Etiket: Sık

  • Spastik kolon

    Bilinen bir organik sebebi olmayan, stres veya duygusal gerilimin yüksek düzeyde olduğu dönemlerde ortaya çıkan veya artan, başta karın ağrısı olmak üzere ishal ve kabızlık gibi dışkılama değişiklikleri ile seyreden ve bunların yanında daha birçok değişik semptomlarla tanımlanan bir barsak hastalığıdır. İrritabl kolon sendromu, spastik kolon, sinirsel kolon gibi isimler bu hastalığa daha önceden verilmiş isimlerdir. Bu hastalık kolonon ( kalın barsak) ya da barsağın inflamatuvar hastalıkları olan “kolit”lerle karıştırılmamalıdır. İrritabl barsak sendromunda (İBS) iltihabi bir durum yoktur. Bu hastalık basit bir hastalık olmayıp sadece kolon değil, barsakların tümününü etkileyen bir hastalık olup, bazende kendini barsak dışı şikayetlerle ( psikolojik) gösterdiğinden isim olarak irritabl barsak sendromu (İBS) ismi en uygun gibi gözükmektedir.

    SIKLIK

    Hastalık tüm dünyada görülmektedir. Kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür . 20 ile 50 yaşlar arasında sık rastlanmakla birlikte, çocuklarda da görülebilir. 50 yaşlarınn üstünde nadirdir. 40 yaşından sonra şikayetler azalma gösterir. Şehirlerde yaşayanlarda ve beyaz ırkta , siyah ırka göre daha fazladır. Çoğu hasta doktora gitmez. Bu nedenle hastalığınn gerçek sıklığı bilinmiyor.

    RİSK FAKTÖRLERİ NELERDİR?

    İBS gelişimini kolaylaştıran nedenler arasında lifli besinleri az tüketmek, kahve, çay, kola, alkol, baharatlı yiyecekler, süt gibi besinleri sık tüketmek vardır. Bazı insanlarda bu yiyecekler hiçbir şikayet oluşturmazken bazılarında ciddi şikayet oluşturabilmektedir. Bu durum insanların sindirim sisteminin yiyeceklere verdiği yanıtın çok değişken olmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle doktora başvuran kişiler şikayetlerinin özellikle belli bazı besinleri yedikten sonra başladığını belirtebilir.
    Duygusal sıkıntılar ve ishal yapıcı (laksatifler) ilaçlar kullanmak da hastalığı başlatabilen nedenler arasında sayılabilir. Bunlar hastalığa neden olmasalar da şikayetlerin başlamasına ve artmasına yol açabilirler. Bazı enfeksiyonlar sırasında hastanın şikayetleri artabilir. İlaçlar, kadınlarda adet dönemi ve psikolojik sorunlar belirtilerin artmasına neden olabilir. Stres, bu hastalarda barsak kasılmalarını arttıran ve belirtilerin artmasına neden olan en etkili sebeplerden biridir.
    BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Karın ağrısı, en sık görülen semptomdur. Göbek altında karnın sol bölgesinde şiddetlidir. Yeri, şekli ,şiddeti ve süresi hastadan hastaya değişiklikler gösterir. Duygusal stres, soğuk, bazı yiyecekler, bazı ilaçlar ağrıyı arttırır. Dışkılama ve gaz çıkarma ile hasta rahatlar. Gece uykuda iken hasta oldukça rahattır.

    Dışkılama düzenindeki değişiklikler, ikinci önemli semptomdur. Çoğu kez kabızlık ve ishal dönemleri birbirini takip eder. Kabızlık döneminde sert, tane tane, zeytin veya keçi pisliği görünümünde gaita varken, ishal döneminde yumuşak kıvamdadır. Kötü kokulu değildir. Hasta yemeklerden sonra dışkılama ihtiyacı duyar. Kahvaltıdan sonra bu daha sıktır. Bazı hastalarda kabızlıksık görülürken bazılarında ishal ön plandadır. Hem kabızlık hem ishal döneminde barsağın müküs salgılaması artmıştır. Bazen gaitanın kalınlığı incelir ve kalem gibi bir şekilde olabilir.

    Dispeptik yakınmalar,hastaların çoğunda vardır. Özellikle yemek sonrası karın gerginliği, karın rahatsızlığı, karın şişkinliği, gaz, hazımsızlık, geğirme, yellenme, iştahsızlık, yemek borusunda yanma, bulantı, sık görülür.

    Vazomotor bozukluklar (halsizlik, güçsüzlük, baş dönmesi, bayılma, terleme, çarpıntı, yüzde kızarma, nefes darlığı, derin nefes alam ) sıktır.

    Barsak dışı şikayetler, adet düzensizlikleri özellikle ağrılı adet görme, idrar kesesinin gerilmesi, safra kesesi ve yollarına ait bozukluklar görülebilir.

    Psikolojik bozukluklar, kaygı, saldırganlık, suçluluk hissi, depresyon görülebilir

    TANI

    Hastalık öyküsü tanıda çok önemli yer tutar. Aylardır devam eden karın ağrısı, ishal ve kabızlık dönemlerinin birbirini takip etmesi ve genel durumda bir bozulma olmaması önemlidir. Hastanın geceleri karın ağrısı veya ishal ile uyanmaması önemli organik barsak hastalıklarından bizi uzaklaştırır.

    Fizik muayenede, hasta sağlıklı görünmektedir. Zayıflama ve kilo kaybı görülmez. Fizik bulgular tamamen normaldir. Karın muayenesinde kalın barsak bölgesine uyan karın kısımlarında farklı derecelerde ağrı duyulabilir.

    Laboratuvar incelemeleri diğer hastalık ihtimallerini ortadan kaldırmak için yapılır. Kan testleri (sedimentasyon, kan sayımı ve diğerleri) normaldir. Gaitada gizli kan görülmez. Rektosigmoidoskopide ( kalın barsağın ilk kısımlarının endoskopik incelenmesi) barsaklar normaldir. Kolon grafisinde, kalın barsak kıvrımlarında derinleşme ve artma, bazen de kıvrımların kaybolması, kolonun boşalmasından sonra alınan grafilerde tesbih dizisi şeklinde görüntü olabilir. Sindirim sisteminin radyolojik incelenmesi, karın ultrasonografisi, bilgisayarlı tomografi, üst sindirim sistemi endoskopisi ve laktoz tolerans testi yapılabilir. Tabi tüm bu testler doktorunuzun şüphesi doğrultusunda diğer hastalıkları dışlamak için yapılır. Bu tetkiklerin kaçının hangi sırayla yapılacağına doktorunuz alınan hastalık öyküsü ve muayene bulgularına göre karar verecektir.

    TEDAVİ

    Tedavide hasta ve hekim ilişkisi son deerce önemlidir. Hastanın güveninin sağlanması, ruhsal yapısının iyi tanınlanması önemlidir. Duygusal ve fiziksel stresin şikayetleri arttırdığı unutulmamalıdır. İrritabl barsak sendromunda, iyi bir düzeydeki hekim-hasta ilişkisi tedavinin esasını oluşturur. İrritabl barsak sendromunun gerçek bir hastalık olup olmadığı hekimler arasında tartışma konusu olmakla birlikte çoğu hekim bunu hastalık olarak kabul eder. Burada önemli diğer bir husus ise bu hastalığın hayatı tehdit etmediğinin veya kansere sebep olmayacağının bilinmesidir. Semptomlar zaman zaman şiddetlenip, kaybolacağı ve hastalığın ömür boyu sürebileceği bilinmelidir. Tedavide yukarıdakilere ek olarak diyetsel öneriler ile birlikte barsak kasılmasını azaltan ve düzenleyen ilaçalar, kabızlık ilaçları , ishal ilaçları, gaz giderici ilaçlar, psikiyatrik ilaçlar tek başlarına ya da birlikte kullanılabilecek ilaç gruplarıdır.

    SONUÇ
    İrritabıl barsak sendromu, yaşam boyu sürebilicek bir hastalık olup şikayetler ugun bir diyet, yaşam tarzı değişikliği ve ilaç tedavisi ile azaltılabilir veya tamamen ortadan kalkabilir.

    DR. CEM ÖZCAN

    İÇ HASTALIKLARI UZMANI

  • Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Obsesif Kompulsif Bozukluk, obsesyon adı verilen takıntılı düşünce ile kompulsiyon adı verilen yineleyici davranışlarla karakterize ruhsal bir hastalıktır.

    Obsesyon, kişinin zihnine girmesine engel olamadığı, zihninden uzaklaştıramadığı düşünce, fikir ve dürtülerdir. Kişinin isteği dışında gelirler, kişi tarafından mantıkdışı olarak değerlendirilirler ve yoğun sıkıntı ve huzursuzluğa yani anksiyeteye neden olurlar.

    Kompulsiyon ise kişinin obsesyona tepki olarak obsesyonun vermiş olduğu yoğun sıkıntı ve huzursuzluğu ortadan kaldırmak ya da azaltmak için yapılan tekrarlayıcı davranış ve zihinsel eylemlerdir.

    Obsesyon ve kompulsiyonlar toplum ve kültürlere göre değişiklik gösterebilir. En sık görülen OKB türleri aşağıda verilmiştir.

    Kirlenme Obsesyonu ve Temizlik Kompulsiyonu

    Kişinin kirleneceğine ve mikrop kapacağına dair karşı koyamadığı rahatsızlık verici düşüncelerle ortaya çıkan ve kişinin bu rahatsızlığı azaltmak ya da ortadan kaldırmak için işlevselliğini olumsuz yönde etkileyen; tekrarlayan el yıkama, duş alma, sürekli evi ve eşyaları temizleme davranışlarının gözlendiği bir okb türüdür.

    Şüphe Obsesyonu ve Kontrol Kompulsiyonu

    En sık görülen okb türlerinden birisidir. Kişi kapıyı açık bırakmış veya kilitlememiş, elektrikleri aletlerin fişlerini prizde takılı bırakmış olabileceğine dair kuşku duyduğu ve emin olabilmek için tekrarlayan kontrol etme davranışları geliştirdiği kişinin işlevselliğini olumsuz yönde etkileyen bir okb türüdür.

    Simetri Obsesyonu ve Düzenleme Kompulsiyonu  

    Nesnelerin, eşyaların belirli bir düzen, konum ve simetride olması gerektiğine dair kişinin kontrol edemediği takıntılar ve davranışlardır.

    Dini İçerikli Obsesyonlar

    Özellikle dini inançları yoğun yaşayan toplumlarda görülen bir obsesyon türüdür. Kişi kendini inanç ve görüşlerine tam karşıt bir biçimde ve çok yoğun sıkıntı yaratacak şekilde dini içerikli takıntılı düşünceleri düşünmekten alıkoyamaz.

    Cinsel İçerikli Obsesyonlar

    Kişi için kabul edilemez ve utanç verici nitelikteki cinsel öğelerle ilgili düşünce ya da imgelere sahip olma durumudur.

    Sayma Kompulsiyonları

    Kişi herhangi bir günlük aktiviteyi belirli bir sayıya kadar saymadan yaparsa işinin rast gitmeyeceğini düşünerek sayma davranışında bulunur.

    Obsesif Kompulsif Bozukluğun Yaygınlığı

    Okb’nin yaşam boyu yaygınlığı %3’tür. Cinsiyetler arasında farklılık göstermemektedir ve olguların %65’inde başlangıç 25 yaşın altındadır.

  • Hashimoto tiroidit , tüm gerçekler, tedavide yenilikler

    Bir Hashimatolu olarak nelere dikkat etmeliyiz?

    Hashimato ve beraberinde olabilecek hastalıklar ve durumlar nasıl takip edilmelidir?

    Nasıl beslenmeliyiz?

    Nasıl Yaşamalıyız?

    Ailemizde varsa erken korunma mümkün mü?

    En çok neler yapmalıyız? Neler yapmamalıyız?

    Hastalık başladıysa kontrolü sağlanabilir veya geriletilebilinir mi?

    Hangi koşullarda cerrahi tedavi önerilir?

    İlaç tedavisi mümkün mü?

    Vitaminlerin sihirli gücü nedir? Hangi mekanizmaları düzeltir?

    Türkiye ‘de gerçekten en sık görülen bu genetik tiroid hastalığın temelindeki gerçekleri bilmek istiyorsak bu yazıyı mutlaka okumalıyız.

    Hashimato tiroiditi otoimmün yani vücudun kendi kendine saldırması ile gelişen kronik(müzmin) ailesel geçişli olduğu bilinen bir tiroid iltihabıdır. Vücut bunu kendi kendine yaptıgı için ortalıkta mikrop yoktur. Nedeni tam olarak bilinmeyen otoimmun hastalıklar grubu dediğimiz modern tıbbın henüz açıklayamadığı iltihaplı eklem romatizmaları (Romatoid Artrit Lupus vs gibi), Myastania gravis, Vitiligo ve Multipl skleroz gibi nedeni tam bilinmeyen bir hastalık olup bu tip hastalıklar ile berabere görülme sıklığı artmıştır.

    Türkiye bilindiği gibi tiroid hastalıkları açısından endemik bir ülkedir. 3-4 kişiden birinde tiroid hastalığı vardır. Tuzlarımız iyotlanmadan önce bu 2-3 kişiden biriydi ve çocukluk çağı zeka gelişimi ile de ilişkiliydi. Çünkü Türkiye’nin üzerinde bulunduğu topraklar iyot açısından fakir olup tiroid bezinin büyümesine yolaçmaktadır.

    Ancak Hashimato hastalığı buna bağlı olmayıp yine de Türkiye’de en sık rastlanan kronik tiroidit nedenidir. İyot eksikliği ile gelişmez genetik geçişle gelişir. Çevresel faktörlerde oluşumuna katkıda bulunur.

    HASTALIK NASIL BAŞLAR;

    Biz klinisyenler deneyimliysek hashimato hastasını hikayesini anlatmaya başladığı zaman aslında hemen tanırız. Testleri de kanıta dayalı tıp açısından isteriz , ayrıca tedaviye yanıtı takip etmek için de başlangıçtaki testler önemlidir.

    Hastamız mutsuzdur, çarpıntısı ara ara oluyordur, ara ara heyecan atakları bazen panik atağa dönüşebilen patlamalar, nedenini tam anlandıramadığı sinir ve/veya üzüntü atakları olmaktadır. Sevdiklerimizle ilişkilerimizi etkileyecek kadar en önemlisi de kendi yaşam kalitemizi son derece düşürebilecek kadar ileri boyutlarda stres yaşatabilir. Ara ara saç dökülmesi birden artmaktadır. Cildinde donuklaşma matlaşma gelişebilir. Ödem, kabızlık gelişebilir. Tırnak değişiklikleri olabilir. Hafıza ve konsantrasyon sorunları yaşayabilir. Özellikle mide ağırlıklı sindirim sorunları yaşayabilir. Sigara içiyorsa bu sorunları çok daha ağır yaşayacaktır veya sigaralı ortamlarda kötüleşme hissedecektir. Bazen boğazında boğulma kasılma gerginlik hissi ses kısılması hissi olabilir. Hastayı bazen kardiolojide ritim bozukluğu nedenli bazen psikiatride panik atak anksiete bozukluklukları dednli ağır ilaçlar alırken tanısı oldukça gecikmiş olarak bulabiliriz.

    OYSAKİ bunların tek bir nedeni vardır o da HASHİMATO TİROİDİT!!!!!! Ve bunlarla başedebilir üstesinden gelebiliriz. Tüm hayatımızı altüst eden bu bulguları yenebiliriz. Artık nedenini biliyoruz.

    Bize kilo aldırabilir ancak tiroid fonksiyonlarımız normalken de bunu yapabilir ; bunun da değişik araştırılması gereken nedeni vardır.

    NASIL TANIRIZ?:

    Bize bu sıkıntılarla geldiğinizde biz tanımızı koymuş oluruz ve labaratuar ile kanıtlarız. Anti TPO, Anti TG adını verdiğimiz tiroid bezine karşı akyuvarlarımızın geliştirdiği silahlar tanıyı kesinlestirir. Tiroid fonksiyon testlerine bakarız ve tiroid ultrasonugrafisi ile bu silahların saldırısının nekadar olmuş olduğuna bakarız. Nodül veya yalancı nodül gelişmiş olabilir. Takibe alırız. Nodül gerçek ise daha sonraki makalemde anlatacağım şekilde takip yaparız. Kesinlikle hemen ameliyat önermeyiz!!!!!!!!!.

    Biliniyor ki operasyon sonrası da bu otoantikorlar yani akyuvarların yapmış olduğu silahlar kanda ömür boyu kalabiliyor. Ameliyat hastalıktan kurtulmak için kesinlikle önerilmez…..

    Ayrıca beraberinde gelişebilecek vitamin ve mineral eksiklikleri çok önemlidir ve hastanın gerçek yaşam kalitesini bozan temel sorunları bunlar oluşturur. Bunlara çok ama çok önem verilmelidir.

    TEDAVİDE NE YAPMALI ? VİTAMİNLERİN ROLÜ NE???

    Hashimato aslında çok basit bir hastalıktır ancak beraberinde olan hastalık sıklığı nedeni ile ve bunların sıklıkla atlanması , tedavi edilmememesi nedenli sorunlar yaşanmaktadır.

    B12, folat, d vitamini, çinko eksikliği replasmanları, immunoterapik ve iyot azaltılmış (gebelik ve süt verme dönemi hariç) diet uygulanması, beraberinde olabilecek vitiligo myastania gravis, tip 1 diabet veya daha sıklıkla insülin direnci araştırmasının mutlaka yapılması geleceğe dair hastanın yaşam kalitesini arttırmakta ve oluşabilecek alzheimer, koroner arter hastalığı, kanser diyabet gibi risklere karşı koruyucu olmaktadır.

    Bu yıl ve geçtiğimiz yıl bu hastalıkla ilgili bilim dünyası çok önemli yeni gelişmeler elde etti. Geçtiğimiz yıl selenyum eser elementinin 200 mg /gün en az 6 ay verilmesinin otoantikorları azaltmada ve hastalık seyrinin ılımlı olmasını sağlamada etkili olbileceği kanıtlandı. Bu yıl Türk tiroidologlar tarafından geniş serilerde yapılan dünyadaki ilk prospektif yani ileriye dönük hashimatolu hasta çalışmalarında bilinenin aksine hashimatolularda gelişen gerçek nodullerin kanserleşme riskinin daha yüksek OLMADIĞI ispatlandı ve tüm avrupa ve amerika tiroid dernekleri buna itiraz etti çünkü şimdiye kadar hep aksi iddia edilmiş ama daha az bilimsel olan geriye dönük retrospektif cerrahi çalışmalara dayanarak busuçları ortaya koymuşlardı. Bizden sonra Japonlar da yine büyük bir seri ile prospektif yani bizim gibi daha bilimsel ileriye dönük bir çalışa ile bizi destekleyince Avrupa ve Amerika Tiroid dernekleri geri adım atmak zorunda kaldılar. Biz de Bilim adamlarımızla gurur duyduk.

    Artık biliyoruz ki çok yeni bilgi olarak hashimato zemininde gelişen soliter gerçek nodüller endemik guatr zemininde gelişen nodüllerden daha sıklıkla kötüleşmemektedir. Risk daha düşük veya aynıdır.

    Derin bir ohhhh çekebiliriz.

    Genellikle her 3 ayda bir tiroid foksiyon testlerimizin takibi önemlidir çünkü hormonal açıdan dalgalı bir seyir göstermeyi sever. Eğer dalgalanmıyorsa doktorunuzun belirlemesi üzerine daha az sıklıkta takip olabilirsiniz. Tiroid bezi tembelliği aşikar olarak gelişti ise size tiroid hormonu da verilecektir. Verilen tiroid hormon ilacı miktarının doktorunuz aksini söylemediği müddetçe siz asla kendi kendinize kesmeyin sonucu ölümcül seyredebilir. Burada çok dikkat edilmesi gereken konu insülin direnci yükseldikçe kilo alırız ve bu da tiroid bezimizin daha da tembelleşmesine katkıda bulunur. Tatlı krizlerimiz artar. Ödemlerimiz çoğalır. Hemen tiroid ilaç dozumuzun arttırılması gerekmez, iyi bir beslenme programı , beyaz unlu mamüllerden ve şekerden uzaklaşmak ve egzersizi arttırmak bile tiroid bezimizi kendine getirecektir. Tiroid hormonu bilinen en önemli iki yaşamsal hormondan biridir. Bazen vitamin takviyeleri bezin tekrar çalışmasını sağlıyabilir. Örneğin D vitamin eksikliğinin düzeltilmesi bile tiroid bezi tembelliğimizi ve reaktif hipoglisemimizi derhal düzeltir , terlememizi yokedebilir, beraberinde çok görülen sedef, vitiligo gibi cilt hastalıklarımızın da sürecine katkıda bulunur..Kilo vermemizi hızlandırır. Hastalıklara yakalanmaya karşı bağışıklığımızı güçlendirir. Tabii ki bu mutlaka doktorumuzun yapması gereken bir müdaheledir. Aritmiler için de müdahale gerekir.

    Mide problemleri Hashimato tiroiditte çok sık rastlanmaktadır, buna bağlı B12 ve folik asit emilim güçlükleri geliştiği ve buna bağlı anksiete ve birtakım nörolojik sorunlar ve depresyona eğilim ve benzeri psikosomatik problemler topluluğunun geliştiği çok iyi tanımlanmıştır.

    Bu nedenle, Hashimato hastası mutlaka mide- barsak hastalıkları açısından sorgulanmalı ve toplumumuzda büyük bir sorun olan Helikobakter Pylori ve parazitolojik hastalıklar açısından da taranmalıdır. Vitamin tedavileri verilmeden önce bu mikrobik hastalıkların ekarte edilmesi tedavinin kalıcılığını sağlar.

    İmmunoterapik açıdan antioksidan destek tedaviler Koenzim Q10 , yüksek doz C vitamininin de hastalık belirtilerini kontrol altına almada , doğurganlığı sağlamada , antiTPO ve antiTG düzeylerini düşürmede seçilmiş vakalarda selenyum ile kombine edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

    NASIL KORUNURUZ???

    Hastalık bilindiği üzere kronik (müzmin) genetik (ailesel ) geçişli yani kalıtsal bir hastalıktır. Yani ömür boyu kalıcıdır ancak korunmak mümkün müdür? Veya başladıktan sonra durdurulabilinir mi?. Gidişi ılımlı hale getirilebilinir mi? Evet tabii ki. Biliyoruz ki bu hastalık aile geçişli, ailemizde var ise biz de kendi taramamızı yaptırmalıyız. Eğer klinisyen doktorumuz bizde risk gördü ise korucu vitamin desteklerini başlayabilir , eşlik edebilecek hastalıklar açısından taranabiliriz ve koruma altına alınabiliriz.Koruyucu beslenme programı vs uygulanabilinir. Hangi yöntem bizim için uygun ise doktorumuz karar verir. Aynı şekilde hastalık başladı ise ve hangi aşamada ise doktorumuz buna göre bize destek tedavileri sunar ve eşlik edebilecek risklere karşı bizi korursa yaşam kalitemiz inanılmaz süzeyde düzelir. Kadınlarda hastalık 4 kat daha fazla sıklıkta görülür. Kadın/erkek = 4/1 Kadınlarda doğum yapma sonrası ilk atak geçirme sıklığı artmıştır. Bu nedenle doğum sonrası 3-4. aylarda riskli kadınlar taranmalıdır ve koruma altına alınmalıdır.

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Son yıllarda hem tanısı hem de tedavisi tartışılan bir problem; dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu. DEHB, çevre kirliliğinden tutun kanserojen maddelerin artmasına, annenin hamilelik döneminde sigara içmesinden, hızlı yaşam kültürüne birçok nedenle ilişkilendirilen bir bozukluktur. DEHB tanılaması, aile, okul ve çocuk ekseninde gözlem ve görüşmeler sonucunda detaylı olarak değerlendirildikten sonra yapılabilen bir tanılamadır. İlaç tedavisi bu rahatsızlıkta uygulanabilmektedir. Çoğunlukla tek başına ilaç tedavisi yeterli değil. Kombine yaklaşım, yani hem terapi hem ilaç ve hem de aile eğitimi ve okuldaki düzenlemelerle bu bozukluk iyileştirilebilmekte. Tedavisinde ve düzenleme aşamalarında sabır çok değerlidir. Günümüzde % 5 oranında çocuklarda görülen bu rahatsızlık oldukça yaygın. Tedavi edilmediğinde ilerleyen yaşlarda anksiyete ve duygu durum bozuklukları ve çeşitli bağımlılıklara neden olabilmektedir.

    DEHB kriterleri

    DEHB 7 yaşından önce başlayan, en az 6 ay süreyle görülen, akademik ve sosyal işlevlerde bozulmaya yol açan, gelişime uygun olmayan yetersiz dikkat süresi, yaşa uygun olmayan aşırı hareketlilik ve dürtüsellik ya da her ikisiyle tanımlanan bir bozukluktur. Okul, ev ve iş gibi iki ya da daha fazla ortamda belirtilerin görülmesi gerekir (Kaplan ve Sadock, 2004).

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozuklukları ayrı değerlendirilse de özellikle hiperaktivite olan durumlarda doğal olarak dikkat eksikliğiyle beraber görülmektedir.

    Dikkat Eksikliği Görülen Durumlarda Nelerle Karşılaşılır:

    Dikkatini ayrıntılara veremez ya da okul ödevlerinde, işlerinde ya da diğer etkinliklerde dikkatsizce hatalar yapar. Aldığı görevlerde ya da oynadığı etkinliklerde dikkati dağılır. Doğrudan kendisine konuşulduğunda çoğu zaman dinlemiyormuş gibi görünür. Yönergeleri izlemez ve okul ödevlerini, ufak tefek işleri ya da iş yerindeki görevlerini tamamlayamazlar. Üzerine aldığı görevi ve etkinlikleri düzenlemekte zorluk çekebilirler. Sürekli mental (akıl) aktivite gerektiren görevlerden kaçınır, bunları sevmez ya da bunlarda yer almaya karşı isteksizdir. Üzerine aldığı görev ya da etkinlikler için gerekli olan şeyleri kaybedebilirler. (örneğin oyuncaklar, okul ödevleri, kalemler, kitaplar ya da araç gereçler). Dikkati dış uyaranlarla kolayca dağılır. Günlük etkinliklerinde unutkan olabilmektedirler.

    Hiperaktivite Görülen Durumlarda Nelerle Karşılaşılır:

    Ayakları kıpır kıpırdır ya da oturduğu yerde kıpırdanıp durur. Sınıfta ya da oturması beklenen diğer durumlarda oturduğu yerden kalkar. Uygunsuz olan durumlarda koşturup durur ya da tırmanır

    (ergenlerde ya da erişkinlerde öznel huzursuzluk duyguları ile sınırlı olabilir). Sakin bir biçimde boş zamanları geçirme etkinliklerine katılma ya da oyun oynama zorluğu vardır. Hareket halindedir ya da bir motor tarafından sürülüyormuş gibi davranırlar. Çok konuşurlar. Dürtüleriyle hareket etmeye meyillidirler. Sorulan soru tamamlanmadan cevap

    verebilmektedirler. Sırasını beklemede güçlük yaşayabilirler. Başkalarının sözünü kesebilir ya da başkalarının yaptıklarının arasına

    girebilirler. (örneğin başkalarının konuşmalarına ya da oyunlarına burnunu sokabilir).

    Not: Bu durumların son 6 ay içersinde sık sık gerçekleşmesi, bu faktörlerin en az yarısından fazlasının bulunması bu durumu düşündürmektedir.

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite İçin Ebeveynler Neler Yapmalılar:

    – Öncelikle tanının iyi konulması gerekir. Her hareketli çocuğun hiperaktivite, her dikkatini vermeyen çocuğun dikkat dağınıklığı tanısı konulması gerekmez. Bunda zaman, davranışın şiddeti ve sıklığı gibi kriterleri olduğu unutulmamalıdır. Dikkat eksikliği görülen çocuğun durumu motivasyonsuzlukla ilgili olabilir. Hareketli çocuk da bunu dönemsel olarak yapıyor olabilir. Bunun sağlıklı tanılanabilmesi için de uzman desteği alınmalıdır.

    – Aileler konuya ilişkin bilgilenmelidir. Ayrıca çocukla iletişim konusunda bilgilenmelidirler. Bu konuda yazılan pek çok kitap bulunmaktadır.

    – Kurallar DEHB’ de çocuk ve ebeveyn için sorun oluşturmaktadır. Kurallar çabuk unutulabilir. Bunun için de kuralları yazabilir ve her dakika göz önünde olacağı bir yere asabilirsiniz. Çocuklar kendilerinden ne beklendiğinden emin olduklarında, çevrelerindeki kişilere daha fazla güven duyacaklardır.

    – Göz kontağı kurmak değerlidir. Sık sık göz göze gelin. Dikkat eksikliği olan bir öğrenci ile göz göze gelerek, onu nereye daldıysa geri getirebilirsiniz. Sık sık tekrarlayın. Dikkat eksikliği olan öğrencinizi size en yakın noktaya oturtun. Böylece dalıp gitmeye meyilli öğrencinizin dikkatini her an üzerinizde tutabilirsiniz.

    – Sınırlar konulmalıdır. Bu sınırlarda internet kullanımı, oyun ve televizyon izlemeye koyulacak sınırlandırmalar başlarda gelmelidir.

    – Anda kalmayı çocukların öğrenmesi değerlidir. Bunun için yapılacak birçok şey olabilir. Yemeği çiğneyerek ve duyumsayarak yemeyi öğrenmesinden tutun; bir manzaraya bakarken ondan keyif almaya kadar pek çok şeyin haz değeri vurgulanmalıdır. Bunu yaparken kendimizin önemli model olduğumuzu da unutmamalıyız.

    – Dikkat eksikliği için bilmece ve bulmacalar, puzzlelar kullanılabilir. Ayrıca internet üzerinden bulabileceğiniz değişik oyunlar ve konuya ilişkin kitaplar da vardır. Bunlardan el becerisinin ön planda olduğu çalışmaların önemsenmesi daha geliştirici olabilmektedir.

    – Düzenli ve çeşitli beslenme değerlidir. Sportif faaliyetlerden özellikle grupla yapılan sporlar çocuğun sosyal yönünün gelişmesine ve kuralları öğrenmesine destek verir. (futbol, basketbol)

  • Söyleşi tadında alerjik hastalıklar!

    – Alerji denilen hastalığı kısaca anlatır mısınız?

    – Alerji, genetik olarak yatkın kişilerde alerjen denilen protein yapısındaki bazı yabancı maddelere karşı bağışıklık sisteminin aşırı cevap vermesi ve bunun sonucunda da vücuda zararlı olan bir takım maddelerin ortaya çıktığı hastalıklar grubudur. Alerjen denilen protein yapıdaki yabancı maddeler aslında normalde vücudumuzun bağışıklık sistemi tarafından büyük reaksiyonlar olmadan bertaraf edilirler. Ancak alerjik kişilerde bu tür proteinlere karşı immünglobülin E tipinde antikor yanıtı olur. Bu antikorların alerjenle daha sonra karşılaşma sonucu girdiği reaksiyon sonucu bazı hücrelerden özellikle histamin gibi bazı maddeler açığa çıkar. Yine alerjenle karşılaşılan alana başta eozinofil dediğimiz hücreler gelirler. Bu hücreler ve ortaya çıkan maddeler, kişinin kendi dokularına zarar vermeye başlar. Sonuç olarak hapşurma, burun akıntısı gibi bulgularla karakterize saman nezlesi; nefes darlığı, solunum güçlüğü gibi bulgularla karakterize astım ve benzeri diğer hastalıklar ortaya çıkar.

    – Alerji için neden çağımızın hastalığı deniyor? Günümüzde alerjilerde artış yaşanmasının sebepleri nelerdir? Dünyada en sık ratlanan hastalıklar arasında ilk sıralarda olduğu ve türlerinin de arttığı söyleniyor. Doğru mu?

    – Gerçekten son dönemde alerjik hastalıklarda artış görülmektedir. Çağımız modern yaşamın getirisi olarak özellikle hijyen kurallarının sıkıca uygulamaktayız. Bunun yanında antibiyotik tedavileri gibi tedavilerle enfeksiyonların çok iyi kontrol etmekteyiz. Bu sebeplerle vücudun bağışıklık sistemi tabir yerindeyse güçlenemez. Bu hastalıklar için “hijyen hipotezi” denilen bir düşünce yıllar önce ortaya atılmıştır. Bu hipoteze göre özellikle sosyo-ekonomik olarak yüksek düzeyde yaşayan ve hijyen kurallarına çok sıkı dikkat edilen ülkelerin vatandaşlarında alerjik hastalıklar sıkça görülmektedir. Tersine maalesef daha kötü koşullarda yaşayan toplumlarda alerjik hastalıklar daha az görülmektedir. Bu hipotez bir çok toplumsal çalışma ile de kanıtlanmıştır. Bu durumun sebebi kısaca şöyle açıklanabilir: Bağışıklık sistemimizin yönlendiricisi olan özellikli iki yardımcı T lenfosit tipi hücre vardır. Bunlardan 1. tip yardımcı T lenfosit enfeksiyonlarla savaşır, 2. tip olan ise antikor üretimi ve de alerjik hastalıkların oluşumunda önemli roller oynar. İki hücre esasen birbirini baskılar. Yani yaşamın erken dönemlerinde enfeksiyon geçiren kişilerde 1. tip yardımcı T lenfositler güçlenmekte ve 2. tiptekileri baskılamaktadırlar. Böylece alerjik hastalık gelişme riski düşmektedir.

    Tüm bunlara ek olarak, sanayi devrimi sonrası ortaya çıkan hava kirliliği; yine modern yaşamın getirdiği hazır gıda sektörü ve bu sektörde kullanılan katkı ve koruyucu maddelerle temasımızın artması; ayrıca aktif ve pasif sigara içiciliği alerjik hastalıklara olan meyilimizi arttırmaktadır. Başkaca benzer sebeplerin de katkısı ile alerjik hastalık görülme sıklığı gerçekten giderek artmaktadır.

    Dünyada en sık rastlanan ilk sıralardaki hastalık demekten ziyade belki de alerjik hastalıklar şu an için toplumda en sık rastlanan ilk sıradaki hastalıklardır. Çünkü topluca bakıldığında sıklığının % 30’ u aştığı söylenebilir. Yani toplumdaki üç kişiden biri hayatının bir döneminde alerjik bir hastalık göstermektedir.

    – Günümüzde alerjilerde artış yaşanmasının sebepleri nelerdir? Enfeksiyon hastalıklarında azalma oldukça alerjiler de artış olduğu doğru mu?

    – Daha önce de bahsettiğim gibi bu gerçekten doğrudur. Alerjik hastalık mekanizması ile enfeksiyonlara karşı koyan bağışıklık sistemi mekanizması birbirine ters olarak çalışmaktadır. Bu da enfeksiyon hastalıklarının azalması ile bağışıklık sisteminde 2. tip yardımcı T lenfositlere kayma ile sonuçlanır. Bu sebeple maalesef alerjik hastalıklarda artış ortaya çıkmaktadır.

    – Alerji türleri nelerdir? Bunlar arasında en yaygın olanları hangileridir? Hangi alerjiler, daha çok kimlerde görülüyor Cinsiyete göre, kadın-erkek-çocuk, ya da yaşa göre gruplama yapılabilir mi?

    – Alerjik hastalıklar kabaca, solunum yolunun alerjik hastalıkları, gıda alerjileri, böcek alerjileri ve ilaç alerjileri olarak sınıflanabilir. Bu alerjilerin bir kısmında cilde ve mide barsak sistemine ait bulgular da görülebilir. Bunun dışında özellikle arı sokması alerjisi gibi olayalarda maalesef tüm vücut ve özellikle solunum ve dolaşım sistemi etkilenerek ölümler ortaya çıkabilir. Solunum yolunun alerjik hastalıklarını saman nezlesi (alerjik rinokonjunktivit) ve alerjik astım olarak inceliyoruz. Bu hastalıklar toplumda gerçekten sıkça görülmektedir. Ülkemizde saman nezlesi bazı bölelerimizde neredeyse % 20 oranında görülmektedir. Bu da gerçekten son derece sık görüldüğünü göstermektedir. Alerjik astım ise yaşa göre değişmekle birlikte yaklaşık % 2-8 civıranda görülmektedir.

    Bebekilk döneminde daha çok derinin alerjik hastalıkları karşımıza çıkmaktadır. Bunların bir çoğu da gıdalara bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Yaş biraz ilerledikçe saman nezlesi ve alerjik astım sıklık açısından atak yapmakta ve öne geçmektedir. Ergenlikte ve genç erişkinlikte de en sık saman nezlesi ve astımı görmekteyiz. Bunun dışındaki alerjiler genel olarak her çağda görülebilmektedir. Kadın erkek ayrımı tam olarak yapılmasa da kadınlarda alerjik hastalıkların erkeklerden daha sık görüldüğü aşikar bir durumdur.

    – Teşhis ve tanı nasıl konuluyor? Belirtiler neler, kişiye göre değişir mi? Alerji testleri ne zaman ve nasıl yapılır?

    – Doğru teşhis mutlaka bir alerji ve immünoloji uzmanı hekim tarafından konulabilir. Bunun yolu da iyi bir hastalık hikayesi, muayene bulguları ve doğru ve yerinde uygulanan alerji testleri ile konulabilir. Bu vesile ile üzerine basa basa belirtmeliyim ki alerji testleri mutlaka bir alerji ve immünoloji ihtisası yapmış uzman tarafından yapılmalı ve değerlendirilmelidir. Belitiler, saman nezlesinde hapşurma, burun akıntısı, sulu burun akıntısı, burunda kaşıntı, gözlerde yanma, sulanma, kaşıntı gibi karşımıza çıkmaktadır. Alerjik astımda da öksürük, nefes darlığı, hırıltılı ya da hışıltılı solunum şeklinde bulgular olabilir. Gıda alerjileri daha çok mide barsak bulguları ve deride kaşıntı, kızarıklık, kabarıklık gibi bulgular vermektedir. İlaç ve böcek alerjileri ise ölüme kadar giden ağır bulgularla karşımıza çıkmaktadır. Bulgular tabiidir ki kişiden kişiye fark göstermektedir.

    Alerji testleri kanda yapılabildiği gibi daha değerli olan deride yapılan alerjen uygulamaları ile yapılır. Bizler pratikde en çok “alerji prick testi” dediğimiz testleri kullanıyoruz. Bu testler uygulaması kolay, can yakmayan ve son derece güvenilir sonuçları olan testlerdir. Testin sonucunun hastanın kliniği ile örtüştürülmesinde alerji ve immünoloji uzmanlarının sanatı işin içine girmektedir. Test sonuçları çok küçük nüanslar gösterebilir. Bunların klinik anlamları ve hangisinin kıymetli olduğu da bir alerji ve immünoloji uzmanı tarafından yorumlanır. Hasta ona göre yönlendirilir. Maalesef halen tıbbi pratik uygulamalarda testin kolay uygulanabilmesi nedeni ile profesyonel olmayan kişilerce uygulandığına ve hastaların son derece yanlış yönlendirildiğine şahit olmaktayız. Bu vesile ile hastalarımızı tekrar uyarmak istiyorum; alerji deri testlerinizi mutlaka bir alerji ve immünoloji uzmanına yaptırınız ve yorumlatınız. Önemli olan testin, alerjenleri damlatarak kolların bir iğne ya da aplikatörle delinmesi sonucu elde edilen sonuçlar değil; ortaya çıkan bu deri testi pozitifliklerinin kinikle örtüştürülmesi ve sorumlu alerjen ya da alerjenlerin saptanmasıdır. Bunun için çok ciddi bir alerji ve immünoloji tecrübesi gereklidir. Çünkü; buradan elde edilecek sonuçlar hastanın radikal (köklü) tedavisi için hem hastaya hem de hekime fikir verecektir. Bu sonuçların yorumlanması ile hastanın köklü bir şekilde hastalığından kurtulması ve bekli de ölümcül sonuçlar doğuracak durumların (astım ve anafilaksi gibi) önüne geçmek mümkün olacaktır.

    – Alerjiye yol açan etkenler neler?

    – Alerjiye yol açan etkenlere daha önce belirttiğim gibi “alerjen” diyoruz. Ev tozu içinde bulunan akar dediğimiz küçük böcekçiklerin çıkartıları, polenler, küf mantarları, hayvan tüyleri ve havyasal bir takım çıkartılarda bulunan protein yapıdaki maddeler, gıdalarda bulunan protein özellikli maddeler ve bazı ilaç molekülleri alerjik etkili olabilirler.

    – Alerjilerin tedavisi mümkün mü?

    – Alerjilerin tedavisi tabii ki mümkündür. Ancak bu tedaviyi bir alerji ve immünoloji uzmanı üstlenmelidir. Bazı hastalıklarda bir takım ilaçlar kullanılabildiği gibi, özellikle arı sokması alerjilerinde ve solunum yolunun alerjik hastalıklarında alerji ve immünoloji hekimi tarafından karar verilmesi gerekli olan aşı tedavisi uygulanabilir. Aşı tedavisi doğru, zamanında ve yerinde uygulandığından son derece başarılı sonuçlar elde edilmektedir.

    – Alerjenlerden nasıl korunulur?

    – Alerjik rinit, alerjik astım hakkında da biraz bilgi verebilir misiniz? Bunlar geçici midir? Alerjik hastalıklar genetik midir?

    – Bu sorunun da cevabı sitemizde yer almakta. Lütfen okuyunuz ve durumunuzu belirleyiniz…

    – Ülkemizde alerjik hastalıklar konusunda ne aşamadayız?

    – Ülkemiz alerjik hastalıkların hiç de azımsanmayacak sıklıkta görüldüğü bir coğrafyadır. Bu konu ile ilgili olarak az sayıda uzman olmasına rağmen verilen hizmet dünya standartlarındadır. Alerji ve immünoloji uzmanlarımız her yıl ulusal ve uluslar arası toplantılara katılmakta ve tıbbi literatür ve uygulamaları yakından takip etmekte ve hatta uluslar arası bu uygulamalara yön veren kuruluşlarda görev almaktadırlar. Bu nedenle ülkemiz alerji ve immünoloji uzmanları son derece yetkin durumdadırlar.

    Ben de kliniğimde çok yoğun bir şekilde alerji pratiği ile uğraşmaktayım. Bunun dışında üniversite ortamında yaptığımız çalışma ve araştırmalar ile hem ulusal hem de uluslar arası saygın tıp dergilerinde yayın yapmaktayız. Hastalığın hem klinik bulguları, hem oluşum mekanizmaları hem tedavi modelleri çalışma alanlarımızın odak noktalarını oluşturmaktadır. Hastalığın sadece vücut fonksiyonları değil kişinin yaşam kalitesini de bozduğu bir gerçektir. Bu konuda da çalışmalarımız vardır.

    Sağlıklı günler dileğiyle…

    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • İlaç alerjisi

    Hastalıkların tanı ve tedavileri için ard arda geliştirilen ilaçlarla birlikte bunlarla oluşan alerjik reaksiyonların da görülme sıklığında maalesef ki ciddi artışlar olmuştur.

    Aslında ilaçların çoğu kendi başlarına alerjik etkili değildirler. Ancak; vücuda girdiğinde bir takım proteinlerle birleşip alerjik etkinlik kazanırlar. Bunun dışında bir çok ilacın üretimi esnasında kullanılan boya ve koruyucu maddeler de alerjik reaksiyonlardan sorumlu olabilirler.

    İlaç alerjileri bilimsel verilere göre sık görülen reaksiyonlar değildirler. Buna rağmen ilaç alerjisi tanısı alan o kadar çok hasta vardır ki; bu alerjik reaksiyonları olduğunu zanneden bir çok hasta ile karşılaşabiliyoruz. Buradaki problem hastaların ilaçlarla ortaya çıkan hemen tüm yan etki reaksiyonlarının ilaç alerjisine bağlanması olabilir. Ancak; gerçek ilaç alerjilerinin bir takım özellikleri vardır. Bunu değerlendirecek olan ise mutlak ve mutlak bir alerji ve immünoloji uzmanıdır. Örneğin; Amerika’ da hiç de az sayılmayacak bir hasta sayısı ile (36 653 hastada) yapılan bir araştırmada % 1.67 oranında ilaçlarla ilgili yan etki saptanmışken, bunların sadece % 10’ unun gerçek ilaç alerjisi olduğu görülmüştür. Yine tüm bu hastaların sadece 8 tanesinde alerjik reaksiyon hayatı tehdit edici tarzda bulunmuştur.

    İlaçlarla Oluşan Tüm Reaksiyonlar Alerjik midir?

    Bu soruya cevabımız tereddütsüz: “hayır değildir !!!”. İlaçlar; alerji dışında, kendi toksik etkileri, kişilerdeki dayanıksızlık reaksiyonları, tolerans bozuklukları ve idiyosenkrazi denilen hiç beklenmeyen yan etkiler şeklinde reaksiyonlar yapabilirler. Alerji dışındaki diğer reaksiyonlar genelde doza bağımlıdır. İlaç alerjisi düşündüren bir vakada önemli ip uçlarından biri; ailesinde alerjik hastalık hikayesi olmasıdır. Bu tür kişiler, ilaç alerjisi açısından risk altındadırlar. Ayrıca, şu mutlaka bilinmelidir ki; alerjik reaksiyon bir ilacın ilk alınması ardından ortaya çıkmaz. Bu ilaca alerjik bir reaksiyon gelişebilmesi için kişinin daha önceden bu ilaç ya da benzer bir molekülü daha önceden almış olması gerekmektedir. Durum aslında burada biraz karışmaktadır. Çünkü; o kadar çok muadil ilaç ya da bir birine benzer moleküllü ilaç var ki kişi daha önceden şu an reaksiyon görülen ilacı veya benzerini farkında olmadan almış olabilir. Bu nedenle hastanın hastalık hikayesini tam tabiriyle didik didik etmek gereklidir.

    İlaç Alerjileri Nasıl Bulgular Verirler?

    İlaç alerjileri anafilaksi denilen ve hayatı tehdit eden ve maalesef ki ölümcül olabilen tabloların yanı sıra, ateş, kurdeşen, anjiyoödem, alerjik deri hastalığı, kan hücrelerinin yıkımı, böbrek iltihabı, damar iltihabı, karaciğer iltihabı ve safra kanallarının tıkanması, romatizmal hastalıklara benzer tablolar, ışık alerjisi gibi durumlara sebep olabilir.

    Hangi İlaçlar Alerji Yapabilir?

    En sık antibiyotikler ilaç alerjisine neden olurlar. Antibiyotikler ilaç alerjilerinin % 45’ inden sorumludurlar. Aslında bunun nedeni toplumumuzda ve dünya genelinde antibiyotiklerin bir yerde gerekli gereksiz son derece sıkça kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Kişilerin bu tür moleküllerle belki de gereksiz yere karşılaşmaları ve bu molekülü tanıyıp, ona karşı alerjik bir durum sergilemeye başlaması için önemli bir fırsatı bu vesile ile belki de bizler hekimler olarak vermiş oluyoruz. Ancak; bana göre, hiçbir hekim gereksiz ilaç vermez. Maalesef; toplumumuzdaki en önemli sıkıntılardan biri herhangi bir hastalık durumunda kişiler hekime danışmadan, muayene olmadan, tetkiklerini yaptırmadan ilaçlarını ya bir dost tavsiyesi, ya da bazen direk eczaneden kendileri alabilmektedirler. Unutulmamalıdır ki hiçbir hastalık tüm insanlar da bire bir aynı klinik tabloyu yaratmayabilir. Yani, benzer klinik tablolara yol açan bir çok hastalık olabilir ve bu nedenle bunların tanı ve tedavisini mutlaka hekimler üstlenmelidir. Bunun dışında aspirin ve romatizma ilaçları da ilaç alerjisinin önemli nedenleri arasındadır. Bunlar da ilaç alerjilerinin % 17’ sinden sorumludurlar. Bunlardan başka renkli röntgen filmi çekmek için kullanılan ilaçlar da alerjiden sorumludurlar. Diş çekimleri ve ameliyatlarda kullanılan uyuşturucu ilaçlar da önemli ilaç alerjisi nedenlerindendir.

    Tüm bu ilaçlar arasında adı en sık anılan penisilin ve penisilin alerjisidir. Çeşitli araştırmalara göre görülme sıklığı değişmekle birlikte % 0.7-10 arasında değişir. Daha önce de belirtildiği gibi bir ilaca alerjik reaksiyon oluşması için kişinin o ilaçla daha önceden de karşılaşmış olması gereklidir. Ancak bazen penisilin üreten küf mantarlarına alerjisi olan insanlarda ve yine penisilin ile tedavi edilmiş hayvanların sütlerini içen kişilerde daha önceden penisilin ilacını almadan da alerjik reaksiyon görülebilir. Penisilin alerjisinde en sık görülen bulgu kurdeşendir; ancak anafilaksi reaksiyonları, ölümcül sonuçları nedeni ile daha fazla dikkat çeker.

    Anestezik (ameliyat ya da girişimler öncesi girim bölgesini ya da hastayı uyuşturmak için kullanılan) madde alerjisi de son dönemlerde dikkatleri üzerinde toplamaktadır. Her 5000-15000 ameliyatta bir ciddi alerjik reaksiyon görülebilir. Bunların bir kısmı anestezik maddelere bağlı iken bir kısmı da özellikle ameliyathane şartlarında ve ameliyat esnasında sık karşılaşılan latekse bağlıdır. Özellikle küçük ameliyatlar ve diş girişimlerinde kullanılan lokal anestezikler de yan etkiler oluşturabilirler; ancak bunların az bir kısmı gerçek ilaç alerjisidir.
    Bu ilaçlar dışında bir çok ilaç alerjik reaksiyona neden olabilir. Örneğin; Gut hastalığında kullanılan allopurinol, antibiyotik sınıfından kinolonlar, sülfa içeren ilaçlar, sara ilaçları, bazı hormonlar (örneğin; insülin)…

    Bu reaksiyonlar dışında bazı ilaçlar yalancı alerjik reaksiyon denen bir duruma neden olabilirler. Bunlar içinde Aspirin ve diğer romatizma ilaçları, renkli film maddeleri, bazı tansiyon ilaçları, morfin, K vitamini, bazı durumlarda kullanılan ve vücuttan demir atılımı sağlayan ilaçlar (desferroksamin) bulunur.

    Aspirin ve diğer romatizma ilaçlarının en iyi bilinen yan etkileri mide üzerine olmakla birlikte kurdeşen, bronşlarda sıkışma, nezle ve göz mukozası iltihabı gibi yalancı alerjik reaksiyonlar yapmaları nedeni ile sıkça sorun yaratırlar.

    İlaç Alerjimin Varlığını Nasıl Anlarım, Test Yaptırmalı mıyım?

    Daha önceden herhangi bir ilaçla alerjik reaksiyonunuz (kurdeşen,göz ve burun iltihabı, nefes darlığı, öksürük, göğüste sıkışma hissi, alerjik deri hastalığı) varsa en iyi yol bir daha bu ilacı kullanmamaktır. Bunun yanında herhangi bir sebeple gittiğiniz doktora bu durumunuzdan ayrıntıları ile bahsetmelisiniz. İlaç alerjisi varlığını araştırmak için alerji deri testi ve bazı ilaçlar için (örneğin; penisilin) kanda alerji testi yapılabilir. Ancak bu sadece şu anda kullanmanız gereken ilaçlar için yapılmalıdır. Kullanılmayacak ilaçlara önceden test yapmak ne pratik ne de mantıklı değildir.

    Tedavi

    En önemli tedavi, ilaç alerjisinden sorumlu olan ilaçtan sakınmaktır. Ayrıca gereksiz yere uygun olmayan dozlarda düzensiz ilaç kullanımları da ilaç alerjisini davet edeceği için bu tür uygulamalardan sakınılmalıdır. Kurdeşen, alerjik deri hastalığı gibi hafif durumlar dahil ilk iş, kullanılan ilacın kesilmesidir. Bunun hemen ardından zaman kaybetmeden alerji ve immünoloji doktorunuza başvurmalısınız.

    İlaç Alerjisi Olanlara Öneriler

    • Bu durumunuzdan tüm çevrenizi (aile ve iş ortamı) haberdar edin,
    • İlaç alerjiniz olduğunu belirten bir belge taşıyın. Bu belgeye, alerjik olduğunuz bütün ilaçların adını yazan bir liste ekleyin.
    • Herhangi bir nedenle ilaç tedavisi veya operasyon gerektiren bir durumda, oluşturduğunuz bu listeyi tedavinizi yapacak olan doktora gösterin ve ayrıca alerji ve immünoloji uzmanınıza danışın,
    • Adları farklı olsa da birçok ilacın içinde aynı etken madde vardır. Bu nedenle; daha önceden bilinen ve kanıtlanmış bir ilaç alerjiniz varsa alerji ve immünoloji doktorunuza danışmadan ilaç kullanmayın.

    Sağlıklı günler dileğiyle…
    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Demir eksikliği ve kansızlık

    Demir eksikliği tüm dünyada kansızlığın (anemi) bir numaralı nedenidir. Kadınlarda sık görülür ve önemli bir sağlık sorunudur.

    DEMİR EKSİKLİĞİ NEDEN OLUŞUR?

    Diyetle alımın yetersiz olabilir. Demir esas olarak hayvansal gıdalarda, özellikle kırmızı ette bulunur. Ekonomik yetersizlikler, zayıflama amacıyla yapılan diyetler, bilinçsiz beslenme, iş yaşamının zorlukları nedeniyle düzensiz gıda alımı gibi nedenlerle yetersiz demir alıyor olabilirsiniz. Vejeteryanlarda da zaman içinde demir eksikliği gelişir.
    Emilim bozukluğu: Ameliyatla midesi, oniki parmak bağırsağı veya ince bağırsağı çıkarılmış kişiler ve Çölyak hastalığı olanlarda demir emilimi bozulur.
    Gereksinim artması. Kadın hastalarda fazla sayıda doğum demir eksikliği anemisinin sık nedenlerindendir. Her gebelik yaklaşık 500-1.000 mg demir kaybı yaratır. Büyüme dönemindeki gençlerde de ihtiyaç arttığı için demir eksikliği gelişebilir.
    Kan kayıpları. Kadınlarda önemlidir. Bir kadının normal adet kanamalarıyla her ay yaklaşık 20 mg demir kaybedilir. Aşırı kanaması olan kadınlarda demir eksikliği sık görülür. Uterus myomları önemli kan kayıplarına neden olabilir.
    Mide bağırsak sistemi (Gastrointestinal kanal) kan kaybında önemlidir. Bunlar arasında şu örnekleri verebiliriz: yemek borusu varisleri, mide fıtığı, reflü özofajitleri, peptik ülser, gastrit, kronik aspirin kullanımı, mide polipleri ve kanserleri, kolon kanserleri, ülseratif kolit, kalın bağırsak polipleri, divertiküller, hemorroidler.
    Özellikle erişkin erkekte demir eksikliği saptandığında kan kaybı kaynağı olarak öncelikle mide bağırsak sistemi incelenmelidir.

    DEMİR EKSİKLİĞİNDE BELİRTİ ve BULGULAR
    Bu hastalarda halsizlik, çabuk yorulma, eforla gelen nefes darlığı, çarpıntı, solukluk ve isteksizlik gibi şikayetler ortaya çıkar.
    Dilin üzerindeki papilla denilen ufak pürtükler düzleşir veya silinir. Bazen dilde yanma duyusu olabilir. Ağız kenarında çatlaklar oluşur. Tırnaklar kolay kırılır hale gelir. İleri vakalarda yemek borusunda, yutma güçlüğü yaratabilen bir zar oluşabilir. Demir eksikliği anemilerinde gastrit sıktır.
    Anormal şeylerin yenilmesine PİKA denir. Bu hastalar sıklıkla kil, buz ve benzeri şeyleri yerler. Demir eksikliğinde PİKA sıktır.

    DEMİR EKSİKLİĞİNDE TEDAVİ
    Ağızdan alınacak haplarla yapılır. İlacın tercihan aç karna alınması, daha iyi emileceği için önerilir. Ancak, aç karna alınan demir preparatları sıklıkla gastrointestinal sistem yakınmalarına yol açar. Bu durumda dozlar yemeklerle birlikte alınabilir. Demir tedavisi en az 6 ay sürdürülür.

    DEMİR TEDAVİSİNİN YAN ETKİLERİ
    Demir ilaçları sıklıkla midede yan etkisi yapar. Ağrı, yanma, bulantı gibi sorunlar görülebilir. Kabızlık, bazı hastalarda da tam tersine dışkıda yumuşama hatta ishal görülebilir. Demir kullanırken dışkı rengi koyulaşabilir.

    İĞNE İLE DEMİR TEDAVİSİ
    İğne ile yapılan demir tedavisinin ağızdan hapla yapılana göre daha etkili olduğu doğru değildir. Malesef bu yanlış düşünce bazı hekimlerimizin uygulamasına da yansımaktadır.
    İğne ile demir tedavisinin ciddi yan etkileri olabilir. Bu nedenle sadece özel durumlarda ve hekim gözetiminde uygulanmalıdır.

  • Akdeniz anemisi nedir

    Akdeniz anemisi nedir

    Tıbbi adı talasemidir. Alyuvarlarda globin zincirinin yapımındaki kusur nedeniyle oluşur. Beta zincirinin yapımı yetersiz ise beta talasemi, alfa zincirinin yapımı yetersiz ise alfa talasemi olarak adlandırılır. Beta talasemiler Akdeniz bölgesinde sık görülür. Bu nedenle Akdeniz anemisi olarak da bilinir. Kalıtımla geçen bir hastalıktır.

    AKDENİZ ANEMİSİNİN KAÇ TÜRÜ VAR?
    Akdeniz anemisini hastalığın taşıyıcıları ve hasta olanlar şeklinde ikiye ayırabiliriz.
    Talasemi taşıyıcıları (talasemi minor): Bu kişilerde hastalık belirtisi yoktur. Hafif kansız olabilirler. Kişi genellikle taşıyıcı olduğunu bilmez. Başka amaçla yapılan kan sayımlarında tesadüfen ortaya çıkar. Kan incelemelerinde alyuvarlarının normalden küçük olduğu anlaşılır. Bu durum demir eksikliği anemisine çok benzediği için ayırıcı tanıda karışıklık yaratabilir. Bu nedenle talasemi taşıyıcılarına bazen gereksiz yere demir tedavisi verildiği olur.
    Talasemi taşıyıcılarına herhangi bir tedavi gerekli değildir.

    Talasemi hastaları
    Bunlar anne ve babası taşıyıcı olanlarda ortaya çıkar. Talasemi major ve talasemi intermediata olmak üzere iki türü vardır. Talasemi major (Cooley anemisi) hastalığın en ağır tipidir. Doğuştan itibaren ağır anemisi olan ve tıbbi gözetimde olması gereken hastalardır.

    TANISI ZOR MU?
    Talasemi hastalığının veya taşıyıcıların tanısı zor değildir. Ancak özellikle taşıyıcılar sıklıkla gözden kaçmaktadır. İlk yapılacak iş tam kan sayımı denilen incelemedir. Ucuzdur ve her yerde yapılabilir. Kan sayımında alyuvarlar normalden küçük ise demir eksikliğinden ayırmak için demir metabolizmasına yönelik bazı kan tetkikleri yapılır. Bunların ardından Hemoglobin elektroforezi ile kesin tanı konur.

    TALASEMİ TAŞIYICILARI NELERE DİKKAT ETMELİ?
    Talasemi genlerle kuşaklar arasında taşınan bir hastalıktır. Evlilik öncesi anne ve babanın taşıyıcı olup olmadığını bilmek çok önemlidir. Eğer ebeveynlerden birisi taşıyıcı ise her gebelikte bebeğin de taşıyıcı olma olasılığı %50'dir. Eğer anne ve babanın her ikisi de taşıyıcı ise %25 olasılıkla hasta bebek doğacaktır.
    İki taşıyıcı evlenmiş ve bebek sahibi olmak istiyorlarsa doğum öncesi tanı yöntemleriyle bebeğin hasta olup olmadığı incelenmelidir.TALASEMİ TÜRKİYE İÇİN SORUN MUDUR?Talasemi ülkemizde sık görülmektedir. Sağlık Bakanlığı verilerine göre özellikle Çukurova, Akdeniz kıyı şeridi, Ege ve Marmara bölgelerinde talasemi taşıyıcılığı çok sıktır. Yine Sağlık bakanlığı verilerine göre Türkiye’de beta-talasemi taşıyıcı sıklığı %2,1 olup, yaklaşık 1.300.000 taşıyıcı ve 4000 civarında hasta vardır.
    Talaseminin önlenebilmesinde en önemli adım evlenecek çiftlerin taşıyıcılık taramasından geçirilmeleri, eğer taşıyıcı iseler genetik danışmanlık almalarıdır.
    Sağlık Bakanlığı Hastalığın görülme sıklığı göz önüne alınarak riskli 33 ilde (Konya, Karaman, Burdur, Isparta, İzmir, Denizli, Manisa, İstanbul, Bursa, Çanakkale, Kütahya, Gaziantep, Kahramanmaraş, Antalya, İçel, Hatay, Ankara, Tekirdağ, Edirne, Diyarbakır, Bilecik, Kırklareli, Kayseri, Sakarya, Kocaeli, Şanlıurfa, Eskişehir, Batman, Düzce, Adana, Aydın, Muğla, Düzce) HemoglobinopatiKontrol Programı yürütmektedir.

  • Cinsel Sorun: Erken Boşalma

    Cinsel Sorun: Erken Boşalma

    Zevkle ile başlayan bir ilişkinin devamında sonucunda hüsranla sonuçlanması bizde olumsuz izler bırakabilir. Erken boşalma terimi vajene girmeden ya da girdikten kısa bir süre sonra boşalım yaşanması olarak tanımlanmaktadır. Benzetmek gerekirse evde yemek bekliyorsunuz ve iştahla yemeğin gelmesini ve nasıl yiyeceğinizi hayal ediyorsunuz. Yemek geldikten sonra iştahınızı kaçıran bir olay oluyor ve yiyemiyorsunuz ve isteksiz gözlerle baka kalıyorsunuz. Tam olarak bu örnek erken boşalmayı anlatamasa da tadımız kaçtığı gerçeğinin izahatı olabilir.

    Erken boşalmaya sebep olan cinselliğe ait şemalar, olumsuz düşünceler, geçmişteki olumsuz tecrübeler bizim hayal kırıklığına uğramamıza sebebiyet vermektedir. Eşler arası sağlıklı bir cinselliğin olması ancak uyum ile olmaktadır. Çiftler birbirlerini tanıyarak cinsel hayatlarını idame ettirmesi farklı ruhsal hastalığa yakalanmasını önleyecektir. Sadece erkek için değil kadınlar içinde erken orgazm olması birbirleri açısından olumluya işaret teşkil edebilir. Burada önemli olan çiftlerin orgazm ve erken boşalıp boşalamadığı.

    Bu cinsel sorunlar bireylerin zihinlerinde yetersizlik, başaramama gibi olumsuz düşüncelere sebebiyet vermektedir ki bu sorunu dile getirmedeki çekinceleri ve terapiste, hekime gitmemeye kadar götürerek ilişkiyi çıkmazlara sokabilir. Erken boşalmanın sebeplerinden devam edecek olursak eğer, seyrek cinsel ilişkide bulunmak ya da uzun süre ara vermek, stres faktörlerinin yoğunluğu, erken ergenlik dönemindeki sık yapılan mastürbasyon, erken yaşlarda ve uygun olmayan şartlarda cinsel deneyim yaşamış olmak, kadının isteksizliği ve erkeğin psikolojik yapısını bozarak erken boşalmaya sebebiyet verebilir.

    Yukarıda tanım ve sebeplerinden bahsederek erken boşalmanın çözülmesinin mümkün olmadığı görüşünün aksine tedavisi olan cinsel sorun olarak bahsetmemizde yarar vardır. O zaman tedavisini paylaşacak olursa eğer;

    1. ERKEĞİN KENDİNİ KONTROL ETMESİ: Burada iki yaklaşım önemlidir. Öncelikle pozisyon. Erkeğin altta olduğu ve hareket etmediği pozisyon boşalmayı en çok geciktiren biçimdir. Bu pozisyonda erkek sırtüstü yatar, kaslarını tamamen gevşetir, sıkmaz, kadın ise üstte kalır ve çok yavaş olarak, fazla sıkmadan ve uyarıcı hareketlerde bulunmadan ilişkiyi sürdürür. İkinci olarak kontrol iradesinin geliştirilmesidir. Boşalmaya yakın süreçte dikkatin başka yöne yöneltilmesi faydalı olur. Özellikle kadının cinsel arzu uyandıracak bölgelerinden kaçınılması gerekir. Ayrıca arzuyu artıran hareketlerden de kaçınılmalıdır. Örneğin bazı erkekler kadının bazı bölgelerine dokunduklarında ya da baktıklarında çok fazla uyarıldıklarını belirtirler. İşte bu durumda bu hareketlerin yapılmaması ve başka, daha az uyarıcı pozisyonlara geçilmesi önemlidir.

    2. MASTERS VE JOHNSON MANEVRASI: Masters ve Johnson tarafından geliştirilmiştir. Erkeğin iyice uyarılması ve boşalmadan hemen önce penisin sıkılarak, boşalma refleksinin baskılanması esasına dayanır. Burada dikkatin başka yöne çevrilmesi değil tam aksine cinsel arzunun arttırılması yönünde uyarılması önemlidir. Kısa sürede uyarılma eşiğine gelinir ve tam bu sırada penis el ile sıkılır. Böylece erkek gerçek bir ilişkide ne kadar uyarılma ile boşalma durumuna gelebileceğini de öğrenmiş olur.

    3. BAŞLA-KES (START-STOP) UYGULAMASI: Cinsel uyarım eşiğinin öğrenilmesi için benzer bir manevradır. Cinsel ilişki sırasında erkek boşalacağını hissettiği zaman eşini uyararak ilişkiyi sonlandırır. Boşalma hissi geçtikten sonra tekrar ilişkiye devam edilir. 3 kez denendikten sonra normal boşalmaya izin verilir.

    4. İLAÇ TEDAVİSİ: Hekimler yardımıyla bu soruna ilişkin antidepresanlar erken boşalma sorunlarını çözebilmektedir

  • Antisosyal Kişilik Bozukluğu

    Antisosyal Kişilik Bozukluğu

    DSM-5 kriterlerine göre antisosyal kişilik bozuklukları sınıflandırılması itibariye B grubu kişilik bozuklukları tanı kriterleri arasındadır. Belirti kümelerinden üç ya da daha fazlasının olması durumda konulan tanının belirtilerinde, tutuklanmasına yol açan tekrarlayıcı eylemlerde bulunuyorsa, yasal yükümlülüklerine uymuyorsa, sık sık yalan öyleme takma isimler ya da kendi şahsi çıkarları için ya da zevki için sahtekârlık yapıyorsa, dürtüselliği ve geleceği tasarlamada problemli ise, sık sık kavga ve dövüşlere katılıp, başkalarının hakkına el uzatmada sinirli ve saldırgan ise, kendi güvenliği ya da bir başkasının güvenliğini hiçe sayıyorsa, sürekli bir işinin olmaması ve parasal yükümlülüklerini yerine getiremiyorsa, başkalarını incitme, kötü davranması sonucu vicdan azabı çekmiyorsa hekimler tarafından bu tanı konulmaktadır. Kişi için onsekiz yaşının altında önce davranım bozukluğu olduğuna ilişkin kanıtlar mevcuttur ki kişinin en az onsekiz yaşında olması gerekmektedir.

    Antisosyal kişilik bozukluğu bireyler ergenlikte oluşan davranış bozukluğuyla hem de yetişkinlikte ayrı derecede sorumsuz ve sosyal alanlardaki tehlikeli davranışlar ile göze çarpmaktadır. Böyle yapıda bulunan kişiler genellikle psikiyatri kliniklerinde, hapishanelerde, ıslah evlerinde ya da özel hekimlerce tedavileri yürütülmektedir. Kişi için tedavi olma eğilimi genelde dış kaynaktan gelmektedir. Aile yakınları, işverenler, öğretmenler daha sıklıkla adli hukuk sistemi gibi kişi veya mercilerce gergin kişilerarası ilişkisi sebebiyle ya da kabul görmesi mümkün olmayan davranışlarıyla bu yapıdaki kişileri tedaviye gitmesi gerektiğiyle alakalı zorlamalarda bulunmaktadır. Mahkemelerce bu yapıdaki kişilere ya terapiye ya da hapishaneye gitmesi yönünde tercihler sunmakta ve bu seçim doğrultusunda şartlı tahliye ile psikoterapiye gidilmesini ve psikoterapi devamlılığı bu şekilde sağlanmaktadır.

    Antisosyaller gönüllü olarak gerçekçi olmayan fiziksel rahatsızlıklarıyla alakalı ayakta tedavi merkezilerine başvurabilir ve tedavi hizmetlerinden yararlanabilmektedir ya da yeşil reçete ile satılan ilaçlara ulaşmak için psikiyatri kliniklerine gelebilmekteler. Antisosyaller diğer insanların haklarını hiçe sayan ve ihlallerde bulunan bir şekilde tarif edildiğine göre sosyal problemler de beraberinde gelmektedir. Tanım itibariyle bu davranışların vuku bulduğu ve suçla eşlik eden durumlarda toplumu derinden tehdit etmektedir.

    Antisosyal Kişilik Bozukluğu olan kişiler psikoterapisi ile iyileşir mi sorusu süregelen bir durumdur. Bu sorunun yanıtını çoğu analistler yarar görmeyeceği konusunda görüş bildirmişlerdir. Psikoterapiyle ilgilenmenin süperego gerektiğine ilişkin bilgilerin olması, empati eksikliği ve toplu normlarını kabul etmemesine ilişkin durumun olması, ikinci durum ise, antisosyal kişilik bozukluğu bireyin tedavi motivasyonunun olmamasından kaynaklanması, üçüncü durum ise antisosyal kişilik bozukluğu bireyin sınırları belirgin olmayan, genetik olarak belirlenmiş bir bütün olduğuna ve belli sayıda ilişkili davranış olmadığına işişkin yaygın kanaattir.

    DSM-1, sosyopatik kişilik rahatsızlık tanısın, başını sürekli derde sokan, sorumluluk duygusunun olmadığı bireyleri, ahlaki açıdan, farklı(anormal) çevrelerde yaşayan cinsel sapkınlıkları da dahil etmekteydi.

    DSM-2, antisosyal kişilik bozukluğu tanılı hastaların durumlarını gözden geçirerek bireylere, sosyal değerlere sadakat göstermeyen, aşırı bencil, sorumsuz, doyumsuz suçluluk duyma ya da bunlardan ders almayan sahip kişiler olduğunu belirtmiştir.

    DSM-3, onbeş yaşından önce başlayan davranışlarında yalan söyleme, hırsızlık, kavga, otoriteye karşı direnme ve aşırı cinsel davranışlar, alkol bağımlılığı ve uyuşturucu madde kullanımını içeren özellikler yazılmıştır.