Etiket: Sosyal

  • Kış Depresyonuna Dikkat

    Kış Depresyonuna Dikkat

    ‘Kış depresyonu’ olarak adlandırılan ve erkeklere oranla daha çok kadınları etkisi altına alan bu hastalıktan korunmak mümkün mü? Havaların soğuması, gün ışığından daha az yararlanmamız ve daha az sosyalleşmemiz bir çok sebep var kışın depresyona girmek için. Belki de en kötüsü kadınların bu depresyona daha sık yakalanması. Peki kış depresyonundan nasıl korunuruz, kış depresyonunu yenmek için ne yapmalı, kış depresyonu nasıl geçer? İşte birçoğumuzu ilgilendiren bu hastalıktan korunmak için 4 altın öneri… Kışın pek çok kişiyi etkileyen mevsimsel duygu durum bozukluğuyla ilgili dikkat edilmesi gerekenler var. Mevsimsel duygu durum bozukluğu olarak bilinen ‘kış depresyonu’ nun, kişinin motivasyonunu düşürerek, isteksizlik ve yaşamdan zevk almama gibi sorunlara neden olduğunu bilinmektedir. 

    DEPRESYON DAHA ÇOK KADINLARI ETKİLER

    Depresyon, kişinin duygularıyla dışa cevap verebilme sürecinde ortaya çıkan bir bozukluktur. Yaşamdan zevk alamama, içe kapanma ve sosyal ortamlardan uzaklaşarak giderek yalnızlaşma gibi belirtiler ile kendini gösterir. Depresyona giren kişi, kendisine mutluluk veren aktivitelerden, artık zevk almaz hale gelir. Kadınlar, erkeklere oranla 2 kat daha fazla depresyona girmektedir. Gebelik ve loğusalık dönemleri, hormonal değişiklikler, yaşanan travmalar, duygusal açıdan daha hassas olan kadınlarda depresyon sorununu daha çok ortaya çıkarmaktadır.

    KIŞ RENKLERİ RUH HÂLİNi OLUMSUZLASTIRIR

    Kışın güneşli gün sayısı diğer mevsimlere göre daha azdır. Gün ışığı ise insana mutluluk veren seratonin hormonunun salgılanmasına yardımcı olmaktadır. Bu nedenle güneşli günlerde insanlar daha neşelidir. Kış mevsiminde ise güneşin etkileri azaldığından, hüzün ve çaresizlik duyguları ortaya çıkmaktadır. Özellikle negatif ruh hâli kışın kendini gösterir. Soğuk günlerde tercih edilen koyu renkli kıyafetler bile psikolojik açıdan olumsuz etkiye sahiptir. Kat kat giysiler ve üşüme hissi de başlı başına bir olumsuzluk göstergesidir. Güneşli gün sayısının az olduğu Baltık ülkelerinde yapılan araştırmalarda, toplumda depresyonun daha sık görüldüğü ve intiharların depresyona bağlı olarak geliştiği belirlenmiştir.

     

    KAPALI MEKANLAR SOSYALLEŞMEYİ ENGELLER

    Kışın havanın soğuk olması nedeniyle kapalı mekanlarda geçirilen zamanın uzaması insanları sosyal ortamlardan da uzaklaştırmaktadır. Bu da kişinin sosyal açıdan yalnızlaşmasına yol açmaktadır. Özellikle alışveriş merkezlerinde çok vakit geçiren kişiler, kalabalıklar içinde yalnızlık hissi yaşamaktadır. Bu ortamlarda viral kaynaklı enfeksiyona yakalanma riski de yüksektir ve enfeksiyonun yol açtığı hastalıkların uzun süre devam etmesi kişinin psikolojisini olumsuz etkiler.

    KIŞIN DEPRESYONU YENMEK İÇİN BU UYARILARI DİKKATE ALIN!

    Kış depresyonu ile başa çıkmanın çeşitli yolları vardır: 

    – Günlük 3 öğün hâlinde beslenin. Öğün saatlerini atlamayın. 

    – Zamanınızı etkin ve planlı kullanın. Eğlenmeye ve sosyal aktivitelere kesinlikle zaman ayırın. Sosyal medya alışkanlığınız varsa kısıtlamaya gidin. 

    – Uyku düzeni için planlama yapın. Alıştığınız düzenin dışına çıkmayin yani fazladan kesinlikle uyumayın. Uyku düzenini bozacak faaliyetlerden uzak durun. Gün içinde kendinizi yorgun hissettiğiniz anlarda 10-15 dakika gözlerinizi kapatıp kendinizi dinleyin. 

    – Gün ışığından mümkün olduğunca uzun süreli yararlanmaya çalışın. Kışın güneşli günlerde kapalı mekanlarda fazla vakit geçirmemeye çalışın.

  • İnternet Bağımlılığı

    İnternet Bağımlılığı

    Teknolojinin gelişmesi, kablosuz ağ bağlantısının yaygınlaşması ve bilgisayarların taşınabilir hale gelmesi interneti her an her yere yanımızda götürmemize olanak sağlamış durumda. Evde, sokakta, işyerinde ve okulda bilgisayar, tablet ve telefon kullanarak internete kolaylıkla erişebiliyoruz. Gün içinde her an ‘online’ durumdayız.

    İnternet kolay ulaşılabilir bir eğlence aracıdır. İnternette keyif verici farklı aktiviteler yapabiliriz. Film izleyebilir, gazete okuyabilir, oyun oynayabilir, sosyal iletişim sitelerinden sevdiklerimizle görüşebiliriz. Bu aktiviteleri ne zaman istersek yapabilir, sıkıldığımızda ara verebilir, geri döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edebiliriz. Hem seçeneğimiz bol, hem de kontrol bizde. İnternet sadece mutluluk değil aynı zamanda da bilgi deposudur. Merak ettiğimiz her sorunun cevabını internette bulabiliriz. Bilimsel makalelere ulaşabilir, uzman yorumlarına erişebilir, araştırma ve ödev yapabiliriz. Bilginin yanı sıra dünyanın her yerine de kolaylıkla ulaşabiliriz. Tanıdığımız, tanımadığımız herkesle iletişim kurabiliriz. Sosyal iletişim siteleri üzerinden hem uzakta hem yakında olan sevdiklerimizle bağlantıda kalabiliriz. İş ilişkilerimizi sürdürebiliriz. Ortak ilgi alanlarına sahip olduğumuz kişilerle tanışabiliriz. Bir gruba ait olma ihtiyacımızı karşılayabiliriz.

    İnternet sunduğu tüm bu olanaklar sebebiyle hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Ancak doğru kullanılmadığında hayatımızı zorlaştıran bir faktöre de dönüşebilir. Problemli internet kullanımı olarak da tanımlanan internet bağımlılığı son yıllarda gittikçe artmaktadır. Ülkemizde ruh ve sinir hastalıkları hastanelerinde internet bağımlılığı poliklinikleri açılmaya başlamıştır. Peki internet kullanımında hangi noktada sınırı aşıyoruz? İnternet bağımlılığı nedir?

    İnternet bağımlılığı, bilinenin aksine internette geçirilen süreye bağlı değildir. İş sebebiyle uzun saatler internette bulunması gereken çalışanlar vardır. Ödev yapmak için saatlerce internette araştırma yapan öğrenciler vardır. Bu bireylere başka hiçbir faktöre bakmadan internet bağımlısı diyemeyiz. İnternet bağımlılığının belirleyicisi, akademik, mesleki ve sosyal işlevselliğin bozulmasıdır. Problemli internet kullanımı nedeniyle akademik başarı düşerse, mesleki performans azalırsa ve sosyal ilişkilerde kopma gerçekleşirse internet bağımlılığından söz edebiliriz. Gerçek yaşamdan kopup sanal dünyada yaşamaya başlandığında ise tehlike sinyalleri çalıyor demektir.

    İnternet bağımlılığı kriterleri nelerdir?

    Akademik, mesleki ve sosyal işlevselliğin bozulması

    İnternet kullanımının gittikçe artması

    İnternete bağlı değilken internette yapılan aktivitelerin hayalinin kurulması

    İnternette planlanandan fazla zaman geçirilmesi

    İnternet dışı uğraşlara ilginin azalması

    İnternet kullanımını kontrol etmede başarısız girişimler

    İnternetten uzak kalındığında öfke, gerginlik, mutsuzluk hissetme

    İnternet bağımlılığını önlemek için internetten kaçınmak yerine interneti kontrollü kullanmayı öğrenmelisiniz. Sosyal ilişkilerinizi geliştirmeli, internet dışı aktivitelerinizi çeşitlendirmelisiniz. İşiniz olmadığı zamanlarda bilgisayarınızı ve tabletinizi kapatmalısınız. Çocuklarınızın problemli internet kullanımını önlemek için de katı sınırlar koymak yerine destekleyici denetleme yöntemlerini kullanmalı, aile içi ilişkilerinizi geliştirmeli ve çocuklarınızı sosyal aktivitelere yönlendirmelisiniz. Depresyon, Sosyal Fobi, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, Alkol ve Madde Bağımlılığı gibi birçok psikiyatrik bozuklukla ilişkili olan internet bağımlılığını tedavi etmek için ise bir uzmandan destek almalısınız.

    İnterneti kullanın, ancak hayatınızı ele geçirmesine izin vermeyin!

  • Psikopatoloji

    Psikopatoloji

    Psikopatoloji, akıl hastalığı, ve anormal/uyumsuz davranışları ve bunların nedenlerini ve sonuçlarını araştıran bilim dalıdır. Bu terim klasik psikiyatride patolojinin hastalık süreci olarak adlandırılır. Başka bir deyişle, psikopatoloji kişinin günlük hayatını, rutinini olumsuz etkileyen evde, işte, arkadaş çevresinde, sosyal yaşamda işlev bozukluğuna neden olan bilim dalıdır.

    Psikopatolojinin kapsadığı bazı konular somatizasyon, anksiyete, obsesyon, depresyon, psikotik, paronoid, ve fobiktir. Bu bölümde yukarıdaki konular hakkındaki önleme programlarından bahsedilecektir.

    Şizofreni, hastalıkların küresel yüküne önemli katkısı olan ve yeti yitimi ile geçmiş yıllar da kadın ve erkeklerde görülme olasılığının, kadınların erkeklere oranla fazla olduğu saptanmış, ilk 10 hastalık arasında yer almaktadır. Şizofreninin kronik doğası ve etkili bir tedavisinin uygulanamaması, erken tanı konulanlarda yeti yitimine katkısının daha çok ve toplam hastalık süresinin de daha uzun olması anlamına gelir.

    Çeşitli önleme programları arasında yeti yitimi için yüksek riskli gruplara yönelik önleme çalışmaları öne çıkmıştır. Yüksek riskli gruplara yönelik önleme çalışmaları şizofreninin bazı erken bulgu ve kişinin kontrolsüz ortaya koyduğu belirtilerine odaklanmıştır. Genel önleme yaklaşımı toplumun genelinde büyük bir hedef kitlesini göz önüne almaktadır. Şizofreninin toplumdaki oranı çok düşük olduğundan genel bir önleme yaklaşımı uygun görülmemektedir.

    Şizofreniyi önleme hastalık sürecinin farklı dönemlerinde meydana gelebilir; hastalık belirtilerinin başlangıcından önce, mümkün belirtilerin ortaya çıkışından sonra, olan en kısa zamanda tanı ve müdahale amacı ile Ruhsal Bozuklukları Önleme ile İlgili Tıp Kurulu Enstitüsü’nün sınıflandırmasına göre önleyici müdahale hastanın tanı almasından önce gerçekleşmektedir.

    Şizofreninin psikoz öncesi döneminin belirlenmesi, önleme kavramının temelidir.

    Kronik psikotik bozukluklarda hastalığa bağlı olarak bedensel deformite gelişimi ile ilgili bilgiler kısıtlıdır. Şizofreni ve benzeri psikotik bozukluklarda uygulanan tedavilerin yan etkilerinden bağımsız olarak hareket bozuklukları gelişebilmektedir. Doğrudan hastalığın belirtisi olarak ortaya çıkan hareket bozuklukları içinde daha çok hipokinetik hareketler bulunmaktadır. Hipokinetik hareket olarak sürekli aynı beden postüründe kalmak bedensel duruş bozukluklarına yol açmaktadır. Depresyon günümüzde çok sık rastlanan beyin bozukluğudur. Depresif Bozukluk duygu ve düşüncelerini, sosyal uyumunu ve kişinin sağlıklı düşünmesini etkiler. Umutsuzluk, çökkünlük gibi belirtilerin depresyonda ve psikopatolojinin gelişiminde önemli bir yeri vardır. Umutsuzluğun yer aldığı ruhsal bozukluklardan biri depresyondur. Bu belirtilerin dışında kişide çökkünlük, suçluluk duyguları, değersizlik, gelecek ile umutsuzluk görülebilir. Depresyonun özgüven eksikliği olan kişilerde daha fazla olduğu belirlenmiştir. Depresif kişide kendini suçlama durumu arttıkça kendine olan güveni azalır, hedeflere karşı başarılı olmayacağını düşünür ve başarısızlık durumu artar. Depresyonu açıklarken Abramson ve Seligman (1978), Öğrenilmiş Çaresizlik kuramını geliştirmiş ve bu kurama göre depresyonun oluşumu çocuklukta oluşan sorunların ve bu sorunlarla baş edememe, çaresizlik olarak açıklanmıştır. Depresyon psikopatolojisini Bibring (1953), ego kavramına göre açıklamış bu kavrama göre kişi özgüvenli ve değerli olması için gerçekleştirmeye çalıştığı umutları vardır. Bu beklentiler karşılanamadığında ortaya çıkan çatışmalar sonucunda kişi umutsuzluğa girer, özgüven düşer kendi içine kapanır ve çökkünlük durumu yaşanır. Depresyon ile yapılan araştırmaların çoğu umutsuzluk duygusunun ve intihar riskinin yüksek olduğu sonucuna varmışlardır. Depresyonla ilgili bir başa düşüncede yanlış öğrenme olarak ele alınmış ve psikopatolojiyle adlandırılmıştır. Depresyonu önlemede yapılan çalışmalar; destekleyici bir yaklaşım ve empati geliştirilerek kişide güven ve umut hissettirir. Kendine olan güven artar ve iletişimi gelişir. İngiltere’de yapılan araştırmada bilişsel davranış problem çözme terapi ile depresyon üzerinde azaltıcı bir etkiye neden olmuştur. Yine aynı şekilde Sakinofski ve arkadaşlarının yaptığı sosyal problem çözmeye odaklı çalışmada etkili olmuştur. Beck (1979) bilişsel bozukluk kuramını geliştirerek karamsarlık ve umutsuzluk üzerine çalışmalar yapmıştır. Yapılan araştırmaların sonucunda depresyonun, umutsuzluğun tedavisinde bilişsel tedavi uygulanarak intihar riskinin önlenmesinde bir yöntem olarak belirlenmiştir.

    Obsesyon istemsiz olarak ortaya çıkan ve bilinç alanına zorla giren ısrarlı ve zorlayıcı bir şekilde akla gelen, kişi tarafından saçma ve mantık dışı olarak görülen, anksiyeteyi meydana getiren, yineleyici düşünce, dürtü ya da düşlemler olarak tanımlanmıştır. Obsesif kompulsif bozukluğun başlangıç evresi genellikle 20’li yaşlarda görülmektedir. OKB erkeklerde kadınlara göre hem daha erken kendini göstermektedir hem de 2 katı fazla görülmektedir. Başlama yaşı genellikle erkeklerde 19, kadınlarda ise 22 olarak belirlenmiştir. Obsesif kompulsif bozuklukta en sık görülen obsesyonlar kirlenme obsesyonlarıdır. Diğer obsesyonlar ise patolojik kuşkular, somatik, simetri, agresif, cinsel, dinsel şeklinde sıralanır.

    OKB’ye yönelik yapılan çalışmalara bakıldığında ;

    Akpınar (2007), ergenlik dönemi OKB sıklığını saptamak amacıyla yaptığı çalışmada başlangıç yaşı ortalama 12.9 olarak saptanmıştır. Okullar arasında OKB karşılaşma sıklığı açısından farklılık saptanmamıştır. Kız ve erkeklerde benzer miktarda OKB bulunmuştur.

    Abay, Pulular, Memiş, Süt (2010), Edirne ili merkezindeki lise öğrencileri arasında obsesif-kompulsif bozukluk yaygınlığını araştırmak amacıyla yaptıkları çalışmada; OKB’nin nokta yaygınlığını %1.4 olarak bulmuşlardır. En sık, bulaşma obsesyonu ve kontrol kompulsiyonu tespit edilmiştir.

    Erek, OKB tanısı almış 44 kişi üzerinde yaptığı çalışmada OKB’nin kalıtsal nitelik gösterebileceğini belirtmiş, Bayraktar ise OKB’nin en çok 20’li yaşlarda rastlandığına dikkat çekmiştir.

    Bilişsel davranışçı terapinin ve ilaçların tek veya bir arada kullanıldığında OKB üzerinde etkili olduğu gözlenmiştir. Obsesif kompulsifteki BDT üç tedavi şeklini kapsamaktadır bunlar; gevşeme eğitimi, bilişsel terapi, yüzleştirme ve yanıtın önlenmesidir. İçlerinde belirgin en etkili olan yüzleştirme ve yanıtın önlenmesidir. Bu yöntem daha çok çocuklar üzerine uyarlanır. Bilişsel terapi OKB hastalarında farkındalık düzeyini arttırarak, yaşam kalitesi üzerinde etki sahibidir. Bunların yanı sıra OKB’de bir diğer tedavi şekli davranışçı terapidir burada amaç sorunu bastırmak değil başa çıkabilmeyi bireye öğretmektir.

    Kaygı, kişinin bir uyaranla karşı karşıya kaldığında yaşadığı, bedensel, duygusal ve zihinsel değişimlerle kendini gösteren bir uyarılmışlık durumudur. Bu durumu çoğunlukla her insan yaşar örneğin ; Bir kazanın ardından, sınav öncesinde veya topluluk önünde bir konuşma yaparken olduğu gibi. Kaygı, yaşamınızı sürekli ve belirgin bir şekilde etkiliyorsa, aksatıyorsa, rahatsızlık haline gelmiş demektir.

    Kaygıyı önleme programlarına bakıldığında en çok karşımıza çıkan Serikanlı Çocuklar Kaygı Programı-Okul Versiyonudur. (SÇKP) daha çok çocuklar için geliştirilen bilişsel-davranışçı terapi (BDT) kuramına dayalı bir kaygı programıdır. Programı geliştiren kişi Ron Rapee’dir. Programda canlandırma, geçmiş ve gelecekteki bir olayın gelişmesini ve sonucunu aynı biçimde yansıtarak sunma yöntemidir. Aşamalı maruz bırakma teknikleri ise, otomatik ve pekiştirilmiş tepkileri kırmaya yarar. Terapi ortamında oldukça fazla pratik yapılmalıdır. Atılganlık becerileri çocuğun iletişimlerinde sorun giderme tekniklerini öğrenmek açısından yardımcı olabilir. Davranışçı ve bilişsel tekniklerden de yararlanılmaktadır. Bilişsel terapi’nin tedavi uygulamaları süreç ve içerik olarak yapılandırılmıştır. Öncelikle kişinin güncel sorunlarına odaklanır, süre olarak daha sınırlı, ve daha çok sorun çözme hedeflidir. Bilişsel Davranışçı Terapi sadece başvuranların güncel sorunlarını çözmez aynı zamanda bütün yaşamları süresince sorunlarını çözmekte kullanabilecekleri özel birtakım beceriler de öğretir. Bu beceriler çarpık düşünceleri saptamak, inançlarını değiştirmek, çevreyle yeni ilişkiler kurmak ve davranış değişikliğidir. Bu teknikler kullanılarak sınav kaygısı indirilebilir. Serikanlı Çocuklar Kaygı Programı-Okul Versiyonu tekniği haftada bir toplam 10 oturumdan oluşacak şekilde program 70-90 dakika arası yürütülmektedir. İlk sekiz oturumda doğrudan kaygıya yönelik tekniklerden yararlanılırken, son iki oturum ise pekiştirme ve gözden geçirme üzerine odaklı oturumlardır. Ana-baba ile genelde iki görüşme yapılır bunlardan birincisi 3.oturumdan önce gerçekleştirilirken ikincisi 5.oturumdan önce gerçekleştirilir.

    Bazı eğitim programları kaygı ile başa çıkmada yardımcı, yol gösterici ve destekleyici eğitimlerdir. Bunlar;

    Girişkenlik eğitimi, sosyal ortamlarda ve duygu ifadesinde zorlanılan durumlarda kullanılan bir yöntemdir. Çocuğun/ergenin, duygularını doğrudan, dürüstçe ve uygun şekilde ifade etmesi amaçlanır.

    Gevşeme eğitiminde, duygudurum ve anksiyete semptomları yaşayan çocukların/ergenlerin, sıklıkla hayatlarının büyük bölümünde gerginlik, stres, bedensel semptomlar yaşadıkları varsayılır. En sık başvurulan teknikler nefes egzersizi ve gevşeme egzersizidir.

    Genellikle, gözler kapatılarak dikkat solunum ve nefes alışverişine odaklanılır. Çocuktan/ergenden, burnundan doğal bir biçimde nefes alması istenir.

    Çocuğa/ergenlerde başa çıkma, mücadele etme ve problem çözme becerilerinin nasıl hayatta uygulanacağı kazandırılır.Çocuklarda ve ergenlerde sosyal anksiyetenin tedavisi ile ilgili kaynaklar incelendiğinde, çalışmaların çoğunun davranışçı ya da bilişsel-davranışçı terapileri içerdiği görülmektedir.

    Kliniklerde ya da okul ortamında yürütülen bilişsel-davranışçı programların büyük kısmı, sosyal anksiyete tanısı alacak kadar ağır belirtilere sahip olmayan ancak utangaçlık, sosyal izolasyon ve yalnızlık gibi belirtiler gösteren çocuk ve ergenlere uygulanan baş etme ve önleme niteliğindeki çalışmalardır. Bu çalışmaların genellikle okul ortamında ve grup tedavisi biçiminde planlandığı bilinmektedir.

    Sosyal fobi bireyin hayatında birçok sosyal ortamdan alıkoyan, yaşam standartlarını azaltan, kişilerarası ilişkiler kurmaktan uzaklaştıran önemli bir davranış bozukluğudur. Sosyal fobiye sahip birey kendisi için fazla kaygı sağlayan toplumsal yerlerden uzaklaşır ya da uzaklaşamadığı durumlarda da yoğun bir kaygı ve sıkıntı ile maruz kalır. Sosyal fobi, hayat boyu rastlanma sıklığı oldukça fazla olan bir ruhsal rahatsızlık olmasına ve buna devam eden davranış bozukluklarının sayısının da fazla olmasına rağmen, bu bozukluğun kaynağını saptamaya yönelik etiyolojik çalışmaların sayısı oldukça azdır. Sosyal fobinin etiyolojisine ilişkin yapılmış olan çalışmalara değinilecek ve bu araştırmalar şu ana alt başlıklar altında incelenecektir: (1) Kalıtımsal faktörler (2) Davranışsal ketlenme ile ilgili araştırmalar (3) Ailesel faktörler (4) Bağlanma kuramına dayalı açıklamalar (5) Duyguların anlaşılması ve bilişsel açıklamalardır. Fobi önlemenin etkili yollarından bazıları; olumsuz düşüncelerden kaçınmaktır. Bireyin  kendisiyle ilgili birçok olumsuz düşüncesi bulunabilir. Bunlar yapamayacağım, “ellerim titreyecek, kekeleyeceğim, kızaracağım gibi düşüncelerdir. Bu düşüncelerden kurtulmak için iki yöntem vardır. Birincisi, korkulan olayın tam zıttını yaşamayı amaçlamak. Çünkü birey kendisiyle dalga geçmeyi öğrendiğinde bu durumu yenebiliyor. İkinci öneri de kişinin heyecan duygusundan zevk almaktır. Diğer kaçınma yolları da insanlarla ilgilenmek, korkularının pişmanlığa dönüşmesini engellemek gevşeyerek kaygılardan kaçınmak, bireyin kendine karşı mütevazi olmasıdır.

  • Sosyal Kaygı Bozukluğu Nedir?

    Sosyal Kaygı Bozukluğu Nedir?

    Sosyal kaygı bozukluğu, daha çok bilinen adıyla sosyal fobinin temel özelliği bireyin başkaları tarafından incelenebileceğini düşündüğü sosyal durum ya da durumlardan belirgin şekilde yoğun korku ya da kaygı duyması ve kaçınmasıdır. Sohbet etmek, yeni insanlarla tanışmak, bir şeyler yiyip içerken seyredilmek, konuşma yapmak, başkalarının karşısında performans göstermek gibi durumlar bireyde kaygı ya da korku uyandırmaktadır. Birey sosyal durumlara maruz kaldığında, kaygılı, zayıf, deli, aptal, sıkıcı, korkutucu, pis ya da sevilmez olarak yargılanacağından endişe etmektedir. Başkaları tarafından olumsuz değerlendirilecek şekilde davranacağından veya görüneceğinden ya da kızarma, titreme, terleme, dil sürçmesi gibi kaygı belirtileri göstereceğinden, ya da diğerlerini gücendirmek ve incitmekten ve bunun sonucunda da kabul görmeyeceğinden korkmaktadır.

    Sosyal kaygı bozukluğundaki korku ya da kaygının yoğunluğu, olumsuz değerlendirilmenin gerçek riski ya da sonuçlarına kıyasla orantısızdır. Sosyal Kaygı bozukluğu olan kişiler sosyal durumların olumsuz sonuçlarını sıklıkla aşırı şekilde değerlendirirler.

    Sosyal kaygı bozukluğunda, sosyal ortam hemen hemen her zaman kaygı ya da korku uyandırıcıdır. Bu yüzden de sosyal durumlarda arada sırada kaygı yaşayan bir kimseye sosyal kaygı bozukluğu vardır denilemez. Bunun yanısıra, korkunun ve kaygının derecesi ve tipi (örn.beklenti kaygısı, panik atak) farklı ortamlamlarda değişiklik gösterebilir. Beklenti kaygısı sosyal bir olaya katılmadan önce haftalar boyunca her gün endişe etmek ya da bir konuşmayı günler öncesinden tekrar etmek şeklinde durumların çok öncesinde ortaya çıkabilir.

    Sosyal Kaygı Bozukluğunda kişi sıklıkla korkulan durumlardan kaçınır. Ellerinin titremesinden korkan kişi yemekten, içmekten, yazı yazmaktan, birşeyi işaret etmekten kaçınırken, terlemekten korkan kişi el sıkışmaktan ya da baharatlı yiyecekler yemekten kaçınabilir. Kızarmaktan korkan başkası da topluluk önünde performans göstermekten, parlak ışıklardan, özel konuları konuşmaktan kaçınabilir. Kaçınma davranışı, parti gibi sosyal ortamlara girmemek, okula gitmeyi reddetmek gibi yoğun şekilde olabilir.

    Kaçınmanın mümkün olmadığı durumlarda da sosyal fobik yoğun kaygı ya da korku ile duruma dayanmak zorunda kalır. Bu tür durumlarda da kişi çoğunlukla güvenlik davranışlarına başvurur. Güvenlik davranışları kişinin korktuğu felaketin gerçekleşmesini engellemek amacıyla giriştiği davranışlar ya da aldığı tedbirlerdir. Örneğin, konuştuğu zaman söylediklerinin saçma olarak algılanacağını ya da beğenilmeyeceğini düşünen kişi konuşmadan önce söyleyeceklerini kafasından geçirmeyi veya bir konuşma metnine aşırı hazırlanarak ezberlemeyi alışkanlık haline getirmiş olabilir. Güvenlik davranışlarının hastalığı devam ettiren olumsuz sonuçları olmaktadır. Öncelikle, kişi korkulan sonucun gerçekleşmemesini aldığı tedbirlere, yani yaptığı güvenlik davranışına, bağlayarak hastalık döngüsünün iyice yerleşmesine sebep olur ve güvenlik davranışları olmadan korktuğu durumlara giremez hale gelir. Böylelikle de aslında güvenlik davranışlarına girişmese de korktuğu sonucun gerçekleşmeyeceğini test etme imkanını bulamaz. Bu yüzden de korkuları sürer gider. İkinci olarak, güvenlik davranışlarına girişmek tam tersine sosyal fobiğin korktuğu bazı belirtileri ortaya çıkarabilir. Bu duruma örnek olarak, bir şey içerken ellerinin titremesinin görüleceğinden korkan ve bunu gizlemek isteyen kişinin bardağı sımsıkı tutmasını verebiliriz. Bu durumda kişinin elleri daha çok titreyecek ve korktuğu başına gelecektir. Üçüncü olarak, güvenlik davranışları bazen de kişinin sakındığının tersine diğer insanların dikkatini daha da çok üzerine çekecektir. Koltukaltının terlediğinin görünmemesini isteyen bir kişinin sıcak bir ortamda ceketle oturması diğerlerinin bakışlarını terlediği zamankinden çok daha fazla üzerine çekebilecektir. Bazen de sosyal fobiğin söylediklerinin eleştirileceği ya da beğenilmeyeceğini düşünerek sessiz kalması ya da diğerlerinden uzak durması, az konuşması gibi güvenlik davranışları kişinin diğerleri tarafından mesafeli ve soğuk olarak algılanmasına sebep olabilmekte ve bu kişiye mesafeli durmalarına sebep olabilmektedir.

    Bir kimseye sosyal kaygı bozukluğu tanısının konulabilmesi için, korku, kaygı ve kaçınmanın kişinin günlük yaşam, iş, okul, sosyal aktivite ya da ilişkilerindeki işlevselliğini belirgin bir şekilde engellemesi ya da klinik anlamda belirgin bir sıkıntıya, sosyal, iş ve diğer önemli alanlarda bozulmalara yol açması gerekmektedir. Örneğin, topluluk karşısında konuşmaktan korkan bir kişi eğer işinde ya da okulunda rutin bir şekilde konuşma yapmak durumunda kalmıyor ve belirgin bir şekilde rahatsızlık da duymuyorsa sosyal kaygı bozukluğu tanısı almaz. Bununla birlikte, eğer kişi kaçınıyor ya da gerçekten istediği bir işi ya da eğitimi sosyal kaygı semptomlarından ötürü almayı redediyorsa bu belirgin bir sıkıntının yaşandığına ya da işlevsellikte bozulmanın olduğuna işaret etmektedir.

    Sosyal kaygı bozukluğu olan kişiler Bilişsel Davranışcı Terapiyle belirtilerininden büyük ölçüde kurtulmaktadır. Bilişsel Davranışcı Terapide kişinin düşünceleriyle çalışılarak bilişsel yeniden yapılandırılma sağlanıp, kişinin sağlıklı başa çıkmaları ve kaynakları arttırıldıktan sonra kişi korktuğu, kaygı duyduğu durumlara maruz kalarak sosyal kaygı bozukluğunu yenebilmektedir.

  • Sosyal Fobi ve Yaygın Kaygı Bozukluğu’nda Bilişsel Davranışçı Terapi

    Sosyal Fobi ve Yaygın Kaygı Bozukluğu’nda Bilişsel Davranışçı Terapi

    Sosyal Fobi (Sosyal Anksiyete Bozukluğu)

    Sosyal fobi bireylerin başka insanlar tarafından yargılanabileceği düşüncesi ile yoğun bir kaygı duygusu yaşayarak toplumsal ortamlarda mahcup ve rezil olma korkusu sebebi ile toplumdan uzak ve çekingen kaldığı bir kaygı bozukluğu türevidir.

    Kişiler, özellikle tanımadığı veya yeni tanıştığı insanlar ile iletişim kurmaları gereken durumlardan ve ortamlardan kaçınırlar. Konuşma esnasında başkaları tarafından ellerinin ya da sesinin titrediğinin anlaşılacağı kaygısını yaşayabilirler.

    Sosyal Fobi (Sosyal Anksiyete Bozukluğu) Belirtileri

    En az altı ay boyunca aşağıdakiler belirtiler görülmektedir;

    • Kişiler tanımadıkları insanlar ile tanışma, karşılıklı yemek yeme ya da başkalarının önünde performans sergileme (sunum yapmak) gibi toplumsal durumlarda belirgin bir korku ya da kaygı duyarlar.

    • Kişiler olumsuz olarak değerlendirilebilecek bir biçimde davranmaktan korkarlar. (Küçük düşeceği ve utanç duyacağı bir biçimde)

    • Toplumsal durumlar neredeyse her zaman korku ya da kaygı yaratır.

    • Toplumsal durumlardan kaçınırlar ya da yoğun bir kaygı ve korku duygusu ile bu gibi durumlara katlanırlar.

    • Korku kaygı ya da kaçınma durumları sosyal ya da iş ile ilgili alanlarda işlevsellik açısından kişinin yaşam kalitesini bozar.

    Sosyal Fobi Tedavisi ve Bilişsel Davranışçı Terapi

    BDT de kaygı duyguları ve bu duygunun yarattığı fizyolojik tepkileri tanıma, kaygı yaratan durumlardaki düşünceleri değerlendirme ve kaygı yaratan durumlar için başa çıkma mekanizmaları geliştirme gibi süreçler vardır.

    Yaygın Kaygı Bozukluğu

    Kaygı insan yaşamının bir parçasıdır. Sınav, aile sorunları, iş stresi, sorumluluklar, yoğun programlar ve yetişmesi gereken işler her insanı hafif düzeyde kaygılandırabilir. Ancak yaygın kaygı bozukluğunda ‘sürekli, şiddetli ve mevcut durumla uygun düşmeyen bir endişe durumu söz konusudur. Ortam da kaygılanacak bir sebep veya herhangi bir gerçek tehdit ögesi olmasa bile kişi kendini endişeli hissedebilir.

    Aşırı endişe kişinin hayatını ve iş, aile, sosyal yaşantısındaki işlevselliğini olumsuz yönde etkilemektedir. Kişi, günlük yaşantısındaki etkinliklerini sürdüremeyecek noktaya gelebilir.

    Bu rahatsızlığı yaşayan kişiler kendilerini çoğu zaman en kötü senaryoyu düşünürlerken bulurlar.

    Yaygın Kaygı Bozukluğu Belirtileri

    Aşağıdaki belirtiler kişiden kişiye değişmekle beraber son altı ay veya daha uzun bir süredir görülmektedir.

    • Huzursuzluk veya sürekli diken üzerinde olma

    • Kolay yorulma

    • Odaklanmakta güçlük ya da zihin boşalması.

    • Kolay kızma

    • Kas gerginliği

    • Uykuya dalmakta ya da sürdürmekte güçlük.

    Yaygın Kaygı Bozukluğu Tedavisi ve Bilişsel Davranışçı Terapi

    Bilişsel davranışçı terapide danışanlara hastalıkları ile ilgili psiko-eğitim verildikten sonra hatalı düşünce tarzları ile ilgili farkındalık yaratılır. Danışanlar endişe duydukları durumlar, düşünceler veya nesneler ile bilinçli ve aşamalı olarak karşı karşıya getirilerek kaygı ve korku tepkileri azaltılmaya çalışılır.

  • Açlığınız Fiziksel mi Duygusal mı?

    Açlığınız Fiziksel mi Duygusal mı?

    Yemek yalnızca hayatta kalmak için gerekli bir eylem değildir.. Kültürle, sosyal yaşamla, duygusal alışverişlerimizle, kendimizi ifade etme şeklimizle iç içedir…

    Özel günleri düşünün mesela.. Bayramlar, düğünler, şenlikler, karşılamalar.. Hepsine eşlik eden bir yemek masası mutlaka vardır.. Aç mısın? diye soran bir anne, akşamüzeri arabaşı ya da batırık yemeye çağıran bir yenge, elinde bir kase aşureyle kapımızı çalan bir komşu.. Yemeğimizi paylaşmak; “benim için değerli ve önemlisin, senin farkındayım, hayatımda olmanı istiyorum” demenin üstü kapalı söylenişidir. Paylaşılan yemeği kabul etmek de aynı dilden cevap vermektir. Yemek, kültürün ve sosyalleşmenin bir parçası aynı zamanda da ilişki kurmanın ve duyguları göstermenin bir yoludur…

    Yemek yemenin sosyal anlamlar dışında iç dünyamızda da duygusal karşılıkları vardır. Yemek, anne ve bebek arasında kurulan ilk bağdır. Sevilme ve güven hissinin temeli bu karşılıksız alışveriş anında şekillenir demek yanlış olmaz. Anne bebeğini sadece beslemek için değil, bazen huzursuzluğunu gidermek bazen de sakinleştirmek için emzirir. Duygularla yemek arasındaki ilişkiyi ve duygu düzenlemesini ilk böyle inşa ederiz. Kendi doğası içinde, yemek, birey ve sosyal çevre arasında, bir sistem ve anlam bütünü vardır. Peki bu sistem her zaman böyle dengede midir?

    Yetişkin hayatımıza baktığımıza, yemek yemenin duygu düzenleme fonksiyonunun hala devam ettiğini görebiliriz.. Öfke, mutsuzluk, yalnızlık, can sıkıntısı, stres ve daha birçok duygu duruma yanıt olarak, duygusal rahatlama için yemek yediğimizi fark edebiliriz. Bu olumsuz duygular arttığında, sosyal çevre ile uyumumuz bozulduğunda, yemekle aramızdaki sağlıklı bağ da zedelenmeye başlar.

    Açlık fizyolojik, iştah ise psikolojik bir durumdur. Bu yüzden yeme bozukluklarının altında psikolojik faktörler aramak yerinde bir yaklaşımdır. Yapılan çalışmalar, genel popülasyonda tıkınırcasına yeme bozukluğunun %2, obez popülasyonda ise bu oranın %65 gibi yüksek bir rakamda olduğunu göstermektedir. Bu tip yeme bozukluklarının neden olduğu diyabet, hipertansiyon gibi sağlık sorunları göz önüne alındığında, aşırı yeme bozukluğu göz ardı edilmemesi gereken ciddi bir psikolojik bozukluktur.

    Son 3 ay içinde haftada en az 2 kez tıkınırcasına yemek yeme atağı yaşıyorsanız, normal süreden çok daha kısa sürede porsiyonları tüketiyorsanız, fiziksel olarak acıkmadan yemeğe başlıyor, rahatsızlık ya da şişkinlik duyana kadar yemeyi sürdürüyorsanız, fazla yemek yediğiniz için utanıp yalnız başınıza yemek yemeyi tercih ediyorsanız, yemeğin ardından pişmanlık, iğrenme ve suçluluk duyuyorsanız, başarısız diyet girişimleriniz varsa, bu belirtilerden birkaçını gösteriyorsanız tıkınırcasına yeme bozukluğunuz olabilir. Yani yemek artık sizin için fiziksel açlığınızı gidermekten öte, ifade edemediklerinizi, söylemediklerinizi yutmanın bir yolu, duygusal olarak yaşadığınız huzursuzluğu dindirmenin bir şekli ya da olumsuz duygu durumlarınızdan kaçmanın kolaylaştırılmış hali olabilir. Bu durumda yemeği yaşamınızda yeniden tanımlamak, sağlıklı yeme davranışı ve alışkanlığını kazanmak için bir psikologdan yardım almanız faydalı olacaktır.

  • Çocuklarda Sosyal Duygusal Gelişim

    Çocuklarda Sosyal Duygusal Gelişim

    Bireylerde gelişimin temelleri çocukluk döneminde atılmaktadır. Özellikle sosyal ve duygusal gelişimin sürdürülebilmesi için 0-6 yaş oldukça önemli bir dönemdir. Sosyal gelişim; bireyin davranışlarını, içinde yaşadığı toplum içerisinde kabul edilebilir bir şekilde sürdürmeyi öğrenmesidir. Yani davranışların toplumsal beklentilere uygun olacak şekilde geliştirilmesidir. Çocuklarda sosyal etkileşim doğumdan sonra ilk olarak anne –  baba ile başlayıp, aile ve çevresinde ilişki kurduğu diğer insanlarla da devam eder. Çocuk; fiziksel, duygusal, zihinsel ve dil yönünden geliştikçe çevresi de genişler. Böylece aile içinde başlayan sosyal etkileşim, arkadaş ilişkileri ve okuldaki yaşantılarla devam eder. Çocuğun sosyal gelişimi, yaşına ve gelişimine uygun olarak sorumluluklarını yerine getirebilmesi, akranlarıyla ve diğerleriyle sağlıklı ilişki kurabilmesi, iyi geçinebilmesi ve uyumlu davranışlar sergilemesi ile ilgilidir.

    İnsanların aile, toplum, okul ve iş yerinde başkalarıyla iyi ilişkiler kurması, toplumsal kurallara uyması, sorumluluklarını yerine getirmesi, toplum ve çevre tarafından kabul edilmesi sosyal gelişimi ile gerçekleşir. Sosyal gelişim süreçlerinde gereksinimlerini yeterince doyuramamış çocuklarda disiplin problemleri, otoriteye karşı gelme, diğerleriyle ilişki başlatma ve sürdürmede zorluk yaşama, davranışlarını toplumun değer yargılarına göre düzenleyememe gibi sosyal uyum sorunları görülebilir. Okula düşük sosyal yeterlilikle giren çocuklarda sıklıkla, akranlar tarafından red edilme, davranış problemleri ve düşük akademik başarı gibi problemlerle karşılaşılmaktadır.

    Duygusal ve sosyal gelişim birbirinden ayırt edilemeyecek kadar birbirine bağlıdır. Duygu gelişimini en çok etkileyen etmen bireyin diğer bireylerle olan ilişkileri, yani sosyal gelişimidir. Duygular insan olmanın en önemli unsurlarıdır ve sosyal bağların oluşmasında temel rolü üstlenmektedir. Araştırmalara göre duygularını sosyal olarak  uygun şekilde ifade edebilen çocuklar da daha az davranış sorunları gözlenmektedir. Erken çocukluk döneminde başlayan sosyal duygusal gelişimle kazanılan davranışlar, yetişkinlikte bireyin kişilik yapısını, tavır, alışkanlık, inanç ve değer yargılarını biçimlendirmektedir. Bu sebeple bireyin yaşamında sosyal duygusal gelişim, ayrı bir öneme sahiptir. Sosyal duygusal gelişim dönemini sağlıklı geçiren bireylerin toplum içerisinde ki işlevselliği de artar ve kişiler arası ilişkilerinde de olumlu etkileşimler başlatıp  sürdürme becerisine sahip olurlar. Sosyal duygusal gelişim, çocuğun kendini ifade edebilmesi, duygularını kontrol edebilmesi, kendisiyle ve çevresiyle barışık ve uyum içinde olabilmesidir. Erken dönemde sosyal duygusal gelişimin önemli öğelerinden biri de empati gelişimidir. Empati, bir insanın kendini, karşısındaki insanın yerine koyarak, onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak algılamasıdır. Çocukların yaşıtları tarafından kabul edilmelerine katkıda bulunan etkenlerden biri de empatidir. Çocuklar, diğer insanların bakış açısını öğrendikçe empati de gelişir.

    Büyümekte olan çocuğun duygularını ifade edebilmesi ve duygusal davranış biçimlerini kazanması zamanla olur. Bunun sebebi duygusal gelişimin sosyal ve bilişsel gelişime paralel olarak ilerlemesidir. Çocuğun zekası geliştikçe çevresinden gelen uyarıları daha olgun bir şekilde algılamaya başlar.

    Sosyal duygusal becerilerin, çocukların akademik başarılarıyla da bağlantılı olduğu gözlenmektedir. Gündelik yaşamda duygusal sorunlar yaşayan çocuğun okul hayatında da sorunlar yaşadığı görülmektedir.

    Zeka seviyesi ne olursa olsun, sosyal uyum süreçlerinde zorluk yaşayan, bu zorluğu uygun şekilde ifade edip paylaşamayan çocukların görev ve sorumluluklarında, planlama becerilerinde ve konsantrasyon gerektiren işlerde sorunlar ortaya çıkar. Dürtülerinin farkında olmayıp kendini nasıl kontrol edeceğini bilmeyen çocuklar, derste konuşur, hareketler yapar, arkadaşlarına kendini ifade etme konusunda sorunlar yaşar, yanlış anlaşılmaya başlar ve bu olayların sonucunda ortaya çıkan olumsuz duygular çocukların akademik hayatını etkiler. Günlük hayatında ve okulda karşılaştığı problemlerle nasıl başa çıkacağını bilmeyen çocuk, neden-sonuç ilişkisi kurma, empati yapma, esneklik, soyut düşünebilme gibi konularda da zorluklar yaşar. Tüm bu beceriler etkili öğrenme sürecinin bir parçasıdır, insan nasıl duyguları ve zihni ile bir bütünse; öğrenme de sosyal duygusal ve bilişsel bir süreçtir.

  • Menapozun Etkileri

    Menapozun Etkileri

    Menopoz, doğurganlık kaybıyla eş anlamlı tutulmaktadır. Menopozun bu şekilde ifade edilmesi henüz menopoz evresine girmemiş kadın bireylerde bile korku oluşumuna neden olabilir. Menstruasyonlarında yani adet/regl dönemlerinde düzensizlikler olan kadınlar zaman zaman bu sürece girdiğini düşünüp kaygılanabilirler.

    Kadınların menopoz döneminin başlamasıyla birlikte vücut yapılarında, sosyal ve ruhsal yaşantılarında bir takım değişiklikler oluşabiliyor. Bunlar sıcak basmaları, uyku sorunları, gece terlemesi gibi sıralayabiliriz. Fizyolojik değişikliklerde ise vajinal atrofi(organ veya dokuların küçülmesi durumu), ağrılı cinsel ilişki, stress v.b. Psikolojik değişikliklerde ise huzursuzluk, depresyon, anksiyete, cinsel ilgide azalma gibi durumlardan söz edebiliriz.

    Kadın menopoza girdiği zaman, vücudunda değişen birtakım değişiklikler kişiyi strese ve sıkıntıya sürükleyebilir. Örneğin doğurganlığının sona ermesi kişiyi depresyona sürükleyen önemli faktörlerden bir tanesidir. Konu hakkında yeterince bilgi donanımına sahip olmamak menopoz döneminin daha ağır yaşanmasına neden olabilir. Bu bilinmemezlik de kişinin depresyona girmesine neden olan başlıca faktörlerdendir. Daha öncesinde depresyon öyküsü olan bireylerin bu dönemde tekrar depresyona yakalanma olasılığı daha yüksek seviyededir.

    Kadınlar için en önemli yaşam dönemlerinden biri olan menopoz döneminde yaşanan tüm değişimler sosyal hayatta kişiler arası ilişkilere de yansır. Kişilerarası ilişkileri “bireylerin diğer insanlarla olan ilişkilerinde yaşadıkları duygu ve davranış şekilleri” olarak tanımlayabiliriz. Menopoz bireyin sosyal ilişkilerini etkilediği gibi bu dönemde görülen sosyal desteğin de menopoza yönelik tutumlar üzerinde etkili olduğu söylenebilir.

    Menopoz sürecinde sosyal destek son derece önem arz etmektedir. Aksine sosyal desteğin yetersiz olduğu durumlarda belirtinin süresi ve şiddetinde artış görülmektedir. Çevresel bir takım değişkenlikler (küslük, boşanma, işten çıkarılma v.b) menopoza evresine alışma aşamasında bir takım krizlere neden olabilir. Bu tür sorunlar kadın bireyin doğrudan kendisini etkilediği gibi eş değer olarak çevresindeki ilişkileri ve işleri de etkileyebilir.

    Erken yaşta menopoz şu sıralar sık sık karşımıza çıkan bir durumdur. Eğer ki bu durum genetik değilse önüne geçmek amaçlı yapılması gerekenlerin başında sağlıklı beslenmek, hazır gıdalardan uzak durmak, trans yağları hayatınızdan çıkarmak, meyve ve sebze tüketimine dikkat etmek gerekir. Bunun yanı sıra stressiz bir yaşam sürülmeli, düzenli spor yapılmalı ve sigaradan uzak durulmalıdır.

    Menopoz her kadının yaşayacağı bir evredir fakat bu evreyi akışına bırakmaktan ziyade bilinçlenmek daha sağlıklı bir yaşamı garantiler.

    Bu süreçte grafiğinizde bir takım değişkenlikler görülebilir. Duygu karmaşaları, yaşlanıyorum korkusu sizleri ele geçirebilir. Bu düşüncelerden olabildikçe uzak durun ve menopozla barışık olun. İşin içinden çıkamayacak bir boyuta girdiğinizi düşünüyorsanız psikolojik bir destek almayı ihmal etmeyin. Diğer açıdan baktığınızda artık karın ağrınız olmayacak. Beyaz pantolon giymekten korkmayacak, havuza ve denize istediğiniz her an girebilecekseniz.

  • Çocuklarda Davranış Problemleri

    Çocuklarda Davranış Problemleri

    Ebeveynlerin en zorlandığı konuların başında çocuklarda ortaya çıkan davranış problemlerle başetme biçimleridir. Ebeveynler davranış problemleri karşısında nasıl tutum sergileyeceğini bilememektedir. Çoğunlukla davranış problemini bastırmak için fiziksel şiddete başvurmaktadır. Fiziksel şiddete maruz kalan çocuk başka davranış problemleri ortaya çıkararak işin içinden çıkılmaz bir kaosa doğru sürüklenmeye başlarlar.

    Davranış problem karşısında aile paniklemeden çıkış sebebini araştırmalıdır. bu davranış gelişimsel sürecin bir parçası mı yoksa tutumlardan kaynaklanan bir davranış şeklimi, çocuk bize bir şeyler mi anlatmak istiyor. Bunun iyi analiz edilmesi gerekmektedir. sebebbini anlamadığımız davranışa yaklaşımımız olumlu sonuç vermeyebilir.
    Ebeveynlerin bocaladığı noktalardan bir tanesi sert bir tutum mu sergileyeyim yoksa yumuşak bir tutum mu hangisi iyi sonuç verir diye denemeye başlarlar. Aslında hiçbirisi… Önemli olan dengeyi sağlamaktır. Bir nesneye fazla kuvvet uygularsanız yerinden fazla oynatırsınız. Eğer az kuvvet uygularsanız yerinden hiç oynatamazsınız. Gerektiği kadar kuvvet uyguladığımızda istediğimiz sonucu alabiliriz.
    Davranış problemini anlayıp analiz ettikten sonra çocuğun yaşına ve düzeyine göre ödül ceza yöntemleri kullanabiliriz. Çocuğun sevdiği şeylerin ve sevmediği şeylerin listesini yapmakla işe başlayabilirsiniz. Günlük veya haftalık bir çizelge yapabiliriz. Davranış problemi ortaya çıkmadığı gün veya saatler dilimine gülen yüz, çiçek v.s gibi sosyal ödüller verilebilinir. Gün içerisinde veya haftada belirli bir sayıya ulaştığında hazırlamış olduğumuz arzu listesindeki ödüllerden birine hak kazanmış olacaktır.

    Davranış problemi ortaya çıktığında aile abartılı tepki göstermemeli, ailenin tepkisini fark eden çocuk bunu aileye karşı kullanabilir. Aileler biz elimizden geleni yapıyoruz ama hiçbir değişiklik yok diye aceleci bir tavır sergileyebilirler.

    Davranış problemi Çocuğun mizacına ortaya çıkışından ne kadar süre sonra müdahale edildi. Ne şekilde müdahale edildi. Davranış problemlerinin sönme süresini belirleyen unsurlardandır.

    Uygulamaların her aşamasında çocuğa anlayabileceği bir şekilde sözel olarak aktarımda bulunulması gerekmektedir. Karşılaşacağı uygulamalar ve yaşayacağı süreci bilen çocuk uygulamalardan haberdar olduğu için bir sürpriz ile karşılaşmadığı için kendini güvende hisseder ve daha sonraki herhangi bir programa daha çabuk uyum sağlayıp kendi kendini kontrol etmeyi, kendi disiplinini geliştirmeye başlayabilir.
    Çocuklarda en çok görülen davranış problemleri aşağıdaki gibidir.
    -Yalan söyleme.
    -Alt ıslatma.
    -Parmak emme.
    -Tırnak yeme.
    -Uyku problemleri.
    -Aşırı inatçılık.
    -İçe kapanıklık.
    -Vurma.
    -Yeme Problemleri.
    -Okul uyum sorunları.
    -Küfür etme.
    -Kardeş kıskançlığı.
    Davranış problemlerinin sosyal boyutu da vardır. Bazı davranış problemleri sosyal çevreye de bağlıdır. Sosyal çevreye bağlı problemler ailelere daha korkutucu veya başedilmesi daha zormuş gibi gelse de aslında her davranış problemi gibi çözülemeyecek bir sorun değildir.

    Uç bir örnek olarak ” küfür etme” davranışını ele alırsak. Küfür Çocuğun sosyal çevreden veya ebeveynlerden öğrendiği bir davranış biçimi olabilir. Çocuk küfür ettiğinde aşırı bir tepki verir veya ilk etapta çocuğun söylediği yeni bir şey olduğu için gülücüklerle yada alkışlarla karşılarsa çocuk bu davranışı sürdürmeye devam eder. Baskıcı bir tutumda çocuk istediği olmadığı zaman aileye karşı kullanabileceği bir koz geçmiştir eline.Gülücükle karşılanan durumda ise çocuk sosyal ödülünü almak için küfür davranışına devam edecektir. sonraları bu davranış ailenin hoşuna gitmese de çocuk bu davranışı devam ettirebilir.

    Her davranış problemi karşısında ebeveynler sakin kalmayı başarabildiğinde çocukta sakin kalmayı öğrenmeye başlayacaktır. Ebeveynlerin tutumlarının değişmediği durumlarda çocuktan değişimi beklemek iğneyle kuyu kazmak gibidir. Biz değişelim ki çocuklarımızı değiştirebilelim.

  • Kuşaklar ve Bilmemiz Gerekenler

    Kuşaklar ve Bilmemiz Gerekenler

    Kuşak ya da kuşak kavramı, hem sosyal hem de beşeri bilimlerin ilgi alanına giren disiplinler arası bir kavramdır. Bu çerçevede, kuşak kavramı için yapılan çeşitli tanımları da her bilim dalı kendi alanları ile ilgili sınırlarına bağlı kılmıştır (Özer, Eriş, Özmen, 2013, s. 124). Konu insanın hayat boyu gelişim süreci ekseninde ele alındığında, yaş kuşakları tanımlarını biyolojik temelli ve sosyal temelli tanımlar olmak üzere iki gruba indirgemek mümkündür. Konu biyolojik açıdan ele alındığında, yaş kuşakları kavramı “ebeveynlerin ve çocuklarının doğumları arasında geçen ortalama yıl aralığı” olarak tanımlanmaktadır (Keleş, 2011, s. 130). Bu açıdan her 20-25 yılda bir yeni kuşağın dünyaya geldiği varsayılmaktadır. Bahsi geçen yaklaşım geçmişte sosyal araştırmalara da fazlasıyla katkıda bulunmuş ancak, değişen çevresel ve toplumsal koşullar, sosyal araştırmacıları kuşak kavramını tekrar düşünmeye yitmiştir. Çünkü günümüzde kişilerin ekonomik hayata katılması, evlenme, çocuk sahibi olma gibi yeni gelecek kuşağın habercisi olan gelişmeleri daha uzun sürelere yayması, buna karşın bilgi ve iletişim teknolojilerinde takibi zor bir hızla yaşanan gelişmeler, paralel olarak çevresel faktörlerin de sürekli değişimi ve tüm bu gelişmelerin kişilerin hayat tarzlarını, vizyonlarını, alışkanlıklarını doğrudan etkilemesi kuşak kavramının biyolojik temelli varsayımlarını da sarsmıştır (Özer vd., 2013, s. 124; Keleş, 2011, s. 130). Mannheim (1952), kuşak kavramının sosyolojik bir temelde değerlendirilmesi gerektiğinin üzerinde durmuştur. Yapılan sosyolojik tanımlar incelendiğinde yaş kuşaklarını “yakın tarih aralığında doğmuş, yetişme sürecinde aynı sosyal, politik, ekonomik, teknolojik gelişmelerden etkilenmiş, bu gelişmeler ışığında benzer sorumluluklar yüklenmiş, yüklendikleri sorumlulukların bir sonucu olarak ortak inanç, davranış, beklenti ve değerler geliştirmiş topluluklardır” şeklinde tanımlamak mümkündür (Lower, 2008; Mannheim, 1952; Joshi, Dencker, Franz, 2011) . İlgili yazın incelendiğinde, yaş kuşaklarının doğum aralıkları ve isimlendirilmesi hususlarında araştırmacılar tarafından bir ittifaka varılamadığı anlaşılmaktadır. Yapılan çalışmalarda yaş kuşakları sınıflandırılmasının ilgili çalışmanın nitelik ve amacına göre ele alındığı ve ara kuşak olan M kuşağının Y ya da Z kuşağının içinde değerlendirildiği görülmektedir (Nielsen ve Boomcagers, 2000; McCrindle ve Wolfinger, 2009; ERC, 2009; Adıgüzel vd., 2014, Atak, 2016).Ayrıca yaş kuşaklarının sınıflandırılması konusunda bölgesel ve sosyo-kültürel farklılıkların da göz ardı edildiği ve genellikle Amerikan literatüründe yapılan sınıflandırmanın kullanıldığı dikkat çekmektedir.

    Sessiz Kuşak: Farklı kaynaklarda 1928-1945 ya da 1925-1945 yılları arasında doğanları ifade eden bu kuşağa, “Gelenekselciler Kuşağı”, “Tecrübeli Kuşak”, “WWII Kuşağı”, “Savaş Kuşağı” gibi isimler de verilmektedir. Doğdukları ve yetiştikleri yıllarda 1929 Büyük Ekonomik Buhran ve 2. Dünya Savaşı’nı yaşayan bu kuşak, savaşa katılamayacak kadar küçük, fakat savaşın acısını ve etkilerini en fazla yaşayan kişileri bünyesinde toplamaktadır. Yaşam kültürleri içinde ise, yine dönem koşullarının bir gerekliliği olarak büyük aileler ve/veya yerel sosyal topluluklar içerisinde, yoğun ilişkiler ile yaşamak vardır. Yaşam felsefeleri ise, “yaşamak için çalışmak” olarak ifade edilebilmektedir. Sıkıntılar, zorluklar ve riskler içerisinde süren bir hayatın sonucunda sessiz kuşak üyeleri risk sevmeyen, tedbirli, tasarruf yanlısı, pratik zekalı, itaatkar, disiplinli, pragmatik, sadık, çalışkan, kendini toplumsal değerlere adamış, çağımızın en yaşlı üyeleridir (Adıgüzel vd., 2014, s. 171; Akdemir vd., 2013, s. 14; Williams ve Page, 2011, s. 37; ERC 2011).

    Bebek Patlaması Kuşağı: 2. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında nüfus patlaması yıllarında doğan 1 milyar bebeği ifade eden bebek patlaması (Baby Boomer) kuşağı “Mc Generations”, “Baboo”, “Soğuk Savaş Kuşağı”, “Love Generation” gibi isimlerle de adlandırılmaktadır. İlgili yazında doğum tarihleri olarak ise, 1946 – 1964 ve 1944 – 1960 yılları işaret edilmiştir. 2. Dünya Savaşı’nın bitmesiyle beraber savaş lojistiğini sağlayan fabrikaların sivil ekonomiye kazandırılması sonucu ekonomik refahın gitgide arttığı bu dönemde, ülkelerin siyasi ve ekonomik yapılarında yaşanan değişimler bu kuşak üyelerinin düşünce yapısını da etkilemiştir. Radyonun da altın yıllarını yaşayan bebek patlaması kuşağı insan hakları hareketlerinin de doğrudan içinde olmuştur. Sadakat duygusu yüksek olan kuşak üyeleri, kanaatkâr, çalışkan, idealist, kararlarında tutarlı, kendi kendini motive edebilen, takım çalışmasına yatkın, değişme ve dönüşme eğilimli, işini ailesinin dahi önünde tutan bir yapıdadır. Pazarlamacılar tarafından şu ana kadar yeryüzüne gelen en büyük kuşak olarak ifade edilen bebek patlaması kuşağı, her zaman gelişimin bir parçası olmuştur. Bebek patlaması kuşağından günümüze kalan ana düşünceler kadın-erkek eşitliği, ırkçılığa karşı mücadele ve çevre duyarlılığıdır (Adıgüzel vd., 2014, s. 173-174; ERC 2011; Özer vd., 2013, s. 127; Akdemir vd., 2013, s. 15-16).

    X Kuşağı: 1965 – 1979 yılları arasında doğan bu kuşak,“Baby Busters”, “Twenty Something”, “F-You Generation”, “Latchkey Generation”, “X’ers Generation” olarak da isimlendirilir. İsminin anlamı “ex olmak”tan gelmiştir, nüfus artışının yavaşladığı “kayıp kuşak”tır. İlk kez kişisel bilgisayara sahip olma imkânına erişen bu kuşak, gelişen teknoloji alışkanlıklarının da alt yapısını oluşturmuştur. X kuşağı ile birlikte kuşakların belirlenmesinde toplumsal olayların rolü azalmış, teknolojik gelişmelerin rolü ön plana çıkmaya başlamıştır. Teknoloji ve bilgi ile barışık olan bu kuşak, girişimci, amaç odaklı, bağımsız, işi sadeleştirmeye çalışan, kendine güvenen bir kuşaktır. Toplumsal sorunlara oldukça duyarlı olan kuşak üyelerinin iş motivasyonu da oldukça yüksektir ve aynı işte yıllarca çalışabilmektedirler. Kendilerini topluma zıt olarak görürler ve Baby Boomers’lara göre daha kanaatkar ve gerçekçidirler. Bu kuşakla birlikte aileler daha az çocuk sahibi olmuş ve aileler küçülmüştür (Adıgüzel vd., 2014, s. 174-175; ERC 2011; Özer vd., 2013, s. 126; Akdemir vd., 2013, s. 16; Atak, 2016, s. 17).

    Y Kuşağı: İlk dijital kuşak olmasının da etkisiyle “İnternet Kuşağı”, “Echo Boomers”, “Millenial”, “Nexters”, “Generation Next”, “Digital Generation” olarak da adlandırılan Y kuşağının doğum tarihi konusunda, 1980 yılından 2000 yılına kadar geniş bir aralıkta görüş farklılıkları vardır. En önemli özelliği teknolojiye ve gelişime çok açık olması ve ilk dijital kuşak olması gösterilebilen Y kuşağı girişimci bir ruha sahip ve teknik becerilerinin yüksek olmasına karşın, soyut becerileri düşüktür. Narsizm boyutunda özgüven sahibi, özgürlüğüne ve statüye düşkün, sabırsız, hızlı bilgi edinebilme kabiliyetine sahip, rahat yaşamı seven, iyi yönetildiklerinde zengin bir yetenek kaynağıdırlar. Çekirdek aile içerisinde yetişen Y kuşağı, ne kadar bağımsızlığına düşkün ise, bir o kadar da ailesine bağlıdır ve dostlarını diğer kuşaklara göre daha fazla aramaktadırlar. Toplumda anlaşılmak ve saygı görmek istemektedirler. Çoğu, akranları ile zaman geçirmek istemekte, genellikle koşulsuz sevgi ve zamanla onlarla bağlantılı olmayı yeğ tutmaktadırlar. Tüm bunlar Y kuşağının sosyal bir kuşak olduğunu göstermektedir. Günün ortalama 15 saatini medya ve iletişim araçları ile geçirir, çoklu görevlerde önceki kuşaklara göre daha başarılı, istediği zaman yüksek adaptasyon seviyesine sahip olmakta fakat yaptığı işlerden de çabuk sıkılabilmektedirler. İletişim konusunda da gerek telefon, gerek interaktif dünyanın temellerinin atılmasının sebebi olan Y kuşağında asıl amaçlanan bu neslin her üyesinin 18 yaşına gelmeden bir cep telefonu sahibi olması idi. Y kuşağı şu ana kadar gelmiş en eğitimli, en medeni, en teknolojiye açık, bilgiyi kaynaklarından öğrenebilen, global dünyayı keşfetmeye çalışan insan topluluğudur (Akdemir vd, 2013, s. 15; Willams ve Page, 2011; Nielsen ve Boomcagers, 2012; McCrindle ve Wolfinger, 2009; Özer vd, 2013, s. 126; Adıgüzel vd., 2014, s. 173-174; Keleş, 2011, s. 131; Yelkikalan vd., 2010, s. 500-501, Atak, 2016, s. 25; Türk, 2013, s. 11).

    M Kuşağı: Önemli bir ara kuşak olan bu teknolojinin ayrılmaz parçaları, 1995 – 2004 tarih aralığında doğmuştur. Telefon, internet sağlayıcı cihazlar, cep bilgisayarlarını yanlarından ayırmayan milenyum çocukları, bir yandan müzik dinlerken, bir yandan internetten haberlere bakabilir ve bir yandan da arkadaşları ile sohbet edebilmektedirler. Tüketici olarak almak istediği ürünün en ucuzunu ve en kalitelisini internet üzerinden araştırarak kıyaslama yoluna gitmektedirler. Tüm dünyalarını bilgisayar ekranına sığdırabilen bu kuşak, teknoloji ile sınırsız bir iletişim olanağı sağlasa da yeniliklerden haberdar, her şeyi bilen, yetenekli ama yalnız ve içine kapanıktır. Sosyal ağların gücünü keşfetmiş, teknolojiyi hayatlarının merkezine koymuş, yalnız bir kuşaktırlar ve internet girişimcisi olma adayıdırlar (Yelkikalan vd., 2010, s. 501-502).

    Z Kuşağı: 2005 yılından itibaren dünyaya gelmeye başlayan ve halen devam eden, internetin olmadığı zamanları hiç görmemiş, “İnternet Kuşağı” da denilen kuşaktır. Bireysel, tatminsiz, yaratıcı, yenilikçi, sonuç odaklıdırlar. Dünyadaki değişimin çok hızlı olması, Z kuşağının kişisel özelliklerinin şimdiden bilinmesini zorlaştırmaktadır. Yepyeni bir pazarı ifade eden Z kuşağı, özellikle pazarlama profesyonellerinin ve araştırmacılarının ilgisini çekmektedir. Sahip olduğu imkânlar sayesinde karşılaştırma, araştırma kabiliyetine sahip olacak bu kuşağın marka sadakatinin düşük olması beklenmektedir. Pazarlamacılar ürünlerini şimdiden bu yeni sessiz neslin kalbine yerleştirmeye çalışmaktadırlar. İleride ekonomik durumları çok iyi, çok diplomalı, uzman, buluşçu olması beklenen Z kuşağı üyeleri, kendi istedikleri zaman, kendi belirledikleri koşullarda öğrenmek isterler.