Etiket: Sistem

  • Polikistik over sendromu nedir ? Nedenleri nelerdir

    Polikistik over sendromu genetik, hormonal, metabolik ve üreme sistemini etkileyen bir sendromdur. Dünyada kadınların %10’unda görülen, hatta bazı kaynaklara göre her 5 kadından 1’inde görülen bir sendromdur. Doğurganlık çağındaki kadınlarda infertilitenin en sık nedenidir.
    14-44 yaş arası her kadın polikistik over sendromu yaşayabilir. Genelde kadınların çoğu 20-30 yaşlarında tanı alırlar.
    Kişilerde hormonal dengesizliklere bağlı olarak birçok semptom gelişebilir. Ayrıca birçok hastalık komplikasyonu ve riski bulunmaktadır. Aşağıda sırasıyla bunlardan bahsedeceğim.

    Polikistik overde en sık karşılaşılan tablo insülin direncidir. Ama her polikistik over hastasında insülin direnci olacak diye bir kural yoktur. Aşağıda ayrıntılı olarak bunu göreceksiniz. O yüzden polikistik over sendromuna yaklaşırken kesinlikle insülin direnci bunun nedeni sadece ona odaklanalım gibi yaklaşımlar çok basit yaklaşımlardır.

    Ayrıca her polikistik over görünümü polikistik over sendromu demek değildir. Araştırmalar gösteriyor ki dünyadaki kadınların %25’inde polikistik over görünümü mevcut ve bunların sadece %5-10 arası polikistik over sendronuna sahip.

    Androjen hormonların fazlalığı bir diğer altta yatan neden hem de asıl sorunlardan biridir polikistik over sendromunda. Bu tabloya neden olan androjen hormonlar testesteron – androstenedion temelde olmak üzere aynı zamanda, dihidrotestesteron, DHEA ve DHEA-S’dir. Bu androjen hormonların fazlalığı ile alakalı geçmişte her zaman overler (yumurtalıklar) suçlansa da polikisitik over sendromlu hastaların %20-30’unda bu androjen fazlalığının sorumlusu ADRENAL BEZLERDİR. Adrenal bezler vücuttaki DHEA- S ‘in tamamını ve DHEA’nın ise %80’ini üretir. Dolaşımdaki testesteronun %25’ini, andrestenedionun ise %50’sini üretir. Bu yüzden adrenal sistem sorunları polikistik over sendromuna neden olmaktadır ve adrenal polikistik over sendromu tanımı yeni yeni bilimsel literatüre girmeye başlamıştır.

    İnsülin direnci overlerin TESTESTERON üretimini arttırırken , HPA (hipotalamıs-pituer-adrenal) aks bozuklukları adrenal sistemden DHEA, DHEA-S ve androstenedion salınımına neden olur. Bu adrenal sistemden salınan hormonlar çevre dokularda testesterona çevrilebilir. Adrenal sistem kaynaklı oluşan bu tablo insülin direncinden ve yumurtalıklardan bağımsız olarak gerçekleşir.
    Ayrıca kronik stress durumuna kortizol salgılanır (kortizon ve progesteron ikisi de pregnenolone dan üretilir). Stres durumunda kortizol çok üretilecek ve progesteron üretimi azalacaktır. Bu da östrojen dominansı dediğimiz östrojen baskınlığına neden olacaktır. Polikistik over sendromunda görülen semptomların büyük bir kısmı da östrojen dominansı kaynaklıdır.

    YUKARIDA BELİRTTİĞİM GİBİ İNSÜLİN DİRENCİ POLİKİSTİK OVER SENDROMUNUN TEK NEDENİ DEĞİL, OLABİLECEK NEDENLERİNDEN SADECE BİRİDİR.

    En sık adet düzensizliği şeklinde kendini gösteren bu sendromda aslında her bir semptom bize bozuk olan sistemler hakkında bilgi verebilir, yönlendirebilir.

    Polikistik over sendromu KARACİĞER-TİROİD-ADRENAL-BAĞIRSAKLAR-OVERLAR-LENFATİK SİSTEM kaynaklı oluşabilecek sorunlar şeklinde hepsini kapsayan bir sendromdur. Birçok kişisinin sandığının aksine sorun overleriniz (yumurtalıklarınız) değildir. Yumurtalıklarınız sistemde bozuk olan hormonlara yanıt olarak değişirler. Ve polikistik over sendromunun asıl altta yatan nedenlerine odaklanmak lazımdır. Bunların en önemlilerinden biri kronik toksisitedir, sedanter yaşam, kronik strestir.

    Nedenleri;

    Kronik Toksisite

    İnsülin Direnci

    Kronik İnflamasyon

    Genetik

    Androjen Fazlalığı

    HPA Aks Bozuklukları

    Kronik Stres

    Bağırsak Florası Sorunları

    Karaciğer Detoksifikasyon Mekanizması Sorunları

    Lenfatik Sistem Sorunları

    Tiroid Metabolizması Sorunları

    Bu sorunların mekanizmalarındaki bozukluklar çoğunlukla domino tasları gibi ilerlerler. Bir sistem bozulduğunda diğer sistemler de etkilenmeye baslar. Bu yüzden bütüncül tıp bakış acısı hastalğı değil hastayı tedavi etmeyi amaçlar.

    Genelde polikistik over sendromu kendini ergenliğe girdiğinde göstermeye ve belli etmeye baslar ama hastada tam bir sendrom oluşması ve bunu farketmesi yılları alabilir.
    Her polikisitk over sendromu hastası bireyseldir. Her birinde çok farklı semptomlar bütünü görülebilir. Oluşabilecek semptomlara bakarsak :

    1-Adet düzensizlikleri -adet görememe ( en sık karşılaşılan )
    2-Akne
    3-Kıllanma ( çene-yüz-vücutta-bacaklarda )
    4-Saç dökülmesi ( erkek tipi )
    5-Acanthosis nigricans = cildin kararması ( özellikle boyun , iç bacak , göğüs altı , parmak aralarında )
    6-Kilo alma
    7-Duygudurum dalgalanmaları
    8-Over kistleri – polikistik over
    9-Adet sancıları
    10-Kronik yorgunluk
    11-Pelvik ağrı
    12-Çok ağrılı adet döngüleri gecirmek

    ***Adet düzensizliklerinde adet günleri arası 35 günden fazla olabilir ya da adet sayısı yılda 12den az olacak sekilde ( ileri derece bazı hastalarda hatta yılda bir iki kez bile) görülebilir.
    ***Adetler oldukça şiddetli ya da kanamaların cok az olduğu adetler olabilir.
    ***Adet döngü süresi açısından 21-35 gün normal olarak algılanır. hatta dünyadaki kadınların sadece %15-20si 28 günde bir adet görmektedir düzenli olarak; geri kalanlar 21-35 günde bir şeklindedir döngüleri. Polikistik over sendromunda adet düzensizliği var diyebilmemiz için 35 günden daha uzun süren döngüler olmalıdır.Ya da adet döndülerinizin dengesinin her aydan her aya farklı olması gereklidir.
    ***Androjen hormon yüksekliğine bağlı olarak görülen semptomlar = akne , kıllanma , erkek tipi saç dökülmeleri vs.
    ***Overlerda kist görününümü polikistik over sendromundaki en önemli bulgulardan biri olsa da her polikistik over tablsou polikistik over sendromu demek değildir. Dünyadaki kadınların %5-15 arası overlerinde polikistik over hakimdir (hiçbir semptom oluşturmaksızın). Aşağıda tanı parametlerienden bahsettiğimizde de göreceksiniz. Polikistik over görünümü asla tek basına tanı koydurmaz.

    Polikistik over sendromu birçok riski de beraberinde getirir. Hastalarda birçok hastalığa yatkınlık olabilir.

    1-Kolesterol ve trigliserit yüksekliği
    2-İnfertilite
    3-Kardiyovasküler hastalık riski
    4-Obezite
    5-Pre diyabet-tip 2 diyabet ( diyabet riski 7 kat artmaktadır )
    6- Hipertansiyon
    7- Uyku apnesi
    8-Endometrial kanser
    9-Meme kanseri
    10-Duygudurum hastalıkları
    11-Depresyon
    12-Estasyonel diyabet –hipertansiyon ( gebelik sırasında )
    13-Düşük riski
    14-Premature doğum riski
    15-Metabolik sendrom
    16-Non alkolik steatohepatitis ( alkolik olmayan karaciğer yağlanması )
    17-Yeme bozuklukları
    18-Anormal uterus kanaması
    19-Kronik baş ağrıları

    Bazı kısımları anlayabilmeniz adına ufak bilgiler;

    Not : Her ay overleriniz sperm tarafından döllenilmek için bir yumurtanızı serbest bırakır. Buna ovulasyon denir. Burada temelde hipofizden salgılanan FSH VE LH hormonları görev alır. Fsh overleri folikülleri geliştirmesi için stimule eder. Bunlar yumurtalarınızdır. Lh ise bu yumurtanın salınmasını uyarır yumurtalıktan uterusa doğru yola çıkar.
    Not : Üreme organlarınız östrojen ve progesteron üretirler temelde ,bunun yanında düşük oranda da androjen hormonlar üretirler.
    Not : Polikist anlamı birden cok kist demektir.
    Not : Yumurtalıklarınızda polikist diye aktarılanlar aslında olgunlasmamıs yumurtalar barındıran birden cok kisttir .Buradaki yumurtalar ovulasyonu tetikleyecek kadar olgunlaşamamışlardır.

  • Bağımlılıklar

    1.Temel Kavramlar

    Bağımlılık (addiction) genellikle olumsuz sonuçlarına karşın takıntılı bir biçimde sürekli bir maddeyi arama ve alma davranışı olarak kendini gösteren kronik bir davranış bozukluğudur. Bağımlılığın oluşumunda bir yandan takıntılı (compulsive) madde arayışları ve uygulamaları bağımlının yaşamında daha fazla yer kaplarken, diğer yandan maddeyle ilişkili olmayan davranış repertuvarı giderek daralmaya başlar.

    Madde bağımlılığı (substance dependence) çoğu zaman madde kötüye kullanımının (substance abuse) bir sonraki aşamasıdır ve bu iki durum DSM-IV’te farklı olarak tanımlanmıştır. Madde daha fazla kullanıldıkça, Santral Sinir Sisteminde (SSS) uyumsal değişikliklere neden olur ve bu değişiklikler tolerans, yoksunluk belirtileri, fiziksel bağımlılık, duyarlılaşma, aranma ve nüksetme gibi süreçlere yol açar.

    1.1.Maddelerin Ödüllendirici Etkileri

    Bir maddenin haz verici ya da ödüllendirici (rewarding) etkisiyle olumlu pekştireç (positive reinforcer) etkisi genellikle aynı anlamdaymış gibi kullanılır. Olumlu pekiştireç, izlediği tepkinin daha sonra gerçekleşme olasılığını artıran türden uyarıcılara denir.

    Ödüllendirici mekanizmanın çoğu durumda olumlu pekiştireç mekanizmasını kullandığı doğrudur ancak, ödüllendirici etkisi olmayan olumlu pekiştireçler de vardır. Örneğin, deneysel olarak elektrik şoku olumlu pekiştireç özelliği taşıyabilir.

    Edimsel koşullanma (operant conditioning) düzeneklerinin kullanıldığı deneylerde, hayvanların sigara, alkol, narkotik ve benzeri maddeleri kendilerine uygulamayı öğrendikleri görülmüştür (Katz ve Goldberg, 1988).

    İnsanların, bağımlısı oldukları maddelerin öznel etkileri olarak tanımları “haz verici”, “keyif verici”, “neşelendirici” türündendir. Haz alma, her zaman amfetamin ve kokainin ani etkisini betimlemek için kullanılan “ani yükselme” ya da eroin için kullanılan“ “haz hücumu” olmak zorunda değildir. Gerginliğin azalması, yorgunluğun geçmesi, moralin düzelmesi gibi daha ılımlı biçimlerde de görülebilmektedir.

    Maddelerin ödüllendirici ve pekiştirici etkileriyle ilgili bir diğer kavram da, maddelerin özendirici (incentive) değerleridir. Pekiştireç, tepkinin sonunda ortaya çıkan uyarıcı ise, özendirici uyarı, tepkiyi ortaya çıkaran uyarıcıdır. Örneğin yemek bir pekiştireçtir, yemeğin kokusu ya da görüntüsü bir özendiricidir.

    Özendirici uyarıların iki önemli özelliği, organizmayı objeye yöneltmekte tetikleyici (trigger) olmaları ve tepkilerin ortaya çıkması için gerekli uyarılmışlık düzeyini artırmasıdır. Bu iki özellik organizmayı hedefine yöneltir. Bu iki özelliğin farklı nöronal temellere sahip olduğu yönünde güçlü bulgular vardır (Robinson ve Berridge, 2000)

    Bağımlılık psikolojik, fizyolojik ve bireysel farklılıkların rol oynadığı karmaşık bir fenomendir. Aşağıda bağımlılığın oluşmasında rol alan süreçleri açıklamaya çalışan kuramlar ele alınmaktadır.

    1.2.Tolerans

    Toleransın hızı ve derecesi her bir madde için, maddenin her bir etkisi için ve maddeye maruz kalan organizmanın farklılığına göre değişebilir. Bağımlılıkla ilgili olarak üç tip toleranstan söz edilebilir:

    metabolik tolerans: alınan madde miktarı arttıkça, onu metabolize eden enzimin de artması; alkol ve nikotin alımında karaciğerde sitokrom 450 enziminin artması buna örnek verilebilir.

    fizyolojik tolerans: alınan aynı miktardaki maddeye karşı reseptör sayısının ya da duyarlılığının azalması; örneğin sürekli alkol alımında beyinde GABA etkinliğinin azalması.

    davranışsal tolerans: Pavlov tipi “koşullu tolerans” da denir. İlk defa morfinin analjezik etkisine karşı geliştirilen toleransın kobaylarda denenmesi sırasında gözlenmiştir. Tolerans testi morfinin uygulandığı aynı ortamda yapıldığında tolerans geliştiği görülmüş, tolerans testi morfinin uglandığı ortamdan başka bir ortamda yapıldığında tolerans gelişmediği gözlenmiştir (Siegel, 1975).

    Siegel bu durumu şöyle açıklamıştır: organizma ilacın kendisine ve beraberindeki çevresel uyaranlara karşı koşullanır (koşullu uyarıcı), buna karşı organizma kendini ilaca karşı hazırlamakta, uyum sağlamaya çalışmaktadır (koşullu tepki), bu da ilacın etkisine zıt olan telafi edici tepkileri ortaya çıkarmaktadır.

    Ortam değiştirildiğinde uyarıcının koşullu olma hali ortadan kaldırılmış olur ve telafi edici tepkiler de ortaya çıkmaz. Bir maddeyle ilişkili yoksunluk belirtilerinin genellikle maddenin kendi etkilerine zıt yönde gelişmesinin nedeni de budur. Zira koşullu tepki maddenin etkisini telafi edeci yönde gelişir. Örneğin eroin kullanımı kabızlığa yol açar, bunu sonucu olarak yoksunluk durumunda ishal gelişir.
    Ayrıca, çeşitli durumlarda çapraz-tolerans fenomenleri de dikkate alınmalıdır.

    1.3.Duyarlılaşma

    Duyarlılaşma (sesitization) toleransın tersine bir maddeyi kullandıkça etkisinin artmasıdır. Genellikle SSS uyarıcılarında sık görülmekle birlikte, bağımlılık yapıcı tüm maddeler için geçerli olduğuna ilişkin araştırmalar vardır. Aynı miktarda maddenin sürekli uygulamasıyla tolerans, aralıklı uygulanmasıyla duyarlılaşma meydana gelir. Duyarlılaşma toleransa göre daha uzun süre kalıcı olabilmektedir.

    Psikomotor duyarlılaşma bağımlılık sendromunun açıklanmasında iki bakımdan önemlidir. Pek çok araştırmada uyarıcı madelerin yol açtığı psikomotor duyarlılaşmaya temel oluşturan nörofizyolojik yolak ve mekanizmalarla, bu maddelerin ödüllendirici etkilerine temel oluşturan yolak ve mekanizmaların örtüştüğü ya da aynı olduğu görülmüştür Wise ve Bozarth, 1987). Bu mekanizma ventral tegmental alandan nükleus akkumbense projeksiyonlar yollayan mezokortikolimbik dopamin sistemini içermektedir.

    İkinci olarak duyarlılaşma, bağımlılık yapan maddelerin yalnızca psikomotor stimulan etkilerinde değil, aynı zamanda bu maddelerin doğrudan ödüllendirici etkilerinde de gözlenmiştir. Ayrıca toleransta olduğu gibi duyarlılaşmada da ortamın önemli etkileri vardır. Aynı miktardaki maddenin farklı ortamlarda alınması farklı tepki seviyeleri ile sonuçlanabilir.

    Bu bulgular ışığında, tolerans ve duyarlılaşma ve bunların altında yatan mekanizmalar, klasik koşullanma gibi temel öğrenme mekanizmalarıyla sıkı bağlantılı görünmektedir. Dolayısı ile, bir organizmanın maddeyle ilişkisini, basit bir kimyasal-fizyolojik sistemlerin etkileşmesinden öte, türlerin milyonlarca yıldır uyum sağlama çabalarının sinir sistemine kazandırdığı karmaşık öğrenme mekanizmalarının bir ürünü olarak ele almak daha doğru bir yaklaşımdır.

    1.4.Yoksunluk Belirtileri ve Fiziksel Bağımlılık

    Yoksunluk belirtileri, bir maddenin uzun süre alındıktan sonra bırakılması ya da azaltılması karşısında verilen fizyolojik tepkilerdir. Bir maddeyi bıraktıklarında yoksunluk belirtileri yaşayanlara o maddenin fiziksel bağımlılık geliştirdiği söylenir. Fiziksel bağımlılık toleransla bağlantılıdır. Fiziksel bağımlılık olmadan bir maddeye karşı tolerans gelişebilir; ancak tolerans gelişmeden fiziksel bağımlılık ve yoksunluk belirtileri görülmez. Bunun sebebi organizmanın maddenin etkilerine karşı zıt yönde uyum yani tolerans geliştirmesidir.

    1.5.Psikolojik Bağımlılık ve Aranma

    Psikolojik bağımlılık, fiziksel yoksunluk belirtileri olmadan, takıntılı biçimde sürekli ilgili maddeyi arama ve kullanma davranışıdır. Aranma, çoğu zaman bağımlıyı maddeyle ilişkili ortama ve uyarıcılara doğru, en sonunda da maddenin kendisine götürür. Beyin görüntüleme teknikleriyle yapılan çalışmalarda, ilgili maddeyi çağırıştıran sözel ya da görsel uyaranlar olduğunda bağımlıların beyninde mezokortikolimbik dopaminerjik sistemin aktive olduğu gözlenmiştir (Camii ve Farre, 2003).

    1.6.Nüksetme

    Bırakılan bir maddenin yoksunluk belirtilerinde kurtulduktan yıllar sonra bile tekrar o maddeye yönelme sıkça görülür. O bakımdan bu davranış biçimi de bağımlılık sendromunun bir parçası olarak dikkate alınmalı ve buna karşı yöntem geliştirilmelidir.
    2.Madde Bağımlılığının Nörobiyolojik Temelleri

    2.1.İntrakraniyal Kendini-Uyarma

    1950’lerin başında James Old ve Peter Milner, beynin belli bölgelerini elektrikle uyarmanın olumlu pekiştireç etkisi yaptığını keşfetmişlerdir. Hayvanlar bu uyarıyı elde etmek için edimsel koşullama kutularında bir pedala basmayı öğrenmişlerdir. Bu fenomene intrakraniyal kendini-uyarma (intracranial self-stimulation) denilmiştir. Yapılan ilk denemelerde bu fenomen o kadar güçlü bir tepki örüntüsüne yol açmıştır ki, limbik sistemin bazı alanlarını uyarmak için hayvanlar satte 2000 defa, güçsüz düşene kadar pedala basmışlardır.

    Old, bu bölgeyi haz merkezi olarak tanımlamıştır. Daha sonraki araştırmacılar tarafından ödül merkezi (reward center) olarak adlandırılmıştır. Günümüzde araştırmacılar beynin “haz” ya da “ödül” merkezlerinden değil, olumlu pekiştirmenin temelinde yatan nöronal yolakların oluşturduğu sistemden söz etmektedirler (McKim, 1997). Bu anlayışa göre organizma önemli bir ihtiyacını giderecek bir edim gerçekleştirdiğinde, söz konusu sistem bu edimin daha sonra yeniden gerçekleşmesini sağlayacak ödül mekanizmasını çalıştırmaktadır.

    Beyin bir davranışın tekrarını sağlamak için böyle bir ödül düzeneği kullansa da, bu mekanizma bir davranışın sürekliliğini sürdürmek için tek olmayabilir. Olumlu pekiştireçlerin her zaman mutlaka haz verici olmak zorunda olmadıklarından yukarıda söz edilmişti.

    Özendiriciye duyarlılaşma kuramına (Robinson ve Berridge, 1993) göre, bir şeyi sevmek ve istemek beynimizde farklı sistemler tarafından kontrol edilir. Bağımlılık yapan maddeler doğrudan isteme merkezini uyarmaktadır ve bu yüzden insanlar, bağımlılığın ilerleyen dönemlerinde kullandıkları maddeden hiç zevk almasalar bile, güçlü bir istekle aramaya devam etmektedirler.

    2.2. İntrakraniyal Kendini-Uyarma ve Mezokortikolimbik Dopamin Sistemi

    İntrakraniyal kendini-uyarma beyinde mezotelensefalik dopamin sistemi ile ilgilidir. Bu sistem, orta beyinden (mesensefalon) ön beynin (telensefalon) bazı alanlarına uzanan dopamin projeksiyonlarını içermektedir. Sistemi oluşturan nöronların hücre gövdeleri özellikle iki çekirdekte odaklanmaktadır: ventral tegmental alan ve substantia nigra. Burada bulunan dopamin hücrelerinin aksonları, prefrontal neokorteks, limbik sistem, amigdala, septum, striatum ve özellikle nükleus akkumbens gibi ön beyin çekirdeklerine uzanmaktadır.

    Mezotelensefalik dopamin sistemi üç yolağı içerir: bunlardan birincisi substantia nigradan striatuma, diğeri ventral tegmental alandan nükleus akkumbense uzanır, üçüncüsü de yine ventral tegmental alandan limbik sisteme uzanır. Bunlardan ikinci ve üçüncü yolaklar araştırmacılar arasında son zamanlarda daha çok önem kazanmış ve “mezokortikolimbik” ortak adıyla anılmaya başlanmış ve bağımlılığın nörobiyolojik temellerini araştıran çalışmaların odağı haline gelmiştir.

    Mezokortikolimbik dopamin sisteminin hem intrakraniyal kendini-uyarmada, hem doğal haz kaynaklarının ödüllendirici etkisinde, hem de bağımlılık yapan maddelerin ödüllendirici etkisinde merkezi bir rol oynadığını gösteren bir çok kanıt bulunmuştur.

    2.3.Doğal Haz Kaynakları ve Mezokortikolimbik Dopamin Sistemi

    Bu sistemin yeme, içme, cinsellik gibi doğal haz kaynaklarının ödüllendirici etkisiyle de ilişkisi vardır. Bundan öte, Schultz (1997) bir klasik koşullama sırasında maymunların beyninde substantia nigra ve ventral tegmental alanda bulunan dopaminerjik nöronların elektriksel faaliyetini ölçmüştür ve dopaminerjik faaliyetin yalnızca beklenmedik bir ödül geldiğinde arttığını göstermiştir.

    Yani, koşullama gerçekleştikten sonra ödülün kendisi değil, koşullu uyarıcılar dopaminerjik faaliyeti artırmaktadır.
    Ayrıca bu sistemde doğal haz kaynaklarının etkisi, bağımlılık yapan maddelerin etkisinden nicelik olarak farklıdır. Bir çalışmada, yemek, nükleus akkumbenste dopamin salımını % 45 oranında artırırken, amfetamin ve kokain % 500 oranında artırmıştır (Hernandez ve Hobel, 1988).

    2.4.Bağımlılık Yapan Maddeler ve Mezokortikolimbik Dopamin Sistemi

    Bağımlılık yapan maddelerin pek çoğunun (nikotin, alkol, esrar, morfin..) birincil farmakolojik etkileri farklı reseptör sistemlerini uyarmak gibi görünse de, hemen hepsinin eninde sonunda etkilerinin yine mezokortikolimbik sistemde dopamin iletimindeki etkilerine dayandığı görülmektedir.

    Nikotin, alkol ve opiyatlar gibi birçok maddenin yoksunluk belirtileri sırasında nukleus akkumbenste dopamin miktarının büyük oranda azaldığı belirlenmiştir (Rossetti ve diğ., 1992). Bu bulgudan esinlenerek bazı araştırmacılar bağımlılık konusunda yoksunluk temelli bir hipotez ileri sürmüşlerdir (Dackis ve Gold, 1985). Bu hipoteze göre, bu maddeler uzun süre kullanıldığında mezokortikolimbik dopamin miktarında azalmayla birlikte ödül sisteminde genel bir depresyona neden olmaktadır. Yoksunluk sırasında bu çöküş depresyon olarak gözlenmekte, bağımlılar bu depresif duygudurumdan kurtulmak için yeniden madde kullanımına yönelmektedirler.

    Mezokortikolimbik dopamin siteminin maddelerin haz verici ödüllendirici etkilerinde rol oynadığı düşüncesi son zamanlarda yerini, bu sistemin haz alma deneyiminden çok, organizmayı bu haz verici deneyime ve bu deneyimle ilgili uyarıcılara güdüleyen etkilere yol açtığı düşüncesine bırakmıştır. Yani, insanların bu maddelerden haz almaları başka birtakım nörotransmitter sistemleriyle bağlantılı olabilir; ancak, bu deneyimi takıntılı bir biçimde tekrarlama arzusu genel anlamda motivasyonu kontrol eden mezokortikolimbik dopamin siteminin aktivasyonuyla ortaya çıkmaktadır.

  • Omurga cerrahisinde yeni teknolojiler

    Toplumda sıklıkla görülen omurga hastalıkları hareket kabiliyetini kısıtlayarak yaşam kalitesini düşürüyor. Vücudun en çok yüke maruz kalan bölümü olan omurgada ortaya çıkan rahatsızlarda enstürmantasyon yani vidalama yöntemi hasta konforunu artırıyor. Omurga vidalama ameliyatlarında kullanılan O-Arm teknolojisi ise hata payına yer bırakmıyor.

    Vidalama ameliyatı yaygın kullanıyor

    Özellikle yaşlılığa bağlı omurga şekil bozukluklarında, omurilik kanalındaki basılarda, omurga tümörlerinde, çocukluk çağı ve gençlik dönemi omurga eğriliklerinde, omurganın bazı gelişimsel hastalıklarında ve travmaya bağlı kırılma ve çıkmalarda vidalama ameliyatı sıklıkla kullanılmaktadır. Omurgaya vida yerleştirmesi işlemi, kemiklerin birbirini taşıyamaz hale gelmesi sonrasında bir destek gereksinimi ortaya çıkması nedeniyle yapılmaktadır. Burada amaç desteğini ve dengesini kaybetmiş omurgaya yeniden sağlam bir yapı kazandırılmasıdır. Halk arasında “platin yerleştirme “olarak da bilinen bu ameliyatlarda, titanyum alaşımlı vidalar kullanılmaktadır. Platin olarak bilinmesinin aksine bu ameliyatlarda platin hiç kullanılmamıştır.

    3 boyutlu görüntü ile başarı oranı artarken hata payı sıfırlanıyor

    Omurgaya vida yerleştirilmesi gereken yer anatomik bölgeye göre değişmekle birlikte 1-2 mm hassasiyet ile tespit edilmelidir. Omurga vidalama ameliyatları yakın zamana kadar skopi denilen C kollu ve 2 boyutlu görüntü verebilen röntgen cihazıyla yapılmaktaydı. Bu ameliyatlarda vidanın istenmeyen bir bölgeye gitme ihtimali bulunduğu için yeni bir ameliyat riski doğuyordu. Ancak günümüzde 3 boyutlu tomografi görüntüsü alabilen Ameliyat sırasında kullanılabilenTomografi( O-Arm) teknolojisiyle gerçekleştirilen vidalama ameliyatlarında hata payının kalmadığı görülmektedir.

    Günümüzde otomobillerde kullanılan navigasyon sistemleri gibi tüm hedefleri ileri derecede hassasiyetle gösterebilen tıbbi Nöronavigasyon sistemleri mevcuttur. Bununla beraber O-Arm cihazıyla ameliyat sırasında steril şartlarda tomografi çekme imkanı bulunmaktadır. Bu sistemler birbiriyle senkronize şekilde çalışmaktadır. Ameliyat sırasında 1-2 mm’lik hassasiyet gerektiren vidaların güvenle yerleştirilmesi sağlamaktadır.

    Hasta kısa sürede ayağa kalkıyor

    Ameliyat sırasında tomografi çekilmesini sağlayan O-Arm cihazı ile gerçekleştirilen omurga vidalama ameliyatlarının farklı avantajlar da bulunmaktadır.

    • Her aşamada cerraha kritik bilgi verir, hastalığın tekrarlanma riski sıfırlanmış olur.

    • Hasta klasik yöntemlere göre daha fazla radyasyon almaz.

    • O-Arm görüntüleme sistemi, küçük kesiyle daha az girişimsel ameliyat imkanı sunduğu için hastaya hızlı iyileşme imkanı sağlar ve kanama azdır.

    • Bu sistem kompleks ameliyatların taşıdığı büyük riskleri en aza indirir.

    • Vidaya bağlı felç riski ortadan kalkmaktadır.

  • Nöralterapi hakkında bilmeniz gerekenler

    Vejetatif Sinir Sistemi = Otonom sinir sistemi: Vücudun tüm otonomik (istemsiz) işlevlerini düzenleyen sistemin bir parçasıdır. Kalbin çalışması, kan basıncının kontrol edilmesi, hormonların düzenlenmesi, sindirim sisteminin çalışması, bağırsak hareketleri, idrar çıkartılması, cinsel işlevler, adet görme, terleme ve vücut sıcaklığının ayarlanması gibi temel işlevler hep bu sistem aracılığıyla yapılmaktadır.
    Bu sistemde bir düzensizlik olması, kalp çarpıntısı, tansiyon sorunları, sindirim problemleri, kabızlık ve ishal, hormon düzensizlikleri (buna bağlı üreme problemleri), adet düzensizlikleri, aşırı terleme veya aşırı sıcak hissetme veya çok üşüme gibi rahatsızlıkları oluşturmaktadır. Bu da bize hastalıkların otonom sinir sistemi üzerinden semptom verdiğinin ispatıdır.
    Nöralterapi hastalıkların tedavisinin vejetatif sinir sistemi üzerinden tedavi edilebileceği anlamı çıkmaktadır. Nitekim nöralterapi bu sisteme etki ederek uygulanmaktadır. Bozulmuş olan sinir sisteminin düzenlenmesi üzerinde en etkin tedavi şeklidir. Almanya başta olmak üzere çok yaygın kullanılan bir tedavi şeklidir.
    Uygulama sırasında yapılan enjeksiyonlar direk sinirler içine değil, sinirlerin en yoğun bulunduğu cilt altı bölgelerine yapılmaktadır. Bu nedenle yan etkisi yok denecek kadar azdır.
    Cilt altındaki bu sinirler bir bilgi ağı (network) gibi tüm bedeni kapladığı için uyarının iletiminde bir sorun yaşanmamaktadır. Böylece vücudun iç dengesi sağlanmakta, hücreler üzerindeki olumsuz etki kaldırılmakta ve hücrelerin normal çalışması sağlanmaktadır. Bu noktada ağrı refleks arkını kıran, vücudunuzu toksinlerden temizleyen, tamamlayıcı tıp yöntemlerine ihtiyacınız var demektir. Bunların en önemlisi de nöralterapidir.
    Nöralterapi ile 4 yıldır uğraşmaktayım. Her geçen gün daha da sevmeye başladım. Tedavilerde aldığım sonuçlar yüz güldürücü. Nöralterapi ile vücudu bir bütünsellik içinde ele alıp, zaman ilişkisini iyi değerlendirip, geçirilen travmalar, ameliyatlar ve bozucu alan olacak tüm unsurlar dikkate alınarak bir tedavi protokolü belirlenir. Segmental yaklaşım ve o bölgenin sempatik gangliyon ve inervasyon ilişkisi hesaba katılarak, uygulanan tedavi sonucu fayda görmeyen hastam yüzde 10'dan azdır. Bunlar da doku hasarı olmuş veya cerrahi endikasyon kapsamına girmiş vakalardı.
    Fibromyalji, faset eklem sorunları, bel ağrıları, omuz ağrıları, uyuşma ve karıncalanma tarzı nörojenik sorunlarda , eklem ve kas ağrılarında ve migren gibi vasküler kaynaklı ağrılarda, trigeminal nevralji gibi oldukça zorlu vakalarda nöralterapiyi Türk hekimlerine ve hastalarına tavsiye ediyorum.
    Nöralterapinin Tarihçesi:
    1940 yılında Ferdinand Huneke tarafından Almanya'da keşfedilen nöralterapi buradan tüm Avrupa'ya yayılmıştır. Şu an birçok üniversitede ders olarak okutulmakta ve ağrı kliniklerinde aktif olarak kullanılmaktadır.
    Bu bilimsel yöntemin ülkemizdeki öncüsü, Almanya'da Tamamlayıcı Tıp Doçenti olmuş ve ülkemize bu yöntemi taşımaya çalışan hocam Doç. Dr. Hüseyin Nazlıkul'dur.
    IGNH isimli uluslararası nöralterapi derneğinin eğitim programlarına katıldıktan sonra hastalarıma daha rahat yardımcı olduğumu gördüm. Bu eğitimden sonra da ağrı konusu, hekimliğimde çözmeye çalıştığım en heyecan verici uğraş oldu diyebilirim. Ağrıyı tedavi etmek her çağda ve medeniyette hekime takdir ve saygınlık kazandıran en temel konulardan biridir. Mitolojik anlamda ağrıyı tedavi tanrısal bir sanat olarak görülür.
    Bu konuda bize rehberlik eden ve Türkiye'de her kim ki bir biçimiyle nöralterapi uyguluyorsa onların hocası olan ve benimde 2 yıldır özel asistanlığını yaptığım Türkiye Nöralterapi Derneği Başkanı Dr. Hüseyin Nazlıkul'a burada tekrar şükranlarımı dile getiriyorum.
    İnternette bazen dolaşıyorum pek çok sayfada nöralterapi ile ilgili yazı görüyor ve okuyorum. Her nedense meslekdaşlarımız bu mesleği kimden öğrendiklerini hiç yazmıyorlar. Nöralterapinin Türkiye'deki tek hocası, hepimizin öğretmeni olan Hüseyin Nazlıkul ismini web sitelerinin, yazılarının, röportajlarının, televizyon programlarının hiçbirinde telaffuz dahi etmiyorlar. ( iki kişi hariç!)
    Oysa Nöralterapi eğitimlerinden hocamız Doç. Dr. Hüseyin Nazlıkul'dan, kendi hocalarının isimlerini kaç kez işittik? Kitaplarının önsözlerinden onlardan söz ederken samimi sevincini hepimiz her seferinde görüyoruz. Acaba hocamızın ismini vermemekle Hüseyin hocamız başta olmak üzere nöralterapiye biraz haksızlık yapmıyor muyuz? Ne dersiniz?
    2008 Haziran ayında 26 doktor Almanya Greifwald sempozyumunu katıldığımızda, Hüseyin hocanın nöralterapiye katkısının Türkiye ile sınırlı olmadığını hepimiz gördük ve tanık olduk. Bu işin duayenleri olarak tanıdığımız Prof. Dr. Hans Barop, Prof. Dr. Lorenz Fischer, Doç. Dr. Gerd Dros, Prof. Dr. Jürgen Giebel hocamızın bilgisine ne kadar önem verdiklerini, her sunum sonunda hocamıza son sözü verdiklerini hep beraber izledik. Şimdi biz kimin öğrencisi olduğumuzu belirtmemekle ne yapmış oluyoruz ki…
    Ben iki yıldır Hüseyin hocamla birlikte çalışıyorum ve bundan çok memnunum. Ama şu kadarını bilmenizi isterim ki kurslarda öğrendiklerimiz hocacımızın bilgi harcından sadece birkaç damla. O kadar öğretme arzusuna rağmen bunu 140 saatte sıkıştırmak mümkün değil.
    Hocam iyi ki varsınız! Sayenizde mesleğimi seviyorum. Hekimliğin önemini sizinle kavradım. Her şey için binlerce kez teşekkür ediyorum.
    Nöralterapinin Kullanıldığı Hastalıklar:
    1-Migren ve baş ağrılarını tedavisi
    2-Boyun, sırt ve bel ağrıları gibi kas kökenli ağrıların tedavisi
    3-Bel ve boyun fıtıklarında ağrının giderilmesi
    4-Eklem hastalıkları (menisküs yırtılması, eklem içindeki sıvının azaltılması, sporcu yaralanmaları)
    5-Sinir basısına bağlı oluşan ağrıların tedavisi
    6-Romatizmal hastalıkların tedavisi
    7-Allerjik astım ve allerjik rinit gibi allerjik kökenli hastalıkların tedavisi (bağışıklık sistemindeki denge bozukluğu)
    8-Tiroid hastalıklarının tedavisi
    9-Menapoz sıkıntılarının giderilmesi
    10- Adetr düzensizlikleri ve şiddetli adet sancılarının tedavisi
    11-Hormonal bozukluğa bağlı üreme sorunları
    12-Kronik tonsillit (geçmeyen boğaz iltihabı) tedavisi
    13-Kronik sinüzit tedavisi
    14- Fibromyalji (yaygın kas ağrıları), devamlı yorgunluk hissi ve halsizlik tedavisi
    15-Depresyon ve panik atak gibi ruhsal hastalıkların tedavisi
    16-Kronik kabızlık tedavisi
    17- Bağırsak hastalıklarını tedavisi (irrtabl kolon sendromu, ülseratif kolit ve crohn)
    18-Yüz felci tedavisi
    19-Trigeminal nevralji tedavisi
    20-Spor yaralanmaları tedavisi
    21-Vücudun toksinlerden arındırılması
    22-Anti-aging (yaşlanmanın önlenmesi)
    Daha kapsamlı bilgi için 2010 Nobel Kitabevinde Çıkan Türkçe tek kitab olan Nöralterapi kitabına bakabilirsiniz.

    Dr. Hüseyin NAZLIKUL

  • Akupunkturun etki mekanizmaları

    Akupunkturun etki mekanizmaları

    Akupunkturun etki mekanizmaları Akupunktur noktasına iğne batırıldığı zaman, objektif ve subjektif etkiler gözlenir.

    1. Subjektif etkiler : Akupunktur noktasına batırılan iğne deride bölgesel olarak gerginlik, baskı, ısınma ve acı hissine yol açmaktadır. Buna Çin literatüründe “Deqi” denir (10). Akupunktur iğnesi batırıldığı zaman, noktanın çevresinde eritem oluşur. Bunun sebebi zarar gören hücrelerden salınan histamin, bradikinin ve benzeri maddelerdir.

    2. Objektif etkiler

    a. Sinir sistemi üzerine etkileri

    b. İmmün sistem üzerine etkileri

    c. Metabolizma üzerine etkileri

    d. Gastrointestinal sistem üzerine etkileri

    Akupunktur noktaya iğneyi batırdığımız zaman sinir ucu (Reseptör) uyarılır ve bu uyarı sinir yoluyla omuriliğine ve oradan da beyindeki ilgili merkezlere ulaşır. Bunun sonucu olarak vücudumuzda çeşitli kimyasal maddeler değişik alanlarda salgılanır ve dolaşım yoluyla salgılanan kimyasal maddeler hastalıklı olan bölgeye ulaşırlar ve etkisini gösterirler.

    Akupunktur tedavi etkisi 6 grupta toplanır:

    1. Analjezik etki

    2. Sedasyon etkisi

    3. Homeostatik etkisi

    4. İmmun stimulan etkisi (Bağaşıklık sistemi güçlendiren etki)

    5. Psikolojik etkisi

    6. Motor fonksiyonlarda iyileşme etkisi.

    1.Analjezik etki: Analjezik (Ağrı kesici) etki salgılanan Endorfin ve Enkefalinler ile elde edilir.(Endorfin ve Enkefalinler çok güçlü ağrı kesici özelliğe sahip kimyasal maddelerdir). Akupunkturun analjezik etkisi hemen tedaviden sonra görülür ki bu da artrozların, baş ağrılarının, bel ve boyun ağrılarının ve buna benzer ağrılı sendromların tedavisinde etkilidir. Bu salgılanan endorfin ve enkafalinler Ağrı eşiğinin yükselmesini de sağlayarak analjezik etkiyi artırırlar.

    2.Sedasyon etkisi: Akupunkturun beyinde Dopamin, Serotonin, Endorfin, GABA (gama-amino-buterik-asid) salınımında artış sağladığı tesbit edilmiştir. Bu maddelerden Serotonin ve Dopamin insanda sedasyon sağlayan maddeler olup hastayı rahatlatır. Serotonin ve Dopamin artışı depresyon’da, insomnia’da, anksiyete’de, histeri’de, ilaç bağımlılıkları ve davranış bozukluklarında sedasyon etkisini artırdıkları tespit edilmiştir.Sedasyon etkisi Raphe sistem, Bazal ganglionlar, Retiküler formatio gibi bazı beyin bölgelerinin aktivasyonu ile sağlandığı tespit edilmiştir.

    3.Homeostatik etkisi: Akupunktur Sempatik ve Parasempatik sinir sistemini dengeye sokarak homeostatik etki sağlar.

    4.İmmun stimulan etkisi: Akupunktur vücut direncini artırır. Vücudumuzun bağışıklık sistemini güçlendirerek bakteri ve virüslerin neden olduğu enfeksiyonlardan korur. Vücudun hastalıklara karşı direncini arttırır.Akupunktur tedavisinden sonra,lökositlerin (Beyaz kan hücreleri) arttığı,vücudun direnç gücünü oluşturan gamaglobulinlerin,antikor ve substanslarının kandaki seviyelerinin arttığı tesbit edilmiştir.

    Akupunkturun immün sistem üzerine etkisinin,endojen opioidlerden beta endorfin (BE), LE ve metionin enkefalinin bu sisteme yaptığı etkilere bağlı olduğu düşünülmektedir. Elekroakupunktur uygulamasının dalakta BE salgılanmasını yükselttiği ve bunun sonucu NK hücre aktivitesini ve interferon gamma düzeyini artırdığı sonucuna varılmıştır. TNF-alfa, interferon gama, interlökin-1 alfa,interlökin-2 B hücre proliferasyonunu artırırken,interferon gama ve interlökin-2 de antikor yapımını artırmaktadır.

    Endorfin ve enkefalinlerin NK hücre aktivitesi,sitotoksik T lenfosit generasyonu, monositkemotaksi, interferon gama, interlökin-1, interlökin-2, interlökin-4 ve interlökin-6’nın üretimini artırdığı tespit edilmiştir. Alfa, beta ve gamma endorfinlerin değişik immün fonksiyonlara sahip olduğu belirlenmiştir. Kanda ki lökosit, antikor ve gama-globülinlerin değerini artırarak bu etkiyi yapar ve böylece enfeksiyona karşı vücut direncini artırır.

    5.Psikolojik etki: Akupunktur uygulaması ile merkezi sinir sistemi ve plazmada düzeyi yükselen endojen opioidlerden enkefalinlerin ruhsal ve psikolojik durumu düzenlemede rol aldığı belirtilmektedir. Enkefalinlerin antidepresan, antikonvülsif ve anksiyeteyi giderici etkilerinin olduğu bilinmektedir. Akupunkturun endojen opioidlere ilave olarak, merkezi sinir sisteminde serotonin düzeyini artırdığı gözlenmiştir.

    Serotonin, ‘’mutluluk hormonu’’ adıyla bilinen ve ruh halimizi çok etkileyen bir hormondur. Serotoninin ,Sakinleştirici ve trankilizan etkisi vardır. Günümüzde yapılan çalışmalar sonucunda depresyon, migren, obsesif kompulsif bozukluk, obezite, insülin direnci, fibromiyalji ve hiperaktivite gibi birçok hastalığın temelinde serotonin eksikliğinin olduğu düşünülmektedir.

    serotoninin, kişinin kendini iyi hissetmesi, mutlu ve halinden memnun olması, iştahının ve seks dürtülerinin normal düzeyde olması ve psikomotor dengenin sağlanmasında etkilerinin bulunduğu tespit edilmiştir.

    Serotonin uykuyu, seksüel enerjiyi, ruh halini, ani ve aşırı isteklerle iştahı düzenler. Düşük serotonin miktarı, sinirli, huzursuz ve depresif ruh hallerine neden olabilir. Mide ve bağırsak bölgesindeki kas sisteminin hareketlerini yönetir, ağrı algılama sisteminizi düzenler ve dinlendirici bir uyku sağlar. Serotonin düzeyi düştüğünde ise keyfimiz ve genel ruh halimiz etkilenir. Bunun dışında insan vücudundaki serotonin düzeyini, çeşitli hormonlar da etkilemektedir. Örneğin kadın vücudundaki östrojende artma, serotonin düzeyinde de bir artışa neden olmakta; aynı şekilde, kadınların âdet görmeleri sırasında, östrojen hormonlarında düşüş olması, serotonin düzeyini de düşürmekte ve bu durum, kan damarlarının aşırı genişlemesi sonucu, kadınlarda migren başlamasına neden olabilmektedir. Beyindeki bir serotonin eksikliği endojen depresyona yol açabilir, iştahı bozar ve obezite veya anoreksiya ve bulimia nevroza gibi diğer yeme bozukluklarına yol açabilir, ayrıca uykusuzluktan sorumlu olabilir. Migren atağından önce vücuttaki serotonin düzeyi yüksek olmakta, atak geçtikten sonra da düşmektedir. Ayrıca kalp krizi geçirmiş birçok hastanın depresif olduğu ve bu kişilerin idrarında daha çok serotonin atıldığı tespit edilmiştir. Açlık, yorgunluk, stres, yemek, ışık ve ilaçların serotonin düzeyini düşürdüğü tespit edilmiştir. Serotonin yükseldiğinde veya yeterli olduğunda ise; moralimiz yüksek olur, rahat uyku uyuruz, iştahımız azalır,ruh sağlığımız düzelir,enerjimiz artar.Vücudumuzda bu kadar etkili olan bu hormonun düzensizliğinde birçok hastalık ortaya çıkar

    6.Motor fonksiyonlarda iyileşme etkisi: Akupunktur uygulaması ile motor fonksiyonlarda iyileşme etkisi görülmüş ve bundan dolayı hemipleji (Felç) rehabilitasyonunda ve fasial paralizi( Yüz felci) vakalarında tatbik edilmiştir. Akupunktur uygulaması sinir sistemini etkilemekte ve nöronlarda K+ , Na+ , Ca+ konsantrasyonlarında, merkezi sinir sisteminde beta endorfin ve lösin enkefalin gibi nöropeptidlerin ve aspartat gibi nörotransmitterlerin miktarlarında değişmelere neden olduğu gözlenmektedir. Araştırmacılar, akupunkturun etkilerinin beyin tarafından düzenlendiği görüşünde ağırlıklı olarak durmaktadırlar ve EA uygulamasının sinir hücresi aksiyon potansiyelinde güçlü bir değişmeye neden olduğunu belirtmektedirler. Paralizi olgularında geç safhalarda bile akupunkturla cevap alınabilmektedir.

    Akupunktur,Kas, tendon ve kemik yapısını kuvvetlendirdiği tespit edilmiştir. Yapılan deneysel çalışmalarda çalışma gücünü artırdığı tespit edildiğinden dolayı Sporcularda doping amacıyla kullanılmaktadır.

  • Stres ve akupunkturla tedavisi

    Günlük yaşantımızda; insanlar arası ilişkilerde ve sosyal olaylarda karşılaştığımız her türlü zorluk ve engellemelerin iç dünyamızda yarattığı olumsuz ve sıkıntı verici duygular topluluğuna stres adını veririz. Stres faktörleri başlıca felaketler, günlük zorluklar, çevresel faktörler ve önemli hayat değişiklikleri sayılabilir.

    Modern tıbba göre insan organizması birbirine zıt iki sistemin etkisi altındadır. Bu sistemlerden bir tanesi sempatik sistem diğeri parasempatik sistemdir. Sempatik sistem kişiyi mücadeleye hazırlar. Bir tehdit karşısında faaliyete geçer ve kişide savaşma veya kaçma eylemlerinden gerekli olanı devreye sokar. Bu dönemde kuvvetli bir adrenalin salınımı vardır.

    Adrenalin etkisi altında kalp hızlanır, nefes sayısı artar, kan şekeri artar, tansiyon yükselir, kol ve bacaklara giden kan hacmi artar, metabolizma hızlanır, kaslar mücadeleye hazır hale gelir. Parasempatik sistem kişiyi gevşemeye, rahatlamaya, tüketmiş olduğu enerji depolarını yerine koymaya yönlendirir. Bu amaçla kalp ve solunum yavaşlar, kan kol ve bacaklardan karın içine doğru çekilir, hazım faaliyeti hızlandırılır. Kişi uykuya dinlenmeye hazır hale gelir. Sempatik sistemin belirgin bir tehdit ve tehlike anında faaliyete geçmesi gerekli ve hayat kurtaran bir özelliktir. Ancak bu sistemin belirgin bir tehdit dışında faaliyetini sürdürüyor olması kişide gerilim yaratır. Kişi rahatlayamaz daima mücadeleye hazır bekler. Kaslar gergindir gevşeyemez. Beyin tetiktedir rahatlayamaz. Kalp ve solunum düzeni bozuktur. Bu bozuk düzen tüm sistemleri alarmda tutar. Bu durum aylar hatta yıllarca sürebilir.

    Akupunktur ilmine göre bu iki sisteme yin ve yang ismi verilir. Yin parasempatik sistemi, yang sempatik sistemi temsil eder. Bu iki sistem dengede ve her ikisi de yeterince kuvvetli olmalıdır. Stres; meridyenlerde bulunan yang enerjinin artması, yin enerjinin de zamanla azalması anlamına gelir. Akupunktur yin ve yangı dengeler.

    Stres öfke (sempatik sistemin savaş yanıtı), kaygı(sempatik sistemin kaç yanıtı), depresyon ve bağımlılıklara yatkınlık oluşturur. Stresin belirtileri fiziksel ve psikolojik olarak ikiye ayrılır.

    Stresin psikolojik belirtileri:

    Unutkanlık

    Kolayca sinirlemek ve karamsar olmak

    Kontrolü kaybetme ve boğulma hissi

    Zihni dinlendirmede zorluk

    Kendini yalnız, değersiz ve depresif hissetme Dengesiz ruh hali,

    Depresyon

    Huzursuzluk,

    Uyku bozukluğu,

    Zihinsel performans eksikliği,

    Konsantrasyon güçlüğü

    Kaygı

    Unutkanlık ve düzensizlik

    Yarışma düşüncesi

    Odaklanma sorunları

    Kararsızlık

    Karamsar olma,

    İştah değişiklikleri

    Sorumluluktan kaçma

    Artan alkol ya da sigara kullanımı

    Tırnak yeme

    Ayak ya da bacak sallama

    Stresin fiziksel belirtileri:

    Düşük enerji

    Baş ağrısı

    Mide rahatsızlıkları (reflü, midenin üst kısmında ağrı)

    Kas ağrısı

    Göğüs ağrıları, hızlı kalp atışı

    Sık soğuk algınlığı, enfeksiyon

    Uykusuzluk, uykunun bölünmesi

    Cinsel ilgi kaybı ya da işlev bozukluğu

    Soğuk veya terli eller-ayaklar, kulakta çınlama, titreme

    Ağız kuruluğu, yutma güçlüğü

    Diş gıcırdatma

    İştahın azalması ya da fazla yemek yeme,

    Değişken bağırsak alışkanlığı, ishal ya da kabızlık nöbetleri, iritabıl kolon,

    Tiroid problemleri,

    Adet düzensizlikleri,

    İnfertilite,

    Stese bağlı obezite

    Nefes alıp verme sorunları

    Astım,

    Çarpıntı,

    Migren, baş ağrısı

    Terleme

    Ürtiker,

    Ağrı,

    Panik atak,

    Kilo alma,

    Kabızlık

    Bu belirtilerin bir veya birden fazlası sizde bulunuyorsa öncelikli olarak hayatınızdaki stres faktörlerini ortadan kaldırmanız gerekir.

    Bazı hallerde ise o stres faktöründen kaçmak mümkün değildir. İşte bu aşamada, bunun etkilerini en aşağı düzeye çekmek tek başına mümkün olmayabilir.

    Akupunkturun Stres Tedavisinde Etkileri:

    Akupunktur Sempatik ve Parasempatik Sinir Sistemlerin dengeli çalışmalarını sağlar.

    Akupunktur; insan beyninde limbik sistem olarak adlandırılan ve bir yandan stresle boğuşan ve bir yandan otonom sinir sistemi üzerinden organ fonksiyonlarımızı yöneten bölgeyi daha güçlü hale getirir.

    Ayrıca; stresli olma halinin üstesinden gelerek kişinin kendini daha sakin, huzurlu ve rahat hissetmesine yol açar.

    Akupunktur nöroendokrin (sinir-hormon) sistemini etkileyerek bu olumsuzlukları ortadan kaldırır.

    Akupunktur dolaşımda serotonin ve endorfin seviyelerini artırarak kişiye huzur ve keyif verir, kaygılarını azaltır ve sedasyon sağlar.

    Akupunktur hastanın ağrı eşiğini yükselterek strese bağlı ağrılarını ortadan kaldırır.

    Akupunktur ile stres tedavisi en az 20 seans olarak planlanması gerekir.

    Seanslar 20-30 dakika arası sürer.

    Uygulama sıklığı, stresin klinik yoğunluğuna göre belirlenir.

    Yılda bir kez, üç seanslık hatırlatma tedavisinin uygulanması yararlıdır.

    Akupunkturun bilinen hiçbir yan etkisi yoktur.

  • Çocuklarda gece işemesi (enürezis nokturna) tedavisi

    Genellikle 5 yaşın üzerindeki çocuklarda görülen, özellikle geceleri tekrarlayarak devam eden idrar kaçırma durumudur. Enürezis nokturnadan söz edebilmek için, idrar kaçırma sıklığının haftada ikiden fazla ve tekrar eden durumlar olması gerekmektedir.

    Halk dilinde “gece işemesi”, tıp dilinde ise “enürezis nokturna” olarak adlandırılır.

    5 yaşın üstündeki çocukların yaklaşık %15’inde görülmektedir.

    İdrar kaçırma, sadece geceleri ya da hem geceleri hem de gündüzleri olabilir.

    Enürezis nokturna çocuklarda ve ailelerinde sosyal ve duygusal travmaya neden olmaktadır. Bu çocuklarda aileleri tarafından beğenilmeme ve kardeşler arasındaki sataşmalar nedeni ile özgüvenleri azalmaktadır.

    Nedenler:

    Enürezis nokturna (gece işemesi) oluş nedenlerinin başında ailesel yatkınlık gelmektedir.

    Çocuğun içinde bulunduğu psikolojik durum gece işemesine neden olabilir.

    Merkezi sinir sistemindeki gerekli mekanizmaların gelişmemiş olması

    Mesane kapasitesinin azlığı

    Antidiüretik hormon salınımında anormallikler (normal bireylerde gece boyunca böbreklerde idrar yapımını azaltan bir hormonun yetersiz salgılanıp, uyku sırasında idrar miktarının artması)

    .Uyku problemleri de gece işemesine sebep olmaktadır. Kişi derin uykuda olduğundan mesane kasılmalarını algılayamaz ve mesane basıncını hissedemediğinden altını ıslatır.

    Doğumsal yapı bozukluğu

    Gece İşemeleri ve Akupunkturla Tedavisi

    Akupunktur, sempatik ve parasempatik sistem denen vücuttaki birbirine zıt işleyişi olan, fakat birbirlerini dengeleyen iki sistemi ayarlar. Bu ayarı yaparken, aşırı çalışan sistemin çalışmasını azaltır, az çalışan sistemin çalışmasını arttırır. Örneğin, parasempatik sistem vücuttaki tüm sıvı salgılarını arttıran ve idrar yaptıran sistemdir. Sempatik ise, vücut salgılarını azaltan, idrarı tutan sistemdir. Bu örnekte olduğu gibi bir tarafın az ya da fazla çalışıyor olması dengeyi bozacaktır.

    Vücudun kendi salgıladığı ilaç etkisi olan kimyasal maddeleri ortaya çıkartır. Bu kimyasal maddeleri vücut ürettiği için, yani dışarıdan vücuda bir kimyasal ilaç verilmediği için, tamamen yan etkisiz ve zararsız bir tedavidir.

    Akupunkturla iyileşme hem fiziksel hem zihinsel ve psikolojik açıdan gerçekleşir.

    Çocuklarda iğnesiz akupunktur olan lazer akupunktur uygulanır. Enürezis nokturna tedavisinde yüksek oranda başarı ve düşük oranda tekrar görülür.

  • Panik atak tedavisinde akupunkturun yeri

    Panik atak tedavisinde akupunkturun yeri

    Beynimizin vücudumuzdaki organlarımızın fonksiyonlarını, duygularımızı ve davranışlarımızı nasıl yönettiğini daha kolay anlamak için bir benzetme yapacaksak, bir bankanın yönetiminde var olan hiyerarşik yapı gibi yönettiğini söyleyebiliriz.

    Nasıl ki bir bankanın bir genel müdürü vardır prefrontal korteksimiz o genel müdürdür. Genç, dinamik, yeniliğe açık.

    Nasıl bir yönetim kurulu vardır, limbic sisteme ait beyin bölümleri o yönetim kuruludur.

    Nasıl geniş bir otonomisi olan ama yönetim kurulu ile etkileşimi sürekli bir müdür vardır, o hipothalamustur ve de müdürün altında simpatik , parasimpatik sistem olarak adlandırdığımız iki şef çalışır.

    Bu şeflerin arasındaki denge sağlığımız için özel bir öneme sahiptir.

    Bu şeflerden simpatik sistem tehlike ve korku yaratan durumlarda daha çok çalışır.

    Parasimpatik system ise daha sakin ve huzurlu durumlarda fonksiyon görür.

    Bu hiyerarşik düzenin ahenkli çalışması sağlıklı bir yaşam için oldukça önemlidir.

    Gerçek bir tehlike durumunda örneğin bulunduğumuz odaya birisi tabanca ile daldığında, limbik sistemimiz bunu süretle değerlendirir ve altında çalışan hypothalamus ve simpatik sistemin active olmasıyla odada bulunan herkesin kalbi çok atmaya başlar çünkü iki şansımız vardır ya adamın elinden tabancayı almak ya da kaçmak, örneği uzatmamak için durumu kaçmak üzerinden aktaracak olursak ; kaçmak için bacaklarımıza ihtiyaç duyarız bu nedenle bacaklarımıza giden damarlar genişler, nereye nasıl kaçacağız yanı beynimizin çalışması lazım, beynimize giden damarlar genişler. Kanı nereden bulacağız? Derimizdeki damarlar daralır ve kanımız kalbimize alınır o yüzden betimiz benzimiz atar. O sırada vücudumuzda sindirim yapacak hal yoktur sindirim sistemimizi besleyen damarlarımız da daralır o kan da kalbimize alınır , tabi ki bu sırada bu hızla dolaşan kanımızın oksijenlenebilmesi için solunumumuz daha sıklaşır ve kalbimiz çok ve güçlü atarak oksijenlenmiş kanı bacaklarımıza ve beynimize göndererek bizim kaçıp kurtulabilmemizi sağlar.

    Limbik system fizyoloji sınırları içinde gerçek bir tehlike varken bu çalışma düzeni hayat kurtarıcı bir durumdur.

    Oysa depremde kalmak, hayati tehlike yaratabilecek bir trafik kazası geçirmek, fiziksel şiddete maruz kalmak, tecavüze uğramak, bir kaza ile bir uzvumuzu kaybetmek, bir bombalamanın ortasında kalmak, ölüm riski taşıyan bir hastalık teşhisi ile karşı karşıya kalmak gibi yüksek şiddetli birden ortaya çıkan stress uyaranlarına maruz kalan kişilerin limbik sistemleri o olaylardan kısa bir süre sonra çok küçük stres uyaranlarını ( asansör, siren, hızlı giden otomabil, biraz yüksek ses , karanlık, ıssızlık,vb.) bile gerçek bir tehlike uyaranı olarak algılamaya başlar, oysa ortada gerçek bir tehlike yoktur.

    Işte o andan itibaren gerçek bir tehlikede hayatımızı kurtaracak olan fonksiyonlarımız ; kalbin çok atması , betimizin benzimizin atması, soluğumuz yetmiyormuş gibi hissetme sonucu öleceğimizi düşünmeyle ortaya çıkan bir klinik tabloya dönüşür ki bu tablo panik atak olarak tanımlanan bir hastalığa dönüşür.

    Yapılan laboratuar araştırmalarında hiç bir neden bulunamaz ve her atak sonrakilerin şiddetini artıran bir sarmalın oluşmasına neden olur.

    Oysa neden limbik sistemimizin organ fonksiyonlarını yönetimindeki ahengin bozulmasından başka bir şey değildir.

    Akupunktur yapılan bilimsel çalışmalarda da gösterildiği gibi limbik sistemin çalışmasını düzenleyerek daha doğru çalışmasını sağlayarak panik atak tedavisinde psikiyatrik tedaviyi destekleyen bir yöntem olarak ortaya çıkmaktadır.

    Akupunktur panik atak tedavisinde haftada 3 seans olarak toplam 15 seans uygulanır.

  • Akupunkturun etki mekanizması

    Akupunkturun etki mekanizması

    AKUPUNKTURUN ETKİ MEKANİZMASI

    Akupunkturun etki mekanizmaları Akupunktur noktasına iğne batırıldığı zaman, objektif ve subjektif etkiler gözlenir.

    1. Subjektif etkiler : Akupunktur noktasına batırılan iğne deride bölgesel olarak gerginlik, baskı, ısınma ve acı hissine yol açmaktadır. Buna Çin literatüründe “Deqi” denir (10). Akupunktur iğnesi batırıldığı zaman, noktanın çevresinde eritem oluşur. Bunun sebebi zarar gören hücrelerden salınan histamin, bradikinin ve benzeri maddelerdir.

    2. Objektif etkiler

    a. Sinir sistemi üzerine etkileri

    b. İmmün sistem üzerine etkileri

    c. Metabolizma üzerine etkileri

    d. Gastrointestinal sistem üzerine etkileri

    Akupunktur noktaya iğneyi batırdığımız zaman sinir ucu (Reseptör) uyarılır ve bu uyarı sinir yoluyla omuriliğine ve oradan da beyindeki ilgili merkezlere ulaşır. Bunun sonucu olarak vücudumuzda çeşitli kimyasal maddeler değişik alanlarda salgılanır ve dolaşım yoluyla salgılanan kimyasal maddeler hastalıklı olan bölgeye ulaşırlar ve etkisini gösterirler.

    Akupunktur tedavi etkisi 6 grupta toplanır:

    1. Analjezik etki

    2. Sedasyon etkisi

    3. Homeostatik etkisi

    4. İmmun stimulan etkisi (Bağaşıklık sistemi güçlendiren etki)

    5. Psikolojik etkisi

    6. Motor fonksiyonlarda iyileşme etkisi.

    1.Analjezik etki: Analjezik (Ağrı kesici) etki salgılanan Endorfin ve Enkefalinler ile elde edilir.(Endorfin ve Enkefalinler çok güçlü ağrı kesici özelliğe sahip kimyasal maddelerdir). Akupunkturun analjezik etkisi hemen tedaviden sonra görülür ki bu da artrozların, baş ağrılarının, bel ve boyun ağrılarının ve buna benzer ağrılı sendromların tedavisinde etkilidir. Bu salgılanan endorfin ve enkafalinler Ağrı eşiğinin yükselmesini de sağlayarak analjezik etkiyi artırırlar.

    2.Sedasyon etkisi: Akupunkturun beyinde Dopamin, Serotonin, Endorfin, GABA (gama-amino-buterik-asid) salınımında artış sağladığı tesbit edilmiştir. Bu maddelerden Serotonin ve Dopamin insanda sedasyon sağlayan maddeler olup hastayı rahatlatır. Serotonin ve Dopamin artışı depresyon’da, insomnia’da, anksiyete’de, histeri’de, ilaç bağımlılıkları ve davranış bozukluklarında sedasyon etkisini artırdıkları tespit edilmiştir.Sedasyon etkisi Raphe sistem, Bazal ganglionlar, Retiküler formatio gibi bazı beyin bölgelerinin aktivasyonu ile sağlandığı tespit edilmiştir.

    3.Homeostatik etkisi: Akupunktur Sempatik ve Parasempatik sinir sistemini dengeye sokarak homeostatik etki sağlar.

    4.İmmun stimulan etkisi: Akupunktur vücut direncini artırır. Vücudumuzun bağışıklık sistemini güçlendirerek bakteri ve virüslerin neden olduğu enfeksiyonlardan korur. Vücudun hastalıklara karşı direncini arttırır.Akupunktur tedavisinden sonra,lökositlerin (Beyaz kan hücreleri) arttığı,vücudun direnç gücünü oluşturan gamaglobulinlerin,antikor ve substanslarının kandaki seviyelerinin arttığı tesbit edilmiştir.

    Akupunkturun immün sistem üzerine etkisinin,endojen opioidlerden beta endorfin (BE), LE ve metionin enkefalinin bu sisteme yaptığı etkilere bağlı olduğu düşünülmektedir. Elekroakupunktur uygulamasının dalakta BE salgılanmasını yükselttiği ve bunun sonucu NK hücre aktivitesini ve interferon gamma düzeyini artırdığı sonucuna varılmıştır. TNF-alfa, interferon gama, interlökin-1 alfa,interlökin-2 B hücre proliferasyonunu artırırken,interferon gama ve interlökin-2 de antikor yapımını artırmaktadır.

    Endorfin ve enkefalinlerin NK hücre aktivitesi,sitotoksik T lenfosit generasyonu, monositkemotaksi, interferon gama, interlökin-1, interlökin-2, interlökin-4 ve interlökin-6’nın üretimini artırdığı tespit edilmiştir. Alfa, beta ve gamma endorfinlerin değişik immün fonksiyonlara sahip olduğu belirlenmiştir. Kanda ki lökosit, antikor ve gama-globülinlerin değerini artırarak bu etkiyi yapar ve böylece enfeksiyona karşı vücut direncini artırır.

    5.Psikolojik etki: Akupunktur uygulaması ile merkezi sinir sistemi ve plazmada düzeyi yükselen endojen opioidlerden enkefalinlerin ruhsal ve psikolojik durumu düzenlemede rol aldığı belirtilmektedir. Enkefalinlerin antidepresan, antikonvülsif ve anksiyeteyi giderici etkilerinin olduğu bilinmektedir. Akupunkturun endojen opioidlere ilave olarak, merkezi sinir sisteminde serotonin düzeyini artırdığı gözlenmiştir.

    Serotonin, ‘’mutluluk hormonu’’ adıyla bilinen ve ruh halimizi çok etkileyen bir hormondur. Serotoninin ,Sakinleştirici ve trankilizan etkisi vardır. Günümüzde yapılan çalışmalar sonucunda depresyon, migren, obsesif kompulsif bozukluk, obezite, insülin direnci, fibromiyalji ve hiperaktivite gibi birçok hastalığın temelinde serotonin eksikliğinin olduğu düşünülmektedir.

    serotoninin, kişinin kendini iyi hissetmesi, mutlu ve halinden memnun olması, iştahının ve seks dürtülerinin normal düzeyde olması ve psikomotor dengenin sağlanmasında etkilerinin bulunduğu tespit edilmiştir.

    Serotonin uykuyu, seksüel enerjiyi, ruh halini, ani ve aşırı isteklerle iştahı düzenler. Düşük serotonin miktarı, sinirli, huzursuz ve depresif ruh hallerine neden olabilir. Mide ve bağırsak bölgesindeki kas sisteminin hareketlerini yönetir, ağrı algılama sisteminizi düzenler ve dinlendirici bir uyku sağlar. Serotonin düzeyi düştüğünde ise keyfimiz ve genel ruh halimiz etkilenir.
    Bunun dışında insan vücudundaki serotonin düzeyini, çeşitli hormonlar da etkilemektedir. Örneğin kadın vücudundaki östrojende artma, serotonin düzeyinde de bir artışa neden olmakta; aynı şekilde, kadınların âdet görmeleri sırasında, östrojen hormonlarında düşüş olması, serotonin düzeyini de düşürmekte ve bu durum, kan damarlarının aşırı genişlemesi sonucu, kadınlarda migren başlamasına neden olabilmektedir.
    Beyindeki bir serotonin eksikliği endojen depresyona yol açabilir, iştahı bozar ve obezite veya anoreksiya ve bulimia nevroza gibi diğer yeme bozukluklarına yol açabilir, ayrıca uykusuzluktan sorumlu olabilir. Migren atağından önce vücuttaki serotonin düzeyi yüksek olmakta, atak geçtikten sonra da düşmektedir. Ayrıca kalp krizi geçirmiş birçok hastanın depresif olduğu ve bu kişilerin idrarında daha çok serotonin atıldığı tespit edilmiştir. Açlık, yorgunluk, stres, yemek, ışık ve ilaçların serotonin düzeyini düşürdüğü tespit edilmiştir.
    Serotonin yükseldiğinde veya yeterli olduğunda ise; moralimiz yüksek olur, rahat uyku uyuruz, iştahımız azalır,ruh sağlığımız düzelir,enerjimiz artar.Vücudumuzda bu kadar etkili olan bu hormonun düzensizliğinde birçok hastalık ortaya çıkar

    6.Motor fonksiyonlarda iyileşme etkisi: Akupunktur uygulaması ile motor fonksiyonlarda iyileşme etkisi görülmüş ve bundan dolayı hemipleji (Felç) rehabilitasyonunda ve fasial paralizi( Yüz felci) vakalarında tatbik edilmiştir. Akupunktur uygulaması sinir sistemini etkilemekte ve nöronlarda K+ , Na+ , Ca+ konsantrasyonlarında, merkezi sinir sisteminde beta endorfin ve lösin enkefalin gibi nöropeptidlerin ve aspartat gibi nörotransmitterlerin miktarlarında değişmelere neden olduğu gözlenmektedir. Araştırmacılar, akupunkturun etkilerinin beyin tarafından düzenlendiği görüşünde ağırlıklı olarak durmaktadırlar ve EA uygulamasının sinir hücresi aksiyon potansiyelinde güçlü bir değişmeye neden olduğunu belirtmektedirler. Paralizi olgularında geç safhalarda bile akupunkturla cevap alınabilmektedir.

    Akupunktur,Kas, tendon ve kemik yapısını kuvvetlendirdiği tespit edilmiştir. Yapılan deneysel çalışmalarda çalışma gücünü artırdığı tespit edildiğinden dolayı Sporcularda doping amacıyla kullanılmaktadır.

  • Akupunktur ile ilgili genel bilgi

    Akupunktur, vücuttaki tanımlı noktalara iğne batırılarak uygulanan bilimsel bir tedavi yöntemidir.

    Akupunktur; insan beyninde limbik sistem adlı bölgenin çalışmasını düzenleyerek etki yaratır.

    Limbik sistem; otonom sinir sistemi üzerinden bir yandan organ fonksiyonlarımızı yönetirken digger yandan stress uyaranlarına karşı vücudumuzu sağlıklı tutmaya çalışır. Bu fonksiyonunu kişinin karşılaştığı stress uyaranına göre organ fonksiyonlarını düzenleyerek yapar. Bu görevinin ayrıntısı için “LİMBİK SİSTEM “ makalesini okumanızı öneririm.

    2000 yılında Human Brain Mapping dergisinde yayınlanan Kathleen K.S ve arkadaşlarının Harvard Tıp Fakültesinde FMR ‘la yaptıkları çalışma, akupunkturun limbik sistemi regüle ettiğini göstermektedir.

    Akupunktur; öncelikle organ fonksiyon bozukluğuyla ortaya çıkan hastalıkların tedavisinde kullanılır.

    Akupunktur kişinin strese karşı dayanıklılığını arttırır, hastalıklara karşı direnç mekanizmalarını güçlendirir.

    Akupunktur; iç organlarımızın fonksiyonlarını ve hormonal sistemin çalışmasını denetler ve düzenler.

    Akupunktur; sedatif etki oluşturur, hastanın kendini daha sakin ve huzurlu hissetmesini sağlar.

    Akupunktur; endorfin denen ve insan beyninin belli bölgelerinde salgılanan morfin benzeri ağrı kesicilerin salgılanmasını sağlar. Bu etkisi nedeni ile akut ve kronik ağrılarda etkili bir tedavi yöntemidir.

    Akupunktur; kas gevşetici etkisi ile özellikle boyun, sırt ve bel kaslarında künt travma, terliyken hava akımına (klima vb.) maruz kalma sonucu veya stresle ortaya çıkan kas gerginliği ve kas tutulmalarının kronikleşmeden rahatlamasını sağlar.

    Akupunktur; alerji mekanizmalarını düzenler ve alerjik reaksiyonların (alerjik burun akıntısı, burun tıkanıklığı, ürtiker vb. gibi) kısa sürede iyileşmesine katkıda bulunur.

    Akupunktur; açlık duygusunu regüle eder ve biyolojik saati dengelemede yardımcı olur. Bu etkisi obezite(zayıflama) tedavisinde ki yerini öne çıkarır.

    Akupunktur; abstinans (yoksunluk) sendromunu tedavi ederek hastaların sigara, alkol, ilaç, yeme bağımlılığından kurtulmalarını sağlar.

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO) resmi yayınının 1979 aralık sayısında “akupunkturun endikasyon alanına giren hastalıkları” bildirmiştir.

    Akupunktur; 1991 yılında Sağlik Bakanlığı’nca Resmi Gazete’de yayınlanan Akupunktur Yönetmeliği ile uygulama alanı ve uygulama kuralları belirlenen bilimsel bir tedavi yöntemi olarak kabul edilmiştir.

    Ülkemizde akupunktur eğitimi Sağlık Bakanlığı talebi ve denetiminde çeşitli tıp fakültelerinde verilmektedir. 480 saat süren kursların sonunda başarılı olanlar “Akupunktur Uygunluk Belgesi” almaya hak kazanırlar.

    Akupunktur, ülkemizde akupunktur uygulama belgesi olmayan hekimler de dahil hiç kimse tarafından uygulanamaz. Bu nedenle başvurduğunuz doktorun akupunktur uygulama belgesi olup olmadığını mutlaka kontrol etmeniz de fayda vardır.