Etiket: Sık

  • Şeker hastalığı

    Şeker hastalığı

    ŞEKER HASTALIĞI

    Diyabet…

    Ömür boyu süren bu arkadaşlıkta diyabet konusunda ne kadar çok bilgi sahibi olunursa o kadar sağlıklı bir hayat sürdürmek mümkündür.Bu nedenle diyabet eğitimi, tedavi içinde önemli bir yer tutmaktadır.

    Diyabet nedir?
    Pankreasdan salgılanan insülin hormonun tamamen ya da kısmen eksikliğine bağlı ortaya çıkan
    Kan şekeri yüksekliği ile kendini gösteren
    Kısa ve uzun dönemde ciddi olumsuz sonuçları olan
    Kronik tahrip edici bir hastalıktır…

    İnsulin nedir, ne yapar?
    İnsülin pankreas organının adacık hücrelerinden salgılanan bir hormondur ve şekerin kandan hücrelere geçmesinde anahtar rol oynar. İnsülin eksikliğinde hücreler kandaki şekeri alamaz ve enerji için kullanamaz. Böylece şeker kanda birikir ve kan şekeri düzeyleri yükselir.

    Kaç tip diyabet vardır?
    1. Tip I diabetes mellitus: Çocukluk çağı diyabeti
    2. Tip II diabetes mellitus: Erişkin çağı diyabeti
    3. Gebeliğe bağlı diabetes mellitus
    4. Bozulmuş glukoz toleransı
    5. Diğer diabetes mellitus tipleri
    6. İlaçlara ve pankreas hastalıklarına bağlı diyabet

    Tip 1 (çocukluk) diyabeti : Pankreastan salınan insülinin eksikliğine veya yokluğuna bağlı gelişir. Genetik olarak diyabete yatkınlığı vardır. Tedavide mutlaka insülin gereklidir. Her yaşta ortaya çıkabileceği gibi en sık 30 yaş öncesi gelişir. Diyabetik semptomlar ani olarak başlar. (Çoğunlukla şeker komasıyla ortaya çıkar) Hastalarda sıklıkla kilo kaybı vardır.

    Tip 2 (erişkin) diyabeti : En sık görülen diyabet tipidir. Gelişiminde 3 önemli faktör rol oynar;
    -Pankreas insülin salgısının bozukluğu
    -Salınan insülinin dokulardaki etkisizliği
    -Karaciğerde glukoz üretiminin artması

    Hastalar genellikle aile öyküsü olan, şişman, 45 yaşın üstündeki kişilerdir. Çoğu vaka semptomsuzdur, tanı rastlantısal olarak konabilir.

    2 diyabet arası farklar : Tip I Diyabet: İnsülin hiç yoktur ya da çok azdır. Tedavide insülin şarttır. Aile öyküsü %90 dır. Tip II Diyabet: İnsülin kısmen eksik ya da etkisizdir. İnsülin her zaman gerekli değildir.

    Gebelik diabeti nedir?
    Gebelik süresince ortaya çıkar ve genellikle gebelikten sonra kaybolur. Bu hastalarda ileri yaşlarda diyabet görülme olasılığı yüksekdir.

    Diyabet kimlerde görülür?
    Diabetes mellitus her yaşta ortaya çıkabilir. Yeni doğanlarda nadir görülür. Tip I diyabet çocukluk çağında daha sık görülür. Tip II diyabet daha çok orta ve ileri yaşlarda ortaya çıkar. Yaş ilerledikce Tip II diyabet görülme sıklığı artar.

    Şeker hastalığının belirtileri
    Çok susamak
    Sık idrara çıkmak
    Yemek yedikten sonra gün içinde çok acıkmak
    Kilo kaybı yaşamak
    Yorgunluk

    şeker hastalığının en bilinen belirtileridir.

    Şeker hastasının sık su içmesinin nedeni: Kandaki şeker hücre içine giremez. Bu da kan şekerini yükseltir. Vücut kandaki yüksek şekerin bir kısmını idrar ile atmaya çalışır. Şeker bu yolla atılırken bol miktarda su atılımı da görülür. Susama isteğinin oluşumu bundan kaynaklanır.

    Çok yemek yendiği halde kilo kaybı olmasının nedeni: Şeker hücre içine girmediğinden beyindeki doyma merkezine açlık uyarısı gönderilir. Yemek yenilse bile açlık hissi devam edebilir. Kandaki şeker hücreler tarafından kullanılamadığı için kişi kilo kaybı ile karşılaşabilir.

    Yorgunluk hissi:Hücreler kandaki yüksek miktardaki şekeri alamaz ve enerji üretmek için kullanamaz. Vücutta yeterince enerji üretilemediği için şeker hastaları kendilerini yorgun hissedebilirler.

    Teşhisi:Şeker hastalığının kesin teşhisi için kan şekeri ölçümleri gerekir. Açlık kan şekeri 126 mg/dL üzerinde ise Günün herhangi bir saatinde bakılan kan şekeri 200 mg/dL üzerinde ise (2 ölçüm yapılmalıdır)Şeker yükleme testinde ikinci saat değeri 200 mg/dL üzerinde ise.

  • Crohn hastalığı

    Crohn hastalığı nedir ?
    Crohn hastalığı sindirim sisteminin ciddi bir inflamatuvar hastalığıdır. İnflamatuvar hastalık dediğimizde muhtemelen mikrobik olmayan iltihabi bir hastalığı anlıyoruz. Crohn hastalığı sindirim sisteminin herhangi bir bölgesini tutabilir, ancak en sıklıkla resimde işaretli alan olarak gösterilen terminal ileum denilen ince barsakların son kısmı ile çekum denilen kalın barsağın başlangıcını tutar. Seyrek olarak cilt, eklem, göz, akciğer, karaciğer, safra yolları ve pankreasın da hastalanması söz konusu olabilir.

    Başlıca belirtileri ishal, kramp tarzında karın ağrısı, bazen kanama ve ateştir. Ayrıca iştahsızlık, kilo kaybı görülebilir ve çocuklarda gelişme geriliği nedeni olabilir. Şikayetlerin varlığı ve derecesi kişiden kişiye değişkenlikler gösterebilir. Kişinin yaşam kalitesini önemli derecede düşüren bir hastalıktır.

    Crohn hastalığı kronik bir hastalıktır. Dolayısıyla hiçbir tedavi yöntemi hastalığı tamamen bitiremez ama hastalığın kontrol altına alınması ve yaşam kalitesinin yükseltilmesi mümkündür.

    Ne kadar sıklıkta görülen bir hastalıktır ? Ülkemiz için kesin bir rakam vermek mümkün olmayabilir, ancak dünya verilerine göre 100.000 kişinin 1-7’sinde görülebilen bir hastalıktır. Gelişmiş kuzey ülkelerinde daha sık görülmektedir. Kadın ve erkeklerde eşit oranda görülür. Her yaş gurubunda görülür ancak en sıklıkla 30 yaşından önce görülür. Ancak hastalığın 60-70’li yaşlardan sonra da görülmesi mümkündür.

    Crohn hastalığı genetik bir hastalık mıdır ? Bazı ırklarda hastalığın daha sık olduğu ve bazı ailelerde birden fazla bireyde hastalığın bulunduğu bilinmektedir. Crohn hastalarında bazı genetik değişkenlikler gösterilmiştir. Ancak günümüzde Crohn hastalığı olan bir bireyin ailesindeki bireylerde hastalığın gelişip gelişmiyeceğini kesin gösteren bir genetik gösterge mevcut değildir.

    Crohn hastalığının belirtileri nelerdir ? Hastalığın en sık ve erken belirtisi karın ağrısı ile ishaldir. Karın ağrısı yemek sonrası, göbek çevresi veya göbek altı bölgesinde olur. İştahsızlık, kilo kaybı, çocuklarda gelişme geriliği ve izahsız ateş diğer görülebilecek belirtilerdir. Anal bölge tutulumu olduğunda anüste ağrı, apse, akıntı görülebilir. Bazen bu şikayetler karın ağrısı ve ishal olmadan da görülebilir. Bu durumda teşhis güç olabilir. Hastalığın tuttuğu bölgeye bağlı olmak üzere hastalarda cilt, eklem, göz, akciğer, karaciğer ve pankreas ile ilgili şikayetler de gelişebilir.

    Crohn hastalığı nasıl teşhis edilir ? Hastanın tipik şikayetleri hastalığı akla getirir, bazı hastalarda ise hastanın öyküsü ile teşhis koymak mümkün olabilir. Ancak teşhisin doğrulanması ve/veya hastalığın hangi bölgeleri tuttuğunu ve hastalığın şiddetini görmek için bir dizi tetkik gereklidir. Kan tahlilleri ile kolonoskopi her hastada uygulanan tetkiklerdir. Bazı hastalarda dışkı tetkiki, gastroskopi, ince barsakların tetkiki, bilgisayarlı tomografi veya MR zaman zaman gerekli görülen araştırmalardır. Hangi hastada hangi tetkikin yapılmasına gastroenterolog karar vermelidir.

    Crohn hastalığının tedavisinde hangi ilaçlar kullanılır ? Crohn hastalığında şifa yani tedavi ile hastalığın bitmesi söz konusu olmadığından amaç hastanın şikayetlerinin kontrol altına alınmasıdır. Bu nedenle; inflamasyonu baskılamak, yara iyileşmesini sağlamak, ateş, ishal ile karın ağrısını kontrol etmek ve cerrahi riskini azaltmak tedaviden beklenen amaçlardır. Bu amaçlarla, aminsalisilik asid bileşekleri (Salozoprin, Salofalk, Asacol vb), kortizon, antibiyotikler ve immun sistem düzenleyicileri (azatiopurin, 6-merkaptorurin, metorexate ve benzerleri) sıklıkla kullanılan ilaçlardır. Son yıllarda kullanıma giren infliximab (Remicade) ise çok etkin ancak seçilmiş vakalarda kullanılması gereken bir ilaçtır.

    Crohn hastası kim tarafından tedavi edilmelidir ? Crohn hastası mutlaka bu konuda deneyimli bir gastroenteroloji merkezi veya gastroenterolog tarafından tedavi ve takip edilmelidir. Çünkü bu hastalıkta hastaya reçete yazmak ile sorun çözülememektedir. Gerektiğinde ve zaman kaybetmeden tedavi değişiklikleri yapmak ve kullanılan tüm ilaçların tüm özelliklerini bilmek çok önemlidir. Çünkü kullanılan ilaçların önemli yan etkileri mevcuttur. Bu nedenle hastayı takip eden hekimin bu konuda sadece bilgili değil, aynı zamanda deneyimli olması gerekir.

    Hastalığın tedavisinde cerrahinin yeri nedir ? Hastaların çoğunda yaşamları boyunca cerrahi tedavi gerekli olabilmektedir. Ancak cerrahi tedavi hastalığı bitirmediğinden, hastalar mümkün olduğunca cerrahiden uzak tutulmağa çalışılır. Cerrahinin mutlak gerekli olduğu durumlarda ise bundan kaçınmak sorunların artmasına neden olabilir. Bu nedenle cerrahi gereksinimi ortaya çıktığında bu durum gastroenterolog ve Crohn hastalığı konusunda deneyimli bir cerrah tarafından birlikte değerlendirilerek karar verilmelidir.

    Hastalıkta yaşam tarzı, beslenme şeklinin önemi nedir ?
    Crohn hastalığında iştahın azalması, barsaklarda emilimin bozulması ve ishal gibi nedenlerle, sıvı, besinler, vitaminler ve minerallerin eksikliği söz konusu olmaktadır. Bu nedenle hastaların iyi beslenmesi ve tedavileri süresince bu durumun da göz önünde tutulması önemlidir.

    Diyetin hastalıkta önemli bir rolü olmadığına inanılır. Ancak hastalığın aktif olduğu dönemlerde fazla posalı besinler (çiğ sebze ve meyveler gibi) ve baharatlardan kaçınmak uygun olur. Crohn hastalarında normal kişilere oranla laktoz entoleransının (süte tahammülsüzlük) daha fazla olduğuna inanılır. Bu nedenle hasta eğer bir büyük bardak süt içtikten sonra karın ağrısı, gaz, işhal veya şişkinlik gibi şikayetler tanımlar ise süt ve süt ürünlerinden kaçınması uygun olur.

    Crohn hastasının dikkat etmesi gereken bir konu da sigaradan kaçınmasıdır. Sigara Crohn hastasında, hastalığın şiddetlenmesine ve kontrolünün güçleşmesine neden olmaktadır.

    Crohn hastası çocuk sahibi olabilir mi ?
    Gerek anne ve gerekse de baba adayında Crohn hastalığının varlığı üretkenliği tamamen ortadan kaldırmaz ancak hastalığın aktif döneminde bu olasılık düşebilir. Bu nedenle gebelik planlı ve hastalığın kontrol altına alındığı dönemde olmalıdır. Baba adayının planlanan bir gebelik öncesi bazı ilaçları belli süre kesmiş olması gerekir. Anne adayı için çoğu ilaçta böyle bir tedbir gerekmez, ancak bu kullanılmakta olan ilaca göre değişkenlik gösterebilir. Gebelikte hastalığın ortaya çıkması ya da hastalığın alevlenmesi düşük ve erken doğum riskini arttırır.

  • Divertikülozis

    Kolon (kalın barsak) duvarından dışa doğru olan cepleşmelere divertikül denilir. Bunların çok sayıda olması da diverikülozis olarak adlandırılmaktadır. Tarafımızdan yapılmış bir çalışmada kolonoskopi yapılan kişilerin %15’inde bu durum tespit edilmiş ve divertikülozisin yaşla arttığı ve erkeklerde daha sık olduğu görülmüştür. Yetmiş yaş üzerindeki kişilerdrn %40’ında divetikülozis saptanmıştır.

    Divertiküllerin kolon içindeki basıncın artışına bağlı olarak zayıf noktalardan oluştuğu kabul edilir. Yaşın ilerlemesi kolon duvarını zayıflattığından ileri yaşta daha sıklıkla görülmektedir. Sık olmalarına rağmen çoğu hastada bir şikayete neden olmaz. Başlıca iki rahatsızlığa neden olur birincisi kanama diğeri ise divertiküllerin iltihaplanması yani divertikülit gelişimidir.

    Kolaylaştırıcı faktörler nelerdir, engellenebilir mi ?
    Divertiküllerin kolon içinde basıncın artışı sonucu zayıf noktalardan dışa doğru balonlaşma şeklinde geliştiğine inanılır. Kolondaki basınç artışına neden olan en önemli faktörün ise kabızlık olduğu düşünülür. Kabızlık nedeniyle tuvalette fazla ıkınmak barsak içi basıncın artışını kolaylaştırır. Bu nedenle divertikülozis tanısı konulan kişide önerilecek ilk şey kabızlığın giderilmesidir.

    Şikayetler nelerdir, hangi sıklıkta olur ?
    Divertikülozisi olan hastaların çoğunda şikayet yoktur. Bazı hastalarda kabızlık, karın ağrısı, kramp, ishal ve şişkinlik görülebilir. Ancak sıklıkla bu şikayetler divertiküllerden çok bu hastalarda görülen irritabl barsak sendromu ile ilişkilidir. Divertikülozise özgün görülebilen başlıca şikayetler ise kanama ve divertikülittir.

    Kanama seyrek görülen bir durumdur. Divertikülozisi olan hastaların %5’inden azında görülür. Tanının doğrulanması ve başka kanama nedenlerinin dışlanması için mutlaka kolonoskopik tetkik yapılmalıdır. Kanama sıklıkla kendiliğinden durur seyrek olarak hastaya kan verilmesi gerekir. Kanama kendiliğinden durmaz ya da endoskopik olarak durdurulamaz ise cerrahi müdahale gerekebilir.

    Divertikülit, yani divertiküllerin iltihaplanması, divertikülozisi olan hastaların %10-20’sinde görülebilir. Kendini karın ağrısı ve ateş ile gösterir. Genellikle antibiyotik ile kolay tedavi edilir. Seyrek olarak hastalık ağır seyredebilir, apse gelişebilir, bazı vakalarda cerrahi girişim zorunlu olabilir. Ancak bu durum çok seyrektir.

  • İbs ( irritabl barsak sendromu )

    İrritabl barsak sendromu nedir, nasıl bir hastalıktır?
    İrritabl barsak sendromu kelimelerinin baş harfleri kullanılarak kısaca İBS olarak adlandırılan bu hastalık fonkiyonel bir bozukluktur. Yani bu hastalıkta yapısal bozukluk, iltihabi ya da tümöral bir durum söz konusu değildir. Barsakların çalışmasında bir bozukluk, aşırı bir duyarlılık vardır. Halk arasında spastik ya da sinirsel kolitte denilen bu hastalıkta; hastalar karın ağrısı, yada karında rahatsızlık hissi ve dışkılama değişikliklerinden yakınırlar. Dışkılama değişikliği bazı hastalarda ishal, bazılarında kabız bazılarında ise bazen kabız, bazen ishal şeklinde değişkenlik gösterebilir. Ülkemizde kabızlığın daha baskın olduğunu görmekteyiz. Karın ağrısı ve kabızlık gibi belirtiler dışında, şişkinlik de hastaların çok sık bildirdiği ve çok rahatsızlık verici bir şikayettir.

    Bazı hastalarda dışkıda sümüksü madde olması, acil dışkılama ihtiyacı, anormal dışkı şekli gibi ek belirtiler de olabilir.

    Günümüzde bu hastalıkta şifa sağlayacak, yani hastalığı bitirecek bir tedavi yöntemi yoktur. Ancak, hastanın şikayetlerini gideren, kişinin yaşam kalitesini yükselten tedavi yöntemleri mevcuttur.

    Neden spastik kolit yerine İBS diyorsunuz ?
    Kolit dediğimiz zaman barsakta iltihabi bir olayı kasdediyoruz. Oysa bu hastalıkta iltihabi bir olay yok, barsaklarda ülser yok. Bu nedenle kolit deyimi yanlış. Genelde olay barsakların aşırı duyarlılığı ile ilgili.

    İBS kimlerde görülür?
    İBS kadınlarda daha sık görülen bir hastalıktır. Genç, orta yaşlarda daha sıktır. İleri yaşlarda görülme sıklığı azalır.

    İBS’de şikayetler sadece barsaklarla mı ilgilidir ?
    Hayır, şikayetler sadece barsaklar ile ilgili değildir. Hastalık çok geniş bir spektumu kapsayabilir. Bu nedenle eskiden kullanılan mukoid kolit, spastik kolon, spastik kolit gibi deyimler hastalığı tam ifade etmemektedir. Hastalık tüm sindirim sistemini ilgilendirebilir. Vakaların 1/4 de yemek borusu, 1/3 de ise mide boşalması ile ilgili sorunlar görülebilir. Tüm sindirim sisteminde aşırı bir duyarlılık söz konusudur. Ayrıca gastrointestinal sistem dışı bulgular da olabilir. Örneğin hastalar tarafından sistit olarak ifade edilen durumda sık idrara gitme, idrar yaparken yanma, mesanenin tam boşalmaması gibi şikayetler de olabilir. Oysa bu hastalarda idrar tahlili yapıldığında özellik bulunmaz. Dismenore (ağrılı adet görme), disparonia (cinsel ilişkinin ağrılı olması), izahsız adele ağrıları da sıklıkla görülebilen bulgulardır.

    İBS nasıl teşhis edilir?
    İBS için tanı koydurucu bir yöntem yoktur. Hastanın tipik belirtileri hekimi İBS’ye yönlendirir. Ancak, benzer belirtilere neden olabilecek başka hastalıkları elemek için bazı kan tahlilleri, ya da endoskopik teşhis yöntemleri kullanılır. Hastanın şikayetleri ileri yaşta ortaya çıkmış ise, ya da hastada kanama, iştahsızlık, kilo kaybı, kansızlık, uykudan uyandıran şikayetler, ciddi kabızlık ve kontrol edilemeyen ishal gibi şikayetler söz konusu ise, ya da ailede ülserli barsak hastalığı, barsak kanseri gibi durumlar var ise bu hastaların mutlaka detaylı tetkiki ve kolonoskopi ile barsak muayeneleri gerekir.
    Burada özellikle belirtmek istediğim bir özellik te İBS’nin oldukça sık görülen bir hastalık olmasına rağmen, hastaların çoğunun teşhis edilmemiş olmalarıdır. Hatta şikayetleri nedeniyle bir hekime nadiren başvururlar. Belirtileri genellikle bir yaşam biçimi olarak kabul ederler. Ancak şikayetlerin artışına neden olan bir durum araya girdiğinde hekime müracaat etme gereksinimi duyarlar.
    Oysa ki İBS hastaların yaşam kalitesini oldukça olumsuz yönde etkileyebilen bir hastalıktır.

    Hastalar belirtiler nedeniyle işe, okula gidememe, sosyal programlarını iptal etme, erteleme gibi sorunları çok sık yaşarlar. İBS hastalarının yaşam kalitelerinin ileri düzeyde böbrek yetmezliği hastaları kadar bozulmuş olduğunu ortaya koyan bir çalışma yayınlanmıştır.

    ABD’de soğuk algınlığından sonra, ikinci en sık işe-okula gidememe nedeni olduğu bildirilmiştir.

    Şikayetler ne zaman artmaktadır ?
    İBS kronik bir hastalıktır. Ancak yılın 365 günü ayni şiddette hastayı rahatsız etmez. Araya giren, hastalığın tetiğini çeken, şikayetlerin artmasına neden olabilen durumlar olabilir. Bunlar için verebileceğimiz örnekler, psikolojik stresler (aile içi, iş çevresinde olabilecek sıkıntılı durumlar gibi), alkol, bazı ilaçlar, mevsimsel değişiklikler, gıda zehirlenmeleri olabilir.

    Soğuk hava karın ağrısını tetikler mi?
    Bilimsel cevabını vermek pek kolay değil. Ancak pratik hekimlikte sık rastladığımız bulgu ve hastaların ifadesi böyle bir ilişkiyi düşündürmektedir.

    İBS hastalarının çocuklarında da aynı hastalığa rastlanabiliyor. Nedeni genetik olabilir mi?
    Genelde İBS ile genetik arasında ilişki olmadığına inanılırdı. Bir anne ile çocuğundaki İBS’nin varlığı aynı çevreyi paylaşıyor olmakla izah edilirdi, ancak son yıllarda genetik faktörlerin de hastalıkta etkili olabileceği, genetik yatkınlığı olanlarda uygun çevresel koşulların hastalığın ortaya çıkmasına neden olduğu ileri sürülmektedir. Ancak bu konudaki veriler henüz tam yeterli değildir.

    Ülkemizde görülme sıklığı için neler söyleyebilirsiniz ? Yaşa ve cinsiyete göre farklılık gösterir mi ? Batı toplumlarında daha sık görüldüğü doğru mu ?
    İBS en sık rastlanan gastrointestinal rahatsızlıktır. Her ırkta ve her iki cinste görülür. Kadınlarda erkeklere oranla 2-3 kat daha sıktır ve sıklığı yaş ile artmaktadır. Ancak ileri yaşlarda şikayetlerde azalma olabilmektedir. Genelde 45 yaşından önce başlar. Değişik toplumlarda görülme sıklığı %5-25 civarındadır. Bu ortalama %10 olarak kabul edilebilir. Sıklığın gelişmiş toplumlarda daha fazla olduğu bilinmektedir. Gelişmiş ülkelerde daha sık görülmesinin nedeni gerçekten hastalığın daha sık oluşu ile mi, yoksa kişilerin sağlıklarına daha çok önem vermeleri ve şikayetlerini daha iyi ifade etmeleri, ya da yaşam kalitelerinin yükselmesi ile mi ilgili olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Ülkemizin değişik bölgelerinde yapılan çalışmalarda toplumdaki sıklığının %6.3-19.1 arasında bulunmuştur. Ortalama olarak ülkemizdeki sıklığının batı toplamlarındakine benzer şekilde %10 olduğunu söylüyebiliriz.

    İBS kanserleşir mi?
    Kesinlikle hayır. İBS kanserleşmez ve hastanın ölümüne neden olmaz, kişinin yaşantısında yapabileceği en önemli şey yaşam kalitesini düşürmesidir.

    İBS nasıl tedavi edilmektedir? İBS tüm tedavilere rağmen tekrarlayıcı ve kronik bir hastalıktır. Hastalara şikayetlerinin olduğu dönemlerde ilaç tedavileri önerilir. Hastalığın belirtilerinin kişiden kişiye ve aynı kişide zaman içinde çok değişkenlik göstermesi, her hastaya ihtiyaçlarına göre farklı ilaçlar kullandırmayı gerektirebilir. Genellikle birden fazla belirti mevcut olduğu için, tedavide de her belirti için farklı ilaçlar uygulamak gerekli olmaktadır.

    Ancak günümüzde özellikle kabızlıkla seyreden İBS için yeni tedavi olanakları mevcuttur. Bu ilaçlar hem kabızlığı gidermekte hem de barsaklardaki aşırı duyarlılığı, şişkinlik hissini gidermektedir.

    İBS tedavisinde diyeti yeri varmıdır ?
    Biz hastalarımıza özel bir diyet listesi vermiyoruz. Çünkü diyetin bir katkısı olmadığına inanıyoruz. Ancak hastanın gözlemi önemli hasta belli bir diyetin karın ağrısını arttırdığını, şişkinliğe neden olduğunu ifade ediyor ise ondan kaçınmasını tavsiye ediyoruz. Genellikle hastalarımız bazen ne yerlerse yesinler hiçbir şikayetleri olmadığını, bazen de ne yerlerde yesinler şikayetleri olduğunu, her şeyin dokunduğunu ifade ederler. Hastalığın doğasında bu var. Hastalık müzmin bir hastalık ama yılın 365 günü devam etmiyor. Değişkenlik gösteriyor.

    Ülkemizde süte tahammülsüzlük sık rastlanan bir durum, bu nedenle hastalara süt ve süt ürünleri aldıklarında karın ağrısı, gaz, ishal şikayetleri olup olmadığını soruyoruz. Eğer bu soruların yanıtı evet ise o zaman hastaların süt ve süt ürünlerini az tüketmelerini öneriyoruz. Bunun dışında genellikle fazla yağlı yiyecekler, gaz üreten besinler de şikayetleri arttırabilir. Şikayetleri bu besinler ile ilişkilendirilebilen hastalarda bu kullanımları sınırlandırılmalıdır. Suni tadlandırcılar ve diyet besinlerin kullanımı da sınırlandırılmalıdır. Çünkü bunların fazla kullanımı şişkinlik ve ishal nedeni olabilir.

    Bu hastalıkta stresin rolü varmı ?
    Hastaların yaklaşık yarısı şikayetleri ile stres arasında ilişki olduğunu ifade ederler. Stres hastalığın tetiğini çeker. Bu nedenle stres hastalığın seyrini olumsuz yönde etkiler. Stres İBS’nin nedeni değildir ancak, şikayetleri artırabilir. Bu nedenle İBS hastalarının stresle baş etme yöntemleri konusunda destek almaları yardımcı olabilir.

  • Obsesif-Kompulsif Bozukluk (Takıntı Hastalığı)

    Obsesif-Kompulsif Bozukluk (Takıntı Hastalığı)

    Obsesif-Kompulsif bozukluk takıntılı davranışlara ve düşüncelere sebep olan bir psikolojik rahatsızlıktır. Obsesyon istemsiz olarak tekrar eden ve kaygı yaratan düşüncelerdir.Kompulsiyon; obsesif kompulsif bozukluğa sahip kişilerin obsesif düşüncelerinden kaynaklanan, tekrar eden davranışlardır. Bu rahatsızlık kişinin günlük yaşantısını olumsuz etkileyebilir ya da uzaklaşmaya sebep olabilir. Günlük yaşantıda eline kir bulaşma korkusundan gereksiz yere sık sık el yıkama, bakteri öldürücü kullanma, dışardaki tuvaletleri kullanmama en yaygın görülen obsesif kompulsif bozukluk semptomlarıdır. Obsesif-Kompulsif Bozukluğa sahip kişiler el yıkama ya da herhangi bir kompulsif davranışı yapınca rahatladıklarını düşünürler fakat bu davranışlar bir süre kaygıyı düşürürken kaygının ve huzursuzluğun ilerleyen zamanlarda arttığını farkedemeyebilirler. Rahatlamanın aksine kompulsif davranışlar kaygıyı ilerleyen zamanlarda arttırıp kompulsif davranışların artmasına ve devam etmesine sebep olur.Bilişsel davranışçı terapiyle bu davranışlar tamamen yok edilebilir ve obsesif-kompulsif davranışlar hakkında farkındalık kazandırılabilir. Eğer aşağıdaki DSM-V tanı kriterlerini karşılıyorsanız bir uzmandan yardım almanız gerekir.

    DSM-5’e göre1 obsesif-kompulsif bozukluğun tanı kriterleri şunlardır;
    A- Takıntıların (obsesyonların), zorlantıların (kompulsiyonların) ya da her ikisinin birlikte varlığı:
    Takıntılar (obsesyonlar) (1) ve (2) ile tanımlanır:
    1- Kimi zaman zorla veya istenmeden geliyor gibi yaşanan, çoğu kişide belirgin bir kaygı ya da sıkıntıya neden olan, yineleyici ve sürekli düşünceler, itkiler ya da imgeler. 
    2- Kişi, bu düşüncelere, itkilere veya imgelere aldırmamaya ya da bunları baskılamaya çalışır ya da bunları başka bir düşünce ya da eylemle yüksüzleştirme (bir zorlantıyı yerine getirerek) girişimlerinde bulunur. 
    Zorlantılar (kompulsiyonlar) (1) ve (2) ile tanımlanır: 
    1- Kişinin takıntısına tepki olarak ya da katı bir biçimde uyulması gereken kurallara göre yapmaya zorlanmış gibi hissettiği yinelemeli davranışlar (örn. el yıkama, düzenleme, denetleyip durma) ya da zihinsel eylemler (örn. dinsel değeri olan sözler söyleme, sayı sayma, sözcükleri sessiz bir biçimde yineleme). 
    2- Bu davranışlar ya da zihinsel eylemler yaşanan kaygı ve sıkıntıdan korunma ya da bunları azaltma ya da korkulan bir olay ya da durumdan sakınma amacı ile yapılır, ancak bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yüksüzleştireceği ya da korunulacağı tasarlanan durumlarla gerçekçi bir biçimde ilişkili değildir ya da aşırı bir düzeydedir. 
    B- Takıntılar ya da zorlantılar kişinin zamanını alır (örn. günde bir saatten çok zamanını alır) ya da klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında işlevsellikte düşmeye neden olur. 
    C- Takıntı-zorlantı belirtileri, bir maddenin (kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun fizyolojisi ile ilgili etkilerine bağlanamaz. 
    D- Bu bozukluk, başka bir ruhsal bozukluğun belirtileri ile daha iyi açıklanamaz.

  • Gluten enteropatisi (çölyak hastalığı)

    Gluten enteropatisi (çölyak hastalığı)

    İncebağırsak besinlerin sindiriminin ve emiliminin gerçekleştiği hayati bir organdır. İnce barsağın uzunluğu yaklaşık 4metre (3-4.5m) kadar olup bunun % 40′ ı duodenum ve jejunum, % 60 ‘ı da iluem olarak adlandırılan ince barsak kısımları tarafından oluşturulur. İncebağırsağın emilim yüzeyi yaklaşık 200-400 m2 kadardır. Emilim yüzeyi alanındaki bu genişlik barsakların iç yüzeyini döşeyen mukaza kıvrımları ve villüs ve mikrovilüsler olarak adlandırılan ve mikroskop altında görülebilen milyonlarca çıkıntı sayesinde oluşturulur. Villuslar incebağırsağın boşluğuna doğru çıkıntı yapan uzantılardır, mikrovillüsler ise yaklaşık 1 mikron uzunluğunda ve 0.1 µm çapında olup ancak mikroskopla görülebilen ve enterosit olarak adlandırılan barsak hücrelerinin uzantılarıdır (mikron milimetrenin bindebiridir). İncebağırsakta emilim villuslarda meydana gelir.

    Çölyak hastalığı nedir ve nasıl ortaya çıkar?

    Gluten enteropatisi olarak ta bilinen Çölyak hastalığı (Celiac disease, Celiac sprue, nontropical sprue) barsaklarda besin maddelerinin sindiriminin ve emiliminin bozulmasına yol açan bir hastalıktır. Çölyak hastalığı olan insanlar buğday, arpa, çavdar ve bir dereceye kadar da yulafta da bulunan bir protein olan ‘gluten’ e karşı hassasiyet gösterirler. Bu kişiler gluten içeren gıdalarla beslendiklerinde ince barsakların iç yüzeyini örten hücrelerden oluşmuş olan ve mukoza diye adlandırılan kısımda meydana gelen immunolojik reaksiyonlar sonucunda bu bölgede bulunan emici hücrelerde harabiyet oluşur (İmmunolojik reaksiyon = Vücudun bağışıklık sistemi tarafından oluşturulan bir tür iltihabi reaksiyon). Oluşan bu harabiyet sonrasında vücut için gerekli olan besin maddelerinin sindirimi ve emilimi bozulacağından, ishal ve zamanla vücutta bu maddelerin eksikliği başlar. Bu nedenle Çölyak hastalığı emilim bozukluğu ile giden barsak hastalıkları arasında sınıflandırılır. Çölyak hastalığı olan insanlar glutensiz diyetle beslendiklerinde barsaklarında oluşan harabiyet düzelir, ancak tekrar glutenli gıdaları tüketmeye başlamaları halinde hastalığın bulguları yeniden ortaya çıkar.

    Çölyak hastalığı genetik bir hastalıktır, bu hastalığın oluşmasına yol açan genler aile içinde geçiş gösterebilir. Çölyak hastalarının % 10 kadarında ailede çölyak hastalığı olan başka bireyler bulunur. Cerrahi girişimler, hamilelik, doğum yapma, bazı viral enfeksiyonlar ve şiddetli ruhi sıkıntılar hastalığın ortaya çıkmasına sebep olabilir. Zencilerde ve Asya kökenlilerde daha nadir görülür. Her yaşta ortaya çıkabilmesine rağmen 8-12 aylık çocuklarda ve 30-40 yaş aralığında daha sık görülmektedir.

    Çölyak hastalığının gerçek sıklığı bilinmemektedir. Hastalığın giderek artan sıklıkta akla gelmesi ve teşhisde kullanılan testlerin yaygınlaşması hastalığın eskiye nazaran daha sık görülür olmasından sorumlu olabilir. Hastalık en sık olarak batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaşayan insanlarda görülmektedir. Bu bölgelerde yaşayan her 300 kişiden birinde çölyak hastalığı bulunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri genelinde çölyak hastalığı sıklığı 1/3000 civarındadır. Ancak kan bankasındaki kanlar üzerinde yapılan serolojik çalışmalar her 300 kişiden birinde bu hastalığın bulunabileceğini düşündürmektedir.

    Çölyak hastalığının nedeni nedir?

    Çölyak hastalık vücutta immunolojik cevabı tetikleyen çevresel (gluten) ve genetik faktörlerin birlikte rol oynaması sonucunda ortaya çıkar. Yani çölyak hastalığın oluşması için hem genetik yatkınlık hem de bir çevresel faktör olan glutenle temas gereklidir.

    İmmunolojik reaksiyonlar:
    Buğday, arpa, yulaf ve çavdarda bulunan bir madde olan ‘gluten’in aktif maddesi olan ‘gliadin’in ince barsakların iç yüzeyini döşeyen emici hücrelerle etkileşimi çölyak hastalığının oluşmasında rol oynayan en önemli mekanizmalardan biridir. Çölyak hastalığı olan bir kişi gluten (gliadin) içeren bir gıda ile beslendiğinde bağışıklık siseminin bu maddeyi yabancı bir madde olarak kabul etmesi sonucunda (bir tür allerji) vücudun bağışıklık sistemi aracılığı ile bu maddeye karşı antikor olarak adlandırılan bazı maddeler üretmeye başlar (Anti-gliadin antikorlar gibi). Bu antikorların gliadinle karşılaşması sonucunda ortaya çıkan immunolojik reaksiyonun esas olarak oluştuğu yer ince barsak mukozası olduğundan bu reaksiyon sonrasında ince barsak mukozasında emilim bozukluğu ile sonuçlanan bir hasarlanma oluşur.

    Çölyak hastalığı olan insanların kanında anti-gliadin antikor dışında iki tür antikor daha bulur. Anti-gliadin antikorların aksine bu antikorlar kişinin kendi dokularına karşı oluşmuş antikorlardır. Bunlardan biri ince barsağın iç yüzeyini döşeyen emici hücrelerin yapısında bulunan bir maddeye karşı oluşan ‘anti-endomysial antikorlar’, diğeri de hücrede bulunan bir enzime karşı oluşmuş olan ‘anti-transglutaminaz antikorlar’ dır. Bu antikorların varlığı çölyak hastalığının oluşumunda otoimmunitenin rol oynadığını göstermektedir (Otoimmunite: Vücuttaki bağışıklık sisteminin vücudun kendi yapısındaki oluşumları hasarlamaya, yok etmeye çalışması- bir tür kendini tanıma kusuru).

    Çölyak hastalığının belirtileri ve bulguları nelerdir?

    Çölyak hastalığı çocuklarda ve erişkinlerde farklı belirtilerle kendini gösterir. Çocuklarda gelişme ve büyüme geriliği çölyak hastalığının erken bulgusu olabilir. Karın ağrısı, bulantı, kusma, ishal, huysuzluk, davranış bozuklukları ve okulda başarısızlık görülebilecek diğer belirtilerdir. Bulguların ortaya çıkması ve şiddetlenmesi yıllar sürebilir. Genellikle adolesan döneminde bulguların şiddetinde kısmen de olsa bir azalma görülür.
    Çölyak hastalığı erişkinlerde genellikle 30-40 yaş civarında ortaya çıkarsada daha ileri yaşlarda da görülebilir. Özellikle yağlı gıdaların alınmasından sonra belirginleşen ishal, karında gaz ve rahatsızlık hissi, karın ağrıları, iştahı iyi olduğu halde kilo alamama veya kilo kaybı ve yorgunluk erişkin yaşta ortaya çıkan çölyak hastalığın başlıca bulgularıdır. Bazı çölyak hastalarında yıllarca aralıklı ishal ve hazımsızlık dışında başka bir bulgu olmayabilir. Kadınlarda adet bozuklukları ve hamile kalamama, erkeklerde cinsel güçte azalma çölyak hastalığında nadir de olsa görülebilecek olan diğer belirtilerdir.

    Çölyak hastalığı tedavi edilmediğinde ince barsaklardaki emilim bozukluğu nedeniyle zamanla vücutta vitamin, mineral ve diğer besin maddelerinin eksikliği ortaya çıkar. Bunlar arasında özellikle demir, folik asit ve B12 vitamini eksikliği sonucunda değişik şiddetlerde olabilen kansızlık (anemi) en sık görülen bulgulardan biridir. Bunun yanında D vitamini ve kalsiyum emiliminin bozulması sonucunda kalsiyum seviyesinde azalma, kemik erimeleri ve kırılmaları, A vitamini eksikliğine bağlı görme bozuklukları ve cilt problemleri, B vitamini türevlerinin eksikliğine bağlı denge bozukluğu ve his kusurları gibi sinir sistemine ait problemler, K vitamini eksikliğine bağlı pıhtılaşma bozuklukları ve kanamalar, sodyum, potasyum ve magnezyum gibi maddelerin eksikliğine bağlı kas güçsüzlükleri ve protein (albumin ve diğer proteinler ) eksikliğine bağlı bacak ödemleri ve bağışıklık sisteminde zayıflama barsaklardaki emilim kusuru sonucunda ortaya çıkabilecek diğer bulgulardır. Çölyak hastalığında görülebilecek başka bir rhatsızlık da su çiçeğine benzer bir görünümü olan, daha çok sırtta, alt ve üst ekstremitelerde ve kalçalarda kaşıntılı, döküntülü ve su toplayan lezyonlarla ortaya çıkan ve dermatitis herpetiformis olarak adlandırılan bir cilt hastalığıdır. Ayrıca bazı romatizmal hastalıklar, tiroid bezi ve böbreküstü bezi hastalıkları da çölyak hastalığı ile birlikte bulunabilir.

    Çölyak hastalığı nasıl teşhis edilir?

    Çölyak hastalığından şüphelenildiğinde doktorunuz ayrıntılı bir beden muayenesinden sonra sizden bazı kan ve dışkı testleri isteyecektir. Kalsiyum, magnezyum, potasyum, protein (albumin, immun globulinler ve pıhtılaşma faktörleri), kolesterol, B12 vitamini, A vitamini, folik asit ve demir gibi bu hastalıkta vücutta eksilebilecek bazı maddelerin kandaki seviyelerinin ölçülmesi, tam kan sayımının yapılması ve iltihap belirteçlerinin kontrol edilmesi yanında çölyak hastalığının teşhisinde kullanılan bazı serolojik testlerin de yapılması gerekir. Anti-endomysial, anti-transglutaminaz, anti-gliadin ve anti-retikülin antikorlar günümüzde çölyak hastalığının teşhisinde yardımcı olan serolojik testlerdir. Bu serolojik testlerin hastalığın tanısındaki değerleri yüksektir (%55-95). IgA eksikliği olan bireylerde bu testler yanlış negatif çıkabilir.

    Çölyak hastalığının teşhisinde mutlaka yapılması gereken bir diğer inceleme endoskop yardımı ile ince barsak mukozasından doku örneği alınmasıdır. Bu işlem için yapılacak girişim normal gastroskopiden farklı değildir (Bkz. Endoskopi). Endoskopi sırasında ince barsak mukozasındaki yapısal değişikliklerin görülmesi de mümkün olmaktadır. Alınan doku örneğinin özel yöntemlerle boyandıktan sonra mikroskop altında incelenerek bu hastalığa ait olabilecek bulguların görülmesi hem çölyak hastalığının kesin teşhisi hem de bu hastalıkla karışabilecek lenfoma gibi başka hastalıkların ayırımı için kesinlikle gereklidir.

    Teşhiste kullanılabilecek diğer yöntemler baryumlu ince barsak filmi çekilmesi ve ince barsakların kapsül endoskopi veya enteroskopi ile görüntülenmesidir. Özellikle belirgin kilo kaybı, karın ağrısı, kansızlık, gece terelemeleri ve kanama gibi bulguları olan hastalarda bu incelemelerin biri veya birkaçının yapılması ve gerektiğinde bilgisayarlı batın tomografisi gibi başka görüntüleme yöntemlerine başvurulması gerekebilir.

    Çölyak hastalığı nezaman ve nasıl tedavi edilmelidir?

    Erken dönemde teşhis edilmediğinde çölyak hastalığı ciddi problemlere yol açabilir. Yukarıda tarif edilen bulgulara benzer şikayetleri ve/veya ailesinde çölya hastalığı öyküsü olanların bir gastroenteroloğa başvurmaları gerekir. Çölyak hastalığı ailevi geçiş gösterdiğinden hastaların yakınlarının da en azından serolojik testlerle incelenmesi uygun olacaktır. Çölyak hastalığı olanların %10 kadarında anne, baba, kardeş veya çocuklarında da aynı hastalık görülebilmektedir. Gebelik döneminde kansızlığı belirgin ölçüde şiddetlenen kadınların çölyak hastalığı yönünden araştırılması gerekir.

    Çölyak hastalığında tedavinin temelini sıkı bir glutensiz diyet uygulanması oluşturur. Bu amaçla gluten içeren tahıl ürünleri ( buğday, arpa ve çavdar) kullanılarak yapılan gıda maddelerinin kesinlikle yenmemesi gerekir. İçinde buğday parçacıkları bulunabileceğinden, en azından hastalığın erken dönemlerinde, yulaf da yenmemelidir. Pirinç, mısır, patates ve soya unundan yapılmış ürünler yenilebilir. Normal un yerine pirinç unu veya mısır unu ve bunlardan yapılan hamur işleri tercih edilmelidir. Mısır şurubu sos vb. yapımında kıvam artırıcı olarak kullanılabilir.

    Meyve, sebze, yumurta ve et ürünlerinin yenmesinde sakınca yoktur ancak sosların hazırlanmasında buğday unu kullanılmamalıdır. Alkollü içecekler ve meyva suları aşırıya kaçılmamak şartıyla içilebilir. Bira ve viski az miktarda tolere edilebilir ancak şikayetleri başlatıyorsa içilmemelidir. Gluten içermeyen bir diyetin uygulanması normal beslenmeye göre daha pahalı, güç ve sıkıcı olabilir. Bu nedenle kesin teşhis konulmadan bu tür bir diyetin uygulanması tavsiye edilmez.

    Günümüzde çölyak hastaları için hazırlanmış çeşitli gıda ürünleri büyük marketlerden kolaylıkla temin edilebilmektedir. Alınan gıdaların etiketleri dikkatle okunmalı ve gluten içeren bir gıda maddesi içerip içermediği araştırılmadan çölyak hastasına verilmemelidir. Piyasada satılmakta olan ve gluten içermediği sanılan birçok üründe (salata sosları, hazır pudingler vb.) gluten bulunabilmektedir. Sıkı diyet uygulayan bir çölyak hastasının günün birinde glutenle tekrar karşılaşması ciddi tablolara yol açabileceğinden bu durum özellikle önemlidir. Bu hastalarda laktaz eksikliği (laktoz intoleransı) de olabildiğinden başlangıçta süt ve sütlü gıdaların alınmaması tavsiye edilmelidir.

    Glutensiz diyete başlanmasından günler sonra şikayetlerde azalma görülmeye başlar. Şikayetlerin tamamiyle ortadan kalkmasına rağmen barsak mukozasının tamamiyle iyileşmesi bazen 2 yıl kadar uzun bir süre alabilirse de barsak mukozasındaki iyileşme genellikle 3-6 ay içinde gerçekleşir.

    Çölyak hastalığında ilaç tedavisi yoktur. Glutensiz diyete cevap vermeyen hastalarda kortikosteroid tedavisi denenebilir. Sıkı bir glutensiz diyet uygulayan hastalarda hastalık genelde iyi bir gidiş gösterir. Tedavi edilmeyen hastalarda barsaklardaki emilim bozukluğunun devam etmesine bağlı yukarıda anlatılan bulgular devam edecektir. Tedaviye cevap vermeyen vakalarda ince barsakların lenfoma gibi başka hastalıklarının araştırılması gerekir. Tedavi edilmeyen vakalarda uzun dönemde ortaya çıkabilecek ciddi bir hastalık bir tür ince barsak kanseri olan ve Non-Hodgkin lenfoma (NHL) olarak adlandırılan bir hastalıktır. Çölyak hastalığı olanlarda NHL görülme sıklığı normal bireylere göre üç kat daha fazladır. Sıkı diyet uygulanan vakalarda kansere dönüşüm engellenebilmektedir.

  • Özgül/özel ögrenme güçlüğü nedir?

    Öğrenmeyi bilgi kazanmak olarak tanımlarsak, öğrenme güçlükleri, bilgi kazanma aşamasında karşılaşılan güçlükler olarak ifade edilebilir. Normal veya normalin üzerinde zekâya sahip olmasına rağmen çocuğun dinleme, sözel ve yazılı ifade etme, okuma, yazma, matematik alanlarının birinde veya birkaçında güçlük çekmesidir.

    Normal veya normalin üzerinde zekâya sahip, Birincil olarak başka bir psikolojik sorunu bulunmayan, Belirgin bir beyin patolojisi olmayan, Duyusal sorunu (görme, işitme) olmayan Dinleme, konuşma, okuma, yazma, akıl yürütme, matematik becerilerin kazanılmasında ve kullanılmasında yoğun güçlük yaşayan, Kendini organize etme, sosyal algılama ve etkileşim sorunları olan, Yaşına ve zekâsına uygun eğitim başarısı gösteremeyen çocuklarda saptanır.

    ÖÖG sıklığını araştıran çalışmalarda Okul çağı çocuklarında %5 oranında olduğu, ancak genel olarak oldukça farklı sonuçlar (%1-33) bildirildiği görülmektedir. Erkeklerde 2 kat daha sık göründüğünü bildiren çalışmalar mevcuttur.

    Nedenleri olarak suçlanan etmenler, Beyin hasarı, Genetik – Kalıtımsal Etmenler, Nörolojik İşlevlerde Bozukluk (Belleğe bilgi girişi, işlenmesi, depolanması ve veri olarak çıkışı aşamalarında meydana gelen bozukluk) olarak sıralanır.

    Beynin sağ ve sol hemisferleri arasında iletişim sorunları, Fonolojik işlevlerde bozukluk. Algısal bozukluklar (görsel, işitsel, dokunsal, mekânsal) eşlik edebilir zaman zaman da bu tablo ile karışabilir.

    Öğrenme bozukluğu olan çocuklarda gözlenen sorunlar:

    Görsel sembolleri karıştırma(b-d; m-n; ı-i; o-ö; 6-9), Sözcüğü ters çevirme(ev-ve; çok-koç; 12-21), Okurken satır atlamak, yerini kaybetmek. Harflerin sırasını karıştırma(için-çini). Okuduğunu anlayamama, yavaş ve hatalı okuma. Sözlü yönergeleri dinleme ve izlemede güçlük. Sağ- sol ve yön karıştırma. Zaman ve mekân sorunları. Matematik güçlükler( çarpım tablosunu ezberleyememe, işlemlerde sembol karıştırma vs.). İkincil davranış sorunları eşlik edebilir.

    Sözlü-yazılı ifade güçlüğü. Dikkat ve konsantrasyon güçlüğü. İşitsel algı güçlüğü (harflerin seslerini karıştırmak) tabloyla karışır bazen de eşlik eder.

    Ağırlıklı olarak yazım hataları olarak karşımıza çıkmaktadır. “p, b, d, m, n” sıklıkla karıştırılan harflerdir. Görsel uyaranları algılamakta da güçlükleri olduğu için yazılanları tersinden okuyup yazma sıklıkla görülmektedir. Örneğin “koy” yerine “yok” yazmak gibi. Sayıları sıklıkla karıştırırlar. Ardıl olarak saymak kolay bir görevdir. Ancak eşleme yaparak ya da kategorileme yaparak sayı saymak ve dört işlemi “örneğin 5 yerine 2, 6 yerine 9 yazma” karıştırdıkları görülmektedir. Yön ve zaman kavramları yoktur. Noktalama işaretlerini kullanmama, okurken yazıları takip edememe, eksik okuma ve ters yazma gibi belirtiler bozukluğun işaretleridir.

    Öğrenme güçlüğü teşhisi, çok eksenli sınıflandırma sistemi yardımıyla konulmalıdır. ÖÖG ön tanılı çocukların okulda okuma ve heceleme becerilerini kazanma yeteneklerini arttırdığı tespit edilen anaokulunda başlanılan önleme programları mevcuttur ve önerilir.

    Dünyayı sağ beyinle görmektir. Öğrenme güçlüğü olan çocuklar sol beyinlerini yeterince kullanamazlar.

    ÖÖG: Zekâ sorunu olmamasına rağmen öğrenememektir. Örneğin; Okumayı Yazmayı Çarpım tablosunu İşlem yapmayı ayları, günleri, ritmik Saymayı, giyinip soyunmayı, planlı olmayı, zamanı, top yakalamayı gibi

    Yapısaldır, Beynin işleyiş bozukluğundan kaynaklanır.

    Ömür boyu sürme eğilimi olsada belirtiler tedavi ile birlikte silikleşebilir. • Sosyal etkileşim sorunları da eşlik eder. Okumada, yazmada ve aritmetikte sorunlar vardır. Farklı düşünme yolları vardır. Özgüvenleri düşüktür. Dahi yönlerini fark etmezler.

    ÖÖG’li bir çocuk

    Dersinin Başına oturmama, • Dikkatini vermeme, • Yavaş yapma, • Ödevlerin çok uzun sürmesi, • Hep başkasına onaylatma ihtiyacı, • Hep yardım alma ihtiyacı, • Hiç ödev yapmama, • Yalan söyleme sorunları yaşarlar.

    Peki ÖÖG li çocuklar Nasıl Öğrenir?

    Sağ beyini kullanarak öğrenirler.

    Görsel materyal çok kullanarak,

    Sık tekrar yaparak,

    Kendi düşünce sistemlerini geliştirerek,

    Yaratıcı yöntemlerle öğrenirler.

    Çok iyi düşünürler ama ezberleyemezler.

    Öğrenmesi için zaman tanıyın, acele etmeyin. Destekleyin Yardım edin. Kolaylaştırın Gelişmesi için itekleyin. En önemlisi mutlaka bir uzmana gidin. Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi uzmanı tanı, tedavi, eşlik edebilmesi muhtemel ek durumları saptayabilme ve baş edebilme açısından çocuğunuz ve sizle birlikte yol haritanızı çizecektir

  • Yeme Bozuklukları

    Yeme Bozuklukları

    Yeme bozuklukları son zamanlarda özellikle genç kızlar arasında çok sık görülmeye başlanan bir rahatsızlıktır. Birçok insan hemen hemen her gün “fazla kilom var”, “diyete başlamalıyım” gibi cümleler sarf ediyor. Kimi hayatını döngüsel bir şekilde kilo vererek ve tekrar geri alarak geçiriyor; ki buna yo-yo diyeti denir; kimi ise bu döngüyü daha ileri boyuta taşıyarak yeme bozukluğu noktasına getiriyor.

    Bir yandan kozmetik endüstrinin son yıllarda iyice gelişmesi ve plastik cerrahi ile fiziki görünümü değiştirmedeki etkisi bireylerin fiziksel görünümleri hakkındaki endişelerini ört bas eder nitelikte gözükse de, diğer yandan asıl endişenin daha çekici görünme ve benlik saygısını arttırma isteği olduğu görülmektedir. Günümüzde ne yediğimiz ve ne kadar egzersiz yaptığımız öyle hale geldi ki, bunlar değerlilik, erdem gibi duygularla eş değer görülmeye başlanmıştır.

    Birey için yemek yemek ve kiloyla ilgili endişeler çok kuvvetli hale geldiğinde ve yemeye yönelik davranışlar ya da yemekten kaçınma davranışı kontrol dışı bir hale geldiğinde, o bireyde “yeme bozukluğu” olduğundan söz edilebilir.

    Yeme bozukluklarının 3 belirgin çeşidi vardır. Bunlar:

    1. Anoreksia Nervosa

    2. Bulimia Nervosa

    3. Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu şeklindedir.

    ANOREKSİA NERVOSA NEDİR:

    Anoreksia Nervosa DSM 4 Tanı Kriterleri (APA,2000)

    1. Yaşı ve boy uzunluğu için olağan sayılan en az kiloda ya da bunun üzerinde bir vücut ağırlığına sahip olmayı kabul etmeme (ör. beklenenin % 85’inin altında bir vücut ağırlığına sahip olmaya yol açan bir kilo kaybı ya da büyüme dönemi sırasında, beklenenin % 85’inin altında bir vücut ağırlığına sahip olmaya yol açacak bir biçimde beklenen kilo alımını gerçekleştirememe).

    2. Beklenenin altında bir vücut ağırlığına sahip olmasına karşın kilo almaktan ya da şişman biri olmaktan aşırı korkma.

    3. Kişinin vücut ağırlığı ya da biçimini algılama biçiminde bozukluk olması, kendini değerlendirmede vücut ağırlığı ya da biçiminin anlamsız bir etkisinin olması ya da o sırada vücut ağırlığının düşük olmasının önemini inkâr etme.

    4. Bayanlarda menarş sonrası amenore, yani en az ardışık üç menstural döngünün olmaması.

    Anoreksiyalı Kişiler:

    • Kendilerini çok uzun süre oldukça az miktarda yiyerek ya da hiçbirşey yemeyerek bırakırlar. Buna rağmen daha fazla kilo vermeleri gerektiğine dair kuvvetli inançları vardır.

    • Çok zayıf olmalarına rağmen şişmanlayacaklarına dair aşırı korku duyarlar.

    • Beden algıları çarpıktır.

    • Kendilerini değerlendirmeleri kilolarına ve yemekleri üzerindeki kontrollerine dayalıdır.

    • Kilo kaybı bu kişilerde kronik bir yorgunluğa sebep olsa da kendilerini aşırı egzersiz yapmaya ve işte ya da okulda çok yorucu bir programa uymaya zorlarlar.

    Anoreksiya Nervosanın yol açtığı fizyolojik etkiler:

    • Adet görememe

    • Kalp atışının yavaşlaması, düzensiz kalp atışı ve kalp yetmezliği gibi kadriyovasküler kompikasyonlar.

    • Kemiklerde zayıflama (osteoporoz)

    • Cilt ve deri kuruluğu

    • Saç ve tırnaklarda kırılganlık

    • Kan, potasyum, kalsiyum ve magnezyum düzeyinde düşüklük sonucu ortaya çıkan ve hayati risk oluşturabilen metabolik problemler

    Anoreksiya Tipleri:

    1. Kısıtlı Tip: Bu kişiler kilo alımını engellemek için yemek yemeyi reddederler. Bazıları günlerce hiçbir şey yemezler, çoğu yalnızca hayatta kalacakları kadar ve çevreden gelen baskılardan kaçmak için çok düşük miktarlarda yemek yer.

     2. Tıkınırca Yeme / Çıkarma Tip: Bu kişiler periyodik olarak tıkınırca yeme ve sonrasında çıkartma (kendisinin yol açtığı kusma ya da laksatiflerin ve diüretiklerin kötüye kullanımı) davranışı gösterirler.

    Anoreksiya nervosanın başlangıcı genellikle ergenliktedir. Kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür. Son yapılan çalışmalarda anoreksiya nervosanın genel popülasyonda yaşam boyu görülme sıklığı % 0.51 ile % 3,7 arasında tespit edilmiştir. Anoreksiya nervosaya genel olarak depresyon, madde kötüye kullanımı ve obsesif-kompulsif bozukluğun eşlik ettiğine çok sık rastlanılmaktadır. Bozukluğun gidişatı kroniktir. Anoreksia vakalarının ölüm oranı % 5-8 arasında değişmektedir. Ölüm genellikle hastalığın fiziksel komplikasyonlarından ve pasif intihardan kaynaklanmaktadır.

    BULUMİA NERVOSA NEDİR:

    Bulumia Nervosa DSM 4 Tanı Kriterleri (APA,2000)

    1. Yineleyen tıkınırcasına yeme epizodlarının olması. Bir tıkınırcasına yeme epizodu aşağıdakilerden her ikisi ile belirlidir:

    1. Aynı zaman diliminde ve benzer koşullarda çoğu insanın yiyebileceğinden hiç tartışmasız çok daha fazla miktarda olan yiyeceği belirli bir zaman diliminde (örn. herhangi bir iki saatlik süre içinde) yeme

    1. Bu epizod sırasında yeme kontrolünün kalktığı duyumunun olması (örn. yemeyi durduramayacağı ya da ne yediğini kontrol edememe duygusu)

    1. Kilo almaktan sakınmak için, kendisinin yol açtığı laksatiflerin, diüretiklerin, lavmanların ya da diğer ilaçların yanlış yere kullanımı, hiç yemek yememe ya da aşırı egzersiz yapma  gibi uygunsuz dengeleyici davranışlarda tekrar tekrar bulunma.

    2. Tıkınırcasına yeme ya da uygunsuz dengeleyici davranışların her ikisi de 3 ay süreyle ortalama olarak en az haftada iki kez ortaya çıkmaktadır.

    3. Kendini değerlendirirken anlamsız bir biçimde vücudunun biçimi ve ağırlığından etilenir.

    4. Bu bozukluk sadece anoreksiya nervoza epizodları sırasında ortaya çıkmamaktadır.

    Bulumik Kişiler:

    • Kontrol edilemeyen yeme ya da tıkınırcasına yeme davranışı sergilerler. Daha sonra denetimi yitirmiş olmaktan dolayı suçluluk ve vicdan azabı duygularıyla kendilerinden nefret ederler. Bu duyguların akabinde de, kilo alınmasını önlemeye yönelik istemli olarak başlatılan kusma, laksatif, diüretik ya da benzeri maddelerin kötüye kullanılması gibi davranışlar görülür.

    • Tıpkı anoreksikler gibi, kendilerini daha çok vücutlarının biçimi ve kilolarıyla değerlendirirler.

    • Beden imgeleri anoreksikler kadar çarpıtılmış değildir, vücutlarını daha gerçekçi bir şekilde algılarlar. Ancak yine de beden ve kilolarından memnun değillerdir ve sürekli kilo vermeyle ilgilenirler.

    • Tıkınmalar, kusmaların yaklaşık bir yıl öncesinde başlar.

    • Tıkınma atağı sırasında tatlı, kek, pasta gibi yüksek kalorili yumuşak gıdalar yerler. Gıdalar gizli ve hızlı, hatta bazen çiğnenmeden yutulur.

    Bulumia Nervosanın yol açtığı fizyolojik etkiler:

    • Ellerin dış yüzeyinde kusmak için boğazlarına parmak sokmaları sonucu irritasyona bağlı nasır ve deri döküntüsü

    • Aşırı ve kronik kusma, laksatif ve diüretik kötüye kullanımını takiben yaşanan sıvı kaybı sonucu vücudun elektroidlerinde dengesizlik.  Bu dengesizlik kalp yetmezliğine sebep olabilmektedir.

    Bulumia Tipleri:

    1. Çıkartma Olan Tip: Tıkınırcasına yedikten sonra kilosunu kontrol etmek için kendini kusturan ya da müshil ilaçları kullanan blumiklerden oluşan türüdür.  

    2. Çıkartma Olmayan Tip: Kilosunu kontrol etmek için aşırı egzersiz yapma ya da hiç yemek yememe davranışında bulunan fakat çıkarma davranışında bulunmayan blumiklerden oluşan türüdür.  

    Bulumia nervosanın başlangıç yaşı genellikle 15-19 arasıdır. Aynı anoreksia nervosa da olduğu gibi, kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür. Kadınlarda yaşam boyu görülme sıklığı % 1.1 ile % 4.2 arasında değişmektedir. Ölüm oranları ve fiziksel tehlike oranları anoreksiya kadar olmasa da, ciddi tıbbi komplikasyonlara neden olabilmektedir.

    Anoreksia ve Bulumia Nervosa arasındaki temel farklar:

    1. Bulimia nervosalı kişiler normal vücut ağırlıklarını korurlarken, anoreksik kişiler sağlıklı vücut ağırlıklarından en az %15 daha zayıftırlar.

    2. Anoreksik kadınlarda genellikle adet kesilmesi görülürken, bulumia nervosa da bu duruma sık rastlanılmamaktadır.

    TIKINIRCASINA YEME BOZUKLUĞU NEDİR:

    • Bu bozukluk pek çok yönden bulimia nervosaya benzemektedir ancak; bu kişiler tıkınırcasına yeme sonrası her zaman çıkartma, uzun süre aç kalma ya da aşırı egzersiz yapma gibi telafi edici davranışlarda bulunmazlar.

    • Bu kişiler genellikle aşırı kiloludurlar ve vücutlarından iğrenirler.

    • Tıkınrcasına yeme davranışlarından utanırlar.

    • Genellikle bu kişilerin öykülerinde sık sık diyet yapma ve kilo kontrolü programlarına üyelikte bulunma görülür.

    • Bu kişilerin ailelerinde genellikle obezite görülür.

    • Bu bozukluğun genel görülme oranı %2’dir.

    • Kadınlarda erkeklerden daha sık görülür.

  • Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu(dehb)

    DEHB temel olarak dikkat dağınıklığı, aşırı hareketlilik, davranışlarını kontrol etmede zorluk çekme belirtileri gösteren gelişimsel bir bozukluktur. Bu belirtilerden dolayı çocuk ve ergenlerde okulda uyum sorunlarına neden olabilir, ders başarısını etkileyebilir ve çeşitli sosyal sorunlara yol açabilir.Ülkemizde DEHB %5 oranında görülmektedir.

    Bazı çocuklarda dikkat eksikliği bulguları daha ön planda görülürken bazı çocuklarda aşırı hareketlilik ve davranışlarını kontrol edememe bulguları daha ön planda görülebilmektedir.

    Dikkat eksikliği ile ilgili bulgular:

    -Dikkatini uzun sürdürememe,

    -Dikkatini ayrıntılara verememe ve dikkatsizce hatalar yapma,

    -Ödev, Okuma gibi dikkat gerektiren işlerden kaçınma,

    -Günlük işlerini unutma ve eşyalarını kolayca kaybetme

    Hareketlilik-Dürtüsellik ile ilgili bulgular:

    -Uzun süre aynı yerde oturmada sıkıntı çekme,

    -Çoğu kez kıpırdanma, koşma veya tırmanma,

    -Çok konuşma, başkalarının sözünü kesme, araya girme,

    S-abrızlık ve sırasını beklemekte güçlük çekme

    DEHB tedavi edilmediğinde çocuk ve gencin okul hayatını olumsuz etkiler, ders başarısını beklenenin altına düşürür, sosyal sorunlar yaşamasına sebep olur.

    DEHB’de en etkili tedavi ilaç tedavisidir. Bunun yanında sosyal ve davranışsal düzenlemeler yapmak, ailenin ve öğretmenin bilgilendirilmesi ve eğitimi, çocukla bireysel ve destekleyici görüşmeler yapmak tedavide çok önemlidir.

    DEHB olan çocukların ailelerine öneriler:

    Ailelerin şunu unutmaması gerekir, DEHB olan çocuklar organize olma, planlama ve dikkatlerini sürdürme konusunda çok zorlanırlar, bu nedenle aileler bu konularda çocuklarla işbirliği yapmalı ve yardımcı olmalıdırlar. Davranış sorunları çocuk istediği için değil, kendini engelleyemediğinden ortaya çıkmaktadır.

    Ailelerin dikkat etmesi gereken başlıca noktalar:

    Çocuk veya ergen ile iletişim kurarken göz teması kurun, kısa ve net ifadeler kullanmaya çalışın,

    Çocuk ve ergene kural koyarken ebeveynler olarak tutarlı olun, kuralları açık ve kesin olarak koyun ve davranışlarınızla bunu desteklemeye çalışın,

    Sorumluluk veya görev verirken, anlaşıldığınızdan emin olun ve karmaşık görevleri belli sırayla verin,

    Ödev yaparken yardımcı olun, önce ortamı ayarlayıp; televizyon, tablet gibi dikkatini dağıtabilecek aletlerin olmamasına dikkat edin, çalışma ortamının sade olmasına, dikkati dağıtacak nesnelerin olmamasına dikkat edin,

    Beraber çalışırken sabır gösterin, ara vererek sıkılmamasını sağlayın,

    Bir not defteri tutturun, unutabileceği şeyleri yazabileceğini öğretin, ödev ve sorumluluklar için öğretmeni ile işbirliği yapın,

    Ev içerisinde hareket edebilmesi için ortam hazırlamaya çalışın ve fırsat verin,

    Mutlaka bir spor veya sanatsal faaliyete kaydedip bunu takip edin, ilerleme ve başarılarını destekleyin.

    DEHB olan çocukların Öğretmenlerine öneriler:

    Öğrenciyi yakınınıza oturtun, konuşurken sık sık göz teması kurmaya özen gösterin, dikkatinin dağıldığını hissettiğinizde tekrar dikkatini toplamaya yardımcı olun,

    Öğrenciyi dikkatini dağıtacak neslerin olduğu bölgelerden uzak oturtmaya dikkat edin, sınıf ortamını düzenli ve sade tutmaya çalışın,

    Öğrencinin olumlu davranışlarını vurgulayarak pekiştirin, olumsuz davranışlarında sakin kalmaya çalışın,

    DEHB’li çocuklar kolay kolay kontrol altında tutulamazlar. Sık sık hareket etmeye çalışırlar, öğrenciden sınıf içinde fiziksel hareket gerektiren işlerde yardım isteyin. Böylece öğrenci, enerjisini yararlı işlerde kullanmayı öğrenir.

    Öğrencinin organize olmasında yardımcı olun, bazı görevlerde fazladan zaman tanıyın. Verdiğiniz sorumlulukları sık tekrar etmeye çalışın,

    Öğrenciler kurallara uymakta zorlanırlar, kural listesi olşturup sınıfa asın, uygun şekilde yönlendirmeye çalışın,

    Ödevleri ve diğer sorumlukları için not tutmalarına yardımcı olun,

    Karmaşık ve zor ödevleri bölüm bölüm vermeye çalışın, talimatları basitleştirerek söyleyin, not almalarına müsaade edin,

    Aileler ile iletişim halinde olun, öğrencilerin eksikleri konusunda aileyi bilgilendirin. Gerektiği zaman bir uzmandan yardım almak için aileyi yönlendirin.

  • Obsesif kompulsif bozukluk (takıntı hastalığı) hakkında

    Obsesif kompulsif bozukluk (takıntı hastalığı) hakkında

    Çocuklara yakıştıramadığımız bir hastalık grubu da psikiyatrik hastalıklardır. Oysa günümüzde çocukların da psikiyatrik sorunlarının olduğu ve tedavilere ihtiyaçlarının olduğu gittikçe artan Çocuk Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları alanında uzman ihtiyacının artışıyla da değerlendirilebilir.

    Düzenli, kontrolcü,her şeyi sırasıyla yapan, kesin kuralları olan, yaşından daha olgun gibi davranan çocuklar aileler için mutluluk verici olabilir. Çocuklukta bazı törensel alışkanlıklar vardı, yatma saatinde hazırlık, okul saatinde hazırlık,ders çalışmaya hazırlık, yemek için hazırlık vs gibi. Bunlar belli bir ölçüye kadar normal olan durumlar olarak kabul edilebilir. Fakat bu rutinlerde aksamalar, düzeninde değişiklikler olduğunda gerginlik, kaygı, huzursuzluk, hırçınlık gibi şeyler yaşıyorsa çocuk, bu dikkate alınmalıdır.

    Bir çoğumuzun günlük rutinleri yani sıralı yaptıkları eylemleri vardır. (evden çıkmadan kapı,ocak kontrolü, kapıyı kilitlemede kontroller, çantanın içini birkaç kez kontrol etme vs gibi). Bu normal, işlevselliği yani hayatın akışını bozmayan bir durumdur. Ne zaman ki bu rutinler zorunlu aynı sırayla yapılmaya başlar ve olmadığında yoğun endişe, kötü bir şey olacağı düşüncesi, gidilecek yere geç kalma, kontrollerde artmalar yaşanırsa artık takıntılı davranış olduğu düşünülebilir.

    Akla gelen, akıldan uzaklaştırmak mümkün olmayan olumsuz düşünceler veya düşlemlere obsessif yani takıntılı düşünce denir (anne babaya kötü bir şey olacak, annem beni okulda unutacak, ben kötü bir çocuğum vs gibi).

    Bu düşüncelerden kurtulmak için yapılan tekrarlayıcı takıntılı davranışlara da kompülsyon yani takıntılı davranış denir. (sık el yıkama, aynı soruyu defalarca sorma, belli bir yere sayarak dokunma, sık sık kontrol vs gibi). Bunlar Tik ya da Tekrarlayıcı Davranış değildir. Yapılmadığında kişide endişe, korku, sıkıntı yaratan davranışlardır.

    ”9 yaşında erkek çocuk, 5 aylık kız kardeşini sürekli rüyasında yatağından düşmüş görüyor. Bunun için de uyanıp kardeşini sürekli kontrol ediyor. Zamanla okuldayken bile kardeşine bir şey olacak kaygısıyla evi aratıyor ya da annesinin kardeşiyle okula gelmesini istiyor” İşte bu durum çocuğun günlük yaşamını artık olumsuz etkilemeye başlamıştır. Uyku, beslenme, okul devamı, ders çalışma, arkadaşlarıyla vakit geçirme gibi işlevsellikleri belirgin bozulmuştur.

    ”7 yaşında kız çocuğu, boğazına sürekli bir şeylerin takılacağı ve nefes alamayacağı kaygısıyla annesine yutamazsam ölmem değil mi gibi sık sık onaylatıcı sorular sormakta.Bu durum onaylandığı halde su bile içerken boğulacağım korkusuyla, yemek içmek gibi eylemlerde bozulmalar ve nefes almakta zorlanmalar yaşamaktadır.”Bu durum aile içi ve okulda belirgin sıkıntılar ve hatta çocuğun tüm yaşam alanını olumsuz etkilemektedir.

    Bunun gibi birçok takıntılı düşünce ve davranış örneği verilebilir. Bu durumda iyi bir hastalık öyküsü,aile öyküsü, duruma karşı aile tutumları değerlendirmesi yapmak önemlidir. Çünkü OKB uzun soluklu ve özellikle çocuklarda sinsi başlangıçlı bir bozukluktur. Takıntılı, kontrolcü, kaygılı aile tutumları tetikleyici olabilmektedir. Bunun yanında eşlik eden Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu,Tik Bozuklukları,Davranış Bozuklukları gibi başka psikiyatrik sorunlar olabileceği de akılda bulundurulmalıdır.

    OKB tedavisi yetişkinlerde olduğu gibi değerlendirilip tedavi edilmektedir. Erken başlangıçlı takıntılı durumlar tedavi edilmediği takdirde yetişkinlik döneminde belirgin sorunlara yol açabilmektedir.Öncelikle hastalık hakkında çocuğa va aileye bilgi verilmesi, tedavinin uzun soluklu olacağı, zaman zaman belirtilerde alevlenmeler olabileceği, aile tutumlarının önemi anlatılmalıdır. İlaç tedavisi ve davranışçı terapi yöntemleriyle tedavinin ayrıntıları konuşulmalıdır.

    Çözüm işbirliğine dayanmaktadır. Hekim, çocuk,aile ve yakın çevre bireylerinin işbirliği yapmasının önemi mutlaka konuşulmalıdır.