitim neden gereklidir?
    * Çocukta zeka gelişiminin %70 lik kısmı 7 yaşına kadar tamamlanır ve öğrenme becerisi bu yaşta gelişir.
    * Çocuğun grup içine katılması, sağlıklı ilişkiler kurması, kültürel değerlerine sahip çıkması, sosyalleşmesi gibi olgular bu yaşta gelişir.
    * Bu dönemdeki sapma ve olumsuzluklar çocuğun bütün yaşamını olumsuz yönde etkiler.
    * Farklı kültür ortamlarından ve ailelerden gelen çocuklar ortak bir yetişme ortamına okul öncesi eğitim kurumlarında ulaşır. Çocuk kendine güven duygusunu bu kurumlarda kazanmaya başlar.
    * Dilini doğru, yanlışsız ve güzel konuşma özelliğini bu yaşta öğrenir. Toplumu, çevreyi, evreni ve insan davranışlarını tanımaya başlar.
    * Nesneleri, eşya ve varlıkları, temel bir takım becerileri, davranışları, olumlulukları ve olumsuzlukları öğrenmeye başlama yaşı 4-6 yaşları arasındadır.
    * Aile içi desteğin tek başına yetmediği, çocuğun kendi yaşıtlarıyla birlikte olabileceği, bedensel ve zihinsel gelişmelerini sağlıklı biçimde sürdürebilecekleri bir ortam olduğu için okul öncesi eğitim zorunlu ve gereklidir.
    Türkiye genelinde ortalama okul öncesi okullaşma oranı %15 tir. Bu son derece çarpıcı bir orandır. Diğer Ülkelerle karşılaştırıldığı zaman durum daha net olarak anlaşılmaktadır. Avrupadaki bir çok ülkede bu oran %100'dür.
    Okulöncesi eğitiminin desteklenmesi için sonuç olarak şunları söyleyebiliriz: Aile ve eğitimci işbirliği ile gerçekleşen okulöncesi eğitim; çocuğun daha yaratıcı, ileriyi görebilen, yeni ürünler yaratabilen ve çevresini kendi amaçları için yönlendirebilen özerk bir birey olarak yetişmesine katkı sağlayacaktır…