Etiket: Sonuç

  • Dermatolojinin yeni yüzü multi clear

    Yıllardır dermatologların tedavide en önemli sorunları olan ve netice alamadıkları Vitiligo ve Psorıasıs ( Sedef ) hastalığında yeni bir yöntem ile başarılı sonuçlar alınmaya başlandı. Ağustos 2004 ‘de USA ‘da tedavi programları uygulanmaya başlandı. Tedavi FDA onaylı ve şu anda çığ gibi tüm dünyada yayılmaya başlandı.

    Senelerce PUVA tedavisi gören vitiligo hastaları bu sistem ile sadece 15-20 seansta lezyonlardan kurtuluyorlar.

    Multi Clear denilen bu yeni yöntem de UVB ve bir ışın olan UVA 1 kullanılarak tedavi programlanıyor. UVA 1 ‘in melonositlere verilen hasarı ve yanmayı engelleyici bir özelliğide mevcut. Tedavi ağrısız ve tüm cilt tipleri ve yaş gruplarında uygulanabiliyor. Yüz bölgesinde 10-12 seans sonunda başarı elde edilmeye başlanıyor ve %90 oranında sonuç alınıyor.

    Sedef hastalığı, beyaz pullanmanın görüldüğü, cilt üzerinde kırmızı beneklerle karakterize, yaygın kronik bir cilt hastalığıdır. Lezyonun en yaygın görüldüğü alanlar dirsek, diz ve kafa derisidir. Multi Clear’ ın yaydığı ışık dalga boyları üst derideki hücrelerin aşırı derecede üremesini engeller ve derideki yangıyı azaltır. Tedavi sırasında ağrı hissedilmez ve % 80-90 oranda başarılıdır. 8-12 seansda sonuç alınır.

    Çatlak izleri derinin elastik liflerinin düzeltilemez bir şekilde kopması sebebi ile cildin normal rengini kaybettiği çizgisel alanlardır. Senelerdir kadınların en önemli sorunlarından biri olan çatlakların şimdiye kadar sonuç alınan bir tedavi yöntemi yoktur. İlk defa bu sistem ile beyaz deride yeni melanin üretilmesi ve normal deri rengini elde edilmesi ile başarılı sonuçlar alınmaya başlanmıştır. Tedavi ağrısızdır 4-6 hafta boyunca haftada 2 kez uygulanır. Tedavi bronz iken veya yazında uygulanabilir.

    Çalışmalar çoğu kişini hayatında bir dönem akneye yatkın cilt problemi yaşadığını gösterir. Akneye yatkın cilt derideki kıl foliküllerinin yanındaki yağ üreten yağ bezlerinin büyümesi ve tıkanmasına neden olan hormonal değişiklilerin bir sonucudur. Akneye yatkın cilt genellikle anormal miktarda bakteri genelliklede propioni bacterium acne ( P.acnes ) ile kendini gösterir. Bu yüz, göğüs ve vücudun diğer bölümlerinde ortaya çıkabilen acı veren sivilcelere neden olur. Tedavi’ de secici temizleme ( SPC –tm ) ile çevredeki dokuya zarar vermeden akneye neden olan p. Acnes bakterilerini hızla ve kolaylıkla yok eder. Tedavi çok başarılıdır. Kombine tedavi programları.

    Bu yeni tedavi yöntemi anlaşılıyor ki dermatologlara böyle kolaylıklar sağlayacak

    Sevgiler

    Uzm.Dr. Naciye YAPAN MİRATA

  • Kanser taramada yeni ufuklar-1

    Maalesef dünyada 40-80 yaş arası popülasyonda ölüm sebebi olarak kardiyovasküler hastalıklara ait olan ilk sırayı 2013’ten sonra kanser almıştı. Özellikle 2000’li yılların ikinci onyılından itibaren başlayan kanser tedavisindeki muhteşem olarak niteleyebileceğimiz gelişmelere rağmen, kansere yakalanma oranlarında düşme ve erken tanı, onkoloji alanının en önemli hedef konusu idi. Bununla ilgili en önemli bilgilerden birisi 18 Ocak 2018 de Science dergisinde yayımlanan bir makalede geldi. ‘’Detection and localization of surgically resectable cancers with a multi-analyte blood test’’ adlı, Johns Hopkins Üniversitesi merkezli Cohen JD ve arkadaşları tarafından yapılan çalışmada, konvansiyonel tarama yöntemlerinden (PSA, Kolonoskopi, Mamografi ve Jinekolojik muayene-smeer) farklı olarak yeni bir yöntem kullanıldı.

    CancerSEEK adı verilen ve rutin yolla alınan kan örneğinde yapılan testte, kanda dolaşan bazı proteinler ve çıplak (hücre içinde olmayan) DNA’da mutasyonlar analiz edildi. Analiz edilmesi planlanan bu proteinler ve DNA mutasyonları tümörle ilişkilendirilmiş-tanımlanmış faktörlerdi. 1005 hastada (ki bu hastalar over, karaciğer, mide, pankreas, özefagus, kolorektal, akciğer veya meme kanseri hastaları idi ve metastaz saptanmamıştı) test edilen CancerSEEK’in, ortanca değer olarak %70 duyarlılığı yani 1005 kanserli hastanın %70’inde kanseri saptadığı belirtildi. Özellikle over, karaciğer, mide, pankreas ve özefagus kanserlerinde %98’e ulaşan kanseri saptama oranı (sensitivite) mevcuttu.

    Bu kısaca şu demek: Siz, kanseri olan ancak daha kanser tanısı konmamış ve kontrol amaçlı size gelmiş 100 kişiye bu testi uygularsanız, 100 hastanın 70 ile 98’ine metastaz yapmadan kanser tanısını koyabiliyorsunuz. Tabii ki her testin sağlıklı olan kişileri yanlışlıkla hasta olarak nitelememesi önemli.

    Çalışmada bu yönde yapılan ve bildirilen sonuçta, 812 sağlıklı (kanser olmayan) kontrol grubunda, 7 hastada kanser yönünde yanlış pozitif sonuç verilmiş. Ancak bu sonuç istatistiki olarak %99 spesifite demekti ve çok iyi bir değerdi. Yine kısaca bu şu demek: Size kanser şüphesi ile gelen ama gerçekte sağlıklı olan 100 kişiye bu testi yapıyorsunuz ve 99’una rahatlıkla sağlıklı olduğunu doğru bir şekilde belirtebiliyorsunuz. %2-30 yanlış negatif sonuç veya %1 yanlış pozitif sonuç kafanızı karıştırabilir ama tıbben bunlar çok iyi sonuçlar. İlerleyen günlerde bu çalışmanın detaylarını, onkolojiye katacağı değeri ve eleştirel yönlerini sunacağım.

  • Karne Kaygıya Dönüşmesin

    Karne Kaygıya Dönüşmesin

    Sevgili anne ve babalar; karnelerin hazırlandığı ve yaz tatilinin yaklaştığı bu günlerde karnesini sevinçle bekleyen öğrenciler olduğu gibi karne nedeniyle stres yapan hatta depresif semptomlar sergileyen öğrencilerin varlığı aslında bu dönemde yapılması gerekenler konusunda bilinçlenmenin önemini gösteriyor.

    KOŞULSUZ SEVGİ TEMEL BİR İHTİYAÇ VE HAKTIR.

    Çocuklar aileleri tarafından koşulsuz sevilmeye dair çok temel bir ihtiyaca ve hakka sahiplerdir. Bu ihtiyaçla beraber karne gibi değerlendirme sonuçlarına karşı aileleri tarafında başarılı oldukları sürece sevilecekleri, başarılı olamadıklarında ise ailelerinin beklentilerini karşılayamadıkları için onların sevgisini kaybedeceklerini düşünerek kaygılanırlar. Öncelikle çocuğunuzun karnesini görmeden ona, onu çok sevdiğinizi ve karne sonuçlarının durumu asla değiştiremeyeceğini ifade edin.

    KARNE SONUÇ ODAKLI BİR ÖLÇÜMLEMEDİR.

    Karne ile öğrencinin bir dönemlik çalışma performansı ve başarısı değerlendirilmeye çalışılsa da sonuç odaklı bir eğitim sistemimizin olduğunu unutmamak gereklidir. Yani sistem çocuğun ders dinleme çabasını, dersi öğrenme gayretini, öğrendiklerini hayatına katma ve içselleştirme yeteneğini kapsamlı bir şekilde ölçmemektedir. Sistem, sınavlarla çocuğa yönetilmiş soruların o anlık cevaplanma oranı üzerine bir başarı tespiti yapabilmektedir. Yani sınavlarla ölçümlenemeyen bir öğrenme gayreti, sınavlarla ölçülen bilgiyi olumsuz etkileyen stres ve performans kaygısı gibi değişkenlerin varlığı öğrenciyi ve karne notlarını değerlendirirken hep göz önünde tutulmalıdır.

    ANNE BABALARIN SÜREÇ ODAKLI OLMASI GEREK…

    Eğitim sisteminin sonuç odaklılığına karşın anne ve babaların süreç odaklı olup, çocuklarını tüm süreç boyunca takip etmeleri, motive etmeleri ve sonucu buna göre okumalarını öneriyorum. Yani yıl içerisinde “Şimdi çalışma sen, karne günü görüşeceğiz.” demek çok büyük bir hatadır. Çünkü çocuklar uzun vadeli sonuçları planlayamazlar. Bu sebeple yetişkinlerin anlık davranışlarına ilişkin uzun vadeli sonuçlar hakkında bilgi verici ve rehber konumunda olmaları çocukların başarısını arttıracaktır.

    BAŞARISIZLIK BİR DENEYİMDİR.

    Karne notları ile hedeflediği başarıyı tutturamayan öğrencilerin bu başarısızlık duygusundan deneyimle ayrılarak neyi yapmamaları gerektiğini öğrenmesi için yine ailelerin rehberliği çok önemlidir. Aile başarısızlığa değil nedenlerine odaklanarak çocuğu sorgulamaya yönlendirmelidir. 

    ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİĞE DİKKAT!

    Eğer öğrenci gerçekten çaba göstermiş ve sınav kaygısı, stres, hastalık gibi sebeplerden süreci iyi yönetemediği için çabasını karne notlarına yansıtamamışsa öğrencinin “öğrenilmiş çaresizlik” dediğimiz ne yaparsam yapayım başarılı olamıyorum duygusuna kapılmaması olasıdır. Bu çok tehlikeli bir çıkarımdır. Öğrencinin çalışmaya karşı motivasyonunu ileriye dönük ortadan kaldırabilir. Bu yüzden böyle bir durumun yaşandığını düşünüyorsanız, çocuğunuza notlarıyla ilgili tabloya gerçekçi bir yerden bakmasını sağlayın, olumlu ve güçlü yanlarına dikkat çekin, çabasıyla gurur duyun.. Sınav kaygısı gibi psikolojik bir sebebe bağlı başarı düşüklüğü için de profesyonel destek almaya yönlendirin.

    KIYASLAMA YAPMAYIN!

    Karnelerin alınmasıyla birlikte notları iyi çocuklar da notları kötü çocuklar da olacaktır. Çocuğunuzu bireysel değerlendirin. Arkadaşlarıyla, kardeşleriyle, kısacası diğerleriyle karşılaştırmayın. Karşılaştırma, çocuğunuza kendini değersiz ve yetersiz hissettirir. Bu değersizlik hissi uzun vadede motivasyonunu olumsuz etkileyecektir. Çocuğunuz kendini başkalarıyla kıyaslarsa kendini değerlendirmeye yönlendirin, kendine odaklanmasını sağlayın. Başarı kişisel bir yerde kalırsa sağlıklı ve geliştirici olur.

    HER ÖĞRENCİ TATİLİ HAK EDER.

    Çocuğunuz hiçbir gayret göstermemiş olsa bile her sabah okula gitmek ve tam bir mesai süresi içinde orada belirli kurallara uygun yaşamak bir disiplin işidir. Sırf bu sebepten ötürü dinlenmeyi hak etmiştir. Sonuç ne olursa olsun çocuğunuza iyi ve verimli bir tatil imkanı sunmaya çalışın. Teknolojiden uzak, yaratıcılığını geliştiren etkinliklerle dolu bir program yapmaya gayret edin. Yaz tatili için her yaştaki öğrenciye verilebilecek en yararlı öneri ise kendi ilgisine uygun kitap okumaktır. Değerlendirilmeden, sadece keyif için kitap okumayı başaran öğrenci hayatı boyunca onu geliştirecek bir alışkanlığın tohumlarını atmış olacaktır.

  • ÖZGÜVEN EKSİKLİĞi

    ÖZGÜVEN EKSİKLİĞi

    ÖZGÜVEN EKSİKLİĞİ
       Hemen hemen hepimizin karşılaştığı bir durumdur özgüven eksikliği. 
    Bir çok anne-baba çocuğunun çok pasif olduğundan başkalarıyla konuşmaya çekindiğinden yakınır, kimi öğretmen bazı öğrencilerinin derste parmak kaldırmaya çekinmesinden bahseder, kimi çalışan patronuna karşı kendisini hep suçlu hissettiğini işinde başarılı olmadığını söyler, bazı kişiler ise sosyalleşememek ile ilgili bazı problemler yaşar. Tüm bu durumlar ve daha fazlası özgüven eksikliğinin bir işareti olabilir. Bu yazımızda özgüven eksikliğinin nedenleri, özgüven eksikliği yaşayan kişilerin neler hissettiği, düşünce kalıpları ve özgüven eksikliği ile başetme yolları üzerine konuşacağız.
    Özgüven Eksikliğinin Nedenleri Nelerdir?
        İnsanlar yaşamış olduğu denyimlerden mesajlar alırlar ve almış oldukları bu mesajlar düşünce sistemini oluşturur. Örneğin yapmış olduğu bir davranış sonucunda olumlu sonuç alan bir kişi bu durumla ilgili olumlu bir düşünce yapısı geliştirir ancak olumsuz bir sonuç  alan bir kişi ise olumsuz bir düşünce sistemi geliştirir.
       Bu düşünce sistemi geliştirme durumunu özgüven eksikliği ile bağdaştırdığımızda ise  ilk çocukluk dönemi deneyimlerimizin etkisini göreceğiz. Öyle ki bu dönemde oluşturmuş olduğumuz düşünce kalıpları sonraki dönemlerimizde bizi takip etmekte ve kurduğumuz yeni düşünce kalıplarına yön vermektedir.
       Çocukluk döneminde ebeveylerin anne-babalık görevlerini yerine getirmemesi  veya  anne-babanın çocuğunu redetmesi, çocukluk döneminde istismara uğramış olmak, yaş itibari ile ihtiyaç duyulan arkadaş grubuna dahil olamamak, çevredeki insanların olumsuz tutumlarına maruz kalmak, diğer insanlar tarafından önyargılı davranılan bir aile veya sosyal gruba dahil olmak, dahil olduğu aile veya sosyal grup tarafından dışlanıyor olmak, sevgi, şefkat, ilgi gibi duyguların eksikliğini yaşamak gibi durumlar özgüven eksikliğinin temellerini atmaktadır.
    Geçmiş Yaşamdaki Deneyimler
       Geçmiş, yaşamımızdaki önemli insanların bizlerle olduğu, onların bizi değerlendirdiği, yargıladığı, eleştirdiği , başkalarıyla karşılaştırdığı anlarla dolu bir zaman dilimidir.  Bizler  tüm bu bilgileri zihnimizde taşırız. Özgüven eksikliği yaşayan kişilerde zihinlerinde taşıdıkları bu karşılaştırma ve yargılar ile aynı bu kişiler gibi kendilerini yargılamaya ve karşılaştırmaya devam ederler. Örneğin oğlunun sürekli beceriksiz ve işe yaramaz biri olduğunu söyleyen bir babanın oğlu muhtemelen yaşamı boyunca yaptığı hatalarda kendisini babası gibi suçlayacak, kendi kendine işe yaramaz ve beceriksiz olduğunu hatırlatacaktır.  
       Böyle bir durum negatif bir kişisel algı oluştur ve özgüven eksikliğinin altında yatan temel düşünce formlarını oluşturur.
       Geçmiş ile ilgili başka bir konu ise çocukluk döneminde gelişmiş olan bu negatif düşünce formlarının çocuksu bir bakış açısıyla gelişmesidir. Çocukluk döneminde deneyimlenmiş olan olumsuz bir sonuç çocuksu bir bakış açısyla yanlış algılanıp, yanlış değerlendirildiği için yanlış değerlendirilmiş deneyimleri bize gerçekmiş gibi algılatabilir.Ve bizler hatalı algıları bugünümüze taşıyarak aynı sonuca ulaşacağımız düşüncesiyle özgüven eksikliği yaşıyor olabiliriz. Bu düşünceler belki yaşanmış olduğu döneme uygun olabilir ancak şuan bize yardımcı olmuyor ve zihnimiz tarafından benzer durumlar eskileriyle ilişkilendiriyor.
    Önyargılarımız
       Geçmiş yaşantımızdan elde etmiş olduğumuz olumsuz deneyimler ve bunlara bağlı gelişen olumsuz düşünceler zamanla kalıplaşarak sorgulanmaksızın kabul edilen önyargılara dönüşebilir. 
        Bu durumda iki süreç ortaya çıkar;
    1) Kişi kendi negatif düşüncesine uygun olan her türlü düşünce ve deneyimi göz önünde bulundururken, bu düşünceye ters düşen ve bu düşüncenin işlevsizliğini ispat eden her türlü düşünce ve sonucu görmezden gelir.
    2)Kişi deneyimlediği durum olumlu sonuçlansa dahi bu durumu çarpıtarak olumsuz bir sonuç elde edeceği düşüncesine bağlı kalır. Örneğin bir kişi arkadaşı tarafından görünüşü ile ilgili övgü aldığında  ‘Bu doğru değil beni iyi hissettirmek için böyle söylüyor’ diye düşünebilir.

       Özgüven eksikliği sürecinde geçmiş yaşantımızdaki deneyimlerimiz ile önyargılarımız işbirliği yaparak beklediğimiz olumsuz sonuçlara dikkatimizi çeker, olumsuz durumların aynı koşullarda hep var olacağına bizi inandırarak  bizleri geri planda tutar. Bu durumda kişi asıl gerçeği göremez ve kendi zihninde kurduğu asılsız sonuçlara dayanarak kendisini yargılar.

    Yaşam Kuralları
       Geçmiş yaşantımızdaki deneyimlerimiz yaşamsal zorluklarla başedebilmemiz için kurallar oluşturur. Zihin geçmişteki olumsuz deneyimi haklı ve her zaman aynısı olacak şeklinde kodladığı için kişi buna göre kural oluşturacak. Mesela ‘başarısız olmaktansa hiç denememek daha iyidir’ gibi bir yaşam kaidesi olan bir kişi attığı her adımda olumsuz sonuç elde edeceğine inanadığından dolayı asla yeni bir adım atmayacaktır. Böylece geçmişten gelen düşüncelerini pekiştirecektir. 

    ÖZGÜVEN EKSİKLİĞİ YAŞAYAN KİŞİLER NASIL HİSSEDER ?
       Özgüven eksikliği yaşayan kişiler genellikle korku ve kaygı içindedirler. kendilerinde bir sorun olduğunu düşünürler ve diğer insanların sürekli onları izlediği, kendilerininde sürekli aptalca şeyler yaptıkları inancındadırlar.
       Kendilerinin değersiz olduğu  ve sevilmeye layık olmadıkları düşüncesindelerdir. Bu düşüncelerle kendilerini utanmış,küçümsenmiş,depresif  ve çaresiz hissedebilirler.
       Sosyalleşmekte zorluk yaşarlar. Bu kişiler başkalarının kendileriyle dalga geçeceği, reddedilecekleri, kendilerine saygı duyulmayacağı ve diğer kişilerin kendisinden daha üstün olduğu düşüncesindedir. Bu nedenle zihinlerindeki bu düşüncelerin gerçekleşmesini sağlayacak bulgular ararlar. Oldukça kırılgan ve hassas duygulara sahiptirler. Zihinlerindeki bu negatif düşüncelerden dolayıda sosyal ortamlara girmekten çekinirler.
        Özgüven eksikliği yaşayan kişilerin tecrübe ettiği bir diğer duygu ise kendilerini hep eksik hissetmeleridir. Kendilerini sürekli başkaları ile kıyaslarlar  ve kendi eksik yönlerine odaklanırlar. 
       Duygularını paylaşmak istemezler. Reddedilmekten veya başkalarını üzmekten korktukları için duygularını bastırabilirler. Bu nedenlede pasif kalmayı tercih ederler.

      
       Genel olarak baktığımızda özgüve eksikliği geçmişimizden ve çocukluk tecrübelerimizden başlayarak gelişen düşünce kalıplarımızın, önyargılarımızın ve yaşam kaidelerimizin bir sonucu olarak bugünümüzde varlığını sürdürmeye devam ediyor. Varlığı ile bizleri yorucu duygu ve durumlarla karşı karşıya bırakıyor. Yaşam kalitemizi azaltıyor.

       Peki özgüven eksikliği ile nasıl başedebiliriz ?
     Bu süreci yoğun ve yaşamsal aktivitelerimizi işlevsizleştirecek bir şekilde deneyimliyorsak bir uzman yardımına başvurmamız süreci daha verimli atlatabilmemiz açısından faydalı olacaktır.

     Bunun dışında bu süreci aşabilmek için ;
    1) Kendinize karşı yönelttiğimiz eleştirel düşünceleri tekrar değerlendirebiliriz. Bu eleştirel düşünceler gerçekten bize mi ait yoksa başkası tarafından bize yöneltilmiş bir düşünce mi ?
    2)Becerilerimize ve başarılarımıza odaklanarak kendinize karşı geliştirmiş olduğunuz önyargılarımızı kırabiliriz.
    3)Bizi hep aynı olumsuz döngü içerisinde tutatan yaşam kaidelerimizi değiştirebiliriz. Çünkü aynı davranışlarla aynı sonuçlara ulaşacağımız bir gerçek.
    4)Geçmiş deneyimlerimizi yeniden değerlendirip bugünle arasındaki farkı keşfedebiliriz.

    Unutmayalım;
    Kendisiyle savaşan insan değerli insandır. (Jackson Brown)
    Şimdi ise olumsuz düşüncelerimizle savaşma zamanı…

    Aile Danışmanı Psikolog
     Büşra Epözdemir

  • Zeka nedir?

    Kavramlar ve algılar yardımıyla soyut ya da somut nesneler arasındaki ilişkiyi kavrayabilme, soyut düşünme, muhakeme etme ve bu zihinsel işlevleri uyumlu şekilde bir amaca yönelik olarak kullanabilme yetenekleri zeka olarak adlandırılmaktadır (Koçer 2006). Bu tanım günümüzde en sık olarak kullanılan zeka tanımıdır. Bir çok filozof ve psikolog tarafından ise farklı şekillerde zeka tanımlamaları yapılmıştır.

    Binet ve arkadaşları ilk kez 1905 yılında Fransa’daki okullarda öğrenme zorluğu çeken öğrencileri diğerlerinden ayırt etmek amacıyla bir zeka testi geliştirmeye başlamışlar ve bu teste Binet-Simon testi denilmiştir. Binet’e göre zeka, bellek alanı, duyum keskinliği ve tepki hızı gibi basit zihni öğelerle değil, kavrama, hüküm verme, akıl yürütme ve düşünceye belirli bir yön verme, düşünceyi arzu edilen bir gayenin gerçekleşmesine intibak ettirme ile kendi kendini eleştirme, kendi yanlışlarını bulup düzeltme gibi karmaşık işlemlerde kendini gösterir. Bu yıllardan sonra bu testler geliştirilerek farklı yaş gruplarına uygulanır hale getirilmiştir. Ancak bu testlerin en büyük özelliği zekayı sayısal bir değerle ölçmeleri ve zekayı tek boyutta ele almalarıdır.

    Zeka daha bir çok bilim adamı tarafından farklı şekillerde tanımlanmıştır. Hepsinde ortak görüş ise zekanın kalıtım ve çevrenin ortak ürünü olmasıdır. Tüm bunlarla birlikte zekanın iyileştirilebilir, geliştirilebilir ve değiştirilebilir olduğu, çeşitli yollarla sergilenebildiği, gerçek hayat durumlarından veya koşullarından da soyutlanamayacağı belirtilmektedir(Gardner 1993). Belirtilen bu tanımlarla birlikte zekanın daha birçok tanımı yapılmaktadır.

    . “İyi akıl yürütme, hüküm verme ve kendini iyileştirme kapasitesi”

    . “Soyut düşünebilme süreci”

    . “Algılama, sorgulama, yaratıcılık”

    . “Gayeli davranma, mantklı düşünme ve çevresiyle ilişkilerinde etkili olma kapasitesi”

    . “Düşüncesini yeni durumlara bilinçli olarak uydurabilme yeteneği.”

    . “Çevreye uygun tepkilerde bulunabilme”

    . “Öğrenme, problem çözme, yeni ürünler ortaya çıkarma ve iletişim kurma kapasitesi” (Sağıroğlu, Beşdok ve Erler, 2003).

    . “Cevap vermede, muhtemel çözümleri inceden inceye aramadaki çabukluk ve bir problemin evreleri arasındaki yeni ilişkileri anlayabilme kapasitesi”

    . “Yeni bir düzeneği veya kuralı keşfetme ya da bir tahmin yürütme ile ilgili faaliyet.”

    . “Beynin bilgiyi alıp, hızlı ve doğru olarak analiz etmesidir.”

    Biyologlar zekayı çevreye uyum kabiliyeti olarak görürken, eğitimciler öğrenme, psikologlar ilişkileri anlama, bilgisayarcılar bilgiyi işleme kabiliyeti şeklinde değerlendirmişlerdir. Zekayla ilgili buraya kadar yazılanlar gösteriyor ki zeka tıpkı ruh, bilinçaltı, akıl, düşünme gibi soyut ve açık uçlu bir kavram olduğundan evrensel bir tanıma sığdırılamamaktadır.

    Beyin, birbiriyle karmaşık ilişkiler içinde bulunan sinir hücreleri (nöron) kitlesinden oluşmaktadır. En genel manada bakıldığında beyin, aktivitelerin bir kontrol merkezi durumundadır. İnsan zekasını, duyular tarafından alınan uyarıcıların yorumlanarak tepkilerin oluşturulmasını ve bu tepkilerin kontrolünü sağlamaktadır.

    Beynin küçücük yapısı altında çok fazla bilinmeyenin olması, bir çok disiplini barındıran nörolojik bilimler alanında çalışmaların yoğunlaşmasına neden olmaktadır. En basit şekilde düşünüldüğünde beynin 1 cm3 lük bir bölgesinde bir trilyon bağlantıya sahip, 100 milyar sinir hücresi bulunmaktadır. Bu 100 milyar sinir hücresi arasında saniyede 10 milyon x milyar kere uyarı iletimi olmaktadır. Sadece bu kadar bilgiden bile anlaşılacağı gibi, insan beyni hiç bir bilgisayarla karşılaştırılamayacak kadar karmaşık ve üstün bir sisteme sahiptir.

    Zeka araştırmalarının ana amacı insan bilgi işleme prensiplerinin anlaşılması ve biyolojik sinir sistemlerinin çalışma mekanizmalarının çözülmesidir. Bu mekanizmaların gerek araştırılması gerekse geliştirilmesinde bilgisayarlar önemli bir yer tutmaktadır (Sağıroğlu, Beşdok ve Erler, 2003).

    Bu çalışmalar sonucu zeka ve özel olarak da bellekle ilgili ciddi sonuçlara ulaşılmıştır.En basitinden belleğimizin zayıflığı en bildik durumdur. Bu hatanın en büyük nedeni ise ortam-bağlamsal belleğimizin en eski bellek tipi olup birçok canlı ile ortak kökene dayanmasıdır.

    Bağlamsal bellek insana avantajlar sağlar dezavantajları da vardır.Bir bilgiye gerek duyduğumuzda o bilgiyi ilk öğrendiğimiz dönemdeki koşullar,o anda da mevcutsa bağlamsal belleğe güvenebilirsiniz,eşleşmiyorsa ciddi bir sorununuz var demektir.Zira o anki koşullarda öne çıkan bilgi parçaları bilinçaltınızda binlerce anıyı tetikleyecektir.

    Beynimizle ilgili bu tür bir çalışma yanlışı da ‘’doğrulama eğilimi’’dir.İnançlarımıza uyan şeylere uymayanlara göre daha fazla inanma eğilimindeyizdir.Örneğin 2-4-6 örüntüsünü oluşturan kuralı tahmin edin ve buna uyan yeni diziler oluşturun: 4-6-8 bulduğunuz kurala uyuyor mu,evet mi,8-10-12…yine evet dediniz galiba? O halde sizce kural;’’2 şer artan üçlü çift sayılardan oluşan dizi’’midir? Peki 1-3-5 veya 1-3-4 geçerli dizi olabilir mi?Ya da şöyle ifade edelim asıl kural ‘’ardı ardına giden üç sayıdan oluşan her hangi bir dizi’’olabilir mi?(P.WATSON DENEYİ)

    Benzer bir yanlış’’ odaklanma yanılsaması’’dır.İlgi belirli bir alana odaklandığı zaman insanlar o yöne yönlendirilebilinir hale gelirler;

    Mutlu musunuz?

    Geçen ay kaç kişiyle çıktınız?

    Bu soruların sorulma sırası değiştiği zaman yanıtlar farklılaşmaktadır.İlgi romantizme çekilince mutluluk aşk hayatı ile bağlı biçimde düşünülmektedir.(MARCUS)

    Olasılıksal düşünmede bu hatalar daha da vahim hal alırlar:

    Örneğin : ‘’ 40 yaş üstünde kadınlarda göğüs kanseri görülme oranı %1 , mamografi testi ise göğüs kanseri olmayanlarda %10 pozitif , olanlarda %80 pozitif sonuç veriyor’’

    yargısına bakalım … 45 yaşında ve testten pozitif sonuç olan bir kadının göğüs kanseri olma ihtimali yüzde kaçtır? Bu sorunun sorulduğu doktorların %90’ı , %70’in üstündedir şeklinde cevap vermiştir. Oysa bu bir Bayes Teoremidir; Elimizde 40 yaş üstü 1000 denek olsun %1’i göğüs kanseri ise 1000 kişiden 10’u göğüs kanseri demektir, %99’u göğüs kanseri değil ise 1000 kişiden 990’ı sağlıklıdır.

    Kanserli 10 kadına test yapılırsa 8’i pozitif 2’si negatif sonuç verir.(%80) 990 sağlıklı kadına test yapıldığında 99’u pozitif 891’u negatif sonuç verir.(%10)

    Test Sonucu : 8+99=107 pozitif sonuç olup bunların 8’i gerçekten kanserdir . Yani 8/107 =% 7.5 gerçek değerdir.

    Bu tür bir olasılıksal düşünme hatası da ‘’birleştirme hatası’’dır. Örneğin 150 kilo ve sigara içen bir deneği ele alalım. Onun’’ kalp krizi geçirme ve ülser olma olasılığı’’ mı yüksektir sadece’’ ülser olma olasılığı’’ mı? Çoğunluk ilk yanıtı verse de olasılık kuralları gereği iki olayın birleşimi bunlardan birinin olasılığı değerinden büyük olamaz.

    ‘’Kumarbaz hatası’’ da benzer bir hatadır; Bir parayı 5 kez üst üste atıp hepsi de yazı gelse 6. atışta yazı gelme olasılığı mı tura gelme olasılığı mı yüksek olur?. Çoğunluk tura demektedir. Oysa bağımsız olaylarda daha önce ne olduğunu daha sonra ne olacağını etkilememektedir.

    Keza ‘’Sıcak el hatası ‘’da bilindik bir olasılıksal yanlış düşünme şeklidir. Üst üste 20 atışta topu potaya sokan bir basketbolcunun elinin sıcak olduğunu ve 21. atışının da basket olacağı gibi… Burada ise aslında olmayan bir örüntü yaratılmıştır.Tüm bunlar ışığında;

    Beyin iki şekilde düşünür ;

    Hızlı,otomatik, bilinç dışı Yavaş,analitik,irdeleyici,sağduyulu…

    İlki daha eskidir ; Vahşi bir hayvanla karşılaşınca ,sel , yangın vb. olaylarda devreye girer ve işini yapar. İkincisi daha yenidir; Yorgun olup ,kafamızı bir sorunla meşgul ettiğimizde devreden çıkar veya kısa devre yapar!!!

    Beynin bu iki kompartımanı arasındaki olmazsa olmaz ilintiyi ise ‘’tahmin nöronları’’ üstlenmiştir. Peki bunlar nedir?

    Wolfram Schultz’un Dopamin Deneyleri ve tahmin nöronları

    W.SCHULTZ Pavlov’un operant şartlanma çalışmalarının fizyolojisi üzerine çalışırken ilginç bir saptama yapar.Maymunlara

    Müzik dinlettikten sonra ½ sn bekleyip ardından elma suyu verince nöronlar önce ödüle cevap verirken ardından müziğe de yanıt vermeye başladılar. Wolfram Schultz bunlara ‘’ Tahmin Nöronları’’ dedi.Bunlar ödüle göre beyindeki dopamin miktarında artışa yol açmaktaydılar.Dopamin nöronları devamlı deneyime dayalı örüntüler üretirler.Beyin, tahminleri gerçeklikle karşılaştırır;beklenti ve tahmin karşılanırsa dopamin miktarı artar ve sonuçta insan mutlu olur.Hatalı tahminlerde ise Anterior Singulat’dan beyine güçlü bir uyarı yayılır. Anterior Singulat hem bilinci uyarır , tetikte tutar hem de bedensel işlevlerin hayati yönlerini düzenleyen Hipototalamus’ a uyarı gönderir. Anterior Singulat’da ki dopamin nöronları yeni gelişen olaylara ait verileri kullanarak eski tahminleri ve beklentileri düzenler,hayat derslerini içselleştirir ve BEYNİN SİNİR AĞI MODELLERİNİ günceller. Bu bölge bir nedenle işlevini yerine getiremez hale gelirse birey öğrenmede olumsuz pekiştirmeyi kullanamaz hatalarından ders almakta zorluk çektiği için aynı hataları sürekli tekrarlar .

    Hatalı olmanın tatsız belirtilerini yaşamadığımız sürece beynimiz asla modellerini gözden geçiremez.

    Nöronlarımızı başarılı olması için tekrar ve tekrar başarısız olması gerekir !

    NEUROFEEDBACK yeni tahmin nöronları üretimi yolu ile eski ve yeni beyin kompartımanları arasındaki organizasyonu güçlendirir.)

  • Otizm/mikrobiyom/bağırsak florası ve medikil-bentonit

    İnsan vücudunda çoğu kez yanlış varsayıldığı üzere,sadece bir bulaşma halinde değil; normal koşullarda da milyonlarca mikrop barınmaktadır. O kadar ki, bunların sayısı kendi hücre sayımızdan bile fazladır. Bu mikroplar doğal olarak vücuda belirli’’kapılardan’’ girerler; vücut savunma sistemi ile meşakkatli mücadeleleri sırasında da yine belirli’’ kervansaraylarda’’ konaklarlar. Sindirim sistemi bunların başında gelip çok sayıda ve çeşitte konakçıyı barındırır.

    2007 yılında CALTEC(California Institute of Tecnology)’den nörolog Paul PATTERSON, otizm çalışmalarında hamileliği sırasında uzun süreli-yüksek ateşli hastalık geçirmiş annelerde çocuğun otistik olma olasılığının anlamlı bir biçimde yüksek olduğunu göstermişti. Doğrudan bir sebep sonuç ilişkisinin olup olmadığının araştırıldığı bir çalışmada, araştırmacı hamile farelere uzun süreli ve yüksek ateş yapacak mikrobu kontrollü biçimde verir.

    Sonuç; bu farelerden doğan yavrular otizm skalasında hareketler sergiler. (Sınırlı sosyal ilişki,tekrarlayan davranışlar…) Araştırma derinleştirilince bu yavrularda ‘’AŞIRI GEÇİRGEN BAĞIRSAK SENDROMU=LEAKY INTESTINE’’saptanır. İlginç olan ise otistiklerin% 80’inden fazlasında sebep ve tedavisi bilinmeyen bu hastalık mevcuttur.

    Yine CALTEC’den Sarkis MAZMANIAN ve Elain HSIAO bu çalışmayı bir adım ileri götürüp florayı çeşitli eleklerden geçirince iki sınıf bakteri yakalarlar; ‘’clostridia’’ ve ‘’bacteroidia’’(‘’helicobacter pylori de araştırılmaya muhtaç bir etmendir)

    Mazmanian,her ne kadar fare&insan mikrobiyomlarında birebir örtüşme olamayacağını bilse de, biraz bilimsel merak,biraz da bazı buluşların ortaya çıkmasındaki tesadüf ve şans faktörünü zorlamak adına ikinci adımı atıyor; fareleri bu bakteriler yönünden ‘’temizliyor’’! Sonuç ise inanılmaz; farelerdeki otistik davranışlar hızla düzeliyor!

    Bu çok ciddi,üzerinde gereğince durulmamış, önemli bir çalışmadır. Ancak,elbette, basit bir sebep-sonuç ilişkisini kapsamaz.(Bağırsak florasını temizle…otizmi tedavi et!…gibi) Otizmin genetik temelleri ve diğer etmenler bu çalışmada dışarıda tutulmuştur.

    İrlanda da, CORK Üniversitesinde nörolog John CRYAN, yine bir gurup farenin vücudundan tüm mikropları elemine ediyor. Sonuç; bu farelerde diğerlerine nazaran %70 oranda anksiyete bozukluğu ve depresyon gelişiyor. MİKROBİYOM dediğimiz vücudun doğal konuğu bu mikroplar farelere geri verilince ise bu kez depresyon ve anksiyetenin gerilediği görülüyor.

    ABD,LOS ANGELES UCLA’da yapılan bir çalışmada ise probiyotiklerin ve özellikle YOĞURT’un sakinleştirici, uyku getirici yönü araştırılırken günde 3 öğün yoğurt yiyen deneğin MR sonuçlarında yemeyen deneğe göre kendisine gösterilen korkunç-irrite edici resimlere gösterdiği beyin tepkisinin anlamlı biçimde daha normale yakın olduğu, yani probiyotiklerin beyin tepkilerini olağanüstü hızla tetiklediği gösteriliyor.

    QEEG ile karşılaştırmalı yapılan BENTONİT çalışması bu bilgiler de eklenirse kontrollü deneysel çalışmalarla bu alanda ufuk açacak olanaklara sahip diye düşünüyoruz.

    (17.02.2014 Scientific American,’’Innovation in the microbiom adlı yazı önemli bir kaynaktır.)

  • Mei zen yöntemi ile kozmetik akupunktur

    Mei zen güzel insan anlamına gelir. Bu teknikle sadece cilt değil kişinin kendisi de tedavi edilir. Hastaya bütün olarak bakılır. Seansta önce akupunktur ile enerji dengelemesi yapılır sonra kozmetik akupunktur uygulamasına geçilir.

    Mei zen kozmetik akupunktur bir anlamda yüz estetiği ve antiaging tedavisidir. Mei zen ile ciltteki kollajen ve elastin sentezi arttırılır. Kollajen ve elastinin artması cildin canlanmasını ve elastikiyetinin artmasını sağlar. Kozmetik akupunktur tedavisi ile cilt görüntüsü iyileşir, ince çizgiler kaybolur, derin kırışıklıklar azalır, sarkmalar bir miktar toparlanır. Kişiler daha sağlıklı ve genç görünürler. Mimiklerin ve yüz ifadesinin doğallığını kaybetmemesi de kozmetik akupunkturun başka bir avantajıdır.

    Kozmetik akupunktur tedavisinden estetik operasyon ile elde edilebilecek bir sonuç beklemek doğru değildir. Vücuda herhangi bir ilaç verilmeden, sadece akupunktur iğneleri ile vücudun kendi kendisini onarma mekanizmalarının faaliyete geçirildiği unutulmamalıdır. Kozmetik akupunktur cilde doğal bir gençleşme sağlar.

    Geleneksel Çin Tıbbının temelinde koruyucu hekimlik vardır. Kozmetik akupunktur da böyledir. Cilt yıpranmadan onun iyi halini muhafaza etmek, yıpranmış cildi onarmaktan daha iyi sonuçlar verir. Erken yaşlarda daha iyi ve kalıcı sonuçlar alınır. Yüz için 30 veya 40 yaş civarında, boyun için 40 veya 50 yaş civarında tedaviye başlamak idealdir.

    Mei zen kozmetik akupunktur yöntemi Amerika’da çok sayıda klinik gözlemler ile kendini kanıtlamış, olumlu sonuç alınması oranı %90’ın üzerinde olan bir yöntemdir.

    Mei zen yöntemiyle kozmetik akupunkturda yüz ve boyun için uygulanan iki ayrı protokol vardır. Bu iki protokol aynı seansta uygulanmaz.

    Başlangıç tedavisi 5 hafta süreyle haftada 2 kez uygulanan 10 seanslık kür halinde yapılır. Başlangıç protokolü seansları asla aksatılmamalıdır. Zamanı durdurmak mümkün olmadığından tedavi sonucunda elde edilen iyileşmeyi koruyabilmek için belirli aralıklarla tekrar seansları yapılmalıdır.

    Sigara ve alkol kullanımı, koruyucu kullanmadan aşırı düzeyde güneş ışınlarına maruz kalmak tedavinin başarısını etkiler. Sigara ve alkolden kaçınmak, bol su içmek, güneş koruyucuları ve nemlendirici kullanmak gerekir

    Kişinin bünyesine göre alınan olumlu sonuç değişmektedir. Sonuç alma genel akupunktur tedavilerinde olduğu gibi bazen birinci seanstan sonra, bazen yavaş yavaş, bazen de tedavinin bitiminde olmaktadır. Tedavi uygulanan kişi kendisini daha zinde ve sağlıklı hissetmesine rağmen, genel akupunktur tedavisinde ortalama %20-30, kozmetik akupunkturda ise %10 civarında hastayı ve doktoru memnun etmeyen sonuçlar olabilir.

    Kozmetik akupunkturun bazı olumlu yan etkileri de vardır. Ateş basmaları azalır, gece terlemeleri azalır, hafif depresyon iyileşir, anksiyete, azalır, uykusuzluk azalır, baş ağrıları azalır, sindirim sorunları azalır. Kırışıklık tedavisi için hekime gelen hastanın genel sağlığı pozitif yönde etkilenir.