Etiket: Sorumlu

  • Sorumlu Çocuklar Mı, Sorunlu Çocuklar Mı?

    Sorumlu Çocuklar Mı, Sorunlu Çocuklar Mı?

    Çocuklarda sorumluluk duygusunu geliştirmek her anne-babanın arzuladığı ve gerçekleştirmek istediği bir hedef. Peki bu hedefe ulaşmak için doğru adımları atıyor muyuz?

    Anne babalar sorumluluk duygusu geliştirmenin ilk adımı olarak çocukları gündelik işlere yardımcı olmaya alıştırmak olduğunu düşünürler. Sofrayı kurmaya yardım etme, çöp kutusunu boşaltma, bulaşıkları dizmeye yardım etme önemlidir fakat sorumluluk duygusunu geliştirmede olumlu bir etkisi olmayabilir.

    Dikkate alınması gereken en önemli şey, sorumluluğun yalnızca içerden gelişebileceği, ısrar ve kurallarla içselleştiremeyeceğidir.

    Bunu gerçekleştirmek için ise sorumluluk kavramına daha geniş bir çerçeve içinde bakmak gerekir.

    Sorumlu çocuk denilince aklınıza ilk gelen, odasını toplamış, ödevlerini zamanında bitirmiş bir çocuk olabilir. Fakat bu yapılanlar bir kural ve alışkanlık dahilinde olup içselleştirilmediğinde çocuğunuz hala “sorumsuz” kararlar alabilir.

    Peki ne yapmak gerekir?

    İlk adım her zaman anlaşılmaktan, duyguları kabul etmekten geçer. Sorumluluk duygusunda da bu başlık en önemlisidir. Duyguları kabul edilen, söyledikleri ebeveyne saçma gelse de eleştirmeden anlamaya çalışılan ve gerçek anlamda dinlenilen çocuklar, sorumluluk duygusu için gerekli ilk adımı atmış olurlar.

    Yaşadıkları olumsuz bir durumda veya sizin beklentinizi karşılamadığında eleştirmek yerine ‘danışmanı’ olmaya çalışmak bir sonraki adımdır. Örneğin; çocuklarınıza sürpriz yapmak için bir pasta yaptınız ve en büyük çocuğunuz pastayı bölmek yerine kendine çok büyük bir dilim alıp kardeşlerine minik parçalar bıraktı. Vereceğiniz ilk tepki ‘ ne kadar bencilsin’ yerine, ‘bu pastayı 3 eşit parçaya bölmelisin’ olmalıdır.

    Sonrasında dikkat edilmesi gereken, çocuklarla bir güç savaşı içine girmemektir. Çocuklarımıza istediğimiz bir şeyi yaptırırken harcadığımız enerji ve zaman çok daha kıymetlidir. Kaldı ki istediğimiz gerçekleşmiş olsa bile, çocuklarımız karşılık vermek ve bir sonraki sefer dediğini yaptırmak için daha hırslı ve asi olabilir.

    Çocuğun sorumluluk alanında kalan durumlarda “seçme hakkına” müdahale edilmemelidir. Bu noktada ebeveynlerim ve çocukların sorumluluk alanları karıştırılmamalıdır. Aksi takdirde çocukların yönettiği ve anne babanın tamamen kukla olarak kaldığı bir tabloyla karşılaşabilirsiniz. Unutulmamalıdır ki anne babanın sorumluluk alanında kalan durumlarda, çocuğun seçme hakkı olmasa da fikirlerini ifade etme hakkı her zaman vardır.

    Yapılabilecek pratik önerilerin bazıları şunlardır:

    • Yiyeceklerinde karar vermesi için ona sorun. Sabah haşlanmış yumurta mı yemek istersin, yağda kızarmış yumurta mı? Burada ebeveyn olarak sınırları siz belirleyip kararı çocuğa bırakmayı ihmal etmeyin.

    • Kafe, park, restaurant gibi yerlerde çocuğunuzun kendi fikrini söylemesine ve ne istediğini ifade etmesine izin verin.

    • Mağazada seçtiğiniz örnekler arasında kıyafet seçimini çocuğunuza sorun.

    • Ebeveynler; birinci sınıftan itibaren ödev konusunun, sadece çocuk ve öğretmen arasında olduğunu ifade etmelidir. Anne baba ödev sorumluluğunu üzerine alır, çocuğun isteği dışında kontrol eder, ısrar eder ve başında durursa ödev, okul ile ebeveyn arasına bir süreç olarak devam eder.

    En önemlisi ise çocuklarımızın söylediklerimizi değil yaptıklarımızı taklit ettiklerini unutmamaktır. Kitap oku diyerek yaptığınız sayısız hatırlatma yerine, elimize kitap alıp, televizyon ve diğer sosyal medya araçlarından uzaklaşmak ve ‘kitap okuma vakti’ demek yeterlidir. Tarafsız olmak, eleştirmemek, örnek olmak ve koşulsuz kabul etmek her şeyin en başta mutlu çocukların anahtarıdır…

  • Boşanma Sürecini Çocuğa  Anlatmalı Mıyız?

    Boşanma Sürecini Çocuğa Anlatmalı Mıyız?

    Her türlü yaşam değişikliği -iyi yada kötü olaylar da dahil olmak üzere- zordur. Boşanma yetişkinler için dahi kolay alınan bir karar olmasa da çoğu zaman çocuk için bu olguyla karşı karşıya kalmak, altındaki zeminin kaymasına benzer. Peki böyle bir sürece girip çocuklara zorluk yaşatmak doğru mu? Etkisi kalıcı olmaz mı? Sadece çocuklar zarar görecek anlayışıyla, sürdürülemeyen bir evliliği sürdürmeye çalışmak çocuklar için faydadan çok zarar getirebilir. Ne kadar dikkat edilirse edilsin çocuklar ortamdaki negatif elektriği her zaman hissederler. En net söyleyebileceğimiz olumlu sonuç şiddetin, yüksek sesle tartışmaların çok olduğu evlilikler bittiğinde çocuklar negatif bir etkiden çok, rahatlama gözlemlenmesidir. Şu da bir gerçek ki, bir evliliğin bitiyor olması çocukta -yetişkinde dahi- hangi yaşta olursa olsun kızgınlık, korku, depresyon, suçluluk duygusu yaratır.

    Anne babası boşanan çocuklarla yapılan tüm araştırmaların ortak noktası çocukların boşanma için kendilerini sorumlu buldukları gerçeğidir. Çocuklar, ebeveynlerinin boşanma nedeni olarak kendilerini görürler. Bu nedenle boşanma kararı olduktan sonra yapılacak işlerin en başında bunun çocuklarla paylaşılması gelir. Ve bu haberi çocuk başkalarından değil, ebeveynlerinden öğrenmesi gereklidir. Özellikle de ebeveynlerinden öğrenmesi gereklidir.

    Peki bu boşanma durumunu çocuğa nasıl anlatmalıyız?

    Çocuğunuza boşanma kararınızı anlatmaya başlamadan önce evliliğinizin başlangıcı hakkında birkaç cümle söyleyerek konuya giriş yapabilirsiniz. Biliyorsun insanlar doğar, okula gider, işleri olur, büyüdüklerinde bir aile kurmak isterler ve evlenirler. Ben ve baban da birbirimizi tanıdığımızda bir aile kurmak istediğimize karar verdik. Birbirimizi çok sevdik ve evlendik. Ama evlendikten sonra bazı konularda anlaşamadığımızı gördük. Baban ve ben farklı hayatlar sürmek istediğimizi fark ettik. Başta birbirimizle çok iyi anlaşırken, daha sonraları bende baban da daha farklı hayatlar yaşamak istediğimize karar verdik. Çocuğa söylenecek hiçbir sebebin yalan olmaması ama suçlayıcı ve karşı tarafı küçük düşürücü de olmaması gerekir. “Başta birbirimizle anlaşabiliyorken artık anlaşamadığımıza ve ayrı yaşamak istediğimize karar verdik.” söylemi çocuk için açıklayıcı bir söylemdir. Bunlar çocuğa söyleniyorken anne babanın en dikkat etmesi gereken şey birbirlerini suçlamamaktır. Tüm bu konuşmalar yapıldığında bu kararın alınmasının kolay olmadığı ve bu karardan ötürü üzgün olduğunuzu da çocuğun duyması yararlı olur. Siz duygunuzu net olarak ifade ettiğinizde çocuk kendi duygularını rahat bir şekilde paylaşabilir.

    Boşanırken önemli olan bir konu da anne babanın karşılıklı saygı sınırları içerisinde hareket etmeleri üzerinde anlaşmalarıdır. Evlilik içerisinde hareket etmeleri üzerinde anlaşmalarıdır. Evlilik içinde her ne yaşandıysa, boşanmayla artık bitmiştir. Artık siz anne ve baba olarak çocuğunuza karşı sorumlusunuzdur. Boşanmayla birlikte anne baba olarak bu sorumluluklarınızı yerine getirmeye nasıl devam edeceğinize karar vermek zorundasınız. Çocuğun tüm sorumluluğunu annenin yüklenmesinin, babanın da ara sıra ortaya çıkan bir figür olmasının çocuğun gelişimine ne kadar zarar verdiği görülerek son yıllarda çocukların sorumluluklarının ortak olarak paylaşılması çocuğun gelişimi açısından da önemlidir. Hem anne, hem baba çocuk için vazgeçilmezdir. Çocuğun her iki ebeveyne de eşit erişebilme hakkı olmalıdır. Boşanma daha çok sorumluluk, daha az kontrol getirir. Çocuğunuzun diğer ebeveynde iken nasıl bakılacağına ne yazık ki karar veremezsiniz ama sorumluluk sahibi anne babalar çocuğun her iki evde de benzer kurallar içinde yaşanmasını sağlamak için özen gösterebilirler. Bu çocuğun gelişimi için gerekli olanıdır. Boşandığınız eşinizle arkadaşça davranmak veya eski günlerdeki gibi davranmak elbetteki zordur ama zaman içinde çocuklar için konuşabildiğiniz, ortak kararlar alabildiğiniz, aynı ortamda bulunabildiğiniz bir yetişkin -yetişkin ilişkisine çok ihtiyacınız olacaktır. Destekleyici rol üstlenenen ebeveynlerin çocukları bundan olumlu etkilendikleri görülmüştür.

    *Bu yazı Danışman Psikolog Ani Eryorulmaz’ın ‘Eyvah Boşanıyorum!’ kitabından derlenmiştir. daha kapsamlı bilgiye ulaşmak için ‘Eyvah Boşanıyorum!’ kitabı okumanız tavsiye edilir.

  • Sjögren hastaları neden bitkin?

    Günümüzden yaklaşık 50 yıl kadar önce yaşamış olan Amerikalı yazar (ve de ilk kişisel gelişimcilerden birisi) Dale Carnegie “yaşadığımız yorgunlukların nedeni çalışmalarımız değil, endişelerimiz, hayal kırıklıklarımız ve dargınlıklarımızdır” demiş. Bu söze genel anlamda katılmamak zaten mümkün değil. Rheumatology'nin Haziran sayısında yayınlanan çalışmanın sonuçları ise bu deyişin, Sjögren sendromlu hastalar için de geçerli olabileceği anlamını taşıyor.
    Sjögren sendromu denildiğinde çoğu hekimin aklına ilk gelen, hastalığın tipik özelliği olan ağız ve göz kuruluğu gibi dış salgı bezlerinin* çalışma bozukluğunu yansıtan yakınmalardır. Bu yakınmalar gerçekten önemli olmakla birlikte, hastalar üzerindeki olumsuz etkisi en az bunlar kadar, hatta daha fazla olanı ise yorgunluk/bitkinlik hissidir. Bitkinliğin tanımı kişiden kişiye değişebilse de, tıp dilinde kabul gören tanımı; uykuyu arttırma ile düzeltilemeyen genel enerji yokluğu durumudur. Bu satırları okuyan çoğu SS'lu hastanın “evet bende de bu tarif edilenden var” dediğini duyar gibiyim. Bu hastalarda bitkinlik hissine ek (ve de ilişkili) olarak, dikkati çeken diğer bir bulgu da gündüz uyuklamaları (daytime sleepiness). Sjögren sendromlu hastalarda bitkinlik hissinin çok sık rastlanılan bir yakınma olduğu bilinmesine rağmen, hekim olarak hastaların bu yakınmaları ile ilgili yapabildiklerimiz oldukça sınırlı.
    Her şeyden önce, günümüze kadar SS hastalarında yapılan ilaç çalışmalarının büyük bir bölümünde “bitkinlik” hedef alınmamış (yani ilaçların bitkinlik üzerine olan etkileri araştırılmamış). İlaçların bitkinlik üzerine etkilerini araştıran az sayıdaki çalışmada ise, ne iltihap baskılayıcı (TNF-alfa inhibitörleri gibi) ne de daha farklı (alfa linolenik asid, DHEA) tedavi yaklaşımlarının etkinliği gösterilememiş. Şu ana kadar bu konuda etkili (o da bir miktar) olduğu gösterilen tek yaklaşım rituksimab tedavisi. Hastaları bu derece rahatsız eden bir durum için bu kadar çaresiz kalmamızın en önemli (ve belki de tek) nedeni, SS hastalarında bitkinlik/yorgunluk hissinden sorumlu olan mekanizmaları bilmememiz. Elbette hastalarda sıkça gördüğümüz kronik ağrı ya da ağız ve göz kuruluğu gibi bulgular uyku kalitesini bozarak bitkinlik hissi ve gündüz uyuklamalarından sorumlu olabilir. Teoride bu açıklamalar akla yatkın olmakla beraber, hâlihazırda SS hastalarında bitkinlik hissine yol açabilecek faktörleri araştıran bir çalışma yok(tu).
    İşte, Theander ve arkadaşlarının yaptığı çalışma, SS hastalarında uyku süre ya da kalitesini bozabilecek faktörler ile bitkinlik hissi ve gündüz uyuklaması gibi bulguların ilişkisini araştırıyor. Elbette buradaki esas amaç; SS hastalarında gözlenen bitkinlikten sorumlu faktörleri tanımlayarak, bu faktörlerden her birinin düzeltilmesini sağlayacak tedavi stratejilerini geliştirmek (dolayısıyla hastaların bitkinlik hissine çare bulmak).

    Araştırmacılar bu amaçla 81 SS hastasını ve bu hastalar ile yaş ve cinsiyet olarak eşleşen 59 sağlıklı bireyi (hastalar ile karşılaştırabilmek için kontrol grubu olarak) çalışmaya dahil etmişler. Şimdi bazı okuyucuların aklından, ölçülen kan basıncı veya kan şekeri olsa tamam da, bitkinlik nasıl ölçülebilir diye geçiyor olabilir. Daha önceki yazılarımda da değindiğim gibi, hasta tarafından yapılan değerlendirmeler günümüzde hastalıkların tanı ve takibinde çok önem kazanmış durumda. Araştırmacılar da, bitkinlik, uyku kalitesi, uyku bozuklukları, depresyon, anksiyete** gibi durumların ölçümü için, sadece SS hastaları için değil başka hastalıkların değerlendirilmesinde de kullanılabilen (güvenirliği test edilmiş) anketleri kullanmışlar.
    Peki, ne bulmuşlar? Her şeyden önce, SS hastalarında hem bitkinlik hem de gündüz uyuklamalarının sağlıklı bireylerden daha fazla olduğunu, ancak hastalarda bitkinlik hissinin (%40) gündüz uyuklamalarından (%15) daha sık karşılaşılan bir problem olduğunu göstermişler. Bir hayli yoğun istatistiksel analizin (regresyon analizi) sonucunda da, hastaların gündüz yaşadığı bitkinlik hissinden sorumlu olabilecek faktörleri gece ağrısı ve anksiyete olarak belirlemişler. Bu noktayı biraz daha açmak gerekirse; uyku bozukluğuna yol açan her faktörün bitkinlik hissinden eşit ölçüde sorumlu olmadığını göstermişler. Şöyle ki, gece tuvalete kalkmak için uyanma hastaların %53 gibi önemli bir bölümünde görülmesine rağmen yapılan analizde bunun bitkinlik hissinde belirleyici olmadığı gösterilmiş. Diğer taraftan, hastaların %19'unda görülmesine rağmen, gece ağrısının anksiyete ile beraber, bitkinlik hissinden en çok sorumlu faktörler olduğu ortaya konulmuş.
    Bu sonuçlar ve verdiğim detaylı bilginin hastalar (ve de hekimler) için ne tür bir önemi var? Bu bilgilerin ışığında, bitkinlik hissi ile ilişkisi gösterilen gece ağrısı ve anksiyete gibi faktörlerin tedavisine ağırlık vererek, hastaların büyük kısmının yaşam kalitesini bozan bitkinlik problemine daha kalıcı çözümler bulabiliriz. Elbette bu bağlamda ilk yapılması gereken şey, bu faktörleri düzeltmenin gerçekten bitkinlik hissini düzeltip düzeltmeyeceğini araştıran klinik çalışmalar.
    *dış salgı (ekzokrin) bezleri; salgılarını özel bir kanal aracılığıyla ya da doğrudan vücut dışına veren bezlerdir.
    **Anksiyete; endişe, kaygı, korku, gerilim, sıkıntı halidir.

  • Özgüven ve Sorumluluk Gelişimi

    Özgüven ve Sorumluluk Gelişimi

    Özgüven;yani kendine güven kavramı bir şeyi yaparken bireyin kendine inanması, “bu işi yapabilirim, üstesinden gelebilirim” diyebilmesidir. Özgüven doğuştan gelen bir duygu değildir zamanla etkisi artacak ya da azalacak bir duygudur. Başardığımız işler kendimize olan güvenimizi arttırırken başaramadığımız işlerin sayısı arttıkça zamanla özgüven yitirilebiliriz bu yüzden özgüven değişmez bir kalıp değildir. Çocuğun özgüven gelişiminde ailenin rolü önemli yer tutmaktadır. Çocuğa yaşına uygun sorumluluklar verildiğinde, kendi yapabileceği işleri kendisinin yapması için fırsat verildiğinde özgüveni gelişebilmektedir.

    Özgüven tabi ki sadece ailenin etkisinde değildir ancak çocuğun ilk eğitim aldığı yer olduğundan önde gelen etmenlerdendir. Okul ve diğer bakım verenlerin aynı tutumu sergilemesiyle çocuğun özgüveni gelişmektedir. Hayatımızda zamanın önemli olduğunu yadsıyamayız bununla birlikte bazen bir yere yetişmemiz, bazen kaldığımız ortamdan çabuk çıkmamız gerekir. Bazen de biz bazı işleri kendimizin yapması gerektiğini düşünürüz. Örneğin  ‘Aman o bilmez o yapamaz.’ demiyor muyuz? ‘ Aman çevreyi kirletir üstüne döker karnını tam doyuramaz’ ayakkabısını ben giydireyim şimdi işe yetişmem vb. Bunun gibi yüzlerce mazeret içeren cümle söyleyip dururuz. Bazen bir su getirmesini isteriz getirmeyince: ‘Artık büyüdün bir su bile getiremiyorsun’. Başka bir şey olunca: ‘Sen küçüksün sen bunu yapamazsın’. Çocuklara karşı çelişkili ifadeler kullanmamız çocuğun çevresine ve kendisine olan güven duygusunu ne kadar etkiler?

    Sorumluluk verirken dikkat edilmesi gereken noktalar: – Çocuğun yaşına, bulunduğu gelişim dönemine uygun sorumluluklar vermek gerekir.   Çocuğun yerine getiremeyeceği sorumluluklar vermek kadar, çocuğun çok kolay yapacağı ve bulunduğu gelişim düzeyine oranla çok kolay olan sorumluluklar vermek gelişimi olumsuz etkileyebilir.    

    Sorumluluk verirken olanak buldukça seçim yapmasına fırsat vermek gerekir. Emredici olmamaya ve uygun sosyal sözcükleri kullanmaya dikkat etmek gerekir. Uzun ve anlaşılmaz cümleler kurmamaya ve çocuğun gelişim düzeyine uygun yönergeler vermeye özen göstermek gerekir. Çocuğun sorumluluk almak istediği durumları iyi değerlendirip hevesini kırmadan sorumluluğu yerine getirmesine yardımcı olmak gerekir. Çocuğun üzerine aldığı sorumluluğu yerine getirebilmesi için cesaretlendirmek gerekir. Sorumlu şekilde davrandığı durumlarda desteklemek ve ödüllendirmek gerekir. Çocuğun yaşıyla doğru orantılı olarak sorumlulukları arttırılmalıdır.

    ÇOCUKLARIN 2 VE 4 YAŞ ARASı ALABILECEKLERI SORUMLULUKLAR

    • Sofrada tek başına yemeğini yemek.

    • Tek başına uyumak.

    • El – yüz temizliğini yapabilmek.

    • Dişlerini fırçalamak, Yardımla giyinmek ve soyunmak.

    • Kirli kıyafetlerini sepete atmak.

    • Kıyafet seçimi, hazırlanacak yemek, gezmeye gidilecek yer gibi konularda karar sürecine katılmak.

    • Oyun oynarken nerede olacağı, Oyuncaklarını korumak.

    • Kitap, dergi ve gazeteleri yerine kaldırmak,

    • Anne babaların basit getir götür işlerini yapmak.

    • TV, radyo gibi basit elektronik eşyaları açıp kapamak.

    • Alışveriş dönüşü malzemelerin yerleştirilmesine yardımcı olmak.

    • Alçak raflara hafif ve kırılmayacak malzemeleri yerleştirmek.

    • Yemek masasına peçete ve kırılmayacak malzemeleri koymak.

    • Çöpü dışarı çıkarmak

    • Oyuncaklarını toplamak.

    BIR ŞEYLERI BAŞARDıĞıNı GÖRMEK ONLARI DA MUTLU EDECEKTIR…

    Çocukların 5 yaşında alabilecekleri sorumluluklar

    • Eşyalarına iyi bakmak,

    • Temiz kıyafetlerini çekmeceye yada dolaba yerleştirmek,

    • Üzerinden çıkardığı kıyafetleri katlayabilmek ve dolabına kaldırmak,

    • Telefona gerektiği şekilde cevap vermek,

    • Saçlarını taramak,

    • Yemeğini yedikten sonra tabağını  kaldırmak,

    • Basit yiyeceklerin hazırlanmasına yardım etmek,

    • Oyuncaklarını toplamak

    Çocukların 6 yaşında alabilecekleri sorumluluklar

    • Tek başına giyinip soyunmak,

    • Sofranın hazırlanmasına ve toplanmasına yardım etmek,

    • Yanlışlıkla döktüklerini toplamak,

    • Evin toplanmasına yardım etmek,

    • Çiçekleri sulamak,

    • Sebzeleri yıkamak,

    • Kendi ayakkabılarını bağlamak,

    • Kendi ayakkabılarının temizliğini yapmak,

    • Evden çıkarken muslukları ve ışıkları kontrol etmek, açıksa kapatmak

    Gelişimdeki sırayı incelersek en son gelişen kas grubu ince motor kaslardır. Ayakkabı bağcıklarını bağlamak için ince motor kasların gelişmesi gerekir. Çocuk 5 -6 yaşlarına gelince ayakkabı bağlarını kendisinin bağlaması için ona izin verin. Eğer çocuk zorluk çekiyorsa ona biraz zaman tanıyın halen yapmak istediğini yapamıyorsa destekleyici ifadeler kullanarak yardımcı olmaya çalışın gerekiyorsa ayakkabısının bağlarını birlikte bağlayın. Sizin için önemsiz görünen bir şey olarak görülse de unutmayın çocuğunuz için çok önemli olabilir. Unutmayalım ki çocuğunuz kişiliğinin temellerini 0-6 yaş arasında kazanır. Eğer bu dönemde onu bir birey olarak kabul ederseniz ilerleyen yıllarda sağlam bir karaktere sahip olacaktır. İlerleyen yaşantısında çocuğunuz kendine güveni olan özgürce karar verebilen ve sorumluluk alabilen bir birey olabilir

    Önemli olan çocuğumuza yardımcı olmak değil; onun yapabileceği işleri ona bırakmak yapamadığı işlerde ona yardımcı olmaktır. Yapabileceği işlerin altından kalkabiliyorsa çocuk böyle bir rahatlık sağlamışsa ona ebeveyn çocuk kendine güvenecektir.

    Çocuğunuzu bir birey olarak görün ve ona öyle davranın geliştiremez. Çocuğa yapabileceği işleri yaptırmalıyız: elbise giyinmesine, yemek yemesine, oyuncaklarını toplamasına izin vermeliyiz.  Yanlış yaparsa öncelikle bizlerde kabul etmeliyiz ki; bundan daha normal bir durum yok. Yanlış yaptığında kızmadan, sabırla ” bak anneciğim, ablacığım, bababacığım vs.. bunu böyle yapsak daha iyi olur” deyip soruna değil çocuğun bilincini, çözüme odaklamış oluyoruz. Teşekkür etmeliyiz, özür dilemeliyiz, saygı duymalıyız uyuduğunda sessiz olmalıyız, saymalıyız, sevmeliyiz…  Bu durumda çocuk “Ben bir bireyim” bilincinde yetişir. Değersizim adlı kötü düşünce tohumları bilinçaltı tarlasına ekilmemiş olur.Çocuklar kendilerine biraz güvenildiği duygusunu taşırlarsa ancak yaptıklarının daha iyisini yapabilirler.

  • Hiperaktivite ve dürtüsellik-2

    Okulda ne gibi sorunlara neden olur?

    İlkokul dönemi en sık başvuruların yapıldığı dönemdir. Çocuğun uyması gereken kural sayısı, beklenen görevler miktarı artmıştır. Hiperaktif bir çocuk bu görevleri bitirmekte ve kurallara uymakta çok daha fazla zorlanır. Kendini frenleyemez. Çok konuşmaları, diğer arkadaşları konuşurken araya girmeleri, sınıfta gezinmeleri, arkadaşlarının dikkatini dağıtmaları sık bildirilir. Genellikle notlarını düzenli tutamazlar, yazıları bozuktur. Resim yaparken düzgün boyamakta zorlanırlar. Öğretmenleri genel olarak onları ‘zeki ama yaramaz’ şeklinde nitelerler. Sınıfın yaramaz çocuğu olarak görüldüklerinde sorumlusu olmadıkları olumsuz davranışlar nedeniyle bile suçlanabilirler.

    Ödevlerini eve gelince yapmakta zorlanırlar. Anne ve babanın zorlaması ile derse oturulur. Dersleri beraber yaparken sıkılmalar, bahaneler (zil çaldı, başım ağrıdı, elim yoruldu) sıktır. Kendi başına ders yaparlarsa üstün körü yapma eğilimindedirler. Ders notlarını, yazılıları, sorumlulukları çabuk unuturlar.

    Ortaokul ve lise yıllarında hareketlilik genellikle daha azalmıştır ama ders dinlememe, dersi kaynatma, izinsiz söz alma, çok konuşma, diğer arkadaşlarını rahatsız etme, bazen disipline gidecek davranışlar görülebilir. Sorumluluktan kaçmayı severler. Kuralları sevmeyen arkadaşlara yakın olma eğilimindedirler. Aile ile çatışmalar, sinirlilik sık görülür. Riskli davranışları daha sıktır.Beklenilen altında başarı elde ettikleri, daha az tatmin duygusu yaşadıkları, çevre ve aile tarafından sık eleştirildikleri için depresyon ve kaygı bozukları geliştirme riskleri fazladır.

    İleri yaşlar için başka riskler var mıdır?

    Yapılan çalışmalarda dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun sigara, alkol ve madde bağımlılığı riskini artırdığı gösterilmiştir. Beklenen düzeyde iyi eğitim ve iş olanaklarına sahip olmadıkları, daha sık trafik kazası yaşadıkları, sık iş değiştirdikleri, daha sık suça karıştıştıkları bildirilmiştir.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğunda Hiperaktivite belirtileri olması şart mıdır?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu şeklinde isimlendirilmesine rağmen tanı için hiperaktivite bozukluğunun olma zorunluluğu yoktur. Bu bozukluğun ilk tanımlandığı dönemden kalan bir yanlış isimlendirme söz konusudur. Günümüzde DEHB temelde beynin davranış, dikkat, hafıza, duygu gibi temel işlevlerini yönetme sorunu olarak düşünülmektedir. Artık bu hastalık çocukların ve yetişkinlerin yönetimsel becerilerindeki bir nörogelişimsel hastalık olarak tanımlanmaktadır.

    Hiperaktivite kalıcımıdır?

    Yapılan çalışmalarda hiperaktivite belirtilerinin sıklıkla yaşla birlikte azaldığı gösterilmiştir. Ergenlik dönemine kadar azalan hiperaktivite belirtileri yerini ‘içsel bir huzursuzluk hali, boşta vakit geçirememe, sıra bekleyememe, sabırsızlık’ belirtilerine bırakır.

    Hiperaktivitenin Nedeni nedir?

    Uygun olan zamanda durmayı, kendini frenlemeyi ve çevre koşullarını izleyerek doğru zaman geldiğinde harekete geçmeyi sağlayan ‘yönetici beyin fonksiyonları’ etkilenmiştir. Bu fonksiyonların çoğundan sorumlu olan beynin ön bölgesi (frontal bölge) etkilenmiştir.

    Hiperaktif bireylerin beyinlerinin sürekli çalıştığı ve bu nedenle çok hareketli oldukları düşünülebilir fakat yapılan çalışmalarda bu durumun tam tersi olduğu gösterilmiştir. Aslında sorun davranış düzenlemesi yapması gereken sistemlerin üst merkezlerin inhinisyonunda sorun mevcuttur.

    Ayrıca ödül sistemleri doğru çalışmaması nedeni ile uzun vadede sonuç alacağı ödev, görev gibi sorumluluklar yerine hemen keyif ve haz veren eğlenceli aktivitelere (oyun, televizyon yada bilgisayar) yöneldikleri düşünülmektedir. Uzun vadeli büyük ödüllere kavuşmak yerine, hemen alacağı küçük ödülleri (hazlara) seçme eğilimindedirler.

    Saygılarımla

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna ilişkin diğer yazılara ulaşabilmek için tıklayınız.

    Bu yazının tüm hakları psikiyatricocuk.com’a aittir. “www.psikiyatricocuk.com” biçiminde açık kaynak gösterilmek kaydıyla yayınlanması için tarafımıza başvuru yapılabilir.

    Açık kaynak göstermeden yapılan alıntılar için yasal takip yapılacaktır. ©

  • ÇOCUKLARDA SORUMLULUK VE ÖZGÜVEN

    ÇOCUKLARDA SORUMLULUK VE ÖZGÜVEN

    Düşen bir çığda hiçbir kar tanesi,

    Kendini olup bitenden sorumlu tutmaz.

    “Ali 9 yaşında üçüncü sınıf öğrencisi. Bilgisayar mühendisi olan bir kuzeni var. Onunla beraber olduklarında, kuzeni ona mesleği ve çalıştığı yer hakkında bir sürü şey anlatıyor. Ali de bilgisayar mühendisi olmak istiyor ama ufak bir problemi var; bu dönem notları pek iyi değil. Verilen ödevleri yapıp ertesi gün okula getirmesi gerekirken, o bunu yapmıyor. Hangi kitabını okuldan eve getirmesi gerektiğini unutuyor. Bazen de ödevini yapıyor ama çantasına koymayı unutuyor. Çantasına koysa da öğretmene vermeyi unutabiliyor. Kısacası Ali ödevleri konusunda yeterince sorumluluk almıyor.”

    Her gün bu ve benzeri başka durumlarla karşılaştığınızda aklınızdan neler geçiyor? Anlaşmaya vardığınız halde çocuğunuz sorumluluklarını yerine getirmeyi ihmal ediyorsa ve siz onun yerine ödevlerini okula getiriyorsanız sorumluluk konusunun üstünde durulması gerekiyor demektir.

    ÇOCUKLARDA SORUMLULUK DUYGUSUNUN GELİŞİMİ

    Sorumluluk;

    1) Kurallara uyma,

    2) Tercihlerin ya da seçimlerin sonucuna katlanma,

    3) Başka insanlara ve onların haklarına saygı gösterme,

    olarak ele alınabilir.

    Kişisel farklılıklar söz konusu olsa da, sorumluluk kazandırmaya yönelik her sürecin “temel” ve “değişmez” öğeleri vardır. Bunlar;

    ? Bilgilendirme: Çocuğun davranışında istenen değişimin gerçekleşebilmesi için önce, çocuğun bu değişim hakkında bilgilendirilmesi gerekir. Onun bu değişimi bir ihtiyaç olarak görebilmesi için, nedenleri hakkında bilgi vermek önemlidir.

    Kuralların neden konduğu ve sorumluluğun önemi anlatılmalıdır. Çocuklar, niçin bazı işleri yapmak zorunda olduklarını bilirlerse, ne zaman ailelerine yardımcı olmaları gerektiğini, ne zaman bağımsız davranabileceklerini de öğrenmiş olurlar.

    ? Takip: Bilgilendirmeden sonra, çocuğun söz konusu davranışı gösterebilmesi için ona bir süre tanınması gerekir. Bu süre içerisinde yapılan takip sonucunda sorumlu davranışın ortaya çıkıp çıkmadığına, ne sürede ortaya çıktığına, hangi zamanlarda davranışın yapıldığına/yapılmadığına dikkat edilmelidir.

    ? Geri bildirim: Belli bir süre sonra gidişat hakkında bilgilendirmek gerekir. Eğer istenen sorumlu davranışın sayısında artış varsa uygun pekiştireçlerle motive edilmeli, eğer beklenen sorumlu davranışın ortaya çıkmasında sıkıntılar varsa, bu sıkıntılar ve olası nedenlerinin çocukla paylaşılması gerekir.

    ? Hatırlatma: İstenen davranış eğer gerçekleşmiyorsa yeniden hatırlatma sürecine gidilmelidir. Yeniden bilgilendirme ile başlayan bu süreç, davranış oturana kadar devam etmelidir.

    Yukarıda anlatılan bu öğeler, sadece sorumluluk kazandırma sürecine ait değildir; temel alışkanlıkların oturmasında, kuralların belirlenmesinde, kısaca yaşantımızı düzenleyecek her türlü önlemde bulunması gereken öğelerdir ve ancak kararlı ve sabırlı bir tutumla yaklaşıldığında davranışın oturması sağlanabilir.

    Sorumluluğun gelişimi çocuktan çocuğa farklılık gösterir. Ancak, genel gelişim özellikleri açısından değerlendirdiğimizde, çocukların evde yerine getirebilecekleri sorumluluklarını bilmek, bize beklentilerimizi ayarlayabilmemiz açısından yardımcı olabilir. Buna göre;

    6 yaş;

    ? Tek başına giyinip soyunması,

    ? Sofrada tek başına yemeğini yemesi,

    ? Oyuncaklarını toplayabilmesi,

    ? Üzerinden çıkardığı kıyafetleri yardımla katlayabilmesi,

    ? El-yüz temizliğini yapabilmesi,

    7 yaş; (yukarıdakilere ek olarak)

    ? Çantasını hazırlaması,

    ? Başladığı işi bitirmesi,

    Kuş, balık gibi hayvanları beslemesi,

    ? Proje ve ödevlerini hazırlaması,

    ? Dişlerini fırçalaması,

    8 yaş; (yukarıdakilere ek olarak)

    ? Hatırlatmadan öz bakımını yapması ve odasını toplaması,

    ? Okuldan gelen mesajları iletebilmesi,

    ? Dersleriyle ilgili sorumlulukları alabilmesi,

    9-11 yaşlar arası; (yukarıdakilere ek olarak)

    ? İlgilerini belirleyip, zaman planlaması ve günlük programlar yapabilmesi,

    ? Zamanını iyi kullanması,

    ? Ev dışı yakın yerlere gidip gelmesi,

    ? Arkadaşlarıyla iyi ilişkiler kurması,

    ? Alışveriş yapması.

    Sorumluluk duygusu her ne kadar bir takım görevleri yerine getirmek için gerekli bir beceri gibi düşünülse de aslında bireyin kendi becerilerini geliştirmesi, davranışlarının sonucunun farkında olması ile ilgilidir. Sorumluluk duygusu ile özgüven gelişimi arasında oldukça güçlü bir ilişki vardır. Kendi ihtiyaçlarını tek başına karşılama becerisini kazanan çocuğun ebeveynlerine veya diğer yetişkinlere duyduğu bağımlılık giderek azalır. Davranışlarının sonucunu yaşadıkça, gelişen becerilerini kullandıkça çocuğun kendine olan güveni artar. Becerilerini kullanması ve geliştirmesi için fırsat verilmeyen çocukların yeterlilik duygusu ve özgüven gelişimleri de sınırlı kalır.

    ÇOCUKLARIN SORUMLULUK ALMASINDA ANNE-BABALARA DÜŞEN GÖREVLER

    Anne-babanın çocuğun yaşına, cinsiyetine ve kişisel özelliklerine uygun görevleri çocuğun yapmasına fırsat vermesi, istenilen davranışlar için model oluşturması ve olumlu davranışları pekiştirmesi çocuğun sorumluluk duygusunun gelişmesinde büyük önem taşır.

    Çocuk gelişiminde sosyal-duygusal alandaki en önemli hedeflerden biri kendi ayakları üstünde durabilen, kendine güvenen bir birey olma yolundaki çocuğun kişilik gelişimini destekleyecek davranışların birer birer kazandırılmasıdır. Bu davranışlar arasında çocuğun sorumluluk bilinci edinmesi önem sırasında en ön sıralarda yer alır. Çocuğun kendi davranışlarının sorumluluğunu alması yetişkin olduğunda bir gün içerisinde öğrenebileceği birşey değildir. Çocuğun sorumluluk bilincini edinmesi ancak yaşamın ilk yıllarından itibaren atılan adımlar ile mümkündür. Tıpkı diğer sosyal beceriler gibi sorumluluk bilinci de önce aileden daha sonra sosyal çevreden öğrenilir ve geliştirilir. Sorumluluk duygusu hem kişilik özelliklerinden etkilenen hem de sonradan kazanılabilen bir sosyal beceridir. Bazı çocuklar kişilik özellikleri nedeniyle sorumluluk almaya daha yatkın ya da istekli olabilirler. Dolayısıyla anne-baba aynı tutumları sergilerlerse de kardeşler birbirinden tamamen farklı sorumluluk bilinci geliştirebilirler. Ancak her ne kadar kişisel özelliklerinin sorumluluk duygusunun kazanılmasında etkisi olsa da sorumluluk bilinci büyük ölçüde öğrenilen bir beceridir. Çocuğun hayatındaki her beceriyi öğreten ve geliştirmesine yardım eden anne-baba, sorumluluk duygusunun gelişiminde de başrole sahiptir. Bu yüzden, sorumluluk duygusunu geliştirmek için anne-babanın çocuğun yaşına, cinsiyetine ve kişisel özelliklerine uygun görevleri çocuğun yapmasına fırsat vermesi, istenilen davranışlar için model oluşturması ve olumlu davranışları pekiştirmesi önem taşır.

    Çocuklara Sorumluluğu Ne Zaman ve Nasıl Öğretmek Gerekir?

    İlk adımlar zordur ancak çocuklar kendi başlarına ihtiyaçlarını karşılayabildiklerini fark ettikçe kendilerine olan güvenleri artacaktır.

    Aslında bu sorunun cevabı gelişim dönemlerinde gizlidir. Anne-baba olarak çocuğunuzun yapabileceği her şeyi kendi başına başarması için ona fırsat verin. Beceriler kullanıldıkça gelişir. İlk adımlar zordur ancak çocuklar kendi başlarına ihtiyaçlarını karşılayabildiklerini fark ettikçe kendilerine olan güvenleri artacaktır. Yemek yiyebilen bir çocuğa yemek yedirmeye devam etmek hem onun becerisinin gelişmesine hem de yeterlilik duygusuna zarar verebilir. Çünkü nasıl bizler bir işi başardığımızı görmekten zevk alırsak aynı keyif alma duygusu çocuklar için de geçerlidir. Anne baba olarak onların bu keyfi tatmalarına destek olmak önemlidir.

    Sorumlulukların kazanılmasında anne-babaya düşen bir diğer rol ise, istenilen davranışları sergileyen bireyler olmalarıdır. Çocuklar çok iyi gözlem yeteneğine sahiptirler. Anne-babanın çocuklarına öğretmek istedikleri davranışlar için model oluşturması etkili bir yöntemdir. Eğer anne-baba günlük hayat ile ilgili sorumlulukları zorla, isteksizce gerçekleştiriyor ya da aksatıyorlarsa çocuk için de sorumluluklar kaçınılması gereken durumlar anlamına gelecektir.

    Çocuklar “yaşayarak-yaparak” öğrenirler. Bu nedenle sorumluluk duygusunun gelişmesinde en etkili yöntemlerden biri çocuğun davranışının sonucunu yaşamasına fırsat vermektir. Anne-babalar genellikle çocuklarını olumsuzluklardan koruma içgüdüsüyle hayatı çocuklar için kolaylaştırmaya çalışırlar. Tüm bunlar kısa vadede çocuğu olumsuz sonuçlardan korur gibi görünse de uzun vadede maalesef kişilik gelişimini, özgüven oluşumunu olumsuz olarak etkileme riskini taşırlar. Biri her gün sizin için işlerinizi yapsa siz işinizi yapmak için çaba gösterir miydiniz? Çocuklar da doğal olarak anne-baba tarafından desteklenen becerilerini geliştirmeye ihtiyaç duymazlar, daha doğrusu duymuyor gibi görünürler ama bir gün anne-baba desteğini azalttığında o zaman büyük zorluklar yaşarlar. Çünkü zamanında gelişmeyen becerileri sonradan kazanmak için çok daha fazla emek harcamak gerekir. Her yeni beceri başta acemice girişimlerle başlar. Bu nedenle çocukların sorumlulukları öğrenirken zamana ve anne-babanın sabrına ihtiyaçları vardır. Yemeğini kendi başına yemeğe başladığında döküp saçması normaldir ya da bardağı taşırken elinden düşürmesi. Bu tip durumlarda anne-babanın eleştirel davranması “bırak dökeceksin, sen yapamazsın” gibi geri bildirimler vermesi ya da daha hızlı sonuçlar istedikleri için kendilerinin yapmaları sorumlulukların kazanılmasını engelleyebilir.

    ÖNERİLER…

    Olumlu geri bildirim: Her yeni davranışın öğrenilmesi ve tekrar edilmesi ve pekişip alışkanlık haline gelmesi için olumlu geri bildirime ihtiyaç vardır. Anne-babanın ilgi ve onayı istenilen davranışların öğrenilmesinde anahtardır. Çocuklar her zaman olumlu ilgiden destek almazlar bazen anne-babanın kızdığı onaylamadığı bir davranışı yaparak, olumsuz ilgi alarak istemeyen bir davranışı sergilerler. Çocuklara ne yapmamaları gerektiğini değil de, ne yapmaları gerektiğini söylemek burada önem kazanır. Olumsuzdan gitmek olumsuz davranışı istemeden pekiştirmeye neden olabilir. Oysa iyi, doğru ve gerekli olduğunu düşündüğümüz davranışları fark etmek ve enerjiyi bunları övmek için kullanmak daha verimli olacaktır. Çocuklar anne-babalarının ilgi ve onayını isterler. Olumlu davranışa odaklanmak, olumlu davranışla ilgili geri bildirimler vermek istenilen davranışı geliştirmenin en etkili yoludur. Eğer çocuğunuza kardeşini ağlattığında kızmak yerine onunla sakin bir şekilde oynadığı anda ilgi gösterirseniz istenilen davranışa ilgi göstermiş olursunuz. Bu tabi ki olumsuz davranışa izin vermek anlamına gelmemelidir. Sadece gelişmesini istediğimiz davranışı desteklemeniz,

    pekiştirmeniz gereklidir.

    Motive eden sorumluluklar: Çocuklara sorumlulukları öğretirken motivasyonu

    unutmamak gerekir. Yapması keyifli olan, sonucunda güzel ve övünülecek bir durum yaratan davranışlar ile ilgili sorumlulukları kazandırmak daha kolay olacaktır. Örneğin masayı kurmaya yardım etmek masayı temizlemeye ve kaldırmaya yardım etmekten daha eğlencelidir.

    Bütünü parçalara bölmek: Çocuğunuza öğretmek istediğiniz davranış ne olursa olsun mümkün olan en basit basamaktan başlayın. Bir yetişkin bile dağınık bir odaya girdiğinde nereden başlayacağını bilemeyip umutsuzluğa düşebilir. Eğer çocuğunuzun odasını toplamasını istiyorsanız öncellikle işleri basamaklandırın. Birinci basamak oyuncakları kutularına yerleştirmek, ikinci basamak kirli ve temiz çamaşırları ayırmak, kirlileri kirli sepetine, temizleri ait oldukları yerlere yerleştirmek olabilir.

    Seçme sansı vermek: Çocukların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olmalarını

    sağlarsanız verdikleri kararlar ile ilgili sorumluluk almalarına ve kendilerine olan güvenlerinin gelişmesine yardım edersiniz. Kendileri için uygun olanı seçme becerisini kazanmaları önemlidir. Ayrıca alternatifler arasında seçme şansları olduğunda alınan kararı benimseyip uygulama olasılıkları daha fazladır. Tabi ki seçim yapılacak alternatifler anne baba tarafından belirlenip sınırlandırılabilir.

    Her şeyin bir yeri olsun: Evdeki her eşyanın belli bir yeri olduğunu bilmek çocukların etrafı düzenli tutmasına yardımcı olabilir. Neyin nerde olduğunu bilmek çocuğa güç verir. Düzenli bir ev ortamı çocuğun düzenli olmayı öğrenmesinde etkilidir. Ancak daha da önemlisi bu düzenin sağlanmasında çocuğun da rolü olmalıdır. Kirlenen pantolonunu kirli sepetine atmak, okuduğu dergiyi gazeteliğe koymak, meyve suyu şişesini tekrar buzdolabına kaldırmak gibi günlük hayata dair işlerde çocukların da sorumlulukları olmalıdır.

    Model olma: Birçok davranışta olduğu gibi sorumluluk bilincini kazandırma sürecinde yetişkinlerin örnek davranışları önemlidir. Yetişkinlerin kendi yaşantılarına ait sorumluklara gereken özeni göstermeleri, çocukların dikkatini çeker ve onların tutumlarını gözlemleyerek daha iyi öğrenirler.

    Evdeki yardımcının rolü: Ev işlerine yardım eden kişilerin de çocukların sorumluluk bilinci kazanmasında etkisi vardır. Eğer her gün biri yatağını topluyorsa uzun yıllar yatağını toplamayı öğrenmeye gerek duymayacaktır. Bu konuda hem yardımcınız hem de çocuğunuzla konuşarak sorumluluk alanlarını netleştirin.

    Bireysel sorumluluktan sosyal sorumluluğa: Çocuklarda sorumluluk bilincini geliştirmek için, küçük yaştan itibaren önce,

    Kendi ile ilgili sorumlulukları öğrenmesini desteklemek (çıkardığı kıyafetleri katlayıp yerine koymak, oyuncak ya da eşyalarını kullandıktan sonra yerlerine kaldırmak)

    Daha sonra ev ile ilgili sorumlulukları paylaşmasını beklemek (yemekten sonra tabağını lavoboya koymak vb)

    Son olarak da sosyal sorumluluklar konusunda model olmak (ağaç dikmek, ihtiyacı olanlara yardım etmek, yerlere çöp atmamak) sorumluluk bilinci kazandırmak için önemli adımlardır.

  • DUYGULARIMIZ KİMİN SORUMLULUĞUNDA?

    DUYGULARIMIZ KİMİN SORUMLULUĞUNDA?

    Beni kızdırdı!

    Sen beni üzmek zorunda mısın?

    Bugün beni çok mutlu ettin!

    Yukarıdaki cümlelere benzer cümleleri hayatımız boyunca defalarca söylemiş veya başkalarından duymuşuzdur. Bu cümlelerin en önemli ortak yanı, kişinin yaşadığı duygu durumundan karşısındaki kişileri sorumlu tutması. Şimdi gelin birlikte bu cümleler ve cümlelerin dayandığı düşünce yapısını biraz ele alalım.

    16 yıllık meslek yaşantım boyunca yaptığım danışmalarda kişilerin en büyük çıkmazlarından birinin, duygularının ve davranışlarının sorumluluğunu dış çevreye yüklemeleri olduğunu gördüm. Üzüntünden sevince, kızgınlıktan rahatlığa kadar yaşanan pek çok duygunun sorumluluğu çoğunlukla dışarıda aranmış ve bu arayış kişiyi çaresizliğe itmiştir. Çaresizliğin nedeni ise duygu yönetimini başkasının yetkisine bırakmış olması.

    Bu durumu bir örnekle izah edeyim. Kişi hissettiği duygunun dayanak noktasını kendi dışındaki birine yüklerse, duygu yönetimini o kişiye devretmiş olmaz mı? Örneğin arkadaşının onu üzdüğünü söyleyen bir kişinin, üzüntü duygusundan arınıp mutlu olabilmesi için neye ihtiyacı vardır? Arkadaşının onu mutlu etmesine!

    Mutluluğu başkasının davranışına endekslemek, aynı zamanda bir çaresizliğin göstergesi değil midir? Çünkü mutlu olmak için başkasının davranışlarını değiştirmesini ve isteklerine uygun davranmasını beklemek gerekmektedir. Peki ya beklenen o değişim gerçekleşmezse?

    Bir de olayı tersinden düşünelim. Bizim duygularımızı belirleyen kişinin başkaları olduğunu düşünüyorsak, aynı şekilde kendi davranışlarımızın da başkalarının duygularını belirlediğini kabul etmemiz gerekir. Öyle ya! Eğer başkaları davranışları ile bizim duygularımızı belirliyorsa, yani başkalarını yaptıkları bizi üzüyor, mutlu ediyor, öfkelendiriyorsa; bizim de davranışlarımız aynı şekilde başkalarını mutlu ediyor, üzüyor veya öfkelendiriyor olmalı. Tüm bu anlatılanları doğru kabul edecek olursak; şöyle bir sonuçla karşı karşıya kalmış oluyoruz. Başkaları bizim davranışlarımızı belirlerken ve yönetirken, biz de aynı şekilde başkalarının duygularını belirleme ve yönetme gücünü kendimizde görmüş oluyoruz.

    Duygularımızın ve davranışlarımızın nedenini kendi dışımızdaki olaylarda ve kişilerde aramayı ve onları sorumlu tutarak yaşamayı öğrendiğimiz için duygularımızın, davranışlarımızın sorumluluğunu üstlenmekte zorlanıyoruz.

    Oysa bu düşünce tarzı gerçekçi bir düşünce tarzı değildir.

    Şöyle söylediğinizi duyar gibiyim. Peki olayların veya kişilerin yaşadığımız duygular üzerinde hiç mi sorumluluğu yok? Elbette ki onların düşüncelerimizin başlamasına vesile olmak gibi bir etkisi var ama sadece bu kadar.

    Duygularımızı belirleyen şey ne olayın kendisidir ne de bizim dışımızdaki kişilerin davranışlarıdır. Duygularımızı belirleyen ana etken, düşüncelerimiz ve olayları yorumlama şeklimizdir. Örneğin hava güneşli olduğu için temizlik yapmayı düşünen bir ev hanımı yağmur yağdığı için bu durum karşısında üzüntü hissedebilir. Uzun zamandır yağmur bekleyen bir çiftçi ise yağmur yağması karşısında büyük sevinç yaşayabilir. Yağmur yağma olayı ev hanımı için üzüntü duygusuna vesile edilirken, çiftçi için sevinç duygusuna vesile edilmektedir. Yani yağmurun kendisi üzüntü veya sevinç nedeni değildir. Yağmurla ilgili kişilerin zihinlerinde kurdukları düşünceler duygularının ortaya çıkmasını belirleyen ana etkendir.

    Daha uç bir örnek vermek gerekirse, sokak ortasında eşine fiziksel şiddet uygulayan bir erkek olduğunu düşünelim. Bu olaya şahit olan 4 farklı kişi olduğunu varsayalım. Birinci kişi, erkeğe şiddet uygulayan kişiye engel olmaya çalışıyor. İkinci kişi, oradan hızlı bir şekilde uzaklaşıyor. Üçüncü kişi polisi arayarak durumu bildiriyor. Dördüncü kişi ise olup biteni sadece seyrediyor.

    Yukarıdaki olaya tanıklık eden kişilerin davranışlarındaki farklılığı gördük. Gelin şimdi de bu 4 kişinin duygularını inceleyelim. Şiddet uygulayan kişiye engel olmaya çalışan birinci kişinin hissedeceği duygu muhtemelen öfke ve kızgınlıktır. Oradan hızla uzaklaşan ikinci kişinin duygusu korku, polisi arayan üçüncü kişinin duygusu sorumluluk, olayı sadece izleyen kişinin duygusu ise umursamazlık ve meraktır.

    Örneklerde anlatıldığı üzere olaylar kişilerin duygularını ve davranışlarını belirleyen ana etkenler değillerdir. Öyle olsaydı aynı olay karşısında herkesin aynı duyguları hissetmesi ve aynı davranışları yapması gerekirdi. Örneklerde gördüğümüz gibi iki olay karşısında da kişilerin duyguları ve tepkileri farklı olmuştur. Peki nasıl oluyor da aynı olaya tanıklık eden kişilerin davranışları ve duyguları bu kadar farklı olabiliyor? Çünkü kişilerin olaya ilişkin zihinlerindeki yorumlamaları ve düşünce tarzları birbirinden farklı. Yukarıdaki şiddet olayına tanıklık eden kişilerin düşünce şekillerini incelediğimizde birinci kişinin; şiddetin olumsuz bir durum olduğu ve engel olunması gerektiği düşüncesine, ikinci kişinin; şiddet ortamının tehlikeli olduğu ve uzaklaşmak gerektiği düşüncesine, üçüncü kişinin; şiddet olaylarını ilgili mercilere bildirmek gerektiği düşüncesine, dördüncü kişinin de etliye sütlüye karışmamak ve kim ne yapıyorsa yapsın müdahale etmemek gerektiği düşüncesine sahip olduklarını söyleyebiliriz.

    Özet olarak, yaşanan olaylar bizim düşünce ve yorumlamalarımızın başlamasına sebep olan vesilelerdir. Duygu ve davranışlarımızın sorumlusu veya nedeni değildir.

    Yazımı Montaigne’e ait şu sözlerle noktalamak istiyorum. “ İnsanı mutsuz eden olaylar değil, olaylar hakkındaki düşüncelerdir.”

  • ÇOCUKLARDA SORUMLULUK VE ÖZGÜVEN GELİŞİMİ

    ÇOCUKLARDA SORUMLULUK VE ÖZGÜVEN GELİŞİMİ

    Düşen bir çığda hiçbir kar tanesi 
    Kendini olup bitenden sorumlu tutmaz.

    “Ali 9 yaşında üçüncü sınıf öğrencisi. Bilgisayar mühendisi olan bir kuzeni var. Onunla beraber olduklarında, kuzeni ona mesleği ve çalıştığı yer hakkında bir sürü şey anlatıyor. Ali de bilgisayar mühendisi olmak istiyor ama ufak bir problemi var; bu dönem notları pek iyi değil. Verilen ödevleri yapıp ertesi gün okula getirmesi gerekirken, o bunu yapmıyor. Hangi kitabını okuldan eve getirmesi gerektiğini unutuyor. Bazen de ödevini yapıyor ama çantasına koymayı unutuyor. Çantasına koysa da öğretmene vermeyi unutabiliyor. Kısacası Ali ödevleri konusunda yeterince sorumluluk almıyor.”
    Her gün bu ve benzeri başka durumlarla karşılaştığınızda aklınızdan neler geçiyor? Anlaşmaya vardığınız halde çocuğunuz sorumluluklarını yerine getirmeyi ihmal ediyorsa ve siz onun yerine ödevlerini okula getiriyorsanız sorumluluk konusunun üstünde durulması gerekiyor demektir.

    ÇOCUKLARDA SORUMLULUK DUYGUSUNUN GELİŞİMİ
    Sorumluluk;
    1) Kurallara uyma,
    2) Tercihlerin ya da seçimlerin sonucuna katlanma,
    3) Başka insanlara ve onların haklarına saygı gösterme,
    olarak ele alınabilir. 

    Kişisel farklılıklar söz konusu olsa da, sorumluluk kazandırmaya yönelik her sürecin “temel” ve “değişmez” öğeleri vardır. Bunlar; 

    • Bilgilendirme: Çocuğun davranışında istenen değişimin gerçekleşebilmesi için önce, çocuğun bu değişim hakkında bilgilendirilmesi gerekir. Onun bu değişimi bir ihtiyaç olarak görebilmesi için, nedenleri hakkında bilgi vermek önemlidir. 

    Kuralların neden konduğu ve sorumluluğun önemi anlatılmalıdır. Çocuklar, niçin bazı işleri yapmak zorunda olduklarını bilirlerse, ne zaman ailelerine yardımcı olmaları gerektiğini, ne zaman bağımsız davranabileceklerini de öğrenmiş olurlar.

    • Takip: Bilgilendirmeden sonra, çocuğun söz konusu davranışı gösterebilmesi için ona bir süre tanınması gerekir. Bu süre içerisinde yapılan takip sonucunda sorumlu davranışın ortaya çıkıp çıkmadığına, ne sürede ortaya çıktığına, hangi zamanlarda davranışın yapıldığına/yapılmadığına dikkat edilmelidir. 
    • Geri bildirim: Belli bir süre sonra gidişat hakkında bilgilendirmek gerekir. Eğer istenen sorumlu davranışın sayısında artış varsa uygun pekiştireçlerle motive edilmeli, eğer beklenen sorumlu davranışın ortaya çıkmasında sıkıntılar varsa, bu sıkıntılar ve olası nedenlerinin çocukla paylaşılması gerekir. 
    • Hatırlatma: İstenen davranış eğer gerçekleşmiyorsa yeniden hatırlatma sürecine gidilmelidir. Yeniden bilgilendirme ile başlayan bu süreç, davranış oturana kadar devam etmelidir.

    Yukarıda anlatılan bu öğeler, sadece sorumluluk kazandırma sürecine ait değildir; temel alışkanlıkların oturmasında, kuralların belirlenmesinde, kısaca yaşantımızı düzenleyecek her türlü önlemde bulunması gereken öğelerdir ve ancak kararlı ve sabırlı bir tutumla yaklaşıldığında davranışın oturması sağlanabilir.

    Sorumluluğun gelişimi çocuktan çocuğa farklılık gösterir. Ancak, genel gelişim özellikleri açısından değerlendirdiğimizde, çocukların evde yerine getirebilecekleri sorumluluklarını bilmek, bize beklentilerimizi ayarlayabilmemiz açısından yardımcı olabilir. Çocuklara sorumlulukları öğretirken motivasyonu unutmamak gerekir. Yapması keyifli olan, sonucunda güzel ve övünülecek bir durum yaratan davranışlar ile ilgili sorumlulukları kazandırmak daha kolay olacaktır. Örneğin masayı kurmaya yardım etmek masayı temizlemeye ve kaldırmaya yardım etmekten daha eğlencelidir.
    Buna göre;

    6 yaş;

    •  Tek başına giyinip soyunması,
    •  Sofrada tek başına yemeğini yemesi,
    •  Oyuncaklarını toplayabilmesi,
    •  Üzerinden çıkardığı kıyafetleri yardımla katlayabilmesi,
    •  El-yüz temizliğini yapabilmesi,

    7 yaş; (yukarıdakilere ek olarak)

    •  Çantasını hazırlaması,
    •  Başladığı işi bitirmesi,
    •  Kuş, balık gibi hayvanları beslemesi,
    •  Proje ve ödevlerini hazırlaması,
    •  Dişlerini fırçalaması,

    8 yaş; (yukarıdakilere ek olarak)

    •  Hatırlatmadan öz bakımını yapması ve odasını toplaması,
    •  Okuldan gelen mesajları iletebilmesi,
    •  Dersleriyle ilgili sorumlulukları alabilmesi,

    9-11 yaşlar arası; (yukarıdakilere ek olarak)

    •  İlgilerini belirleyip, zaman planlaması ve günlük programlar yapabilmesi,
    •  Zamanını iyi kullanması,
    •  Ev dışı yakın yerlere gidip gelmesi,
    •  Arkadaşlarıyla iyi ilişkiler kurması,
    •  Alışveriş yapması.

    Sorumluluk duygusu her ne kadar bir takım görevleri yerine getirmek için gerekli bir beceri gibi düşünülse de aslında bireyin kendi becerilerini geliştirmesi, davranışlarının sonucunun farkında olması ile ilgilidir. Sorumluluk duygusu ile özgüven gelişimi arasında oldukça güçlü bir ilişki vardır. Kendi ihtiyaçlarını tek başına karşılama becerisini kazanan çocuğun ebeveynlerine veya diğer yetişkinlere duyduğu bağımlılık giderek azalır. Davranışlarının sonucunu yaşadıkça, gelişen becerilerini kullandıkça çocuğun kendine olan güveni artar. Becerilerini kullanması ve geliştirmesi için fırsat verilmeyen çocukların yeterlilik duygusu ve özgüven gelişimleri de sınırlı kalır.

    Çocuklara Sorumluluğu Ne Zaman ve Nasıl Öğretmek Gerekir? 

    İlk adımlar zordur ancak çocuklar kendi başlarına ihtiyaçlarını karşılayabildiklerini fark ettikçe kendilerine olan güvenleri artacaktır.

    Aslında bu sorunun cevabı gelişim dönemlerinde gizlidir. Anne-baba olarak çocuğunuzun yapabileceği her şeyi kendi başına başarması için ona fırsat verin. Beceriler kullanıldıkça gelişir. Yemek yiyebilen bir çocuğa yemek yedirmeye devam etmek hem onun becerisinin gelişmesine hem de yeterlilik duygusuna zarar verebilir. Çünkü nasıl bizler bir işi başardığımızı görmekten zevk alırsak aynı keyif alma duygusu çocuklar için de geçerlidir. Anne baba olarak onların bu keyfi tatmalarına destek olmak önemlidir.

    Sorumlulukların kazanılmasında anne-babaya düşen bir diğer rol ise, istenilen davranışları sergileyen bireyler olmalarıdır. Çocuklar çok iyi gözlem yeteneğine sahiptirler. Anne-babanın çocuklarına öğretmek istedikleri davranışlar için model oluşturması etkili bir yöntemdir. Eğer anne-baba günlük hayat ile ilgili sorumlulukları zorla, isteksizce gerçekleştiriyor ya da aksatıyorlarsa çocuk için de sorumluluklar kaçınılması gereken durumlar anlamına gelecektir.

    Çocuklar “yaşayarak-yaparak” öğrenirler. Bu nedenle sorumluluk duygusunun gelişmesinde en etkili yöntemlerden biri çocuğun davranışının sonucunu yaşamasına fırsat vermektir. Anne-babalar genellikle çocuklarını olumsuzluklardan koruma içgüdüsüyle hayatı çocuklar için kolaylaştırmaya çalışırlar. Tüm bunlar kısa vadede çocuğu olumsuz sonuçlardan korur gibi görünse de uzun vadede maalesef kişilik gelişimini, özgüven oluşumunu olumsuz olarak etkileme riskini taşırlar. Biri her gün sizin için işlerinizi yapsa siz işinizi yapmak için çaba gösterir miydiniz? Çocuklar da doğal olarak anne-baba tarafından desteklenen becerilerini geliştirmeye ihtiyaç duymazlar, daha doğrusu duymuyor gibi görünürler ama bir gün anne-baba desteğini azalttığında o zaman büyük zorluklar yaşarlar. Çünkü zamanında gelişmeyen becerileri sonradan kazanmak için çok daha fazla emek harcamak gerekir. Her yeni beceri başta acemice girişimlerle başlar. Bu nedenle çocukların sorumlulukları öğrenirken zamana ve anne-babanın sabrına ihtiyaçları vardır. Yemeğini kendi başına yemeğe başladığında döküp saçması normaldir ya da bardağı taşırken elinden düşürmesi. Bu tip durumlarda anne-babanın eleştirel davranması “bırak dökeceksin, sen yapamazsın” gibi geri bildirimler vermesi ya da daha hızlı sonuçlar istedikleri için kendilerinin yapmaları sorumlulukların kazanılmasını engelleyebilir.

    ÖNERİLER…
    Olumlu geri bildirim: Her yeni davranışın öğrenilmesi ve tekrar edilmesi ve pekişip alışkanlık haline gelmesi için olumlu geri bildirime ihtiyaç vardır. Anne-babanın ilgi ve onayı istenilen davranışların öğrenilmesinde anahtardır. Çocuklar her zaman olumlu ilgiden destek almazlar bazen anne-babanın kızdığı onaylamadığı bir davranışı yaparak, olumsuz ilgi alarak istemeyen bir davranışı sergilerler. Çocuklara ne yapmamaları gerektiğini değil de, ne yapmaları gerektiğini söylemek burada önem kazanır. Olumsuzdan gitmek olumsuz davranışı istemeden pekiştirmeye neden olabilir. Oysa iyi, doğru ve gerekli olduğunu düşündüğümüz davranışları fark etmek ve enerjiyi bunları övmek için kullanmak daha verimli olacaktır. Çocuklar anne-babalarının ilgi ve onayını isterler. Olumlu davranışa odaklanmak, olumlu davranışla ilgili geri bildirimler vermek istenilen davranışı geliştirmenin en etkili yoludur. Eğer çocuğunuza kardeşini ağlattığında kızmak yerine onunla sakin bir şekilde oynadığı anda ilgi gösterirseniz istenilen davranışa ilgi göstermiş olursunuz. Bu tabi ki olumsuz davranışa izin vermek anlamına gelmemelidir. Sadece gelişmesini istediğimiz davranışı desteklemeniz,
    pekiştirmeniz gereklidir.

    Bütünü parçalara bölmek: Çocuğunuza öğretmek istediğiniz davranış ne olursa olsun mümkün olan en basit basamaktan başlayın. Bir yetişkin bile dağınık bir odaya girdiğinde nereden başlayacağını bilemeyip umutsuzluğa düşebilir. Eğer çocuğunuzun odasını toplamasını istiyorsanız öncellikle işleri basamaklandırın. Birinci basamak oyuncakları kutularına yerleştirmek, ikinci basamak kirli ve temiz çamaşırları ayırmak, kirlileri kirli sepetine, temizleri ait oldukları yerlere yerleştirmek olabilir.

    Seçme sansı vermek: Çocukların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olmalarını
    sağlarsanız verdikleri kararlar ile ilgili sorumluluk almalarına ve kendilerine olan güvenlerinin gelişmesine yardım edersiniz. Kendileri için uygun olanı seçme becerisini kazanmaları önemlidir. Ayrıca alternatifler arasında seçme şansları olduğunda alınan kararı benimseyip uygulama olasılıkları daha fazladır. Tabi ki seçim yapılacak alternatifler anne baba tarafından belirlenip sınırlandırılabilir.

    Her şeyin bir yeri olsun: Evdeki her eşyanın belli bir yeri olduğunu bilmek çocukların etrafı düzenli tutmasına yardımcı olabilir. Neyin nerde olduğunu bilmek çocuğa güç verir. Düzenli bir ev ortamı çocuğun düzenli olmayı öğrenmesinde etkilidir. Ancak daha da önemlisi bu düzenin sağlanmasında çocuğun da rolü olmalıdır. Kirlenen pantolonunu kirli sepetine atmak, okuduğu dergiyi gazeteliğe koymak, meyve suyu şişesini tekrar buzdolabına kaldırmak gibi günlük hayata dair işlerde çocukların da sorumlulukları olmalıdır.

    Model olma: Birçok davranışta olduğu gibi sorumluluk bilincini kazandırma sürecinde yetişkinlerin örnek davranışları önemlidir. Yetişkinlerin kendi yaşantılarına ait sorumluklara gereken özeni göstermeleri, çocukların dikkatini çeker ve onların tutumlarını gözlemleyerek daha iyi öğrenirler.

    Evdeki yardımcının rolü: Ev işlerine yardım eden kişilerin de çocukların sorumluluk bilinci kazanmasında etkisi vardır. Eğer her gün biri yatağını topluyorsa uzun yıllar yatağını toplamayı öğrenmeye gerek duymayacaktır. Bu konuda hem yardımcınız hem de çocuğunuzla konuşarak sorumluluk alanlarını netleştirin.

    Bireysel sorumluluktan sosyal sorumluluğa: Çocuklarda sorumluluk bilincini geliştirmek için, küçük yaştan itibaren önce,
    • Kendi ile ilgili sorumlulukları öğrenmesini desteklemek (çıkardığı kıyafetleri katlayıp yerine koymak, oyuncak ya da eşyalarını kullandıktan sonra yerlerine kaldırmak)
    • Daha sonra ev ile ilgili sorumlulukları paylaşmasını beklemek (yemekten sonra tabağını lavoboya koymak vb)
    • Son olarak da sosyal sorumluluklar konusunda model olmak (ağaç dikmek, ihtiyacı olanlara yardım etmek, yerlere çöp atmamak) sorumluluk bilinci kazandırmak için önemli adımlardır. 

    Söylemeye Gerek Yok:

    • Dolan çöp kovası boşaltılır.
    • Sofra kurulmasına yardımcı olunur.
    • Kirli çamaşırlar sepete koyulur.
    • Bilgisayardan önce ev ödevleri bitirilir.
    • Herkes kendi odasını düzenli tutar.
    • Telefon konuşmaları 5 dakikayla sınırlıdır vb.

    ÖZGÜVEN

    Özgüvenli çocuklar yetiştirmek hepimizin isteğidir. Özgüven, kişinin yapabildikleri ve yapamadıklarıyla, olumlu ve olumsuz duygularıyla, yetenekleriyle, korkularıyla, kendini doğal olarak kabul edebilmesi ve kendiyle barışık olmasıdır.

    Bireyin sahip olduğu özgüvenin doğuştan mı geldiği yoksa sonradan mı kazanıldığı birçok bilimsel araştırmalara yön veren bir tartışma konusudur. Hepimiz belli kişilik özelliklerini geliştirmeye yönelik olarak dünyaya geliriz. «İçedönüklük» ve «dışadönüklük» de bu kişilik özelliği kategorilerinin arasında yer alır. Her ne kadar dışadönük çocukların özgüvenin daha yüksek olma olasılığı olsa da, «dışadönüklük» genlerinin bazı çocuklarda doğuştan var olması ileride tam anlamıyla özgüvenli olacaklarının garantisi değildir. Bunun yanında doğuştan içedönük ve sakin çocuklar özgüven sıkıntısı çeker diye birşey de yoktur.

    Her bebek doğduktan sonraki birkaç haftada isteklerini talep etme konusunda oldukça
    rahattır. Ancak keşke her çocuk 5 yaşına geldiğinde de aynı şeyleri söyleyebilseydik. Bireyin
    karakteri ve davranışlarının önemli bir kısmı doğuştan belirli olmasına karşın önemli bir bölümü de çevresel etkenlerle şekillenmektedir. Dolayısıyla özgüvenin edinilmesinde doğuştan getirdiğimiz özelliklerden ziyade özgüvenin sonradan nasıl kazanıldığı özellikle merak konusu olmaktadır. Çocukların, ideal olarak, içlerindeki maceraperest ruhu tatmin edebilecekleri, hiçbir kısıtlama olmadan araştırabilecekleri bir çevreye gereksinimleri vardır. Bugünkü koşullarda ortalama bir evde çocukların cesaretinin koşulsuz olarak kısıtlanacağı bir gerçek, ama çocukların merak duygusu ve özgüveninin gereksiz birtakım tehlike ve sınırlamalar nedeniyle engellenmesini de önlemeniz gerekir.
     

    ÇOÇUĞUNUZUN ÖZGÜVENİNİ GELİŞTİRMEK İÇİN BAZI ÖNERİLER 
    • Çocuğa sınırların belli olduğu ve sevginin açıkça ifade edildiği olumlu bir ev yaşamı sağlanmalıdır. Böyle bir ev ortamında yetişen çocuğun, hem akademik, hem de kişisel özgüveninin temeli oluşturulmuştur. 
    • Anne-babanın çocuğundan beklentileri onun yetenekleri ve yapabilirliği ile kıyaslandığında gerçekçi olmalıdır. 
    • Okulla ilgili yetersizliklerinden çok başarılarının üzerinde durulmalıdır. Bir dersten aldığı düşük bir not, diğer dersteki çalışma ve başarısını gölgelememelidir. 
    • Başarıyla sonuçlanmasa bile çabaları takdir edilmelidir. Bir çocuğun anne-babası tarafından, “Öğrenmeye çalışmandan gurur duyuyorum”, “İyi çalışman beni mutlu ediyor” gibi sözlerle yüreklendirilmesi, çocuğun daha çok çaba harcaması için onu motive edecek, mücadele gücünü geliştirecektir. 
    • Başarıları kadar gösterdiği gelişme ve ilerlemeler de çocuğun dün yapamadıkları ile bugün yapabildikleri karşılaştırılarak somut olarak ortaya konmalıdır. 
    • Çocuğa kendi işini kendisinin yapması için fırsat tanınmalı, kendi başına yapabileceği işler bir yetişkin tarafından yapılmamalıdır. 
    • Sosyal becerilerini geliştirmek için sorunu onun adına çözülmemeli, çözüm bulmasına yardımcı olunmalı, alternatifler üzerine düşünmesi sağlanmalıdır. 
    • Başladığı işi bitirmesi konusunda motive edilmeli, destek ve model olunmalıdır. 
    • Başarısız olduğunda nedenlere birlikte bakıp daha sonraki denemeleri için yüreklendirilmeli, mücadele etmesi sağlanmalıdır. 
    • Çocuğun; duygu, düşünce ve inançlarını; açık dürüst ve başkalarının haklarını ihlal etmeden, karşısındaki kişiyi aşağılamadan ve incitmeden ifade etmesi sağlanmalıdır. 
    • Duygularını ifade etmesi, yaşadıklarını paylaşması konusunda ona model olunmalıdır. Konuşmaya başladığında onu sonuna kadar dinlemek, onun anlatmak konusundaki motivasyonunu ve kendini ifadesini arttıracaktır. 
    • Çocuk haklı olduğunda haklılığı vurgulanmalı, haksız olduğunda hataları ve nasıl düzeltilebileceği konuşulmalıdır. 
    • Kendi kararlarını verebilmesi için uygun ortam yaratılmalı ve tercihlerinin sonuçlarına katlanması sağlanmalıdır. 
    • Evde düzenli olarak belli konularda sorumluluk alması sağlanmalı ve aldığı sorumlulukları yerine getirip getirmediği izlenmelidir. 
    • Çocukla konuşurken yere çömelmeli ve onun göz seviyesine inilmelidir; bu ona önemli olduğu mesajını verir. Onun da diğer kişilerle iletişiminde göz teması kurmasına özen gösterilmelidir. 
    • Çocuğun mümkün olduğu kadar farklı sosyal ortamlarda bulunması sağlanmalı, değişik insanları, çevreleri ve ortamları tanıması için fırsat verilmelidir. 
    • Girdiği farklı sosyal ortamlarda başarabileceği görevler alması sağlanmalıdır. 
    • Çocuğun zamanını verimli kullanması için onu yönlendirmek gerekir. Kendi kendisini meşgul edebileceği konular konusunda rehberlik edilmeli, kendine yetebildiğini görmesi sağlanmalıdır. 
    • Hoşlandığı, başarılı olabileceğine inandığı, yetenekli ve ilgili olduğu alanda bir hobi edinmesi sosyalleşmesi ve özgüveninin gelişmesi açısından önemlidir. 
    • Ailedeki tüm bireylerin, kişisel sorunlarını, aile içi sorunlarını, başlarına gelen iyi-kötü olayları konuşup paylaşabildiği ortamlar yaratılmalıdır. Bu toplantılar aile içi uyumu ve huzurlu birlikteliği geliştirecektir. 

    Tüm bunlar çocuğun sosyalleşmesine ve özgüveninin gelişmesine yardımcı olacaktır. Unutulmamalıdır ki özgüven gelişimi bir süreçtir. Tek bir doğru davranışla harika sonuçlar elde edemeyeceğimiz gibi tek bir yanlışımızla da yerle bir olmayacaktır. Gelişim süreci içerisinde çocuk pek çok sorun durum ile karşılaşacaktır. Sizlere düşen görev çocuklarınızın kırılganlıklarını törpüleyerek sorunlarla baş etme becerilerini güçlendirmektir.