Etiket: Sorun

  • Kadınlarda Kozmetik Jinekoloji

    Kadınlarda Kozmetik Jinekoloji


       Her 5 kadından 1’ini ‘utandıran’ sorun…

    • EVLİLİĞİ BİLE ENGELLEYEBİLİYOR!

    Gerek dünyada gerekse ülkemizde kadınların kimseyle paylaşamadığı problemlerinden birini oluşturuyor. Tüm yaşamı boyunca her 100 kadından 20’sinde görülen sorun, toplumumuzda ‘utandıran hastalıklar’ arasında yer alıyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Bülent Arıcı “Çoğu kadının en yakınına bile anlatmaya çekindiği, çözüm arayıp doğru adresi bilmediği için kendini çaresiz hissettiği kozmetik jinekolojik sorunlar; sadece estetik problem değil. Bunun çok daha ötesinde tekrarlayan mantar ve enfeksiyonlardan depresyona hatta evlilikten kaçınma ve boşanmaya dek birçok soruna yol açabiliyor. Oysa küçük müdahalelerle bu sorunlardan tamamen kurtulmak, sağlıklı bir yapıya kavuşmak mümkün” diyor.

    “Utandıran Hastalık” olarak adlandırılmasının nedeni, toplumumuzda pek çok kadının bu sorununu kimseye açamaması, hekime gitmekten çekinip içine kapanması. Oysa günümüzde tüm yaşamı boyunca her 100 kadından 20’sinin sorununu oluşturan kozmetik jinekoloji, kadınlarda sadece estetik bir problem değil, birçok sağlık sorununa da yol açabiliyor.

    Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Bülent Arıcı “Kozmetik jinekoloji, kadınlarda dış genital organların doğuştan veya sonradan meydana gelen değişikliklerinin medikal veya cerrahi yöntemlerle yeniden restore edilmesi, cerrahi yöntemle düzeltilmesidir. Ancak sadece estetik sorun olmaktan öte, genel hijyen sorunları, tekrarlayan mantar ve enfeksiyonlar, dar kıyafetler ve bikini giyememe, ilişki sırasında ağrı, cinsel isteksizlik, idrar kaçırma, depresyon, hatta evlilikten kaçınmaya, boşanmaya bile neden olan bu sorunlar kadınların hem fiziksel ve cinsel sağlığını hem psikolojisini olumsuz etkiliyor. Oysa çoğu hasta, hayatlarını kabusa çevirebilen bu sorunlardan basit yöntemlerle kolayca kurtulabileceklerini ve aynı gün taburcu olabilecekleri basit operasyonla sağlıklı bir yapıya kavuşabileceklerini bile bilmiyor” diyor. Özellikle Avrupa ve Amerika gibi ülkelerde her 100 kadından 5’inin genital estetik operasyonlara başvurduğunu, bu sayının son yıllarda daha da arttığını belirten Dr. Bülent Arıcı, genital estetiğin yapılabilirliğine yönelik bilinirliğin, farkındalığın artmasıyla tedavi görenlerin sayısının da arttığını söylüyor.

    • Çaresi olduğunu pek çok kişi bilmiyor!

    Günümüzde teknolojideki hızlı gelişmeler hekimlerin tecrübesi ile birleştiğinde kozmetik jinekolojik operasyonlar genellikle kolayca yapılıyor ve hasta aynı gün taburcu ediliyor. Dr. Bülent Arıcı, “Operasyonları çoğunlukla lokal anesteziyle yapıyoruz, genel anestezi gerektirmiyor. Hastayı aynı gün içinde taburcu edebiliyoruz ve hasta iki- üç gün içinde sosyal hayatına kavuşabiliyor. Bu hastalar için çok önemli. Tedavi yöntemleri arasında ise cerrahi ve medikal tedavi yöntemleri var. Son yıllarda ise lazer tekniği öne çıkıyor. Hastalar aynı gün içinde sosyal hayatına kavuşabiliyor” diyor. Kozmetik jinekolojik sorun yaşayan kadınların, bu sıkıntılarının sosyal yaşamlarını ve cinsel yaşamlarını etkileyebilecek düzeyde olması, yaşam kalitesini düşürmesi veya mantardan sık tekrarlayan enfeksiyonlara dek çeşitli sağlık problemlerine yol açması durumunda mutlaka hekime başvurmaları, hekimden utanmamaları gerektiğini vurgulayan Dr. Bülent Arıcı, “Kozmetik jinekolojide özellikle doğuştan veya sonradan olan küçük dudaklarda asimetri varsa cerrahi tekniklerle düzeltiyoruz. Doğum sonrası veya menopoz sonrası dönemde vajende sarkma, genişleme gibi problemler varsa cerrahi tekniklerle o bölgedeki fazla dokuları çıkartarak anatomisine uygun yeniden restore ediyoruz. Bazı hastalarımızda doğum sonrası hızlı kilo alıp vermeyle büyük dudaklarla çökme oluyor, cerrahi tekniklerle o bölgelerdeki fazla dokuları çıkarıyoruz veya kişinin kendi yağ dokusunu bel veya kalça çevresinden alarak o bölgelere enjekte ediyoruz, eski haline getiriyoruz. Bazen klitoris üzerindeki derinin de çok büyük olabilmesi, ilişki sırasında ağrıya, ilişkiye girememeye yol açabiliyor. Cerrahi tekniklerle fazla olan deriyi çıkarıyoruz, hasta aynı gün taburcu oluyor ve bir iki gün içerisinde de sosyal yaşantısına dönüyor” diyor. Ayrıca genital bölgedeki renk değişiklikleri de lazer tekniği ile kolayca tedavi edilebiliyor. Tüm yapılan bu müdahalelerle hastaların hem cinsel yaşam kalitesi hem de psikolojisini iyileştirmek mümkün oluyor.

  • VAJİNİSMUS VE KADIN GENİTAL YAPISI

    VAJİNİSMUS VE KADIN GENİTAL YAPISI

    Vajinismus ve Kızlık Zarı

    Kızlık zarı tıpta ‘himen’ olarak bilinmektedir. Vajinismus ile kızlık zarı yapısının bir ilgisi var mı bunu anlamak için kızlık zarı yapısı ve kızlık zarı tiplerini bilmek gerekir.

    Kızlık zarı nerededir?  Kızlık zarı (himen) vajinanın hemen girişinde yer alan 1.5 – 2 mm ebatlarında ince ve çoğu zaman elastik bir deri katlanışından oluşmaktadır. Ortası deliktir. Bu delikten adet kanı dışarıya akmaktadır. Çok nadiren ortasında delik bulunmaması gibi doğuştan gelen kusurlar neticesinde kişi buluğ çağına geldiğinde adet görememe ve karın ağrısı şikâyetleri ile hekime başvurmaktadır (imperfore himen) ve bu durumda zar cerrahi işlemle açılmaktadır.

    Kızlık zarı yapısı nasıldır?Kızlık zarının yapısı çoğu zaman elastik olmakla birlikte bazen (sert) olabilir. Çoğu zaman yuvarlak (halka) şeklinde olmakla birlikte, ortasında perdeli, ince delikli ve yarımay şeklinde yüksek kenarlı tipleri de olabilmektedir.Vajinismus ilişki sırasında birleşme anı geldiğinde kaygı ile kadının kendisini kasması ve cinsel birleşmeye engel olması halidir. Çoğu zaman durum tamamen psikolojiktir; korku ve kaygıyı azalttıkça sorun rahatlıkla çözüme kavuşmaktadır. Ancak nadiren bazı durumlarda kızlık zarına bağlı doğuştan gelen kusurlar (perdeli kızlık zarı, sert kızlık zarı, elek şeklinde veya yarımay kızlık zarları) vajinismus sorununa yol açabilir. Kızlık zarı cinsel ilişki sırasında penise baskı uygulayarak, kasılmanın da etkisi ile ilişkiye izin vermeyebilir.

    Vajinismusta kızlık zarı problemleri nasıl anlaşılır? Vajinismus sorunu yaşayan bir kadında ilk seansta deneyimli bir jinekolog tarafından jinekolojik muayene yapılması zorunludur. Yapılan jinekolojik muayenede kızlık zarı ile ilgili doğuştan gelen bir kusur varsa bu 10-15 saniyelik görsel bir inceleme sonrasında rahatlıkla belirlenebilmektedir.
    Vajinismusa kızlık zarı kusuru eşlik ederse…Bu durumda cerrahi işlem ile kızlık zarının çıkartılması (himenektomi) veya kızlık zarına kesi atılması (himenotomi) operasyonları şarttır.
    Vajinismusta kızlık zarı ameliyatları her zaman gerekli değildir… Vajinismus sorunu yaşayanların pek çoğunun kızlık zarı jinekolog tarafından gereksiz yere alınmaktadır. Kızlık zarı ile ilgili bir sorun olmadığı sürece ameliyatla kızlığın alınması kesinlikle sorunu çözmeyeceği gibi çözümü daha da zorlaştırmaktadır. Tedavi sürecini iyice karmaşık hale getirir
    Özet olarak; Vajinismus çoğunlukla bir kızlık zarı veya vajina sorunu değildir ve sorunun kaynağı genelde psikolojiktir.

    Küçük yaşlardan itibaren geleneksel yetiştirme tarzı ve duyulan abartılı ilk cinsel deneyim hakkındaki mesajlara bağlı gelişen bir kaygı bozukluğu sonrasında ortaya çıkan refleks kasılmalarla cinsel ilişkinin gerçekleşememesi durumudur.
    Cinsel ilişkiye giremeyen kadınlarda kızlık zarı ile ilgili anatomik engeller varsa cerrahi işlemler uygulanabilir. Bu cerrahi işlem sonrasında da çoğunlukla cinsel terapi yapılmalıdır. Nitekim fiziksel engeller, zaman içerisinde psikolojik sorunlara neden olabilmektedir.
    Vajinismus hastalarında kızlık zarında bir sorun olmadığı halde, gereksiz şekilde kızlık zarının alınması veya kesilmesi ise sorunu çözmeyecektir.

    Vajinismus ve Klitoris

    Clitoris cinsel zevk almada önemli görevi olan bir yapıdır. Vajinismus hastalarında cinsel birleşme olmadan dışardan uyarılma ile klitoral orgazm olabilirler. Bu eşleri tarafından veya kendileri klitorisi uyararak orgazm sağlayabilir.
    Cinselliğin temel amacı haz almak, keyif almaktır. Vajinismus sorunu yaşayan kadınların pek çoğunun ortak özelliği kendi vücutlarını yeterince tanımamalarıdır. Çoğu, hayatları boyunca kendi cinsel organlarına ayna ile bakmamış, dokunmamışlardır. El aynası ile genital organlarına baktıklarında korkan, hatta tiksinen hastalar bulunmaktadır.
    Vajinismus sorunu yaşayan kadınların kendi cinsel organlarına ayna ile bakması, mastürbasyon yolu ile klitoris ve diğer haz bölgelerini keşfetmesi, yani kendi vücudunu mutlaka tanıması gereklidir. Aşırı tabularla yetiştirilmiş kadınlarda bu tür uygulamalar son derece zor ve zahmetlidir.
    Yetiştirme tarzındaki yanlışların giderilmesi, doğru cinsel bilgilendirmenin sağlanması, klitoris, kızlık zarı ve cinsellik ile ilgili yanlış bilgilerin düzeltilmesi vajinismus hastalarının tedavisindeki ilk aşamadır.

    Klitorisin anatomik yapısı ve fonksiyonu nedir?

    Klitoris; her iki küçük (iç) dudağın üstte birleştiği noktada dışarıdan bakıldığında görülen baş kısmı, doku içerisine gömülü gövde ve her iki yöne uzanan bacak kısımları ile kadınlarda cinsel hazzı ve orgazmı sağlayan temel organdır.Cinsel ilişkide klitoris aynı erkeğin penisi gibi kanla şişerek genişlemekte ve buradan aldığı uyarının beyne taşınması ile orgazm fonksiyonu ortaya çıkmaktadır. Orgazmın kaliteli olması cinsel ilişkide tatmin için son derece önemlidir.
     

    Kadınlarda kaç çeşit orgazm vardır?

    Klitoral orgazm: Kadınların bir kısmı klitoris uyarısı ile dıştan sürtünerek orgazmı yaşayabilirler Sürtünme genelde elle, penisle, yabancı bir cisimle veya partnerin vücudu ile olur.

    Vajinal orgazm: Daha az kadında hem dıştan sürtünme yolu ile hem de penis vajina içerisinde yani ilişki sırasında) orgazm olabilirler
     

    Vajinismus ve Vajina

    Vajinismus ve vajina kelimeleri çoğu kez birbirine çağrışım yapmaktadır.

    Vajinismus vajina sorunu mudur?

    Vajinismus vajina sorunu mudur, vajinismus ismi vajinadan mı gelir gibi sorular aklınıza gelebilir. Hatta hastaların pek çoğu vajinismus yerine yanlış şekliyle “vajinamus” kelimesini telaffuz etmektedirler.Vajinismus cinsel ilişkideki istem dışı kasılmalara bağlı olarak gelişen cinsel ilişkiye girememe sorunudur. Genelde kasılmalar tüm vücutta olabildiği gibi genelde vajinanın 1/3 alt kısmında yer almaktadır. Bu şekilde ilişki gerçekleşemez.

    Vajina nasıl bir organdır?Vajina 8 ile 10 cm arasında uzunluğa sahip, enleme ve uzunlamasına genişleme kapasitesine sahip, bağ ve kas dokularından oluşan bir organdır. Cinsel ilişki ve doğumun gerçekleştiği bir geçiş bölgesidir. Aynı zamanda rahimden çıkan adet kanı da vajina yolu ile dışarı taşınmaktadır.Vajina içindeki tırtıklı yapı, ilişkideki hazzı arttırmakta ve dokunun esnemesine neden olmaktadır (ruga vagina).Vajinismus kelimesi her ne kadar içerisinde vajinayı çağrıştırsa da; aslında vajinismus vajina ile ilgili bir problem değildir. Sorun, kaygıya bağlı istemsiz vajinal kas kasılması ve cinsel ilişkinin olamamasıdır.Vajina içinde hazzın en yoğun yaşandığı alanlar giriş kısmıdır. Derine inildikçe haz azalmaktadır. Vajina en derin kısmında rahim ağzı tarafından kapatılmakta ve en derindeki dört kısmı da kör ceplerle sonlanmaktadır (forniks vajina).

    Vajina darlığı ve vajinismus

    Vajinismus sorunu yaşayan hastaların pek çoğu vajinalarının dar olduğu yönünde bir düşünceye sahiptir. Yapılan jinekolojik muayenelerde vajina darlığı çok çok nadir görülmekte ve bu tür kaygıları boşa çıkartmaktadır.

    Doğuştan gelen vajina problemleri vajinismusa neden olabilir mi?

    Vajinanın doğuştan dar olması (müllerian agenezi), vajina içerisinde yer alan bölmeler (vajinal “septum” lar), vajina içerisinde yer kaplayan oluşumlar (kistler, vajina içine doğmuş myomlar, genital dev kondilomlar) vajinismusa neden olabilmektedir. Ancak bu tür durumlar tüm vajinismus hastaları içerisinde %1’den daha az bir oranda izlenmektedir.
    Vajinismus genelde vajina sorunu değildir.Vajinismus çoğu zaman bir vajina veya kızlık zarı sorunundan çok, geçmişte alınmış negatif cinsel mesajlara bağlı bir kaygı sorunudur. O yüzden vajinismus hastalarına daha ilk seansta yapılan basit bir jinekolojik muayene kesin tanı koydurucudur.
     

    Vajinismus vajina ile ilgili doğuştan problemlere bağlıysa?Vajinismus hastalarının daha ilk seanslarında yapılan jinekolojik incelemede vajina ile ilgili doğuştan gelen sorun görülürde cerrahi yöntemler tercih edilmektedir.
    Vajinismus sorununa yol açabilecek vajina darlığı varsa genişletme ameliyatları, vajina içerisinde “septum” adı verilen ara bölmeler varsa bunların ameliyatla kesilip çıkartılması gibi cerrahi işlemler tercih edilmektedir.
    Vajinismus sorunu kızlık zarı ve vajina ile ilgili doğuştan problemlere bağlıysa mutlaka basit cerrahi işlemlerle çözüme kavuşmaktadır. Ancak gereksiz yere yapılan ameliyatların, sorunu çözmeyeceği de bilinmelidir.
     

    Vajinismus ve PC Kası

    Vajinismus hastalarının pek çoğu cinsel ilişki sırasında vajina kaslarını ileri düzeyde kasmakta ve girişe adeta geçit vermemektedir. İstemsiz kasılan pelvis taban kasları ilişkiye engel olmaktadır.Cinsel ilişkide kasılarak birleşmeyi engelleyen en büyük pelvik kas, ‘pubococcygeus kası’ olarak bilinen PC kasıdır.
    PC kası istem dışı şekilde kasılarak vajina ‘etten bir duvara dönüşür’ ve cinsel ilişkide birleşme imkânsız hale gelir.
    PC kası nerededir?Leğen kemiği tıpta “pelvis” olarak geçer. Leğen kemiği içerisinde yer alan rahim, tüpler, kalın bağırsağın son kısımları, mesane “pelvik organlar” olarak bilinmektedir.Vajina ve leğen kemiği içerisinde bir sürü kas grupları vardır, ki bunlar içerisinde en iyi bilineni “PC kası” dır.
    PC kası “Pubococcygeus kası” (Pubokoksigeus kası) kısaltması olarak kullanılmaktadır.
    PC kası pelvik kaslar arasında, cinsel ilişki sırasındaki en önemli kas grubudur. Diğer pelvis kasları arasında bulbospongioz kası, transvers perine kasları, bulbokavernoz kası gelmektedir.
    PC Kası neden kontrolden çıkar?Normalde PC kası normalde kendi kontrolümüz altındadır, yani kendi istemimiz ile kasıp gevşetebildiğimiz bir kastır. Nitekim PC kasını idrarımız geldiğinde tuvalete yetişirken kasarız (yani kendimizi tutarız), idrar yaparken ise gevşetiriz. Vajinismus problemli kişilerde PC kası cinsel birleşme anı geldiğinde kontrolsüz olarak (kendi başına) kasılmaktadır. Bunun nedeni bilinçaltının devreye girmesidir. Yüze doğru gelen yabancı bir cisme karşı göz kapağımız nasıl refleks olarak kasılıp gözümüzü koruyorsa, vajinismus hastalarında da vajina kasları birleşme anı geldiğinde benzer şekilde kasılarak cinsel penetrasyona (birleşmeye) engel olmaktadır.
    Vajinismus sorunu yaşayanlar başta PC kası olmak üzere tüm pelvik kaslarını kasmakta ve böylelikle ilişkiye izin vermemektedirler. Hatta bu kasılmalar çoğu zaman pelvik kaslarla sınırlı kalmayıp kasık, karın, bacak, gözde, sırt, ayak parmakları ve yüz kaslarına kadar yaygın olabilmektedir. Aslında kasılmaların şiddeti vajinismus sorununun da boyutu ile ilişkilidir.

    Erkek eş vajina kasındaki kasılmaları nasıl hisseder?

    İstem dışı kasılmalar erkek eş tarafından, ilişki sırasında “duvara çarpma hissi” yaratır. Sanki vajina girişinde “etten bir duvar” var da penis buraya temas ediyormuş hissi oluşturur.Vajinismus hastalarındaki kontrol dışı vajinal kasılmalar, vajinismus tedavisi sırasında yeniden oluşturulan “kas hafızası” (kas belleği) ile giderilebilir. Yeniden oluşturulan kas hafızası sayesinde PC kası iradeli bir şekilde kasılıp gevşetilebilir hale gelebilir.
    Vajinismus tedavisi başarısındaki en önemli teknikler de kadındaki kaygı düzeyini azaltarak, PC kasını ve diğer vajina kaslarını kontrol etmeye dayanmaktadır.

    PC kasındaki kasılma cinsel acıya ya da giriş sorunlarına nasıl katkıda bulunur?

    Vajinismusta etkili olan pelvik taban kaslarına pubococcygeus (PC) kas grubu adı verilir. PC kas grubunun kadının üreme sisteminde, idrar yolları ve bağırsakları üzerinde çok önemli bir rolü vardır. Bu kaslar kadının idrara çıkmasını, cinsel ilişkide bulunmasını, orgazm yaşamasını, apteste çıkmasını ve çocuk doğurmasını sağlar. Bu yüzden bazen onlara pelvik taban kasları, vajina kasları ya da aşk kasları adı da verilir.Vajinismusta zihin ve vücut girişe karşı bir kas belleği ya da şartlı bir tepki oluşturur. Vücut girişten ötürü acı beklemeyi öğrenmiştir, bu yüzden güçlü PC kası, cinsel birleşme acısı potansiyeline karşı sıkı sıkı kasılır, tıkanır. Bu, bize bir şey atıldığı zaman otomatik olarak gözümüzü kırpmamız ya da çekilmemiz gibidir. Bu, kadının yapmayı düşündüğü bir şey değildir, sadece kendi kendine gerçekleşir. Ne yazık ki, PC kas grubunun sıkışması acıyı engellemek yerine nihai olarak acıya neden olur; acıya karşı bir savunma mekanizması olmaya çalıştığı halde tam tersi bir sonuç oluşur. Spazmlar girişten ya da hareketten sonra yanma ya da acıya neden olur ve girişi tamamen kapatabilir.PC kas grubu büyük ve çok güçlüdür. İdrar yolu açıklığını, vajinayı ve anüsü sekiz sayısına benzeyen bir şekilde çevreler; kasların bir halkası vajina bölümünün, diğeri ise anüs bölümünün etrafındadır. Bu kaslar, her iki tarafta da, karında ve pelvik organlarını bir ağ gibi yerinde tutmak için iskelete bağlıdır.

    PC Kasları – Kadının pelvik tabanının anatomisi, pubococcygeus ya da PC kas grubu adı verilen iç kasları vurgular. Bu kas grubu, vajinismus yaşandığında istemsiz bir şekilde spazm yapar. Bu güçlü kas grubu hem vajinal bölgesinin tamamını, hem de anüsün etrafını çevreler.Hiçbir zaman tamamen gevşemeyen, her zaman kısmen kasılı olan PC kasları, ihtiyaç hissettikleri anda harekete geçmeye hazırdır, kadın farkında bile olmadan güçlü bir şekilde sıkışırlar. Örneğin, kadın bunun üzerinde hiç düşünmeden uygun bir zaman gelene dek kadının idrarını ya da büyük abdestini tutmasını sağlarlar. Vajinismusta, giriş çabasında bulunulduğunda PC kasları, bilinçli bir niyet (düşünce) olmadan istemsiz olarak sıkışır ve vajinal açıklığı kapatır. Cinsel birleşmeyi rahatsız, acı veren ve erişilmeyen bir şey yapan da bu sıkışmadır. Sık sık neyin neden olduğu bilinmeyen bir acı hissedilir. Bir şeylerin yanlış gittiğini bilen ama sorunun vajinismus olduğunu ve tedavisinin mümkün olduğunu bilmeyen kadın da genelde sıkıntıya düşer.Vücudu Yeniden EğitmekPC kas grubunu cinsel birleşme beklentisine farklı bir şekilde tepki göstermesi için yeniden eğitmek vajinismusun başarılı tedavisinin anahtarını oluşturur. Bu kas grubunun bilinçli olarak yönetimini ele almayı öğrenme süreci, artık istemsiz sıkılığın gerçekleşmemesi üzere şartlı refleksi değiştirir (kas belleklerini ya da şartlı tepkileri değiştirir). Etkin program adımları bütün tetikleyicilerin çözümlenmesi için hem vücut, hem de zihnin öğelerini kapsamlı olarak ele alır. Böylece, cinsel birleşmeye çalışıldığında artık istemsiz spazmlar gerçekleşmez ve acı ortadan kalkar.

  • Cinsel İsteksizlik

    Cinsel İsteksizlik

    Cinsel isteksizlik, kişinin karşı cinsle ilişkiye girme arzusunun olmama durumudur. Görme, koklama, işitme, dokunma, tatma, düşünce ve duygular cinsel isteği meydana getirir. Kişinin kendi iç dünyasında yaşadığı psikolojik etmenler, kendi biyolojik yapısı ile ilgili faktörler, çevresel ve kültürel faktörler cinsel istek düzeyimizi belirler. Hasta ya kendi kendine tanı koyar ya da partneri tarafından tanı konulur. Yani değerlendirmede görecelik söz konusudur. Bu durum partnerler arasında ciddi uyumsuzluğa ve çatışmalara yol açar. Ön planda sorun olarak veya başka bir cinsel sorunun altına saklanmış olarak karşımıza çıkar. Kadınlarda genel olarak görülme sıklığı % 30 oranında olup en sık görülen cinsel işlev bozukluğudur. 

    Cinsel isteksizlik tipleri ergenlik döneminden beri görülen primer cinsel isteksizlik, cinsel sorunu olmayan bir kadının hayatının herhangi bir evresinde cinsel açıdan isteksizleşmesi ise sekonder cinsel isteksizliktir. Cinsel isteksizlik ağrılı cinsel birleşmeye, uyarılma ve orgazm bozukluklarına da neden olabilir. Bu durum partnerde de cinsel istekte azalmaya yol açabilir. Tam tersi partnerinde cinsel problem yaşayan kadında da isteksizlik olabilir. Kadınlarda cinsel isteksizlik; kızgınlık ve öfke, utanma, korku, endişe ve suçluluk hissetme duygularına açabilir. 

    Nedenleri;
    • Primer cinsel isteksizlik;
    1. Geçmişte yaşanmış olumsuz cinsel deneyimlerin bilinçdışı izdüşümleri; suçluluk ve günahkarlık duygularını içerir.
    • Sekonder cinsel isteksizlik;
    1. Yaşlanma
    2. Cinsellikten uzun süre uzak kalmak
    3. Kronik hastalıklar
    4. Vajinal enfeksiyonlar
    5. Evlilikte ilişki sorunları
    6. Depresyon
    7. Cinsel kimlik gelişiminde sorunlar
    8. Dini baskılar
    9. Gebe kalmaktan ve cinsel yolla bulaşan hastalık kapma korkusu
    10. Hormonal bozukluklar
    11. Gebelik ve lohusalık dönemi
    12. Menopoz
    13. İlaç yan etkileri

    Kadınların yaklaşık %1’de gerçekten fiziksel bir problem vardır. Geri kalan %99’luk kesimin problemi tamamen psikolojiktir.

    Değerlendirme;
    • Cinsel birleşme sıklığı
    • Cinsel düşünce ve fantezilerin sıklığı
    • Orgazm ile sonlanan cinsel etkinlik sayısı
    • Gerçekte istenen ideal cinsel istek sıklığı
    • Belirtilerin ortaya çıkmasından önce yaşanan olaylar
    • Psikolojik öykü ve evlilik öyküsü
    • Kadının hayatında düzen değişikliği olup olmadığı sorgulanır.

    Tedavi;
    Cinsel istek insanın içinde doğuştan vardır. Ve bu nehir içimizde akar. İsteksizlik durumunda bu nehir üzerinde bir baraj vardır. Tedavide bu barajın yıkılması amaçlanır. Kişinin kendi isteği ile gelip gelmediği, bu isteksizliği değiştirmek konusundaki farkındalığı çok önemlidir. Temel strateji kadının gevşemiş ve kaygılı olmayan durumdayken yeterli cinsel uyarıya tepki vermesini sağlayacak şekilde cinsel durumunun yeniden yapılandırması amaçlanır. 

  • Çikolata Kisti Tedavi Edilmezse Ne Olur?

    Çikolata Kisti Tedavi Edilmezse Ne Olur?

    1) Endometriozis (çikolata kisti) nedir?

    Kadınların üreme sistemini etkileyen en sık karşılaşılan sağlık sorunları arasında yer almaktadır. Genellikle genetik faktörlerden kaynaklandığı düşünülerek, şiddetli pelvik ağrı ile ortaya çıkmaktadır. 
    Kadın vücudunun doğurganlık için her ay rutin olarak gerçekleştirdiği adet kanamaları, rahim içini döşeyen endometrium tabakasının hormonlar vasıtası ile kalınlaşarak dökülmesi sonucu rahimden gelen bir miktar kan ile vücut dışına atılmaktadır. Bu eylem adet kanamasıdır. Ancak rahim içinde yer alan endometrium tabakasının rahim dışında her hangi bir bölgeye konumlanması sonucu gerçekleştirdiği bu spesifik davranış, çevre dokulara zarar vererek, adezyonlara neden olmaktadır. Kanamanın etkisi ile yerleştiği organlarda hasara yol açarak, çikolata rengini anımsatan yapışıklık görüntüsüne çikolata kisti adı verilmektedir. Tedavisi yapılmadığı takdirde ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir.

    2) Çikolata kistinin belirtileri nelerdir, nasıl teşhis edilir?

    Çikolata kistinin en belirgin özelliği şiddetli pelvik ağrıdır. Bu ağrılar genellikle adet dönemlerinde ve cinsel ilişki esnasında ortaya çıkabilir. Ayrıca pelvik organlara zarar vermesi sonucunda hamile kalamama sorunlarına yol açarak, yapılan jinekolojik muayene sonucunda elde edilen görüntü ile kolayca teşhis edilmektedir. Endometrium tabakasının rahim dışında başka bir bölgeye yerleşmesi halinde, her ay gerçekleştirildiği dökülme ve kanama davranışı nedeni ile çevre organlara zarar vererek, iltihabi reaksiyonlara neden olabilir. Bu reaksiyonlar adet dönemlerinde şiddetli ağrı ile ortaya çıkmaktadır.
    3)Çikolata kisti tedavi edilmezse ne olur?

    Kısırlık 

    Endometriumun rahim dışında göstermiş olduğu davranış nedeni ile çevrede bulunan organlarda yapışıklığa ve işlevsel olarak anatomik yapısının bozulmasına neden olur. Kanamalar ile birlikte endometriumun doku kalıntıları, fallop tüplerinin tıkanmasına ya da fallop tüplerinin ucunda bulunan fonksiyonel saçakların bozulmasına neden olarak, kısırlık sorununa yol açabilmektedir. Eğer tedavi edilmez ise yarattığı olumsuz etki ilerleyerek, geri dönüşü olmayan kısırlık sorununu gündeme getirmektedir. Ayrıca yayılma eğilimi halinde, yumurtalıklara da zarar verebilir. Bu durumda tüp bebek tedavisi için bile gerçekleştirilemeyecek bir sorundur.

    Dış gebelik
    Çikolata kistinin kısırlık etkisi kapsamında yumurta fallop tüplerinde ilerleyemediği için bölgede sıkışabilir. Kısacası yumurtalıklardan salınan yumurtanın fallop tüplerinden geçememesi kısırlık soruna, yumurtanın fallop tüplerinde sıkışması halinde dış gebeliğe neden olmaktadır. Fallop tüplerindeki çikolata kisti odakları dış gebelik riskini 6 katına çıkarmaktadır. Ayrıca kisti ilerlemesine bağlı olarak dış gebelik, infertilite (kısırlık) ve en ciddi etkisi olarak yumurtalıkların kaybı söz konusu olabilir.

    Yumurtalıkların alınması
    Yumurtalıklara yerleşen endometriumun ya da yayılma sonucu yumrutalıkara ulaşan çikolata kistinin tedavi edilmemesi üzere, yumurtalıkların fonksiyonelliğini ve yumruta rezevlerini olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Ayrıca hastalığın ilerlemesine bağlı olarak tedavisi yapılmaz ise ilerleyen günlerde yumurtalıkların cerrahi operasyonla çıkartılması gerekebilir. Bu durumda çocuk sahibi olmak isteyen hastalar için çikolata kistini oldukça tehditkar bir sorun olduğunun göstergesidir.

    4)Çikolata kistinin tedavisi nasıl yapılır?

    Yapılan jinekolojik muayene sonucu kistlerin 3 cm altında olduğu saptanmış ise çeşitli ilaçlarla ya da doğum kontrol hapları ile tedavisi yapılmaktadır. Kullanılan bu hapların progesteron ve östrojen hormonu ihtiva etmesi ile kanamanın önlenmesi ve meydana gelen lezyonların giderilmesi amaçlanmaktadır. Ancak çikolata kistinin ilaç tedavisi hakkında uzmanlar arasında fikir ayrılığı söz konusu olmaktadır. Bu nedenle çikolata kistinin tekrarlama ve yayılma özelliği karşısında laparoskopi müdahale ile kistlerin çıkartılması ve adezyonların (yapışıklık) giderilmesi en etkili tedavi olarak kabul edilmektedir. Bazı vakalarda hastanın hamilelik elde etmesi de, çikolata kistinin tedavisinde faydalı olabilmektedir. Fakat çikolata kisti tekrarlayabilen ve herhangi bir şikayete yol açmadan ilerleyebilen sinsi bir hastalıktır. Bu nedenle çikolata kisti tedavisi gören ya da herhangi bir şikayeti olmayan hastaların bile düzenli olarak jinekolojik kontrolleri yaptırması gerekir. Ayrıca çikolata kisti tedavilerinde kadının yaşı ve ilerde çocuk sahibi olması isteği de, tedavi yönteminin belirlenmesinde önemli rol oynamaktadır.
     

  • Duygusal Yeme

    Duygusal Yeme

    Duygusal yeme, fizyolojik olarak tok olsak da hissedilen açlığa bağlı ve çoğu zaman özellikle belli bir yiyeceğe duyulan karşı koyması güç istekle gerçekleşen yeme biçimidir. Dolayısıyla duygusal yemenin arkasındaki aktör duygusal açlık; onun ardındaki esas kahraman ise duygularımızdır. Duygusal açlığın önderlik ettiği yeme alışkanlığı hem psikolojik hem fizyolojik sağlık açısından sorun yaratabilme ihtimali taşır. Araştırmalar fazla kiloların %75’inin duygusal yeme kaynaklı olduğunu ifade etmektedir. Pek çok kilo verme girişimini sonuçsuz bırakan sessiz sabotajcıdır ayrıca. Diğer taraftan duygusal açlık hissini yaratan şey, anlaşılacağı üzere duygularımızdır. Bu duygular yalnızlık, öfke, amaçsızlık, kaygı, başarısızlık, suçluluk veya yetersizlik olabileceği gibi günlük hayatın getirdiği anlık stresler ve benzeri pek çok his olabilir. Peki, neden olumsuz duygular yaşadığımızda yemek yeme ihtiyacı duyarız? Zihnimizdeki fikir “Yemek yemek rahatlatır.” şeklindedir. Bu hiç de şaşılacak bir durum değil elbette. Çünkü yemek yemek en temel ihtiyaçlarımızdan bir tanesi ve dünyaya geldiğimiz ilk dakikalarda dahi annemizin kucağında karnımızın doyması, hem fiziksel olarak rahatlamaya hem de duygusal açıdan sarmalanmış ve güvende hissetmemize neden olarak rahatlamamıza neden olur. Ve ömür boyu beslenme temel ihtiyacımız olarak devam eder.

    Çocukluk döneminde de her sızlandığımızda, boş kaldığımızda ya da sorun çıkardığımızda uslu durmamız için eline yiyecek bir şeyler tutuşturulmuş ve yatıştırılmış çocuklarsak bu bağın daha da güçlenmemesi kaçınılmazdır. Böylece yemek rahatlatır düşüncesi zihnimizde otomatik bir düğme gibi işlemeye başlar. Olumsuz duygulardan kurtulmak ve rahatlamak için yemek yemeyi sonraki dönemlerde kendimiz de keşfetmiş olabiliriz elbette; çünkü iyi hissetmek için sorunları çözmekten daha kolay bir yol gibi görünür. En azından en kısa yollardan biridir. Özellikle şeker ve karbonhidratın, beynimizde olumlu duyguları sağlayan salgıların salınımını hızlıca gerçekleştirdiği düşünülünce (anlık da olsa), duygularımızla yaşamayı ve baş etmeyi bilmiyorsak, uzun vadede işlevsiz olsa da anlık bir çözüm için iyi bir reçete gibi görünmektedir. İşte bizi duygusal yeme çıkmazına sokan temeller buralarda filizlenmiş olabilir. Elbette ki hepimiz zaman zaman duygusal yeme davranışı gösterebilir, tatlı kaçamaklar yapabilir ya da yemeği biraz fazla kaçırabiliriz. Ancak bunun sürekli bir alışkanlığa dönüşmüş olması, fiziksel ve duygusal sorunlara kapı aralayabilir. Fazla kiloların getirebileceği sorunların yanı sıra, duygularımızı tanımama, ihtiyaçlarımızı fark etmeme durumu sürekli bir hal aldığında psikolojik sorunlara ve ilişkilerimizde problemler yaşamaya kadar gidebilir. Bu nedenle duygusal açlığı fark etmek ve duygusal yeme davranışımızın süreğen bir hal almasını önlemek önemlidir.

    Kendimizi yemekten sonra TV izlerken, mutfağa koşup dolaptaki soslu makarnadan biraz daha almak için sıkıntı içinde reklam arasını kollarken bulabiliriz. Sonunda reklamı bile beklemekten vazgeçeriz. Ofiste bilgisayar başında iş beklerken ya da patrondan gelen “azar” mailini okuduğumuzda elimiz aniden çekmecedeki çikolataya uzanır ve elimizdeki boş ambalajı fark ettiğimizde artık çok geçtir!

    Duygusal yeme ile baş etmenin ilk adımı, açlık hissimizin kaynağını bulmaktır. Bunun için yeme isteğine birkaç dakika karşı koyup ne olduğunu anlamaya çalışmak önemlidir. Duygusal açlık, fizyolojik açlıktan farklı olarak son yemeğimizin üzerinden en az 2 saat geçmeden belki de yalnızca 15 dakika sonra beliren açlık hissidir. Yavaş yavaş açlık hissi şeklinde değil de daha çok, kısa bir süre içinde yoğun bir açlık hissine dönüşebilir. Daha çok zihnimizde, belki de duyusal bir hedef olarak beliren (zihnimizde hamburgerin iştah açıcı görüntüsü ya da burnumuzda tüten kek kokusu), belli bir yiyeceğe duyulan istektir. Fizyolojik açlık ile duygusal açlığı bu işaretlere bakarak birbirinden ayırabiliriz. Genellikle seker veya karbonhidrat ağırlıklı olması da muhtemeldir. Tüm bunlara neden olabilecek fizyolojik bir hastalığınız yok ise işaretleri bir rehber olarak kullanabilirsiniz.

    Hissettiğimiz şeyin duygusal açlık olduğunu belirledikten sonra da ikinci adım, bu hissin arkasındaki duygumuzu anlamaya çalışmak olmalıdır. “Yemek yiyeli sadece yarım saat oldu ve aç olmamam gerekiyor; öyleyse neye ihtiyacım var? Ne hissediyorum?” diye sormak kendimizi anlamak ve duygularımızı fark etmek için kendimize bir şans tanımak olur. Duygularımızı anlamak ve tanımlamak her zaman çok kolay olmayabilir, ancak kendimize bunu sormayı alışkanlık haline getirdiğimizde ve hislerimize kulak vermeye başladığımızda bunun daha kolay bir hal aldığını keşfederiz. Üçüncü adım ise duygu veya duygularımızı (aynı anda birden fazla duygu yaşıyor olabiliriz) fark ettikten sonra bu duygularla başa çıkmak için ihtiyacımız olan şeyi yapmaktır. Örneğin öfkeliysek, öfkeli olduğumuz şeyi anlamak, mümkünse çözüm üretmeyi denemek; canımız sıkılmışsa, ne yapmak istediğimizi düşünmek, yalnız hissediyorsak sesini duymak istediğimiz kişiyi aramak gibi işlevsel ve tatmin edici yollar deneyebiliriz. Arada bir kaçamaklar için kendinize izin verin, arada bir baş etmesi güç bir duyguyla baş başa kaldığınızda bir şeyler yiyin, fakat daha çok sağlıklı şeyler atıştırmayı deneyin ve en çok da duygularınızı tanımak için kendinize fırsat verin. Bazen de kendimize sadece o duyguyu yaşamak için izin vermek en güzelidir.

    Duygusal yeme, fizyolojik olarak tok olsak da hissedilen açlığa bağlı ve çoğu zaman özellikle belli bir yiyeceğe duyulan karşı koyması güç istekle gerçekleşen yeme biçimidir. Dolayısıyla duygusal yemenin arkasındaki aktör duygusal açlık; onun ardındaki esas kahraman ise duygularımızdır. Duygusal açlığın önderlik ettiği yeme alışkanlığı hem psikolojik hem fizyolojik sağlık açısından sorun yaratabilme ihtimali taşır. Araştırmalar fazla kiloların %75’inin duygusal yeme kaynaklı olduğunu ifade etmektedir. Pek çok kilo verme girişimini sonuçsuz bırakan sessiz sabotajcıdır ayrıca. Diğer taraftan duygusal açlık hissini yaratan şey, anlaşılacağı üzere duygularımızdır. Bu duygular yalnızlık, öfke, amaçsızlık, kaygı, başarısızlık, suçluluk veya yetersizlik olabileceği gibi günlük hayatın getirdiği anlık stresler ve benzeri pek çok his olabilir. Peki, neden olumsuz duygular yaşadığımızda yemek yeme ihtiyacı duyarız? Zihnimizdeki fikir “Yemek yemek rahatlatır.” şeklindedir. Bu hiç de şaşılacak bir durum değil elbette. Çünkü yemek yemek en temel ihtiyaçlarımızdan bir tanesi ve dünyaya geldiğimiz ilk dakikalarda dahi annemizin kucağında karnımızın doyması, hem fiziksel olarak rahatlamaya hem de duygusal açıdan sarmalanmış ve güvende hissetmemize neden olarak rahatlamamıza neden olur. Ve ömür boyu beslenme temel ihtiyacımız olarak devam eder.

    Çocukluk döneminde de her sızlandığımızda, boş kaldığımızda ya da sorun çıkardığımızda uslu durmamız için eline yiyecek bir şeyler tutuşturulmuş ve yatıştırılmış çocuklarsak bu bağın daha da güçlenmemesi kaçınılmazdır. Böylece yemek rahatlatır düşüncesi zihnimizde otomatik bir düğme gibi işlemeye başlar. Olumsuz duygulardan kurtulmak ve rahatlamak için yemek yemeyi sonraki dönemlerde kendimiz de keşfetmiş olabiliriz elbette; çünkü iyi hissetmek için sorunları çözmekten daha kolay bir yol gibi görünür. En azından en kısa yollardan biridir. Özellikle şeker ve karbonhidratın, beynimizde olumlu duyguları sağlayan salgıların salınımını hızlıca gerçekleştirdiği düşünülünce (anlık da olsa), duygularımızla yaşamayı ve baş etmeyi bilmiyorsak, uzun vadede işlevsiz olsa da anlık bir çözüm için iyi bir reçete gibi görünmektedir. İşte bizi duygusal yeme çıkmazına sokan temeller buralarda filizlenmiş olabilir. Elbette ki hepimiz zaman zaman duygusal yeme davranışı gösterebilir, tatlı kaçamaklar yapabilir ya da yemeği biraz fazla kaçırabiliriz. Ancak bunun sürekli bir alışkanlığa dönüşmüş olması, fiziksel ve duygusal sorunlara kapı aralayabilir. Fazla kiloların getirebileceği sorunların yanı sıra, duygularımızı tanımama, ihtiyaçlarımızı fark etmeme durumu sürekli bir hal aldığında psikolojik sorunlara ve ilişkilerimizde problemler yaşamaya kadar gidebilir. Bu nedenle duygusal açlığı fark etmek ve duygusal yeme davranışımızın süreğen bir hal almasını önlemek önemlidir.

    Kendimizi yemekten sonra TV izlerken, mutfağa koşup dolaptaki soslu makarnadan biraz daha almak için sıkıntı içinde reklam arasını kollarken bulabiliriz. Sonunda reklamı bile beklemekten vazgeçeriz. Ofiste bilgisayar başında iş beklerken ya da patrondan gelen “azar” mailini okuduğumuzda elimiz aniden çekmecedeki çikolataya uzanır ve elimizdeki boş ambalajı fark ettiğimizde artık çok geçtir!

    Duygusal yeme ile baş etmenin ilk adımı, açlık hissimizin kaynağını bulmaktır. Bunun için yeme isteğine birkaç dakika karşı koyup ne olduğunu anlamaya çalışmak önemlidir. Duygusal açlık, fizyolojik açlıktan farklı olarak son yemeğimizin üzerinden en az 2 saat geçmeden belki de yalnızca 15 dakika sonra beliren açlık hissidir. Yavaş yavaş açlık hissi şeklinde değil de daha çok, kısa bir süre içinde yoğun bir açlık hissine dönüşebilir. Daha çok zihnimizde, belki de duyusal bir hedef olarak beliren (zihnimizde hamburgerin iştah açıcı görüntüsü ya da burnumuzda tüten kek kokusu), belli bir yiyeceğe duyulan istektir. Fizyolojik açlık ile duygusal açlığı bu işaretlere bakarak birbirinden ayırabiliriz. Genellikle seker veya karbonhidrat ağırlıklı olması da muhtemeldir. Tüm bunlara neden olabilecek fizyolojik bir hastalığınız yok ise işaretleri bir rehber olarak kullanabilirsiniz.

    Hissettiğimiz şeyin duygusal açlık olduğunu belirledikten sonra da ikinci adım, bu hissin arkasındaki duygumuzu anlamaya çalışmak olmalıdır. “Yemek yiyeli sadece yarım saat oldu ve aç olmamam gerekiyor; öyleyse neye ihtiyacım var? Ne hissediyorum?” diye sormak kendimizi anlamak ve duygularımızı fark etmek için kendimize bir şans tanımak olur. Duygularımızı anlamak ve tanımlamak her zaman çok kolay olmayabilir, ancak kendimize bunu sormayı alışkanlık haline getirdiğimizde ve hislerimize kulak vermeye başladığımızda bunun daha kolay bir hal aldığını keşfederiz. Üçüncü adım ise duygu veya duygularımızı (aynı anda birden fazla duygu yaşıyor olabiliriz) fark ettikten sonra bu duygularla başa çıkmak için ihtiyacımız olan şeyi yapmaktır. Örneğin öfkeliysek, öfkeli olduğumuz şeyi anlamak, mümkünse çözüm üretmeyi denemek; canımız sıkılmışsa, ne yapmak istediğimizi düşünmek, yalnız hissediyorsak sesini duymak istediğimiz kişiyi aramak gibi işlevsel ve tatmin edici yollar deneyebiliriz. Arada bir kaçamaklar için kendinize izin verin, arada bir baş etmesi güç bir duyguyla baş başa kaldığınızda bir şeyler yiyin, fakat daha çok sağlıklı şeyler atıştırmayı deneyin ve en çok da duygularınızı tanımak için kendinize fırsat verin. Bazen de kendimize sadece o duyguyu yaşamak için izin vermek en güzelidir.

    Duygusal yeme, fizyolojik olarak tok olsak da hissedilen açlığa bağlı ve çoğu zaman özellikle belli bir yiyeceğe duyulan karşı koyması güç istekle gerçekleşen yeme biçimidir. Dolayısıyla duygusal yemenin arkasındaki aktör duygusal açlık; onun ardındaki esas kahraman ise duygularımızdır. Duygusal açlığın önderlik ettiği yeme alışkanlığı hem psikolojik hem fizyolojik sağlık açısından sorun yaratabilme ihtimali taşır. Araştırmalar fazla kiloların %75’inin duygusal yeme kaynaklı olduğunu ifade etmektedir. Pek çok kilo verme girişimini sonuçsuz bırakan sessiz sabotajcıdır ayrıca. Diğer taraftan duygusal açlık hissini yaratan şey, anlaşılacağı üzere duygularımızdır. Bu duygular yalnızlık, öfke, amaçsızlık, kaygı, başarısızlık, suçluluk veya yetersizlik olabileceği gibi günlük hayatın getirdiği anlık stresler ve benzeri pek çok his olabilir. Peki, neden olumsuz duygular yaşadığımızda yemek yeme ihtiyacı duyarız? Zihnimizdeki fikir “Yemek yemek rahatlatır.” şeklindedir. Bu hiç de şaşılacak bir durum değil elbette. Çünkü yemek yemek en temel ihtiyaçlarımızdan bir tanesi ve dünyaya geldiğimiz ilk dakikalarda dahi annemizin kucağında karnımızın doyması, hem fiziksel olarak rahatlamaya hem de duygusal açıdan sarmalanmış ve güvende hissetmemize neden olarak rahatlamamıza neden olur. Ve ömür boyu beslenme temel ihtiyacımız olarak devam eder.

    Çocukluk döneminde de her sızlandığımızda, boş kaldığımızda ya da sorun çıkardığımızda uslu durmamız için eline yiyecek bir şeyler tutuşturulmuş ve yatıştırılmış çocuklarsak bu bağın daha da güçlenmemesi kaçınılmazdır. Böylece yemek rahatlatır düşüncesi zihnimizde otomatik bir düğme gibi işlemeye başlar. Olumsuz duygulardan kurtulmak ve rahatlamak için yemek yemeyi sonraki dönemlerde kendimiz de keşfetmiş olabiliriz elbette; çünkü iyi hissetmek için sorunları çözmekten daha kolay bir yol gibi görünür. En azından en kısa yollardan biridir. Özellikle şeker ve karbonhidratın, beynimizde olumlu duyguları sağlayan salgıların salınımını hızlıca gerçekleştirdiği düşünülünce (anlık da olsa), duygularımızla yaşamayı ve baş etmeyi bilmiyorsak, uzun vadede işlevsiz olsa da anlık bir çözüm için iyi bir reçete gibi görünmektedir. İşte bizi duygusal yeme çıkmazına sokan temeller buralarda filizlenmiş olabilir. Elbette ki hepimiz zaman zaman duygusal yeme davranışı gösterebilir, tatlı kaçamaklar yapabilir ya da yemeği biraz fazla kaçırabiliriz. Ancak bunun sürekli bir alışkanlığa dönüşmüş olması, fiziksel ve duygusal sorunlara kapı aralayabilir. Fazla kiloların getirebileceği sorunların yanı sıra, duygularımızı tanımama, ihtiyaçlarımızı fark etmeme durumu sürekli bir hal aldığında psikolojik sorunlara ve ilişkilerimizde problemler yaşamaya kadar gidebilir. Bu nedenle duygusal açlığı fark etmek ve duygusal yeme davranışımızın süreğen bir hal almasını önlemek önemlidir.

    Kendimizi yemekten sonra TV izlerken, mutfağa koşup dolaptaki soslu makarnadan biraz daha almak için sıkıntı içinde reklam arasını kollarken bulabiliriz. Sonunda reklamı bile beklemekten vazgeçeriz. Ofiste bilgisayar başında iş beklerken ya da patrondan gelen “azar” mailini okuduğumuzda elimiz aniden çekmecedeki çikolataya uzanır ve elimizdeki boş ambalajı fark ettiğimizde artık çok geçtir!

    Duygusal yeme ile baş etmenin ilk adımı, açlık hissimizin kaynağını bulmaktır. Bunun için yeme isteğine birkaç dakika karşı koyup ne olduğunu anlamaya çalışmak önemlidir. Duygusal açlık, fizyolojik açlıktan farklı olarak son yemeğimizin üzerinden en az 2 saat geçmeden belki de yalnızca 15 dakika sonra beliren açlık hissidir. Yavaş yavaş açlık hissi şeklinde değil de daha çok, kısa bir süre içinde yoğun bir açlık hissine dönüşebilir. Daha çok zihnimizde, belki de duyusal bir hedef olarak beliren (zihnimizde hamburgerin iştah açıcı görüntüsü ya da burnumuzda tüten kek kokusu), belli bir yiyeceğe duyulan istektir. Fizyolojik açlık ile duygusal açlığı bu işaretlere bakarak birbirinden ayırabiliriz. Genellikle seker veya karbonhidrat ağırlıklı olması da muhtemeldir. Tüm bunlara neden olabilecek fizyolojik bir hastalığınız yok ise işaretleri bir rehber olarak kullanabilirsiniz.

    Hissettiğimiz şeyin duygusal açlık olduğunu belirledikten sonra da ikinci adım, bu hissin arkasındaki duygumuzu anlamaya çalışmak olmalıdır. “Yemek yiyeli sadece yarım saat oldu ve aç olmamam gerekiyor; öyleyse neye ihtiyacım var? Ne hissediyorum?” diye sormak kendimizi anlamak ve duygularımızı fark etmek için kendimize bir şans tanımak olur. Duygularımızı anlamak ve tanımlamak her zaman çok kolay olmayabilir, ancak kendimize bunu sormayı alışkanlık haline getirdiğimizde ve hislerimize kulak vermeye başladığımızda bunun daha kolay bir hal aldığını keşfederiz. Üçüncü adım ise duygu veya duygularımızı (aynı anda birden fazla duygu yaşıyor olabiliriz) fark ettikten sonra bu duygularla başa çıkmak için ihtiyacımız olan şeyi yapmaktır. Örneğin öfkeliysek, öfkeli olduğumuz şeyi anlamak, mümkünse çözüm üretmeyi denemek; canımız sıkılmışsa, ne yapmak istediğimizi düşünmek, yalnız hissediyorsak sesini duymak istediğimiz kişiyi aramak gibi işlevsel ve tatmin edici yollar deneyebiliriz. Arada bir kaçamaklar için kendinize izin verin, arada bir baş etmesi güç bir duyguyla baş başa kaldığınızda bir şeyler yiyin, fakat daha çok sağlıklı şeyler atıştırmayı deneyin ve en çok da duygularınızı tanımak için kendinize fırsat verin. Bazen de kendimize sadece o duyguyu yaşamak için izin vermek en güzelidir.

  • Çift ve Evlilik Terapisi

    Çift ve Evlilik Terapisi

    Çift ve evlilik terapisi, çiftlerin birbirleriyle olan ilişkilerini, bu ilişki tarzının davranışlara ve ilişkinin kendisine nasıl yansıdığını anlamaya çalışan, aile sistemini bireyler arası ilişkiden ziyade bir bütün olarak gören psikoterapi türüdür. Aile içinde gözlenen çatışmalar, eşler arasında ya da ebeveyn ile çocuklar arasında görülen iletişim zorlukları, çocuklarda davranım problemleri, stres, madde kötüye kullanımı, cinsel işlev bozukluğu, geniş aile sisteminde gözlenen rahatsızlıklar (kronik hastalıklar gibi), cinsel işlev bozuklukları dahil pek çok başlık ilişki ve evlilik terapisinin konusunu oluşturabilir.

    Çift ve evlilik terapisi; bireysel psikoterapiden farklı olarak, aile/ilişki dinamiklerine ve bu dinamiklerin psikolojik iyilik hali üzerindeki etkilerine odaklanır. Psikoterapist ve eşler arasında karşılıklı güven, şeffaflık ilişkisi sağlanır ve psikoterapist eşlere eşit mesafede yaklaşır. Koşulsuz olumlu kabul ile eşlerin kendilerini güvenli bir ortamda, yargılanmış hissetmeden açması sağlanır. İlişki ve evlilik terapisinde, bireyler değil bireylerin davranışlarının aile sistemini nasıl etkilediği incelenir. Dolayısıyla bir aile üyesini tanılamaktan çok o aile üyesinin diğer bireylerle olan ilişki tarzının aile üzerindeki yansıması ele alınır.

    Çift ve evlilik terapisinde başvuru sebebiyle de ilgili olarak görece hızlı ve çözüm odaklı müdahalelerde bulunulur.İletişim sorunları, aile içi çatışma, çocuk ve ebeveynler arası anlaşmazlıklar, kaygı ve depresyongibi ailenin işlevselliğini bozan pek çok konu terapi sürecinde ele alınır. Eşlerin ve aileyi oluşturan bireylerin bu gibi durumlarda çatışma çözümüyle ilgili becerilerinin güçlendirilmesi amaçlanır.

    Çift ve evlilik terapisinde; kendi duygu, düşünce, davranışlarını ve ilişkiye yansıyan kısımlarını anladıkça eşlerin iletişim becerileri güçlenmektedir. Çiftler, ilişki içindeki stresi daha iyi yönetebilmekte ve çatışma durumunda daha etkili baş etme yolları geliştirebilmektedir.

    Yaşam boyu gelişim çerçevesinden bakıldığında evlilikle birlikte insan hayatında süregelen pek çok gelişim evresi söz konusudur:

    • Evlilik öncesi hazırlık dönemi,

    • Yeni evli çift dönemi,

    • Küçük çocuklu aile dönemi,

    • Ergen çocuklu aile dönemi,

    • Orta yaş dönemi,

    • Çocukların evden ayrıldıkları dönem ve evlilikte yaşlılık dönemi.

    Her bir evrenin gerektirdiği hazırlık ve sorumluluğun yanı sıra bu evreler arası geçiş aşamasında da çeşitli problemler ortaya çıkabilir.

    Evliliğe hazırlık aşaması, çiftlerin kendi kök aile sisteminden (kendi anne babalarıyla birlikte yaşadıkları dönemden) getirdiği anlayış ve örüntüler göz önünde bulundurulduğunda, aslında iki farklı aile sisteminin bir araya gelişi olarak düşünülebilir. Bu iki aile sisteminin birbirine uygunluğu; farklılıkları tolere edebilme ve sorun yaşandığı durumda bu sorunla baş edebilme becerisini kapsar. Çift ve evlilik terapisindeki amaçlarından biri de eşlerin kendi kök ailelerinden getirdiği inanç, değer, mesafe, sınırlar doğrultusunda esneyebilme ve uyum sağlama becerilerini geliştirmektir. Örneğin, bazı ailelerde bireyler, birbirine duygusal olarak daha yakın mesafedeyken; bazı ailelerde daha uzaktır. Bazı ailelerde karar alım sürecine geniş aile dahil olabilirken, bazı aileler kendi içlerinde karar alma tercihinde bulunabilir. Eşler, kendi kök ailelerinden alışkın oldukları düzeni sürdürmeye çalışırken bu geçiş sürecinde zorlanabilir. Bu geçiş süreci farklı çatışmaları da beraberinde getirebilir.  Çift ve evlilik terapisi, bu gibi çatışma durumlarında, bireylerin kendi ilişki örüntülerini ve kök aile sistemindeki bu durumun eşler arası ilişkiye nasıl yansıdığını fark etmelerini sağlar.

    Evliliğin ardından eşlerin, ilişki içinde birbirlerine göre konumu, çocuk sahibi olduklarında ve gelişim evreleri boyunca farklılaşabilir. Her geçiş evresinde çözülmesi gereken farklı bir kriz söz konusudur. Evlilikteki uyum ve işlevsellik, bu krizin nasıl ele alındığı ve çözüme ulaştığıyla şekillenir. Evliliğin ilk yıllarında karşılaşılan sorunlar, çocuk sahibi olduktan sonra ya da çocuklar evden ayrıldıktan sonra farklı şekilde kendini gösterebilir. İlişki içinde ortaya çıkan semptom ve bu semptomun anlamı ilişki ve evlilik terapisinde ele alınan önemli bir konu başlığıdır. Terapide çoğu zaman çocuk, semptomu ortaya çıkaran aile üyesi olarak düşünülür. Bahsedilen semptom, çocukluk dönemine özgü bir sorun olarak görülebilir ancak aile sistemi içinde ele alındığında çatışmayı besleyen ya da eşler arası çatışmayı önleyen bir işlev görebilir. Örneğin, okula gitmek istemeyen ya da okulda sorun yaşayan bir çocuk, aile gündemini meşgul edebilir ve eşleri, kendi aralarındaki sorunu konuşmaktan, bu sorunu ele almaktan, dolayısıyla ortaya çıkacak çatışmadan koruyabilir. Böyle bir durumda ise farklı bir sorun alanı olarak çocukta davranışsal problemler gözlenebilir. İşlevsel şekilde ele alınmayan çatışma çözümü, uzun vadede eşler arasında ve aile sistemi içinde sağlıklı olmayan iletişim örüntüsünü sürdürme potansiyeline sahiptir

    Çift  ve evlilik terapisi, tüm bu gelişimsel art alan ışığında, çiftler arasında ilişki sırasında ve/veya evlilik sürecinde yaşanan sorunlara kapsamlı bir perspektiften bakarak eşlerin ihtiyacına yönelik çözümler üretmeye çalışır.

  • Zorluklar ve Kendimize Sormamız Gereken Sorular

    Zorluklar ve Kendimize Sormamız Gereken Sorular

    Kimi zaman hayatın ne kadar zor olduğunu ne kadar işin içinden çıkmakta zorlandığımızı düşündüğümüz zamanlar olur. Böyle zamanlarda insan neler yapabileceği konusunda kendini çaresiz hissedebilir, elinden bir şey gelmeyeceğini hissedebilir ama gerçekten öyle midir?

    Gerçekten elimizden bir şey gelmiyor mu?

    Yapmamız gereken her şeyi yapıp, sonra mı şikâyet ediyoruz, bunları biraz birlikte düşünelim istiyorum.

    Diyelim ki, şu anda çok ciddi bir sorun yaşıyorsunuz. Bununla ilgili öncelikle neler düşünmelisiniz?

    • Bu sorun beni ne kadar etkiliyor, tamamen yanı başımda mı yoksa ben bu sorunu yanı başımda olmasa bile öyle mi hissediyorum.
    • Sorunlar için suçlu olan kim? Bir suçlu mu bulmak istiyorsunuz, yoksa olaya bakış açınızı mı değerlendirmek istiyorsunuz.
    • Acı çekmenizin asıl sebebi kim ya da ne? Bu sizin ona yüklediğiniz anlam ile mi ilgili yoksa gerçekten olayı tüm saflığı ile değerlendirebiliyor musunuz?
    • Tüm bu sorunları paylaştığınız birileri var mı?
    • Ve son olarak çözmek adına bir adım attınız mı?

    Tüm bu soruların cevabını bilmek veya bu cevabı verebilmenin zor olabileceğini göz önünde bulundurarak başlayabiliriz. Kimi zaman bazı şeyler elimizde olmaz, değiştirecek gücümüz olmaz bunun farkında olmalıyız. Kendimizi ne kadar çok suçlarsak o kadar zarar görürüz. Bunun önemini yaşamımızın ilerleyen süreçlerinde görmemiz mümkündür.

    Fakat bazen de elimizde olan ama değiştirmek için çaba sarf etmediğimiz durumlar vardır. Benim önerim, bu durumlar adına çaba göstermek belki burada biraz emek vermek olabilir. Kişinin kendi değişimi, ruhsal bütünlüğünü koruması adına yapabileceği birçok şey olabilir.

    Evet bazen yaşanılan sıkıntılar sizi hayattan da soğutabilir, canınız bir şey yapmak istemeyebilir ama böyle durumlarda zamanın geçtiğini şimdi ve burada olarak elinizden geleni yaptığınız taktirde o gücü tekrar kazanacağınız konusunda çalışmalar yapabilirsiniz.

    Unutmayın ki, sorun yaşamayan tek bir insan yoktur. Sorunlar çözülmek ve bir sonraki adım için güçlenmek içindir.

  • Kalabalık ve Tenha

    Kalabalık ve Tenha

    New York’ta 1964 yılında Kitty Genovese adlı genç bir kadın bıçaklanarak öldürüldü. Saldırgan, pencerelerinden olayı izleyen otuz sekiz komşusunun gözleri önünde yarım saat içerisinde Genovese’ye sokak ortasında üç kez saldırdı. Ancak bu süre içerisinde otuz sekiz tanıktan hiçbirisi polise haber vermedi. Bu olay bir şok etkisi yarattı. Şehir yaşamının soğuk ve insani değerlere uzak etkilerinin bir ikonu olarak görüldü. New York Times gazetesi olaydan şöyle bahsetti:

    Hiç kimse Genovese saldırıya uğrarken otuz sekiz kişinin neden telefonu kaldırmadığını açıklayamaz, çünkü kendileri de açıklayamıyor. Fakat bu kayıtsızlığın büyük şehirlerin sorunlarından biri olduğu varsayılabilir. Eğer insanın etrafı milyonlar tarafından kuşatılmışsa onların sürekli olarak kendisini etkilemelerini önlemek neredeyse psikolojik bir ölüm kalım meselesidir ve bunu yapmanın tek yolu mümkün olduğunca bu insanlara aldırmamaktır. İnsanın komşusuna ve onun sorunlarına karşı kayıtsızlığı, diğer büyük kentlerde olduğu gibi New York’taki yaşamda da koşullandırılmış bir tepkidir.

    Makalede bahsedildiği gibi büyük şehirlerdeki yaşamın belirsizliği ve yabancılaşma insanları sert ve duygusuz yapar. Ancak bu durum daha karmaşıktır. Psikologlar bu konu hakkında bir dizi araştırma yapmaya karar verdiler ve bu sorunu seyirci kalma sorunu olarak adlandırdılar. Buldukları sonuç oldukça ilginçti; olaya kaç kişinin tanıklık ettiği, yardım davranışının öngörülmesinde öncelikli etken olmuştu.

    Örneğin deneylerin birinde, bir öğrenciden bulunduğu odada epilepsi krizi geçiriyormuş gibi yapması istendi. Bitişikteki odada sesleri duyan sadece bir kişi olduğunda o kişinin yardıma koşma olasılığı %85 oluyordu. Ama denekler epilepsi nöbetini duyan dört kişi daha olduğunu düşündüklerinde sadece %31 oranında yardıma geldiler. Başka bir deneyde bir kapının altından duman sızdığını gören insanların yalnız oldukları olayı bildirme oranı %75 çıktı. Ancak grup halinde gördüklerinde oran %38’de kaldı. İnsanlar grup halindeyken eyleme geçme sorumluluğu kendi aralarında dağılmış oluyordu. Başka birinin durumu bildireceğini ya da hiç kimseye eyleme geçmediği için görünürdeki sorunun aslında bir sorun olmadığını düşünmeye başlıyorlardı.

    Buradan yola çıkılarak Genovese cinayetinde tanıkların polise haber vermemelerinin sebebinin, tanıkların her birisinin çok fazla tanık olduğunu düşünmesi olduğu söylenebilir. Diğer herhangi bir tanığın mutlaka polise bildirecek olmasına dair bu düşünce, saldırganın bulunamamasına neden olmuştur.

  • NeuroFeedback Egzersizleri Nedir?

    NeuroFeedback Egzersizleri Nedir?

    Neurofeedback dikkat geliştirici egzersizler, kişide Dikkat ve Konsantrasyon artışı sağlamaktadır. Dikkat yönetim sorununa bağlı sıkıntı yaşayan öğrenci sayısı gün geçtikçe artış göstermektedir. Dikkat eksikliği sıradan bir dalgınlık değil, tıbbi muayene ile tanısı tıp doktoru tarafından konulan bir bozukluktur.

    Dikkat ölçümleri ile elde edilen bilimsel veriler, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda tanı konulmasında uzmanlara yol göstermektedir. Son 20 sene içinde Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu tanısı konulan çocuk sayısında ciddi artış gözlenmektedir. Bunun sebebi, 20 sene öncesine kadar bu rahatsızlığın daha az gözlenmesi değil, günümüz tanı koşullarının ve uygulanan test sistemlerinin gelişmiş olmasındandır.

    Eskiden Dikkat Eksikliği Yok Muydu?

    Amerikan Pediatri Birliği’nin Aralık 2011’de yayınladığı DEHB Tedavi Kılavuzunda, tanı ve tedavi uygulamasının 4 yaşından itibaren başlatılması gerekliliği ön planda tutulmaktadır.

    Zira çocuk çağında 4 yaşından itibaren bu rahatsızlığın tanısının konması mümkün olduğu gibi, tedavi konusunda izlenecek yeni ve farklı birçok alternatifler gelişmektedir. Çocuğun dikkat düzeyi ve dikkat derinliği, öğrenme sürecinde çok önemlidir. Çevresinden doğru mesajları alması, bu mesajları doğru yorumlaması ve öğrenme sürecinde bu mesajları kullanması için, dikkat süreci eksiksiz çalışmalıdır. Eğer aile çocuğunda dikkat eksikliği sorunu olduğunu fark etmez ya da gerekli tedaviyi doğru uzmanlardan almaz ise, çocukta okul eğitim-öğretim sisteminde anaokulundan itibaren akademik sorunlar yaşanabilir.

    Dikkat Eksikliğine Bağlı Belirtiler

    Çocuklar genel olarak aktif, meraklı ve heyecanlıdırlar. Dikkat Eksikliği olan çocuğun ailesi adına bazen çocuklarında böyle bir sorun olduğunu kabul etmeleri kolay olmaz. Aileleri en çok yanıltan ise, çocuğun saatlerce televizyon izleyebilmesi ya da bilgisayar oyunları oynuyor olmasını, dikkatiyle ilgili bir sorun olmadığı yönünde değerlendirmeleridir. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu sorunu olan çocuklar, kendi istedikleri şekilde televizyon izlerken ya da bilgisayarda oyun oynarken bir sorun yoktur.

    Bu rahatsızlıkta beynin etkilenen bölgesindeki değişimlere bağlı olarak, çocuğun kendi istediği bir aktivitede ve çocuğun istediği zaman diliminde dikkatini toplamasında problem yoktur. Sorun, dikkatin özellikle yönlendirilmesi gereken bir konu olduğunda dağılmasıdır. Sınıf ortamı, ders dinlenmesi, ev ödevlerinin yapılması, bir spor aktivitesinde takım oyuna uyum gibi konularda, dikkatin özel olarak toplanması gerektiği anlarda, dikkat eksikliği ortaya çıkmaktadır.

    Dikkat eksikliğine bağlı olarak çocuklarda sıklıkla gözlenen belirtiler şunlardır:

    • Çocuk özel olarak bir konuda dikkatinin toplaması gerektiği zaman sorun yaşamaktadır: ev ödevi, takım sporu vb.

    • Detaylı ve dikkat gerektiren işlerde, dağınık ve düzensiz şekilde iş üretir

    • Başka çocukları hiç etkilemeyen dış uyaranlar, onların dikkatini çok rahatlıkla dağıtır.

    • Dikkatini toplaması ve sürdürmesi gereken görevlerde çok sıkıntı yaşarlar

    • Verilen görevlerin tamamlanmasında sıklıkla sorun yaşanır

    • Tamamlanmamış ve yarım kalmış bir işten diğer yeni bir aktiviteye geçerler.

    • Çok fazla ertelerler

    • Günlük aktivitelerde çok fazla unutkanlık yaşarlar

    • Düzensizdirler

    • Tepkisel olarak karar verirler. Dur-Düşün-Yap modelini uygulamakta sorun yaşarlar. Bu sebeple davranışlarına bağlı sorun yaşarlar.

    Dikkat ve Konsantrasyon Ölçümü

    Dikkat eksikliği veya dikkat dağınıklığı, bireyin zekâsı ile ilgili olan bir sorun değildir; beynin çalışma sisteminde farklılık vardır. Beyin görüntüleme araştırmaları göstermektedir ki, Dikkat Dağınıklığı ya da Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu olan bireylerin beyin aktivitelerinde (özellikle beyin dokusunun ön bölümü olan frontal bölgede) normale göre azalma gözlenmektedir. Beyin dokusunun her bölgesinin farklı görevleri vardır. Beyin ön bölgesi olan frontal bölgenin görevi, yürütücü fonksiyonların kontrolüdür.

    Beynin bu bölgesinde sorun yaşandığında, şu fonksiyonlarda sıkıntılar ortaya çıkar:

    • Organize olmak

    • Dikkati toplamak ve sürdürmek

    • Problem çözmek

    • Kısa süreli bellek

    • Dürtülerin kontrolü

    Dikkat eksikliği olduğunda, bu fonksiyonları kontrol eden beyin bölgesindeki aktivitenin azalmasına bağlı, sorunlar ve belirtiler gözlenir.

    DİKKAT GELİŞTİRME EGZERSİZLERİ: NEUROFEEDBACK

    Neurofeedback egzersizi, dikkat sisteminin istenen bölgesinde doğru egzersizler ile gelişme yapılmasına imkân sağlayan bir tedavi yaklaşımıdır.

    Neurofeedback kelime anlamı şudur:

    Neuro = nöronlar, yani beyin dokusu

    Feedback = geri bildirim, yani görüntülenen beyin dalgalarına yanıt oluşturmak

    Neurofeedback, İngilizce bir kelimedir ve Türkçe okunuşu şu şekildedir: nörofidbek

    Neurofeedback egzersizi, bir bilgisayar destekli dikkat egzersiz sistemidir. Kişi kendi dikkat becerisini geliştirirken, dikkatini nasıl odaklayacağını ve odaklanmış dikkatini nasıl sürdüreceğini öğrenir. Geliştirilebilen bir beceri olan dikkat becerisi, bilgisayar destekli bir program olan neurofeedback ile başarıyla geliştirilir. Dikkat becerisini oluşturan beyin dalgaları izlenerek, dikkatin odaklanma ya da dikkati sürdürme becerisine yönelik dikkat egzersizleri uygulanır. Belirli seans ve protokoller ile uygulanan bilgisayar destekli dikkat egzersiz programı neurofeedback, kişinin kendi dikkat merkezinden aldığı sinyallere karşı, kendi dikkat sistemini tekrar düzenlemesi temeline dayanmaktadır.

  • Hissizleştiren Hislerimiz

    Hissizleştiren Hislerimiz

    Sizlere, kendimizde ve çevremizde gördüğüm bir sorunumuzdan bahsetmek istiyorum.

    Hissizleşmek…

    Kimileri için bu durum çevresindeki insanlarda, kimileri için de kendisinde görülür oldu. Ne acı değil mi?

    Her şeye karşı ‘’Eyvallah’’ demeye başladık bile. Bu eyvallahlar daha sonra yerini kontrolsüzce hüzün ve öfkeye devretti.

    Aslında bu yazı da tekrardan kadın-erkek ilişkileri üzerine olacak. Şimdi biraz beyin fırtınası yaparak başlayalım o halde!

    Sorgulamak istediğim şeyler var ya da sorgulanmak istediğim…

    Hissizleşen toplumumuzda eşimizi de ne kadar o topluluğun içine katıyoruz? Neden, değer verip bizim için zaman ayırıp bir şeyler yapıldığında bunun değeri gözümüzde kocaman bir sıfır oluyor? Sevmeyi ya da sevilmeyi bilmiyoruz muyuz? 

     Hissizleşmek bu olsa gerek…

     Bir diğer bakış açımda ise sizinle paylaşmak istediğim şudur;

     Sevgili olmayı unuttuk. 

     Yoğun iş temposu sebebiyle ve ekonomik olarak daha refah bir hayat sürmek için daha fazla çalışmak zorunda kalan toplumumuz, ne yazık ki sosyal anlamda birbirlerini daha az görmeye, daha az vakit geçirmeye başlamışlardır.

     Çiftler birbirlerine o kadar yabancı oldular ki fiziksel temas bir tek yatak odasında kaldı. Ne yazık ki daha kötü durumlar da var. Evliliklerin bitmesi için bu en büyük sebeptir. Kendimize ve karşımızdaki kişiye karşı hissizleşmek…

     Artık eskisi kadar değer vermemek bununla birlikte değer de görmemek büyük bir sorun haline geldi. Çiftler arasında ve toplum içinde artık kimse kimseye karşı iyi ya da kötü duygular besleyemiyor. Bunun nedenleri üzerinde durmamız gerekirse, en çok da iletişimsizlik kaynaklı problemler yaşıyoruz. Yanlış iletişim kurmak ne yazık ki becerilerimiz arasında.

     İletişimsizlikten kaynaklanan bu sorun, ilişkilerimize de yansımış durumda. Öyle ki incir çekirdeğini dahi doldurmayacak sorunların, büyütülmesi kaçınılmaz olur.

     İletişimsizlik ana başlık olarak geçtiğinde alt başlıkta ‘’empati kurmak’’ yer alabilir.

     Ünlü bir düşünürün de dediği gibi ‘’Birbirimizi anladığımız kadar, insanız.’’

    Aile veya çift terapilerimizde en sık karşılaştığım sorunlardan birisi, karşımızdaki kişinin bizi anlamadığını düşünüyor oluşumuz. Karşılıklı anlaşılamama durumu, çiftlerin dile getirdiği en büyük sorunlar arasında yer almakta. Çözüme ulaşmayan sorunlar karşısında sıfıra sıfır, elde var sıfır. Devamında gelen kaos ise kaçınılmaz ve elbette ki yıpratıcı…

    Kadınlar için söylüyorum;

     Kadınlar kimi zaman sadece karşılarındaki erkeğin onları anlaması için uğraşırlar.

    Bu onların güçsüz ya da ısrarcı olduğu anlamına gelmez. Çünkü anlaşılamamak kendilerine o kadar çok acı verir ki sırf anlaşılmak için bile olsa hiç beklemediğiniz durumlar ile sizi karşı karşıya bırakabilirler. İşte bu noktada erkeklere ufak bir uyarıda bulunmak istedim. 

     Erkeklerin ise hissizleştiği veya değersiz hissettiği durumlarda tepkileri şu olur; kızmak, bağırmak ve dağıtmak. 

     Peki, bu durumlarda ne yapmalıyız? Ya da ne tür bir yol çizip bu sorunu aşmalıyız?

     Size tavsiyem karşınızdaki kadın ise ve eğer size bir konuda bir şeyler izah etmeye çalışıyor ise onu sakince dinleyin. Onu anladığını ve dinlediğinizi hissettirmek için yavaşça jest ve mimiklerinizi kullanın. Bu onlara iyi gelecektir. Çünkü kadınlar anlaşıldığını hissettiği sürece karşısındaki erkeğe güvenir ve bağlanabilir. Bu durumun aksi olması halinde bin dereden su getirseniz de onun için mümkün değildir. Güvenli bağlanma bu noktada çok önemlidir. 

    Peki, bu durumun gerçekleşmemesi durumunda, karşımızdaki kişinin psikolojisinde zamanla ne gibi etkiler bırakabilir? Biraz da ondan bahsedip noktayı bir sonraki yazılar için koyalım.

    Depresyon

    Depresyon; kişilerde görülen ruhsal zemin kaymasıdır. Genellikle ani olur ya da planlı da gerçekleşebilir.

     Peki depresyonda olan kişilerde neler gözlemleriz, birazda onlardan bahsedelim.

    Gün boyunca uyuma isteği, yataktan çıkamama ve evden dışarı çıkmak istememek… Gün içerisinde hiçbir şey ile uğraşmadığı halde yorgun –bitkin- hissetmek ve somatik rahatsızlıklarda eklenebilir.

    Kimseyle iletişim kur(a)mamak ve doğal olarak bir şey paylaşmamak.

     Bu tür nedenlerle karşımıza çıkan depresyonun akabinde iştah bozukluğu takip eder.

     Ruh sağlığımızı korumak adına gerekli desteği alarak depresyon ile mücadele edebilir.

     Depresyon ile uygun savaşma metotlarını biz uzmanlar tarafından kazanabilirsiniz. Bu süreci tek başınıza aşmanız kesinlikle mümkün değildir. Umutsuzluğa düşebiliriz ve hiçbir zaman geçmeyecek hissine kapılabiliriz.

    Bizi değersizleştiren, hissizleştiren her şeyden herkesten uzak durmanız dileğiyle…