Etiket: Sosyal

  • Çocuklarda aşırı internet kullanımı

    Tatilde kullanımı çok artan nesnelerin başında ne yazık ki cep telefonu, bilgisayar ve tablet üzerinden internet gelmektedir. Eğitim döneminden sonra tatil dönemi internet kullanımına uygun her türlü kolaylığı ve ortamı sağladığı için, çocuklar tatilde zaten kullandıkları internetin müptelası olmaktadırlar. Tatilde eğlenmek, dinlenmek ve doyasıya tadını çıkarmak tabi ki onların hakkı. Ancak tatil sadece bu değildir, aynı zamanda sosyal etkinliklerle ve düzenli eğitim programlarıyla eksikleri tamamlama ve var olan sosyal-akademik becerilerin üzerine koymak için de kaçınılmaz bir fırsattır. Kontrollü ve amaca uygun olan internet kullanımın eğitim desteği, bilgi edinme ve iletişim üzerinde ki etkisi yadsınamaz elbette.

    Aşırı internet kullanımında ebeveyn maalesef rol model

    Asıl sorun birlikte olunan uygun olmayan rol model arkadaşlarca tetiklenen, amacı aşan, denetim ve otokontrolden bağımsız, sürekli ve bağımlılık haline gelen internet kullanımdır, destek verilmesi ve çıkış bulunması gereken budur. Bu duruma ebeveynlerin katkısı maalesef var, dahası bilerek ya da farkında olmayarak çocuklarının internet kullanımına neden olmaktadırlar. Çocuklar gördüğünü yapar, özellikle cep telefonundan sosyal medyayı ya da bu anlamda interneti kullanan ebeveyn sayısı, kullanım sıklığı ve süresi çığ gibi artmaktadır. Daha hazin olanı ebeveynin internet ve sosyal medya kullanımından aldığı keyif ve haz, çocukları ve eşine ayırdığı zaman diliminden ve birlikte yaptıkları sohbetten aldıkları keyiften daha fazla olması.Göz bebeği çocuklarımızdan ve onlarla paylaşılan bir dakikadan bile daha değerli olamaz cep telefonu, sosyal medya ve internet kullanımı.İnterneti yaşam biçimi haline getirmiş ve bu bakımdan uygun rol model olmayan bir anne-babayı somut olarak gören ve ayrıca kazanım sağlayacakları ve mutlu olacakları birlikte geçirilen ortak paylaşım fırsatı bulamayan çocuk doğal olarak ne yapar sizce?.Tabi ki o da aynısını yapar, büyüğünün izinden gider ve internet tutkunu olur….

    Ayrıca rol model olma dışında çocuklar internete kolay ulaşıyorlar, anne-babanın başarı ödülü olarak cep telefonu ve tablet sunması da işin tuzu biberi…..İnternet kullanımını kolaylaştırıyor ve rahat ulaşılmasını sağlıyoruz, kendimiz internet kullanarak ön ayak oluyoruz, daha sonra kendimizin yapamadığı şeyi yapmasını, yani o harika ve sürükleyici dünyayı bırakmasını ve zorunlu olduğu derslerini yapmasını istiyoruz….bu ne kadar sahici sizce?…..

    İnternet fiziksel aktivite kısıtlılığı sonucu sosyal uyumu ve verimliliği bozar

    Gittikçe yaygınlaşan bilgisayar ve internet teknolojisi, en fazla bilgi alışverişi ve eğitim sürecinde kullanılmaktadır. Bireylerin öğrenme alışkanlıklarını ve bilgi edinmelerini sağlamayı hedefleyen bu araçlar, hem öğrenme becerilerini geliştirmekte hem de öğrencilerin sosyal davranışlarını etkileyerek aile başta olmak üzere, yakın akraba ve arkadaş gruplarıyla olan ilişkileri olumsuz yönde etkilemektedir. Araştırmalar internet kullanımının çocuk ve ergenlerde teknolojik bağımlılık oluşturduğu, bu nedenle öğrencilerin çevreleriyle uyum sağlamada problemler yaşadığını ve sosyal beceri kazanma şansını azalttığını göstermektedir.

    Öğrenme, dikkat ve davranış kontrolü süreçlerinde etkili dopamin, mutluluk ve rahatlık duygusu veren serotonin ve keyif-haz oluşturan endorfin beyin düzeylerini artırarak daha mutlu, kontrollü, planlı ve yüksek hayat standardı sunan fiziksel aktivite ya da etkinliklerle yüzleşmeyi ve bunların hayatımızın bir parçası olmasını engeller internet kullanımı,ya da çocuk ya da ergenin hak ettiği hayatı yaşamamasına neden olarak sosyal ve akademik verimliliği düşürür internet-bilgisayar kullanımı….

    İnternet Bağımlılığı

    İnternet bağımlılığı; internetin aşırı kullanılmasına yönelik isteğin önüne geçi­lememesi, internete bağlı olmadan geçirilen zamanın önemini yitirmesi, yoksun kalındığında aşırı sinirlilik hâli ve saldırganlık ortaya çıkması ve kişinin iş, okul, sosyal ve ailevi hayatının giderek bozulması olarak tanımlanmaktadır.

    Amacı aşan internet kullanımı ve internetin kötüye kullanımı gençlerde;

    1) İnternet kullanımı ile ilgili zihinsel meşguliyet,

    2) internet kullanımını sınırlama ve kontrol etme ile ilgili yineleyici düşünceler,

    3) erişim isteğini durduramama, işlevselliğin çeşitli düzeylerde bozulmasına rağmen internet kullanmayısürdürme,

    4) internette zaman geçirmede her defasında sürenin giderek artması

    5) kullanma olanağı bulunamadığında arama ve aşerme dav­ranışları görülmektedir.

    Bu durum sosyal olmayı, planlı programlı ders çalışmayı (ders plan ve programı yapılsa bile), odaklanmayı ve dikkati sürdürebilmeyi önemli ölçüde olumsuz etkilemektedir. Ayrıca farklı bir şey yapılması istendiğinde aşırı direnç ve tepki gösterme, anne baba yönlendirmesine tahammülsüzlük, kolay kızma, tartışma ve saldırganlık eğilimleri gibi evde, okulda ve yaşıtlarının olduğu sosyal ortamlarda işlevselliği bozan davranış sorunları ortaya çıkmaktadır.

    Ayrıca İnternet bağımlılığı ile ilgili ya­pılan gözlemler sonucu, oluşturulan tanı ölçütlerinin daha çok madde bağımlı­lığına benzer özellikler gösterdiği görülmüştür. İnternet, tıpkı kumar gibi, bağım­lılık yapmaktadır ve bu açıdan bir dürtü kontrol bozukluğu türü olarak düşünülebilir. Diğer taraftan genç kendi içindeki sıkıntılardan ve olumsuz düşüncelerden kurtulmak için interneti sürekli el yıkama gibi bir dengeleyici ve rahatlatıcı davranış (kompulsif davranış) olarak da kullanabilir. Yine genç interneti sorunlardan kaçmak veya olumsuz duygulardan (örneğin, çaresizlik, suçluluk, çökkünlük, kaygı) uzaklaşmada çıkış için bir enstrüman olarak görebilir.

    İnternet düşkünü çocuklarda yapısal yatkınlık ortaya konulmalı

    İnternet tıpki sigara, alkol, madde gibi beyindeki ödül merkezini doyurmak için kullanılan somut ve kolay olan şeylerden bir tanesidir. Çocuk ve genç sorumluluk duygusunun gereği amaca uygun ve zorunlu olduğu görev ve işleri yaparak beyin ödül merkezini doyurmalı, bu şekilde haz ve keyif alma yolunu seçmelidir. Ancak görevlerinin önemine yönelik farkındalık azlığı ya da bunu yeterince idrak edememe bu yolu kapattığı için genç, ödül merkezini belirtildiği gibi daha kolay bir şekilde doyurma yolunu seçerek telafi etmeye etmeye çalışacaktır. Bu daha çok Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ve dürtüselliği olan bireylerde olmaktadır. Yani interneti amacına aşan şekilde ya da amacına uygun olmadan kullanan çocuk ve gençler DEHB ve dürtüsellik yönünden değerlendirilmeli ve yapısal yatkınlık belirlenmelidir.

    Ülkemizde İnternet Kullanımı Fazla

    Ülkemizde 6–15 yaş grubundaki çocuklarla internet ve bilgisayar kullanımı üzerine yaptığı araştırmada çocukların internet kullan­maya başlama yaşı ortalama 9’dur. 06–15 yaş grubundaki çocukların bilgisayar, internet ve cep telefonu kullanım oranları sırasıyla %60,5, %50,8 ve %24,3’tür. 06–15 yaş grubunda internet kullanan çocukların %38,2’si interneti iki saate kadar, %47,4’ü üç ila on saat arasında, %11,8’i 11 ila 24 saat arasında, %2,6’sı ise 24 saatin üzerinde haftalık ortalama internet kullanmaktadır. Sevgili aileler ne yazık ki son dönemlerde 6-15 yaş arası çocuk ve gençlerimizde internet kullanımı %70 leri aşmış durumdadır, yani 10 çocuğumuzdan 7’si internet kullanmaktadır.

  • Sosyal Beceri

    Sosyal Beceri

    Kişilerin ilişkilerinde, başkalarının davranışlarını anlamlandırabilmesi, yaşananlara uygun tepkiler verebilmesi yetisi “Sosyal beceri” olarak adlandırılmaktadır. Sosyal beceri kavramı içerisinde iletişim ve etkileşimin önemi yadsınamaz.

    Sosyal gelişim dönemlere ayrılmaktadır. Yaşa ve döneme göre çocuğun duygusal ve akademik ihtiyaçları değişebilmektedir.Okul öncesi evrede çocukların kendi cinslerinden arkadaşları, karşı cinsten olanlara tercih etmesi vb. Arkadaş ilişkileri çocukların gelişiminde büyük rol oynamaktadır. Gelişim sürecinde akranlarıyla yaşadığı yoğun ilişkiler çocuğa, yeterli sosyal uyumu gösterebilmesi ve gerekli sosyal becerileri kazanması için birçok ortam sağlamaktadır. Burada akran ilişkilerinin gelişimini ve işlevlerini göz önünde bulundurmak oldukça önemlidir.

    AKRAN İLİŞKİLERİ

    Akran ilişkileri yaşamın ilk yıllarından bu yana süregelen bir olgudur.Bebekler ilk altı ay çevre algısına sahip değilken ,6 Ay ve sonrasında bakarak,dokunarak karşıdaki bireyle ilişkiyi başlatır.Çocuk etkileşimleri 2-4 yaş arasında artış göstermektedir.Bu dönemde çocuk yakın müdahalesi olmadan akranlarıyla vakit geçirebilmeye başlar.Çocuklar sosyal alanlarını geliştirdikçe akranlarıyla daha çok etkileşime geçmeye başlamaktadırlar.

    SOSYAL BECERİ NASIL GELİŞTİRİLİR?

    Çocuklarının duygularını tam anlamıyla okuyamayan ebeveynler, çocuklarının problem çözme becerilerinin gelişimine engel olmaktadırlar.Kendi kendine oyun oynama ve kurma yetisinin kazanılmasıyla birlikte artık çocuk kendi sosyal insiyatiflerini almaya hazır hale gelmeye başlamaktadır.Destekleyici düşündürücü tüm aktiviteler çocuğun sosyal gelişimine destek olan unsurlardır. Okul yıllarındaki eğitimde ise öğrenci ve öğretmen arasındaki iletişim ve etkileşimin az oluşu, öğretimin etkinliğine de yansımaktadır. Eğitim sürecinde; öğrenmenin gerçek amaçları arasında ‘düşünmeyi öğrenmek’ olduğunun çocuklara aktarılması gerekmektedir. Çocuklar ‘öğretimi’ ‘başkalarının vereceği bir vazife’ olarak görmeye başladıkları an itibariyle, sadece öğrenme konusunda değil, bireysel sorumlulukları almakta da isteksiz ve sorumluluk alma konusunda geri planda kalabilmektedirler. Ve bu döngü çocuğun ödev performansı ve akademik başarısında ciddi bir isteksizlik yaratmaktadır. Düşünme sistemi; öğrenme, öğrenme süreçleri ve davranışlar ile şekil almaktadır.

    ÇOCUĞUN SOSYAL BECERİLERİNİN GELİŞİMİNDE EBEVEYNLERE ÖNERİLER;

    Sosyal gelişim, çocuğun yaşamında en az diğer gelişim basamakları kadar öneme sahiptir. Bireyin yaşamında giderek önem kazanacak  olan “uyum sağlama” becerisi çocukluk çağında ve sosyal gelişim süreci içerisinde kazanılan bir beceridir. Çocuğun sosyal davranışları  etkileşim içinde olduğu ailesi ve arkadaşlarının gösterdiği geri bildirimlerle anlaşılıp şekillendirilmelidir.

    Çocukların akranları ile kurdukları ilişki içerisinde rekabet etmeyi, kaygı yaratan ve olumsuz olan  hertürlü durumla karşılaşmaları baş etme becerilerini arttırmaktadır. Sosyal becerilerinin gelişebilmesi için bu tür ilişkiler olumsuzluktan ziyade bir  ihtiyaçtır. Kendi yaşıtı olmayan kendisinden daha büyük ya da küçük kişileri tercih eden çocukların sosyal ilişki kurma ve sürdürme ile ilgili sıkıntıları olduğunu düşünüp çözüm yoluna gidilmesi gerekmektedir. Yaşından daha büyük kişilerle ilişki kurmak, ilişkiyi kolaylaştırır.Kendi yaşından küçüklerle ilişki kuran çocuklar ise genelde oyun ve kurallara hükmetme ihtiyacından dolayı bu seçimi yapmaktadırlar.

    Sosyal gelişimin temelinde çocuğun ilk bebeklik döneminde annesinin yardımı ile dış dünyayı tanıması, ihtiyaçlarının anlaşıldığını ve karşılandığını fark etmesi güvenli bir bağlanmanın sağlanmış olduğu bir ilişki çocuğun bilişsel gelişimi  kadar duygusal ve sosyal gelişimini de etkiler. Çocukla duygusal ilişki ve temas kurabilmek sosyal ilişkinin en temel yapıtaşıdır. Sosyal ilişki kurabilme becerileri aile içinde bireylerin temsillerinden örnek alınarak oluşturulur. İlk çocukluk döneminin en güçlü öğrenme stili olan “taklit “sosyalleşme üzerinde önemli bir unsurdur.

    SOSYAL BECERİ EKSİKLİĞİ NEDİR?

    Sosyal beceri yetersizliği, bireyin çeşitli sosyal becerilere sahip olmaması ve ya sahip oldukları halde becerileri uygun ortam ya da durumlarda kullanamaması şeklidir. Sosyal beceri eksikliği, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, öğrenme güçlüğü, sosyal kaygı, karşıt gelme bozukluğu, öfke kontrol problemi, yaygın gelişimsel bozukluk, uyum ve davranış sorunları ve gelişimsel gerilik yaşayan çocuklarda daha belirgin şekilde görülmektedir. Ancak  çocuk bu sorunları olmasa bile sosyal beceri eksikliği yaşayabilmektedir. Sosyal beceri eksikliği olan çocuklar kendilerini mutsuz hissedebilir, girdikleri sosyal ortamlarda kaygılı, heyecanlı ve ya öfkeli davranabilmektedirler.

    ÇOCUKTA SOSYAL BECERİ EKSİKLİĞİ NASIL ANLAŞILIR?

    • Kendine güven duymama

    • Bir konuşmayı başlatmada ve sürdürmekte sorun yaşama

    • Arkadaş ilişkilerinde problem

    • Sosyal ortamlara girmekte sıkıntı ve stres

    • Söylenenleri dinlememe

    • Evde ve ya okulda kurallara uymama

    • İsteklerini, düşüncelerini ifade etmeme

    • Topluluk önünde konuşmakta kendini ifade etmekte zorluk

    • Hakkını koruyup savunamama.

    • Kızgınlığını kontrol edememe.

    • Sorunlarını çözme konusunda sıkıntı yaşama.

    • Göz kontağını az kurma

    • Duyguları anlayıp ifade edememe,

    • Empati kuramama

    • Alay edilme ile başa çıkamama

    • Zamanı planlama, organize olma konusunda sıkıntı yaşama

    • Akran gruplarına girememe.

    • Kıskançlık duygusuyla baş edememe.

    • Ödevlerini yapamama.

    • Başkalarının haklarına saygılı olmama.

    • Yardımlaşma ve paylaşımda bulunmama

    • Çevresindekilere karşı saldırgan davranma vb.

    SOSYAL BECERİ EĞİTİMİNDE KULLANILABİLECEK YÖNTEMLER:

    Sosyal becerilerde sözel olduğu kadar sözsüz iletişimde oldukça önemlidir.Ses tonu,konuşma,tepkiler,kendini ifade etme,akıcı ve etkin iletişim ,selamlaşma,tepki verme vb kişisel ve sosyal problem çözme becerileri arasındadır.Davranışçı tekniklerle bu alanda yaşanan beceri eksikliğinin telafisi ve düzenlenmesi mümkün olabilmektedir.

    Temel sosyal beceri desteği: Sosyal ilişkiler, beden duruşu,yüz ifadesi vb davranış dizilimlerinin düzenlenmesini amaçlar.

    Modelden öğrenme: Bireyin başkalarını gözlem ve taklit yoluyla ve jest mimiklerle çocuklar yetişkinlerden gözlem ve öğrenme süreçlerini tamamlamaktadırlar.

  • Ebeveyn tutumlarının çocuğun davranışlarına etkisi

    Uzmanlar, çocuklarda davranış sorunlarına yol açan faktörlerin genellikle biyolojik etmenler ve psiko-sosyal etmenler şeklinde ele alındığını ifade etmektedir.

    Biyolojik etmenler; genetik yapı, hormonlar, sinir sisteminde işlev bozuklukları, doğum öncesinde toksine maruz kalma gibi faktörleri içermektedir.

    Psiko-sosyal etmenler ise; ebeveynlik uygulamaları ve aile içi çatışma ve şiddet ortamı, akran ilişkileri ile geniş sosyal çevre ve sosyo-ekonomik durum gibi faktörleri içermektedir

    Çocuğun Davranışlarında Tutumların Etkisi

    Annenin, olumsuz -baskıcı tutumları, aşırı gevşek tutum ve saldırgan tutuma oranla daha olumsuz bir etkisi olduğunu söylemek mümkündür. Konuyla ilgili yapılan ir araştırmanın sonuçlarına göre, annelerin otoriter, yetkeci ve izin verici tutumları ile 5-6 yaşındaki çocuklarının sosyal beceri ve okula uyum düzeyleri arasında anlamlı düzeyde ilişki olduğu araştırma sonuçlarına yansımıştır.

    Otoriter ve izin verici tutumlar, sosyal beceri ve okula uyum değişkenleri ile olumsuz yönde anlamlı ilişki içindeyken; demokratik tutum ise sosyal beceri ve okula uyum düzeyleri ile olumlu yönde anlamlı ilişki içindedir.

    Tutum Türleri

    Otoriter Tutum: Otoriter tutumda, ebeveynler çocuk üzerinde kontrol sahibi olmaya, sözünü dinletmeye önem verirler. Otoritenin, kuralların kabulü, saygının her şekilde gösterilmesi gereklidir. Çocuğa karşı gösterilen ilgi az iken ona yönelik beklentiler üst düzeydedir. Otoriter tutum sonucunda, çocukların saldırgan, baskıcı olabildiği, akran ilişkilerinde şiddete, zorbalığa başvurabildikleri, düşük düzeyde empati, düşük düzeyde yardımlaşma ve düşük düzeyde işbirliği gösterdikleri görülmektedir. Otoriter tutum, çocukların utangaçlık, çekingenlik gibi tavırların yanı sıra saldırganlık, baskıcı davranışlar sergilemesine yol açabilmektedir. Bu çocukların sosyal açıdan daha az uyumlu, düşük öz-güven sahibi olabildikleri dikkat çekmektedir. Anne-babaların, duygularını uygun olmayan şekillerde göstermelerinin, çocuklarının öfke, kızgınlık gibi durumlarda akranlarına sert tepkiler gösterebildikleri belirtilmektedir. Benzer şekilde ebeveynlerin çocuklarına yönelik genel olarak olumlu duygularını ifade etmeleri onları da sosyal ilişkilerinde duygusal kontrole sahip olabildiklerini ortaya koymaktadır.

    Demokratik Tutum: Demokrasi, saygı, mantık ile şekillenmektedir. Çocuğun bireyselliği kabul edilir ve buna saygı duyulur. Bireyselliğin kabulü, evle ilgili kararlarda onun da fikrinin alınmasını beraberinde getirmektedir. Anne-baba-çocuk arasında karşılıklı ve açık iletişim kurulur. Demokratik tutumla yetiştirilen çocukların, otoriter ve izin verici tutumlarla yetişenlere göre daha sosyal açıdan uyumlu, sorumluluk sahibi, yaratıcı, bağımsız, okulda başarılı, arkadaş canlısı, yetişkinler ve akranlarıyla işbirliği yapabilen ve genellikle mutlu çocuklar oldukları görülmektedir.

    İzin Verici Tutum: Yüksek düzeyde çocuk bakımı, açık iletişim, düşük düzeyde kontrol söz konusudur. Kurallar ve sınırlar net olmamakla birlikte son derece esnektir. Çocuktan olgun davranışa yönelik beklentiler düşük düzeydedir. Saldırganlık gibi olumsuz unsurlar içerse dahi çocuğun davranışlarına yönelik yüksek hoşgörü içeren tutumlar sergilenir. İzin verici tutumda da kuralların, sınırların net olmayışı ve/veya çok esnek oluşu çocukların sosyal becerileri öğrenmesini olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Bu nedenle çocuklar akran gruplarında ve genel olarak okul düzeninde, evde olduğu gibi kurallara uyma, uygun biçimde davranma, sosyal ilişkileri başarılı biçimde devam ettirme konusunda beklenilen özeni göstermekte güçlük çekmektedir.

  • Çocuk ve ergenlerde internet ve oyun bağımlılığı

    İnternetin hayatımıza girdikten sonra hızla yaygınlaştığını görüyoruz, bunun en önemli sebepleri, yapmamız gereken bir çok işi internet yoluyla çözmemiz ve internet başında keyif aralarak yapabileceğimiz çok sayıda aktivitenin bulunması yer alıyor. Özellikle internette oyun oynama ve yoğun sosyal medya kullanımının yaşamımızda problemler yaratabildiği yapılan bir çok bilimsel çalışmada gösterilmiştir.

    Bu nedenlerle interneti amaca yönelik kullanmak, internet kullanım saatini güç içerisinde sınırlayabilmek internetin yaratacağı birçok sorunun önüne geçilmesi anlamına geliyor.

    Özellikle çocuk ve ergenlerin öz denetimlerinin yeterince gelişmemiş olması, internetin ortaya çıkaracağı sorunlarla ilgili farkındalıklarının yetersiz oluşu, oyun ve sosyal medyanın keyif verici etkilerine kendilerini kolayca bırakabilmeleri, internet ile ilgili çok sık sorunlar yaşabilmelerine yol açmaktadır.

    Çocuk ve ergenlerde yoğun ekran maruziyeti ve internetin yoğun şekilde kullanımı başta iletişim becerilerinin ve sosyal yeteneklerinin gelişmesi olmak üzere çeşitli alanlarda sorunlara yol açmaktadır.

    Bebeklik döneminde ekran maruziyeti; çocuğun yaşına uygun olarak göz teması kurmasını, seslenildiğinde bakıp uygun tepkiler göstermesini ve dil gelişimini olumsuz etkiliyor. Bu nedenle 3 yaşına kadar çocukların telefon, tablet kullanımını önermiyoruz. 3 yaşından okul çağına kadar günde 45 dk yaşlarına uygun çizgi film izleyebilirler.

    Çocuklar 6 yaşından ergenlik dönemine kadar ortalama günde 1 saat ve ergenlik döneminden sonra ortalama günde 1.5 saat bilgisayar, tablet kullanmalarına izin verebiliriz. Burada dikkat etmemiz gereken durum, internette neler yaptıklarını bilmemiz ve zararlı olduğunu düşündüğümüz siteleri filtrelememizdir.

    Çocukluk çağında, internetin belirtilen saatlerin üzerinde kullanımı çocukların hem fiziksel hem de ruhsal gelişimini bozduğu birçok bilimsel çalışmada gösterilmiştir. Fiziksel olarak göz bozuklukları, eklem ve kas rahatsızlıklarına neden olduğu; ruhsal olarak sosyal gelişimlerini bozduğu, dikkatlerini ve ders başarılarını olumsuz etkilediği belirtilmektedir.

    Çocuklarda ve ergenlerde internet kullanımı 5 saatin üstüne çıktığında, bunun olumsuz etkilerini ciddiye almak ve mutlaka bir uzmandan yardım almak gerekir.

    Bazı çocuk ve ergenlerde internet bağımlılığına neden olan ruhsal hastalıklar bulunmaktadır. Bunların başında, “Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Depresyon, Sosyal Anksiyete Bozukluğu ve Madde Bağımlılığı” gelmektedir. Bu nedenle ailenin çocuğun aşırı internet kullanımını engelleyemediği durumlarda şiddetli tartışmalardan kaçınması ve bir çocuk ergen psikiyatristinden yardım alması uygun olacaktır.

    İnternet Bağımlılığının Tedavisi:

    Hedefimiz, interneti tamamen bırakmak yerine kontollü internet kullanımı olmalıdır. Çocuk ve ergen ile görüşürken, durumunu farketmelerini sağlama ve internet kullanımını sınırlandırmak için motive etmek çok önemlidir. Aile ile birlikte hareket etmek ve çocuğun da fikrini alarak sözleşme hazırlamak gerekir. Çocuğun sosyal gelişimini desteklemek ve bunun için yapabileceği aktiviteleri birlikte belirlemek gerekir.

    Gerektiği zaman terapi ve ilaç seçenekleri de tedavide düşünülmelidir.

    Ebeveynlerin yapması gerekekenler:

    Öncelikle, bilgisayarı ekranın görünebileceği açık bir alana koyun ve internet filtresi ekleyin,

    İnternet kullanımı konusunda iyi bir örnek olun,

    İnternette neler yaptığını takip edin ve onu bilgilendirin,

    Sözleşme yapın .

    Aileler gençlere nasıl yaklaşmalılar?

    Durumu değerlendirin: Çocuğunuz bilgisayar başında ne kadar kalıyor?, nasıl zaman geçiriyor?, aile ilişkilerinde artılar ve eksiler neler?, boş zamanlarını nasıl değerlendiriyor?

    Ateşkesi sağlayın: Bu görev ebeveynindir çünkü ergen her zaman savaşı göze alabilir. İlk adımı siz atın.

    Birlikte zaman geçirin ve başka şeylerden konuşun: Çocuğun ilgi alanları ile ilgilenin ve bilgisayarda neler yaptığını eleştirmeden konuşun.

    Farkındalığı arttırın: Ne kadar süre internette kaldığını beraber not edin.

    Kontrol yöntemini seçin: Süre kısıtlaması haftalık mı olacak, günlük mü olacak, kaç saat olacak beraber karar verin.

    Ona odaklanmayın ve yarışmayın: Bütün ilginizi ona vermek yerine siz de hayatınızı yaşayın.

    Ortak bir cephe oluşturun: İki ebeveynin durumu ciddiye alması ve beraber hareket etmesi çok önemli.

    Sözleşme yapın ve sorumluluklarını belirleyin: İnternette ne kadar zaman geçireceği, neler yapacağı net olarak belirleyin ve siz de bu kurallara uyun.

    Gerektiğinde zorlama yapın: Bilgisayarın kaldırılması, internetin kesilmesi, en son seçenek olmalıdır. Tekrar ne zaman kullanılacağına beraber karar verin.

    Psikososyal gelişimini destekleyin: Sevebileceği bir spor veya sanatsal faaliyet alanı keşfetmek, arkadaşları ile zaman geçirmesine müsaade etmek; sosyalleşmesine yardım edecektir.

  • Down sendromu psikiyatrik belirtileri

    Down sendromu psikiyatrik belirtileri

    1) Down sendromu nedir? Türkiye’de yaygınlığı nedir?

    Down sendromu, genetik düzensizlik sonucu insanın 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom bulunması durumu ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan genetik hastalıktır.

    Down sendromu vücutta yapısal ve fonksiyonel değişiklikler ile karakterize edilir. Vücuttaki küçük ve büyük farklılıkların kombinasyonu yapısal olarak sergilenir.

    Down sendromu sık sık zihinsel bozukluklar ve fiziksel gelişimin tipik yüz görünümü gibi farklı olmasıyla ilişkilendirilir. Fiziksel özellikler çekik küçük gözler, basık burun, kısa parmaklar, kıvrık serçe parmak, kalın ense, avuç içindeki tek çizgi, ayak baş parmağının diğer parmaklardan daha açık olmasıdır. Çoğunlukla hafif veya orta seviyeli öğrenme güçlüğü gibi sorunlar taşır. Gelişimleri genellikle geridir. Geç yürüme ve konuşma bozuklukları sıklıkla olur.

    Doğan her 800 bebekten birinde down sendromu görülür. Her yıl Türkiye’de 1500 down sendromlu bebek doğar. Down sendromu, bütün yaşlardaki, ırklardaki, dinlerdeki ve ekonomik şartlardaki insanları etkiler. Tahmin edilen, Türkiye’de yaşayan 100.0000 civarında down sendromlunun olduğudur.

    2) Down sendromlu çocuk sahibi ailelerin yaşadığı sıkıntılar nelerdir?

    Zihinsel geriliklerinden ve gelişim geriliklerinde dolayı DS’lu çocuklar daha çok ebeveyn desteği ve bakımına ihtiyaç duyarlar. Çoğunlukla hayat boyu aile desteği yaşamlarını sürdürürler. Kronik bir durum olduğundan dolayı ailelerin bu durumu kabullenmesi zordur. Ama erken eğitsel ve fizik tedavi desteği gelişim geriliğinin giderilmesi açısından önemlidir.

    3) Down sendromlu çocukların eğitiminde nelere dikkat edilmeli?

    Eğitim zihinsel gerilik açısından bireysel ve grup eğitimleri ve dil gelişimi açısından dil ve konuşma eğitimi şeklinde olmalıdır. Bireysel eğitimde komut alma, özbakım becerileri, tuvalet eğitimi vs gibi beceriler hedeflenmelidir. Dil ve konuşma eğitiminde kelime sayısının artırılması, seslerin düzgün telafusu, akıcı konuşma gibi hedefler çalışılır.

    4) Down sendromlu çocukların eğitiminde kardeş figürünün fonksiyonu nedir? Kardeş fonksiyonu eğitime yardımcı oluyor mu?

    DS’lularda kardeşın olması genellikle faydalı olmaktadır. Kardeş çocuklar için model teşkil etmekte ve zihinsel, dil ve sosyal gelişimlerinin daha iyi olmalarını sağlamaktadır. Ayrıca ileri yaşlarda DS’lu çocukların bakımında kardeşlerın sağlayacağı yardım ebeveynler için kolaylaştırıcı ve motive edici olmaktadır.

    5) Down sendromlu çocukların özel eğitim dışında sosyal hayata katılımı rehabilitasyonunda etkili midir?

    Sosyal destek bütün çocuklar için önemli olmakla beraber özellikle zihinsel problemler olan çocuklar için çok daha önemlidir. DS’lularda sosyal beceriler genellikle iyi olmakla beraber konuşma ve davranış problemlerinden dolayı toplum tarafından dışlanabilmektedir. Aslında doğru olan topluma entegre edilib toplum içinde yer edinebilmeleri sağlanmalıdır. Bunun için herkesin destekleyici olması, bu çocuklara karşı önyargılı olunmaması ve korkulmaması gerekmektedir.

    6) Down sendromlu çocuk sahibi ailelere çocuğun sosyal hayata katılımı için neler önerirsiniz?

    DS’lu çocukların sosyal yaşanlıları küçük yaşalardan başlamalı. Ebeveynler çocuklarından utanmamalı ve onların toplumun bir ferdi olduğunu unutmamalılar. Sosyal yaşantılarını desteklemek için yaşıtlarıyla beraber kreşe, anaokuluna, spor ve diğer etkinliklere gönderilmeliler. Ayrıca diğer DS’lu çocuklarla birlikte etkileşim halinde olmaları onların dünyada yalnız olmadıkları kendilerine benzeyen başka birilerinin de olduğu farketmelerine yol açar. Bu durum genellikle olumlu sonuçlar verir.

    7) Down sendromlu çocuk sahibi ailelerin de psikolojik ya da sosyal destek alması gerekiyor mu?

    Kronik bir problem olması ve diğer çocuklara göre daha çok ilgi ve bakım istemeleri DS’lu aileler açısından yıpratıcı olabilmektedir. Bu sebeple bu ailelerin psikososyal destek almaları hem çocuk hem de ebeveyn ruh sağlığı açısından önemlidir. Bu ailelerin yakın çevre, idareciler ve ruh sağlığı çalışanları tarafından desteklenmeleri gerekmektedir. Ayrıca DS’lu çocuklarında gelişiminin çocuk psikiyatristi tarafından takip edilmesi ve doğabilecek sorunlar açısından yardım almaları gerekmektedir.

  • Çocuk ve gençlerde bilgisayar ve telefon bağımlılığı için yaz aylarında neler yapılabilir?

    Büyük şehirlerde okul ve ev arasında yaşayan çocuklarda sosyalleşmekte sorunlar çıkabiliyor. Bu durum, kendini eve kapama ve aşırı bilgisayar başında vakit geçirme şeklinde gösterebilmektedir. Aileler de iş güç arasında bu durumu geç fark edebiliyorlar. Bu çocuklar, çok konuşmayan, yazılı anlatımları bir nebze iyi olsa dahi derse katılmayan çocuklar. Özellikle çocuk küçükken, anne ev işlerini yaparken ya da çocuğa yemek yedirirken kolay geldiği için çocuğun eline bir tablet veya telefon verir. Bu davranış kısa süreliğine annenin işini çözer ancak uzun vadede çocuk tablet ve ekran dışında hiçbir şeyden zevk alamaz olur. Benzer şekilde, saatlerce çizgi film izletmek de aynı sonuçları doğurur.

    Günümüzde, televizyon ve bilgisayar başından kalkamayan milyonlarca genç ve yetişkin, psikolojik ve obezite gibi fizyolojik sorunlarla boğuşmaktadırlar. Aileler sorunları fark ettiğinde, çocuklar genellikle bağımlı hale gelmiş oluyorlar. Bu kişiler, ekranı bırakamama, bıraktırmaya çalışınca aşırı tepkiler verme gibi, bazı bağımlılık belirtileri göstermeye başlarlar. Ekran bağımlılığından dolayı okul, iş ve sosyal ilişkilerinin bozulması gibi sonuçlar ortaya çıkar.

    Aileler, bir nebze rahatladıkları yaz aylarında, çocuklarında görülen bu bağımlılık sorunlarını azaltmak için bir fırsata sahip olurlar. Özellikle çocuk ve genç tatildeyken, anne ve baba da işlerdeki yoğunluğun azalmasıyla sorunların çözümü için uygun zemin yakalamış olurlar. Özellikle çocuk ve ergenin, tablet ve bilgisayar başında en çok vakit geçirdiği saatlerde onları oyalayacak aktivitelerde bulunulmalıdır. Spor ve yaz okulları için ısrar edilmeli, konuşularak ikna edilmelidirler. Ebeveynler etkili vakit geçirerek çocuklarıyla sohbet etmeli onların ilgisini çekecek konu ve aktiviteler bulmalıdır. Öncelikle çocuklarıyla eğlenmeyi kendileri öğrenmelidir, bu konuda danışmanlardan yardım almalıdır.

    Çocuk ve gençlerin aileden ayrı, gençlik kampları gibi yerlere gönderilmeleri de olumlu sonuçlar doğuracaktır. Bilgisayar başında iyice asosyalleşen çocuklar, okullarda da bu durumu sürdürerek sınıftan çıkmaz halde, tabletleriyle oynayarak vakit geçirmektedirler. Teneffüs kavramı iyice azalmış olup, oyunlar ortadan kalkmıştır. Bu çocuklar, artık birbirleriyle konuşmayan asosyal bireyler haline gelmişlerdir. Bu yaz kampları, koçlar önderliğinde grup olmayı, grup halinde çalışmayı, çocuk ve gençlere öğretmek için ideal yerlerdir. Bu yalnız yaşam, gençleri iyice egoistleştirmiş, grup olma ve grup için çalışma alışkanlıklarını zayıflatmıştır. Ayrıca eğitim öğretim sistemimizde de eğitimden uzaklaşılmış, öğretim kısmı ağır basar olmuştur. Artık her okul sınav başarısı odaklı çalışmaya başlamıştır. Veliler de bu yönde eğilim göstermektedir. Bu durum, çocukların sosyal zekâsını bastırarak sosyalleşmelerini zorlaştırmaktadır. Yaz aylarını fırsat bilerek çocuk ve gençleri arkadaş edinebilecekleri ortamlara yönlendirmeliyiz. Spor faaliyetlerini arttırmalı ve tatile giderken veya sosyal faaliyetler esnasında, tablet ve bilgisayarını yanına almasını engellemeliyiz. Şunu unutmayalım ki, çocukların okullarındaki başarısı ne kadar iyi olursa olsun, bu başarı, ancak sosyalleşme ile bir anlam kazanacaktır.

  • Otizm hakkında

    Otizm hakkında

    Otizm, çoğunlukla doğuştan gelen bir sorun nedeniyle yaşamın ilk yıllarında aynı gelişim dönemindeki çocuklardan farklı davranışlar sergilemesiyle fark edilen, karmaşık, nöro-gelişimsel bir bozukluktur. Bu farklı davranışlar çocuğun sosyal etkileşimindeki sorunları, sözel ve sözel olmayan iletişimindeki problemleri, tekrarlayıcı davranış ve kısıtlı ilgi alanlarını kapsamaktadır.

    Karşılıklı sosyal etkileşimde bozulma: Otizmde en temel özellik karşılıklı etkileşim ve ilişki kurma becerisindeki güçlüklerdir. Otizmi olan çocuklarda, kendi adına yada anne-babasının sesine yanıt verme gibi sosyal davranışlar gözlenmez.otizmi olan çocuklarda, başkaları tarafından rahatlatılmayı sakinleşitirilmeyi arama ve ilgisini çeken durumları paylaşmada güçlükleri vardır. Ancak otizmi olan çocukların hepsi bu alanda çok yoğun sorunlar yaşamayabilirler, yaşları ilerledikçe ve yoğun eğitim proğramıyla bir çok sosyal davranış öğrenebilirler.

    Sözel ve sözel olmayan iletişimde problemler: Otizmli çocuklarda dil-konuşma gelişiminde ya gecikme vardır ya da hiç gelişmemiştir. Zamir karıştırma (ben yerine sen kullanması gibi), ekolali ( duyduğu sesleri tekrar etmesi), aynı kelime veya cümleleri tekrar tekrar söylemesi gibi dil-konuşmada farklı özellikler gösterebilirler. Kısıtlı ilgi alanı, yineleyici davranışlar: stereotipik davranışlar(Sözcük, hareket ve davranışların koşullarla bağlantısız, nedensiz ve aynı biçimde uzun süre yinelenmesi), alışılmışın dışında ilgi alanları (ör:çocuğun normal oyuncaklarla ilgilenmeyip sadece süpürgelere aşırı ilgisi gibi) görülür.

    Tedavide ilaçla tedavi sadece bazı özel sorunların tedavisinde etkilidir. Sosyalleşememe ve iletişim problemleri gibi otizmin temel belirtilerini tedavi etmek için yeterli etkinliğe sahip bir ilaç tedavisi henüz bulunmamaktadır. Tedavi edilen bazı sorunlar arasında kısa dikkat süresi, hiperaktivite, takıntılı davranışlar ve öfke nöbetleri bulunmaktadır. Ancak bu durumlarda bile bazı davranış değiştirme teknikleri ilaç tedavisinden daha etkili olabilmektedir. Bu nedenle ilaç tedavisi davranışcı yöntemlerden sonra yada birlikte kullanılırsa daha etkin sonuçlar alınmaktadır. Ailelerin de desteğiyle eğitim programlarına katılanların oldukça fayda gördüğü ve yüzgüldürücü sonuçlar alındığı gözlenmektedir. Otizmin belirtilerinin olabildiğince erken tanınıp tedavi programına başlanması olumlu sonuçlar alınması ve ilerleme kaydedilebilmesi için önerilmektedir.

  • Akran zorbalığı ve çocuğun ruh sağlığına etkileri

    Zorbalık, bir birey veya grup tarafından, kendisini koruyamayacak durumda olan kişiye karşı yapılan, fiziksel veya psikolojik sonuçları olan ve süreklilik arzeden bir şiddet türüdür. Ancak bir eylemin zorbalık olarak adlandırılabilmesi için sadece saldırganlık özelliği taşımasının yeterli olmadığı, taraflar arasında eşit olmayan güç ilişkisinin olması, süreklilik özelliği, taşıması ve kasıtlı yapılıyor olması gerektiği belirtilmektedir.

    Okul zorbalığının, bir ya da birden çok öğrencinin kendilerinden daha güçsüz olan öğrencileri bilerek ve isteyerek, sürekli bir biçimde fiziksel olarak, sözel olarak, dedikodu ve söylenti çıkarıp yayarak, para ya da diğer eşyalarını zorla alarak, tehdit ederek, eşyalarına zarar vererek ya da arkadaş grubundan dışlayıp yalnızlığa terk ederek rahatsız etmesi ile sonuçlanan ve kurbanın kendisini koruyamayacak durumda olduğu bir saldırganlık türüdür.

    Siber zorbalık bir başka deyişle sanal zorbalık; bilgi ve iletişim teknolojisi ve araçları ile özellikle cep telefonu ve internet yoluyla zorbalık yapılmasıdır.

    Akran zorbalığı fiziksel, sözel ve sosyal (ilişkisel) zorbalık olarak üç çeçit görülür. Sözlü zorbalık; isim takmak, alay etmek, karşıdaki insanın onurunu zedelemek, küçük düşürmek, iğnelemek, hakaret etmek, tehdit etmek, fiziksel zorbalık; vurmak, yumruklamak, tekmelemek, tırmalamak, çelme takmak, tükürmek, ilişkisel-sosyal zorbalık ise;görmezden gelmek, dışlamak, yok saymak, yabancılaştırmak, uygunsuz hareketler yapmak, dedikodu yapmak, düşmanca bakışlar sergilemek, kişisel eşyalarını saklamak veya bunlara zarar vermek şeklindedir. Fiziksel ve sözel zorbalık aleni görülür, farkedilirken sosyal zorbalık en zararlı akran zorbalığı tipi olup daha indirek olma ve gizli kalma ile karakterizedir. Bu zorbalık çeşitlerinden fiziksel ve sözel zorbalık “gözlenebilir” olduğundan dolayı doğrudan zorbalık içinde yer alırken, soysal dışlama “dolaylı zorbalık” olarak tanımlanmaktadır. Doğrudan uygulanan akran zorbalığı, kurbana yönelik yapılan açık saldırıyı içermektedir. Dolaylı zorbalık ise, kurbanı sosyal olarak yalnız bırakma, gruptan dışlama, dedikodu yayma, gibi davranışları içerir.

    Yapılan bu araştırmalarda zorbalığın ülkemizde de yaygın bir biçimde görüldüğü ortaya konulmuştur. Ülkemizde ise Pişkin (2002) tarafından yapılan bir araştırmada erkeklerin kızlara oranla daha çok zorbalık yaptığı, kızların ise daha çok kurban oldukları belirlenmiştir. Yine bu araştırmada öğrencilerin % 35’inin kurban, %30’unun hem zorba hem kurban ve % 6’sının da zorba olduğu saptanmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 2008 yılında okullarda meydana gelen şiddet olayları incelenmiş; bu olayların %52,2’sinin sözel, %21,9’unun fiziksel ve %23,7’sinin duygusal olduğu saptanmıştır.

    Pek çok çocuk ve genç uzun süren akran zorbalığına maruz kalır ve bu süreçten olumsuz etkilenir. Uğranılan zorbalık çocuğun ruhsal durumunu, uyumunu, günlük yaşam, sosyal işlevsellik ve akdemik becerilerini olumsuz etkiler, bozar. Sıklıkla travma belirtileri gösterirler. Özellikle üç alanda etkilenme yaşarlar; yanlızlık, kaygı ve depresyon. Okul zorbalığına maruz kalan öğrenciler, kendilerini güçsüz ve yalnız hissederlerler. İzole edilirlirler. Sosyal ilişkilerde bozulma ve azalma görülür. İçe kapanırlar. Okula gitmek istemezler, devamsızlık yaparlar. Okul kurallarına uymazlar. Okula devam etseler bile oluşan ruhsal sorunlar nedeniyle akademik başarılarıları olumsuz etkilenir. Dolayısıyla hem korku kaygı, üzüntü, ümitsizlik yaşar, hem de eğitim-öğretim yaşamları sekteye uğrar. Sıklıkla yaşadıkları çaresizlik ve güvensizlik nedeniyle uğradıkları zorbalığı uzun süre kimseye söylemez, yardım almayı geciktirirler.

    Akran zorbalığına uğrayan çocukların ruhsal etkilenmelerini değerlendiren ve 226 genç katılımcı ile yapılan çalışmada akran zorbalığına uğrayan çocuklarda, tiklerin sıklığı, karmaşıklığı ve şiddeti, kaygı depresyon, öfke patlamaları daha fazla bulunmuş, bu çocuklaraın yaşam kalitesinin olumsuz etkilendiği belirtilmiştir. Yaş ortalaması 11 olan, doksan çocukta akran zorbalığının sosyal fobi ve anksiyete bozukluğu ile ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Bu çalışmada anksiyete bozukluğu olan çocuklarda akran zorbalığının göz önüne alınması önerilmiştir. Akran zorbalığından mağduriyet ve intihar girişimleri arasındaki ilişki üzerine toplam 70102 katılımcının değerlendirildiği metaanalizde, akran mağduriyetinin çocuk ve ergen intihar düşüncesi ve intihar girişimleri ile ilişkili olduğu ve intihar düşüncesi ve girişimleri için bir risk faktörü olduğu bulunmuştur. Yapılan çalışmalar akran zorbalığının pek çok ruhsal bozukluğa neden olarak çocuğun ruh sağlığını olumsuz etkilediğini, okul ve sosyal yaşamını bozduğunu ve intihar için risk faktörü olduğunu ortaya koymuştur.

    Zorbalığın önlenmesine yönelik olarak okul sağlığı ekibi içerisinde yer alan okul yöneticileri, rehberlik servisleri ve okul hemşirelerinin işbirliği zorbalığın önlenmesinde önemlidir. Okulda zorbalık konusunda eğitim verilmelidir. Zorbalık gören ve risk altındaki çocuklar tesbit edilmeli, korunması için önlemler alınmalıdır. Bir zorbalık olayı gerçekleştiğinde bütün bilgiler ayrıntılı alınmalı ve kayıt edilmelidir. Zorbalığa uğran çocukların bunu anlatmaları konusunda cesater verilmeli, güven verilmeli bu konuda tutarlı olunmalıdır. Çocuğun verdiği bilgiler dikkate alınmalı, ailesi ile paylaşması konusunda yönlendirilmeli, çocuğa açıklama yapılarak aile ile ile paylaşılacağı söylenmelidir. Çocuğun sosyal olarak kaybettiği ilişkiler yeniden organize edilmeli, desteklenmelidir. Okulda öğretmen ve erkadaşlardan alınan sosyal destek olumsuz yaşam olayından sonra ortaya çıkabilecek ruhsal sorunlardan çocuğu koruyan en önemli iki destek kaynağıdır. Bu nedenle okul yönetimi, öğretmen ve çocuğun arkadaşları destek konusunda duyarlı olmaları konusunda bilgilendirilmelidirler. Çocuğun güçlü yanları ve problem çözme becerileri artırılmalıdır. Ruhsal sorunlar için çocuk psikiyatrisi uzmanından destek ve danışmanlık alınması sağlanmalıdır. Akran zorbalığın için okul disiplin kuralları işletilmeli, sınırlar net bir biçimde konulmalı, yaptırımlar uygulanmalıdır. Bir çocuğun, bir başka çocuğun sözel, duygusal ya da fiziksel zorbalığına uğradığında, bu istismar uzun süren etkiler bırakabileceği unutulmmalı bu çocuklar uzun süre izlenmeli, gerekli sosyal, duygusal ve ruhsal destek sağlanmalıdır.

  • Down sendromu olan çocukların ruh sağlığı

    Down sendromu

    Gelişimsel gerilik ve gelişimsel gerilikle beraber olan pek bozukta görülen ruhsal sorunlarla ilgili yazı varken Down sendromu olan çocukların ruhsal durumları ve etkilenmeleri ile ilgili çalışma ve yazı çok azdır. Dolayısı ile bu konudaki bilgilerimiz de azdır. Otizm spektrum bozukluğu ile ilgili yayınların nispeten çokluğunu göz önüne alındığında down sendromlu çocukların ruh sağlıkları ile ilgili konunun ihmal edildiğini söyleyebiliriz. Yine benim klinik deneyimime göre yazınla birlikte Down sendromlu çocukların en aza yarısı ruhsal sorun yaşarken, ruh sağlığı polkliniklerine baş vuruları ne ihtiyaçları olan duhsal desteği almaları da oldukça azdır.

    Down sendromu kronozomal hastalıklar arasında en sık görülendir. Down sendromu ile doğan kişilerde, birden fazla konjenital malformasyon ve tıbbi komplikasyonlar görülür. Bütün etnik gruplarda ve sosyoekonomik düzeylerde görülebilmektedir. Sıklığı 700 canlı doğumda birdir. Trizomi 21 ile sonuçlanan kromozom anomalilerinin yarısından fazlası gebeliğin ilk trimestinde düşük ile sonlandığından tüm gebeliklerdeki trizxomi sıklığı yaklaşık 1/200-250 olduğu tahmin edilmektedir.

    Tablo 1: Anne yaşı- canlı doğumda trizomi 21 için risk sıklığı*

    Anne yaşı – Down sendromu görülme sıklığı

    25 y 1/1350

    30 y 1/890

    35 y 1/355

    40 y 1/97

    45 y 1/23

    *Bay CA ve Steele MW Atlas of pediatric physical diagnosis. Genetic Disorder and Dysmorphic Conditions sf 11 kaynağından alıntılanmıştır.

    Anne yaşının down sendromu gelişimindeki rolü henüz tam olarak açıklanamaktadır. Halen 35 yaş üzeri bebek sahibi olma en önemli risk faktörü olarak tanımlanmaktadır. Buna karşın tüm down sendromlu bebeklerin % 85′ i anne yaşı 35 yaşın altında olan annelerdir. Bu durumun nedeni olarak genç yaş grubunda yüksek sayıdaki çocuk sahibi olma gösterilmektedir. Yani ileri yaş bir risk faktörü olmayı sürdürürken erken yaşta çok sayıda çocuk sahibi olma ve bu nedenle erken yaştaki doğumlarda da yüksek oranda down sendromu görüldüğü ileri sürülmektedir.

    Klinik bulgular

    Down sendromunda doğumdan sonra yapılan klinik değerlendirme ile tanı kolaylıkla konulabilir. Hipotoni, zayıf moro refleksi, boyunda fazla cilt katlantısı, basık yüz görünümü, yukarı eğimli palpebral aralıklar, anormal yapıda kulak kepçesi, beşinci parmak klinidaktilisi, avuç içinde tek palmar çizgi bu dönemde oldukça sık rastlanılan bulgulardır.

    Down sendenromunda görülen yüz anomalileri dışında zihinsel ve fiziksel gelişimle ilgili sorunlar da ortaya çıkar. Etkilenmiş bireylerde sıklıkla hafif ya da orta derecede zihinsel gerilik eşlik eder.

    Down sendromlu çocukların en önemli sağlık sorunları olarak doğumsal kalp hastalıkları, gasstroözofageal reflü, sık geçirilen kulak enfeksiyonları, işitme kaybı, obstrüktif uyku apnesi, troid bozukluklarıdır. Demans ise 30′ lu yaşlarda down sendromlu hastaların tümünde görülür. Lösemi riski de toplumda görülenden daha yüksektir.

    Gelişimsel spektrumun diğer ucunda, Down sendromlu küçük çocuklar genel oranlardaki yıkıcı davranışların yanı sıra ayırıcı sosyal, motivasyonel ve dikkat profillerinin daha düşük olduğu görülmektedir.

    Down sendromlu hastaları takip eden doktorlar iki sorunla baş etmeye çalışırlar. İlki, uygun destekleyici önlemlerin kullanılması ve özel eğitim yoluyla hastaların bilişsel performansların arttırılmasıdır. İkinci zorluk ise engelliliği kötüleştirebilen ve herhangi bir yaşta (ruhsal sorunlar, uyku apnesi, epilepsi) ortaya çıkabilen komplikasyonları tedavi etmektir. Özellikle ortaya çıkan ek ruhsal hastalıklar ve regresyon (gerileme) açısından dikkatli olmak ve gerekli müdahaleleri yapmak önemlidir.

    Down sendromu hakkında yanlış bilinenler ve gerçekler

    Yanlış bilinenler

    Gerçekler

    Genetik bir hastalıktır

    Kromozomal bir farklılıktır

    Hücre bölünmesi sırasında yanlış bölünme sonucu 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom yer alması ile meydana gelir.

    Nadir görülen bir bozukluktur

    Down sendromu nadir değildir

    700 doğan bebekten birinde görülür

    Tüm gebeliklerdeki trizomi sıklığı yaklaşık 1/200-250

    Anne yaşının 35′ ten büyük olması risk faktörü oluşurur.

    Down sendromu çocuklar ve ebeveynleri yanlızdır

    Down sendromu çocuğu olan ebeveynler ilgili derneklerde çocuğun yaşayacağı güçlükler, sağlık, sosyal ve hukuksal haklar konusunda ve aile desteği konusunda danışmanlık ve yardım alabilirler. Bu konuda gönüllü çalışan yazar tarafından ulaşılan dernek adresleri aşağıda verilmiştir.

    Türkiye Down Sendromu Derneği; http://www.downturkiye.com/,

    Ulusal Down Sendromu derneği, http://ulusaldown.com/

    Down Sendromlu Melekler Derneği http://downdostu.com/

    Bütün Down sendromlu çocuklar şiddetli zihinsel yetersizlik yaşar

    Down sendromlu bireylerin çoğu hafif ya da orta derecede zihinsel yetersizlik yaşarlar. Erken yaştan itibaren sağlanan özel eğitim desteği ile bu çocuklarda gelişimsel, dil, öğrenme, özbakım, sosyal ilişkilerde ciddi ilerleme kaydedilir. Çocuğun gelişimi ve sahip olduğu diğer beceriler-yetenekler göz önüne alındığında Down sendromlu çocukların zihinsel yetersizlikle ilgili yaşadığı sorunlar çok yönlü bir güçsüzlük olarak değerlendirilemez. Burda dikkat edilmesi gereken down sendromu olan çocukların olayları çözebilecekleri, yanıt verebilecekleri kadar zamana ihtiyaçları olduğunun bilinmesi ve ihtiyaçları olan zamanın onlara verilmesidir.

    Down sendromlu çocuklar her zaman hastadır?

    Down sendromlu çocuklar, konjenital kalp hastalıkları, solunum ve işitme problemleri, troid bozuklukları açısından gerçek tıbbi sorunlar açısından risk altında olsalar da, sağlık alanındaki ilerlemelerle ve bu sorunların tedavisi ile çoğunlıkla sağlıklı bir şekilde yaşamlarını sürdürürler.

    Down sendromlu öğrenciler için ayrı özel eğitim programları, eğitim öğretimde tek seçenektir.

    Down sendromlu öğrenciler normal okullarda okurlar. Eğitimleri, sosyal ve eğitsel ortamlara tam olarak katılmaları şeklinde planlanır.

    Down sendromlu öğrenciler zihinsel-gelişimsel sorunları nedeniyle ek olarak özel eğitim programlarına da dahil edilmelidirler.

    Down sendromlu bireyler liseden mezun olur, diplomalarını alır ve bir kısmı üniversite okuyabilirler

    Down sendromlu insanlar toplumun aktif üyeleri olamazlar

    Özellikle down sendromu derneklerinin aktiviteleri takip edildiğinde down sendromlu çocukların oldukça başarılı bir şekilde halk oyunları, tatbikatlar, sanat, eğitim alanında bireysel ve grup çalışması yaptığı görülür.*

    Down sendromlu insanlar, ailelerinin ve toplumlarının değerli üyeleridir ve topluma anlamlı katkılar yapar.

    Down sendromlu insanlar daima mutludur.

    Down sendromlu insanlar herkes ne hissederse onu hissederler.

    Duyguların bütün çeşidini yaşarlar.

    Dostça yaklaşımlara önem verirler ve düşüncesiz davranışlar nedeniyle yaralanırlar-üzülürler ve acı çekerler.

    Down sendromlu yetişkinler işsiz durumdadır.

    İşletmeler, Down sendromlu yetişkinleri bankalar, şirketler, oteller, hastaneler, huzurevleri, ofisler ve restoranlar gibi çeşitli konumlarda çalıştırmaktadır. Müzik ve eğlence endüstrisinde, çocuk bakımında, spor alanlarında ve bilgisayar endüstrisinde de çalışmaktadırlar. Down sendromlu insanlar herkes gibi işlerine değer verirler ve çalışmak isterler.

    Down sendromlu çocukların gelişim özellikleri

    Down sendromlu çocuklar motor beceriler, dil, sosyal etkileşim yönünden yaşaıtlarını arkadan takip ederkler. Yani zihinsel ve motor gelişimde sorun yaşarlar. Sorun yaşadıkları alanlar akıl yürütme, sorun çözme, tasarlama, soyut düşünme, yargılama, okulda öğrenme, deneyimlerden öğrenme alanlarıdır. Bu nedenle öz bakım, soyal ilişkiler, akademik beverilerde her çocuğa göre değişen şiddette sorun yaşarlar. Erken dönemden itibaren yukarıdaki sorunları yaşayan çocuklarda ailenin bu gelişimsel özellikleri açısından çocuğu desteklemesi, yeni beceriler kazanmasını sağlamada aktif etkileşim içinde olması önemlidir. Bu nedenle ailer çocukları ile yeterince zaman geçirmeli, oyun, aktif birebir sosyal etkileşim içinde olmalı, çocuğu yaşıtları ile bir araya getirmeli, oyun ve diğer etkinliklerde bulunmasını sağlayıcı ortamlar yaratmalıdırlar. Yaşıtlarıyla sosyal ortamlarda bir araya getirilen çocuklar kuralları öğrenme, dil gelişimi ve sosyal gelişim için önemli sayılabilecek desteği almış olurlar. Yine erken dönemden itibaren bireysel özel eğitim desteği, motor becerilerin gelişimi için fizyoterapi desteğinin alınması gerekir. Gelişimsel sorunlara eklenen ruhsal sorunlar çocuğun özel eğitimden alacağı desteği olumsuz etkileyeceğinden erken dönemden itibaren bir çocuk psikiyatrsi uzmanına danışılarak ek sorunlar olup olmadığı tespit edilmelidir.

    Down sendromu olan çocukların ruh sağlığı

    Down sendromlu tüm çocukların ve erişkinlerin en az yarısı ömürleri boyunca büyük bir ruhsal sağlık sorunu ile karşı karşıyadır. Birden fazla tıbbi problemi olan çocuklar ve yetişkinler, daha yüksek ruhsal sağlık sorunları yaşarlar.

    Sınırlı dil ve iletişim becerileri olan okul çağı ve gençlerde ruhsal belirtiler

    Yıkıcı, dürtüsel, dikkatsiz, hiperaktif ve karşı olma davranışları (DEHB, davranım bozukluğu ve karşı olma karşı gelme bozukluğu ek tanılarının görülme olasılığı yüksektir )

    Kaygılı, yapışmış, takıntılı, esnek olmayan davranışlar (yaygın anksiyete ve takıntı-zorlantı bozukluğu ek tanılarının görülme olasılığı yüksektir)

    Sosyal ilişkide yetersizlik, içe kapanma/dış dünyaya ilgisizlik, tekrarlayan kalıplaşmış davranışlar (otizm spektrum bozuklukları ek tanısının görülme olasılığı yüksektir)

    Kronik uyku güçlükleri, gündüz uykusu, yorgunluk ve ruhsal sorunlar (uyku bozuklukları, uyku apnesi ve depresyon ek tanısının görülme olasılığı yüksektir)

    Okul dönemi, gençlik dönemi ve genç erişkinlik döneminde, daha iyi iletişim ve kognitif becerilere sahip olmakla birlikte aşağıdaki ruhsal sorunlar görülebilir.

    Depresyon, sosyal geri çekilme, azalmış ilgi alanları ve başa çıkma becerileri

    Yaygın anksiyete bozukluğu

    Takıntı-zorlantı bozukluğu

    Kognitif ve sosyal becerilerin kaybı ile sonuçlanan gerileme-regresyon

    kronik uyku sorunları, günlük uykuda arma, iştahsızlık, duygudurumla ilişkili sorunlar (duygudurum bozuklukları, uyku bozuklukları, uyku apnesinin ek tanı olarak görülme olasığılı yüksektir.

    Yaşlı yetişkinlerde aşağıdaki ruhsal sorunlar görülebilir:

    Yaygın anksiyete bozukluğu

    Depresyon, sosyal geri çekilme, azalmış ilgi alanları ve başa çıkma becerileri

    Kognitif ve sosyal becerilerin kaybı ile sonuçlanan gerileme-regresyon

    Demans

    Çocukta «yeni» bir “duygusal/davranışsal sorunlar (ruhsal sorunlar)” varsa, öncelikli araştırılması gereken tıbbi nedenler:

    Eskiden olmayan davranışsal bir sorun ortaya çıktığında, bunun tıbbi bir duruma bağlı olarak ortaya çıkıp çıkmadığını belirlemek için yapılması gereken bazı testler vardır

    Troid fonksiyon testleri

    Uyku sorunlarında, uyku laboratuvarlarında yapılacak testler

    Kabızlığın veya bağırsak ile ilgili zorluklarda beslenme öyküsünün alınması ve sorun alanların giderilmesi önemlidir. Gerekli olduğunda diet için uzmana yönlendirilebilir.

    İşitme (odyoloji), görme (oftalmoloji), anemi (hematoloji) ve gastro intestinal sistem açısından değerlendirildiğinden emin olmanız önemlidir.

    Duygusal/davranışsal sorunlar ve tıbbbi sorunlar birlikte olduğunda izlenecek yol:

    Down sendromlu çocuklarda ve yetişkinlerde duygusal/davranışsal sorunlar yaygın olarak görülür ve her zaman altında yatan bir tıbbi durumdan kaynaklanmaz. Bununla birlikte Down sendromlu çocuklarda ve yetişkinlerde görülen bu tıbbi durumlar kapsamlı olarak değerlendirilmelidir.

    Tıbbi durumlar duygusal/davranışsal sorunlara neden olabilir, onları şiddetlendirebilir. Tetavilerinde uyum problemlerine neden olarak çocuğun altta yatan duygusal/davranışsal sorunların tedavisini güçleştiren bir duruma neden olabilir.

    Bir tıbbi durumun düzelmesi alta yatan duygusal/davranışsal sorunları ortadan kaldırmaz. Örneğin hipotroidisi olan bir çocuğun beraberinde de depresyonu varsa, hipotroidi tedavisi ile depresyonu düzelmez. Yine depresyonu olan bir çocukta Hpotroidi tedavi edilmediği sürece depresyon tedavi edilse bile tam olarak düzelmez. Duygusal/davranışsal ve fiziksel sağlık bir bütün ve bir biriyle bağlantılı olup, hem tıbbi durumun hem de ruhsal durumun eş zamanlı olarak tedavi edilmesi gereklidir.

    Down sendromlu çocuklarda sık görülen ruhsal bozukluklar:

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu

    Bu, bozuklukta çocuklarda günün çoğunda devam eden, günlük yaşamdaki bir takım olaylarla ilgili aşırı bir kaygı duyma ve endişeli olma durumu söz konusudur. Çocuklar bu kaygılarını kontrol etmekte güçlük yaşarlar. Bu kaygı ile beraber aynı zamanda, huzursuzluk, aşırı heyecan duyma, endişe, kolay yorulma, düşüncelerini yoğunlaştırmada zorluk çekme ya da zihnin durmuş gibi olması, sinirlilik, kaslarda gerginlik, uyku bozukluğu şeklinde yakınmalar da tabloya eklenebilir. Bu tablo down sendromlu çocuklarda kaygının arttığı, günlük yaşamla ilgili stresörlerinin arttığı olaylar sonrası ortaya çıkar. Endişe, genellikle evden okula geçiş, yemek veya yatma zamanları gibi geçişler ve yeni durumların önceden belirlenmesi sırasında olduğu kadar, belirsiz, yeni ve alışılmadık durumlarda da ortaya çıkmaktadır.

    Obsesif kompulsif bozukluk- takıntı-zorlantı bozukluğu

    Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) çoğu zaman istenmeden gelen, belirgin bir kaygı ve sıkıntıya neden olan, yineleyici düşünceler, dürtüler ya da düşlemler olarak tanımlanan obsesyonlar ile, obsesyona tepki olarak ya da katı bir biçimde uygulanması gereken kurallara göre kişinin kendini alıkoyamadığı yineleyici davranışlar ya da zihinsel eylemler olarak tanımlanan kompulsiyonlarla karakterize olan ve çocukluk çağında başlayabilen bir psikiyatrik bozukluktur.

    Artan huzursuzluk ve endişe seviyesi, tanıdıkları alıştıkları rutini takip etmesine yol açabilir. Bu durum çocuğun günlük yaşamında esnek olmayan, bazı rutinlere sıkı sıkıya bağlı bir şekilde kalmasına neden olur. Ebeveynler sıklıkla çocuklarının durumunu belli bir davranış örüntüsü içinde “sıkışıp kaldıkları” şeklinde tanımlarlar. OKB aynı zamanda çocuğun kaygı durumunu, dikkat ve günlük işlevlerini de olumsuz etkileyecektir.

    Sıklıkla görülen obsesyonlar kompulsyonlar; kirlenmeye karşı temizlik ve yıkanma davranışları, zarar görme düşüncesine karşı denetleme, cinsellikle ilgili obsesyonlara karşı güvenlik arayışı, dini düşüncelere karşı başka düşünceler ve davranışlar, işleri doğru yapıp yapmadığı düşüncesine karşı kontrol ve düzenleme davranışları sayılabilir. Down sendromlu çocuklarda yine takıntı halinde benzer günlük rutinleri değiştirememe, aynı yemek yeme, aynı kıyafeti giyme ritüelleri ve takıntıları sık görülür. Klinik çocuklarda ve gençlerde farklılık gösterir. Yine çocuklar obsesif ve kompulsif davranışların kendine yabancı olduğunu ayırt etmediğinde ve ebeveynler bunları yaşamın parçası olarak görüp ruhsal yakınmalar olduğunu fark etmediğinde tanı konması uzun zaman alabilir.

    Tanı klinik olarak belirtilerin ayrıntılı öyküsünün alınması ile konur. Ebeveynler aşağıdaki soruları yanıtlayarak çocuklarında obsesif kompülsif belirtiler bulunup bulunmadığı hakkında fikir sahibi olabilir. Belirtilerin varlığında çocuk psikiyatrisi uzmanlarından danışmanlık ve tedavi desteği alabilirler.

    Obsesif kompulsif bozukluk varlığını tesbit için kısa tarama soruları:

    Çocuğunuz çok sık yıkanıp temizleniyor mu?

    Çocuğunuz bazı şeyleri çok sık kontrol ediyor mu?

    Çocuğunuzu rahatsız eden, saçma gelen kurtulmak istediği düşünceler var mı?

    Çocuğunuzun günlük faliyetlerinin bitmesi uzun zaman alıyor mu? (örneğin okula hazırlanma, yemek yeme, giyinme, banyo yapma)

    Çocuğunuz işlerini belli düzene koymak konusunda kaygı yaşıyor mu?

    Bu sorunlar çocuğunuzun günlük yaşamını, sosyal yaşamını, okul becerilerini etkileyip onu rahatsız ediyor mu?

    Depresif bozukluk

    Benzer sıradan tipik bir kişiye kıyasla, sıradan olaylar, Down sendromlu çocuklar ve yetişkinler için orantısız, olağanüstü bir psikolojik etkiyle sahip gibi gözükmektedir. Down sendromlu çocuklar ve yetişkinler, çoğunlukla olumsuz olarak algıladıkları çevrelerindeki değişmelere karşı daha hassaslardır. Hem tıbbi durumlarında kronik seyreden hastalıklar, hem belirtilerdeki kötüleşmeler çocukların günlük ve fiziksel aktivitelerinde kısıtlanmaya neden olan durumlar depresif bozukluk için risk oluştururlar. Aynı zamanda günlük yaşamda karşılaştıkları stresler, yaşamla ilgili değişiklikler örneğinabi yada ablanın evlenmesi, bir aile bireyini ani veya kronik hastalık sonucu kaybetme, uzun süre evde yaşayan evcil hayvanın ölümü, öğretmenden ayrılma (izin, hastalık), okula gidememe, okul değişikliği gibi nedenler Down sendromlu çocuklar için ciddi stres etkeni olabilir ve depresif yakınmaları başlatabilir.

    Özellikle ergenlik dönemi depresyon açısından en riskli dönemdir. Gelişimsel sorunlar, öğrenme güçlükleri nedeniyle bir yandan okul sorunları ile baş etmeye çalışan genç, bir yandan da kendi farklılıklarını daha çok fark edecek ve kimliğin oluşması sırasında kafa karışıklığı yaşayacak ve farklılığı a sorgulamaya-anlamaya çalışacaktır. Bu dönemde arkadaş ilişkileri önemli olduğundan yaşıtlarında farklı olma konusunda güçlükler yaşayabilecektir. O nedenle stres faktörü varlığında tüm çocuklarda ve özellikle down sendromlu ergenlerde depresif belirtiler açısından uyanık olmak gereklidir. Anne ve balar sorunların çocuğun depresyonundan kaynaklanıp kaynaklanmadığını fark etmelidirler. Sinirlilik, mutsuzluk, eskiden yaptığı şeylerden keyif almama, davranış sorunları, okul sorunları, dikkat sorunları, uyku sorunları, iştah sorunları, halsizlik, yorgunluk, içe kapanma, saldırganlık, huzursuzluk, az konuşma, kendini suçlama, kendini değersiz hissetme, karamsar olma, yaşamla ilgili olumsuz konuşma şeklindeki yakınmaların varlığında anne-baba çocuklarında depresyon olabileceğini düşünmeli ve bir çocuk ve ergen psikiyatristinden yardım almalıdır.

    Down Sendromlu Kişilerde Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Belirtiler Nelerdir? Tanı nasıl konur? Neden Önemlidir?

    Özellikle daha genç yaş gruplarında, daha fazla bilişsel ve alıcı ifade edici dil ile ilgili sorun yaşayan down sendromlu çocuklarda, dikkat güçlüğü, dürtüsellik ve hiperaktivite ile ilgili sorunlar sık görülür. Ancak down sendromlu çocuklarda görülen DEHB sıklığı % 31-% 34 bulunmuştur. Bu DEHB toplumda görülen yaygunlığından oldukça yüksektir.

    Dikkatinin dağınık olması, dikktini sürdürmekte zorluk, aşırı hareketli olma, kıpır kıpır olma, çok konuşma, sabırsız olma ve bu belirtiler deneniyle okul, aile ve arkadaş ilişkilerinde sorun yaşama olarak tanımlanan DEHB norogelişimsel bir bozukluktur. Bu bozukluğun bir çocukta bulunup bulunmadığının anlaşılması için çocuk ve aile ile psikiyatrik değerlendirme yapılır. Gerekirse okul ortamında belirtilerin varlığı ye da sorun oluşturup oluşturmadığı ile ilgili bilgi alınılır. Bu bilgiler alınırken bazı DEHB belirtilerini sorgulayan ölçekler kullanılır. DEHB tanısı yapılan bu klinik değerlendirme ile konulur.

    DEHB tanısının gelişimsel sorunu olan ve down sendromu olan çocuklarda atlanmaması ayrı bir önem taşır. Çünkü bu çocuklar günlük oyun, sosyal ilişki, okul becerisi gibi yapmaları gereken aktiviteleri, var olan hareketlilik, dürtüsellik ve dikkat dağınıkşlığı nedeniyle yapmakta güçlük yaşayacaklardır. Almaları gereken özel eğitimden faydalanmaları güçleşecektir. Bu da daha dezavantajlı oldukları anlama, öğrenme becerilerine daha da olumuz bir şekilde yansıyacaktır.

    Down sendromlu çocuklarda uyku sorunları

    Uyku bozukluğu özellikle Down sendromu gibi gelişimsel bozuklukları olan çocuklarda görülür.Sadece üç temel uyku sorunu (uykusuzluk, aşırı gündüz uykusu ve parasomniler) olmasına rağmen, doğası gereği down sendromlu çocuklarda uyku bozukluğunun pek çok nedeni vardır. pek çok altta yatan nedeni (uyku bozukluğu) vardır.Down sendromlu çocuklarda, diğer çocuklarda görülen uyku sorunlarının nedenlerine ek olarak, çeşitli eklenen çeşitli organik ve ruhsal sorunlar uyku sorunlarına neden olabilir. DEHB, yaygın aksiyete bozukluğu, depresyon, iki uçlu bozukluk Down sendromlu çocuklardaki uyku sorunlarına neden olan ruhsal bozukluklardır.

    Obstrüktif uyku apnesi geliştirme riski yüksek olup, kandaki oksijen satürasyonunun azalmasına neden olan, uyku esnasında hafif-orta şiddette nefes almayı kesmektedir. Down sendromlu çocuklarda uyku bozukluklarının taranması rutinin bir parçası olmalıdır. Down sendromunda uyku bozukluklarının olası çok yönlü etyolojisi olduğu göz önüne alınmalıdır. Uyku sorunları ile ilgili tanının atlanmaması ve uygun tedavinin yapılması hem çocuğun hem de ailenin zorluklarını önemli ölçüde hafifletir.

    Down sendromlu çocuklarda iki uçlu bozukluk.

    İki uçlu bozukluk alevlenmeler ve yatışmalarla seyreden kronik bir hastalıktır. Depresif dönemler ve manik-hipomanik dönemlerle seyreder. Depresif belirtiler yukarıda anlatılmıştır. Manik belirtiler çocuğun herzamankinden daha fazla neşeli ya da sinirli olması, hareketli olması, çok konuşması, konudan konuya atlayarak konuşma, düşünce uçuşması, dikkatinin dağınık olması, isteklerinin artması, gezme isteğinin alışveriş isteğinin arması, cinsel içerikli konuşma ve dokunmalar, uykusuzluk, kendine güvende arma, saldırgan davranışlarda bulunma şeklindedir. Bu belirtiler çocuğun günlük yaşamını oldukça bozar. Ayrıca var olan down sendromunun gelişimsel belirtilerinde de kötüleşmeye neden olabilir.

    Sürekli belli bir zaman dliminden sonra eskisinden daha sinirli, hareketli, daha çok konuşan, kendine güveni ve eistekleri artan, uykusuzluğu olan down sendromlu çocuk ve gençlerde olası bir iki uçlu bozukluk olup olmadığı mutlaka değerlendirilmelidir.

    Otizm spektrum bozuklukları

    Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB), sosyal-iletişimsel gelişimde yetersizlik, tekrarlayıcı davranışlar ve ilgilerle seyreden, erken çocukluk çağında başlayan bir nörogelişimsel bozukluktur. Son yıllarda yapılan çeşitli çalışmalarda OSB sıklığının %1’in üzerinde olduğu saptanmıştır. Cinsiyet açısından bakıldığında OSB’nin erkeklerde kızlardan 3-4 kat fazla görülmektedir.

    Otistik bireyler, ortaya çıkan belirtiler, bu belirtilerin şiddeti çok değişkenlik gösterir. Otizmli olgularda genellikle belirtiler hayatın ilk ya da ikinci yılında ortaya çıkmaktadır. Dil gelişiminde gecikme, sosyal ilgisizlik veya çevreye karşı alışılmadık aşırı duyarlılığı içeren başlangıç belirtileri tipik olmaktadır. OSB tanısı konulan bebekler yaşamın ilk altı ayında diğer bireyleri daha az aramakta, onlara daha az bakmaktadırlar. OSB çocukları diğer çocuklardan ayırt eden özellikler; göz teması, sosyal ilgi ve gülümsemede yetersizlik, jest ve işaret kullanımında sınırlılık, ismi seslenildiğinde bakmama, taklit etme becerisinde yetersizlik, alıcı ve ifade edici dilde gecikme olarak tanımlanmıştır. 2-3 yaş döneminde ise sosyal alanda en sık karşılaşılan belirtiler; göz temasının yetersizliği, sosyal oyunlara ve karşılıklı sosyal etkileşime azalmış ilgi düzeyi, ebeveynlerini duygudurumunu düzenlemek için daha az referans alma ve yalnız kalmaya eğilimli olmak olarak bildirilmiştir. 4-5 yaş grubunda, yaşıtlardan farklılık, kısıtlı jest mimikler, başkaları ile etkileşime girmekte isteksizlik, yaşıt aramama ve yaşıt ile ilişki sürdürememe belirginleşmektedir. Dil gelişimi ve iletişim sorunları OSB tanılı bireylerin sorunlarının önemli kısmını oluşturmaktadır. Tekrarlayan davranışlar ve yineleyici dil kullanımı, karşısındakinin konuşmasını yineleme, şahıs zamirlerini karıştırma, normal ses volümünün farklılaşması, sosyal etkileşim için dilin kullanımında sorunları içeren tarzda dil kullanımı normalden farklı olmaktadır. Yine bu dönemde sallanma, kendi ekseninde dönme, parmak ucunda yürüme, garip el hareketleri, kanat çırpma gibi motor stereotipiler sık görülmekte; ayrıca törensel davranışlar örneğin oyuncak dizme, oyuncakların belli parçaları ile oynama söz konusu olmaktadır.

    Down sendromlu çocuklarda otizzm spektrum bozukluğunun yaygınlığı % 42 gibi oldukça yüksek oranda bulunmuştur. Özellikle gelişimsel geriliği ve medikal sorunları daha ağır olan çocuklarda bu sıklık artar. 3-5 yaş arasındaki Down sendromlu çocukların otizm spektrum bozuklukları yönünden değerlendirilmesi önerilir

    Down sendromlu çocuklarda görülen ani yeti kaybı (regresyon)

    Down sendromlu gençlerdeki ve genç erişkinlerde ortaya çıkan “regresyon”, özerklik, günlük becerilerin kaybı, konuşmanın azalması, dil becerilerinde kayıp akademik becerilerde kayıp ve psikomotor aktivite ile karakterize bir tablodur. Klinik başlangıç ani veya ilerleyici olabilir ve gidişatı oldukça değişkendir. Nedeni bilinmemektedir. Bu tabloda ortaya çıkan psikiyatrik belirtiler katatoni, depresyon, psikotik belirti, tekrarlayıcı davranış şeklindedir.

    Bütün hastalarda durumu tetikleyen şiddetli stres faktörü olduğu ileri sürülmektedir. Regresyon tanımlanan hastalarda kısmi yada tam düzelme %50 olarak bildirilmiştir. Kızların daha zafla etkilendiği tesbit edilmiştir.

    ÖNEMLİ NOKTALAR

    Down sendromlu çocuklarda yaygın anksiyete bozukluğu, takıntı-zorlantı bozukluğu, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, depresyon, otizm spektrum bozuklukları, uyku sorunları, kognitif becerilerin ilerleyici kaybı ile birlikte giden noropsikiyatrik problemler en sık görülen ruhsal sorunlardır.

    Down sendromu olan çocuklardaki ruhsal sorunlar tedavi edilmezse çocuğun günlük yaşamını, eğitimini, sosyal ilişkilerini bozar. Gelişimsel olarak daha iyi bir seviyeye gelmesini olumsuz etkilerTıbbi durumu ile ilgili tedaviye uyumunu olumsuz etkiler.

    Ruhsal ve ve fiziksel sağlık bir bütün olup, hem tıbbi durumun hem de ruhsal durumun eş zamanlı olarak tedavi edilmesi gereklidir.

    KAYNAKLAR

    Aktaş D, Utine GE, Alanay Y, Ogur MG. Kromozom Hastalıkları. Temel Pediatri, Edt: Hasanoğlu E, Düşünsel R, Bideci A. Milli Pediatri Derneği. Sf 212-233

    APA (2013) Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, 5th ed, (DSM 5). Washington, DC, American Psychiatric Association.

    Bay CA ve Steele MW Genetic Disorder and Dysmorphic Conditions. Atlas of pediatric Physical Diagnosis. Edt: Zitelli Bj, Davis HW sf 11

    Dykens EM. Psychiatric and behavioral disorders in persons with Down syndrome. Ment Retard Dev Disabil Res Rev. 2007;13(3):272-8.

    Edvarson S, Msallam N, Hertz P, Malkiel S, Wexler ID, Tenenbaum A. Attention Deficit Hyperactivity Disorders Symptomatology Among Individuals With Down Syndrome. Journal of Policy and Practice in Intellectual Disabilities 2014, 11 (1): 58–61

    National Down Syndrome Society http://www.ndss.org/

    Krebs G, Heyman.Obsessive-compulsive disorder in children and adolescents. Arch Dis Child. 2015, 100(5):495-9.

    Mircher C, Cieuta-Walti C, Marey I, Rebillat AS, Cretu L, Milenko E, Conte M, Sturtz F, Rethore MO, Ravel A. Acute Regression in Young People with Down Syndrome. Brain Sci. 2017, 27;7(6).

    Stein DS, Munir KM, Karweck AJ, Davidson EJ, Stein MT. Developmental regression, depression, and psychosocial stress in an adolescent with Downsyndrome. J Dev Behav Pediatr. 2013, 34(3):216-8.

    Oxelgren UW, Myrelid Å, Annerén G, Ekstam B, Göransson C, Holmbom A, Isaksson A, Åberg M, Gustafsson J, Fernell E. Prevalence of autism and attention-deficit-hyperactivity disorder in Down syndrome: a population-based study..Dev Med Child Neurol. 2017, 59(3):276-283.

    Stores G, Stores R. Sleep disorders and their clinical significance in children with Down syndrome. Dev Med Child Neurol. 2013,55(2):126-30.

  • Otizm spektrum bozukluğunun tanı ve tedavisinde bilinmesi gerekenler

    Otizm spektrum bozukluğu nedir?

    Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB), sosyal-iletişimsel gelişimde yetersizlik, tekrarlayıcı davranışlar ve ilgilerle seyreden, erken çocukluk çağında başlayan bir nörogelişimsel bozukluktur. Son yıllarda yapılan çeşitli çalışmalarda OSB sıklığının %1’in üzerinde olduğu saptanmıştır. Cinsiyet açısından bakıldığında OSB’nin erkeklerde kızlardan 3-4 kat fazla görülmektedir.

    OSB terimi otizm, atipik otizm ve Asperger sendromunu içeren bir kategori olarak yıllardır kullanılmaktayken, resmi sınıflama sistemlerinde OSB tanımın yer alması Mayıs 2013’de olmuştur. Artık Otizmle ilişkili tüm bozukluklar için OSB tanımı kullanılmaktadır.

    Nedenleri nelerdir?

    OSB gelişiminde önemli bir faktör genetik yatkınlıktır. Genlerdeki değişkenlerin otizm nedenleri arasında en önemli rolü oynadığı kabul edilmektedir. Otizm tanısı alan çocukların beyin görüntülemelerinde erken yaşta bazı farklılıkların ortaya çıktığı ve yaşla birlikte bu farklılıkların değiştiği bulunmuştur. OSB etiyolojisinde çevresel faktörlerin de üzerinde durulmuştur. İleri anne baba yaşı üzerinde durulan etkenlerdendir. Yine özellikle yakın zamanda popüler bir şekilde suçlanan beslenme şekli, civaya maruziyet aşı gibi faktörlerin otizm gelişimine katkısı olduğu doğrulanmamıştır. Bu gün kabul edilen en önemli görüş, otizmin beynin erken evrelerinde gelişen, gen çevre etkişelimi nedeniyle ortaya çıkan, norogelişimsel bir hastalık olduğu yönündedir.

    Belirtileri nelerdir?

    Otistik bireyler, ortaya çıkan belirtiler, bu belirtilerin şiddeti çok değişkenlik gösterir.

    Otizmli olgularda genellikle belirtiler hayatın ilk ya da ikinci yılında ortaya çıkmaktadır. Dil gelişiminde gecikme, sosyal ilgisizlik veya çevreye karşı alışılmadık aşırı duyarlılığı içeren başlangıç belirtileri tipik olmaktadır. OSB olan çocukların yaklaşık dörtte birinin ebeveynleri çocuklarının birkaç anlamlı kelime söyledikten sonra konuşmayı bıraktığını ve sosyal becerilerinin gerilediğini ifade etmişlerdir.

    OSB tanısı konulan bebekler yaşamın ilk altı ayında diğer bireyleri daha az aramakta, onlara daha az bakmaktadırlar. Ayrıca bu dönemde bu çocuklarda sosyal gülümsemenin de az olduğu ve bu bebeklerin daha az ses çıkardığını ortaya konmuştur. İsmi seslenildiğinde bakmamanın sekizinci aydan itibaren OSB’li çocuklar ile OSB’li olmayan çocukları ayırt etmede yardımcı olmaktadır. OSBçocukları diğer çocuklardan ayırt eden özellikler; göz teması, sosyal ilgi ve gülümsemede yetersizlik, jest ve işaret kullanımında sınırlılık, ismi seslenildiğinde bakmama, taklit etme becerisinde yetersizlik, alıcı ve ifade edici dilde gecikme olarak tanımlanmıştır.

    2-3 yaş döneminde ise sosyal alanda en sık karşılaşılan belirtiler; göz temasının yetersizliği, sosyal oyunlara ve karşılıklı sosyal etkileşime azalmış ilgi düzeyi, ebeveynlerini duygudurumunu düzenlemek için daha az referans alma ve yalnız kalmaya eğilimli olmak olarak bildirilmiştir.

    4-5 yaş grubunda, yaşıtlardan farklılık, kısıtlı jest mimikler, başkaları ile etkileşime girmekte isteksizlik, yaşıt aramama ve yaşıt ile ilişki sürdürememe belirginleşmektedir. Normal gelişen bireylerde empati seviyesi erişkin düzeyine yaklaşmaktayken, bu grupta empati söz konusu olmamaktadır. Dil gelişimi ve iletişim sorunları OSB tanılı bireylerin sorunlarının önemli kısmını oluşturmaktadır. Dil becerilerinin geliştiği vakalarda ise tekrarlayan davranışlar ve yineleyici dil kullanımı, karşısındakinin konuşmasını yineleme, şahıs zamirlerini karıştırma, normal ses volümünün farklılaşması, sosyal etkileşim için dilin kullanımında sorunları içeren tarzda dil kullanımı normalden farklı olmaktadır. Konuşamayan grupta ise anlamsız sesler çıkarma bazen yeni kelime uydurma görülmektedir. Yine bu dönemde sallanma, kendi ekseninde dönme, parmak ucunda yürüme, garip el hareketleri, kanat çırpma gibi motor stereotipiler sık görülmekte; ayrıca törensel davranışlar örneğin oyuncak dizme, oyuncakların belli parçaları ile oynama söz konusu olmaktadır.

    Ergenlik döneminde normal zekâya sahip OSB tanılı bireyler, gruba ait olamama ve akran tacizi sebebi ile sıklıkla depresyon geçirmektedir. Zihinsel yetersizliği olan grupta ise bu dönemde temel belirtiler devam etmekte, sıklıkla öfke, dürtü kontrol sorunlarına, öz bakımda kısıtlılıklara, değişime dirence ve yıkıcı davranışlara sık rastlanmaktadır.

    Yine erken dönemden itibaren Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan grupta akademik becerilerde sorunlar, özel eğitimden faydalanamama ve davranış sorunları daha şiddetli görülmektedir. Özellikle belli dönemlerde ve ya mevsimlerde otizm belirtileri şiddetlenen, takıntıları artan, uyku problemleri artan grupta İki Uçlu Bozukluk açısından dikkatli olmak gerekmektedir. Otizmle ile birlikte ek psikiyatrik sorunlar hem otizm belirtilerini şiddetlendirmekte hem de gidişini olumsuz etkilemektedir.

    Asperger sendromunda ise, bireyler, otizm belirtileri göstermekle beraber daha üst düzey bir işlevselliğe sahiptirler. Yaşamın ilk yıllarından itibaren dil becerileri iyidir. Bilişsel becerilerinde gecikme yoktur. Asperger sendromlu bireyler, normal dil gelişimine sahip olan, ancak sosyal etkileşim davranışlarıyla, tekrarlayan törensel davranışlarıyla otistiklerle aynı özellikleri gösteren bireyler olarak tanımlamaktadır. Bu çocukların okul öncesi dönemde özel ilgi alanları vardır ve bu ilgi alanları bazen günlük hayata dairken bazen alışık olunmayan konulara aittir. Yine günlük yaşama ait yada alışık olunmayan konulara ait takıntıları, günlük rutinleri vardır. Yaşla birlikte yaşamaya başladıkları sosyal ilişki zorlukları belirginleşir. Yaşla birlikte özellikle ergenlik döneminde kendi ilgi alanları ile vakit geçirmeye başlar ve daha çok ilgi alanlarıyla ilgili konularda konuşurlar. Başlangıçtan itibaren hareketlilik, dikkat sorunları, kaygılı olma, motor sakarlık, uyku beslenme sorunları yaşayabilirler.

    Tedavi süreci nasıldır?

    Otizmin bilinen bir tedavisi olmadığı için, klinisyenler bireyin işlev düzeyi ve problemli alanlarına uygun müdahale ve tedavi programları geliştirirler.Çocuğun ve ailenin baş etmelerine aktif katkıda bulunurlar. Temel yaklaşım eğitsel yaklaşımlardır. Bu eğitsel yaklaşımlar sosyal-iletişimsel alanda gelişmeyi, istenmeyen davranışları azaltmayı, yeni beceriler kazandırmayı hedefler.

    OSB’de temel belirtileri iyileştiren bir ilacın henüz geliştirilmemiş olmasına rağmen, bu grupta eşlik eden davranışsal sorunlar için ilaç kullanımına sık rastlanmaktadır. İlaçlar sinirlilik, öfke, uykusuzluk, davranış sorunları, tekrarlayan hareketler, tik, sosyal etkileşim, kaygı, korku, moralsizlik, takıntı, hiperaktivite ve dikkat sorunlarında yararlı olmaktadır.

    Gidişatı nasıldır?

    Tedavi öncesi zeka seviyesi, erken yaşta tedaviye başlanması, tedavinin miktarı-tedaviye devam edilme süresi, aile özellikleri, sosyal kaçınma tedaviye yanıtta önemli belirleyiciler olarak tanımlanmıştır. Normal zekalı otizmi olan bireylerin beşte birinin kendi başına yaşadığı %40’a yakınının üniversiteyi bitirebildiği belirtilmiştir. Daha ağır işlev düzeyindeki otizm tanılı bireylerin ise çoğunluğu destekle yaşamlarını sürdürmektedirler.