Etiket: Sosyal

  • Çocuk ve ergenlerde sosyal fobi ve çekingenlik

    Çocukluk döneminde birçok korku ve kaygı normal olarak değerlendirilebilir. Okul öncesi dönemde karanlıktan, hırsızda korkmak, sonraki dönemlerde ölüm ve yaralanma korkusunun eklenmesi normal bir süreç olabilir. Ruh sağlığı anlamında fobi ismi verilebilmesi için ise kişinin fobi olarak tanımlanan durumdan kaçınmak için çaba göstermesi ve bu kaçınmaların kişinin günlük yaşantısında olumsuzluklarla sonuçlanması gerekir. Sosyal fobi kişinin topluluk içerisinde konuşması, yemek yemesi, yeni kişilerle tanışması gibi sosyal durumlardan kaçınması ve bu kaçınma davranışları sonucunda günlük yaşantısının olumsuz yönde etkilenmesi ile ilişkilidir. Çekingenlik ise daha çok yapısal bir özellik olarak tanımlanabilir. Sıklıkla çocuğun tüm gelişim dönemlerinde izlerini görmek mümkündür. Sosyal fobi ile birlikteliği sık olmasına rağmen ayrımının yapılması önemlidir.

    Belirtiler nelerdir?

    Sosyal fobisi olan kişiler başkalarının yanında küçük düşeceğinden, alay edileceğinden endişe duyarlar. Genellikle çevresindeki kişilerin sesiz, sakin, içe kapanık gibi tanımlamalarıyla karşı karşıya kalırlar. Okul öncesi dönemde toplu oyunlara katılmaya isteksiz davranabilirler, sıklıkla anne ve babalarının yüreklendirmeleri ile katılırlar. Yabancılara karşı çok şiddetli kaygı belirtileri gösterebilirler. Okul başlangıcında okula gitmek konusunda isteksiz davranabilirler. Okul reddine neden olan psikiyatrik bozuklukların arasında sosyal fobi ikinci sırada yer almaktadır (birinci sırada ayrılık kaygısı bozukluğu bulunmakta). Okul döneminde sıklıkla öğretmenler sınıfta derse katılmadıklarından, elini kaldırmadığından tahtaya kalkmadığından yakınırlar. Arkadaş ilişkilerinde yaşadıkları sosyal kaygılar onları göreceli olarak daha kısıtlı bir çevre edinmeyi zorlar. Ergenlikle birlikte sosyal ortamlardan kaçınma davranışlarına karşı cinse ile olan ilişkilerde daha belirginlik kazanan çekingenlikler eklenebilir. Çekingenlik ise yukarıda kısaca bahsedildiği gibi daha çok yapısal bir özellik olarak tanımlanabilir. Çekingenlik sıklıkla yeni tanışılan kişiler karşısında daha belirgindir. Ancak ısınma süreci ile birlikte şiddeti hafifler ve kaybolur. Çocuğun ilkokul başlangıcında çekingen davranmasına rağmen sınıfındaki arkadaşlarına alışarak sonraki dönemlerde hiç sorun yaşamaması bu duruma en güzel örnektir. Her iki durumun ayrımının yapılması oldukça önemlidir. Çekingenlik sıklıkla sosyal öğrenme süreçleri ile yaşın ilerlemesine paralel olarak gerileme eğilimi gösterir. Bir patoloji veya hastalık tablosundan çok mizacın veya yapının ayrı bir rengi olarak değerlendirilebilir. Sıklıkla her iki durumda da aile bireyleri ile ilişkili çekingenlik belirtileri gösterilmez. Bu durum bazen müdahale sürecini geciktirebilir. Bir vakamda okuldan kaçtığı için ailesi tarafından getirilen bir ergende temel sorunun okulda sunması gereken performans ödevi olduğunu saptamıştım. Ailelerin en sık yakındıkları konuların başında özellikle okul döneminde dışarıda çok sesiz sakinken evde çok hareketli ve sinirli olunması gelmektedir.

    Sıklığı nedir?

    Sosyal fobi çocukluk çağında en sık gözlemlenen kaygı bozukluklarından bir tanesidir. Toplumda % 3-13 aralığında kişide sosyal fobi saptanabileceği ifade edilmektedir.

    Nedenleri nelerdir?

    Sosyal fobi ve çekingenlikte en önemli nedenleri genetik yatkınlıklar oluşturmaktadır. Sosyal fobi veya çekingen özellikler gösteren anne ve/veya babaların çocuklarında bu rahatsızlıklar yönünde risk artmıştır. Bunun dışında oluşum mekanizması ile ilgili teorilerden biriside annenin veya babanın aşırı koruyucu kollayıcı tutumu sergilemesidir. Bu tutum sergilendiğinde çocuk için yeterli araştırma ve gelişme fırsatı sunulmayabilir. Engellenmeler ile birlikte öz güven gelişimi olumsuz yönde etkilenebilir.

    Tedavisi var mıdır?

    Sosyal fobi ilaç tedavileri ve bilişsel davranışsal terapiler ile birlikte başarılı bir şekilde tedavi edilebilmektedir. Tedavide en olum sonuçlar ilaç tedavisi ile birlikte terapi uygulanan vakalarda alınmaktadır. Bunun dışında performans sergileme öncesinde yaşanabilecek kaygılara özel anlık ilaç uygulamalarının da tedavide yeri bulunmaktadır.

    Evde yapılabilecekler nelerdir?

    Ailelerin en sık sorduğu sorulardan bir tanesi de böyle bir durumda nasıl davranılması gerektiğidir. Başlangıç önerim ailelerin çocuğun mizaç özelliklerine saygı göstermeyi öğrenmesi yönünde olacaktır. Günlük yaşantısında hiç sorun oluşturmayan çekingenliğin veya biraz utangaçlığın bir hastalık, rahatsızlık olmadığını, mizacın veya kişinin yapısının ayrı bir rengi olduğunu düşünerek değerlendirmek gerekir. Bu gibi durumlarda psikolog veya psikiyatristin kapalı odalarından çok çocuğun sosyalleşme süreçlerini destekleyecek ortamlara yönlendirilmesi daha faydalı olacaktır. Ancak kişinin günlük yaşantısını belirgin bir şekilde bozan bir durum söz konusu olduğunda mutlaka bir çocuk psikiyatrisi uzmanına başvurmak gerekmektedir. Anne babaların nasıl davranmam gerekiyor sorusuna en uygun yanıt kendilerinin iyi bir model oluşturmaya çabalamaları olabilir. Sosyal ortamlarda çekingen davranışlar sergileyen bir ebeveyn öncelikli olarak yola kendi davranışlarına yön vererek başlamalıdır. Bunun dışında davranışsal olarak çocuğu sosyal ortamlara, etkinliklere katılmasına yüreklendirmek faydalı olabilir. Çocuğun veya ergenin yaşamında en temel sosyal gruplardan birisini oluşturan sınıflarda da öğretmenlere çok önemli roller düşmektedir. Çocuğun takdir edilmesi, elini kaldırmadığında da zaman zaman söz hakkı tanınması, sınıf da alkışlattırılması, bazen ufak hataların görmezden gelinmesi, özgüven gelişimini destekleyebilecek uygulamalardır.

  • Akran Zorbalığı

    Akran Zorbalığı

    Akran zorbalığı; daha baskın bir kişinin egemenlik kurma ve göz korkutma amacı ile kendi gücünü kötüye kullanarak başkalarını sürekli olarak incitmesi, fiziksel ve duygusal şiddet uygulaması ve rahatsız etmesiyle sonuçlanan bir saldırganlık türüdür. Çocukların ve ergenlerin en çok birbirleriyle sosyalleştikleri yer olması açısından en çok okullarda görülür; sosyal süreçleri ve etkileşimleri içerdiği için okuldan okula zorbalık biçimi açısından farklılık gösterir.

    Zorbalık sadece baskın kişinin daha zayıf bir kişiyi fiziksel ve duygusal olarak incitmesinden ibaret değildir. Bu duruma seyirci kalan diğer çocuklar ve öğretmenler de aslında zorbalığın bir parçasıdır. Kötü muamele gören çocuklar zorbalık devam ettikçe çevrelerinden uzaklaşıp, kendi içlerine dönmeye başlarlar. Zorbalar da korkutma ve zarar verme davranışını sürdürdükçe kendilerini daha da güçlü hissederler ve davranışlarını sürdürmeye devam ederler. Bu durumda, zorba davranışları olan çocuklar akranlarıyla olumlu sosyal ilişkiler geliştirme çabasında bulunmazlar ve olumsuz davranışları güçlülük hissi ile pekişerek devam eder. Böylece zorbalık davranışında hem zorbalar hem de zorbalığa maruz kalanlar zarar görmüş olur.

    Göz önünde bulundurulması gereken önemli bir konu da zorbalık ve patolojik saldırganlığın birbirinden ayrılması gerektiğidir. Zorbalığı saldırganlıktan ayırabilmek için; ortada bir güç dengesizliğinin olması, zorbalığın belli bir amaç için ve sürekli halde gerçekleşiyor olması gibi özelliklere dikkat etmek gereklidir.

    Zorbalıkta çoğu zaman bariz bir güç dengesizliği vardır. Fiziksel olarak daha güçlü durumda olan birey, kendisinden daha az güce sahip çocuklara sataşabilir. Bunu ilgi görmek, liderliği hissetmek ve etrafından daha güçlü olduğunu ispat etmek için yapar. Bu davranışı özellikle sistematik bir biçimde sürdürürler. Bu durum bazen haftalarca ve aylarca sürebilir.

    Ayrıca zorbalıkta büyük bir grubun küçük bir gruba saldırması, birkaç çocuğun tek bir çocukla uğraşması gibi güç dengesizlikleri vardır. Bu özelliklere sahip zorbalar, belirli özelliklere göre seçtikleri çocukları fiziksel, sözel ve duygusal açıdan yıpratabilirler.  Seçtikleri çocuklar genellikle daha içe dönük, sosyal açıdan izole ve saldırganlık eğilimi olmayan çocuklardır. Uyum gösterme ve iş birliği yapma eğiliminde olurlar.

    Genellikle yalnız oldukları için zorbaların dediğini yaparak bir gruba dahil olma ve benimsenme ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırlar. Fakat bu durum zorbalığa göz yuman bu çocukların akademik başarılarına da yansımaya başlar. Okulda odaklandıkları şey derslerden önce zorbalıkla nasıl başa çıkacaklarıdır.

    Zorbalık sadece fiziksel şiddetten ibaret değildir. Gruptan dışlanmak, yalnız bırakılmak, arkadaş desteğinden mahrum kalmak da zorbalık tanımı içerisindedir.

    Okul ortamında zorbalık var ise, öğretmenler bunu tespit ederek önlem almalıdır. Zorbalığı yapan çocuğa, gerçekleştirdiği davranışın onay görmeyeceği düzenli olarak anlatılmalıdır. Bu konuda yazılmış kitaplar veya filmler çocuklara önerilebilir. Ayrıca drama çalışmaları da yapılabilir.

    Sosyal olarak izole olan çocuk çeşitli etkinliklerle diğer arkadaşlarıyla kaynaştırılabilir. Bir arkadaşlık ağı oluşturularak yalnız çocukların sosyalleşmesine vesile olunur.

    Çocukların birbirinden bireysel olarak farklı olduğu hatırlatılmalıdır. Farklılıkları kabul etmek ve benimsemek gereklidir, erken yaşta bunu benimseyen çocukların ileriki yaşlarında hoşgörü sahibi olması daha muhtemeldir.

  • Asparger bozukluğu / sendromu

    Tanım, Sıklık

    Anglo-Sakson ekolüne göre Yaygın Gelişimsel Bozukluklar başlığı altında, Avrupa ekolüne göre de Otistik Bozukluklar Spektrumu başlığı altında incelenen Asperger Bozukluğu ya da Asperger Sendromu; otistik özelliklerin nispeten geri planda ya da hafif olduğu, en temel problemin sosyal iletişimde beceriksizlik olduğu, normal ya da normalin üzeri zekası olan çocuklarda gözlenen nöropsikiyatrik bir problemdir.

    Sıklığı tam olarak bilinmemektedir ancak İsveç’te 1993 tarihinde yapılan bir araştırma çocuklar için binde 3.6 gibi bir oran belirlemiştir. Kuşkulu olgularla bu oranın yüzde 7.1’e çıkabileceği de ileri sürülmüştür. Erkek çocuklarda, kız çocuklardan dört kat daha fazla olduğu düşünülmektedir. Alan araştırması yapan kimi uzmanlarca on binde iki gibi tahmini bir oran da ileri sürülmüştür.

    1944 yılında Avusturyalı çocuk doktoru Hans Asperger tarafından; normal zekada ancak sözel olmayan iletişimi zayıf, em pati yoksunu, sabit ilgi alanlarına odaklı, koordinasyon sorunları olan, konuşma şekli tuhaf ve sosyal izolasyonla tipik dört çocuk “otistik nöropati” terimi ile tanımlanmıştır. .

    1981 yılında Lorna Wing adlı bir İngiliz doktorun; “empati yoksunu, motor koordinasyon problemleri, iletişim sorunları olan” belirli bir çocuk grubunun varlığını ortaya koyması ile aynı klinik tablo uzun yıllar sonra yeniden gündeme gelmiş ve keşfeden hekime atfen Asperger Sendromu olarak adlandırılmış, sırasıyla da 1992 ve 1994 yıllarında ICD-10 ve DSM-4 içindeki yerini almıştır.

    Nedenleri

    Yapılan araştırmalar Asperger Sendromu’nun tam nedenlerini ortaya koyamamıştır ancak yapılan genetik ve beyin görüntüleme çalışmaları; doğumla başlayan, genlerle gelen ve çevresel etkenlerle de pekişen bir nöropsikiyatrik bozulma olduğunu düşündürmektedir. Fetus gelişimi sürecinde embriyon hücrelerinin migrasyonunda (taşınmasında) ortaya çıkan anormalliklerin beyin gelişiminde aksamalara neden olabileceği düşünülmüştür.

    Klinik Özellikler

    Asperger Sendromu genellikle toplumsal ilişkilerdeki davranış bozuklukları ile kendisini gösterir.

    Bu çocuklardaki en önemli sorun sosyal iletişim becerilerindeki yetersizlikleridir. İkili ilişkilerdeki ve grup ortamındaki karmaşık kuralları anlamakta ve takip etmekte zorluk yaşarlar. “Akıl körlüğü” olarak da tariflenir kimi kaynaklarca. Fazla benmerkezci oldukları için grup ortamında bile genellikle kendileri ile meşguldürler, grupta merkezi konumda değil, periferde yer alırlar, yani takipçidirler. İkili ilişkiler de sosyal ve duygusal karşılıklılıklarının zayıf olması sağlıklı iletişime girmelerini güçleştirir. Ortak konudan sapabilirler. Sözel olmayan iletişimde sorunlar yaşarlar. Beden dilini anlamazlar, bakışlardaki ve tavırlardaki ipuçlarını, jestleri ve mimikleri anlamazlar ve kendileri de bu yetileri verimli kullanamazlar. İlişkilerinde sınır sorunları vardır. Grup içinde bir konu başlatmakta, sürdürmekte, karşılıklı tartışmakta beceriksizlikleri olabilir. Grup içi aktivitelerdeki saplantı derecesinde aşırı kuralcılığı, detaycılığı, kontrol duygusu, telaşı, performans kaygısı, tekrarcılığı sorun çıkarır. İnsani ilişkilerde esnek olamamaları nedeniyle çatışmalar, ruhsal gerginlikler yaşayabilirler.

    Dilin motor gelişimi iyidir, zamanında konuşurlar ancak pragmatik beceriler dediğimiz, amaca yönelik pratik kullanımda sorunlar vardır. Belirli konular üzerinde; yorumlar ve duygular yerine entellektüel bilgilerden söz etmek daha kolay gelir. Dilin semantik, yani anlamına yönelik kullanımında da sorunlar olabilir. Kelimeleri soyut anlamları ile değil de düz, yalın anlamları ile kavrarlar. Mecaz, metafor, özdeyiş vb ifadeleri net kavrama sorunları vardır. Konuşmada vurgu, tonlama, ritm vs zayıftır, kulağa tekdüze gelebilir. Dili işlemede, yani dille gelen enformasyonu analiz edip işlemekte sorunları vardır, kelimelerin arkasındaki soyut anlamları kavrayamazlar, yani “alt metinleri” okuyamazlar. Bütün bu gerekçelerle Asperger’li çocukların belirli konular üzerine karşılıklı diyalogda zorlukları olur.

    Bu çocuklarda; hep aynı şekilde yaptıkları törensel davranışlar, katı prensipler veya değişmez takıntılar gözlenebilir. Bunun da nedeni “aynılıkta ısrarcılık” diyebileceğimiz durumdur. Değişimler, sürprizler rahatsız edebilir, huzursuzluk yaratabilir. Gündelik rutinlere ve törensel davranışlara katılık derecesinde sadıktır, mükemmeliyetçilik derecesinde kuralcı, ısrarcı ve ayrıntıcıdır.
    Asperger Bozukluğu olan çocukların aynılıkta ısrarcılığı, onları belli aktiviteler ya da ilgi alanlarına uzmanlık derecesinde yoğunlaşmaya yönlendirir, belli aralarla da, örneğin yıldan yıla değişebilir bu ilgi alanları.

    Motor koordinasyonda beceriksizlikler sorun yaratabilir. Kaba motor becerilerdeki sorunlara bağlı olarak denge problemleri, sakarlıklar, beden dili gerektiren çocuk oyunlarında yetersizlikler, ayakkabı bağlama, bisiklet sürme gibi kas koordinasyonu gerektiren eylemlerde problemler gözlenebilir. İnce motor beceri sorunları nedeniyle elle yazma, boyama, kesme gibi, kapak açma evb ylemlerde sorunlar gözlenebilir.

    Asperger Bozukluğu olan çocuklarda dikkat, konsantrasyon sorunları sıktır. Zihinleri kolay dağılabilir, sezgisel yönlerinin güçlü olması nedeniyle grup içinde bile dalgınlaşıp kendi karmaşık düşünce örüntülerine dönebilirler.

    Bütün bu özellikler yanında Asperger Bozukluğu olan çocuk ve ergenler; yüksek zeka düzeyleri, özel yetenekleri, konuşkanlıkları ve genç görünümleri ile de dikkat çekerler.

    Tanı Süreci

    Asperger Sendromu, tanısı zor konulan bir hastalıktır. En temel özellikler ileri yaşlarda görüldüğü için sıklıkla okul çağlarında daha iyi tanınırlar ancak küçük yaşlardaki bazı problemler de tanıya işaret edebilir.

    Öncelikle çocuk psikiyatri uzmanları tarafından değerlendirilir, kapsamlı bir öykü alma ve gelişim değerlendirmesi süreci ile tanı konulmaya çalışılır. Tanıyı destekleyici veya eşlik eden başka tanıları ayırt edici nöropsikolojik değerlendirmeler de yapılabilir.

    Çocuğun zeka düzeyi, psikomotor işlevselliği, sözel ve sözel olmayan iletişim becerileri, öğrenme stilleri, bağımsız yaşam ve sosyal iletişim becerileri, dil yeteneği, motor koordinasyonu ve grup içi etkileşimi araştırılmalı, kapsamlı bir genetik ve nörolojik değerlendirme ile tanı güçlendirilmelidir.

    Günümüzde en geçerli sistem olan psikiyatrik tanı sistemi DSM-4’e göre Asperger Bozukluğu’nun tanı kriterleri aşağıdaki gibidir:

    A. Aşağıdakilerden en az ikisinin varlığı ile kendini gösteren toplumsal etkileşimde nitel bozulma:

    1. Toplumsal etkileşim sağlamak için yapılan el kol hareketleri, alınan vücut konumu, takınılan yüz ifadesi, göz göze gelme gibi birçok sözel olmayan davranışta belirgin bir bozulmanın olması.
    2. Yaşıtlarıyla gelişimsel düzeyine uygun ilişkiler geliştirememe.
    3. Diğer insanlarla eğlenme, ilgilerini ya da başarılarını kendiliğinden paylaşma arayışı içinde olmama (örn. ilgilendiği nesneleri göstermeme, getirmeme ya da belirtmeme)
    4. Toplumsal ya da duygusal karşılıklar vermeme

    B. Aşağıdakilerden en az birinin varlığı ile kendini gösteren davranış, ilgi ve etkinliklerde sınırlı, basmakalıp ve yineleyici davranış örüntülerin olması:

    1. İlgilenme düzeyi yada üzerinde odaklanma açısından olağandışı, bir ya da birden fazla basmakalıp ve sınırlı ilgi örüntüsü çerçevesinde kapanıp kalma
    2. Özgül, işlevsel olmayan, alışageldiği üzere yapılan gündelik işlere ya da törensel davranış biçimlerine hiç esneklik göstermeksizin sıkı sıkıya uyma
    3. Basmakalıp ve yineleyici motor mannerizmler (örn. parmak şıklatma, el çırpma ya da burma ya da karmaşık tüm vücut hareketleri)
    4. Eşyaların parçalarıyla sürekli uğraşıp durma

    C. Bu bozukluk, toplumsal, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında klinik olarak belirgin bir sıkıntıya neden olur.

    D. Dil gelişiminde klinik açıdan önemli genel bir gecikme yoktur (örn. 2 yaşına gelindiğinde tek tek sözcükler, 3 yaşına gelindiğinde iletişim kurmaya yönelik cümleler kullanılmaktadır).

    E. Bilişsel gelişmede ya da yaşına uygun kendi kendine yetme becerilerinin gelişiminde, uyumsal davranışta (toplumsal etkileşim dışında) ve çocuklukta çevreyle ilgilenme konusunda klinik açıdan belirgin bir gecikme yoktur.

    F. Başka özgül bir Yaygın Gelişimsel Bozukluk ya da Şizofreni için Tanı Ölçütleri karşılanmamaktadır.

    Ayırıcı Tanı

    Asperger bozukluğu; klinik özellikleri itibarı ile birçok psikiyatrik hastalıkla karışabilir ve ayırıcı tanıda mutlaka düşünülmelidir.
    Bunlar arasında Otistik Bozukluk, Tepkisel Bağlanma Bozukluğu, Bazı Kişilik Bozuklukları (şizoidal veya şizotipal, narsistik, obsesif kompülsif, kaçıngan), Sosyal Fobi, Uyum Bozukluğu, Sınır Zeka, Gelişimsel Koordinasyon Bozukluğu, Travma Sonrası Stres Bozukluğu, Özel Öğrenme Güçlüğü, Aşırı Özgüven Eksikliği vb durumlar sayılabilir.

    Otistik bozukluk; asperger ile aynı grupta değerlendirilen ve ortak noktaları da çok olan bir gelişim bozukluğudur. Özellikle “yüksek işlevli otistikler” denilen bir grup vardır ki bunların zeka düzeyleri başka otistiklere göre normal ya da yüksektir. Yüksek işlevli otistiklerde de yaşıtları ile uyumsuzluk, dilin pragmatik kullanımında ve motor gelişimde beceriksizlikler gözlenir. Yüksek işlevli otistikler; asperger’liler gibi yaşıtları ile aynı ortamda yaşayabilirler. Bu konuda sağlıklı gelişen çocuklarla karşılaştırma yapılırken söylenen şudur: Otistikler bizim dünyamızda değil, kendi dünyalarında yaşarlar, halbuki asperger’liler bizim dünyamızda, kendi bildikleri gibi ancak uyum sağlamaya da çalışarak yaşarlar (Van Krevelen, 1991)

    Çocuklarda; Tepkisel Bağlanma Bozukluğu dediğimiz, otizme çok benzeyen bir tablo vardır ki asperger bozuluğu ile de çok karışabilir. İstenmeyen gebelikler sonucu doğan, aile ortamında veya bebeklikte belirgin ruhsal travmalar yaşayan, kimsesiz ve kurum bakımı altında olan, kötü bakılan, doğum sonrası depresyon yaşayan annelerden doğan ve çevreyle sevgi ilişkisini engelleyebilecek fiziksel hastalığı olan çocuklarda anne ile çocuk arasında bağlanma ilişkisi sağlıklı gelişmez. Böyle çocuklarda; göz kontağı kurmama, gelişme geriliği, sosyal ortamda huzursuzluk, dokunma vb sevgi yaklaşımlarından rahatsızlık gösterebilirler. Büyüdüklerinde ise aşırı kontrolcü, soğuk, az konuşan, birebir ilişkilerde zorlanan ve kaçınan çocuklar olarak görünebilirler. Bütün bu özellikler asperger’li çocuklarda da görülür. Ancak; Tepkisel Bağlanma Bozukluğu olan çocukların dil gelişimi (geç konuşmamışlarsa) normaldir, sosyal ilişkilerde daha beceriklidirler, tedaviye daha iyi yanıt verirler.

    Kişilik bozukluğu tanımı çocuklar için pek kullanılmaz ancak çocuklar, bazı kişilik bozukluklarına özgü davranış sorunları sergileyebilirler ve bu durum da ergenlikteki sorunlarını arttırabilir.
    Örneğin; Şizotipal kişilik bozukluğu adayı çocuklar yabancıların yanında aşırı rahatsızlık yaşayabilirler ve birebir ilişkiden kaçınabilirler, yaşıtlarına göre daha ileri ve garip derecelerde fantastik tavırları, kuşkuculuğu ve alınganlığı olabilir, sözel olmayan iletişim becerileri, yani jest, mimik, beden dili kullanma çok zayıftır, stres altında kaygı, telaş artar, konuşma içeriğinde tuhaflıklar olabilir. Şizotipal özellik gösteren çocuklar dış dünyanın farkındadırlar ama kendi yetersizlikleri konusunda iç görüleri zayıftır ve iletişimden kaçınırlar.

    Narsistik Kişilik Bozukluğu adayı ergenlerin de asperger ile karışan yönleri olabilir. Narsistik bireyler de çok fazla benmerkezcidirler veya kendileri ile meşguldürler, bu durum sosyal ve mesleki ilişkilerinin çok sınırlı ve tutarsız olması sonucunu doğurabilir. Narsistik bireyler de aşırı otokontrol nedeniyle beden dillerini fazla kullanmayabilirler, sözel iletişimleri dahi sınırlı olabilir. Narsistik bireyler ilişkilerinde aşırı seçici oldukları ve daha aşağı gördükleri bireylerle ilgilenmedikleri için soğuk görünebilirler ve uyumsuz olabilirler, oysa asperger’li çocuklarda herkese karşı genel bir sosyal yetersizlik söz konusudur. Narsistik birey kendisini iyi hissettiği ya da benlik saygısının yükseldiği durumlarda aşırı sosyal görünecektir, halbuki böyle durumlarda asperger’li çocukların daha fazla kaygı yaşama olasılıkları vardır. Narsistik çocuk; benlik saygısını korumak için başkalarını değersizleştirir, yok sayar, halbuki asperger’li çocuk kendisini geri çeker ve çevresini sınırlar. Narsistik bireyin dil yeteneği genellikle iyi gelişmiştir, üstünlük silahı bile olabilir, oysa asperger’li çocuğun sözel iletişimi güçsüzdür.

    Obsesif kompülsif kişilik bozukluğu olanların belirli kişilik özellikleri ile asperger’li çocukların bazı kişilik özellikleri örtüşebilir. Ayrıntıcı ve kuralcı olmaları, esnek olamamaları, nispeten kontrollü ve soğuk görünümleri, kararsızlıkları, törensel takıntıları ortak noktalarıdır.

    Kaçıngan Kişilik Bozukluğu; genellikle erişkinlerde konulan bir tanıdır. Bu tür özellikleri erken yaşta gösteren çocuklar da yakın ilişkiler kuramazlar, hatta kaçınırlar. Eleştiriye, küçük düşürülmeye karşı aşırı hassastırlar. Asperger’li çocuklar sosyal ilişkiden kaçmazlar, yetersizdirler ya da örselenmemek için uzak dururlar.

    Sosyal Fobi ile Asperger Bozukluğu arasında benzerlikler çok fazladır. Sosyal fobi adayı çocuklar çok erken yaşlardan itibaren utangaç, ikili ilişkilerden kaçan, aşırı kontrollü ve soğuk, sosyal ortamda silik bir görünüm sergileyebilirler. Ancak Asperger’li çocuklarda görülebilecek motor koordinasyon sorunları sosyal fobide olmaz, ayrıca dil gelişimi de normaldir. Sosyal fobisi olan çocuk “nasıl yapılacağını” bilir ancak hata yapma korkusu nedeniyle sosyal ilişkide beceriksizdir, oysa Asperger’li çocuk nasıl yapılacağını pek bilemez.

    Bunlar dışında; bazı özellikleri asperger bozukluğu ile benzeşen ve tanı sürecinde klinisyeni yanıltabilecek durumlar da vardır. Örneğin; anksiyete ağırlıklı uyum bozukluğu yaşayan, sınır zeka özellikleri taşıyan, gelişimsel koordinasyon sorunu yaşayan, travma öyküsü olan, özel öğrenme güçlüğü olan, aşırı güvensiz olan çocukların belli başlı özellikleri Asperger’li çocuklarla karışabilir ve ayırıcı tanıda göz ardı edilmemelidir.

    Komorbidite (Birlikte Görülebilecek Hastalıklar)

    Asperger bozukluğu olan çocuklarda kaygı bozukluğu, depresyon, obsesif kompülsif bozukluk, dikkat eksikliği ve hiperaktivite Bozukluğu, iki uçlu mizaç bozukluğu, uyum bozukluğu, sosyal fobi genel ortalamadan daha fazla görülür.

    Tedavi

    Asperger Bozukluğu’nun tedavisi denildiğinde; çocuğun yaşam kalitesinin arttırılması ve eşlik edebilecek ruhsal problemlerin tedavisi anlaşılmalıdır.

    Tedaviye ne kadar erken yaşta başlanırsa başarı şansı da o kadar yüksektir. Tedavide temel zorluklar hedeflenir, yani sosyal iletişim becerilerini, dilin pragmatik kullanımını, motor beceriksizlikleri, katı törensel davranışları merkeze koyan destekleyici ve yeniden yapılandırıcı psikoterapi en önemli tedavi yaklaşımıdır.

    Tedavi yapılandırmasının içeriğini başlıklar halinde özetleyecek olur isek:

    -Grup içinde sosyal beceri eğitimi ile akran uyumu çalışılır.

    -Bilişsel davranışçı terapi teknikleri ile uygun davranış modelleri öğretilir.

    -Ruhsal durumu gerektirdiğinde ilaç tedavileri verilebilir.

    -Uğraş terapisi ile çocuğun öznel ilgi alanları daha rafine verimli hale getirilir.

    -Motor beceriksizliklere karşı aralıklı fizyoterapi de uygulanabilir.

    -Konuşma ve iletişim terapisi tedavinin en önemli parçasıdır.

    -Aile danışmanlığı ile çocuğun güncel zorlukları ve gelecekteki seyri konusunda anne baba bilgilendirmelidir.

    -Çocuğun sosyal uyumunu destekleyici okul ve sınıf içi yardımcı düzenlemeler yapılmalıdır.

    -Akran destek sisteminden yararlanılmalı; çocuğun günah keçisi ya da maskot rolü oynaması önlenmeli, akran istismarından korunmalıdır.

    -Olumlu özellikleri öne çıkarmalıdır; güçlü belleğinden, konuşkan olmasından, özel yeteneklerinden yararlanılmalıdır.

    -Sosyal davranış repertuarı olumlu noktalarda desteklenmeli ve zenginleştirilmeli, çift yönlü iletişim teknikleri öğretilmelidir.

    -Öğrenmede duyguları ya da sezgileri yerine entellektüel özelliklerinden, zekaların dan daha çok yararlanılmalıdır.

    -Yakın bir arkadaşının ya da arkadaş grubunun rehberliğinden yararlanmak düşünülebilir.

    -Zaman zaman izole kalma ihtiyaçlarına da-abartılı olmamak koşulu ile, saygı gösterilmeli ancak çoklukla grup aktivitelerine katılmaya özendirilmeldir.

    -Tahmin edilebilir, rutin ve güvenilir bir çevre sağlanmalıdır.

    -Yaşamsal değişimlere önceden hazırlanmalı, beklenmedik sürprizlere karşı desteklenmelidir.

    -Özel ilgi alanları ve yeteneklerinden; çevresini sıkmayacak ve hatta onu sosyal ortamlara katacak şekilde yararlanılmalıdır ancak bütün yaşam alanını kapsamamalıdır.

    -Esnek olamamaları göz önünde tutularak; yarı yapılandırılmış bir yaşam stili oluşturulmalıdır.

    -Verilecek sorumluluklarda; motor koordinasyon sorunları ve konsantrasyon sorunları olabileceği hesaba katılmalıdır.

    -Akademik program; kişiselleştirilmiş ve yalın olmalıdır.

    -Ergenlik döneminde çocuğun farkındalığı artacağı ve kendi zayıflıklarından daha çok yakınacağı için olası ruhsal problemlere karşı daha dikkatli olunmalıdır.

    Prognoz (Uzun Süreli Seyir)

    Asperger Bozukluğu olan çocukların erişkinliği de zor olabilir. Çünkü; yukarda sayılan problemler ileri yaşlarda da sürecek, üstelik yaşı büyüdükçe farkındalığı artan ergen ya da erişkinin ikincil ruhsal problemleri de eklenecektir tabloya. Ancak çocukluk çağında başlayacak ve erişkinlikte de devam ettirilecek olan destekleyici ve yeniden yapılandırıcı psikoterapi uygulaması bütün Asperger’li çocukların yaşam kalitesini arttıracak, yaşıtları gibi normal bir yaşam sürdürmesini sağlayacaktır.

    Uzm. Dr Ahmet ÇEVİKASLAN

    Çocuk Ve Ergen Psikiyatr

  • Sosyal Fobi (SF) Nedir?

    Sosyal Fobi (SF) Nedir?

    Günlük hayatımızın büyük bir kısmını insan ilişkileri oluşturmaktadır. Gerek iş hayatımızda, gerek eğitim hayatımızda, gerek insan ilişkilerimizde sorun yaşamamak adına efektif bir sosyal etkileşimde bulunabilmek en önemli kriterlerden biridir.

    Sosyal Fobi (SF) ilk başlarda çekingen olma haliyle karıştırılsa da ilerleyen zamanlarda bundan daha fazlası olduğu kişilerin kendisi ve yakınlarınca fark edilir. SF’nin en göze çarpan belirtileri şunlardır;

    • Topluluğa girmekten kaçınma,

    • Aşırı boyutlara ulaşan değerlendirilme kaygısı,

    • Performans gerektiren durumlarda (topluluk önünde konuşma, sunum yapma, derste söz almamak vb.) aşırı zorlanma (kaygı, bulantı, terleme vb.) ve bu durumlardan mümkün olduğunca kaçınma,

    • Tanımadıkları insanların olduğu ortamlarda yer almaktan, yeni insanlarla tanışmaktan, parti ve eğlence ortamlarında bulunmaktan aşırı korku duyma,

    • Satın alınan bir ürünü iade etmede veya ısrarcı davranışlara karşı direnç göstermekte zorlanmak,

    • Topluluk önünde yemek yeme ve kalabalık bir ortamda çalışmaktan kaygı duymak,

    • Sosyal ilişkilerde problem yaşamak.

    SF’de kişiler değerlendirilme kaygılarının aşırı ve gereksiz boyutta olduğunu fark etseler de kaçınmalarına engel olamazlar. SF sonucu ortaya çıkan kaçınmalar ne kadar kişileri anlık olarak rahatlatsa da uzun vadede bir çok probleme sebep olur. Örneğin, iş hayatında gerçekte olanın daha altında performans gösterme, karşı cinsle iletişim kurmada zorlanma, yalnızlık çekmek SF sebep olduğu başlıca problemlerdir. Ayrıca, SF’nin getirdiği olumsuzluklar bireylerde depresyonun ortaya çıkmasına da sıkça sebebiyet vermektedir.

    SF’nin Sebepleri

    Geçmişteki olumsuz yaşantılar: Farkında olmasak da deneyimlediğimiz olumsuz yaşam olayları gelecekteki düşüncelerimizi ve davranışlarımızı etkiler. Gerek çocuklukta gerek ergenlik yıllarında yapılan rencide edici eleştiriler yahut negatif değerlendirmeler bizleri aynı olumsuz deneyimleri tekrar yaşamamak için benzer durumlardan kaçınmaya itebilir. Bu kaçınmalar zamanla korkuyu ve kaygıyı arttırır ve SF döngüsünü (sosyal ortamlardan çekinme- kaçınma- sosyal ortamlardan korkma) ortaya çıkartır.

    Erken Dönem Uyumsuz Şemalar: Şemalar için en basit anlamıyla, geçmiş yaşantılarımız sonucu ortaya çıkan zihinsel yapılardır (Şemalar hakkında daha detaylı bilgi edinmek için Şema Terapi başlıklı yazıma bakabilirsiniz). Yüksek standartlar, yetersiz özdenetim ve kusurluluk şemaları ile SF arasında ilişki olduğu bilinmektedir.

    Olumsuz Düşünceler: SF görülen bireylerde genellikle sosyal ortamlarla ya da durumlarla ilgili negatif inançlar ve düşünceler mevcuttur. “Herkesin alay konusu olacağım”, “aptal gibi görüneceğim”, “benden asla hoşlanmayacaklar”, “herkes kaygımı yüzümden anlayacak” gibi düşünceler SF görülen bireylerin kafalarını sürekli meşgul eder. Ayrıca, “asla hata yapmamalıyım”, “herkesin onayını almalıyım”, “sevilebilir olmam için her şeyi en iyi şekilde yapmam gerekir” gibi inançlar da SF’de oldukça yaygındır.

    Genetik Faktörler: SF tanılı bireylerin genellikle ailelerinde ve akrabalarında çekingen, sessiz ya da SF tanısı alan bireyler görülmektedir.

    SF Tedavisi

    SF tanılı bireyler genellikle tedaviye gelmeye karşı isteksiz olabiliyorlar ama bilinmelidir ki psikoterapi ile SF belirtileri kontrol altına alınabilmekte ve bireyler günlük işlevselliklerini arttırarak kaliteli bir hayat sürebilmektedirler. Bilişsel Davranışçı Terapi, Şema Terapi, EMDR ve Diyalektik Davranışçı Terapi gibi terapi ekolleriyle SF’nizin kontrol altına alınmasına yardımcı olur. Gerekli seans sayısı rahatsızlığın şiddetine göre değişmekte olup detaylı bilgi için bir psikolog ile görüşmenizde fayda vardır. Her ruh sağlığı bozukluğunda olduğu gibi SF’de de iyileşmenin ilk adımı tedavi için istekli olmaktır.

  • Sosyal Fobi (Sosyal Kaygı Bozukluğu)

    Sosyal Fobi (Sosyal Kaygı Bozukluğu)

    Tanımadık insanlarla karşılaştığı ya da başkalarının gözünün üzerinde olabileceği, bir ya da birden fazla toplumsal ya da bir eylemi gerçekleştirdiği durumdan belirgin ve sürekli bir korku duyma. Kişi, küçük duruma düşeceği ya da utanç duyacağı bir biçimde davranacağından korkar.

    Korkulan, toplumsal ya da bir eylemin gerçekleştirilmesi gereken durumla karşılaşma hemen her zaman kaygı tepkisi doğurur. Ancak, toplumsal ya da bir eylemin gerçekleştirilmesi gereken bir durumla karşılaşmaktan kaçınma korkma ya da bununla ilgili kaygılı beklenti kişinin olağan günlük işlerini, mesleki işlevselliğini ya da toplumsal yaşamını önemli ölçüde bozuyorsa ya da kişi fobisi olacağına ilişkin belirgin bir sıkıntı duyuyorsa böyle bir tanı konması uygun olur.

    Sosyal fobisi olan kişiler hata yapma, gülünç duruma düşme ya da kendilerine yakışmayacaklarını düşündükleri davranışları yapma korkusu içindedir. Sosyal faaliyetlerde arka plana itilmiş olmaktan, dostça olmayan bir şekilde kendilerine davranılmasından, aptalca görünmekten, kontrolü kaybetmekten, panik yaşamaktan, ne söyleyeceğini bilememekten ve bir de bunlara eşlik eden birçok fiziki belirtileri, yaşamaktan korkmaktadır.

    Fiziksel Belirtiler Nelerdir?

    Sosyal Fobisi olan kişiler korku duydukları toplumsal durumlarda hemen her zaman kaygı semptomları yaşarlar.

    Korkulan bu durumlarla karşılaşıldığında genellikle yüz kızarması olur. Yüz kızarması çok yakınılan ama kontrol edilemeyen bir belirtidir. Dışardan kolayca fark edildiği içinde rahatsızlık vericidir. Yüz kızarması dışında terleme, çarpıntı, göğüste sıkışma hissi, ses titremesi ve kısılması, ağız kuruması, mide rahatsızlıkları, sıcak ve soğuk basmaları, kaslarda gerginlik, düşünce akışında yavaşlama, başta ağırlık hissi ya da baş ağrısı oluşabilir.

    Sosyal Fobide Kaygı Oluşturan Durumlar Nelerdir?

    Sosyal fobik insanların korktukları durumlar iki ana gruba ayrılabilir. Bunlardan ilki sosyal etkileşim gerektiren durumlar, ikincisi ise sosyal performans gerektiren durumlardır.

    Sosyal etkileşim gerektiren durumları Sohbete katılma (özellikle de karşı cinsle )otorite olan kişilerle ilişkiler, parti ve eğlence gibi sosyal faaliyetlere katılım, başkalarının önünde yeme, içme, yazma,yardım isteme, yer veya adres sorma, yeni birileri ile tanışma, göz kontağı gerektiren durumlar, hakkını savunmayı gerektiren durumlar olarak sıralayabiliriz.

    Sosyal performans gerektiren durumlara bir topluluk önünde konuşma, konferans verme, sorulara cevap verme,bir enstrüman çalma spor yapma, genel tuvaletlerde başkalarının olduğu bir anda ihtiyacını giderme örnek olarak verilebilir.

    Sosyal Fobiyle Sosyal Heyecan Arasındaki Farklar Nelerdir?

    Ülkemizde sosyal fobi olmasa da topluluğa girme, toplulukta konuşma, özgürce davranabilme konularında çekingenlik oldukça sık görülen bir durumdur. Bunların büyük bir kısmı klinik düzeyde bir rahatsızlık olarak ele alınmayabilir. İnsanların bir iş yaparken, herhangi bir davranışta bulunurken, özellikle de birilerinin önünde kendilerini ortaya koymaya çalışırken belli bir heyecan duymaları olağan bir durumdur. Hatta böylesi bir heyecanın ilişkileri motive edici hazırlayıcı etkisi olduğundan, insanın daha iyiyi yapabilme isteğini arttırdığından söz edilebilir.

    Bir dereceye kadar sosyal ortamlardan çekinme doğal kabul edilmelidir. Çekingenlik ya da utangaçlık da kişiye ciddi bir yük korku getirmiyorsa problem olarak yer almaz. Temelinde başkaları tarafından gülünç bulunma, aşağılanma korkusu ile beslenen ve sonrasında izolasyona kadar götürebilecek olan sosyal fobiyi normal ve sağlıklı olduğunu düşündüğümüz sosyal heyecan ile karıştırmamak gerekir.

    Sosyal heyecanı sosyal fobiden ayıran en önemli özellik, bireyin topluluk önünde bir şeyler yapmaya devam ettikçe bu konuda deneyim kazandıkça sosyal heyecan azalırken, fobik durumlarda deneyim kazanmanın heyecan üzerinde etkili olmaması aksine kişilerin bu durumdan şiddetle kaçmaya çalışmalarıdır. Bu kaçınmanın da kişinin olağan günlük işlerini,mesleki ya da eğitimle ilgili işlevselliğini, toplumsal etkinliklerini ya da ilişkilerini önemli ölçüde bozmalıdır ya da kişi fobisi olacağına ilişkin belirgin bir sıkıntı duymalıdır.

    Sosyal Fobi Günlük Yaşamda Hangi Sorunlara Yol Açabilir?

    Sosyal fobisi olan kişiler, çoğu zaman sınav kaygıları ya da sınıf içi katılımdan kaçınmaları nedeniyle okulda yeterli bir başarı gösteremezler. Öğrenciler bildikleri halde parmak kaldıramaz, sözlülerde başarısız olurlar. Etkinliklere girmekten kaçınırlar.İş sahipleri gerekli atılımları yapamaz, çalışanlar kendilerini ortaya koyamaz,insiyatif kullanamaz, fikirler ileri süremez, iş değiştiremez, ulaşmaları gereken düzeylerden daha alt düzey işlere razı olup ilerleyemezler.

    İş kayıpları ve okul başarıları azalır üniversiteyi bırakmak durumunda kalabilirler. İşsiz kalmak sık görülen bir durumdur. Bazıları karşı cins ile ilişkilerinde benzer durumlar yaşadıklarından kendi başlarına arkadaş sahibi olamaz, bekar kalabilirler. Bulundukları ve yetiştikleri ortamı değiştirmek istemez, yakın aile dışındaki kişiler haricindekiler ile iletişimlerini sınırlarlar.

    Sosyal Fobide Kaçınma Davranışını Belirleyen Olumsuz Düşünceler Nelerdir?

    Bunlar,

    1. Kişinin iç diyaloğunda yer alan kendini küçümseyen ve aşağılayan ifadeler

    2. Kişisel performansı değerlendirmede mükemmeliyetçi beklentiler

    3. Kişisel performansı değerlendirmede sadece olumsuz örneklere odaklanma

    4. Sosyal başarı ve başarısızlıklarının nedenlerini belirlemede patolojik bir örüntü geliştirme. Negatif sosyal durumları (beceriksizlik, zayıflık, vs.) pozitif sosyal durumları (şans,kader,diğerlerinin olumlu tutumu,vs.)

    Sosyal Fobinin Tedavisi Var mıdır?

    Bu kişilerin doğasında var olan utangaçlık ve olumsuz değerlendirileceklerine dair korkuları yardım istemelerini zorlaştırır. Bir başka engelleyici faktör ise, sosyal fobiklerin bu belirtilerinin bir rahatsızlık olduğunu fark etmemeleri ve değişmez kişilik özellikleri şeklinde algılamalarıdır. Ayrıca somatik belirtileri nedeniyle diğer tıp birimlerine başvurmaları psikolojik yardıma ulaşamama veya gecikme gibi sonuçlar doğurmaktadır.

    Sosyal fobi tedaviye oldukça iyi cevap veren bir rahatsızlıktır. Tedavi sürecinde ilaç ve psikososyal tedavi yaklaşımları ayrı veya birlikte kullanılabilir.

    Psikolojik tedavi yaklaşımında ağırlıklı olarak bilişsel-davranışsal psikoterapiler, sosyal beceri eğitimleri, gevşeme egzersizleri, bireysel ve sosyal etkinlik tedavileri uygulanabilmektedir. Psikolojik tedavilerle bireyler olumsuz düşünce ve davranış kalıplarını tanıyabilmekte, önyargıları ile kendilerine yönelik olumsuz tutumlarını değiştirerek, daha gerçekçe beklenti ve davranış kalıpları oluşturabilmekte, başa çıkma stratejileri geliştirebilmekte, eksik olan becerileri kazanmakta ve iletişim güçlerini arttırmaktadır.

    “Cesaret korkusuzluk değil, korkuya rağmen korkulan şeyin üzerine gidebilme

    gücüdür”

    Toplum sizi içinde görmek için bekliyor, neden hala bir kenarda oturup yaşamın yanınızdan akıp geçmesine izin veriyorsunuz.

  • Fobiler

    Fobiler

    Hayatımızda bizim güvenliğimizi, duygularımızı tehdit eden tehlikeler karşısında korku duyarız. Yaşadığımız korku sayesinde tehdit edici uyarana karşı gerekli tedbirleri alırız ve kendimizi korumuş oluruz. Bu durum kişinin kendini koruması ve güven içinde yaşaması için gereklidir. Örneğin, eve hırsız girmesinden korkarız ve evimize hırsız girmemesi için gerekli önlemleri alırız.

    Ancak fobiler, bir düşüncenin, objenin ya da durumun varlığından kaynaklanan uzun süreli ve mantıksız korkulardır. Örneğin kişi kediden korkar ve kedi gördüğünde aşırı tepkiler verebilir. Kedinin ona bir zarar vermeyeceğini bilse de kendine engel olamaz ve ciddi seviyede tedirginlik, anksiyete (kaygı) ve stres hisseder. Bu fobi bireyin anından zevk almasına engel olabileceği gibi, bazı durumlarda kişinin ortamdan kaçmasına bile neden olabilir. Oluşan tepki ve anksiyete, uyaranla orantısız şekilde meydana gelir. Fobinin yarattığı baskı nedeniyle, fobiye sebep olan uyarana maruz kalmamak için birey ciddi bir kaçış isteği hisseder. Hatta bazı durumlarda fobiye sebep olan uyaranla karşılaşma ihtimali bile kişinin korkuyu hissetmesi için yeterlidir. Fobiler bireyin yeteneklerini, davranışlarını, hayatını ve özgürlüğünü kısıtlayabilir. Fobilere sahip yetişkin kişiler, fobinin neden olduğu korkunun mantıksız ya da aşırı olduğunun farkında olsalar bile kendilerine engel olamayabilirler, kendilerini çaresiz hissedebilirler ve bu durumun üstesinden gelmek için yardıma ihtiyaç duyabilirler. Kendileri başa çıkamadıkları bu tür sıkıntılarda bir terapistten yardım alabilirler.

    Fobileri 3 alt grupta inceleyebiliriz

    1) Agorafobi (açık alan korkusu)

    2) Özgül Fobiler

    3) Sosyal Fobi

    Agorafobi:

    Agorafobi, açık alan korkusu olarak bilinir.

    Agorafobisi olan bireyler:

    Toplu taşıma araçlarıyla seyahat etmekten ,

    Geniş ve açık alanlardan ,

    Kapalı alanlardan (AVM’ler, sinemalar),

    Kalabalıklar ya da sırada beklemekten,

    Dışarıda ya da evde yalnız olmaktan tedirgin olabilirler ve şiddetli bir anksiyete hissedebilirler. Terleme, baş dönmesi, çarpıntı, yutkunmakta zorluk, göğüs ağrısı, bulantı veya ölüm korkusu gibi panik atağa oldukça benzer semptomlar sergileyebilirler.

    Bu semptomlar kişinin sosyal yaşantısını negatif etkileyebilmektedir. Bu sebeple kişi bu gibi ortamlardan kaçınmak için çaba sarf edebilir, eve ve diğer güvendiği bireylere bağımlı bir hale gelebilir. Bu durumda da kişinin yaşantısı, özgürlüğü ve geleceği olumsuz şekilde değişebilmektedir.

    Özgül Fobiler:

    Fobilerin, korkulan durum ya da objeye göre değişen türleri vardır.

    Hayvan fobileri: Köpek korkusu, yılan korkusu, fare ya da böcek korkusu gibi korkular bu sınıfa girer. Hayvan fobileri en yaygın görülen fobilerdir.

    Durumsal fobiler: Durumsal fobiler, uçmak, otomobil kullanmak, toplu taşımayla yolculuk yapmak, tünel ya da köprülerden geçmek, kapalı alanda kalmak gibi korkuları kapsar.

    Doğal fobiler: Doğa olayları kaynaklı fobiler, fırtına korkusu, yükseklik korkusu ya da sudan korkmak gibi korkulara neden olabilir.

    Kan-iğne-sakatlık fobileri: Bu fobiler, kan görmek, yara almak, medikal prosedürler ve iğne korkusu gibi korkulardır.

    Diğer fobiler: Düşme korkusu, yüksek ses korkusu, palyaço korkusu gibi belirli objelere göre değişen fobiler de bu kategoriye girer.

    Bir kişi, birden fazla fobiye sahip olabilir.

    Sosyal Fobi: Bu fobiye sahip bireyler sosyal durumlara karşı yoğun anksiyete (kaygı) hissederler ve sosyal durumlardan kaçınmaya çalışırlar. Eğer sosyal durumlara maruz kalırlarsa kafa karışıklığı, baş dönmesi, kalp çarpıntısı, terleme, titreme, yüz kızarması, kas gerilmesi gibi belirtiler gösterebilirler.

    Anksiyete, diğerleri tarafından eleştirilme, seyredilme, hata yapma, rezil olma yargılanma korkularından kaynaklanır. Sosyal fobisi olan bireylerin çoğu korkularının mantıksız olduğunu bilirler ama bunların üstesinden gelemezler, kendilerine engel olamazlar. Tedavi edilmezse bireyin hayatı birçok alanda negatif etkilenir. Örneğini kişinin hayatı okul, iş, sosyal hayatı ve ilişkileri de dahil olmak üzere kısıtlanır. Birden çok korkuyu aynı anda yaşayabilirler. Korkulardan bazıları şöyle sıralanabilir;

    • Başkalarının önünde yemek veya içmek
    • Başkalarının önünde çalışmak veya yazmak
    • Dikkatin odağı olmak
    • Sosyal ortamlara girmek
    • Topluluk önünde konuşmak
    • Toplulukta soru sormak veya rapor vermek
    • Telefonda veya yüz yüze konuşmak

    Bilişsel davranışçı terapi fobilerin tedavisi için, bilişsel davranışçı terapinin duyarsızlaştırma ya da maruz bırakma tekniklerinden yardım alınabilir. Bunun yanında bazı durumlarda terapi ve ilaç tedavisi eş zamanlı ilerleyebilir.

  • Sosyal Fobi Nedir?

    Sosyal Fobi Nedir?

    Dsm tanı kriterlerinde “Sosyal Anksiyete Bozukluğu” olarak anılan, halk arasında yaygın olarak “Sosyal Fobi” olarak bilinen rahatsızlık, genel anlamıyla kişilerin başkaları tarafından değerlendirilme kaygıları yaşadıkları, rezil olmaktan korktukları ve hata yapmak ile ilgili tedirginlikleri içinde barındıran bir durumdur. Bir diğer kişinin işin içine girdiği her ortama sosyal durum denebilir. Sosyal kaygı, sosyal durumlara maruz kalındığında diğerlerinin gözündeki yerimizle ilgili yaşanılan endişedir. Bu tür bir kaygı belli bir doza kadar normal sayılabilir. Birçok kişi, yeni bir ortama girdiğinde, yeni insanlar ile tanışmak zorunda kaldığında, kendisi için önemli olan kişiler ile bir araya geldiğinde veya bir topluluk içinde konuşacağı gibi durumda belli bir düzeyde endişe yaşayabilir. Ancak bu endişe, her türlü sosyal ortamda yaşanacak kadar yayılmaya başlandığında, endişenin dozunun artması ile performansımız ve ilişkilerimiz olumsuz olarak etkilendiğinde, sosyal durumlardan keyif alamamaya ve hatta bu nedenle kaçınmaya ve uzak durmaya başladığımızda artık olağan olan sosyal fobi normal düzeyini aşmış ve sosyal kaygı bozukluğu safhasına geçmiş demektir. Bu kapsamda normal düzeyde bir sosyal kaygının bozukluk düzeyine evrimle kriterleri, yaygınlık, endişenin şiddeti, işlevselliğin ne kadar bozulduğu ve kaçınmaların olup olmadığı şeklindedir.

    Sosyal fobi sahibi olan insanın başlıca korkuları arasında, diğerlerinin gözünde küçük düşmek, rezil olmak hata yapmak, dışlanmak, yargılanmak veya utanacağı şeyler yapmak vardır. Bu kişiler sıklıkla utanç duygusu duyma eğiliminde olurlar ve aslında temelde kendilerini eksik, yetersiz, hatalı veya sevilmez görme eğilimi gösterirler. Başkalarının gözünden gördükleri kendileri, kusurlu ve sevilmesi zordur. Genel olarak sosyal kaygı bozukluğu ile eşlik eden bir diğer özellik mükemmeliyetçiliktir. Her şeyin tam ve kusursuz olması gerektiğin düşünen ve hata toleransı olmayan kişiler, her yaptıklarını eksik ve yetersiz olduklarına yönelik değerlendirerek kendilerini çok fazla eleştirirler. Bu durum, diğerlerinin gözünden de böyle görüleceklerini düşünmek ile sonuçlanabilir.

    Kendini aşırı eleştirme, hatalara odaklanma, olası olumsuz ihtimalleri abartma, başkalarının zihinleri hakkında tahminlerde bulunma ve bu tahminleri olumsuz yönde yapma sosyal fobi rahatsızlığı olan kaygılı kişilerin zihinsel yapılarının belirgin özellikleridir. Sosyal anksiyete bozukluğu olan kişiler, asık bir suratı üzerlerine alınabilir, kendileri ile ilgili olmayan bir gülmeyi dalga geçilmek olarak yaşantılayabilir, ufak bir hatayı abartılı bir rezil olmuşluk şeklinde deneyimleyebilirler. Zihinleri kendilerine aşırı derecede odaklıdır ve kaygıları dışarıdan belli oluyor, tuhaf gözüküyorlar ya da yaşadıkları zorluklar anlaşıyor gibi düşüncelere kapılabilirler.

    Sosyal fobi problemi olanlar, özellikle yüz kızarması, terleme gibi bazı vücut belirtilerine çok duyarlıdırlar. Yüzlerinin kızaracağı, bunun dışarıdan fark edileceği, dolayısıyla ne kadar kaygılı olduklarının görülerek rezil olacakları şeklinde inançları vardır. Bedensel belirtilere aşırı odaklanma ve olmaması için uğraş verme çabası çoğu zaman ters teperek kişilerin daha fazla kaygı hissetmesine ve korktukları belirtilerin gerçekleşmesine neden olabilir.

    “Herkes bana bakıyor”, “insanlar ne kadar utangaç olduğumu görecek”, “hakkımda kötü düşünecekler” gibi başkaları ile ilgili yapılan tahminler sosyal fobik kişinin davranışlarını ve iletişim stratejilerini uygun bir biçimde ilişkiler içerisinde kullanamamasıyla sonuç bulabilir. Bu durumda sosyal anksiyete problemi olanların inançları bir süre sonra iletişim becerilerini de baskılayarak ilişkilerini gerçek anlamda bozmaya başlar. Bu da kişilerin sosyal kaygı sorununu bir kez daha perçinleyerek, sosyal ortamlardan uzak durma isteğini arttırır.

    Sosyal kaygı bozukluğunda, diğer psikolojik rahatsızlıklarda olduğu gibi kısır ve kendini besleyen bir döngü içine hapsolma durumu söz konusudur. Düşünceler, sosyal ortamlarda olumsuz bir şey olacağı yönünde olur ve bu bakış açısı kişinin duygularını e davranışlarını olumsuz yönde etkiler. Ki bu üçlü etkileşim ilişkilerde uygun iletişim becerilerini ketleyeceğinden kendini besleyen ve sürdüren bir döngü içerisinde sosyal fobi kalıcı hale gelir.

    Korkulan durumlar, telefonda biri ile konuşmaktan bir topluluk içinde konuşma yapmaya kadar geniş bir yelpaze içinde dağılabilir. Sosyal anksiyetenin şiddetine göre kimi sadece yeni insanlar ile bu tür kaygıları yaşarken kimisi görece daha tanıdık kişilerle, as üst ilişkisi fark etmeden, bir kasada işlem yaptırırken ya da bir tezgahtar ile konuşurken dahi iletişim kurmakta, bir şey istemek ya da kendini ifade etmekte endişe duyabilir.

    Sosyal kaygı bozukluğu olan kişiler, kişilik yapısı anlamında kendini daha çok eleştiren daha yargılayıcı, kendisine karşı beklentileri yüksek ya da mükemmeliyetçi kişiler olabilirler. Bu kişilerin çocukluk yaşantılarında genel olarak cezalandırıcı bir ebeveyn ya da mükemmeliyetçi büyükler görülebilir. Geçmişlerinde eleştirilmiş, yetersiz hissettirilmiş ya da cezalandırılmış olabilirler. Sosyal ortamlarda yaşanmış olan travma ve istismar gibi olaylar da kişinin sosyal alanlarda endişe duymasında önemli bir etken niteliği taşıyabilir.

  • Bütünsel Yaklaşım ve Psiko-Onkoloji

    Bütünsel Yaklaşım ve Psiko-Onkoloji

    İyi olmak ya da sağlıklı olmak, biyolojik ve fiziksel iyi olma haline ek olarak, psikolojik ve sosyal anlamda da iyi olma halini kapsamaktadır. Bizlerin biyopsikososyal varlıklar olduğumuz aşikardır. Durumu bu şekilde ele aldığımızda, bireyleri sadece biyolojik- fiziksel yapılarıyla değil, aynı zamanda ruhsal durumları ve sosyal etkileşimleriyle değerlendirmek, biz sağlık çalışanları için büyük bir avantajdır. Bu bağlamda bireyi daha iyi tanır, değerlendirir ve ihtiyacı olan tedaviyi sunabiliriz.

    Biyolojik, psikolojik ve sosyal yaşam dahilindeki yapı taşlarımızdan herhangi birinde sıkıntı yaşarsak, bu diğer taşları da yerinden oynatabilir. Bir örnekle açıklamak gerekirse, nezle, grip gibi bir rahatsızlıkta canımız sıkılır, evde dinlenmek zorunda olduğumuz için de bu durum sosyal etkileşimlerimizi sınırlandırır. Bunun tam tersi bir senaryo ise, eşimizle yaşadığımız tartışmalar ya da iş yerinde maruz kaldığımız stres bize yorgunluk, vücut ağrıları, viral hastalıklar da zarara açıklık olarak geri dönebilir. Kısaca beden ve ruh sağlığımız çok yakın iki arkadaştır. Birlikte çalışır ve birbirlerinden etkilenirler. Bu arkadaşlığın bozulması en son isteyeceğimiz durumdur.

    Tüm diğer hastalıklar gibi, kanser hastalığında da ruh, beden ve sosyalizasyon bütünlüğü birlikte ele alınmalıdır. Kanser tanısı almış bireylerin algıları, durumu değerlendirmeleri ve beklentileri birbirinden farklı olacaktır. Örneğin 20 yaşında üniversite öğrencisi bir genç kızın meme kanserine bakış açısı 60 yaşında torunlarının bakımıyla ilgilenen bir bireyden çok farklı olacaktır. Bu noktada, her bir bireyin kendine özel, biricik olma mantığı doğrultusunda, kişiye özgü hizmet sunmak biz sağlık çalışanlarının görevi ve sorumluluğudur.

    Bu ihtiyacı karşılamak amacı ile onkoloji ve psikololojiyi bir araya getiren yeni bir alan oluşması elzem hale gelmiştir. Henüz 50 yıllık bir geçmişi olan Psiko-onkoloji, yani kanser psikolojisi, kanser hastalarının, ailelerinin ve yakınlarının tanı konulması aşamasından itibaren, tedavi süreci boyunca ve sonrasında bireylerin yaşayabilecekleri psikolojik, sosyal sorunları tespit etmek ve bunları gidermeyi hedefler.

    Konusunda uzman kimselerden eğitim ve süpervizyon almış psikiyatristler ve psikologlar bu alanda hizmet verebilir. Başlangıç gördüğüm bu yazı sonrasında, sizlere Psiko-onkoloji alanına dair güncel ve faydalı bilgiler sunmaya devam edeceğim.

    Sağlıklı ve huzur dolu bir yaşam dileğiyle.

  • ARKADAŞLIK SOSYAL BECERİLERİN KAZANIMININ ÖNEMİ VE AİLENİN ROLÜ

    ARKADAŞLIK SOSYAL BECERİLERİN KAZANIMININ ÖNEMİ VE AİLENİN ROLÜ

    Arkadaş edinme ve bu arkadaşlığı sürdürebilme becerileri çocuğun sadece sosyal gelişimi açısından değil aynı zamanda psikolojik sağlığını koruma adına da önem taşımaktadır. Çocuklar oyun oymak ya da ortak bir etkinliği sürdürmek için iletişimi nasıl başlatacaklarını, sürdüreceklerini ve bir problemi nasıl çözebileceklerini deneyimlerler. Böylece “öteki” algısı gelişir. Arkadaşının duygu ve düşüncelerini anlamaya, kendi duygu ve düşüncelerini, “öteki”nin varlığını da hesaba katarak, tartmaya başlar.

    Arkadaşlık Neden Önemlidir?

    Aidiyet duygusu, değer görme hissi kazanımına ve özgüveninin gelişimine yardım eder.

    Aynı dönemi ve aynı sorunları paylaşan insanlarla birlikte olmak güven ve rahatlık hissi verir.

    Diğerlerinin yaşantıları onlar için önemli bir bilgi kaynağıdır.

    Diğerlerinin kimliklerini, rollerini, değerlerini ve anlayışlarını deneyimlemenin yoludur.

    Yaklaşık 11- 12 yaşa kadar olan süreçte hem cinsle olan arkadaşlıklar önemliyken ergenlikle bir karşı cinsle iletişim kurmaya başlarlar. Bu da karşı cinsi tanımalarını sağlar.

    Olumlu arkadaşlıklar yetişkinliğe yolculukta önemlidir. Sosyal, duygusal becerilerinin kazanımı sağlamak, başkalarının düşüncelerini anlama ve onlara hassas davranmak gibi…

    Akranlarıyla vakit geçirirken birbirlerini model alırlar. Saçlarını, görünümlerini ve ilgilerini bulunduğu gruba göre değiştirebilirler. Bu, bir grup tarafından kabul görme, onaylanma ve güven duyma ihtiyacının karşılandığını gösterir.

    Ailelerin ve arkadaşların rolleri birbirinden farklıdır. Arkadaşlıklarda kısa vadeli seçimler önem kazanırken, ebeveynler uzun vadeli seçimlere odaklanmaktadırlar. Çocukla kurulan güçlü bağ ve gencin arkadaşlıklarıyla elde ettiği sosyal becerilerin dengeli uyumu onu yetişkinlikte güçlü, başarılı ve sosyal becerileri yüksek bir birey haline getirir.

    AİLELER ÇOCUKLARININ ARKADAŞLIK KURMALARINA (NASIL) DESTEK OLMALIDIR?!

    Aile ortamı çocuğun dünya da ilk yer edindiği sosyal ortamdır. Çocuk ilk sosyal becerilerini de burada geliştirir. Ebeveynlerin sosyalleşme adına önemli bir rolleri vardır. Ailelerin çocukları için yapabilecekleri en önemli şey ise seven, onaylayan, kabul eden ve saygı duyan bir tutum içersinde olmasıdır. Kurduğunuz bu sıcak bağ, daha sonra gelecekteki arkadaşlık kurma tecrübelerinde ilk adımı güvenle atmasını sağlayacaktır.

    Ailelerin aynı zamanda iyi bir rol model olması da onun sosyal becerilerini arttıracaktır. Çocuk ebeveyninin diğerleriyle nasıl iletişime girdiğini, tutum ve davranışlarını gözlemler. Onları model alırlar. İlk adımı atmak, konuşmak, görüşmek ve paylaşmak, şaka yapmak yardım istemek, işbirliği yapmak, özür dilemek, özrü kabul etmek gibi pek çok temel sosyal davranış için temel güven ve özgüven duygusunu öğrenirler. Dahası, sabırlı, saygılı ve düşünceli olmanın ilişkileri düzenlemede ve ilişkilerini sürdürmede ne kadar önemli olduğunu kavrarlar. Aileler, kendi arkadaşlarıyla kurdukları ilişkilerde gösterdikleri tutum ve davranışlarla doğru modellemeyi sağlayabilirler.

    Çocuklarınızın daha sağlıklı sosyal ilişki kurma becerilerini sağlayabilmeleri adına birkaç öneriyi aşağıda bulabilirsiniz;

    Arkadaşlarıyla birlikte vakit geçirmeleri için fırsatlar yaratın!

    Bunu pek çok şekilde sağlayabilirsiniz. Örneğin; aileleri evinize çağırabilir, siz sohbet ederken onlar da bir araya gelerek etkileşime girmelerini fırsat yaratabilirsiniz. Ya da çocuğunuz daha büyük yaştaysa arkadaşlarıyla dışarıda sinemaya gitmelerini, spora gitmelerini destekleyebilirsiniz. Ne kadar çok etkileşime girerse o kadar çok deneyim kazanacaktır.

    Çocuklarınızın oyun oynamayı öğrenmesini ve spor yapmasını sağlayın!

    Evde de oyunlar oynayın. Zaman zaman kaybedin ama her zaman değil! Siz yetişkinlerin de hata yapabileceklerini ya da kaybedebileceklerini görmeleri yeterlilik duygularını arttıracak ve özgüven gelişimine katkıda bulunacaktır. Ayrıca okul içi ve dışı faaliyetlere katılmaları iyi olacaktır. Ancak istemediği bir spor yapmaları veya oyuna zorlanmaları tersi etkiler yaratabileceğinden onun seçimine bırakın. Bir spor kursuna gönderirken hedefimiz oradaki yıldız oyuncu olması değildir. Çocuğun oyun oynamanın keyfine varması olmalıdır.

    Uygun davranışlar için net kurallar koyun!

    Başkalarına nasıl davranmaları gerektiği konusunda ailede örnek davranışlar sergilenmesi çocuğun kendi arkadaşlarına da nasıl davranması gerektiğini öğretir. Bir kalemi sormadan istememek ya da bir problem yaşandığında vurmadan önce konuşmayı tercih etmek gibi… Aile içersinde kurallar konurken çocuğu da dahil edin ki kuralların bir ihtiyaç olduğunu kavrasın. Evde bir kuralı çiğnediğinde baskıcı olmaktan kaçının.Aksine ondan beklentilerinizi açıklarken saygılı, nazik ve aynı zamanda net olun. Bu, onun kendisi de bir sorunla karşılaştığında ya da haksızlığa uğradığını düşündüğünde sizi modellediği tutum ve davranışlarla arkadaşına yaklaşmasını sağlayacaktır.

    Çocuğunuza farklı sosyal ortamlarda farklı durumları nasıl ele alması gerektiğini öğretin!

    Bu süreci öğrenmek erken çocukluktan itibaren başlar. Örneğin; teşekkür ederim ya da lütfen demeyi öğretiyorsunuz. Bu bir süreçtir, ne kadar çok sosyal ortama girerse o kadar çok pekiştirmeniz gerekmektedir. Kasaba, manava giderken ya da aldığınız herhangi bir hizmetin ardından kasiyere teşekkür etmek gibi.

    Bazen de çocuklar yeni ya da farklı bir ortama girerken endişe duyabilirler ve çekingen bir tutum sergileyebilirler. Böyle bir durumda, önce endişelerini dinleyin. Anlamaya çalışın ve anladıklarınızı ifade edin. Empatik yaklaşım her zaman rahatlatıcıdır. Daha sonra bu sorunla nasıl başa çıkabileceği konusunda birlikte bir beyin fırtınası yapabilirsiniz.

    Çocuğunuzla konuşun!

    Çocuğunuza her gün mutlaka özel bir zaman ayırın. Bu zaman sizin öğüt ya da ders verdiğiniz değil sadece dinlediğiniz ve sohbet ettiğiniz bir zaman dilimi olmalıdır. Çocuğunuz konuşurken, onu dinlediğinizden emin olun. Gününü nasıl geçirdiğinden, neler yaptığından ya da her ikinizin keyif aldığı bir şeylerden konuşabilirsiniz. Örneğin, göz kontağı kurun, onu onaylayıcı mimiklerinizi kullanın, ne söylediğini kendisinin değerlendirmesini sağlayan sözler söyleyin. Çocuğunuzla konuşmak sadece onunla kurduğunuz bağı arttırmayacak aynı zamanda sosyal becerilerin en önemlilerinden biri olan konuşmayı sürdürebilme becerisini de kuvvetlendirecektir. Bunun yanı sıra, size arkadaşlarıyla yaşadığı deneyimlerini aktarırken bir kez daha kendi sosyal becerilerini gözden geçirecektir.

    Çocuğunuzun “başkalarının dünyayı nasıl gördüğünü” anlamaya çalışmasına yardımcı olun!

    7-8 yaşlarına doğru çocuklar, başkalarının duygu ve düşüncelerini daha anlayabilir bir bilişsel seviyeye ulaşırlar. Çocuğunuzla yaşamın farklı alanlarını, durumlarını konuşursanız bu becerilerin daha hızlı gelişmesini sağlayabilirsiniz. Örneğin, çocuğunuzla birlikte kitap okurken, bir an durup bir karakterin ne hissettiğini veya düşündüğünü sormak ya da bir ergenle bir film çıkışında o filmdeki karakterleri tartışmak farklı bakış açıları geliştirmelerini, sorgulamalarını ve yeniden yeniden analiz etmelerini sağlayacaktır.

    Olumsuz duygularıyla baş etmelerini sağlayın ve sorunları çözmelerine yardım edin!

    Çocuklarımızı yetişkinlik sürecine hazırlarken sosyalleşme becerilerinin de bir süreç olduğunu unutmayın! Uzun bir yolculukta, deneyerek öğreneceklerdir. Bazen de bir davranışları onaylanırken bazen de reddedilecek ve yeniden kendi davranışlarını düzenlemeyi öğreneceklerdir. Bunlar olumsuz değil, sürece özgü ve sağlıklıdır! Yaşanması gereklidir. Yetişkinlik hayatına kadar çocukluktan ergenliğe, her sorun yaşadığında onlardan önce bizim sorunu çözmeye çalışmamız aslında onlara yardım etmekten çok, uzun vadede zarar verici olabilmektedir. Yetişkin hayatında iş ortamına girdikleri andan itibaren kendileriyle baş başa kalırlar. Kendi başlarına sorun çözme becerileri geliştirmiş olan bireyler özgüvenleri sayesinde olumsuz durumlarda negatif duygularla da baş etme gücü göstereceklerdir. Bağımsız sorun çözme becerileri gelişmemiş bireyler ise yetişkinlik hayatında sorunlarıyla başa çıkamayan, öğrenilmiş çaresizlikle baş başa kalan bireyler olabilirler.

    Eğer çocuğunuzun arkadaşıyla bir çatışma yaşadığınızı duyuyorsanız, sadece bir risk ya da tehlike içerdiğini görüyorsanız konuya el atın. Yoksa “Sorun sahibiyle çözülür.” İlkesiyle birbirlerine sorunlarını çözme yollarını denesinler.

    Kaygılanmayın! Yaşadığı her olumlu ve olumsuz deneyim onun sosyal becerilerini güçlendirecektir! Bırakın deneyimlesin!

    Arkadaşlık Kurmakta Zorlanan Çocuklarımız için;

    Şunu bilmeliyiz ki tüm çocuklar farklıdır. Hepsi dışadönük ve büyük bir grupla sosyalleşecekler beklentisi rasyonel bir düşünce değildir. Eğer çocuğunuz sorun olarak ifade ediyor, sıkıntı çektiğini gözlüyor iseniz;

    Aile dostlarınızla ve büyük aileniz olarak zaman geçirin. Unutmayın sosyalleşme becerilerinin ilk kazanıldığı yer ailedir. Tanıdığı, bildiği kişilerle olmak ve bu paylaşımların çoğalması onu rahatlatacaktır.

    Bireysel unsurlar da arkadaşlık kurmakta zorlanmasına sebep olabilir. Özgüven eksikliği, çekingen tutum… Sosyal becerileri kazanması konusunda çocuğunuza yardım ederken, gerçekçi seviyede beklentiler oluşturun, çabalarını ve küçük gelişmelerini bile destekleyin, onları yüreklendirin, çocuğun çabalarının en büyük ödülü, kurduğu arkadaşlıklar olacaktır. Özgüven zamanla gelişecek olan bir duygudur. American Psychologists Association yayınladığı bir makalede “Özgüven fanusta yetişmiyor” demiştir. En zoru sabretmek belki ama bunun bir süreç olduğunu bilmek bu sabrı kolaylaştıracaktır.

    Yetkin ve yeterli bir yetişkin olması için çocuğunuz;

    Size daha az dayanarak (bağımlı olma),daha çok sorumluluk üstlenerek,

    karar vererek, sorunları çözerek ve yaşam değerlerini anlayarak kendini kimliğini oluşturabilir.

    GELİŞİMSEL DÖNEMLERE GÖRE SOSYAL BECERİLER

    Okul Öncesi ve Okul Döneminde Sosyal Beceriler

    Okul öncesi çocukları kendi cinsiyetindeki akranlarıyla oynama eğilimindedirler, ancak bu ayrım ilkokul döneminde daha da belirginleşir. Bu dönemde çocuklar hemcinsleri ile çok daha yakınlaşırlar. Kız ve erkeklerin grup yapılarında bazı farklılıklar göze çarpar. Kız grupları daha küçüktür ve daha çok konuşma içerir, oysa erkek grupları daha büyüktür ve daha çok hareket içerir.

    Okul çağı çocuğu, kurduğu arkadaşlıklar sayesinde ailenin ötesinde ufkunu genişletir, dış dünyaya ilişkin deneyim kazanmaya başlar, benlik imajı oluşturur ve bir sosyal destek sistemi geliştirir.

    Okulöncesi yıllarında oyun, arkadaşlığın temeli olan olumlu sosyal etkileşimlerin ve ortak faaliyetlerin sayısının giderek artmasını sağlar. Saldırgan davranış iki ile dört yaşları arasında artar; ancak daha sonra azalır. Okul çağında kurallar ve sosyal roller giderek önemli hale gelir ve sosyal etkinliklerde cinsiyet farklılıkları belirginleşir. Çocuklar okul çağına eriştiklerinde arkadaşlığın kalıcılığı artar. Kızlar daha sınırlı sayıda çocukla daha kuvvetli ilişkiler kurarken, erkekler daha fazla sayıdaki çocukla arkadaşlık ederler.

    Bu evre boyunca akranla arkadaşlıklar oldukça önemli hale gelir. Çocuklar akranlarından oluşan destekleyici bir gruba uyum sağlamak ve ait olmak isterler. Bir akran grubuna uyum sağlamak ve yeterli sosyal becerilere sahip olmak, çocuğun yüksek benlik saygısına ulaşmasında oldukça önemli bir yer tutar. Aynı anda hem akranlarına uyum sağlamaya çalışmak hem de diğerlerinin yeteneklerinin değerini bildiğini göstermeye ve kendi yeteneklerine önem verilmesine çabalamak, bu yaş grubu çocuklar arasında rekabet ortamı yaratır.

    İlkokula başladığında çocuk için arkadaşları vazgeçilmez olmaya başlamıştır. Arkadaşları ve öğretmeni önemlidir. Oyun grupları geniştir, oyun kurallarını koyup bunlara uyulması konusunda yeni gelen çocukları uyarabilirler. Oyunlarda ön plana çıkmak isterler. Bu dönemde rekabet ve kıskançlık duyguları ön plana çıkar, kendi düşüncelerini kabul ettirmek, lider olmak önemlidir. Kendiliğinden fark ederek öğrendiği her şey çok önemlidir. Bu yaşta birbirleriyle alay etmek, ad takmak çok sık görülür.

    Arkadaşlık yoluyla çocuk, arkadaşının bir olaya (oyuncağını izinsiz almak),öfkeyle tepki vermesine (bağırıp çağırmak ve vurmak) yol açan ve ardından bu olayı olumsuz sonuçlar doğuran bir biçimde (duygusal kırıklık, kavga-ceza) nasıl yorumlayabildiğini düşünüp anlamaya başlar. Çocuğun olaylara başka birinin görüş açısından bakabilmesi, başka bir insanın tutum, duygu ve güdülenimlerine ilişkin anlayışına dayanarak kendi davranışlarını düzenleyip çevresine uyum sağlamasına fırsat verir.

    Çocuk 7 yaşına geldiğinde arkadaş seçiminde daha titiz olmaya başlar. 1-2 tane iyi ve sürekli arkadaşları olabilir. Sırdaş olmak çok önemlidir, ancak çok iyi sır sakladıkları söylenemez. Özellikle okul uyumunda arkadaşlarının rolü büyüktür. Okulda arkadaş ilişkileri iyi gidiyorsa, okulu oldukça severler ama ilişkilerinde ters giden bir şeyler varsa okula gitmek istemeyebilirler ya da gönülsüz giderler. Arkadaşlarının düşüncelerini çok önemserler ama ilişkileri için verdikleri kararları çabuk unuturlar. Bu noktada anne baba olarak verdiği kararı hatırlatmak ya da öğütler vermek yerine, etkin dinleme yöntemini kullanarak kendi çözümlerini üretmesine fırsat tanımak yararlı olabilir. Yetişkinler kadar tutarlı ve sabit ilişkileri olmasını ummak, yaşlarına uygun düşmeyen ve gerçekçi olmayan bir beklentidir.

    Küçük grup oyunlarını severler, ancak bu devrede moral (ahlaki) gelişim yönünden kuralları kesin ve değişmez olarak algıladıkları için, grup oyunlarında kuralların değiştirilmesine (az da olsa) tepki verirler. İki kişi oynarken her şey yolundayken ortama üçüncü birinin girmesi işleri karıştırabilir. Burada daha çok birinci tercih olamama kaygısı hakimdir. Bu yaş çocuklarının hemen hepsinde arkadaşları tarafından ilk tercih edilen kişi olma isteği vardır. Üç ya da daha fazla kişinin olduğu oyun gruplarında, lider olan kişiyi çekememe, onun koyduğu kurallara isyan etme ama bunun yanında onunla arkadaş olmaktan vazgeçememe gibi çelişik içerikli ilişkiler yaşayabilirler. Kuralların ya bozulmaması ya da sadece kendileri tarafından değiştirilmesi gibi egosantrik bir yaklaşımları vardır. Bu daha çok, henüz kendini değerlendirme becerisine sahip olmayışlarından kaynaklanır. Kavgaları, münakaşaları sık sık olur. Bu yaşlarda erkek çocukların fiziksel saldırganlığı, kız çocukların ise sözel saldırganlığı daha çok yeğlediği gözlenir. Birbirlerine karşı oldukça acımasız eleştiri ve davranışları olabilir. Çok radikal kararlar verip, bunları uygulamaktan derhal vazgeçebilirler. İçinde bulundukları grupta prim yapan davranışları fark edip benimseyebilirler ve bunlar gerçekten çok acımasız olabilir.

    8-9 yaşta, arkadaş grupları kısa sürelidir. Sırdaş olmak önemlidir. Arkadaşlık ilişkileri iyiyse okula severek gelirlerken ters giden bir şeyler varsa okula gitmek istemeyebilirler. Bu nedenle ‘Okula gitmelisin’ şeklinde öğütler vermek yerine aktif dinleme yapılmalı, öğrencinin kendi çözümlerini üretmesine izin verilmelidir. Oyunlarda kuralların hiç bozulmaması ya da kendileri tarafından değiştirilmesi gibi düşünceleri vardır. Kızlar sözel erkekler fiziksel saldırganlığı yeğlerler. Birbirlerine lakap takma, alay etme sık görülür.

    İlkokul çağı süresince, çocuklar kendi cinsiyetlerine ilişkin görüşlerini de oluştururlar. Çocuklar çoğunlukla kendileriyle aynı cinsten oyun arkadaşlarıyla ilişki kurmaya özen gösterirler. Altı ve on iki yaşları arasında arkadaşlıklar kurmak, son çocukluk döneminin en önemli görevlerinden biridir ve bu hayatları boyunca devam edecek bir sosyal beceridir. Gelişimsel olarak karmaşık ilişkiler geliştirmeye hazırdır. Giderek, duygu ve düşüncelerinden daha çok haberdar olmaya başlar. Bu yaşta artık aileye eskisi kadar bağlı olmadığı gibi kendine dönük ilgileri de azalmıştır. Artık arkadaşlık konusunda akranlarına daha çok güvenmeye, arkadaşlarıyla birlikte okulöncesi döneme kıyasla daha çok vakit geçirmeye başlar. Günden güne çocukluk döneminin zevklerini ve hayal kırıklıklarını paylaşırlar. Yetişkine daha az bağımlıdır

    Ergenlik Döneminde Sosyal Beceriler

    Ergenlik dönemi çocuklarınızın kim olduklarını, neye inandıklarını ve kim olmak istediklerini keşfetme çabasıyla ailelerden bağımsızlıklarını talep ettikleri bireyselleşme dönemidir. Aynı zamanda soyut düşünme ve mantık yürütme becerisini kazanmaktadırlar. Bu daha fazla karar alma ve problem çözmeye zihinsel olarak katılmak isteyecekleri anlamına gelmektedir. Ergenlik döneminde kendilerini daha fazla arkadaşlarına yakın hissedebilirler. Önceleri her şeyini ailesine anlatan çocuk , yakınlık ihtiyacı yön değiştirdiğinden arkadaşlarına yönelir.Ancak bu ebeveynlerine ihtiyacı olmadığı anlamına gelmemektedir.

    Ait olunan arkadaş grubu ergenin sosyal becerileri ve kişilik gelişimine, çevresi ile ilişki kurma biçimine katkı sağlamaktadır. Grup, ergen için bir ayna görevi yaparak bireyin kendisini tanımasını, dışarıdan nasıl görüldüğünü bilmesini ve kendini değerlendirmesini sağlar. Grup içinde ergenlerin sosyal becerileri ve ilişki kurma şekilleri de gelişmektedir. Ayrıca cinsiyete ait model bulma ve cinsiyet davranım kalıplarını öğrenme konusunda da grup ergene örnekler sunabilmektedir. Ergenler yaşanılan üzüntüleri ve duygusal krizleri ait oldukları gruplarda çözmektedirler.

    Ergenlik döneminde arkadaşlık ilişkileri önemini arttıkça anne ve babalar bu durumdan etkilenir ve kaygı duymaya başlarlar. Bu zamana kadar her şeyin yolunda gittiği sevgili çocuklarınız sizden adım adım uzaklaşmaya başlar. Sürekli arkadaşlarının yanında olmak isteyişleri, sürekli internet ya da telefonda onlarla zaman geçirmeye çalışmaları sizleri tedirgin eder. Arkadaşlıklarıyla meşgul olan çocuğunuz size yabancılaşıyor gibidir ve eleştirilerinin dozunu da bu dönemde artırmıştır.”Artık onu tanıyamaz olduk.” gibi cümleler sık sık söylenir.

    Çocuğunuzu değiştiren onları sizlerden koparan olgunun arkadaşlıkları olduğunu düşünmeye başlanabilir. Bu nedenle ergenlik döneminde arkadaşlığın pek çok yönden doyuruculuğu olduğunu hatırlatmak gerekir. Her şeyden önce arkadaşlığa duyulan bu ihtiyaç gelişim süreçlerinin işlemesini kolaylaştırır. Arkadaşlık; yaratıcılık, espri gibi olumlu özelliklerin geliştiği ve bollaştığı bir alan olma özelliği taşır. Arkadaşlık içinde genç, duygularını nasıl tasarlayacağını ve nasıl dışa vuracağını da öğrenir

    Bireysel kimliğini bulma çabalarının yer aldığı arkadaşlık içinde her şey çok hızlıdır. Çoğu kez anne ve babalar çocuklarını takip edemedikleri hissine kapılabilmektedirler. Birden bire başlayan aşklar, birden bire biten dostluklar sıklıkla karşımıza çıkar. Hızla gerçekleşen bu değişimlerin sonucunda yaşanan düş kırıklıkları içinde çocuğunuz kendi önemini görecek, sınırlarını belirleyecek ve benlik tasarımını oluşturacaktır.

    Ergenlik dönemi, çocuğun kendini duygusal olarak çoğu kez hiçbir neden yokken çaresiz, bunalmış, anlaşılmamış ve yalnız hissettiği bir dönemdir. Çocuğun yaşıtlarının da yaşadığı bu ortak duygulanımlardan ötürü ebeveynlerden çok arkadaşlarının onu anladığını hissetmesi doğal bir durumdur. Yaşanılan güçlüklerin ve sorunların benzerliği arkadaşlıkların çekiciliğini artırır. Bu durum hem empati yaparak birbirlerini anlamalarını hem de kendilerini kabul ettirmelerine olanak tanır. Kabul gördükçe bir gruba ait olma becerisi kazanan çocuğunuz toplumsal yaşamda sözsüz kuralları nasıl içselleştireceğini, sosyal etkileşim içinde iletişim kurmayı öğrenir. Kuralları kabul etmeyi öğrenir. Bu özellikleriyle yetişkinliğe doğru gelişen çocuğunuz toplumsal alanda arkadaşlığı bir geçiş aşaması olarak değerlendirir. Buna ek olarak “Ben nasıl görünüyorum, verdiğim görüntü nasıl?” sorusu kimliğini arayan çocuğunuz için liste başı meselelerden biridir. Bu soruya yanıt verdiği sürece arkadaşlıkları da beslenir.

    Özellikle ergenlikte arkadaşlık becerilerini sağlama konusunda ebeveynlerin uygulayabilecekleri bazı ipuçları verilebilir.

    Tüm iletişimi arkadaşlarıyla kuruyormuş gibi görünüyor olabilir. Anne ve babalarıyla anlaşamamalarından dolayı böyle hissedilebilinir. Çocuklukta kurulmuş iyi bir iletişim ergenlik döneminin sağlıklı atlatılmasını sağlayacaktır. İyi iletişim anne babasına ( her ne kadar ihtiyacı yokmuş gibi görünse de) ihtiyaç duyan çocuğunuzun sorun olarak hissettiklerini sizinle paylaşmasına yardımcı olacaktır. Ancak iletişiminizi sadece sorun odaklı tutmamanız da oldukça önemlidir.

    Çocuğunuzun arkadaş ortamını ve mümkünse arkadaşlarının ailelerini tanımaya çalışın. Bunun için kendi evinizde programlar organize edebilirsiniz.

    Çocuğunun arkadaşlarını tanımadan eleştirmek ve kurduğu arkadaşlığı bitirmesini istemek sadece sizden uzaklaşmasına sebep olur. Ona bu arkadaşlıkta neyin önemli olduğunu sorarak anlamaya çalışıp kararı çocuğunuzun vermesine dikkat edin.

    Çocuğunun arkadaşları gerçekten olumsuzluklar gözlenebilir. Aile bu arkadaşlarının önce iyi taraflarını görmeli ve çocuğuna bunları aktarmalı, gözlemlediği olumsuzlukları ve kaygılandığı hususları çocuğuyla paylaşmalıdır. Bu şekilde çocuk ebeveynin objektif yaklaşımını görür.

    Arkadaşlık çevresini beğenmiyorsanız, onu iyi tanıyarak kendi ilgi ve yetenekleri doğrultusunda alternatif bir çevre oluşturabilirsiniz. Bu çevreyi oluştururken seçenekler sunmalı ve onun keyifle katılabileceği aktiviteleri içermesine özen göstermelisiniz.

    Çocuğun kendi kimliğini bulmaya çalıştığı bu dönemde, olumsuz veya istenmeyen bir duruma “hayır” diyebilme çabası aile tarafından desteklenmelidir.

    Ergenlik sürecinde ebeveynler çocuklarının fazla sayıda arkadaşları olmasından yakınabilirler; ancak bunun sürecin bir parçası olduğu unutulmamalıdır.

    Ergenlik dönemi bir değişim dönemidir. Değişim dönemleri zordur ve duygularda iniş çıkışlar görülmesi çok normaldir. Bu yüzden evde olduğu gibi arkadaşlık ilişkilerinde de iniş çıkışlı bir süreç geçirir. Bir gün arkadaşlarıyla çok iyi sizinle çok iyi bir gün çok sıkıntılı olabilir.”Neden tutarsızsın neden böylesin!” sorgulamalarından uzak durun.

    Zamanının üçte biri kadar bir kısmını arkadaşlarıyla paylaştığını göz önünde bulundurursanız arkadaşlarını tanımanın önemi ortaya çıkar. Bu tanıma süreci içinde baskı yapmadan, dedektiflik yapmadan günlüklerini ve özel yazışmalarını kurcalamadan bir yaklaşım geliştirmelisiniz. Eve çağırmasına izin vermelisiniz. Arkadaşlarından bahsettiğinde ya da bir olay anlattığında yargılayıcı yorumlar yapmadan arkadaşları hakkındaki bilgileri veri tabanı oluşturmak için biriktirmelisiniz.

    Arkadaşlarıyla zaman geçirmek ve aktivitelerde bulunmak için sizden izin istediğinde bu dönemin gelişme dönemi olduğunu kabul ederek yeni sınırlar belirleyebilir ve bu konudaki sorumluluklarına göre sonuçları onunla birlikte düzenleyebilirsiniz.

    Arkadaşlık ilişkilerinin temel atıldığı okul ortamı oldukça önemlidir. Bu dönemde okulun ve öğretmenlerinin ergene bakış açısı ve sosyal gelişimi için ne tür aktiviteler düzenlediği oldukça önemlidir.

  • SOSYAL ANKSİYETE

    SOSYAL ANKSİYETE

    Pek çok kişi; yeni biriyle tanışırken ya da topluluk önünde konuşma yapmak zorunda kaldığında, heyecanlanabilir veya çekingen davranabilir. Ancak sosyal kaygı ya da diğer adıyla“Sosyal Anksiyete Bozukluğu”, utangaçlıktan ya da bazı durumlarda heyecanlanmaktan çok daha fazlasıdır.

    “Kalabalık yerlerde kendimi hiç rahat hissetmiyorum. Herkes bana bakıyor gibi geliyor”

    “Başkalarının yanında elimi nereye koyacağımı bile bilemiyorum. Telefonumla ilgilenerek, fark edilmemeye çalışıyorum.”

    “Bir toplantıda fikrimi söylemeyi çok istiyorum ama yanlış bir şey söylemekten korktuğum için hiç konuşamıyorum.”

    “Sınıfta parmak kaldırmaktan korkuyorum. Saçma bir şey söylersem, sesim kötü çıkarsa, sesimi kimse duymazsa, kekelersem… Arkadaşlarım benimle dalga geçer, rezil olurum.”

    “Bir topluluk karşısında konuşma yapmak, benim için çok zor. Kızarıyorum, sesim titriyor, kalbim hızla atıyor ve hızlıca konuşup o anı atlatmaya çalışıyorum.”

    Bu ve benzer cümleleri söyleyen pek çok danışanım oldu. Yaşadıkları sorunun ne olduğuna anlam veremediklerini ve kendilerine “benim özgüvenim çok düşük” diye yorum yaptıklarını görüyorum. Sorunun aslında özgüven sorunu olmadığını, sosyal kaygı yaşadıklarını anlatıyoruz öncelikle.

    Nedir Sosyal Kaygı?

    “Sosyal kaygı”; kişinin başkalarının kendisi hakkında ne düşüneceğine odaklı yaşayarak, sosyal iletişimden geri çekilme ve sonuç olarak sosyal beceriler yönünden zayıf kalma sürecidir.

    Toplum içinde konuşurken ya da herhangi bir eylem yaparken kızarma, terleme, ellerin titremesi, kendini küçük düşürecek yanlış bir şey yapma korkusu ile kaçma, kaçınma ve güvenlik davranışlarına başvurarak sorunu devam ettirme söz konusudur.

    Bir örnekle anlatayım:

    A isimli, üniversite 2. Sınıf öğrencisi bir bayan; erkeklerle aynı ortamda bulunmakla ilgili sorun yaşıyor. A, erkeklerin yanında konuşursa; yanlış/ saçma bir şey söyleyerek rezil olacağını, onların kendisiyle dalga geçeceğini düşünüyor.

    Bununla ilgili geçmişte olumsuz bir deneyimi de olmuş olabilir. Yaşadığı olayın o anla ve oradaki kişilerle ilgili olduğunu göremeyip, genelleme yapmış olması çok mümkün. “Erkekler çok acımasız”, “Erkeklerin yanında hata yapmamalıyım,, yoksa dalga geçerler” gibi varsayımlar geliştirmiş olabilir. Çoğu insan bu gibi varsayımlarının farkında değildir.

    Örneğimize geri dönelim;

    A, bu inançlar ve varsayımlar nedeniyle, erkeklerin yanında hiç oturmamaya çalışarak kaçma davranışı yapıyor. Kız arkadaşları ısrar edip oturmak zorunda kalırsa; kızarıyor, kalp atışları artıyor, elleri titriyor. Bu bedensel duyumların fark edileceğinden korkuyor ve hiç konuşmayarak kaçınıyor. Ya da telefonuyla oynayarak, çantasını karıştırarak, kuytu köşede durarak güvenli bir ortam yaratmaya çalışarak güvenlik davranışlarına başvuruyor.

    A, korktuğu şeyin başına gelmemesi için yaptığı her kaçma, kaçınma ya da güvenlik davranışlarıyla, sorununun şiddetinin daha da artarak devam etmesine neden oluyor. Süreç içerisinde, kız arkadaşlarıyla iletişim kurma ve sosyal becerileri gelişirken, erkek arkadaşlarıyla iletişim kurma ve sosyal becerileri zayıflıyor. Böylelikle, “sosyal anksiyete bozukluğu” yaşanmaya başlıyor.

    A, kız ve erkek öğrencilerin birlikte olduğu bir grup çalışması yapılacağını duyduğunda; kalp atışları artıyor, elleri titriyor, terliyor, kızarıyor ve yoğun bir kaygı yaşıyor. Günler hatta haftalar öncesinden yaşayacağı olumsuz durumları hayal ederek beklenti kaygısı yaşıyor. Buna, depresif duygu durum da eşlik edebiliyor. Odasına kapanma, kimseyle görüşmek istememe, beslenme ve uyku sorunları…

    Sonuç; A, bu duruma dayanamayıp ya okulu bırakıyor ya da bilinçli bir ailenin ya da yakınının ısrarıyla tedaviye başvurmasıyla son buluyor.

    Sosyal Kaygıyla Kendim Nasıl Baş Edebilirim?

    Sizin yaşadığınız kaygı, A’nınki kadar yoğun olmayabilir. Farklı düzeylerde, farklı şiddette yaşayabilirsiniz. Sizin yaşadığınız kaygı daha hafif düzeyde ise, siz kendiniz sosyal kaygınızla baş etmeyi denemelisiniz.

    Öncelikle, kendinizden sosyal ortamlarda neler beklediğinizi liste halinde yazın (Standartlarınız): Sesim iyi çıkmalı, herkes beni dinlemeli, yanlış bir tek kelime bile söylememeliyim…

    Hayata ve insana dair ne kadar normal bu beklentiler sorgulayın… Bu beklentileriniz ne kadar gerçekçi? Sizin dışınızdaki insanların yanlış bir kelime söylediğini, masaya su döktüğünü, kızardığını hiç gördünüz mü?

    Peki, bunlar diyelim ki olmadı. Ne olur? Rezil olurum, herkes bana güler, bir daha onların yüzüne bakamam…

    Gerçekten öyle mi? Gerçekten felaket mi olur kendinizden beklentileriniz olmazsa? Hiç dili sürçen ya da sesi farklı çıkıp boğazını temizleyen bir insan gördünüz mü? Rezil mi oldu yoksa sohbet hiçbir şey olmamış gibi mi devam etti?

    Tüm bunları cevaplayın kendi kendinize. Kendinizden sağlıklı ve gerçekçi olanı değil, mükemmeli hatta imkânsızı beklediğinizi fark ettiniz mi şuan?

    Şimdi kaçtığınız, kaçındığınız kişi, yer ve ortamların listesini yapın. İlk başta kaygılansanız da, tedirgin olsanız da adım adım üzerine gidin bunların. Çünkü siz bunları yapmadıkça kaygınızın sıklığı ve şiddeti artıyor.

    Aşağıdaki sosyal durumları bireralıştırmaolarak görüp, uygulamayı da deneyebilirsiniz:

    • Yakın bir akrabanızla, arkadaşınızla ya da tanıdığınızla kalabalık bir yerde yemeğe gidin.

    • Başkalarıyla göz temasında bulunarak selamlaşın ya da ‘merhaba’ diyen ilk kişi olmayı deneyin.

    • Birine iltifat edin.

    • Öğrenciyseniz, hiç düşünmeden parmak kaldırıp soru sorun.

    • Bir mağazada satış görevlisinden yardım isteyin, fiyat sorun.

    • Bir yabancıya adres sorun.

    • Başkalarına ilgi gösterin: İşleri, çocukları, hobileri, seyahatleri vb ile ilgili sorular sorun.

    • Program yapmak için bir arkadaşınızı arayın.

    • Hoşunuza giden bir konuda bir gönüllü grubuna ya da kursa katılın. Böylece sevdiğiniz bir konuya odaklandığınız sırada, küçük bir grupta başkalarıyla iletişim kurmayı deneyebilirsiniz.

    Ne Zaman Tedavi Olmam Gerekir?

    Eğer sosyal ortamlarda yaşadığınız kaygı;

    • Sizin kendinizle, ailenizle, toplumla uyumunuzu olumsuz yönde etkiliyorsa,

    • İşinizi, öğrenciliğinizi, yaşamınızı sürdürürken işlevselliğinizi bozuyorsa yani günlük hayatı etkiliyorsa mutlaka tedavi olmalısınız.

    Çünkü “sosyal kaygı”, kendiliğinden geçen bir rahatsızlık değildir.

    Sosyal Kaygı Bozukluğu Tedavisini Nasıl Yapıyoruz?

    Sosyal Kaygı, tedavisi olan bir bozukluktur. Sosyal Kaygı’da ilaç tedavisi ve psikoterapi (konuşmaya dayalı ruhsal tedavi) uygulanır. Eğer A’nın yaşadığı düzeyde bir çökkünlük varsa, bizim uygulayacağımız psikoterapinin yanı sıra, ilaç tedavisi uygulanması için danışanımızı psikiyatriste yönlendirerek ilaç tedavisine de başlamasını öneriyoruz.

    Sosyal kaygıda en sık uygulanan psikoterapi yöntemi, Bilişsel-Davranışçı Terapidir. Öncelikle Bilişsel, sonra hazır olunduğunda Davranışsal aşamaya geçeriz. Bilişsel aşamada; kaygı duyguları ve bu kaygıya karşı oluşan bedensel tepkileri tanıma, kaygı doğuran durumlardaki düşüncelerin ne olduğunu anlama, temel varsayım ve inançları bulma, bunlara karşı başa çıkma stratejileri geliştirme gibi aşamalar vardır.

    Davranışsal aşamada ise; model olma, danışanın belirtileri daha net algılayabilmesi için terapi odasında rol oynama, sosyal beceri eğitimi, ardından psikoterapistle danışanın birlikte yaptıkları (danışana özel) bir program dahilinde yakınmaların üstüne gitme gibi her danışanda farklı uyguladığımız teknikler vardır.

    Pek çok danışanımızın, sosyal kaygı bozukluğu ile baş etmesini öğrenmeleri ve bunu hayatları boyunca ustaca uygulayabilmeleri noktasında Bilişsel Davranışçı Psikoterapi’yi başarıyla uygulamaya devam etmekteyiz.