Etiket: Sık

  • Adrenal kitlelere yaklaşım nasıl olmalı?

    Adrenal kitleler (adenomlar), adrenal bezin iyi huylu tümörleridir. Adrenal adenomlar, adrenal bezin en sık görülen kitle lezyonlarından olup görüntülemelerde sıklıkla rastlantısal olarak tespit edilirler. Adrenal adenomlar, bezin korteks adı verilen dış tabakasından kaynaklanırlar .Genellikle küçüktürler; nadiren boyutları 4 cm.i geçebilir. Adrenal korteks steroid yapılı hormonları üreten kısımdır. Eğer adrenal adenom hormon üretiyorsa fonksiyonal adenom, hormon üretimi yoksa fonksiyonsuz adenom olarak adlandırılır. Adrenal adenomların %85’i fonksiyonsuzdur. Fonksiyonal bir adrenal adenom tedavi edilmezse, bunun ciddi sonuçları olabilir. Adrenal adenomlar tüm yaş gruplarında görünmekle beraber sıklıkları yaşla beraber artmaktadır. Tüm toplumda iyi huylu adrenal adenomların sıklığı %5 civarındadır. Çoğu adrenal adenom, adrenallerle ilişkisiz semptomları olan hastalarda yapılan abdomen ultrasonografisi veya tomografisi sonucu şans eseri tespit edilirler. Bu vakaların %80’ini hormon üretimi olmamaktadır. Adrenal adenomların çoğu fonksiyonsuzdur, dolayısıyla da semptom vermezler. En sık görülen hormon fazlalığı kortizol aşırı üretimi ile ilişkilidir. Adrenal adenomlar yıllarca sessiz kalabilir ve genelde rastlantısal olarak bulunurlar. Adrenal adenomda hormon üretimi olursa salgıladığı hormona göre farklı şikayetlere sebep olabilir. Bu şikayetler halsizlik, yorgunluk, tansiyon yüksekliği, baş ağrısı, başdönmesi, şeker yüksekliği, kemik erimesi, kilo fazlalığı, tüylenme artışı şeklinde olabilmektedir.Fonksiyonal adrenal adenomların tedavisi etkilenmiş olan adrenal bezin cerrahi olarak çıkartılmasıdır(adrenalektomi). Mümkünse laparoskopik adrenalektomi tercih edilmelidir. Hormon üretimi olmayan, görünümü benign kitleler 6ay-1yıl aralıkla izlenmelidir. Adrenal adenom saptandığında hastanın endokrinoloji uzmanlarınca takibi ve hormonal aktivite açısından değerlendirilmesi gerekir. . Adrenal adenomda hastalığın seyri genelde iyidir. Adrenal adenomlar adrenal bezlerin en sık görülen benign kitleleridir. Hormon salgılamayan ve boyutu <4 cm olan, şüpheli görüntü vermeyenler cerrahisiz izlenebilirler.

    Yard.Doç.Dr.Fevzi BALKAN

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

  • Akran Zorbalığı

    Akran Zorbalığı

    Çocukların aileden sonra en fazla etkileşim içerisinde bulunduğu alan okullardır. Okul çağına gelmesiyle birlikte akran ilişkileri en az ebeveyn ilişkileri kadar önemli bir yer tutar. Akranlarıyla kurduğu iletişim çocuklara paylaşma, problem çözme ve baş etme gibi hayatı boyunca kullanacağı beceriler kazandırır. Akranlar arasındaki güç dengesi eşit olduğunda bu beceriler olumlu şekilde gelişirken güç dengesi eşit değilse tersi durum söz konusu olabilir.

    Akran zorbalığı her toplumda varlığını sürdüren ve sıklıkla karşımıza çıkan önemli bir sorundur. Eşit güce sahip olmayan akranlar arasında yaşanan, daha güçlü bir ya da birden fazla kişinin zayıf olana sürekli uyguladığı psikolojik ve/veya fiziksel şiddete akran zorbalığı denir.

    Okullarda sık karşılaşılan akran zorbalığı mağdur çocuğun sadece okul hayatını olumsuz yönde etkilemekle kalmayıp, yetişkinlikte kuracağı ilişkileri de doğrudan etkileyebilmektedir. Bunun yanı sıra özellikle erken çocukluk dönemlerinde zorbalığa uğrayan çocukların, ileride sosyal içe dönüklük, depresyon ve anksiyete düzeyleri artabilmektedir.

    Zorbalığa sürekli maruz kalan çocuklarda; ankiyete (kaygı), depresyon, somatik yakınmalar, uyku sorunları, okula gitmekten kaçınma / reddetme, ders başarısında düşüş, dikkat problemleri, düşük benlik saygısı, utangaçlık, kendine güvensizlik ve içe kapanıklık, gibi psikolojik, akademik ve sosyal belirtiler görülmektedir.

    Çocuğunuzun Davranışlarına Dikkat Ederek Zorbalığa Maruz Kalıp Kalmadığını Anlayabilirsiniz:

    • Okuldan geldiğinde hiçbir şey anlatmıyorsa

    • Harçlığını sürekli kaybediyorsa

    • Eve yıpranmış ya da dağılmış kıyafetlerle geliyorsa

    • Bedeninde fiziksel yaralanmalar varsa

    • Okula gitmek istemiyor, reddediyor ya da okulunu değiştirmek istiyorsa

    • Doğum günü partilerine, gezilere vb. sosyal etkinliklere davet edilmiyor, kendisi de kimseyi çağırmak istemiyorsa

    • Sürekli uyumak istiyorsa

    • Sık sık kabus görüyor veya ağlayarak uyanıyorsa

    • İçe kapanmaya başladıysa

    • Mide/ bağırsak sancıları, kusma, somatik ağrılar gibi şikayetler çoğaldıysa

    • Ne sorunu olduğunu sizinle paylaşmıyorsa

    Bunun sebebi okulda maruz kaldığı zorbalık olabilir.

    Akran zorbalığı birey, aile ve toplum için büyük sıkıntılara neden olan, çocuğunuzun üzerinde şimdi ve gelecekte bırakacağı etkileri görmezden gelemeyeceğiniz kadar önemli ve önlemi alınması gereken bir problemdir.

  • Hasimoto tiroiditi

    Hasimoto tiroiditi

    HASHİMOTO TİROİDİTİ

    (KRONİK LENFOSİTİK TİROİDİT, OTOİMMÜN TİROİDİT)

    Hashimoto tiroiditi kronik otoimmün tiroiditlerden birisi olup, 1912 yılında Hashimoto tarafından tanımlanmış ve ilk önce “struma lenfomatoza” ismini almıştır.

    Tüm toplumlarda çok sık görülür. Tiroid bezinde genişleme ile başlar, hipotiroidi ile sonuçlanır. Genellikle asemptomatiktir.

    Hashimoto tiroiditi prevalansının iyot alımıyla ilişkisi gösterilmiştir. ABD ve Japonya gibi iyot alımının yüksek olduğu ülkelerde yüksek prevalans saptanmıştır. İyot yetmezliği olan bölgelerde yapılan iyot profilaksisinin tiroid bezinde lenfosit infiltrasyonunu 3 kat arttırdığı ve serum tiroid antikor pozitifliği prevalansınının %40’ın üzerine çıktığı saptanmıştır. Yine amiodaron kullananlarda iyotla oluşan hipotiroidizm sıktır. Lityum kullanan hastalarda da sıklıkla geçici de olsa 1/3 olguda hipotiroidizm gelişir. İnterferon alfa tedavisi kullanan olgularda da tiroid antikorları ve hipotiroidizm gelişebilir.

    Hashimoto tiroiditi tüm tiroid hastalıkları içinde en yaygın olanıdır ve popülasyonun %2’sinde bulunur. Tüm yaşlarda ortaya çıkarsa da, 30-50 yaş arasında sıktır. Kadınlarda erkeklere göre 15-20 kat fazla görülür. en sık karşılaşılan tablo asemptomatik guatrı olan yaşlı bir kadındır. %20 olgu hipotiroidizm bulguları ile karşımıza çıkar.

    Hashimoto tiroiditi; hipogonadizm, Addison hastalığı, diabetes mellitus, hipoparatiroidizm ve pernisiyöz anemi ile birlikte sık görülür. Bu kombinasyona “Poliglandüler yetmezlik sendromu” denir. %2-4 olgu hipertiroidizm ile kendini gösterir ve buna “Hashitoksikozis” adı verilir. Tirotoksik fazdan sonra geçici hipotiroidizm, sonra ötiroidizm fazı ve sonunda kalıcı hipotiroidizm oluşur.

    Ultrasonografik incelemede tiroid bezinde büyüme, düşük ekojenite ve heterojen görünüm karakteristiktir.

    Laboratuvar bulguları olarak; anti-tiroid peroksidaz antikor pozitifliği-anti TPO ve anti-tiroglobülin antikor pozitifliği bulunur. Tiroid antikorları pozitif olguların %50-75’i ötiroid iken, %25-50’sinde subklinik hipotiroidizm saptanmıştır.

    Tiroid lenfoması, Hashimoto tiroiditinin nadir fakat ciddi bir komplikasyonudur. Tiroid lenfoması yaşlı kadınlarda dahya sıktır ve tiroid bezine sınırlıdır.

    TEDAVİ

    1. Hashitoksikozisin tedavisi: Tedavi beta bloker ilaçlarla yapılır. (örn: propranolol 20-40mg 3×1/gün). Hashitoksikozisi klinik olarak Graves hipertiroidizminden ayırt etmek zordur. Bezin palpasyonunda Hashitoksikoziste sert bir guatr varken, Graves hastalığında yumuşak bir guatr vardır. Yüksek antikor titreleri yine Hashitoksikozisi düşündürebilir.

    2. Hipotiroidizm tedavisi: Aşikar hipotiroidizmi olan tüm olgular levotiroksin ile tedavi edilmelidir. Levotiroksin dozu serum TSH düzeyini normalin alt sınırına yani 0.3-1.0 IU/L getirecekı şekilde ayarlanmalıdır. Kadınların çoğunda gebelik süresince dozda %25-50’lik bir artış gerekir. TSH >4IU/L ve anti-TPO (+) ise mutlaka tedaviye başlanmalıdır.

    3. Guatr tedavisi: Guatrlı Hashimoto tiroiditli olgularda hasta ötiroid bile olsa guatrı küçültmek için levotiroksin verilmelidir. 6 aylık levotiroksin tedavisiyle guatrın %50-90 olguda küçüldüğü gösterilmiştir. Özellikle genç hastalarda iyi cevap genellikle alınır.

    4.Cerrahi tedavi: Cerrahi tedavi sadece önemli bası semptomları mevcudiyetinde ve kanser yönünden kuvvetli şüphe varsa düşünülebilir. Hashimoto tiroiditli hastalara iyotsuz tuz önerilmektedir:
    Hashimoto Hastalığından şüphelenilecek durumlar

    Diğer nedenlere bağlanamayan hipotiroidi

    Tiroid disfonksiyonu/guatr olmadan anti-TPO veya anti-TG pozitifliği

    Tiroid lenfoma şüphesi olan vakalar

    Ultrasonografik incelemede hipoekoik, heterojen görünüm

    HAZIRLAYAN:UZM.DR.ELYESA KARACA

    İÇ HASTALIKLARI UZMANI

  • Metabolik sendrom şeker, kalp ve tansiyon sorunlarını tetikliyor!

    Hareketsiz yaşam ve dengesiz beslenme pek çok hastalığı beraberinde getiriyor. Bunlardan bir tanesi de “metabolik sendrom”.

    Son yıllarda hızlı bir artış gösteren metabolik sendrom özellikle şeker hastalığını, kalp sorunlarını ve yüksek tansiyonu tetikliyor.

    Metabolik sendrom; Sosyoekonomik şartların düzelmesi ile tüm dünyada artan ciddi bir sağlık problemidir. Artan sosyoekonomik düzey, beraberinde hazır gıdaların tüketimini ve daha hareketsiz durağan yaşamı getirmiştir. Böylelikle bir dizi metabolik sorunun bir arada görülme sıklığı artmaya başlamıştır. Bu sorunlar şeker metabolizması, yağ metabolizması bozuklukları ve kan basıncındaki yükselme şeklinde olup “metabolik sendrom” olarak tanımlanır.

    Bu tanım Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Erişkin Tedavisi tarafından önerilen basit ve yaygın olarak benimsenmiş bir tanımdır. ABD’de metabolik sendrom sıklığı genel olarak % 21.8 olup artan yaşla beraber bu oran %43.5’e kadar ulaşmaktadır. Toplumumuzda da bölgelere göre farklılıklar olmasına rağmen, metabolik sendrom sıklığı özellikle kadınlarda yüksektir.

    Metabolik sendromun en sık görülen özellikleri şöyle sıralanabilir;
    1- Yaşla artış söz konusudur, orta yaşlı ve yaşlı popülasyonda gittikçe artan oranlar vardır.

    2- Metabolik sendrom bulunmayanlara göre kalp damar hastalıklarına yakalanma ve ölüm oranları oldukça yüksektir.

    3- Şeker hastalığı gelişme riski 3 – 6 kat artmış ve bu artışa yüksek tansiyon hastası olma riski de eklenmiştir.

    4- Doğurganlık yaşındaki kadınlarda kısırlık, adet düzensizliği, kıllanmada artış gibi bozukluklar sıklıkla beraberinde görülür. Doğal olarak bu bozukluklar nedeni ile kalp, beyin, böbrek, karaciğer gibi pek çok organ olumsuz etkilenir.

    Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre; 2005 yılında toplam 58 milyon ölümün %30’unun (yaklaşık 17.500.000 ölüm) kalp damar sistemi ve beraberindeki hastalıklardan kaynaklandığı belirtilmektedir. 2020 yılında bu oranın %36’ya ulaşacağı öngörülmektedir. Bu durumda, hastalığın erken tespiti ve tedavisinin yapılması, gelecek açısından
    oldukça anlamlıdır.

    Metabolik sendrom birkaç parametrenin bir araya gelerek oluşturduğu bir hastalık grubu olup bunlar;

    Şeker hastalığı ya da bozulmuş açlık şekeri varlığı,

    İnsülin direnci varlığı,

    Kan yağlarında dengesizlik (trigliserid>150 mg/dl, HDL-K erkeklerde <40 mg/dl, kadınlarda<50 mg/dl),

    Kan basıncı >130/85 mmhg ya da antihipertansif tedavi alıyor olmak,

    Bel çevresinin erkeklerde >94 cm, kadınlarda >80cm olması veya vücut kitle indeksinin >30kg/m2 olmasıdır.

    Metabolik sendrom tanımı için bu değerlerin iki tanesinin yan yana olması yeterlidir.

    Metabolik sendromlu hastalarda ilk ve ana tedavi stratejisi olarak, düşük kalorili diyetler ve egzersizle kilo verilmesi önerilmektedir. Kilo kaybı sağlanırken mevcut vücut ağırlığının 6 – 12 aylık sürede % 7 – 10 oranında düşürülmesi ve kilonun uzun dönemde korunabilmesi gerçekçi ve doğru olan yaklaşımdır. Uygun diyet ve egzersiz yapılan çalışmalarda, şeker hastalığına yakalanma oranını %60 azaltabilmektedir.
    Diğer taraftan tansiyon yüksekliği gibi ek problemlerin tedavisi zorunludur.

    Sonuç olarak metabolik sendrom sıklığı gittikçe artan ciddi bir sağlık problemidir. Ancak erken tespiti ile geriletilip durdurulabilir. Bu nedenle düzenli takip ve sağlıklı yaşam şekli değişikliği gereklidir.

  • Hipertiroidi

    HİPERTİROİDİ

    Hipertiroidi Nedir? Halk arasında zehirli guatr veya iç guatr olarak da bilinir. Tiroid bezinin aşırı çalışarak gereğinden fazla hormon üretmesi durumuna “hipertiroidi” denilmektedir. Tirotoksikoz ise tiroid bezi folliküllerinin bakteri, virus, ilaçlar veya oto-immun mekanizmalara bağlı olarak tahrip olması sonucu kanda tiroid hormon düzeyinin artmasına denilir. Her iki hastalığın ayırımının iyi yapılması gerekir. Çünkü her iki hastalığın tedavisi farklıdır.

    Hipertiroidi Hastaları Hangi Şikâyetlerİle Doktora Müracaat Eder?

    Halsizlik, sinirlilik, çarpıntı, iştahının fazla olmasına rağmen kilo kaybı, nefes darlığı, sıcağa tahammülsüzlük, aşırı sinirlilik, adet düzensizliği, terleme, yumuşak dışkılama veya diyare, gözlerin öne doğru fırlaması ile başvurabilir. Ayrıca hastalarda tırnaklar çabuk kırılma, saçlarda dökülme, ellerde ince titreme (tremor) bunu daha iyi anlamak için parmaklar açılarak eller öne doğru uzatılır ve üzerine ufak kâğıt konarak ellerde ki ince titremeler görülebilir. Cilt ince, ılık ve nemlidir. El ayalarında kırmızılık ve kaşıntı olabilir. Ürtiker denilen cilt allerjisi ve vitiligo (ciltte renksiz veya beyaz alanlar olması) da sıklıkla birlikte bulunur.

    Hastalarda “oftalmopati” denilen göz belirtileri Graves'li hastaların % 25-30'unda saptanır. Gözlerde öne doğru fırlama vardır. Bazı hastalarda çift görme şikayeti olur. Görmede bozukluk ışıktan rahatsız olma ve gözde kaşıntı ve yanma, göz kapaklarının kapanamaması sonucu gözlerinin açık uyumasına bağlı olarak gözlerde kuruma meydana gelebilir. Hastaların bakışlar canlıdır ve üst göz kapağında gecikme ve tam kapanma olmayabilir. Bazen şaşılık da oluşabilir.

    Zehirli Guatr Varsa Hangi Doktora Başvurmalı?

    Zehirli guatr varsa öncelikle bir “ENDOKRIN HASTALIKLARI UZMANINA” başvurunuz, bulunduğunuz yerde endokrin hastalıkları uzmanı yoksa iç hastalıkları uzmanına müracaat etmeniz uygun olacaktır.

    Teşhis İçin Hangi Testler Yapılmalıdır?

    Hastalığın teşhisini kesinleştirmek için ilk yapılacak laboratuar testi TSH ve F-T4 olmalıdır. F-T4 normal bulunduğunda F-T3 hormon düzeyine bakılmalıdır. F-T4 ve FT3'ün yüksek, TSH'nın düşük bulunması aşikâr (klinik) hipertiroidiyi gösterir. Laboratuar olarak hipertiroidi tanısının doğrulanması sonrasında, etyolojiye yönelik ayırıcı tanı testlerinin başında RAIU (veya Tc uptake) gelmelidir. RAIU'nin yüksek bulunması “hipertiroidiyi”, buna karşın düşük bulunması ise “tirotoksikozu” (tiroiditler, eksojen tiroid hormon kullanımı) destekler.
    Subklinik hipertiroidinedir? Düşük serum TSH (0,5 mIU/L'den daha düşük) düzeyi ile birlikte normal F-T3 ve F-T4 bulunması subklinik hipertiroidi tanısı için yeterlidir.

    Hipertiroidi Nedenleri

    1Graves hastalığı: Hipertiroidinin en sık nedenidir. Hipertiroidisi olan hastaların % 60-90'nini Graves hastalığı oluşturur. Bağışıklık sistemindeki bir bozukluktan kaynaklanır. Hastalık “Basedow hastalığı” olarak da isimlendirilir. TSH reseptor antikorlarının kanda artması nedeniyle oluşan tiroid bezi aşırı çalışmasıdır. Bazı hastalarda gözde büyüme olur.

    2- Sıcak nodül veya nodüllerin fazla hormon salgılaması: Sıcak nodül veya nodüllerin aşırı tiroid hormonu salgılamasına bağlı olarak tiroid hormonlarının kandaki seviyesi artar ve hipertiroidi hastalığı oluşturur. Eğer tek sıcak nodül varsa toksik adenom birden fazla sıcak nodülün bulunmasına toksik multinodüler guatr denilir.

    3- Tiroid hormon ilaçlarının fazla alınması: Levotiroksin ilacının gereğinden fazla alınması kandaki tiroid hormonlarını arttırır ve hipertiroidi yapar.

    4- Bazı ilaçların kullanımı sonucu hipertiroidi gelişebilir. Örneğin amiadorone isimli kalp ritmini düzenleyen ilaçın kullanılmasına bağlı olarak hipertiroidi hastalığı oluşturabilir.

    5- Iyodun fazla alınması nodüllü olan hastalarda hipertiroidi yapar.

    GRAVES – BASEDOW HASTALIĞI HASTALIĞI:

    Graves hastalığı tirotoksikozun en sik nedenidir ve herhangi bir yaşta ortaya çıkabilir. Kadınlarda erkeklerden 5–7 kat daha fazla, toplumda ise % 1 oranında görülür. İyot profilaksisi sonrası Graves'li olgu sayısında artış gözlenir. TSH reseptor stimule edici antikorlar (TSH-Reseptör Antikor =TRAB) Graves hastalığına neden olurlar.

    Graves Hastalığı Kimlerde Daha Sık Görülür?
    Graves hastalığı hipertiroidinin en sık nedenidir. Her yaşta görülebilirse de, 20-40 yaş arasında en fazla görülür. Kadınlarda erkeklerden 5-7 kat daha fazla görülür­ken toplumda görülme sıklığı % 1 kadardır. Graves hastalığında ailesel özellik vardır: Graves hastası bir kişinin ailesinin diğer fertlerinde % 15 oranında Graves has­talığı saptanır. Bu nedenle ailesinde Graves hastalığı olan kişiler tiroit tetkiklerini belli aralıklarla yaptırmalarında yarar vardır.

    Graves Hastalığı Neden Oluşur?

    Graves hastalığı bağışıklık sistemindeki bir bozukluk sonucu oluşur. Nedeni bi­linmeyen bir şekilde TSH hormonunun tiroit bezine bağlandığı reseptör adı verilen proteinlere karşı antikor denilen proteinler oluşur. Bu antikorların neden oluştuğu henüz bilinmemektedir. Kanda artan TSH reseptör antikorları tıpkı TSH hormonu gibi tiroit bezine yapışarak daha fazla çalışmasına ve aşırı miktarda tiroit hormonu yapmasına neden olur. Sonuçta artan tiroit hormonları metabolizmamızı hızlandıra­rak (çarpıntı, terleme gibi) Graves hastalığı ortaya çıkar.

    Graves Hastalığındaki Bulgu ve Belirtiler Nelerdir?

    Graves hastalığının sık görülen üç önemli özelliği guatr, kanda tiroid hormonlarında yükseklik ve göz belirtileridir. Tiroid bezinde büyüme, yani guatr sıklıkla vardır ve bez içerisinde nodül pek olmaz, düz bir büyüme vardır. Gözdeki belirtilere tıp dilinde “oftalmopati” adı verilir. Daha az görülen diğer iki özellik ise bacak cildinde iltihap olması ve parmaklarda çomak parmak denilen parmak uçlarında bombeleşme oluşmasıdır. Bu iki belirti çok nadir görülür

    Hipertiroidiye özgü halsizlik, sinirlilik, çarpıntı, iştahının fazla olmasına rağmen kilo kaybı, nefes darlığı, sıcağa tahammülsüzlük, aşırı sinirlilik, adet düzensizliği, terleme, yumuşak dışkılama veya diyare, gözlerin öne doğru fırlaması (tek veya her iki gözde) görülebilir. Tiroid bezi genellikle çift taraflı büyümüştür, tiroid bezini stetoskop ile dinlenildiğinde üfürüm duyulabilir. Ayrıca deri lezyonları (el ayaklarında kırmızılık ve kaşıntı) olabilir, cilt ince, ılık ve nemlidir. Tırnaklarda çabuk kırılma, saçlarda dökülme, ellerde ince titreme (tremor) görülür. Ellerdeki titremeyi daha iyi anlamak için, parmaklar açılarak eller öne doğru uzatılır ve parmakların üzerine kâğıt konarak ellerde ki ince titremeler görülebilir. Sözü edilen şikâyetlerin başlangıcı yavaştır, genelde haftalar ve aylar içinde gelişir. Ancak bazı hastalarda hızlı başlangıç görülebilir.Kalp çarpıntısı hastaların büyük bir kısmında vardır, istirahat halinde bile nabız hızı artmıştır.Hastalık bazı erkeklerin göğüslerinde büyüme “jinekomasti” ye de neden olabilir.

    Graves (Basedow) Hastalığı Kimlerde Daha Sık Görülür?

    Graves hastalığı hipertiroidinin en sık nedenidir. Her yaşta görülebilirse de, 20 ile 40 yaşları arasında en fazla görülür. Toplumda görülme sıklığı % 1 kadardır, kadınlarda erkeklerden 5-7 kat daha sık görülür.

    Graves Hastalığı Neden Oluşur?
    Graves hastalığı bağışıklık sistemindeki bir bozukluk sonucu oluşur. Nedeni bilinmeyen bir şekilde TSH hormonunun tiroid bezine bağlandığı reseptör adı verilen proteinlere karşı antikor denilen proteinler oluşur. Bu antikorların neden oluştuğu henüz bilinmemektedir. Kanda artan TSH reseptör antikorları (TRAB) aynı TSH hormonu gibi tiroid bezine yapışarak daha fazla çalışmasına yani aşırı miktarda tiroid hormonu üretmesine neden olur. Sonuçta kanda artan tiroid hormonları metabolizmamızı hızlandırarak (çarpıntı, terleme gibi) hastalığı ortaya çıkarır.

    Graves Hastalığı Genetik Geçişli Bir Hastalık mıdır?
    Evet, hastalık genetik geçişlidir. Çünkü Graves hastası bir kişinin ailesinin diğer fertlerinde %15 oranında Graves hastalığı saptanır. Ailesinde Graves hastası olan kişiler risk altındadır ve genetik veya kalıtımın hastalığın gelişmesinde en önemli etken olduğu saptanmıştır.
    Bu nedenle ailesinde Graves hastalığı olan kişilerin belirli aralıklarla tiroid tetkiklerini yaptırmaları gerekmektedir

    Kimler Graves Hastalığı İçin Risk Altındadır?

    Stres, üzüntü, sigara içmek, fazla iyotlu tuz yemek ve bazı ilaçlar bu hastalığın oluşumuna neden olabilir. Graves hastalığı daha çok yılın ılık mevsimlerinde ortaya çıkar. Bu mevsimsel özelliğin nedeni tam bilinmemektedir. Sigara içenlerde göz belirtileri daha şiddetli olduğu gibi, sigara içmeye devam edenlerde göz hastalığı şiddeti artmaktadır. Alerjik yapısı olanlarda veya alerjik riniti olanlarda Graves hastalığı daha çok görülmektedir. İyot fazla alımı da hafif seyreden hastalığı şiddetlendirmektedir.

    Graves Hastalığının Tedavisi.

    Graves hastalığının veya hipertiroidinin tedavisi 4 şekilde yapılabilir.

    1.İlaç tedavisi,

    2.Atom (Radyoaktif iyot=RAI) tedavisi,

    3. Operasyon (ameliyat).

    4. Destek tedavisi

    1. İlaç Tedavisi: Kanda yüksek olan tiroid hormonlarını normal düzeye getirmek için yani tiroit hormon sentezini (yapımını) azaltmaya yönelik yapılan tedavidir. İlacın tedavideki etkisi ortalama 6–8 hafta sonra görülmeye başlar. Bu nedenle hastalar tedaviye başlandıktan ortalama 4–6 hafta sonra tekrar kontrole çağrılarak hormon değerlerine bakılır ve hormon değerlerinin durumuna göre ilaç dozunun ayarlanması yapılır. Bu şekilde 1–1.5 ay arayla kontroller yapılarak en az 1– 1.5 yıl ilaç tedavisine devam edilir. Tedavi daha erken kesilecek olursa hastalığın tekrar etme şansı artar. Hastaların bu dönemde iyotsuz tuz kullanmalarında büyük yarar olacaktır.

    İlaç tedavisi sırasında dikkat edilmesi gerekenler

    a) İlaç tedavisi sırasında ateşiniz çıkar ve boğazda ağrı olursa hemen doktorunuza başvurmanız gerekir. Bu durum kanda beyaz hücrelerin (lökosit) çok azalmasından dolayı olmuş olabilir. Çok nadir olan bu durum oluşursa ilaçlar kesilerek cerrahi tedavi veya atom (RAI) tedavisi önerilir.

    b) Tedavi sırasında karaciğer etkilenebileceğinden, kanda ki karaciğer ile ilişkili enzimler düzeylerinde hafif yükselmeler olabilir. Ancak bu durum hipertiroidinin etkisiyle de olabilir. O nedenle karaciğer SGOT (AST) ve SGPT (ALT) denilen enzim düzeyleri sık aralarla takip edilmeli ve tedaviyle birlikte enzim düzeyleri gittikçe artıyorsa (üst normalin 2.5–3 kat üstüne çıkıyorsa) kullanılmakta olan ilaçlar kesilerek hastaya ameliyat önerilmeli veya atom tedavisine geçilmelidir.

    c) Hipertiroidili hastaların dikkat etmeleri gereken bir husus iyotlu tuz yememeleridir. Bu nedenle hastaların iyotsuz tuz yemeleri gerekir.

    d) Sigara içenlerde hastalık zor iyileştiğinden ve göz hastalığı ortaya çıktığından hastanın sigarayı bırakılması gerekmektedir.

    Graves Hastalığı Tedavi Tamamlanıp Kesildikten Sonra Tekrarlar mı?

    İlaçlar tedavi tamamlanıp kesildikten sonra hastalık ilk 6 ayda % 30-50 oranında tekrarlayabileceğinden ilaç kesildikten sonra da tekrar kontrole gitmek gerekir. Hastalığı ilaç tedavisi kesildikten sonra nüks edenlerde hormon düzeyleri ilaçlarla normal düzeye getirildikten sonra ameliyat veya atom tedavisi yapılır.

    Hipertiroidinin Tekrarlaması Kimlerde Daha Fazladır?

    1.Tiroid bezi büyük olanlarda,

    2.Genç yaştaki hastalarda,

    3.Hastalığı başlangıçta şiddetli olanlarda,

    4.Başlangıçta oftalmopati (gözde dışarı fırlama) olanlarda,

    5.Sigara içenlerde,

    6.İyotlu tuz kullananlarda veya fazla miktarda iyotlu öksürük şurubu içenlerde,

    7. Kanda TSH reseptör antikoru (TRAB) düzeyleri yüksek olanlarda

    9. Tedavi süresi kısa (1.5 yıldan az) olan hastalarda, hastalığın nüks etmesi fazladır.

    2.Atom (Radyoaktif iyot=RAI) tedavisi,

    Amaç fazla tiroit hormonu üreten bezin hormon üretimini azaltmaktır. Atom tedavisi, teşkilatlı Nükleer Tıp ünitelerinde verilir. RAI tedavisinin adı her ne kadar ürkütücü de olsa kanser yapıcı veya üreme sistemine zararlı bir etkisi yoktur. Ancak kadınların RAI tedavisi aldıktan en az 6 ay sonra gebe kalmalarına izin verilir. İlaç tedavisine kıyasla hipotiroidi yapıcı etkisi daha geçtir. Ortalama RAI tedavisi verildikten 3-3.5 ay sonra hipotiroidi gelişir. Atom tedavisi verildikten 4-6 hafta sonra tiroid hormonlarına bakılması ve verilen tedavinin etkili olup olmadığına bakılması gerekir. Atom tedavisi alan hastaların % 80-90'nında ilk 5 yıl içinde kalıcı (hipotiroidi) tiroid bezi yetmezliği gelişir ve ömür boyu (Levotiron, Tefor veya Euthyrox gibi) tiroid hormon ilacı almaları gerekir. Bunu hastaların baştan bilmeleri ve kabul etmeleri gerekir.

    3.Cerrahi (Ameliyat) Tedavi:

    Tiroid bezinin tamamına yakını veya tamamı ameliyatla alınır. Ameliyat öncesi yüksek olan tiroid hormon düzeylerinin ilaç tedavisiyle normal düzeye gelmesi sağlanmalıdır. Ameliyattan sonra hastaların ömür boyu tiroid hormon tedavisi kullanmaları gerekir. Operasyon öncesi hastaların bu konuda bilgilendirilmesinde yarar vardır. Operasyonun tiroid cerrahisi konusunda deneyimli cerrahlar tarafından yapılmasında yarar vardır. Çünkü ses kısıklığı, hipoparatiroidi gibi ameliyat sonrası komplikasyonların görülme sıklığında azalma olur.

    Cerrahi Tedavi Kimlere Yapılır?

    İlaç tedavisine dirençli veya ilaç tedavisine rağmen nüks etmiş, göz bulguları ilerlemiş, guatrı büyük olup yemek veya nefes borusuna bası yapan veya tiroid bezinde kanser kuşkusu taşıyan nodülü bulunan hastalara ameliyat tavsiye edilir.

    Ameliyat Sonrası İzlem Nasıl Yapılmalı?

    Operasyondan yaklaşık 4–6 hafta sonra hastada serum TSH ve serbest T4 (FT4) hormon düzeyleri ölçülmelidir. Başarılı bir operasyon sonrası hastanın serum TSH düzeyinin yükselmesi FT4 hormonun düşmesi gerekir. Bu durumda hastaya yaşam boyu tiroid hormonu tedavisi uygulanarak serum TSH düzeyinin 1–2 mIU/L arasında kalması sağlanır.

    4. Destek Tedavisi:

    Çarpıntı, terleme, anksiete, çabuk sinirlenme ve sıcağa tahammülsüzlük gibi şikâyeti olan hastalarda hastalığın başlangıç döneminde beta-bloker grubu ilaçlar verilebilir.

    Hıpertiroidi Tedavi Edilmezse Ne Olur?

    Eğer hipertiroidili bir hasta yeterli tedavi edilmezse hastada kilo kaybı devam eder; kalpte ritm bozukluğu, kalp yetmezliğine bağlı olarak tiroit fırtınası, şok ve ölüm oluşur. Bu nedenle hipertiroidi mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Ayrıca hipertiroidi özellikle menapoz sonrası kadınlarda kemik erimesini ( osteoporoz) hızlandırarak kemiğin daha kırılgan hale getirir.

    Graves Hastalığı ile Birlikte Sık Görülen Hastalıklar Hangileridir?
    Tip 1 şeker (diyabet) hastalığı, myastenia gravis denen kas hastalığı, hipofiz bezi iltihabi ve kalpte üfürüm yapan mitral kapak gevşekliği Graves hastalığı ile birlikte görülebilir. Bunun nedeni bu hastalarda “bağışıklık sisteminde” bozukluk olmasındandır

  • Ayrılma Kaygısı Bozukluğu

    Ayrılma Kaygısı Bozukluğu

    Çocukluğun özellikle ilk 3 yılında anne veya çocuğun bağlandığı kişi ile birlikteliği çok önemlidir. Çocuğun gelişiminde anneyi kaybetme korkusu bu yıllarda doğal olarak oluşur. Ancak bireyselleşme ve sosyalleşme süreci ile birlikte artık çocuğumuz bizden uzaklaşmaya, bizim yanımızda değilken dahi kendi kişiliğini göstermeye başlar. Çocuklarımızın ilk 6 yıl çok yönlü bir gelişim gösterdiğini anne-babalar olarak takip edebilir. Fiziksel ve motor gelişim yanında, çocuklarımızın sözcük dağarcıkları hızla artar, yetenekleri ve öğrenme düzeyleri şekillenir, bireyselleşme ve sosyal çevrede varlık göstermeye başlarlar. Bu çok yönlü gelişimin önemli bir kısmı ailelerin tutumları ile de desteklenir şekillenir, kimi zaman da olumsuz yönde etkilenebilir.  Mahler’e göre, çocuğun sağlıklı olması için onun anneden ayrılması, kopması gerekmektedir. Bunun dışındaki her durum sağlıksız bir olgu, yani bağımlılık anlamına gelecektir. On yedi yirmi dördüncü aylar arasında yaşanan “yeniden yakınlaşma” ayrılma-bireyselleştirme döneminin en can alıcı noktasıdır. Bu dönemde aşırı ilgilenerek işgalci, özerkliğe izin vermeyen annelerin, çocuğun doğal bağlanma sürecini rahatsız etmesi ile ortaya çıkan çevresel kaynaklı bir patoloji ortaya çıkmaktadır.

    Özellikle, “ Aşırı kuruyucu tutum” ülkemizde, geleneksel aile modelinde en sık başvurulan disiplin şekillerinden olması ile aşırı koruyucu tutumda anne babalar çocuklarını sevgi ve şefkatle örülü bir altın kafeste yetiştirirler. Çocuk adına bütün sorumluluğu anne baba üstlenir. Çocuk için neyin doğru neyin yanlış olduğuna anne baba karar verir. Saç şeklinden giydiği elbiseye kadar, anne ve babanın tercihi söz konusudur. Daha çok anne-çocuk ilişkisinde görülen bu aşırı koruyuculuk kimi zaman ömür boyu devam eder. Çocuk çatal kaşık kullanacak yaşa geldiği halde anne onu kendi eliyle beslemeyi tercih eder. Tuvaletini anne yaptırır, anne giydirir, ayakkabı bağlarını dahi anne bağlar. Mikrop kapmasın diye kaynatılmış su içiren, sokağa çıkmasına ve arkadaş edinmesine izin vermeyen, okul çağına geldiği halde çocukla aynı yatağı paylaşan anne örnekleri az değildir. Bu anneler çocuğa sevgi verdiklerini, onu koruduklarını sanırlar; gerçekte çocuğu kendilerine bağımlı hâle getirdiklerini fark edemezler. Aşırı koruyup kollanan çocuklarda bu durumun olumsuz etkileri genellikle çocuğun anneden uzaklaşması gereken ilk evre olan okula gitme sürecinde belirginleştiği görülmüştür. Özellikle ayrılma kaygısı, okul korkusu ile ortaya çıkabilir. Okula başlayan çocuk, sınıf ortamına alışmakta problem yaşamakta, arkadaş edinemez duruma gelmektedir. Okulun ilk günlerinde annelerinin eteğine yapışıp bırakmayan, onlarla aynı sırada oturmakta ısrar eden çocuk örnekleri görürsünüz. Bunlar annelerine bağımlı hâle gelmiş, annelerinden ayrılma kaygısı yaşayan çocuklardır. Ayrılma Kaygısı Bozukluğu durumunda, çocuklar ebeveynlerden, ayrıldıkları zaman aşırı derecede kaygılı ve sıkıntılı gözükürler, ağlamaklı halleri olabilir, evden ayrıldıklarında sevdiklerinin başına önemli zararlar geleceğine inanırlar. Sık sık irtibat kurmak isterler. Bu yüzden sevdiklerinden ve evlerinden ayrılmak istemezler. Anne babalarından ayrı bir şekilde herhangi bir sosyal ortamda bulunmak istemezler. Anne babalarından ayrılmak istemedikleri gibi yalnız başlarına kalmak istemezler. Okula gittiklerinde veya başka ayrı ortamlarda sıkıntıları artar. Annelerini gölge gibi takip etmek isterler. Uyku zamanı zorlanırlar, anne babalarından ayrı uyumak istemezler, gece onların başına gelebilecek kötü şeylerle alakalı kâbus görebilirler. Herhangi bir şekilde ayrılacakları zaman karın ağrısı, baş ağrısı gibi belirtileri gösterebilirler. Ayrılma anksiyetesi bozukluğu nadir değildir; çocukların ve genç ergenlerin ortalama %4’ünde bu bozukluğa rastlanmaktadır. Ayrılma anksiyetesi semptomları, kız çocuklarında erkek çocuklarına oranla daha sık gözlenir. Erkek ve kız çocukları eşit olarak etkilenir. Bu durum en sık erken çocukluk yıllarında gözlemlenir. Ayrılma anksiyetesi bozukluğu bazı yaşam zorluklarından sonra da gelişebilir. Başlangıcı okul öncesi yaşlardan da önce olacak kadar erkendir ya da 18 yaş öncesi herhangi bir yaşta başlar, bazen ergenlik dönemine kadar sarkabilir. Tipik olarak alevlenme ve iyileşmelerle seyreder. Olası ayrılıklara karşı anksiyete ve ayrılığı içeren durumlardan kaçınma davranışları ile birlikte yıllarca sürebilir.

    Psikoterapi ve ilaç tedavisi ile tedavi edilmeye çalışılır. Çocuğun yaşına uygun psikolojik gelişimi açısından bu türlü problemlerin halledilmesi çok önemlidir. Annelerin çocuklarının bu türlü durumunu daha önceden farkına vardıklarında gerekli önlemleri (onu sosyal ortamlara alıştırmaya çalışmak, bazen yalnız bırakmak, ufak ayrılıklara alıştırmaya çalışmak vb.) almaları uygun olur. Eşlik eden başka problemlerin olup olmadığı araştırılmalıdır.

  • Polikistik böbrek hastalığı

    POLİKİSTİK BÖBREK HASTALIĞI

    Nefroloji ve Hipertansiyon Uzmanı Doktor Kadir Gökhan ATILGAN Nefrolojinin en sık görülen kalıtımsal böbrek hastalığı olan “Polikistik Böbrek Hastalığı” hakkında bilgilendiriyor.

    Polikistik böbrek hastalığı kalıtımsal geçişli bir hastalıktır. Görülme sıklığı 1/400 ile 1/1000 gibi bir sıklıkta görülmektedir ve %2,5 gibi bir sıklıkta son dönem böbrek yetmezliği gelişimi olur. Kalıtımsal geçiş dolayısı ile ailede bir veya daha fazla jenerasyonda böbrek yetmezliği ve diyalize girme hikayesi vardır. Bölgelere göre görülme sıklığında bir değişim yoktur. Erkek ya da kadın cinsiyette görülme sıklığı aynıdır. Böbrek hastalıklarının sessiz bir kliniği olduğunu da göze alırsak hastaların büyük çoğunluğu son dönem böbrek yetmezliği ile gelirler. Bu hastaların büyük bir çoğunluğunun da yine ailesinde polikistik böbrek hastalığına bağlı diyalize girme öyküsü vardır. Otozomal dominant geçiş vardır, yani sizde ya da eşinizde polikistik böbrek yetmezliği varsa kız olsun erkek olsun çocuğunuzda görülme olasılığı %50'dir. Son dönem böbrek yetmezliği dediğimiz diyaliz ya da böbrek nakli gereken hastaların %5-10'u gibi bir oranı oluşturmaktadırlar.

    Polikistik böbrek hastalığı olan kişiler hangi şikayetlerle karşılaşır veya nefroloji polikliniğe gelmesi gerekir dersek ;

    1- HİPERTANSİYON: Hastalığın ilk döneminden itibaren gözlenebilir. Semptomatik ya da asemptomatik olabilir. Hipertansiyonun tedavisi ve kontrol altında olması önemlidir. Çünkü hastalık seyrinde ciddi etkisi olmaktadır.

    2-HEMATÜRİ: İdrarda kan görülmesi demektir. Kist rüptürleri, ya da hepimizde olabilecek idrar yolu taşları, idrar yolu enfeksiyonları gibi nedenlerle görülebilir. Mutlaka idrarda görünür bir kan değil, mikroskop seviyesinde yani basit idrar tahlilinde fark edilebilecek düzeyde olabilir. Her ne seviyede olursa olsun mutlaka görüntüleme yöntemleri ile araştırılması gereken bir durumdur.

    3-YAN AĞRISI: Sıklıkla çok sayıda kisti olan veya ileri derecede büyümüş kistleri olan hastalarda karşılaşılır. Böbreğin çevresinde bulunan, kapsül dediğimiz yağ dokusundan oluşan yapı temasa bağlı ağrıya duyarlıdır. Kistler kapsülü germeye başlarsa ağrı duyusu oluşabilir. Bel ağrısı gibi de yansıyabilir. Ayrıca hastalıkta karaciğer gibi pankreas gibi organlarımızda da benzer kistler oluşabilir. Bu organları saran zar dediğimiz yapınların gerilmeside ilaveten karın ağrısı tablosu oluşturabilir.

    4-İDRAR YOLU ENFEKSİYONU: Böbrekte oluşan kistlerin orijini tübül dediğimiz ilk oluşan idrarı taşıyan sistemden oluşması dolayısı ile büyüyen her kist idrar yoluna bası ya da tıkaç oluşturarak idrar yolunda enfeksiyon gelişimi için uygun ortam sağlamaktadır. Bu durum idrar yolu ya da böbrek taşı oluşumunu da tetikleyebilmektedir. Esas korkulan ise nadir görülen bir durum olmakla birlikte kist içi enfeksiyonlardır. Su tüketiminin artırılması ve idrar yolu hijyeninin sağlanması bu hastalıkta bir kat daha önem arz etmektedir.

    Polikistik böbrek hastalığında böbrek harici organ tutulumları da görülmektedir. Biraz evvel bahsettiğimiz gibi karaciğer ve pankreasta kist oluşumlarının yanı sıra kalp kapakçığı kusurları (Mitral kapak prolapsusu), beyin damarlarında anevrizma dediğimiz genişleme ile seyreden ölümcül olabilen durumlar olabilmektedir. Karaciğer daha sık olmakla birlikte pankreasta bir-iki, nadiren daha çok sayıda kistler olabilmektedir. İlgili organda fonksiyon bozukluğuna neden olduğu görülmemekle birlikte, aile öyküsü olmayan yeni tanı hastada görüntülemede tanısal amaçlı olarak önemlidir. Kist enfeksiyonu, kist yırtılması gibi durumlar açısından takibi önemlidir. Beyin damarları anevrizması denen durum çok sık rastlanmaz.

    Hastalıkta tanı koymak görüntüleme yöntemlerimiz olan ultrasonografi, tomografi ve MR ile oldukça mümkündür. Bunların haricinde kan örneği alınarak gen analizi ile polikistik böbrek hastalığı gelişme olasılığını görmek mümkündür. Gen analizi özellikle istediğimiz tek durum; polikistik böbrek hastalığına bağlı böbrek nakli olmak zorunda olan hastada verici olan kardeşi ya da dördüncü dereceye kadar olan akrabada hastalığın bulunma riskinin değerlendirilmesi içindir. Bunun dışında gen analizi istemi tamamen hastanın isteğine bağlıdır.

    Bir önemli nokta da polikistik böbrek hastalığında herkes mutlaka kronik böbrek yetmezliği ile diyalize girmek zorunda kalmamaktadır. Bunun nedeni de etkilenen genetik değişim bölgesi farklılıklarındandır.

    Ama tüm polikistik böbrek hastaları için önerilerimiz aynıdır. Bunlar:

    1- Tuz kullanımını azaltın. Tuz tüketimi özellikle hipertansiyona eğilimli olunması dolayısı ile önemlidir. Tansiyon gelişimi ve böbrek etkilenimini bozan “renin-angiotensin-aldosteron kaskatını aktive etmesi açısından önemlidir. Kist gelişimi ve büyümesinde etkili olan Anti-Diüretik Hormon (ADH) salınımını uyaracaktır.

    2- Su tüketiminizi artırın. Bu uyarımız üre kreatinin değerleri, idrar protein atılımı olmayan hastalar için idamede özellikle önemlidir.

    3-Fazla kilolarınız varsa zayıflamaya bakın. Kilo her kronik böbrek hastalığı sürecinde önem arz etmektedir.

    4- Sigara, kahve, demli çay tüketimi gibi alışkanlıklar diğer böbrek hastalıklarına olan böbreğe olan etkileri, tansiyona olan etkileri ve kısmen kist gelişimi üzerine olan etkileri nedeni ile bırakılması önerilir.

    5-Şakalaşma ile bile olsa spor amaçlı bile olsa darbelerden sırt ve karın bölgenizi koruyun. Kistlerin etkilenimi hayatiyet arz edecek duruma kadar ilerleyebilir.

    6- Ağrı kesici olarak zorunlu hallede paracetamol grubu tercih edin. Diğer ağrı kesicileri mümkün olduğunca tercih etmeyin.

    7-Her türlü ilaç kullanımında nefroloji doktorunuzla irtibatta olun. Kist gelişimi ve böbrek yetmezliğinde ilerlemeye neden olabilecek ilaçlar konusunda uyanık olmak önemlidir.

    8- Fitness gibi yürüyüş gibi hafif sporları tercih edin. Karın bölgesine ya da sırta çarpma, darbe alma riskiniz olan sporlarıve izotonik egzzersiz dediğimiz ağır sporları tercih etmeyin

    Polikistik böbrek hastalığı düzenli takiplerle, ilaç ve diyet önerileri ile sağlıklı bir yaşamı uzun süre sağlayabilirler. Kesin çözüm oluşturacak yani kist gelişimini engelleyen ve böbrek fonksiyon testlerinde artışı durduracak bir ilaç halen tüm çalışmalara rağmen kullanılamamaktadır. Ama çalışmaları devam etmektedir.

  • Bir Kaygı Hikayesi

    Bir Kaygı Hikayesi

    “Suzan ve eşi her iş günü olduğu gibi bugün de erken uyandılar.

    Suzan uyanır uyanmaz 16 aylık olan kızının yanına gitti. Kızının nefes alıp almadığını kontrol etti. Suzan bu kontrolü geceleri de ara ara devam ettiriyordu. Sonra kızının üstünü daha sıkı örterek eşi ile birlikte mutfağa geçti.

    Suzan’la eşi kahvaltıyı hazırlarken bir yandan da Suzan, eşine bakarak “bugün evden çıkıp döneceği süreçte başına bir şey gelecek mi?” endişesini yaşıyordu. Bu sorular aklından sürekli geçiyor ve bunları düşünürken gözleri dolarak göğsünde bir ağrı oluştuğunu hissediyordu.

    Eşi işe gittikten sonra sevdiği programları izlemek üzere televizyonun başına geçti biraz televizyon izledikten sonra ev işlerini yapmak üzere harekete geçti.

    Mutfaktaki işleri ile uğraşırken telefon çaldı ve birden bire kalbi hızla atmaya başladı. Telefonu eline alınca babasının aradığını gördü. O an aklına gelen tek şey annesinin başına kötü birşey gelmiş olacağıydı. Bu düşünce kendisini çok kötü hissetmesine sebep oldu. Korku içinde telefonu açtı. Hemen annesini sordu. Bu sırada kalbi yine hızla çarpıyor ve nefesi kesiliyordu. Annesi ile konuşup sesinin iyi olduğunu duyana kadar bu durum devam etti.

    Telefon konuşmasından sonra annesinin iyi olduğundan emin olsa bile bir gün ona birşey olacağı ve hayatından gideceği düşüncesi aklından geçmeye devam ediyordu. Aynen annesi gibi diğer sevdiklerini ve yakınlarını da düşünmeye başladı. Eşi, çocuğu ya da kardeşleri de aynı şekilde hayatından gidebilirdi.

    Bu sebeple gözyaşlarına hakim olamayıp yaptığı işleri de verimli bir şekilde devam ettiremiyordu. Sık sık gelen ağlama krizleri yaşam kalitesini olumsuz yönde etkiliyordu.

    Akşam olup eşi eve gelince birlikte yemek yedikten sonra salona geçip televizyon izlemeye başladılar.

    Haberlerin olduğu kanallara gelince haber içeriklerinden rahatsızlık duyduğunu bildiği için bu kanalları bu kanalları hızlıca geçiyordu. Haberlerdeki olumsuz olayların kendisinin ya da ailesinden birisinin başına geleceği endişesi ile gece uykuya dalmakta zorluk çekiyordu.

    Suzan son 1 aydır bu problemle yaşamaya çalışıyordu…”

    Yukarıdaki kısa hikaye bir kısmınıza tanıdık gelmiş olabilir.

    Öncelikle ülkemizde ve dünya genelinde en yaygın şekilde görünen psikolojik rahatsızlıklardan birinin anksiyete(kaygı) bozukluğu olduğunu ve bu problemin erkeklere nazaran kadınlarda daha sık görüldüğünü söylemekte fayda var.

    Peki bu anksiyete(kaygı) bozukluğu tam olarak nedir? Ne gibi belirtileri vardır? şimdi kısaca ondan bahsedelim…

    Anksiyete; Bireylerin yaşantılarında muhtemel bir durum/olaya karşı tedbirli olma durumudur.

    Bu tedbirli olma hali bireyin kendisine veya çevresine karşı tehlikeli bir durum ile karşılaşma ihtimali konusundaki tepkisidir.

    Bir durum veya olayın tehdit olarak algılanması bireyde; davranışsal, bilişsel ve bedensel uyarılma hali görülmektedir. Uyarılan bireyde tehdit olarak algılanan duruma karşı korku ve endişe oluşur.

    Ayrıca sıklıkla korku ve endişe bir takım bedensel belirtilere eşlik eder. Hızlı kalp atışları, vücudun herhangi bir yerinde hissedilen ağrı ve  nefes alamıyor hissi bu rahatsızlığın tipik belirtilerindendir.

    Bunlara ek olarak bilişsel olarak hissedilen tehdit algısı oluşabilecek en kötü senaryo ile güçlü bir endişe hissi uyandırır.

    Bu endişeli düşünceler zihinsel meşguliyet ile birlikte bireyin günlük yaşantısında işlevselliğini ve duygu durumunu negatif bir şekilde etkiler.

    Bu tür bireylerde; isteksizlik, keyif alamama, kalabalık ortamdan kaçınma, halsizlik, uyku problemleri, kilo verme/alma durumları hayat kalitesinin düşmesine sebep olur.

    Yukarıdaki hikayede görüldüğü gibi; bu tür problemler yaşayan bireylerde, kendisinin veya çevresindeki bireylerin hasta olabileceği, zarar göreceği, kaza geçireceği, başına/başlarına en kötü şeylerin gelebileceğine dair düşünceler zihnini kurcalar ve birey bu düşüncelerinin varlığından sürekli endişe ve korku hisseder.

    Kaygılarınızı kontrol altına almanız hem sizin hem de çevrenizin daha rahat bir nefes almasına yardımcı olacak; onlarla geçireceğiniz zamanları daha kaliteli hale getirecektir.

    Hepinize sağlıklı, mutlu bir yaşam dilerim.

  • Tekrarlayan ağızdaki yaralar (oral aftlar) uçuklar

    TEKRARLAYAN AĞIZDAKİ YARALAR (oral aftlar) UÇUKLAR Bu konuda yapılan araştırmalar ve tedaviler hastaları sıkılıkla başarısız kılmakta ve yıllar yılı sorunların hep süregeldiğini , hiç çözümlenmediğini görmekteyiz. Oysaki çözüm çok basittir. Kişiye özel mini bir araştırma yaptığımızda neden sıkça ağız yarası çıkardığını veya uçukladığını veya sıkça mantar enfeksiyonuna yakalandığını hemen buluruz?.. HELİKOBAKTER PYLORİ VE VİTAMİNLER Bu konuda yapılan araştırmalar ve tedaviler hastaları sıkılıkla başarısız kılmakta ve yıllar yılı sorunların hep süregeldiğini, hiç çözümlenmediğini görmekteyiz. Oysaki çözüm çok basittir. Kişiye özel mini bir araştırma yaptığımızda neden sıkça ağız yarası çıkardığını veya uçukladığını veya sıkça mantar enfeksiyonuna yakalandığını hemen buluruz? Genelde biz hekimleri bu konuda sürükleyen net algoritmalar , yani çok net araştırma basamakları maalesef bulunmamaktadır? Tekrarlayan oral ülserler deyince akla hep Behçet Hastalığını illaki araştırmak zorunluluğu gelir ki bu da hastalarımızı uzun bunaltıcı bir seri test silsilesine sokmak demektir. Oysaki günümüzde Canım Türkiye?m de Behçet hastalığından çok daha sıklıkla görülen ve oral aft uçuk yapan ve taranması gereken başka durumlar da vardır. Bizi özellikle hekimlerimizi ve tabii ki popülasyonun genelini de bu konuda bilinçlendirmek gereklidir. Örneğin B vitamin eksiklikleri ve bunun olası nedenleri. Mide hastalığı yani; Helikobakter pylori mikrobunun varlığı ve/ veya paraziter enfeksiyonlar (özellikle B 12 vitamin kaybı yapanlar) ; B vitamin eksikliğine yol açan Tiroit hastalıkları (HASHİMOTO Tiroidit ve otoimmun tiroiditler) ve bir takım diğer otoimmün hastalıklar. Listemizde öncelikli taranması gerekenler bunlardır, ama nedense hep bir Behçet aranır. Hâlbuki bunların saptanması, tanı konması çok daha kolay ve tedavileri basittir. Hasta ömür boyu aft ve uçuktan kurtulur aynı benim kurtulduğum gibi. HELİKOBAKTER PYLORİ VE VİTAMİNLER Gastrit ve ülser yapan tüm mide ve on iki parmak barsağını tutabilen Helikobakter pylori mikrobunun üzerinde biraz durmak gerekir. Bu mikrop sadece bu bölgeyi etkilemez, tüm sindirim kanalını etkiler ve aşırı gaz ve dışkılama değişikliklerine de yol açar. Vitamin emilim bölgelerini de etkilediği için unutkanlık, halsizlik, yorgunluk ve sinirlililiğe; hatta depresyona da yol açabilir. Hatta kişi bazen hiç mide ağrısı çekmez sadece gaz yakınması veya ishal veya kabızlık ve gaz yakınması ile gelebilir. Bazen sadece unutkanlık ve ağız yaraları ile gelebilir ve biz midesinde bu mikrobu saptar tedavi ederiz. Bu mikrop Türkiye?de %80-93 pozitiftir ama herkeste hastalık yapmaz. Kişinin tedavisi sırasında tüm bağışıklık sisteminin elden geçirilmesi ve kişiye özel değerlendirme çok önemlidir. Bu değerlendirmede; Kişinin yaşı, cinsiyeti, geçirdiği hastalıklar, Tüm aile ağacındaki hastalıklar; amca, hala teyze dedeler büyükanneler dahil. Yaşam şekli. Uyku düzeni, horlaması, burun tıkanıklığı vs. Su içme miktarı ve hangi suyu tükettiği! Güneşlenmesi veya güneşlenmemesi! Güneşlenme şekli! Beslenme şekli; hangi gıdaları çok sevdiği; hangi tip eti tükettiği; hangi yağı tükettiği; nasıl tükettiği, ne sıklıkta beslendiği vs. konuşulur not alınır. Hastalarımıza bu denli titizlikle yaklaşılmaz ise basit bir ağız yarası veya uçuk dediğimiz hastalık beyine giden kanalların üzerinde veya gözümüzde çıkar ki çok ciddi sonuçlara götürür. Sık ağız yarası ve uçuk çıkarmak özetle bağışıklık sistemimizin hiç de iyi gitmediğinin en net göstergesidir. Eğer böyle bir sorunla berabersek veya yakın zamanda benzer bir hastalık olan zona çıkarmış isek vücudumuz alarm zillerini çalıyor demektir. LÜTFEN KULAK VERELİM! DERHAL ŞEKERLİ GIDALARI KESELİM! İlk yapmamız gereken budur. Bunun dışında da bu konunun özellikli uzmanlarına başvuralım.

  • Bağışıklık sitemi güçlendirilebilir mi?

    Son yıllarda adını sıkça duyduğumuz bağışıklık sisteminin destekçisi olarak nitelendirilen Beta-Glukan molekülü mevsimsel değişiklikle birlikte artan salgın hastalıklar döneminde yine popüler oldu. Günümüze kadar 8000 makale ve araştırmaya konu olan Beta-Glukan sık enfeksiyon geçiren, uzun süre antibiyotik alma ihtiyacı olan çocuk veya erişkinlerde immün sisteminin aktive edilmesi, güçlendirilmesi için kullanıldığında antibiyotik ihtiyacında ve enfeksiyon sıklığında ciddi azalma meydana getirmektedir.

    Çocukların okul, yetişkinlerin yoğun iş stresi kısır döngüsüne girdiği mevsimsel geçiş dönemlerinde bağışıklık sistemini güçlendirmenin formülleri aranmaya başlanır. Bu sırada sık enfeksiyon geçiren, sık antibiyotik kullanmak zorunda kalan, rutin kullanım dozlarında çok yeterli yanıt alınamayan vakalarda Beta-Glukan’ın iyi bir destek olabilmektedir. Çocuklar toplum içine girdikleri ilk yıl; anaokulu, kreş, ilkokul birinci sınıf olabilir sık enfeksiyon geçirme riski ile karşı karşıya kalır. Kaldı ki 60 aylık çocukların immün sistemlerinin dışarıdan toplumsal kaynaklı enfeksiyon faktörlerine çok hazırlıklı olduğu söylenemez. İmmün sistemleri birçok virüsü, toplumsal kaynaklı bakteriyi tanımadığı için çocuklar karşıdan gelen bu tür enfeksiyon faktörlerine karşı abandone olup, sıkıntıya girebilir. Sık enfeksiyon geçirmek, sık antibiyotik almak, sık kulak iltihabı yaşamak, sık üst solunum yolu enfeksiyonu olmak sonrasında zatüre-pnömöni gibi tablodan tabloya geçen vakalar olabilir. Bu tablolar ilk okul yılı içinde olur. Sonraki yıllarda enfeksiyon sıklıkları –gerçek bir mmün yetmezliği olmayan çocuklarda- ciddi oranda azalır. Çünkü çocuk toplum kaynaklı enfeksiyonları tanır hale gelir.

    Beta Glukan Molekülü Nedir?

    Beta-Glukan’ın immün sistemini güçlendirdiğini, desteklediğini gösteren hem deney ortamında hem de insan vücudunda gözlemsel olarak yapılmış çalışmalar bulunmaktadır. İyi kanıt düzeylerine sahip çift kör plasebo kontrollü birçok çalışmada etkin sonuçlar elde edilmiştir. Şu anda piyasada FDA’ den onay almış Beta-Glukan genel olarak güvenli bir molekül olarak tanımlanmıştır. Aynı zamanda Beta-Glukan’ ın klinik olarak etkili olduğuna dair de güncel 7500-8000 çalışmada insan vücuduna bir toksik etkisi olmadığı görülmüştür. Kanser hastalarında kemoterapiye yardımcı olarak kullanıldığını ve iyi sonuçlar alındığını gösteren, radyoterapinin yarattığı sıkıntılar, yıkıcı, kırıcı, dökücü etkileri çok daha hızlı topladığına dair de çok sayıda makaleler bulunmaktadır. Benim bu konuyla ilgili yaptığım preklinik çalışmada alerjik hastalarda çok faydalı olduğunu gördük. Preklinik çalışmada iki grup oluşturuldu. Bir gruba Beta-Glukan bir gruba plasebo verdik ki bu çalışmada çift kör plasebo kontrollüydü; yani “tıbben bir molekül etkili midir-değil midir?” diye net sonuçlar alacağınız metodoloji ile yapılmış bir çalışmaydı. Beta-Glukan verdiğimiz alerjik rinit vakalarında, burun içerisindeki alerji tarzındaki proteinleri (sitokinleri) üreten Th2 hücresi dediğimiz hücreleri anti-alerjik mekanizmaları çalıştıran sitokinleri üreten ve Th2 hücreleri baskılayan Th1 hücre fonksiyonlarına doğru döndürdüğünü tespit ettik. Bahsi geçen Th1 hücresi immünolojik sistemde iyi bir anti-viral yanıt; iyi bir anti-kanser yanıt ile viral enfeksiyonlar veya kanserle savaşımızda temel hücrelerden birisidir. Aynı zamanda hücre içinde yaşayan bakterilere iyi bir örnek olan tüberküloza karşı da iyi ve güçlü bir Th1 cevabı gerekmektedir. Benim çalışmalarımdan elde edilen sonuç şu ki: Th2 aktif olan alerji hastalarının hücreleri Beta-Glukan’ la Th1′ e doğru kaydı ya da Th1 fonksiyonlarını daha iyi gösterebildi. Bu da klinikte bizim alerji vakalarında Beta-Glukan ile sağlanan iyilik ve viral enfeksiyona yakalanma sıklığındaki azalmayı açıklamaktadır.

    Çocuklarda Beta-Glukan Ne Zaman ve Nasıl Kullanılır?

    FDA’den güvenilir onayı alan Beta-Glukan kullanımında bir sakınca yoktur. Kış aylarıyla birlikte sıkıntılı enfeksiyon dönemlerine yaklaşırken bağışıklık sistemini desteklemek üzere Beta-Glukan kullanılabilir. Burada dikkat edilecek nokta: sık hastalanan, sık enfeksiyon olan kişilerde bunun gerçek sebebinin araştırılmasıdır. Öncelikle immün yetmezliği olup olmadığı sorgulanmalıdır. Gerçek immün yetmezliği ya da bir antikor eksikliği varsa tedavisi bellidir. Antikoru yerine koymak zorundasınız veya kemik iliği transplantasyonu yapmak zorundasınız. Ancak ortada kalan bir grup var. Gerçekten immün yetmezliği olduğu biyokimyasal ve immünolojik kriter ile laboratuvar şartlarında kanıtlanamıyor. İmmün yetmezliği yok ama çocuk tam olarak sağlıklı değil. Herkes yılda bir-iki kere enfeksiyon geçirebilir. Bunda bir sıkıntı yok ama yılda altı- sekiz- on kere orta kulak iltihabı gibi enfeksiyon geçiriliyorsa burada problem araştırılmalıdır. Sık pnömoni-zatüre sebebiyle hastanede yatan, uzun süre antibiyotik alma ihtiyacı olan çocuklar var. Bu çocukların esasında immün sisteminin birazcık aktive edilmesi, birazcık güçlendirilmesi gerekiyor. Bu vakalarda Beta-Glukan molekülü kullandıktan sonra ilaç sarfiyatında ciddi bir azalma, ilaç kullanım ihtiyacında gerçekten belli bir düşme ve enfeksiyon sıklıklarında gözle görülür azalma olduğu saptanmıştır. Bunun dışında çocuğun yaşam kalitesi ile birlikte ailenin de yaşam kalitesi de yükselir. Ders başarısı artar.

    Bilimsel Deneylerde Beta-Glukan Nasıl Sonuçlar Verdi?

    Beta Glukan’ın immünolojik olarak etkileri kanıtlanmıştır. Virüs, bakteri ya da mantar vücudunuza girdiğinde bunu ilk karşılayan doğal bağışıklık sistemidir. Doğal immün cevapta nonspesifik yani özgül olmayan en çalışkan eleman makrofajdır. Gider yabancıyı tanır, içine alır ve içinde enzimatik fonksiyonlarla yok etmeye çalışır. Normal bir savunma mekanizmasının başlangıcı bu şekilde çalışır. Makrofajın bunu yapabilmesi için gerçekten aktif, yürüyebilir, yalancı ayakçıklar çıkarabilir, yabancı virüs ya da bakteri yani yabancı materyali içine alıp içinde enzimatik aktivite başlatabilmesi gerekir. Beta-Glukan’ın tüm bu aktiviteleri makrofaj üzerinde laboratuvar şartlarında etkilediği daha düzgün çalıştırdığı, daha iyi aktivasyona geçirdiği gösterilmiştir.

    Bağışıklık Sistemini Güçlendirmek Mümkün mü?

    Dengeli ve düzenli beslenmek, dinlenmek, uykuya dikkat etmek, vakit buldukça spor yapmak, stresten uzak durmak bağışıklık sisteminin ayakta durmasını sağlar. Ancak; bunun dışında “dışarıdan bir takım etkenlerle immün sistemini güçlendirmek mümkün mü? İmmün sistem dışarıdan alınacak takviye ile güçlenir mi?” Bilim yıllardır bu konuyla uğraşıyor. Bugüne kadar çok sayıda tıbbi katkı maddesi, ilaç olabilecek türden maddelerden bahsedildi. Hala da çalışmalar devam ediyor. Buradaki temel sorular şunlardır: “Dışarıdan gelen enfeksiyon ajanlarına karşı immün sistem nasıl daha dik ve sağlıklı olabilir, kişilerin enfeksiyonlardan nasıl daha az etkilenmesi sağlanır?. Hastalığın tedavisinde kullanılacak antibiyotik, antiviral-ya da başka problemler gelişirse kanser gibi- kemoterapötik ilaçların alınması azaltılabilir mi?” Biliyoruz ki tüm ilaçlar normal şartlarda toksik etkili kimyasal maddelerdir. Tıpta ilaçlar fayda/zarar oranına göre kullanılırlar. Açıklamak gerekirse; antibiyotik ve antivirallerin belli bir kullanım süresi ve dozajı vardır. İnsanlarda etkili olduğu kanıtlanmış yan etkisi minimalize edilmiş- tolere edilebilecek-dozlarda bu ilaçlar kullanılır. Ancak bazı vakalar var ki; bağışıklık sistemi biraz zorlandığında, sıkıntıya düştüğünde (ya da gerçekten bağışıklık yetmezliği olanlar) rutin tedavi dozlarına ve tedavi sürelerinde normalde uyulması gereken süre ve miktarda alınan ilaca yeterli yanıt veremez. Ya da yanıt aldıktan birkaç gün sonra hasta aynı klinik tabloyla tekrar karşınıza gelebilir. “Bu tür vakalarda özellikle immün sistem desteklenmeli midir? Desteklenirse daha iyi sonuç alınabilinir mi?” şeklinde çok sayıda çalışma-araştırma yapılmış. Sonuçta bazı etkili moleküller saptanmış; bu moleküllerin hastada daha az antibiyotik kullanımına, hastane yatış süresinin kısalması ya da hastaneye hiç gerek kalmamasına, cost-effect yani parasal etkisinin daha az maliyetle tedaviye katkı sağladığı görülmüştür. Ayrıca hastanın klinik tablosunda normal doz ve zamanda iyileştiği tespit edilmiştir.

    Kullanılan Miktara Dikkat Edilmesi Gerekiyor

    En az 100 mg-200 mg gibi rutine göre biraz yüksek dozlar kullanılmalıdır. Literatüre baktığımızda aşağı yukarı 600 mg’lık dozların Beta-Glukan açısından çok daha etkili olduğunu gösteren yayınlar var. Konuyu değerlendiren çalışmalara baktığınızda 100 mg’lık dozların etkili olacağından bahsediliyor. Herhangi bir alanda klinik ihtiyacına göre kullanabilirsiniz ama 100 mg altında ki dozlar etkili mi? Birkaç tane çalışma var bununla ilgili;ancak, yeterince etkili olmadığını görüyoruz. Ben kendi adıma gerek çocuk gerekse erişkinde en az 100 mg kullanıyorum. Akut enfeksiyon veya ani başlayan enfeksiyon tablosu varsa makrofaj denilen hücreler, nötrofil denilen hücreler, bağışıklık sistemi hücreleri çok daha hızlı ve etkin hareket etmeleri gerektiği için klinik ihtiyaca göre iyi sonuç almak için daha yüksek dozlara çıkıyorum.

    Bağışıklık Sistemini Devamlı Uyarmak Doğru mu, Tehlike Yaratır mı?

    Enfeksiyon açısından riskli sezonlar vardır. Mevsim değişikliği ve kış boyu fizyolojik üst solunum yolunda bakteri kolonizasyona hazır ortam olması, dönemsel üst ve alt solunum yolu enfeksiyonlarında artışa sebep olur. Ben klinik kullanımımda yaz aylarının sonlarından, kış ayları süresince ilkbahara gelinceye kadar Beta-Glukan başlatıyorum. Bu, enfeksiyonlardan korunmak açısından düşündüğümüzde normal, rutinde de kullanılması gereken mantıklı süreç. Ama onun dışında bazı kanser vakalarında da destek tedavisi olarak da kullanılıyor. Burada nonspesifik bağışıklık sistemi hücrelerinizin devamlı aktif ve güçlü olması gerekiyor. Yani hastalık süresince belki hastalığı yeninceye kadar, yok edinceye kadar ya da yaşam sürdükçe bu hücrelerin, antikanser hücrelerin ya da immün aktif hücrelerin mutlaka aktive tutulması gerekiyor. Bu mantıkla baktığınız zaman, devamlı kullanmak gerekiyor. Bağışıklık sistemini bu kadar aktive edersek bir tehlikesi var mı? Makrofajı, nötrofilleri ve diğer immün aktif hücreleri aktive ederseniz, kendi kendinize saldırıya sebep olabilirsiniz. Bununla ilgili laboratuvar şartlarında ve insan üzerinde yapılan çalışmalarda Beta-Glukan’ın oto-immüniteyi davet etmediği saptanmıştır. Beta-Glukan; immün sistemini aktif tutmak, profilaktik dediğimiz-öncü olarak hastalık gelmeden korunma amacıyla kullanabilecek moleküllerden bir tanesidir. Hastayken de hasta olmadan önce de koruyucu olarak kullanılabilir. Bu tamamen kişinin tercihidir..

    Doğal Yolla Beta-Glukan Almak Mümkün mü?

    Yulaf, ekmek gibi besinlere baktığınızda Beta-Glukan içeriğine sahip olduğunu görüyoruz. Beta-Glukan molekülünün yapısal olarak çözülebilen diğeri de çözünmez formu olmak üzere iki formda bulunur. Yulaf, ekmek gibi gıdalarda karşılaştığımız Beta-Glukan’ın çok büyük bir kısmı çözülebilir Beta-Glukan’dır. Bunun immünolojik etkileri çözünemez forma göre çok aşağıda kalır, çok etkili olmaz. Dolayısıyla bize çözünmez form lazım. Ayrıca bu molekül 1-3, 1-6 D Beta-Glukan formülasyonunda olmalıdır. Yalnız 1-3 Beta-Glukan formuna göre 1-3, 1-6 Beta-Glukan fromunun çok daha etkili bir immün sistem güçlendirici olduğu bilinmektedir. Gıda takviyesi şeklinde kullanılabilecek Beta-Glukan’nın büyük oranda çözünmezdir.

    Sağlıklı günler dileğiyle…

    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ