Etiket: Soru

  • VAJİNUSMUSTA  DOĞUM

    VAJİNUSMUSTA DOĞUM

    Vajinismus ve gebelik kelimeleri yan yana geldiğinde biraz farklı algılanabilir.
    Vajinismus kadınlarının en bilgisiz olduğu konulardan bir tanesi, nasıl olsa cinsel ilişkiye girmiyorum o halde gebe kalmam düşüncesidir. Bu yanlış bilgi pek çok vajinismus kadının istemediği ve hazır olmadığı bir zamanda gebe kalmasına yol açar. Vajenin ağız kısmına dökülen spermlerin içeri kaçması yada penisin sınırlı girişi sayesinde gebelik oluşabilir.Bazen süreç böyle gelişmez. Kendi ailelerine vajinismus gerçeğini anlatmazlar. Çevrenin baskısı başlar. Torun istenilir. Vajinismus kadını o gün ertelediği ve kaçındığı hastalığı ile yüzleşecektir. Hamile kalma arzusu kadınları vajinismusa neden olan korkularını aşmak için cesaretlendirebilir. Çocuk arzusu olan kadınlarda başarı oranı çok yüksektir. Bu motivasyon tedavide beraberinde avantaja dönüşür. Eğer sonuç tedavide olumsuzluk olursa, korkulan ve istenmeyen o döngüye girilir.
    Sonuç ta tüp bebek merkezine giderek doğal olmayan bir yöntemle gebe kalmaktır. Son yıllarda bakire olup da tüp bebek tedavisi gören danışanların sayısında inanılmaz artış vardır. Bu merkezlere gelerek tüp bebek sahibi olmaya karar veren aileler, bu seviyeye gelene kadar kadın doğum, psikiyatris ve psikologlara gitmiş, belki de ümitlerini kaybetmiş olabilirler. Artık bu sorunun hayatlarının bir parçası olduğunu kabullenirler.

    Bilinmesi gereken bir başka gerçek de vajinismus hastasının bu sorununun çözülmeden gebe kalması beraberinde başka sıkıntıları getirecektir. Gebelik sürecinde kadın bebeğinin içinde büyümesi ile beraber doğuma dair giderek daha çok kaygı duymaya başlar. Penisin giremediği bir vajenden bebeğin o kocaman başı nasıl çıkabilir korkusu, zihnini yorar durur. Doğum şekli gebenin zihninde kocaman bir soru işareti iken doktorlar da bu süreci atlatmakta sıkıntı duyabilir. Çünkü bu kişilerde doğum korkusu, doğum sonrası korkular, gebelik ve doğum harici genel hayat kaygıları da üst safhadadır.Gebelerin yaşam döngülerinde kuramadıkları güven ilişkisini doktorları ile kurmaları çok önemlidir.

    Doğumun nasıl yapılacağı kadının ve hekimin birlikteki kararına bağlıdır.

    Normal doğum yapılması açısından vajinismuslu bir kadın ile vajinismusu olmayan bir kadın eşit derecede risk altındadır. Vajinismuslu bir kadın isterse normal doğum yapabilir ancak normal doğumun vajinismusu iyileştirmek gibi bir özelliği yoktur. Normal doğum yapınca vajinismus iyileşir düşüncesiyle, bir vajinismus hastasını normal doğum yapmaya zorlamak doğru değildir. Oysaki vajinismus da kasılan vajina değildir. Beyindeki korkulardır. Zihin gevşemeden vajina hiçbir zaman gevşeyemez. Dolayısıyla doğumun vajinismusu iyileştireceği bir durum yoktur.
    Ancak doğumdan önce iyileşen vajinismus hastalarının çoğu vajinismus tedavisi sonrasın da gevşemeyi ve nefesi çok iyi kullanmayı öğrenirler. Doğum sürecindebu tecrübelerinden faydalanarak doğumu çok rahat geçirirler. Oysaki terapi olmayan vajinismus gebelerinde doğum epidural bile olsa, zihinsel terapi süreci tamamlanmadığından doğum travmaya dönüşebilir.
    normal doğum yapan kadınların oranının zaten çok yüksek olmadığını, sezaryan oranlarının yüksekliği düşünüldüğünde vajinismuslu bir hastanın doğumla ilgili aslında bir sorunu olmadığı görülebilir. Sezeryan yöntemi ile doğumun hakkı bile olduğunu düşünebilir.
    Bu çiftler doğum yöntemi olarak sezeryanı tercih eder. Çözümse o an için en kolayı istenmeyen bir zamanda oluşan gebeliği doğal olmayan bir doğum yöntemi sezeryanla bitirmektir.

    Vajinismus sorununa rağmen çiftlerin şans eseri yada tüp bebek yöntemiyle çocuk sahibi olmaları bu problemin gerçek çözüm yollarından uzaklaşılmasına ve ertelenmesine yol açar.. Vajinismus sorunu yaşayan çiftler bu tarz çözümlere girmeden cinsel terapi ile sorundan kurtulmalıdır. Vajinismus tedavisi kısa süreli ve başarı ile sonuçlanabilen bir süreçtir. Yeter ki kendilerine inansın bunu başarabileceklerini bilsin ve bu konuda tecrübelerine güvendiği bir cinsel terapistle iş birliği içinde olsun.

    Kliniğimizde gebe olan vajinismus hastalarına cinsel tedaviler verilmektedir. Gebelikte vajinismus sorunun yenilmesi doğum sırasında rahatlama sağlayacaktır. Ayrıca sezaryen ameliyatı yerine normal doğum kapısının da açılmasını sağlayacaktır. Kaldı ki doğum sonrası yaşanılan koşuşturmadan dolayı çiftlerin tedavi için zaman bulma şansları da azalmaktadır.

  • Ailede Kayıp ve Yas

    Ailede Kayıp ve Yas

    Çocukta Yas Süreci

    Çocuklar gelişim dönemi itibariyle ölüm kavramını bir yetişkin kadar olmasa da anlayabilecek ve bunun üzerinden yas tutabilecek bir yaşta. Bu yüzden öncelikle bu süreçte onun da yas tutacağını unutmamamız lazım. İnsanlarda ortak olan yas tepkilerinden bir kaçını (durağanlık ve sessizleşme, belirli davranışları yapmada isteksizlik, genel hüzün hali..) Bu durumda (çocuk olduğu için) endişe veya kaygıya kapılmayıp, yas sürecine ortak olmak, empatik tepkiler vermek ve özellikle onu dinlemek önemlidir. Bununla birlikte çocuk sizi dinlemek de isteyecektir. Duygularınızı ifade etmekten korkmayın, fakat bu kolay olmasa da kayıp yaşayan çocuk karşısında duygularınızı ifade ederken sakinliğinizi sürdürün. Bu karşılıklı durum çocuk için; ‘‘Annem de – babam da benzer duyguları yaşıyor ve sakin olabiliyorlar’’ diyerek yas sürecinin rol modelliğini üstlenir. Çocuklar beklediğimizden çok daha güçlüdürler ve empatik – samimi konuşmalar eşliğinde sağlıklı bir yas süreci geçirirler. En önemlisi tekrar söylemek önemli: Çocuklar da yas süreci geçirir, bu normal ve sağlıklı bir durumdur.

    Buraya maddeler halinde (bir kaç maddede net bilgiler vererek) yas sürecinde çocuk ile iletişimin omurgasını çıkarabiliriz. Bu maddeleri dikkate alarak ölümün açıklanması ve yas süreci içerisinde vereceğiniz destek şu şekilde olabilir:

    ‘‘Seninle konuşmamız lazım, konu babaannenle ilgili. Biliyorsun ki babaannen yaklaşık bir haftadır hastanedeydi ve babanda onun yanında kalıyordu. Bu sabah da ben babanın yanına gitmiştim. Bugün babaannenin öldüğünü öğrendik.. (kendi duygularınızı sakinliğinizi koruyarak belirtebilirsiniz, açık olun.)’’ (bu kadarlık bir konuşma bilgilendirme konuşması için yeterli, bu konuşma elbette devam edecektir fakat çocuğun soruları veya tepkileri bu konuşma bulutlarını belirleyecek. Önemli olan aşağıdaki maddelere olabildiğince uymak.)’’

    • Çocukların bu konuda konuşmaya istekli ve hazır oldukları zamanlara duyarlı olun.

    • Konuşma girişimlerine açık ve sakin bir yaklaşımla karşılık verin.

    • Söylediklerinin alt metnindeki duyguları (merak, korku, endişe vb.) okuyun ve kabul edin.

    • Kendi zihninizde sorulan sorulara yönelik basit, kısa ve yaşlarına uygun bir cevap hazırlayın.

    • Kendi duygularınızla ilgili dürüst olun.

    • Çocuklar anne-babalarının herşeyi bildiklerini düşünürler ancak siz cevaplayamayacağınız bir soru ile karşılaşırsanız dürüstçe ‘ben bu sorunun cevabını bilmiyorum ama senin için bunu öğrenebilirim’ deyin.

    • Her çocuğun duygularını ifade edişi ve duyguları ile nasıl başa çıktığı biriciktir, kendisine özgüdür, ona ihtiyacı olan zamanı verin, her seferinde saygıyla ve dikkatlice dinleyin.

    • Bazen çocukların gerçekten ne sorduklarını “duymak” kolay olmayabilir. Bazen ne sorduğunu anlamak için sorusuna soruyla karşılık vermek gerekebilir. Örneğin ‘anne biz tekrar mutlu olacak mıyız?’ sorusuna ‘sence tekrar mutlu olacak mıyız?’ diye sorarak onu biraz daha konuşmaya teşvik ederek, yaşadığı duygunun derinliğini ve içeriğini daha iyi anlayabilirsiniz.

    • Çocuklar tekrarla öğrenirler. O tekrar tekrar sorarken siz de tekrar tekrar aynı şekilde cevaplayın.

    • Ölüm kelimesini kullanın. Ölen bir kişi için gitti, uyuyor gibi ifadeler kullanmayın, öldü deyin.

    • Ölümü hastalık ya da yaşlılıkla ilişkilendirmeyin. ‘Dünyadaki tüm canlıların bir yaşam süresi olduğunu, yaşam süresi bitince ölündüğünü’ söyleyin.

    • Ölen bir kişinin nereye gittiğini sorarsa “o öldü, ölen kişileri bir daha göremiyoruz ama onlara olan sevgimizi hep hissederiz, istersen birlikte resimlerine bakabiliriz, onunla ilgili konuşabiliriz” diyebilirsiniz (kendi duygularınızla ilgili dürüst olacağınız, özleminizi anlatacağınız önemli anlardan biri)

    • Çocuklar yakın bir aile üyesi öldüğünde suçluluk ve öfke duyguları hissedebilirler. Anne-babaların çocuğa sevgi ve ilgilerinin devam edeceğine dair yeniden güven vermeleri gerekir.

     

    Ebeveynde Yas Süreci

    Çocuğu ölen bir yetişkinde kayıp sonrası süreç, diğer yas durumlarına nazaran çok daha yıkım verici hissedilebilir. Bu süreçte Kübler-Ross modelindeki inkar ve öfke dönemi çok daha yoğun ve uzun yaşanır. Bu döneme suçluluk, yalnızlık ve hayata güvensizlik duyguları eşlik edebilir. Çocuk kaybında yetişkin bir bireyin diğer ölümlere verdiği tepkilerden daha zorlu, daha karmaşık tepkiler verilir. Çevresinde kayıp üzerine konuşacak yakınlarının ve profesyonellerin dikkat etmesi gereken en önemli konu, bu kayıbın diğer kayıplardan çok daha yoğun duygu durumu oluşturduğudur. Bu yüzden yas döneminin sonu için acele ettirilmemelidir.

    Yaslı anne – babalar tarafından yaşanan ortak duygular:

    Suçluluk ve pişmanlık ortak ve yoğun yaşanan iki duygudur. Bir çok yaslı ebeveyn, bu dönemde Kübler – Ross’un pazarlık dönemini de yoğun yaşar. Özellikle suçluluk duygusu onları ölüm anı veya öncesindeki davranışlarını yargılamaya, değiştirme isteğine yoğunlaştırır. 

    Umutsuzluk ve yalnızlık yine bu dönemde ortak yaşanan duygular arasındadır. Ebeveynler bu süreçte kendilerine destek veren çevreleri içinde dahi kendilerini yalnız hissedebilirler. Burda dikkat edilmesi gereken konu yine zamandır. Bu dönemde çevredeki kişilerin desteğinin zorlayıcı veya şart koşucu bir yönü olmamalıdır. Benzer bir çocuk kaybı yaşamış aileyle kurulan temas, bu dönemde daha destekleyici olabilir. 

    Öfke durumu, genellikle kendilerine, Tanrı’ya ve hatta kimi zaman ölen çocuğa dahi oluşabilir. Öfke her zaman olumsuz şekillerde ifade edilmez. Diğer duygu durumlarından ayrı olarak öfke, çok daha ağır ve çevre desteğinin etkili olmadığı bir durumdur. Bunun nedeni yalnızca duygusal değil, nöro-psikolojik bir takım nedenlerin de var olmasıdır. Bu yüzden öfke dönemi yoğun yaşanıyor ise mutlaka bir profesyonele(psikiyatrist, klinik psikolog) yönlendirilmelidir. 

  • Çocuğunuzun Dikkatini Evde Kendiniz Nasıl Ölçersiniz?

    Çocuğunuzun Dikkatini Evde Kendiniz Nasıl Ölçersiniz?

    Evde Dikkat Testi ile Çocuğunuzun Dikkatini Ev Ortamında Ölçebilirsiniz

    EVDE DİKKAT TESTİ 9 SORUDA DİKKAT ANALİZİ

    Evde dikkat testi ile anne-babalar için çok basit bir değerlendirme sağlanmaktadır. Son dönemlerde, ebeveynlerden sıkça duyduğumuz, merak edilen konuların başında Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu geliyor. Bazı durumlarda kulaktan dolma, ya da eksik bilgi sebebiyle anne-babalar, çocukların dikkat yönetimi ve hareketlilik durumunu, ‘dikkatsiz’ veya ‘hiperaktif ’ şeklinde yanlış değerlendirebiliyorlar. Peki çocuğunuz gerçekten hiperaktif mi, yoksa akranlarına göre daha hareketli ya da disiplin sorunu olan bir çocuk mu ?

    Çocuğunuz ders çalışamıyor! Peki gerçekten dikkat eksikliği bozukluğu mu var, yoksa sadece disiplin sorunları kaynaklı bir durum mu söz konusu? Anne babalar bunu nasıl ayırt edebilir?

    Öncelikle unutulmamalıdır ki, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu tanısı yalnızca çocuk ve ergen psikiyatristi tarafından konulabilir. Hatta günümüzde çocuk ve ergenlerin beyin dalga görüntülemeleri yapılabilmekte, dikkat kontrolünün gerçekleştiği prefrontal korteksin işleyişi gözlenebilmektedir. Peki anne babalar çocuklarının doktor muayenesine ihtiyaç duyup duymadığının kararını nasıl verebilir?

    Anne babalar aşağıdaki soruları çocuklarında görülme durumuna göre ‘Evet’ yada ‘Hayır’ şeklinde cevaplayarak, genel bir durum değerlendirmesi yapabilirsiniz:

    Anne-Baba olarak 18 Soruda Evde Dikkat Testi İle Çocuğunuzu Değerlendirin:

    1. Çoğu zaman dikkatini ayrıntılara vermez ya da okul ödevlerinde, işlerinde ya da diğer etkinliklerde dikkatsizce hatalar yapar mı?

    2. Çoğu zaman üzerine aldığı görevlerde ya da oyun etkinliklerinde sürdürme güçlüğü çeker mi?

    3. Doğrudan kendisi ile konuşulduğunda çoğu zaman dinlemiyormuş gibi görünür mü?

    4. Çoğu zaman talimatları izlemez ve okul ödevlerini ufak tefek işleri yada görevleri tamamlayamaz mı?

    5. Çoğu zaman üzerine aldığı görevleri ve etkinlikleri düzenlemekte zorluk çeker mi?

    6. Çoğu zaman sürekli zihinsel çaba gerektiren(okul ödevleri gibi) görevlerden kaçınıp, bunları sevmez yada bunlarda yer almaya karşı isteksiz midir?

    7. Çoğu zaman üzerine aldığı görevler ve etkinlikler için gerekli olan şeyleri kaybeder mi? (örn. oyuncaklar, okul ödevleri, kalemler, kitaplar veya araç gereçler)

    8. Çoğu zaman dış uyaranlarla dikkati kolaylıkla dağılır mı?

    9. Günlük etkinliklerde çoğu zaman unutkan mıdır?

    10. Çoğu zaman elleri, ayakları kıpır kıpır mıdır veya oturduğu yerde kıpırdanıp durur mu?

    11. Çoğu zaman sınıfta ya da oturması beklenen diğer durumlarda oturduğu yerden kalkar mı?

    12. Çoğu zaman uygunsuz olan durumlarda koşturup durur mu veya tırmanır mı?

    13. Çoğu zaman sakin bir biçimde oyun oynamaz veya boş zaman etkinliklerine katılma zorluğu var mıdır?

    14. Çoğu zaman hareket halinde ya da bir motor tarafından sürülüyormuş gibi davranır mı ?

    15. Çoğu zaman çok fazla konuşur mu ?

    16. Çoğu zaman soruları tam anlamadan cevabı yapıştırır mı?

    17. Çoğu zaman sırasını bekleme güçlüğü var mıdır?

    18. Çoğu zaman başkalarının sözünü keser ya da zorla aralarına girer mi? 

    Bu 18 soru tüm dünyada uzman doktorlar ve klinik psikologlar tarafından kullanılan DSM 5 Tanı Ölçütlerinden uyarlanmıştır.

    Eğer yukarıdaki evde dikkat testi sorularına 4 yada daha fazlasına ‘Evet’ cevabını verdiyseniz: çocuğunuzun dikkat yönetimi ve dürtü kontrolü alanında uzman değerlendirmesinin gerektiği bir durum var demektir.

  • Bağımlılık ve Bağımlılık Riskleri Nelerdir?

    Bağımlılık ve Bağımlılık Riskleri Nelerdir?

    Bağımlılık mı?!

    Bağımlılık dediğimizde çeşitli türlerinden bahsetmek mümkün.

    Bunlar arasında: İnternet bağımlılığı, kumar bağımlılığı, cinsel bağımlılık yer almaktadır. Bugün sizlere madde bağımlılığından bahsetmek istiyorum. Özellikle ebeveynler ya da bakım veren kişiler bu sorunla karşı karşıya kaldıklarında kaygı ve korku yaşayabiliyorlar. Bu kaygı ve korkunun sebeplerinden birisi de aileler tarafından bağımlılığın ne olduğunun bilinmemesidir. Bağımlılıkta ailelerin dikkat etmesi gereken önemli bir basamak tedavi olmayı bireyin isteyip istemediğidir. Bu durumda üçgenin bir köşesinde aile, bir köşesinde madde bağımlısı birey ve diğer köşede de bu konu hakkında bilgisi olan uzmanlar yer almalıdır. Yani tek taraflı bir mücadele yetersiz kalacaktır. Ailelerin bu konuda bilgilendirilmeleri, bağımlı bireylerde görülen psikolojik, davranışsal ve bedensel değişimlerin neler olabileceğinin anlatılması önemli bir başlangıç olabilmektedir. Aileler ve toplum bağımlı bireye nasıl yaklaşacakları ve bağımlılıkla nasıl mücadele edebilecekleri konusunda çevreden, bu konunun uzmanı olmayan kişilerden yanlış bilgiler alarak olayı kendileri açısından daha da çıkılmaz hale getirebilmektedirler. Öyleyse aile ve toplum olarak doğru bilgilenmek adına bağımlılığın ne olduğu ile başlayalım.

    Bağımlılık; beyin hastalığıdır. İstemli madde kullanımının zorlantılı madde kullanımına dönüşmesidir.

    Peki, beynimizde neler oluyor da bağımlı hale gelebiliyoruz?

    Madde kullanan bireylerin beyinlerinde yapısal ve nörokimyasal değişimler oluşmaya başlar. Yani beyinde muhakeme, karar verme, dürtü denetimi gibi birçok fonksiyonlardan sorumlu olan frontal korteks, duyguların yönetiminden sorumlu olan amigdala ve beynin öğrenme ile ilişkili olan kısmı (striatum ve nucleus accumbens) madde kullanan bireylerde değişime uğramaktadır. Birey yeni bilgileri öğrenme, kaydetme ve hatırlama yetilerinde sorunlar yaşamaktadır. Beynimizde nörotransmitter dediğimiz ileticiler vardır. Beyin hücreleri arasında bilgi akışını sağlamakla görevlidirler. Bunlar: Dopamin, Gaba, Glutamat, Seratonin ve Asetilkolindir. Madde kullanımı olan bireylerde bu ileticiler zarar görürler. Örneğin alkol alan bireylerde Gaba ve Glutamat etkilenir. Bunlar arasında dopamin hareket, haz veren ödül, hafıza, davranış, dikkat, kavrama, öğrenme, duygu durumu gibi pek çok alanda etkili olan bir nörotransmitterdir. Dopaminin aşırı fazlalığı ya da eksikliği ciddi sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Kullanılan maddeler nedeni ile oluşan dopamin fazlalığını beyin haz olarak hisseder ve beyin bu hazzı tekrar tekrar yaşamak ister. Böylece bireyde bağımlılık hali görülmeye başlar. Öyleyse bağımlılık bir irade sorunu değildir ve genetik faktörler hasta yakınlarında bağımlılığın görülme olasılığını etkiler.

    Peki, hangi maddeler bağımlılık yapar?

    Alkol, ecstasy, esrar, eroin, kokain, bonzai, bali, eter, benzin, LSD, metamfetamin v.s. Günümüzde takip etmekte zorlandığımız ve sürekli kimyasal içeriği değiştirilen maddelerde mevcuttur. Bu maddeler kimi zaman merak, kimi zaman keyif vermesi amacı ile “ bana bir şey olmaz, istediğimde bırakabilirim, ben kimselere benzemem” düşünceleri taşıyan gençler tarafından maalesef denenmektedirler.

    Öyleyse şöyle bir soru ile devam edelim.

    Kimler madde bağımlısı olma riskini daha fazla taşıyor?

    Ailesinde madde kullanımı olan kişiler, DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite) bozukluğuna sahip olanlar, travma geçmişi olanlar, stresli bir dönemden geçmiş olanlar ve bu stresli dönemle baş etmede sorun yaşayanlar (boşanma, sevilen kişinin kaybı, iş kaybı v.s.) , madde kullanmaya başlama yaşı (özellikle 15 yaş altı) risk altında olmaya sebebiyet vermektedir. Merak, heyecan arama isteği, arkadaş çevresi, psikolojik sorunlar, henüz madde ile tanışmadığı dönemlerdeki gibi hissetme arzusu v.s. şeklindeki pek çok sebep bu bireylerin madde kullanmalarında etkili olabilmektedir.

    Kişinin madde kullandığına dair ipuçları neler olabilir?

    Okul başarısında ani değişimler, ev içerisinde eşya veya para kayıpları, arkadaş ortamında değişimler, kişisel bakımda değişimler (giyim kuşamda değişim, beden temizliğinde değişimler v.s.), yorgunluk, depresif haller, banyo ya da tuvalette kalma süresinde artış, öfke patlamaları görülüyorsa bir uzmana danışmanızda fayda var. Ancak unutmayın ki bu maddeler sadece ipuçları ve karşınızdaki kişinin madde kullanıp kullanmadığına dair kesin bilgiler vermemektedir.

    Yapılacak yasal düzenlemeler, gençlerin dikkatinin ve boş zamanlarının daha üretici alanlara yönlendirilmesini sağlayacak gençlik merkezlerinin kurulması, okullarda öğretmenlerin bilinçlendirilmesi, ailelere yönelik eğitimlerin verilmesi, rehabilitasyon merkezlerinin kurulması ve sayılarının arttırılması madde kullanımının önüne geçilmesinde sadece birkaç adım olarak önem taşımaktadır.

  • Aile İçinde Doğru İletişim

    Aile İçinde Doğru İletişim

    Aile İçi İletişimin Unsurları:

    Güçlü ve sağlıklı ailelerin en önemli özelliklerinden biri, sağlıklı iletişim konusundaki yetenekleridir. Sağlıklı aileler birbirleriyle, daha açık, daha net, daha sık ve doğrudan iletişime geçerler. Birbirlerinin söylemeye çalıştıklarını dinlerler ve birbirlerini doğru anlarlar, imada bulunmaz, kötü söz sarf etmezler. Aile bireyleri, birbirlerinin duygu, düşünce, hayallerini, ümitlerini, acılarını, sevinçlerini, eleştirmez, anlayışla kabullenip paylaşırlar.

    İletişim konuşmadan çok, konuşmada ne söylendiği, nasıl söylendiği, niçin söylendiği, ne zaman söylendiği, hatta ne söylenmediğidir. Ağızda çıkanlar kadar, yüz ifadesi, jest ve mimikler, beden duruşu, ses tonu da önemlidir. Sağlıklı iletişim yapısına sahip aileler, hep birlikte zaman geçirmeye önem verirler, birbirlerinin arkadaşlıklarından zevk alırlar, birbirlerinin iyi ve kötü günlerini, üzüntü ve sevinçlerini paylaşırlar. Birbirlerinin bireysel ihtiyaçlarına, duygularına, fikirlerine, hayallerine saygı duyarlar, birbirlerinde hata bulmaya çalışmazlar. Can kulağı ile dinlerler. İmada bulunmaz, lafla can yakmaya kalkmazlar. Küskünlükleri fazla uzatmazlar.

    Yemek masasında iletişim pozitif tutulmalı, tatsız konular yemekte konuşulmamalı.

    Suskunluk en yıkıcı iletişim biçimlerinden biridir, söylenenler karşısında sessiz kalmak,”seninle ilgilenmiyorum”, ”senden sıkılıyorum”, ”sana öfkeliyim”, ”sana düşmanım” gibi mesajlar  içerir.

    Dinlemek son derece önemli bir beceridir. Herkez dinleme becerisine sahiptir ama çoğu kişi, diyaloğa kendini vermez, eleştirir, söz keser, söze girer, dinlemekten çok ne söyleyeceğini tasarlar, savunmaya geçme gibi yanlışlar yapar. Aktif dinleme için; Dinlerken yargılamamak, eleştirmemek gerekir. Karşıdakinin yaşadıklarını iyi anlama, ne hissettiğini ne duyumsadığını onun gibi hissetmeye çalışılmalıdır. Anlatmak istediğini doya doya anlatması için izin verin bu şekilde rahatlasın ve onu dinlediğinizi hissettirin. Doğru anladığınızdan emin olmak için ne anladığınızı tekrarlayın, soru sorarak söylediklerini açmasını sağlayın.Duygularını anlamaya çalışıp ondan aldığınız mesajları ona yansıtın.Sonuç olarak çıkardığınız fikri özetleyin. Bunları yaparken yorum katmayın, eleştirmeyin, akıl vermeyin, anlayışlı ve olgun olun.

    İletişim Engelleri:

    Emir vermek, Yönlendirmek: Duygularının önemsiz olduğunu düşünür.

    Uyarmak, gözdağı vermek: Değersiz hisseder, öfke duyar.

    Ahlak dersi vermek: Kişiyi karşı koymaya zorlar.

    Onun yerine karar vermek: Tek başına karar veremeyeceğinin düşünüldüğünü hisseder.

    Öğretmek, nutuk çekmek: Mantıksız ve bilgisiz görüldüğünü hisseder.

    Yargılamak, eleştirmek, suçlamak: Değersizlik, yetersizlik duyguları uyandırır.

    Ad takmak, alay etmek: Benlik algısını düşürür, kendine güveni sarsar.

    Olayı küçümsemek: Öfke uyandırır, anlaşılmadığını düşünür.

    Sorgulamak, sınamak: Güvensizlik ve kuşku duygularını arttırır.

    Oyalamak, konuyu saptırmak: Fikirlerine saygı duyulmadığını, anlattıklarının dinlenmediğini, önemsenmediği duygularını doğurur.

    Yorumlamak, akıl okumak: Öfke uyandırır, Duygularını ifade etmesini engeller.

    Gizli Mesajlar: İletişim her zaman, dürüst, net ve açık olmalıdır. İmalı konuşmalar, açık olmayan mesajlar, yoruma açık cümleler, sorun doğurur. Bu tip iletişimde yanlış anlamalar, kırgınlıklar, öfke, küskünlük oluşabilir. Üstelik bu mesajlar, farkında olmadan, bilinçaltı dürtülerle, karşımızdakini incitecek, canını yakacak cümleler kurdurup zarar verdirir ve verdiği zararı fark etmeyebilir.

    Empati: Bir insanın, kendisini karşısındakinin yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır. Kişi empati kuramadığı zaman, karşısındakinin duygularını ve neden böyle tepki verdiğini anlayamaz. Empatik yaklaşımda, diğerinin ne hissettiğini anlar ve daha fazla destek olabilir. Diğerleri tarafından anlaşıldığını hissetmek, kişinin sıkıntılarını hafifletir, özgüven kazandırır, güvende hisseder. Kişi bir şey anlatırken karşısındaki onu eleştirmediğinde, suçlamadığında, tam olarak dinlemeden yorumda bulunmadığında, kendisiyle empati kurulduğunu anlar.

    Ailede Çatışma: Çatışma genellikle kaçınılması gereken bir durum olarak görülür. Çatışma bir hatanın değil üstesinden gelinmesi gereken bir durumdur. Yeni öğrenmelere ve ilişkiyi geliştirmeye imkan sağlar. Belki ailede gerekli değişim için fırsat sunar. Bir problemin üstesinden gelmeyi başarma hazzı, ilerideki problemlerin çözümü için kişiyi motive eder. Aile üyeleri problemleri çözebildiğinde bu aileyi güçlü kılar ve daha güçlü bağlarla bağlar.

             Sağlıklı aileler arasında daha az çatışma yaşanmasının başlıca sebepleri şunlardır.

    a)Aile üyeleri duygu ve düşüncelerini çekinmeden birbirlerine ifade edebilir.

    b)Aile üyelerinin birliktelik duygusuna sahip olmaları ve bunun yanı sıra, birbirlerinin bireyselliklerine ve kişisel hayatlarına saygı göstermeleri.

    c)Aralarındaki kırgınlık ve küskünlükleri fazla uzatmamaları.

    d)Herhangi bir konuda karar alınırken ailenin tüm üyelerinin kişisel ihtiyaçları ve beklentileri dikkate alınmalı, oldu bittiye getirilmemelidir.

    e) Sorunlara yıkıcı değil yapıcı yollarla çözüm aranır ve sorun iyice büyümeden çözüm konusunda istekli olunur, sorunun çözümü ötelenmez.

    f) Sorunlar benim sorunum veya senin sorunun değil bizim sorunumuz olarak algılanıp, sorumluluk ortaklaşa yüklenilir.

    Ailede stres yönetimi:

    Sıkıntı ve öfkeleriniz biriktirmeyin.

    Kendinizi rahatlatacak hobiler ve ilgi alanları bulun.

    Hayat sadece çalışmadan ibaret olmasın. Ailenizle birlikte eğlenmek ve dinlenmek için fırsat oluşturun.

    Kendinize ve ailenize ulaşılabilir hedefler koyun, ne kendinize ne onlara gereğinden fazla yüklenmeyin.

    Hayatta değiştiremeyeceğiniz şeyleri olgunlukla kabullenin.

    Başkalarına hayır demeyi öğrenin.

    Aile üyelerinin hatalarını olgunlukla kabullenin.

    Sinirli, gergin ve yorgun olduğunuzda aile üyeleriyle tartışmayın.

    Problemin ne olduğunu anlamadan kimseyle tartışmayın.

    Düşünmeden konuşmayın, incitici, kırıcı söz ağızdan çıkmadan önce iki kere düşünün.

    Aile üyelerinin size anlatmak istediklerini dinleyin.

  • Çocuğa Yönelik Anne Baba Tutumları

    Çocuğa Yönelik Anne Baba Tutumları

    Aile çocuğun hayatında en başta gelen ve ilk deneyimlerini yaşadığı en küçük sosyal birimdir. Çocuğa karşı geliştirilen ve sürdürülen tutumlar ilerleyen dönemlerde çocuğun benlik gelişiminde, edineceği davranışlar konusunda etkili olmaktadır. Aile tutumlarının yanı sıra anne ve babanın kişilik yapıları, yaşanan ortam, çevresel koşullar ve kültürel yapılar da çocuğun gelişimi üzerinde önemli katkılara sahiptir. Ancak unutulmamalıdır ki çocuğun doğumundan itibaren ilk yaşantılarının öncelikli muhatabı ve zihninde gelişen şemaların, düşüncelerin temelinin atılmaya başlanmasında en öncelikli etken aile yaşantıları olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Bu tutumları ve yaklaşımları özetleyen temelde 6 farklı ebeveyn tutumundan

    bahsetmek mümkündür.

    1. Otoriter olarak adlandırdığımız baskıcı ve otoriter yaklaşım, katı kuralları olan ve

    kuralları açıklamadan uyulmasını bekleme, çocukların üstünde tam hakimiyet kurma duygusu, çocukları dinlemek yerine gözlemeyi tercih etme, çocukların soru sormasından hoşlanmama, çocukların özgürlük arayışlarına izin vermeme gibi ebeveyn yaklaşımlarına sahip ortamlarda yetişen çocukların ilerleyen zamanlarda; saldırgan, öfkeli, sinirli, otoriteye baş kaldıran, saygısız, kurallara uymakta güçlük çeken çocuklar olmalarını pekiştirir. 2. İlgisiz olarak adlandırdığımız bir diğer tutumda ise ebeveynin çocuğa sevgi ve şefkat göstermeyen yaklaşımlara sahip olduğu, kuralları öğretmediğini, çocukları disiplin altına almadığını ve sabırsız davrandığı söz konusudur. Aynı zamanda bu tutuma sahip ebeveynler kolay sinirlenen yapıda olmakla beraber kendi ilgi ve zevkleri için saatler harcayan ancak çocuklarla ilgilenmesi gereken durumlarda aşırı tepkiler göstererek zaman bulamadığından şikayetçi olmaktadırlar. Çocukların bunlara benzer ortamlarda yetişmeleri ise hayatının ilerleyen dönemlerinde, kendine güveni olmayan, isyankar, dikkat çekmek ve çevreye varlığını kanıtlamak amacıyla uyumsuz davranışlar sergileyen, iletişim sorunları yaşayan, daha iyi olabilmek adına çaba sarf etmeyen bireyler olmalarını muhtemel kılar. 3. Bir diğer ebeveyn tutumu ise aşırı koruyucu tutumlara sahip ebeveynlerdir. 

    Ebeveynlerin kuralları öğretme çabasının olduğu ancak öğretme ve uygulatma konusunda yetersiz olması, aşırı koruyucu davranışlar sergilemesi, çocuğun sorumluluklarını kendi üstlenmesi, çocuğun doğru ve yanlışı bulma konusundaki denemelerini engellemesi gibi davranışları söz konusudur. Hatta yanlış bir hareket sergilemiş olsa dahi çocuğu uyarmama gibi durumları normal olarak görme mevcuttur. Bu tavır ve tutumlar arasında büyüyen çocuklar ise karar verme becerisi ve kendini savunma yetisinde zayıf olan, bağımlı, toplumsal kurallara uyma konusunda güçlük çeken bireyler olarak ilerleyen dönemlerde karşımıza çıkabilmektedir. 4. Sınır koyamayan, tutarsız sınırlara sahip ebeveyn tutumlarını içinde barındıran aşırı hoşgörülü olarak adlandırdığımız dördüncü kategoride ise çocuğun her istediğine hemen ulaşmasında isteklerinin yerine gelmesinde çok aceleci davranan, çocuğun ailede söz sahibi ve karar verici kişi olarak gören aile tutumlarını içerisinde barındırır. 

    Böyle bir ortamda yetişen çocukların ise hayatlarının ilerleyen aşamalarında, doyumsuz, kendi sınırlarını bilmeyen ve başkalarının sınırlarına saygı göstermeyen, uyumsuz, hükmedici, sorumluluk sahibi olmayan ve öz denetim konusunda problemli bireyler olarak toplumda yer almaları muhtemeldir.

    5. Mükemmeliyetçi olarak adlandırdığımız, kendi gerçekleştiremediği ideallerini çocuğun isteklerini göz önünde bulundurmadan ve potansiyel gözetmeden doğrudan çocuğun sorumluluğu gibi ona yükleyen, çocuklarının hata yapmasını kabullenemeyen ve beklentileri çok yüksek olan tutumları içinde barındırır. Böyle bir ortamda yetişen çocukların ise kendini yetersiz ve değersiz hisseden, ailenin beklentileri altında ezilen bu nedenle sağlıklı gelişimini sürdürmekte güçlük çeken, başarı için çabalayan ancak istediği seviyeye gelemediğinde başarılı olmasına rağmen yoğun hayal kırıklığı yaşayan bireyler olarak hayatlarına devam etmeleri söz konusu olmaktadır.

    6. Sonuncu ve sağlıklı gelişimi destekleyen tutum olan demokratik anne baba tutumu olarak adlandırdığımız grupta ise ebeveynler çocuklarına doğru ve yanlış ayrımını öğrenirken destek veren açıklama sunan, denemelerinde destekleyen, sevgisini çocuktan esirgemeyen, çocuğun ihtiyaçlarına yönelik ilgi sahibi olan, soru sorma ve düşüncelerini ifade etme konusunda çocuğu teşvik eden, sağlıklı iletişim kuran, yeni deneyimler için çocuğunu cesaretlendiren davranışlar sergileyen bireylerdir. Bu tutumlara sahip bireylerin çocuklarının ise, özgüveni yüksek, sevildiğini bilen ve sevmenin farkında olan, mutlu, yaratıcı, iyi aile ilişkilerine sahip, uyumlu, sosyal ilişkileri kuvvetli, sorumluluk bilincinde olan ve yeni deneyimlere açık bireyler olmalarına katkı sağlamaktadır.

    Tutumların çocukların sağlıklı bir gelişime sahip olması adına etkisi yadsınamaz. Bu nedenle de çocuklarımızla iletişim kurarken daha özverili ve dikkatli olmak, onların temeldeki rol modelinin ebeveynler olduğunu unutmamak önemlidir. Her zaman tam anlamıyla demokratik olmak güç olsa da bu tutumların sonuçları ile ilgili ebeveynlerin kendilerine küçük hatırlatmalar yapmaları, kendi davranışları üzerinde kontrol sahibi olmaları konusunda destek sağlayacaktır.

    Değerli ebeveynler paylaşımı bir rehber olarak kullanabilir, çocuklarınızda gözlediğiniz ve kendinizde fark ettiğiniz davranışları, tutumları değerlendirmek adına faydalanabilirsiniz. Üstesinden gelmekte zorlandığınız durumlar için ise uzmanlara başvurabilirsiniz.

  • Kim Olduğumu Öğrenirken 2 Yaş

    Kim Olduğumu Öğrenirken 2 Yaş

    Çıktığımız serüvende sıra geldi 2 yaşındaki çocuğumuza…

    Çocuğunuz iki yaşında ve artık bebeklikten çıkıp erken çocukluk dönemine girmiş bulunmaktadır. Bu da, çocukları daha özgür olma hissine sahip, daha benmerkezci olmalarını haklı kılıyordur. Çocuklar, iki yaşındayken yaşadıkları haklı özgürlüklerinin önüne geçilmesini çok fazla istemezler. Engellenmek, karışılmak, söz hakkı verilmemesi gibi durumlar 2 yaşındaki bir çocuk için oldukça stres oluşturan bir faktörlerdir.  Bu stres oluşturan faktörleri yapmanız 2 yaşında ki bir çocuğu strese sokar ve olaylar çözülmez bir hal alır. 2 yaşındaki çocuğun; anne ve babasıyla inatlaşması artar, hatta öfke nöbetleri bile yaşayabilir. Diğer taraftan, bu süreçte anne ve baba olarak çocuğunuza kurallar ve sınırlar koyarken, birlikte yol alan iki yol arkadaşı gibi davranırsanız herşey çok daha kolay ve olumlu olacaktır. Süreç sizin için de çocuğunuz için de keyifli geçecektir. Annelerimiz ve babalarımız bu hususlarda en çok yönelttiği soru; ”Bu çocuk daha 2 yaşında, bunların hepsini nasıl anlar?” sorusudur. Sizinde aklınızdan bu soru geçiyor mu? Sorunun cevabı ise, hala kendini her zaman akıcı bir şekilde ifade edemese de, 2 yaşında ki bir çocuk sizi çok iyi anlar, çok iyi hisseder ve kendisini de size anlatabilmek, sizinle iletişim kurabilmek için bastırılamaycak şekilde heyecanlı ve istekli tutum ve davranışlara girer. Bu sebeple, doğduğu andan itibaren özellikle konuşmaya başladıktan sonra çocuğunuzu bir birey gibi görüp çocuğunuzla sağlıklı bir iletişime geçmeniz çok önemli bir olgudur.

    İki yaşındaki çocuğunuzun dönemsel özellikleri olarak, duygu dalgalanmaların yaşandığı, ben merkezciliğin fazla olduğu bir dönemden geçmektedir. Herşeyi hem kendi yapmak ister hemde yanında sizi hissetmek ister. Bir yandan ağlayıp, bir yandan gülebilir. Bazen neden ağladığını anlamlandıramayabilirsiniz bile. Herkes bilir, iki yaşında ki bir çocuğun ebeveyninden bahsediyorsak anlamlandıramama süreci çok normaldir. Çünkü, çocuğunuz keşif döneminde ve her kaşif gibi kaygı, stres, heyecan, gibi bir sürü duygulanımı içinde barındırmaktadır. İki yaşındaki çocuğunuzu bir kaşif gibi görerek; keşfetmesine, deneyimlemesine izin verin. Bırakın, özgürlüğünü yaşasın. Bırakın, kişiliğini geliştirsin. Tabiki, bu süreçte dikkat edilmesi gereken ince çizgileri unutmamak gerekir:

    • En sevdiği kelime “HAYIR!” olan iki yaşındaki çocuğunuzla inatlaşmadan sonuca ulaşmak,

    • Sınırlarını çizmek,

    • Güvenli alan oluşturmak,

    • Hep destek olduğunuzu hissettirmek,

    • Kararlı ve tutarlı davranmak,

    • Duygularını kabul etmek,

    • Duygularını yansıtmak,

    • Anlayışlı olmak,

    • Tercih yapmasına izin vermek,

    • Takdir etmek, gerektiği kadar,

    • Ufak tefek olumsuz davranışları görmezden gelmek,  aklımızın köşesinde olması gereken ebeveyn tutumlarının başlıcalarıdır.

        Dil gelişimi ise; bir yaş öncesine göre kelime hazinesi genişlemiştir. Kendini daha iyi ifade eder ve karşısındakini daha iyi anlar. Bununla birlikte kelime hazinesinin daha çok genişletmek ister. Kaşifliğiyle birlikte daha çok sorgular. Bu neden ile, Sorduğu sorulara her zaman cevap vermeniz, doğru cevap vermeniz, çocuğunuz ile aranızdaki olumlu ilişkinin gelişmesi açısından önemli bir yapı taşıdır. Eğer, çocuğunuzu sorduğu sorunun cevabını bilmiyorsanız, araştırmanız gerektiğini ve cevabı öğrendikten sonra cevabı çocuğunuz ile paylaşacağınızı söylemeniz; çocuğunuzun bir ihtiyacı olduğunda size güvenebileceği ve her noktada sizinle paylaşımda bulunabileceği duygusunu destekleyecektir. Burada dikkat etmeniz gereken ise; cevabı araştırıp çocuğunuza en geç 2 gün içerisinde sorunun cevabını vermenizdir. Dil gelişimini daha eğlenceli ve kaliteli vakit geçirme dilimleri olarak da değerlendirebilirsiniz; birlikte kitap okuma, özel konuşma zamanları yapma, yaptığı hareketleri anlatma oyunu oynama, gibi aktiviteler eğlenceli olacaktır.

        Dil gelişimiyle birlikte çocuğunuzun zihinsel gelişiminde de ilerleme görülür. Herşeyi neden, niçin diye sorgulaması bunun en güzel örneklerindendir. Daha önce bahsettiğimiz gibi iletişim içerisinde olma zihinsel gelişimini en çok etkileyecek hususlardandır. Bununla birlikte, oyunlar oynamak faydalı olacaktır. Bu dönemde, her türlü oyuncağın, her türlü materyalin faydası vardır. Çocuğunuz, ne kadar fazla ve farklı uyarana (oyuncağa) maruz kalırsa, zihinsel gelişimi de o kadar sağlıklı ve olumlu bir şekilde gelişim göstermiş olacaktır. Oyunlarınızın içerisine her konuyu, her etkinliği ekleyebilirsiniz. Örnek ile;

    • Matematik etkinliği,

    • Yaratıcı düşünme,

    • Özgün düşünme,

    • Sorgulama,

    • Kavram öğrenme,

    • Kategorileştirme, konulardan bazılarıdır.

        Diğer bir gelişim evresi olan duygusal gelişimi, iki yaş çocuğu için en zor olan gelişim evresidir. Ben merkezci bir dönemde olduğu için ve duygu dalgalanmalarını çok fazla yaşadığı için; kendi duygularını anlamakta da, kendi duygularını yönetmekte de çok fazla zorluk yaşamaktadır. Bu sebeple;

    • İnatlaşmalardan kaçınmanız,

    • Çocuğunuz karmaşıklığın içine girdiğinde, anne ve baba olarak sizlerin sakin kalmanız,

    • Çocuğunuzun duygularını anlamlandırmanız,

    • Sakinleşmesi için zaman tanımanız,

    • İşbirliği kurmaya çalıştığında çabalarını övmeniz,

    • Birlikte hedefler belirlemeniz,

    • Yanında olmanız,

    • Çocuğunuza karşı hep dürüst olmanız, önemli hususlardandır.

        Yukarıda bahsettiğim maddelerden, inatlaşmalardan kaçınma kısmı en önemli ve en zor olanlardan biridir. Çünkü, iki yaşındaki bir çocuğun duygu dalgalanmaları, bağrmaları, tepinmeleri, belkide vurmaya çalışması, gibi karşısındakinin inatlaşmadan iletişime girmesini engelleyecek her türlü tutum ve davranışın karşısında inatlaşmamak çok zordur. Ancak, anne ve baba olarak sizler nasıl çocuğunuza yaklaşırsanız, çocuğunuzla nasıl konuşursanız, çocuğunuza nasıl davranırsanız; unutmayın ki onlarda size aynı şekilde davranacaklardır. Bu bağlamdan yola çıkarsak, önce çocuğunuza sarılıp çocuğunuzu sakinleştirmek, sonrasında bağırmasının altında yatan nedenleri, “Bağırmana sebep olan şeyler neler?” gibi yapıcı sorularla keşfetmek, sabırla çocuğunuzu dinlemek, sakin bir ses tonu ile konuşmak, göz teması gerekiyorsa ten teması kurarak konuşmak, kuralları sakin ve iyi olduğunuz anlarda konuşmak,kesin ve net olmak, agresif olduğunda ilgi göstermemek ancak sakinleştiğinde hemen iletişime geçmek, sergilediği tüm zorlayıcı tutumlara rağmen teslim olmamak,rutinler belirlemek ve işbirlikçi bir tavır sergilemek, gibi tutumlar inatlaşmaya girmeden ve olay ego savaşına girmeden çözümlenebilmesi için ufak ufak adımları atılmasına zemin oluşturacaktır.

            Son olarak, iki yaşındaki çocuğunuz kendini, bedenini ve cinsiyetini keşfetmeye başlar. Bu keşif ile birlikte, kendini kontrol etmeyi ve denetlemeyi öğrenir. Bu da, tuvalet eğitimine başlamak için sinyaller verdiğini düşündürmelidir. Çünkü, tuvalet eğitimine başlamaya karar vermek için; hazır olduğunu bize belirli bir yaşa gelmesinden ziyade, çocuğun bu olguya hazır olunuşluğuna dikkat edilmelidir. Tuvalet eğitimine hazır olduğunu anlamak için;

    • Tuvaletini belirli zamanlarda yapması,

    • Basit kıyafetlerini kendi çıkartabilmesi,

    • İşleri kendi kendine yapmaya istekli olması,

    • Tuvalet ile ilgili konularda ilgili olması,

    • Bezinden rahatsız olmaya başlaması,gibi hususlar belirleyicidir. Ancak, burada en çok dikkat edilmesi gereken husus, tuvalet eğitimini verecek olan kişinin bu sürece hazır olunuşudur.

            Unutulmamalıdır ki; her çocuğun gelişim süreci kendine özgüdür. Bu sebeple, çocuğunuzun kendi gelişim adımlarına göre, çocuğunuzu sabırlı bir şekilde desteklemeniz ve cesaretlendirmeniz keyifli bir serüven yaşamınızın anahtarıdır!

  • Kaygı Bulaşıcıdır

    Kaygı Bulaşıcıdır

    Amerikan Psikoloji Derneği (APA) kaygıyı “gerginlik hissi, endişeli düşünceler ve artan kan basıncı gibi fiziksel değişimlerle karakterize bir duygu” olarak tanımlar.Ayrılma (seperasyon) anksiyetesi de anksiyete türlerinden biridir.

    Ayrılma anksiyetesi, kişinin bağlandığı insanlardan ayrılmasıyla ilgili gelişimsel olarak uygun olmayan ve aşırı düzeyde bir kaygı ya da korku duyması olarak tanımlanmaktadır.

    DSM-5’te (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı) bazı değişiklikler yapılmıştır. DSM-4-TR’ de ayrılma kaygısı bebeklik, çocukluk ya da ergenlik döneminin bozukluğu olarak yer alırken artık “Kaygı Bozuklukları” bölümüne yerleştirilmiştir. ‘’Ayrılma Kaygısı Bozukluğunun’’ 18 yaşından önce ortaya çıkmış olması koşulu da DSM-5’te kaldırılmıştır ve belirtilerin çocuklarda en az 4 haftadır, yetişkinlerde ise en az 6 aydır devam ediyor olması şartı eklenmiştir.

    DSM –5 TANI ÖLÇÜTLERİ

    A-Aşağıdakilerden en az üçünün olması ile belirli, kişinin bağlandığı insanlardan ayrılmasıyla ilgili gelişimsel olarak uygun olmayan ve aşırı düzeyde korku ya da kaygı duyması:

    1.Evden ya da bağlandığı kişilerden ayrılacak gibi olduğunda aşırı tasalanma.

    2.Bağlandığı kişileri yitireceği ya da bu kişilerin başına hastalık, yaralanma, yıkım, ölüm gibi kötü olay geleceğiyle ilgili sürekli olarak tasalanma,

    3. Bağlandığı başlıca kişilerden birinden ayrılmaya neden olabilecek istenmedik bir olay yaşayacağıyla ilgili tasalanma,

    4. Ayrılma korkusundan ötürü, okula işe ya da başka bir yere gitmek için dışarı çıkmayı evden uzaklaşmayı hiç istememe,

    5.Evde ya da başka ortamlarda tek başına kalmaktan ya da bağlandığı başlıca kişilerle birlikte olmamaktan sürekli bir biçimde aşırı korku duyma.

    6.Evinin dışında ya da bağlandığı başlıca kişilerde biri yanında olmadan uyuma konusunda isteksizlik ya da buna karşı koyma.

    7. Yineleyici bir biçimde ayrılma konusunu da içeren karabasanlar görme

    8.Bağlandığı başlıca kişiden ayrıldığında ya da ayrılacak gibi olduğunda bedensel belirtilerin olması

    B. Bu korku, kaygı ya da kaçınma süreklilik gösterir, çocuklarda ya da ergenlerde en az dört hafta, erişkinlerde 6 ay ya da daha uzun sürer.

    C. Bu bozukluk klinik açıdan sıkıntıya ya da toplumsal okulla ilgili işle ilgili diğer alanlarda işlevsellikte düşmeye neden olur.

    D. Bu bozukluk, otizm açılımı kapsamında bozuklukta aşırı direnç göstermekten ötürü evden ayrılmaya karşı koyma, psikoza giden bozukluklarda ayrılmaya ilişkin sanrılar ya da varsanılar, agorofobide güvenilir bir eşlikçi olmadan dışarı çıkmaya karşı koyma, yaygın bozukluğunda önem verdiği diğer kişilerin başına bir hastalık ya da başka kötü bir olay gelecek olmasından ötürü kaygılanma ya da hastalık kaygısı bozukluğunda bir hastalığının olduğuna ilişkin kaygı duyma gibi başka bir ruhsal bozuklukla daha iyi açıklanamaz.

    Bu 8 belirti ve diğer kriterler tanı koymanız, çocuğunuzu ya da kendinizi etiketlemeniz için değildir. Fakat bunlara bakarak yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun, bütün bunların ruhsal olarak bir anlam ifade ettiğinin ve bir uzman desteğine ihtiyacınız olabileceğine dair yorumlanabilir. Amaç farkındalık yaratmak ve rehber olmaktır.

    Şimdi biraz insanın doğumuyla birlikte çıktığı yolculuğuna bir göz atalım ve ayrılma kaygısının temellerini anlamaya çalışalım;

    Bebeklik döneminde başkalarıyla duygusal bağ kurmak bağlanma olarak adlandırılır. Bebeklerle ilgili klasik çalışmasında John Bowlby (1969) bağlanmayı, bebekler ve ebeveynlerin (veya diğer bakım verenlerin) birbirleri ile duygusal bağ kurmalarına yol açan iki yönlü bir süreç olarak tanımlamıştır.

    Bowlby’e (1973) göre, birincil içgüdü “bağlanma”dır. Bebeğin bilişsel yetilerinin gelişimi öncesinde de anneye bağlılığı vardır. Çocuk varlığı hakkında bir tehdit duygusu yaşamıyorsa ya da bağlanma nesnesine kolayca ulaşabiliyorsa kendini güvende hisseder. Anne çocuk arasında kurulan güvenli bir bağlanma ilişkisi çocuğa sağlıklı psikolojik gelişim olanağı sağlar. İleride, okula başlama gibi, çocuğun sevgi nesnesinden ayrılmasını zorunlu kılan durumlarda, çocuğun kendisini yatıştırarak yeni duruma uyum sağlaması beklenir. Çocuğun bu gelişimsel görevi başarması genellikle annenin, yaşadığı ayrılık anksiyetesi tarafından engellenir. Ebeveynin ayrılma anksiyetesi ve aşırı koruyuculuğu, güvensiz bağlanma tarzları ile ilişkili bulunmuştur (Hock ve Schirtzinger 1992, Liotti 1992, Van Ijzendoorn 1995).

    Ayrılma anksiyetesiyle bizlere başvuran ebeveynlere ‘’ Bu kimin kaygısı?’’ sorusu sorulmalıdır.  Bu soru aile dinamiklerini anlamak adına yol gösterici olmaktadır.

    Ayrılık anksiyetesi karşılıklı bağımlı, patolojik anne-çocuk varlığında gelişir. Genellikle bu çocukların çok koruyucu anneleri, çok uzak ve soğuk duran babaları vardır. Bazen ise anne ve baba çocuğa aşırı derecede düşkündür, kendileri de çocuklarından ayrılmayı bir türlü göze alamamışlardır. Bazen de anne ve babaların kendileri nörotik ve güvensizdir, çocuğun başına kötü şeyler geleceğinden gereksiz yere korkmuş ve çocuğu hep evde tutmaya çalışmışlardır. Böylece çocuk kendisi de farkında olmadığı halde evden uzaklaşınca veya okulda iken annesine, babasına veya kendisine korkunç şeyler olabileceğinden korkmakta ve bunu engellemek için evde kalmakta ısrar etmekte, zorlandığı zaman panik içine düşmektedir.

    Annenin çocuktan ayrılırken yaşadığı ayrılık anksiyetesini; ruhsal bozukluk varlığının, annenin depresif ve anksiyöz mizaç özelliklerinin, ebeveynler arasındaki geçimsizliğin ve evlilik problemlerinin arttırdığı da belirtilmiştir (Cummings ve Davies 1994).  

    Aslında kaygı tam anlamıyla bulaşıcıdır, çoğunlukla da anneden çocuğa geçer. Aynı zamanda anne, çocuk için önemli bir özdeşim nesnesidir. Anne çocukla kurduğu ilişkide karamsar, kötümser, güvensiz, şüpheci, huzursuz ve yetersizlik duyguları içinde olmasının hem bağlanma sürecini olumsuz etkileyebileceğ hem de özdeşim nesnesi olarak çocuğa olumsuz bir örnek olabileceği düşünülmektedir.

    Ebeveyler, ayrılık sırasında, farkında olmadan kaygılarını çocuklarına yansıtabilirler. Örneğin, bebeklerini çocuk bakım merkezlerine bırakan anne ve babalar rahatsızlıklarını sözel olarak ya da yüz ifadeleriyle ortaya koyabilirler. Bu tür davranışlar ise bebeklerin stresini arttırabilir. Aynı durum okula başlayan ve ayrılık kaygısı yaşayan çocuklarda da geçerlidir. Burada anne ve babaların stresli ya da telaşlı halleri çocuğa da yansıyacağından, çocukta korkulacak bir şey var hissiyatı yaratılabilmektedir.

    Şimdi aynı soruyu tekrar soralım. ‘Bu kimin kaygısı?’

    Klinik olarak bu çocuklar kaygılı durumdan kurtulmak içinde çeşitli kaçınma davranışları sergileyebilir. Odasında uyumama, okula gitmek istememe, arkadaşlarıyla vakit geçirmeme gibi işlevsellik bozuklukları oluşabilir. Evden ya da bakım verenden ayrıldığında ya da böyle bir ayrılık beklendiğinde tekrarlayıcı biçimde aşırı sıkıntı, huzursuzluk, mutsuzluk hali, bununla birlikte eşlik eden fiziksel belirtiler (karın ağrısı veya vücutta ağrılar, bulantı, kusma, iştahsızlık gibi) görülebilir. Çocuk bu konuyla ilgili kabuslar görme, uykudan uyanma ve anne baba yanına gitme, tek başına uyumayı reddetme, bakım verene daha yapışık davranışlar sergileyebilir.

    Küçük yaşlarda bu sorun ile karşılaşan çocukların yetişkinlik evrelerinde de sorunlar yaşayabildiği gözlemlenmiştir. Bu nedenle ailelerin hassasiyet göstermesi önemlidir. Çocukların sağlıklı şekilde gelişim göstermesi ve çevresi ile kaliteli ilişkiler kurabilmesi için ayrılma anksiyetesini atlatması gereklidir. Fakat bilinmesi gereken bir gerçek vardır ki profesyonel şekilde çözümlenen sorun sadece çocuğunuzun değil sizin geleceğiniz adına da önemli bir rol oynar. Unutmayın ki çocuklar sadece kendileri için değil aileleri için de sinyal verir. Çünkü evin en cesur üyeleri onlardır.

    Böyle bir durumla karşılaştığınızda mutlaka bir uzmandan destek almalısınız. Öykünüz alındıktan sonra ihtiyacınız olan formülasyon ve tekniklerle terapi planınız oluşturulmalıdır. Bu süreçte yapılacak çalışmalar bireysel olarak anne ya da çocuk ile yürütülebileceği gibi çoğunlukla bütün aile dinamiklerini kapsayan, döngüsel ve sistemsel çalışan aile terapisi ile yürütülebilmektedir.

    Bir diğer yandan, biyolojik sağlık alanında önleme ve koruma çalışmaları ne kadar önemliyse psikolojik sağlığımız için de o kadar önemlidir. Hatta psikolojik sağlığımızın ve sağlamlığımızın biyolojik sağlığımıza bağışıklık sağlayacağını düşünürsek çok daha önemli bir yeri olmalıdır. Eğer kendiniz ya da çocuğunuz ayrılma kaygısı yaşadığı veya yaşayacağı ipuçları veriyorsa sorun çıkmasını beklemeden önlem alabilir, harekete geçebilirsiniz.

    Bir kriz durumuyla karşılaşmayı beklemeden krizi önlemek daha anlamlı olacaktır.

    Çünkü krizi önlemek krize müdahaleden daha kolaydır.

  • Boşanma Süreci ve Çocuklar

    Boşanma Süreci ve Çocuklar

    Boşanma öncesinde aile içerisinde yaşanan çatışmalar çocuğun ruh sağlığını olumsuz etkiler. Bu çatışmalarda çocuğun hiçbir kusuru olmamasına rağmen, en fazla çocuklar etkilenir, çocuk üzerinde duygusal bir yük oluşturur. Her ebeveyn, çocuk için güç, güven, destek, rehber vb anlamlar taşır. Bir ebeveynin eksikliği, çocuğun gelişimi için olumlu değildir. En sağlıklı şekilde yönetilmiş boşanmalarda bile çocuğun ayrı kaldığı ebeveyn ile ilişkisi nitelik ve nicelik açısından azalması kaçınılmazdır. Boşanma kaçınılmaz ise çiftlerin en önemli çabası çocuğun göreceği zararı en aza indirmek olmalıdır.

    Boşanmanın çocuğa anlatılması:

    1-Boşanma kararı anne ve baba tarafından beraberce açıklanmalı

    2-Boşanmanın ne anlama geldiği çocuğun yaşına uygun bir dile çocuğa anlatılmalı.

    3-Boşanmanın anne baba sevgisi ve ilgisini kaybetmek anlamına gelmediği anlatılmalı.

    4-Boşanma kararında çocuğun kabahati ve sorumluluğu olmadığı anlatılmalı, çocuğa verilecek en büyük zara boşanmanın onun yüzünden olduğunu söylemektir.

    5-Boşanma kararı karşısında duygusal tepkilerini boşaltmalarına izin verilmeli.

    6-Boşanmayla ilgili çocuğun kafasında oluşabilecek her türlü soru cevaplanmalı, dürüst ve gerçekçi cevaplar verilmeli.

    7- Soruları cevaplarken, abartıya kaçılmamalı, duygu sömürüsü yapılmamalı, karşı tarafı suçlayıcı tavır içine girilmemeli. Bu tur tutumlar çocukta travma oluşturabilir. Yine anne ve babanın ağlama nöbetleri, çaresizlik, umutsuzluk gibi duygular altında davranmaları çocuğu olumsuz etkiler.

    8- Boşanma sonrasında çocuğun hayatında nelerin değişeceği değil nelerin aynı kalacağı vurgulanmalıdır.

    Boşanma kararını öğrenen çocukların anne ve babadan duymak istedikleri

    1- Boşanma kararımız sana olan sevgimizi hiç etkilemeyecek.

    2- Seni her zaman seviyoruz, her zaman annen baban olmaya devam edeceğiz. Boşanma kesinlikle senin suçun değil.

    Çocukların aklına gelebilecek sorular.

    1- Benim yüzümdenmi boşanıyorsunuz

    2- Annemi/babamı bir daha görebilecekmiyim.

    3- Evden hanginiz ayrılacak

    4-Neden annem/babam evden ayrılmak zorunda

    5-Evden ayrıldığında nerede yaşayacak

    6-Annem/babam bizimle burada yaşasa olmazmı

    7-Neden seninle kalamıyorum

    8-Annem/babam bizden ayrı olursa kendini mutsuz hissedermi.

    9- Birgün yeniden birleşeceklermi

    10- Bizi kim koruyacak, kim yemek pişirecek, kim uyutacak

    Çocukların boşanmaya uyum sağlamaları için belli bir süre geçmesi gerekir.

    1- Halen yaşadığı evde kalması ev değiştirmemesine özen gösterin.

    2-Evden ayrılacak ebeveynin birdenbire değilde evde kalış sürelerini azaltarak evden ayrılmasını tercih edin.

    3-Pek çok aile çocuk mutlu olsun diye onu hediyeye boğar, bu bir hatadır, çocuk bu durumu kullanmayı öğrenip disiplin sorunlarına yol açar.

    4-Boşanma ile ilgili sorunlar (mahkeme, nafaka, maddi tartışmalar) çocuklar tanık olmamalıdır.

    Yapılan Hatalar

    1-Çocuğu taraf tutmaya zorlamak

    2-Çocuğu karşı taraf ile görüştürmemek

    3-Diğer ebeveynin kötülenmesi

    4-Çocuğun hatalı ve istenmeyen davranışlarının diğer ebeveyne benzetilmesi

    5-Boşanmadan diğer ebeveynin sorumlu tutulması

    6-Çocuğa verilen sözlerin tutulmaması ve yapılan programların ertelenmesi

    7-Karşı taraftan intikam almak için çocuğun kullanılması

    8-Bayram, mezuniyet, yıl sonu gösteri gibi özel günlere diğer ebeveynin dahil edilmemesi

    9-Çocukla geçirilecek günlerin ihmal edilmesi, ertelenmesi

    10-Diğer ebeveynle geçirdiği saatleri ve diğer ebeveynin hayatıyla ilgili sorular ile çocuğun sıkıştırılıp bunaltılması.

    11-Çocuğun tanık olacağı biçimde her türlü oratamda diğer ebeveyn ile tartışılması

    12-Çocuğun diğer eşin aile büyükleri ile görüştürülmemesi

    13-Çocuğun karşı tarafı suçlayan cümleler kurulmasına izin verilmesi

    14-Anne babanın çocuğa karşı tutarsız davranmaları

    15-Çocuğu karşı tarafa göndermemekle tehdit edilmesi.

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Nedir?

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Nedir?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) çocukluk çağında başlayan, etkisi tüm bir yaşama yayılabilen, süreğen bir nöropsikiyatrik bozukluktur. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu doğumdan başlayarak 12 yaşa kadar olan dönemin herhangi bir esnasında ortaya çıkabilir. En sık ayırt edilmeye başlayan dönem de okul öncesi çağları dönemidir. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu temel olarak dikkat azlığı, odaklanma sorunları, dikkatini sürdürememe, aşırı hareketlilik ( hiperaktivite) ve dürtüsellik (sonuçlarını düşünmeden hareket edilme durumu) olarak tanımlanmaktadır. Ancak bu belirtiler aynı zamanda 5 yaşına kadar çocuklarda normal gelişim basamaklarını da oluşturmaktadır. İşte bu nedenden dolayı da erken yaşlarda tanı konulamayabilir. Genellikle çocuk kreşe ya da okula başlayana dek ebeveynler DEHB’e işaret eden sorunları fark etmezler. Fakat kreş ya da sınıf ortamının yapısı ve rutini evde fark edilmeyen sorunları daha belirgin hale getirebilir. Ayrıca, bu ortamlarda başka çocukların da bulunması ebeveynlere ve öğretmenlere çocuğu akranlarıyla kıyaslama imkânı verir. Bu durumlar da çocuklara tanı koyma sürecini kolaylaştırır.

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu her çocukta farklı şiddetlerde farklı belirtilere neden olabilir.

    Bu bozukluk farklı bulguların ön planda oluşuna göre çeşitli alt tiplere ayrılmaktadır. Temel olarak da üç farklı alt tipi vardır. Bu üç tip sırasıyla; dikkat eksikliğinin baskın olduğu tip, hiperaktif-dürtüsel alt tip ve bileşik tip olarak adlandırılmaktadır.

    Dikkat Eksikliği Belirtileri;

    1. Ayrıntılara dikkat etmekte zorluk çekmek ya da hatalar yapmak.

    2. Dikkat gerektiren görevlerde ya da işlerde dikkatini sürdürememek.

    3. Birisi ile yüz yüze konuşurken sohbet esnasında dinlemekte güçlük çektiğini gösteren dağınık cümleler kurmak.

    4. Kendisine verilen görevleri bitirmekte zorlanmak, verilen yönergeleri takip etmekte zorlanmak.

    5. Görev ve etkinlikleri düzenleme ve organize etmekte güçlük çekmek.

    6. Sıkça eşyalarını kaybetmek.

    7. Günlük etkinliklerde unutkanlık yaşamak.

    Hiperaktivite belirtileri;

    1. Ellerin ve ayakların sürekli hareket halinde olması.

    2. Oturduğu yerde belirli bir süre duramamak.

    3. Ortam ve kişiler fark etmeksizin bulunduğu yerde sürekli bir koşuşturma durumu ya da huzursuzluk hissiyatı olması.

    4. Boş zaman faaliyetlerinde kendisini oyalayabilecek etkinlikleri bulmak ve bu etkinlikleri sessizce yapmakta güçlük çekmek.

    5. Seri, hızlı ve çok konuşmak.

    Dürtüsellik belirtileri;

    1. Sorulan soru tamamlanmadan yanıt vermeye çalışmak.

    2. Sıra beklemekte güçlük çekmek.

    3. Başkalarının işine karışmak ya da konuşmalarını bölmek.

    4. Zamanı ve yeri uygun olmasa da aklına geleni o anda söyleme eğiliminde olmak.

    Okul öncesi döneminde en sık gözlemlenen durumlar; durdurulamayan sürekli olan hareketlilik, tutturmacalar, ısrarcı olmak, tırmanma eğilimi, etrafı kurcalamak, korkusuzca hareketler yapmak, meraklı olmak ve sonucunu düşünmeden yapılmış olan davranışlardan dolayı fizyolojik ya da psikolojik yaralanmalardır. Bu tarz davranışlar yaş büyüdükçe belirli durumlarda değişiklik gösterebilmektedir.

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocukların okul dönemi; sınıfta oturamamak, dersleri dinlemekte güçlük çekmek, çalışmalarını planlı ve düzenli bir şekilde yapamamak, mental olarak yaşıtlarına göre bir eksikliği yok ise derslerini başarsa bile akranları ile ilişkilerinde bozukluklar yaşamak, ödevlerini unutmak, düzenli not tutmakta zorluk çekmek gibi davranışlar gözlenmektedir.

    Bu bireylerin yetişkinlik dönemlerinde; konsantrasyon gerektiren işlerde yetersizlik, yapması gereken işleri son dakikaya kadar uzatmak ve sonrasında bitirmekte güçlük çekmek, eşyalarını yanlış yerlere koymak ve unutabilmek, zamanını etkin kullanamamak, sık sık iş değiştirmek, aynı anda birden fazla işe organize olamamak gibi sorunlarla yaşamlarına devam etmektedirler.

    Toplumdaki DEHB yaygınlığı yaklaşık olarak çocuklukta % 8, ergenlikte % 6 ve erişkinlikte % 4 olarak bildirilmektedir. Ayrıca ortalama olarak sıklık erkeklerde kızlardan 4 kat daha fazla görülmektedir.

    Dikkat eksikliği hiperaktivite tedavisinde bütünleyici, çok yönlü ve sistematik bir yaklaşım gerekmektedir. İlk adım her zaman dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanısı almış kişilerin ailelerinin, okullarının ve sosyal çevrelerinin bu konuda yapılması gerekenler ve doğru tutum-davranışlar hakkında bilgilendirilmesi gerekmektedir. Özellikle anne babaların bu konuda çocuklarıyla nasıl ilişki kuracağı, nasıl davranacakları, nasıl koruyacakları, nasıl sorumluluk duygusunun kazandırılabileceği hakkında bilgi edinmeleri gerekmektedir. Böyle bireyler disipline teşvik edilmeli, yapmış olduğu olumsuz davranışa göre bedel belirlenmeli, her zaman net olunmalı yapılmasını istenen şeyler üst üste değil bölerek tane tane izah edilmeli, anımsaması gereken durumlar için notlar alması konusunda teşvik edilmeli, uygun çalışma ortamı hazırlanmalı, yapacağı işlere zaman sınırı koyulmalı, sürekli unuttuğu nesnelerin belirli yerleri oluşturulmalı, elindeki işi bitirmeden diğer bir işe geçmemesi gerektiği anlatılmalı, tartışmalarda tepki vermeden önce kendisine sakinleşmesi için zaman vermesi gerektiği anlatılmalıdır. Bunların yanı sıra farmakolojik destek de önemlidir, vakanın ihtiyacı doğrultusunda da gereklilik göstermektedir. İlaçlarla tedavinin eş tanıyı gözeterek planlanması ve buna sorun odaklı olarak yapılandırılmış bilişsel davranışçı psikoterapilerin eklenmesi tedavi sürecinde hızlı yol alınmasını sağlayabilir.