Etiket: Sık

  • Psikopatoloji

    Psikopatoloji

    Psikopatoloji, akıl hastalığı, ve anormal/uyumsuz davranışları ve bunların nedenlerini ve sonuçlarını araştıran bilim dalıdır. Bu terim klasik psikiyatride patolojinin hastalık süreci olarak adlandırılır. Başka bir deyişle, psikopatoloji kişinin günlük hayatını, rutinini olumsuz etkileyen evde, işte, arkadaş çevresinde, sosyal yaşamda işlev bozukluğuna neden olan bilim dalıdır.

    Psikopatolojinin kapsadığı bazı konular somatizasyon, anksiyete, obsesyon, depresyon, psikotik, paronoid, ve fobiktir. Bu bölümde yukarıdaki konular hakkındaki önleme programlarından bahsedilecektir.

    Şizofreni, hastalıkların küresel yüküne önemli katkısı olan ve yeti yitimi ile geçmiş yıllar da kadın ve erkeklerde görülme olasılığının, kadınların erkeklere oranla fazla olduğu saptanmış, ilk 10 hastalık arasında yer almaktadır. Şizofreninin kronik doğası ve etkili bir tedavisinin uygulanamaması, erken tanı konulanlarda yeti yitimine katkısının daha çok ve toplam hastalık süresinin de daha uzun olması anlamına gelir.

    Çeşitli önleme programları arasında yeti yitimi için yüksek riskli gruplara yönelik önleme çalışmaları öne çıkmıştır. Yüksek riskli gruplara yönelik önleme çalışmaları şizofreninin bazı erken bulgu ve kişinin kontrolsüz ortaya koyduğu belirtilerine odaklanmıştır. Genel önleme yaklaşımı toplumun genelinde büyük bir hedef kitlesini göz önüne almaktadır. Şizofreninin toplumdaki oranı çok düşük olduğundan genel bir önleme yaklaşımı uygun görülmemektedir.

    Şizofreniyi önleme hastalık sürecinin farklı dönemlerinde meydana gelebilir; hastalık belirtilerinin başlangıcından önce, mümkün belirtilerin ortaya çıkışından sonra, olan en kısa zamanda tanı ve müdahale amacı ile Ruhsal Bozuklukları Önleme ile İlgili Tıp Kurulu Enstitüsü’nün sınıflandırmasına göre önleyici müdahale hastanın tanı almasından önce gerçekleşmektedir.

    Şizofreninin psikoz öncesi döneminin belirlenmesi, önleme kavramının temelidir.

    Kronik psikotik bozukluklarda hastalığa bağlı olarak bedensel deformite gelişimi ile ilgili bilgiler kısıtlıdır. Şizofreni ve benzeri psikotik bozukluklarda uygulanan tedavilerin yan etkilerinden bağımsız olarak hareket bozuklukları gelişebilmektedir. Doğrudan hastalığın belirtisi olarak ortaya çıkan hareket bozuklukları içinde daha çok hipokinetik hareketler bulunmaktadır. Hipokinetik hareket olarak sürekli aynı beden postüründe kalmak bedensel duruş bozukluklarına yol açmaktadır. Depresyon günümüzde çok sık rastlanan beyin bozukluğudur. Depresif Bozukluk duygu ve düşüncelerini, sosyal uyumunu ve kişinin sağlıklı düşünmesini etkiler. Umutsuzluk, çökkünlük gibi belirtilerin depresyonda ve psikopatolojinin gelişiminde önemli bir yeri vardır. Umutsuzluğun yer aldığı ruhsal bozukluklardan biri depresyondur. Bu belirtilerin dışında kişide çökkünlük, suçluluk duyguları, değersizlik, gelecek ile umutsuzluk görülebilir. Depresyonun özgüven eksikliği olan kişilerde daha fazla olduğu belirlenmiştir. Depresif kişide kendini suçlama durumu arttıkça kendine olan güveni azalır, hedeflere karşı başarılı olmayacağını düşünür ve başarısızlık durumu artar. Depresyonu açıklarken Abramson ve Seligman (1978), Öğrenilmiş Çaresizlik kuramını geliştirmiş ve bu kurama göre depresyonun oluşumu çocuklukta oluşan sorunların ve bu sorunlarla baş edememe, çaresizlik olarak açıklanmıştır. Depresyon psikopatolojisini Bibring (1953), ego kavramına göre açıklamış bu kavrama göre kişi özgüvenli ve değerli olması için gerçekleştirmeye çalıştığı umutları vardır. Bu beklentiler karşılanamadığında ortaya çıkan çatışmalar sonucunda kişi umutsuzluğa girer, özgüven düşer kendi içine kapanır ve çökkünlük durumu yaşanır. Depresyon ile yapılan araştırmaların çoğu umutsuzluk duygusunun ve intihar riskinin yüksek olduğu sonucuna varmışlardır. Depresyonla ilgili bir başa düşüncede yanlış öğrenme olarak ele alınmış ve psikopatolojiyle adlandırılmıştır. Depresyonu önlemede yapılan çalışmalar; destekleyici bir yaklaşım ve empati geliştirilerek kişide güven ve umut hissettirir. Kendine olan güven artar ve iletişimi gelişir. İngiltere’de yapılan araştırmada bilişsel davranış problem çözme terapi ile depresyon üzerinde azaltıcı bir etkiye neden olmuştur. Yine aynı şekilde Sakinofski ve arkadaşlarının yaptığı sosyal problem çözmeye odaklı çalışmada etkili olmuştur. Beck (1979) bilişsel bozukluk kuramını geliştirerek karamsarlık ve umutsuzluk üzerine çalışmalar yapmıştır. Yapılan araştırmaların sonucunda depresyonun, umutsuzluğun tedavisinde bilişsel tedavi uygulanarak intihar riskinin önlenmesinde bir yöntem olarak belirlenmiştir.

    Obsesyon istemsiz olarak ortaya çıkan ve bilinç alanına zorla giren ısrarlı ve zorlayıcı bir şekilde akla gelen, kişi tarafından saçma ve mantık dışı olarak görülen, anksiyeteyi meydana getiren, yineleyici düşünce, dürtü ya da düşlemler olarak tanımlanmıştır. Obsesif kompulsif bozukluğun başlangıç evresi genellikle 20’li yaşlarda görülmektedir. OKB erkeklerde kadınlara göre hem daha erken kendini göstermektedir hem de 2 katı fazla görülmektedir. Başlama yaşı genellikle erkeklerde 19, kadınlarda ise 22 olarak belirlenmiştir. Obsesif kompulsif bozuklukta en sık görülen obsesyonlar kirlenme obsesyonlarıdır. Diğer obsesyonlar ise patolojik kuşkular, somatik, simetri, agresif, cinsel, dinsel şeklinde sıralanır.

    OKB’ye yönelik yapılan çalışmalara bakıldığında ;

    Akpınar (2007), ergenlik dönemi OKB sıklığını saptamak amacıyla yaptığı çalışmada başlangıç yaşı ortalama 12.9 olarak saptanmıştır. Okullar arasında OKB karşılaşma sıklığı açısından farklılık saptanmamıştır. Kız ve erkeklerde benzer miktarda OKB bulunmuştur.

    Abay, Pulular, Memiş, Süt (2010), Edirne ili merkezindeki lise öğrencileri arasında obsesif-kompulsif bozukluk yaygınlığını araştırmak amacıyla yaptıkları çalışmada; OKB’nin nokta yaygınlığını %1.4 olarak bulmuşlardır. En sık, bulaşma obsesyonu ve kontrol kompulsiyonu tespit edilmiştir.

    Erek, OKB tanısı almış 44 kişi üzerinde yaptığı çalışmada OKB’nin kalıtsal nitelik gösterebileceğini belirtmiş, Bayraktar ise OKB’nin en çok 20’li yaşlarda rastlandığına dikkat çekmiştir.

    Bilişsel davranışçı terapinin ve ilaçların tek veya bir arada kullanıldığında OKB üzerinde etkili olduğu gözlenmiştir. Obsesif kompulsifteki BDT üç tedavi şeklini kapsamaktadır bunlar; gevşeme eğitimi, bilişsel terapi, yüzleştirme ve yanıtın önlenmesidir. İçlerinde belirgin en etkili olan yüzleştirme ve yanıtın önlenmesidir. Bu yöntem daha çok çocuklar üzerine uyarlanır. Bilişsel terapi OKB hastalarında farkındalık düzeyini arttırarak, yaşam kalitesi üzerinde etki sahibidir. Bunların yanı sıra OKB’de bir diğer tedavi şekli davranışçı terapidir burada amaç sorunu bastırmak değil başa çıkabilmeyi bireye öğretmektir.

    Kaygı, kişinin bir uyaranla karşı karşıya kaldığında yaşadığı, bedensel, duygusal ve zihinsel değişimlerle kendini gösteren bir uyarılmışlık durumudur. Bu durumu çoğunlukla her insan yaşar örneğin ; Bir kazanın ardından, sınav öncesinde veya topluluk önünde bir konuşma yaparken olduğu gibi. Kaygı, yaşamınızı sürekli ve belirgin bir şekilde etkiliyorsa, aksatıyorsa, rahatsızlık haline gelmiş demektir.

    Kaygıyı önleme programlarına bakıldığında en çok karşımıza çıkan Serikanlı Çocuklar Kaygı Programı-Okul Versiyonudur. (SÇKP) daha çok çocuklar için geliştirilen bilişsel-davranışçı terapi (BDT) kuramına dayalı bir kaygı programıdır. Programı geliştiren kişi Ron Rapee’dir. Programda canlandırma, geçmiş ve gelecekteki bir olayın gelişmesini ve sonucunu aynı biçimde yansıtarak sunma yöntemidir. Aşamalı maruz bırakma teknikleri ise, otomatik ve pekiştirilmiş tepkileri kırmaya yarar. Terapi ortamında oldukça fazla pratik yapılmalıdır. Atılganlık becerileri çocuğun iletişimlerinde sorun giderme tekniklerini öğrenmek açısından yardımcı olabilir. Davranışçı ve bilişsel tekniklerden de yararlanılmaktadır. Bilişsel terapi’nin tedavi uygulamaları süreç ve içerik olarak yapılandırılmıştır. Öncelikle kişinin güncel sorunlarına odaklanır, süre olarak daha sınırlı, ve daha çok sorun çözme hedeflidir. Bilişsel Davranışçı Terapi sadece başvuranların güncel sorunlarını çözmez aynı zamanda bütün yaşamları süresince sorunlarını çözmekte kullanabilecekleri özel birtakım beceriler de öğretir. Bu beceriler çarpık düşünceleri saptamak, inançlarını değiştirmek, çevreyle yeni ilişkiler kurmak ve davranış değişikliğidir. Bu teknikler kullanılarak sınav kaygısı indirilebilir. Serikanlı Çocuklar Kaygı Programı-Okul Versiyonu tekniği haftada bir toplam 10 oturumdan oluşacak şekilde program 70-90 dakika arası yürütülmektedir. İlk sekiz oturumda doğrudan kaygıya yönelik tekniklerden yararlanılırken, son iki oturum ise pekiştirme ve gözden geçirme üzerine odaklı oturumlardır. Ana-baba ile genelde iki görüşme yapılır bunlardan birincisi 3.oturumdan önce gerçekleştirilirken ikincisi 5.oturumdan önce gerçekleştirilir.

    Bazı eğitim programları kaygı ile başa çıkmada yardımcı, yol gösterici ve destekleyici eğitimlerdir. Bunlar;

    Girişkenlik eğitimi, sosyal ortamlarda ve duygu ifadesinde zorlanılan durumlarda kullanılan bir yöntemdir. Çocuğun/ergenin, duygularını doğrudan, dürüstçe ve uygun şekilde ifade etmesi amaçlanır.

    Gevşeme eğitiminde, duygudurum ve anksiyete semptomları yaşayan çocukların/ergenlerin, sıklıkla hayatlarının büyük bölümünde gerginlik, stres, bedensel semptomlar yaşadıkları varsayılır. En sık başvurulan teknikler nefes egzersizi ve gevşeme egzersizidir.

    Genellikle, gözler kapatılarak dikkat solunum ve nefes alışverişine odaklanılır. Çocuktan/ergenden, burnundan doğal bir biçimde nefes alması istenir.

    Çocuğa/ergenlerde başa çıkma, mücadele etme ve problem çözme becerilerinin nasıl hayatta uygulanacağı kazandırılır.Çocuklarda ve ergenlerde sosyal anksiyetenin tedavisi ile ilgili kaynaklar incelendiğinde, çalışmaların çoğunun davranışçı ya da bilişsel-davranışçı terapileri içerdiği görülmektedir.

    Kliniklerde ya da okul ortamında yürütülen bilişsel-davranışçı programların büyük kısmı, sosyal anksiyete tanısı alacak kadar ağır belirtilere sahip olmayan ancak utangaçlık, sosyal izolasyon ve yalnızlık gibi belirtiler gösteren çocuk ve ergenlere uygulanan baş etme ve önleme niteliğindeki çalışmalardır. Bu çalışmaların genellikle okul ortamında ve grup tedavisi biçiminde planlandığı bilinmektedir.

    Sosyal fobi bireyin hayatında birçok sosyal ortamdan alıkoyan, yaşam standartlarını azaltan, kişilerarası ilişkiler kurmaktan uzaklaştıran önemli bir davranış bozukluğudur. Sosyal fobiye sahip birey kendisi için fazla kaygı sağlayan toplumsal yerlerden uzaklaşır ya da uzaklaşamadığı durumlarda da yoğun bir kaygı ve sıkıntı ile maruz kalır. Sosyal fobi, hayat boyu rastlanma sıklığı oldukça fazla olan bir ruhsal rahatsızlık olmasına ve buna devam eden davranış bozukluklarının sayısının da fazla olmasına rağmen, bu bozukluğun kaynağını saptamaya yönelik etiyolojik çalışmaların sayısı oldukça azdır. Sosyal fobinin etiyolojisine ilişkin yapılmış olan çalışmalara değinilecek ve bu araştırmalar şu ana alt başlıklar altında incelenecektir: (1) Kalıtımsal faktörler (2) Davranışsal ketlenme ile ilgili araştırmalar (3) Ailesel faktörler (4) Bağlanma kuramına dayalı açıklamalar (5) Duyguların anlaşılması ve bilişsel açıklamalardır. Fobi önlemenin etkili yollarından bazıları; olumsuz düşüncelerden kaçınmaktır. Bireyin  kendisiyle ilgili birçok olumsuz düşüncesi bulunabilir. Bunlar yapamayacağım, “ellerim titreyecek, kekeleyeceğim, kızaracağım gibi düşüncelerdir. Bu düşüncelerden kurtulmak için iki yöntem vardır. Birincisi, korkulan olayın tam zıttını yaşamayı amaçlamak. Çünkü birey kendisiyle dalga geçmeyi öğrendiğinde bu durumu yenebiliyor. İkinci öneri de kişinin heyecan duygusundan zevk almaktır. Diğer kaçınma yolları da insanlarla ilgilenmek, korkularının pişmanlığa dönüşmesini engellemek gevşeyerek kaygılardan kaçınmak, bireyin kendine karşı mütevazi olmasıdır.

  • Kalın bağırsak (kolon ve rektum) kanseri neden gençleri hedef alıyor?

    Aralık 2015’te gerçekleşen 6. Ruesch Merkezi Sempozyumu’nun özel toplantısında uzmanlar erken yaşlarda görülen kalın bağırsak (kolon ve rektum) kanserleri ile ilgili rahatsız edici bulguları dile getirdiler.

    36 yaşında diyaliz hastası bir baba, 25 yaşında pelvik inflamatuvar hastalık şüphesi olan sağlık konusunda bilinçli genç bir kadın ve 31 yaşında Crohn hastalığı geçmişi olan başka bir genç kadın… Tüm bu insanlar ortak paydada öngöremedikleri bir hastalığı paylaştı: kalın bağırsak kanseri!

    Bakıldığında ileri yaştaki bireylerde sık görülen bir hastalık olduğu düşünülse de, kalın bağırsak (kolorektal) kanserlerinin şimdilerde 50 yaşından genç bireyleri hedef aldığı gözlenmektedir. Hatta bazen ilk kolonoskopi taraması için önerilen yaş sınırından onlarca yıl önce.

    Kolonoskopi (kalın bağırsağın, ucunda küçük bir kamera bulunan esnek bir boru ile görüntülenmesi) ve dışkı testlerini içeren tarama testleri ve gözlem programlarının sıklığı sayesinde son yıllarda 50 yaş ve üzeri bireyler arasında kolorektal kanser görülme sıklığı ve bu hastalığa bağlı yaşam kaybı oranları azalmaktadır. Ancak nedense gelişmiş ülkelerde 50 yaş altı kolorektal kanser görülme sıklığı büyük bir hızla artış göstermektedir ve bunun nedenleri henüz anlaşılamamıştır.

    İstatistiki verilere bakıldığında 1992-2005 yılları arası Amerika’da her yıl kolorektal kanser görülme sıklığının her 100.000 genç bireyde erkeklerde 1.5%, kadınlarda 1.6% artış gösterdiği belirlenmiştir. Daha geriye gidildiğinde 1973-1999 yılları arası genç bireylerde kolon (17%) ve rektal kanser (75%) görülme sıklığı yükselmiştir.

    Bunun yanında kolorektal kanser olan genç bireylerde yaşam kaybı oranının yüksek olmasının, hastalığın ileri evrelerde teşhis edilmesinden kaynaklandığı görülmektedir. Yapılan bir çalışma kolorektal kanser teşhisi konan 50 yaş ve altı genç bireylerin %86’sının teşhis konulduğunda hastalığın semptomatik, yani artık çeşitli belirti ve şikayetlere yol açan bir aşamada olduğu belirlenmiştir.

    Genç yetişkinlerde kolorektal kanserin ileri evrelerde teşhis edilmesinin endişe vericidir. Gençler bu hastalığın belirtilerini her zaman anlayamamaktadır. Buna ek olarak doktorlar genç bireylerde kolorektal kanser olasılığının az olduğunu düşünmekte ve buna bağlı tedavi gecikebilmektedir. Öyle ki genç yaşlarda kolorektal kansere yakalanan vakaların yaklaşık 15%-50%’sinde ilk teşhis yanlış olmaktadır. Bu nedenle genç yetişkinlerde görülen kolorektal kanserin belli başlı özellikleri konusunda araştırmaların desteklenmesi ve bireylerin ve doktorların bilinçlendirilmesi önemlidir.

    Önceleri doktorlar genetik geçişli durumlarda özellikle Lynch sendromu olan genç yetişkinlerde kolorektal kanserin görüldüğünü düşünürken, şimdilerde kolorektal kanser olan genç hastaların 75%’inden fazlasında ailesel geçişli hastalık görülmediği ve genetik geçişli (herediter) olmadığı bilinmektedir. Dahası Lynch sendromu kolonun sağ tarafında gelişen tümörlerle ilişkilendirilirken; genetik geçişli olmayan, genç yetişkinlerde görülen kanserler kolon ve rektumun sol tarafında gelişen tümörlerden oluşmaktadır. Bu da gençlerde görülen ve genetik geçişli olmayan kolorektal kanserin biyolojik olarak oldukça farklı olduğunu göstermektedir.

    Genç yetişkinlerde görülen kolorektal kanserlerin kendine özgü biyolojisini araştıran bazı uzmanlar, kolon kanserinin herkes için aynı olmadığını, aynı organda bile gelişse tümörün kendine has bir genetik imzası olduğunu belirtmektedir.

    Kolorektal kanserin bu karışıklığının araştırılmak için yaklaşık 5000 hastada bulunan tümörlerin genetik profilleri incelenmiştir. Tümör farklılıkları genç ve yaşlı hastalarda ayrı ayrı tanımlanmıştır. Sonuçlar gelecek Amerikan Tıbbi Onkoloji Derneği Gastrointestinal Kanser Sempozyumu’nda paylaşılacaktır.

    Bilinen tüm bu faktörleri bir yana, uzmanlar erken yaşta kolorektal kanser görülme sıklığındaki artışa etki edebilecek diğer faktörleri araştırmaktadır. Buna göre 50 yaşından daha genç yetişkinlerin epidemiyolojik verilerine bağlı olarak bazı eğilimler ön plana çıkmıştır. Son 30 yıla bakıldığında genç yetişkinlerde artan obezite ve şeker hastalığı oranına paralel olarak aynı yaştaki yetişkinlerde kolorektal kanser oranlarının da arttığı görülmüştür. Obezitenin ve şeker hastalığının gerçekten sebep olup olmadığını sorgulamak gerekirse, oranlardaki paralel artış görmezden gelinemeyecek düzeydedir.

    Aynı şekilde tatlı içeceklerin tüketimindeki artış ve buna karşılık süt tüketiminin azalması (koruyucu kalsiyum) kolorektal kanser görülme oranını artıran diğer bir faktör olabilir. Bu nedenle genç yetişkinlerde dikkatli ve sağlıklı beslenme sadece şeker hastalığını değil kolorektal kanser riskini de azaltacaktır.

    Kaynak:

    Why Is Colorectal Cancer Targeting the Young?
    Cynthia J. Gordon, PhD. January 20, 2016
    http://www.medscape.com/

  • Disleksi

    Disleksi

    Yeni eğitim- öğretim yılına başladığımız bu günlerde birinci sınıfa başlayan çocukların anne, babaları ve öğretmenleri ” Disleksi” diğer adıyla öğrenme bozukluğu olan gelişimsel bir farklılığa dikkat etmeleri gerekir.

    Disleksi; dinleme, konuşma, okuma, yazma, akıl yürütme ve matematik becerilerinin kazanılmasında ve kullanılmasında önemli güçlüler gösteren bir öğrenme bozukluğudur. Bu bir zihinsel gerilik değildir. Aksine Dislektik çocuklar normal ve üstü zekaya sahiptir. En önemli ayırıcı tanısı da budur. Bazı Dislektik çocuklarda özel yetenekler bile görülebilmektedir. Dislektik çocuklarda, çoğunlukla dikkat bozukluğu da beraberinde görülür.

    Bu çocuklarda en belirgin özellikler şöyle sıralanabilir; harfleri ya da rakamları ters algılayabilirler. Örneğin, 6 yerine 9, 9 yerine 6 diyebilirler. Okurken cümle içerisinde kelime atlamaları görülür ya da farklı satırlardan okumayı sürdürebilirler. Yön tayininde güçlükler yaşayabilir, sağını solunu öğrenmekte zorlanabilirler. Uzaklık ve derinlik algılamasında sorunlar yaşayabilirler. Bu nedenle bir tepsiyi taşırken devirebilir, ya da elindekileri daha sık yere düşürebilir, bazen de eşyalara çarpabilirler. Benzer sesleri (d-t, f-v, b-p, k-g, c-ç gibi harfleri) birbirine karıştırabilirler. Hece içindeki harfleri yerlerini değiştirerek farklı okuyabilirler. Örneğin, at yerine ta ya da ve yerine ev diyebilirler. Haftanın günlerini ardı ardına saymakta zorlanırlar. Tahtadan yazıları defterlerine geçirmekte güçlük çekerler. Ödevlerini yapmayı unuturlar. Anne-babaların sık sık bu konularda uyardıkları ve bazen de çocukları yalancılıkla suçladıkları görülmektedir. Dün-bugün ve yarın gibi zaman kavramlarını sıralamada güçlük çekerler. Arkadaşları ile ilişkileri genellikle sorunludur.

    Bu çocuklar aileleri ve toplum tarafından en sık suçlanan, eleştirilen ve yargılanan çocuklardır. Okul başarısızlığı nedeniyle tembel, harfleri karıştırması nedeniyle dikkatsiz, ödevlerini unuttu diye sorumsuz, dağınıklığı nedeniyle savruk, sağını solunu karıştırdı diye aptal, daha sık düşmesi ve eşyalara çarpması nedeniyle sakar gibi bir çok yargı bombardımanına maruz kalırlar. Çocuk kendisi de bunu anlamlandıramamaktadır. Elinden gelenin bu olmasına rağmen çevresindeki insanların bu şekilde ona yüklenmeleri onda özgüven eksikliğine ve benlik saygısını yitirmesine neden olur. Böyle bir durumda çocuk okul hayatından daha fazla uzaklaşmaya, ders çalışma konusunda motivasyonunu kaybetmeye ve kabul görmediği için çatışmalı ilişkiler içerisine girebilmektir.

    Disleksi toplum tarafından çok bilinmese de yaygın bir sorundur. % 8- 10 oranında gözükmektedir. Erkeklerde kızlara oranla 3- 4 kat daha fazla görülmektedir. Zamanla geçen bir sorun değildir. Ömür boyu devam etmektedir. Ancak bireysel eğitim planı ve özel eğitim desteği ile okulda yaşayacağı problemler en aza indirilebilmektedir. Çünkü bu çocukların normal okul müfredatında öğrenmeleri zordur ve mutlaka özel eğitim desteği almaları gerekir.

    Ailleler çocuklarının okulda yaşadığı başarısızlık ya da öğrenme sorunlarıyla ilgili çocuğu tembellikle suçlamadan önce, RAM ( Rehberlik ve Araştırma merkezi ) , ya da psikolog, pedagog, psikiyatrist gibi konusunda uzman meslek uzmanlarına başvurulmaları gerekir. Erken tanı ve müdahale çocuğun okul yaşantısını pozitif yönde etkileyecektir.

  • Kanserden korunma yolları nelerdir?

    Kanser, bir organ veya dokudaki hücrelerin düzensiz olarak bölünüp çoğalmasıyla ortaya çıkan kötü huylu hastalıklar grubuna verilen genel addır. Toplumda bilinenin aksine tek bir hastalık değil neredeyse 150’nin üzerinde türden oluşur. Bu türlerin ortaya çıkışı, neden olan faktörler, seyirleri ve tedavi şekilleri çoğunlukla farklılıklar içerir. Bu nedenle bu grup hastalıklar konusunda toplumun doğru bilgilenmesi kanserden korunma ve erken tanı için çok önemlidir. Kanser insanlar için bir kader olarak kabul edilmemeli, korunma stratejileri ve erken tanı için bilim insanları toplumu bilgilendirme adına doğru yönlendirmeleri kesintisiz sürdürmelidir.

    Kanser önlenebilir bir hastalık mıdır?

    Kanserleşmeyi tetikleyici faktörler 3’e ayrılır:

    1 – Çevresel faktörler (önlenebilir),
    2 – Kalıtsal faktörler (önlenemez, erken tanı çok değerli ve çoğunlukla mümkün),
    3 – Rasgele mutasyonlar (önlenemez?, çoğu yaşlılıkla ilişkili).

    Kanser ciddi oranda önlenebilir bir hastalıktır. Aşağıda detaylarıyla inceleyeceğimiz bir dizi çevresel faktörün, kanser oluşumu ile yakın ilişkisi kanıtlanmıştır ve çevresel faktörler önlemesi en kolay kanser etkenleridir. Erkeklerde ve kadınlarda birkaç kanser türü dışında neredeyse benzer faktörler söz konusudur. Her ne kadar önlem alsak da belli bir oranda kanser insanoğlu yaşadığı sürece var olacaktır. Çünkü kanser aynı zamanda bir yaşlılık hastalığıdır. Hücrelerin yaşlanması, bireyde var olan genetik yatkınlık, vücudumuzda var olan doğal kanserojenler (örneğin ileri yaşlarda erkeklerde testosteron; kadınlarda östrojen)bu süreci bir grup bireyde kaçınılmaz kılacaktır.

    Oransal olarak bakacak olursak olayı daha da iyi kavrayabiliriz. Tüm kanserlerin neredeyse yarısından fazlası sigara alışkanlığı, önlenebilir infeksiyonlar, sedanter (hareketsiz) yaşam, obezite ve sağlıksız beslenme ile ilişkilidir. Asbest maruziyeti, benzen ve bir takım kanserojen kimyasallar ile yakın temas ve uzun süreli inhalasyon (solunum yolu ile vücuda alımı), düzenli alkol kullanımı gibi bir grup çevresel faktörün ve mesleki kanserojenin günümüzde kanserle ilişkisi kesin olarak tanımlanmıştır. Tüm bu faktörlerin toplumda oluşturulacak bilinçle birlikte azaltılması kanser görülme sıklığında ciddi oranda azalmalara neden olacaktır. Sigara içmeyen bir toplum yaratırsak neredeyse akciğer kanserlerinin %90’ından daha fazlasını yok edebiliriz. Günümüzde sigaranın çok sayıda kanser ile ilişkisi ortaya konulmuştur. Sigara içmeyen bir toplumda akciğer kanserinin yanı sıra baş boyun kanserleri, yutak borusu, mide, pankreas, böbrek, mesane, lösemi ve hatta meme kanseri gibi birçok kanser türünde etkili olduğu bilinmektedir.

    Ülkemizde erkeklerde görülen en sık ilk 5 kanser türü sırasıyla akciğer, prostat, mesane (idrar kesesi), kolorektal (kalınbarsak) ve mide kanseri olarak sıralanmaktadır. Ülkemizde kadınlarda en sık görülen meme kanseri, her 8 kadın kanserinden birisi olmaya devam etmektedir. Bunu dışında rahim ağzı (serviks), rahim ve yumurtalık kanserleri de sık görülen kadın kanserleri olarak sıralanabilir. Kadınlarda akciğer kanseri erkeklere nazaran daha ender görülse de sık rastlanan kanser türü olarak sayılabilir. Ülkemizde en sık görülen çocukluk çağı kanseri ise lösemidir. Gençlerde ise (15-24 yaş grubu) erkeklerde testis kanseri ve kemik kanserleri, kadınlarda ise tiroid ve Hodgkin Lenfoma en sık karşılaşılan kanser türleridir.

    Günümüzde kansere neden olan etkenlerin birçoğu iyi bir şekilde tanımlanmıştır. Gelin şimdi bu etkenleri inceleyerek kanserden nasıl korunabileceğimizi öğrenelim.

  • Kanser alarm belirtilerin dışındaki diğer kanser belirtileri

    Memede kitle, şişlik, akıntı ve diğer değişiklikler;

    Memesinde şişlik ve/veya yumru hisseden her kadın endişelenecektir. Memede kitle, meme kanserinin en sık rastlanan belirtilerinden biri olmasına rağmen, daha göze çarpan belirtileri mevcuttur. Memenin tümü veya bir kısmında şişlik, memenin derisinde kızarıklık veya renk değişikliği, nadir görülen ancak oldukça agresif olan ve yaşam kaybı riski taşıyan inflamatuvar (iltihaplı) meme kanseri belirtileri olabilir. Ciltte tahriş, çukurcuklar, kaşıntı, pul pul bir görüntü, meme ucunda veya memenin cildinde şişlik, meme ucunda akıntı, inflamatuvar (iltihaplı)ve diğer meme kanseri türleri için uyarıcı belirtiler olarak sayılabilir.

    Bu belirtiler sadece kadınlar için değil, erkekler içinde meme kanserinde dikkat edilmesi gereken belirtilerdir. Özellikle, göğüs bölgesine radyoterapi almış olan erkeklerin dikkatli olması ve ilgili belirtilerden birine rastladığında, tıpkı kadınlar gibi vakit kaybetmeden doktora başvurması gerekir. Sevindirici olan ise, meme kanseri erken teşhis edildiğinde tamamen tedavi edilebilen bir hastalıktır.

    Kilo kaybı;

    Birçoğumuz, birkaç kilo verelim diye uğraşırız. Ancak bu kilo kaybı, isteğimizin dışında gerçekleşirse, kanserin habercisi olabilir. Amerikan Kanser Derneğine göre, ortalama 4.5-5 kg’dan fazla istem dışı kilo kaybı, birçok kanser türünün ilk habercisi olabilir. Açıklanamayan kilo kaybı mide, pankreas, akciğer ve zaman zamanda böbrek kanserlerinde sıkça rastlanan bir belirtidir. İstem dışı kilo kaybı, kişinin iştahı yerinde olmasına ve iyi beslenmesine rağmen kilo kaybı yaşamasıdır. Buna ek olarak, bazı kişilerde mide bulantısı, kusma ve halsizlik belirtileri de görülebilir.

    Ses kısıklığı;

    Ses kısıklığı, kolaylıkla soğuk algınlığı, alerji veya basit bir ses rahatsızlığı olarak değerlendirilebilir. Gastrointestinal reflüden şikayet eden kişilerde mide asiti, özofagustan yukarı çıkar ve ses kısıklığı şikayetine sebep olabilir. Bir diğer olasılık ise, sigara kullanan kişilerde devam eden kronik ses kısıklığının yaygın olmasıdır. Ancak, devam eden ses kısıklığına dikkat edilmesi gerekir. Sigara kullanan kişilerin, devam eden ses kısıklığında doktora başvurması olası gırtlak veya akciğer kanserinin daha erken teşhis edilmesine ve daha etkin bir tedaviye imkan sağlar. Ayrıca, ses kısıklığı özofajeal, mide veya tiroid kanseri belirtisi olarak da görülebilir.

    Karın şişliği;

    Karında şişlik veya genişleme, yumurtalık kanserinin erken – ve bazen tek – uyarı işareti olabilir. Türkiye’de jinekolojik kanserler arasında 7’inci sırada yer alan yumurtalık kanseri, en fazla yaşam kaybı riski taşıyan kanser türlerinden biridir. Yumurtalık kanserlerinin %80’i teşhis edilmeden önce yayılım gösterir. Ancak, iyi takip edilip erken tedavi edilirse birçok kanser türlerinde olduğu gibi hastalığın seyri olumlu ilerler.

    Sürekli devam eden karında şişlik(karında 2 hafta veya daha uzun süren şişlik) ciddiye alınmalıdır. Yumurtalık kanserinin diğer uyarıcı belirtileri; yeme güçlüğü veya hızlı tokluk hissi veya sık idrara çıkma olarak sıralanabilir.

    Karında şişlik, ülkemizde hem erkek hem de kadınlarda sık görülen yaşam kaybı riski yüksek olan kolorektal kanserin belirtisi de olabilir. Kolorektal kanserin göze çarpan uyarıcı belirtileri; dışkılama alışkanlıklarında birkaç günden uzun süren değişiklik (ishal, kabızlık v.s.) veya dışkılama hissi ancak dışkılama sonrası rahatlayamama olarak sıralanabilir.

    Tokluk hissi ve iştahsızlık;

    Az miktarda yenen bir yemek sonrası bile tokluk hissetmek yumurtalık, pankreas veya mide kanseri belirtisi olabilir. Pankreas kanseri, en zor tedavi edilen ve mümkün olan en erken evrede tespit edilmesi gereken bir kanser türüdür. Tüm dünyada 4’üncü sırada yer alan pankreas kanseri, yaşam kaybına neden olan agresif bir kanser türüdür. Hem erkek hem de kadınlarda görülen pankreas kanserinin diğer sık rastlanan belirtileri; iştah kaybı, istem dışı kilo kaybı, sarı renk gözler ve/veya cilt (sarılık) ve solgun, iri, kaygan ve yüzen dışkıdır.

    Az bir öğünden sonra bile üst karın bölgesinde tokluk hissi, mide kanserinin en sık rastlanan belirtilerinden biridir. Ne yazık ki, bu belirti çoğunlukla hastalık ilerleyene kadar fark edilmez. İstem dışı kilo kaybı, mide kanserinin genellikle yetişkinleri ve kadınlardan çok erkekleri etkileyen bir belirtidir. Yaşam kaybı riski yüksek olan mide kanseri, Türkiye’de en sık görülen beşinci kanser türüdür. Ülkemizde mide kanseri, erkeklerde 100.000’de 13 ile beşinci sırada, kadınlarda 100.000’de 7 ile yine beşinci sırada yer almaktadır.

    Sık idrara çıkma;

    Sık idrara çıkma veya sık idrara çıkma isteği olmasına rağmen idrara çıkamama, mesane kanserinin sinsi belirtilerindendir. Ülkemizde mesane kanseri erkeklerde akciğer, prostat ve kalın barsak kanserlerinden sonra en sık görülen dördüncü kanser türü olarak nitelendirilebilir. Kadınlarda ise, mesane kanseri görülme oranı daha alt sıralarda yer alsa da, ilk 10 arasına girmeyi başarmıştır. Daha çok ileri yaştaki erkekleri etkileyen bu hastalıkta, kırmızımsı sarı veya koyu kırmızı idrar olası belirtilerden biridir.

    Sık idrara çıkma isteği, yumurtalık kanserinin de göze çarpan belirtilerinden biri olabilir. Kanserin netlik kazanmayan birçok belirtisi gibi idrar problemleri de, kanser dışında idrar yolları enfeksiyonu veya erkeklerde prostat büyümesini işaret eden belirtiler olabilir.

    Tırnak çizgilenmesi;

    Ayak veya el tırnaklarınızda görülen koyu renk çizgiler, endişelenecek bir durum olduğu anlamına gelmeyebilir. Ancak, bu en fazla yaşam kaybı riski taşıyan kanser türlerinden biri olan cilt kanserinin (melanom) belirtisi olabilir ve göz ardı edilmemesi gerekir.

    Bunun yanında kronik yaralar, deri tüberkülozu, yara izleri, bazı kanserojen madde içeren kimyasallar ve risk taşıyan benler (rengi ve şekli değişik, büyük benler) cilt kanserinde etken rol oynayabilir.

    Sevgili okurlarım, yazımda anlattığım belirtilerin birçoğu ve daha onlarcası, kanser hastalığı yerine daha küçük sağlık problemlerinden kaynaklanıyor olabilir. Bundan emin olmanın en iyi yolu, sizde var olduğuna inandığınız devam eden belirtileri, doktorunuzla konuşmanızdır. Zaman zaman kısa süreli görülen karında şişlik, ses kısıklığı veya sık tuvalete çıkma isteği önemsiz olabilir. Ancak, bu dikkat çekici belirtiler birkaç haftadan fazla sürerse, doktora başvurulması yerinde bir davranış olacaktır. Üstüne basa basa her zaman belirttiğim gibi kanserde erken teşhis, hastanın hızla tedavi edilmesi ve olumlu sonuçlar alınmasına imkan sağlayacaktır.

    Kanser için uygulanan hiçbir tarama testinin %100 kesin sonuç vermediğini bilmeniz önemlidir. Örneğin; bazen tarama testleri kanser teşhisi koyarken aslında birey kanser olmayabilir ya da testler bireyin kanser olmadığını gösterirken aslında kanser varolabilir. Ancak, tüm bunlara rağmen tarama testlerinin hayat kurtardığının altını çizmek gerekir. Bu sebeple, birden çok ve farklı zamanlarda yapılan testlerle bu tür olası pozitif ya da negatif sonuçlar düzeltilebilmektedir.

    Bu bölümde, sık görülen bazı kanser türlerini inceleyerek belirtileri, erken teşhis ve tarama testleri konusunda bazı önemli bilgilere ulaşabilirsiniz. Sıklıkla görülen birçok belirti, kanserden daha hafif seyreden ve kolay tedavi edilebilen bir başka hastalığın belirtileri ile benzerlik gösterebilir. Kanserle benzer belirtiler görmeniz halinde vakit kaybetmeden uzman bir doktora başvurmanız gerekmektedir.

  • Kanser belirtileri ve erken tanı!

    Erken tanı, en başarılı tedavinin ilk adımıdır..

    Erken teşhis, kanserin erken evrede tespit edilmesidir. Erken evrede tespit edilen kanserin tedavisi daha kolay olur. Kanserin belirtilerini bilmek hastalığın erken teşhisi açısından önemlidir, ancak bu belirtilerin birine veya daha fazlasına sahip olmak kişinin mutlaka kanser olduğu anlamına da gelmez. Vücudunuzda oluşan değişikliklere karşı duyarsız kalmayın ve göz ardı etmeyin. Unutmayın! Doktora ne kadar hızlı ulaşırsanız, çözüm arayışları da o kadar hızlı sonuçlanacaktır.

    Memede kitle, olağandışı kanama, ciltteki benlerde değişiklik gibi kanser teşhisine götürebilecek sık rastlanan belirtileri zaman zaman işitiyor veya şahit oluyoruz. Vücudumuzda oluşan değişiklikleri erken fark ederek, olası kanserin erken teşhis edilmesini sağlamamız mümkün. Öyleyse gelin, göze çarpan ne tür belirtileri dikkate almalıyız? Birlikte inceleyelim.

    Ne yazık ki, duyduğunuz veya şahit olduğunuz sık rastlanan belirtileri fark ettiğinizde, kanser çoğunlukla ilerlemiş oluyor, bu da tedaviyi güçleştiriyor. Belli belirsiz olması veya daha önemsiz sağlık problemlerinin belirtileri ile benzerlik göstermesi, çoğu zaman bu belirtilerin gözden kaçırılmasına veya göz ardı edilmesine sebep olmaktadır. Yine de, dikkat ederek en tedavi edilebilir evredeyken kanseri fark edebilmeniz mümkün.

    Kansere işaret edebilecek bazı hastalık belirtileri vardır ki bunlara kanser alarm belirtileri denilir. Bu belirtiler özellikle yeni ortaya çıkmış veya 2 haftada fazla sürüyorsa ileri araştırmaya gerek vardır.

    Kanser alarm belirtleri

    -Ağrı olmadan idrarda kan görülmesi, idrar yollarında kötü huylu bir tümörün habercisi olabilir.
    -Yeni ortaya çıkan veya ilerleyici yutkunma güçlüğü, yemek borusu kanseri ile ilişkili olabilir.
    -Balgamda kan görülmesi (hemoptizi), özellikle solunum sıkıntısı, kilo kaybı ve iştahsızlıkla birlikte görüldüğünde akciğer kanserini ciddi şekilde düşündürmelidir.
    -Makatta kanama batı toplumlarında sık görülen bir şikayettir ve çoğunlukla basur (hemoroid) ve inflamatuvar barsak hastalıkları gibi kötü huylu olmayan durumlarla ilişkilidir. Fakat özellikle 50 yaşından sonra ortaya çıkan makattan kanama şikayeti mevcut ise ileri inceleme için uzman görüşü almakta fayda vardır.
    -Deride yeni bir leke veya eskiden olan bir lekenin büyüklük, şekli veya rengindeki değişik olması. Olağandışı ve iyileşmeyen yaralar, şişlikler, lekeler, çizikler veya derinin görünüşünde değişiklik, benin yüzeyinin değişmesi (tümsekleşme, kanama ya da nodül veya yumru şeklinde görünüm), kaşıntı, hassasiyet ve ağrı melanom ya da diğer bir cilt kanseri türünün işareti veya kanserin oluşabileceğine dair bir uyarı olabilir.
    -Testiste kitle veya şişlik, testis kanseri vakalarının çoğunda meydana gelir. Bazen oluşan bu kitle ağrıya neden olur ancak, çoğu zaman ağrı yapmaz. Testis kanseri nadir görülmekle birlikte, 15-35 yaş grubu erkeklerde en sık görülen kanser türlerindendir. Testiste kitle tespit edilmesi hızlıca ileri tetkik gerektiren bir durumdur.

    Bu tür belirtilerle karşılaşıldığında vakit kaybetmeden uzman bir doktora başvurmanız, erken tespit edilen sağlık sorununa hızlıca çözüm bulunmasını sağlayacaktır.

    Kanser alarm belirtilerin dışında, aşağıda sayılan durumlar da kanserle ilişkili belirtilerdir.

  • Böbrek taşı hastalığı

    Böbrek taşı hastalığı

    Son yıllarda gerek ABD gerek İngiltere hasta kayıt sistemleri üzerinden yapılan incelemelerde yeni ortaya çıkan semptomatik (belirti veren) böbrek taşı hastalığı görülme sıklığında önemli bir artış olduğu belirtilmektedir. Yaşamları süresince erkeklerin yaklaşık % 12, bayanların yaklaşık % 7 sinin en az bir böbrek taşı oluşturduğu hesaplanmaktadır. Son yıllarda bayanlarda böbrek taşı hastalığı ile karşılaşma sıklığının giderek arttığı dikkati çekmektedir.

    Böbrek taşı hastalığı tekrarlama özelliği olan bir hastalıktır. Böbrek taşı hastalığı tespit edilen olguların yaklaşık % 50 sinde 8 yıl içerisinde ikinci bir taşın oluşma şansı vardır. Bazı olgularda bu tekrarlama özelliği çok daha sık olarak görülür.

    Böbrek taşı hastalığının en sık görüldüğü yaş grubu 20-30 arasıdır.

    Böbrek taşlarının yaklaşık % 90 ı kalsiyum içeren taşlardır. Bu taşlar ya tek başına kalsiyum oksalat ya tek başına kalsiyum fosfat veya bu ikisinin karışımıdır. Kalsiyum taşlarının % 85-90 ınında ana komponent kalsiyum oksalattır. Diğer % 10-15 lik kesimde kalsiyum fosfat ya “apatite ya brushite” formundadır. Geri kalan % 10 luk kesim ya ürik asit taşı, ya struvite (magnesyum amonyum fosfat) taşı ya sistin taşıdır. Sistin taşları tüm taşların sadece % 1 lik kısmını oluşturur.

    Böbrek taşı/taşları ya renal kolik (düşen taşın neden olduğu ağrı), ya idrar yolu infeksiyonu ya ultrasonografide idrar yolu darlığı, tıkanması (komplet ve inkomplet idrar yolu obstrüksiyonu) sonucu gelişen hidronefroz veya hidroüreteronefroz bulguları ile bireylerin hastaneye baş vurmasına neden olur.

    Böbrek taşı hastalığı toplumda sık görülen bir hastalık olmasına karşın diyalize giren olguların ancak % 1-3 kadarında neden olarak böbrek taşı hastalığı gösterilir. Bu olguların da yaklaşık % 40-50 sinde neden struvite taşlarıdır.

    Böbrek taşı hastalığı hikayesi bulunan olgularda kronik böbrek hastalığı görülme sıklığının hafifçe daha fazla olduğu belirtilmekle birlikte bu ilişkinin özellikle vücut kitle indeksi 27 kg/m2 den daha fazla olan olgularda hafifçe belirgin olduğu yayınlanmıştır.

  • Dikkat Eksikliği Nedir?

    Dikkat Eksikliği Nedir?

    Dikkat eksikliği, kalıcı ve sürekli olan dikkat süresinin kısalmasıyla birlikte zihinsel ve fiziksel işlevlerde azalma görünmesidir. “sürekli hayallere dalan”, “ düşünmeden davranan”, “çabuk sıkılan “, “dalgın” vs. gibi tanımlanan birçok çocuk aslında dikkat eksikliği problemi yaşıyor olabilir. Belirtilerin sıklığına bakarak tanı koymak bir uzman gerektirir. Dikkat eksikliği %4-8 oranında sıklıkla görülen bir bozukluktur. Tedavi edilmezse birçok alanda başarısızlık getirebilir. Dikkat eksikliği yaşayan çocuklar artı olarak dürtüsellik ve fazla hareket etme gibi belirtileri gösteriyorsa , “dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu” olarak tanımlanmaktadır.

    Dikkat eksikliği belirtileri nelerdir?

    • Yönergeleri takip edemez, yaptığı işe veya oyuna dikkatini veremez.
    • Eşyalarını kaybeder, düzensiz görünür.
    • Siz konuşurken dinlemiyormuş gibi görünür, detayları gözden kaçırır.
    • Unutkandırlar, kolayca başka bir şeyle ilgilenebilir.

    Hiperaktivite belirtileri nelerdir?

    • Yerinde duramaz, sessiz sakin oyun oynamakta güçlük çeker.
    • Çok konuşur, sorulan sorunun tamamlanmasını beklemeden cevap verir.
    • Sırasını beklemekte zorlanır, olaylara ya da konuşmalara müdahale eder.
    • Sürekli hareket halindedirler.

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu yaşayan çocuklara karşı nasıl davranmalıyız?

    • Çok fazla kural koymayın ve kural oluşturduğunuz zaman bu kuralların spesifik ve basit olmasına özen gösterin. Kuralların yazılı olduğu kağıtları duvara asmayı deneyebilirsiniz.
    • Çocuğunuzun yaptığı şeylerle ilgilendiğinizi gösterin ve sık sık geri bildirim vererek yaptıklarını pekiştirin.
    • Başarısızlık ya da olumsuzluklar olduğunda cezalandırmak yerine başarılı olabileceğini bildiğinizi anlatın, destek olun.
    • Çocuğunuz “inatçı, laf dinlemez” olduğu için değil, biyolojik bir bozuklukla karşı karşıya olduğu için zorlandığınızı aklınızdan çıkarmayın.
    • Sürekli nasihat vermeyin, sizi rol model olarak gördüğünü ve davranışlarınızın onu daha çok etkilediğini unutmayın.
    • Sabırlı ve hoşgörülü olmanın hayatınızı kolaylaştıracağını unutmayın. Bu işte birliktesiniz ve elinizden geleni yapıyorsunuz.
  • Romatoid artrit bulguları nelerdir?

    Romatoid artrit bulguları nelerdir?

    Romatoid artrit bulguları genelde dalgalanmalar gösterir. Yani eklem şikayetlerinde bazı zaman artış olurken, bazen de yatıştığı, durulduğu dönemler olur.

    En sık görülen bulguları şunlardır:

    Eklem ağrısı ve şişliği

    Eklemlerde katılık

    Halsizlik ve depresyon

    Kansızlık

    Kilo kaybı

    Gözlerde iltihabi hastalıklar

    Cilt altı dokuda hissedilen bir kaç santimetre büyüklüğünde ağrısız kitleler (Romatoid Nodül)

    Nadiren diğer organ ve dokularda iltihabi süreçler (Ör: Akciğer, kan damarları, kalp zarı gibi)

    Genelde bulgular yavaş seyirli başlar. Sıklıkla el, ayak, el ve ayak bileği gibi küçük eklemlerde rahatsızlık hissi, şişlik hissi ve özellikle sabah uyanınca hissedilen katılık, hareket zorluğu olur. Nadiren ise pek çok eklemde birden başlayan şiddetli eklem ağrısı ve şişliği ile kişinin gündelik hayatını devam ettiremez hale gelmesine neden olur. Eklem bulguları hafif olsa bile yorgun ve bezgin hissetmenize neden olabilir. Kansızlık (anemi) sıklıkla aktif seyreden RA hastalarında görülen bir bulgudur. Bazen ilaç yan etkisi olarak da kansızlık ortaya çıkabilse de genelde hastalığa neden olan iltihabi sürecin bir parçası olarak görülür. Tedavi ile yeterince kontrol altına alınmayan bazı kişilerde kilo kaybı da görülebilir.

    Romatoid artrit asıl olarak eklemlerin hastalığı olsa da vücudun diğer dokularında da rahatsızlıklara neden olabilir. Sıklıkla kasları kemiklere bağlayan tendonlarda iltihaplanma yapabilir. Gözlerde, kan damarlarında, akciğerde kalp zarında iltihabi süreçlere neden olabilir.

    Romatoid nodül, cilt altında yerleşen, birkaç santimetrelik, sert veya orta sertlikte, genelde ağrısız ufak kitlelerdir. Sıklıkla dirsek çevresinde olmakla beraber bazen el ve ayaklarda, bazen de akciğerlerde görülür.

  • Lupus nedir?

    Lupus nedir?

    Lupus, vücudun bağışıklık sisteminin uygunsuz şekilde kendi dokularına karşı ürettiği antikorlarla iltihaba neden olmak suretiyle zarar verdiği otoimmün bir hastalıktır.

    En sık görülen bulguları eklem ağrısı, ciltte kızarıklık (raş) ve aşırı bitkinliktir. Lupus hastalığı olan bazı bireylerde sadece bu bulgular görülmesine rağmen bu bulgular bile kişinin yaşamını zorlaştırabilir. Ateş yüksekliği ve lenf nodlarında şişme de sık görülen bulgulardandır.

    Lupus pek çok farklı doku ve organda etkili olabilir ve kalp, beyin ve böbrekler gibi iç organlarda hastalık yaptığında daha ciddi sorunlara neden olabilir. Ancak pek çok kişide etkilenmesi olası organlardan sadece biri etkilenir ve genelde bulgular artıp azalan seyirde dalgalanmalar gösterir.

    Ciltte raş olarak adlandırılan kızarık cilt döküntüleri sıklıkla güneş gören yüz, el bileği, el gibi alanlarda ortaya çıkar. Kelebek raş denilen ve SLE’de sıklıkla görülen cilt bulgusu yanakların üzerinde ve burun kemerinde yerleşir.

    Bazı kişiler parmak uçlarının soğukta belirgin biçimde renk değiştirdiğini fark eder. Soğuk ortamlarda parmaklar önce beyaz, sonra mor ve en son kırmızı renk alabilir. Bu duruma “Raynaud Fenomeni” denir ve parmağa giden kan damarlarının soğuğa aşırı hassasiyet göstermesi sonucu kasılması ve damarın ilerisine kan akımının bozulmasından kaynaklanır.

    Ağız içinde sık sık aft denen birkaç milimetrelik, beyaz, çökük yaralar çıkabilir.

    Saç dökülmesi sık görülür ve bazı kişilerde dökülmenin çok olmasına bağlı saçlar seyrekleşebilir. Hastalık alevlenmesinin kontrol altına alınması ile sıklıkla dökülme azalır ve saç yoğunluğu yeniden artar.

    Eklem ağrısı sıktır ve en çok el ve ayakların küçük eklemlerinde olur. Ağrılar farklı zamanlarda farklı eklemlerde olabilir. Bazı lupus hastalarının temel şikayeti eklem ağrısı olsa da genelde bu hastalığa bağlı kalıcı eklem hasarı pek olmaz. Her 20 lupus hastasından birinde eklem bulguları ağır seyredebilir. Daha da az oranda hastada “Jaccoud Artropatisi” denen eklem iltihabına bağlı eklemlerde şekil bozuklukları görülebilir.

    Her 3 lupus hastasından birinde böbreklerde iltihabi bulgular ortaya çıkabilir ve bu kişilerin bir kısmında ciddi böbrek hasarı gelişebilir. Bu çeşit bir hasar kanda yapılan böbrek testleri, idrar testleri ve tansiyon takibi ile erken saptanırsa sıklıkla başarılı bir şekilde tedavi edilebilir.

    Eğer lupus böbreklerde hastalığa neden olduysa kan basıncı, yani tansiyon yükselebilir. Ayrıca tedavide sıklıkla kullanılan kortizon ve ağrı kesici ilaçlar da tansiyon yükselmesine neden olabilir. Yine lupusa bağlı kan yağlarında artış olabilir. Bu nedenle düzenli olarak yıllık kan yağlarına bakılmalı ve gerekirse tedavi edilmelidir.

    Lupusa bağlı kan hücrelerinin yapımından sorumlu kemik iliği de etkilenebilir. Kansızlık (anemi) gelişebilir; vücut savunmasından sorumlu akyuvar ve kanın pıhtılaşmasından sorumlu trombosit denen hücrelerin kemik iliğinden üretimi azalabilir. Bazı lupus hastalarında ise kan damarları içinde pıhtı oluşmasına eğilim görülür. Bu durum sıklıkla “antifosfolipid antikorları”ndan kaynaklanır. Bu antikorların kandaki varlığı bazen hamile kadınlarda düşüklere neden olabilir.

    Lupus hastalarının yine üçte birinde migren benzeri baş ağrıları veya anksiyete ve depresyonla seyreden psikiyatrik bulgular görülebilir. Bazı hastalarda da unutkanlık, baş dönmesi, kafa karışıklığı gibi bulgular ortaya çıkar. Çok daha nadir olarak sara nöbetlerine benzer ataklar veya şizofreni benzeri bulgular görülebilir.

    Nadiren lupusa bağlı direkt kalp veya akciğer tutulumları görülebilir. Daha çok kalbi veya akciğeri saran zarların iltihabına bağlı bulgular (perikardit ve plörezi) olur. Her iki durumda da özellikle nefes almakla göğüste hissedilen şiddetli batıcı ağrılar, nefes darlığı olur. Bazen zarlar arasında çok miktarda iltihabi sıvı birikerek o organın çalışmasını zorlaştırır ve bu durum kendini sıklıkla nefes darlığı olarak gösterir. Bunun dışında lupusa bağlı damarlarda daralmalar olabilir. Sonuçta kalp ağrısı, kalp krizi, inme gibi riskler ortaya çıkar. Bu durumların önlenebilmesi için tansiyon ve kan yağlarının yakın takibi ve gerekiyorsa tedavisi çok önemlidir

    Çok daha nadir olarak karaciğer, pankreas, dalak veya barsaklarda tutulum yaparak karın ağrısına neden olabilir.

    Bazı kişilerde iltihabi göz hastalıklarına neden olabilir.

    Lupus hastalarının 1/3’ünde bir diğer otoimmün hastalık daha görülür. Örneğin tiroid bezinin az çalışmasına neden olan tiroidit görülebilir. kadar olguda göz ve ağız kuruluğuna neden olan Sjögren Sendromu lupusa eşlik eder. Bazı kişilerde de kas iltihabına (miyozit) bağlı kas ağrıları ve kas güçsüzlüğü hastalığa eşlik edebilir.