Etiket: Sık

  • İlişkimizden Neden Zamanla Sıkılırız?

    İlişkimizden Neden Zamanla Sıkılırız?

    Şimdi durup bir düşünelim ya da düşünüp duralım! En baştan beri bugüne nasıl olacağını belirlediğimiz kazıya kazıya geldiğimiz sayısız hedeflerimiz vardı. Bu hedefler kimi zamanda tuttu kimi zamanda kıl payı dediğimiz seviyede elimizden bir buz parçası gibi kayıp gitti. Ve biz onlara sadece uzaktan el sallayabildik! Şuan elimizdekilere bakalım ve daha önceden sahip olamadığımız bir nesneyi nasıl ve ne zorluklarla sahip olduğumuzu düşünelim? 

    Bugün aslında toplulumumuzda gördüğüm en büyük sorun hale gelen sözcükten bahsetmek istiyorum. tToplanın o halde topluluk ! CANIM SIKILIYOR… Peki o halde bu sözcüğü biraz daha hem teleskopik hem de mikroskobik olarak inceleme vakti geldi. Bugün yine aslında can sıkınıtısının nedenlerini ilişkilerimize uyarlayarak anlatmak istedim bu pazar sabahımda sizlere. İlişkilerimiz her zaman istediğimiz sekanslarda gitmeyebilir hatta bir bıkkınlıktan ötürü mola verdiğimiz dönem bile olabilir.. Aslında gerçekten yorulduğumuz için midir bu durum? Bu konuda evet diyenler gerçekten yanılıyorlar bu ilişkilerini bitirmek isteyenlerin en basit ve en yalan dolu sözleridir. İnsanlar ilişkide ne istediklerini bilmedikleri için değil nasıl isteyeceklerini bilmediği için bugün CANIM SIKILIYOR diyorlar. Neden peki bir afrikadaki himba kadının canım sıkılıyor artık şehir hayatında yaşamalıyız demediğini gazetelerde ya da tv görmüyoruz. Beşer her yerde beşer! Neden arzu ve isteklerimizi bu kadar kontolsüzce harcayabiliyoruz. Bedava olduğu için olabilir mi ? Ben kaldırdım bile parmağımı sizin yerinize. Arzu ve isteklerin yeterince doyurulamadığı bir çağda değilde daha çok doyurmadığı bir çağa geldik anlaşılan İsteklerimizin bu kadar da uzay hızında olması ÇOK SIKILDIM demek için yeterli. Nerede keyif alınarak yapılan haz ve tutkular nerede heyecan nerede meraklı bekleyişler. Biz yetişkinlerin yaptığı hatalar bitmeyecek anlaşılan. Önemli olan çocuklarımız onların furyadan etkilenişini konuşalım biraz da.

    Çocukları bu tutum ve davranışları hakkında kendilerini suçlamak doğru değil. Kısa bir zaman önce konuyla alakalı bir tespitimden bahsetmek istiyorum sizlere de. Kimi kadınların artan eğitim seviyesi ile birlikte iş hayatına girmesi ve bunun sonucunda çocuklara verilen değer ve öz bakımın azalması hakkında oldu bu tespit. En sık kullandığımız sosyal ağ İnstagramda yaptığım anketlerde de bu durumu onaylandı bile. Çocuklar kimi zaman hatalarımızı örtbas etmek ve onları kapatmak için sessiz kalmayı tercih ederler. Artan iş temposundan ve geçim sıkıntısından ötürü dönülen geç saatlerde çocuklarımıza  ’’Kaliteli Anne –Babalık’’ adı altına sırf geçiştirmek adına aldığımız basit bir oyuncak ya da bir çikolatanın sonucu da ÇOK SIKILDIM olabiliyor. Yada onların için sene sonunda planladığımız ve akabinde yanık tenlerle sadece onay almak için sorduğumuz o soru : ‘’ Tatil Nasıldı?’’ Ve kısa bir süre sonra belki de tatil dönüşü aracınızdan daha inmeden çocuktaki öfke dolu bakışlar ve çevreyi süzüşler başlar. Yaşadığı travmalar ona öğretmiştir ki yine yatağına tek başına girecek ve öz bakımını yine kendisi üstlenecektir. Sizin ona bu öfke dolu bakışların nedenini sorduğunuzda vereceği tek bir cevap vardır:’’ ÇOK SIKILDIM’’. Bu sefer oda sizi değersizleştirmiş, yaptığınızı kocaman bir sıfır olarak göstermiştir. Ne acı değil mi ? Yaşanılan sayısız haz ve tutkular gösteriyor ki sadece doyumsuzluğu da etkilemiyor. Bazen kişiler de değersiz hissettiklerinde karşı tarafı aynen böyle değersizleştirebiliyorlar. Hatta bu beklemediğimiz en yakınımız bile olsa. O halde çok sıkıldım dememek için ne kendimizi ne de başkasını değersizleştirmeyelim. Değersizleştireceğimiz tek şey acılarımızdan kurtulmak için yaptığımız ağız dolusu kahkalarımız olsun mu ? Olsun.

  • Nedir bu çölyak ?

    Çölyak hastalığı, çölyak sprue, non tropikal sprue ve gluten enteropati de denilen bir takım genetik yatkınlığı bulunan kişilerde buğday, çavdar, arpa alımıyla uyarılan iltihabi bir ince barsak hastalığıdır.

    Hastalığın ortaya çıkması insanlık tarihi ile birlikte zamanımızdan yaklaşık 10.000 yıl önce tarımın başladığı Orta Doğu, Mezopotamya, Anodolu topaklarına dayanır.

    İlk kez Kapadokyalı Aretaeus milattan önce birinci yüzyılda yazdığı kitaplarında çölyak hastalığına benzer tablodan bahsetmiştir.

    Hastalık öyküsünün nerede ve ne zaman başladığı, buğday ve diğer tahılların insanoğlunun diyetine girdikten sonra olup olmadığı açıklanamamaktadır.

    Hastalığın bugünkü bilinen şekli ile tanımlanması önce 1887-1888 de İngiliz patolog Samuel Gee ardından hastalık ile gluten arasındaki ilişkinin bulunması Willem – Karel Dicke tarafından 2 . Dünya savaşı sırasında (1941-1950) olmuştur. Hastalık 1950 lerde özellikle Avrupa kökenli beyaz ırkta görülmekle beraber 1970 lerde kanda hastalıkla ilişkili antrikorların saptanması ile dünyanın her yerinde benzer sıklıkla görüldüğü fark edilmiştir. Halen Pasifik Adaları, doğu Çin, Japonya hastalığın nadir görüldüğü alanlardır.

    Bu durumun beslenme alışkanlıkları ile ilgili olduğu düşünülmektedir. Tarama çalışmalarında hastalığın sıklığı tüm dünyada artan bir eğri çizmektedir. Avrupa kökenli toplumlarda ortalama sıklık 1/100 iken, ülkemizde yapılan bölgesel çalışmalarda çocuklarda %1, erişkinlerde %0,8-1,3 arasında saptanmıştır. Bunun yanı sıra dünyada en sık olarak önceki bilgilerin tersine Batı Sahra Afrikasında %5,6 olarak bulunmuştur.

    Çalışmalar hastalığın yaşla birlikte arttığını göstermektedir ve kadınlarda erkeklerden daha sık görülmektedir. Ayrıca tek yumurta ikizlerinde ve birinci derece akrabalar arasında sıklık 10 kat fazladır.

    Otoummin bir hastalık olduğu için tip1 diyabet, tiroidit, Adisson hastalığı, osteoporoz, Down sendromu ve Ig A eksikliğinin olduğu vakalarda artmış risk vardır. İrrite barsak sendromu tanısı koyulmuş hastaların % 10 unda çölyak hastalığı vardır.

    Hastalığın oluşmasında genetik faktörlerin önemli rolü olmakla birlikte çevresel faktörlerde önemlidir. Diyete buğday dolayısıyla gluten girmedikten sonra hastalık oluşmaz.

    Bu nedenle beslenmelerinde buğdayın önemli yer tuttuğu toplumlarda veya değişen beslenme alışkanlıkları nedeni ile daha önce bu hastalığa yakalanmayan toplumlarda hastalığın görülme sıklığı artmaktadır.

    Bu tahıllar içinde sadece yulafın toksik etkisi tartışmalıdır.

    Buğday, yapısı itibari ile çavdar ve arpa ile benzerlik gösterir. Dolayısı ile çavdar ve arpada toksit etki oluşturur. Yapı itibari ile farklılık gösteren yulaf nadiren toksiktir. Ancak halen çok güvenilir değildir.

    Etkilenen bireylerin ince bağırsaklarinin iç yüzeyi bu maddelere(gluten ve gliadin) karşı farklı tepkiler geliştirir.

    Bu oluşumlar çölyak hastalarındaki kısıtlı savunma hücrelerini ve doku enzimlerini uyarır. Böylece ince barsak yüzeyinde hastanın kendi savunma hücrelerini uyarılma sonucu başlattığı bir tür iltahaplanma ince barsak iç yüzeyinde yıkıma neden olur.

    Hastalığın birinci derece akrabalar arasında sık görülmesi, gluten duyarlılığına yatkınlık (genetik şifrelenme ile teşhis edilebilir.

    Çölyak hastalığına yakalananların %90 dan fazlasında bu genetik şifrelenme belirlenmiştir. Sağlıklı kontrol grubunda genetik değişkenliğin görülme oranı ise %20-30 dur.

    Glutene maruz kalma süresi ile hastalık başlama ve gelişme süreside doğru orantı gösterir. Anne sütünün uzun süreli verilmesi, anne sütü verilirken ek gıdalara başlanması pek çok çalışmada yararlı bulunmuştur.

    Viral enfeksiyonlar, sigara ,gıda katkı maddeleri gibi çevresel faktörlerin hastalığın oluşumunda olumsuz yönde etkili oldukları düşünülmektedir.

    Bugün için önerilen anne sütünün ideal olarak uzun verilmesi ve 4.-7. aylar arasında anne sütü alırken tahıllı ek gıdalara başlanmasıdır.

    ÇÖLYAK HASTALIĞININ KLİNİK GÖRÜNTÜSÜ

    Çölyak hastalık kliniği oldukça farklı ve değişken olabilir. Hastalığın sindirim sistemi ve diğer sistemlerle ilgili belirtileri büyük oranda ince barsağın ilk kısmında gelişen emilim bozukluğuna bağlıdır.

    Yağlı, donuk görünümlü, alışılmıştan daha sık ve bol miktarda dışkı ise bu hastalığın en önemli göstergesidir.. Ancak süt çocuklarında tipik hastalık belirtileri daha az görülmektedir.

    Bunun yanında kan testleri sayesinde çok hafif bulguları olan hastalar bile tanı alabilmektedir.

    Toplum taramalarında çok sayıda yakınmasız hasta fark edilebilmektedir.

    1-Klasik Çölyak Hastalığı

    Daha çok süt çocukları ve küçük çocuklarda yaşının 6.-24. aylarında diyete gluten eklenmesi ile ortaya çıkan tipik olarak büyüme gelişme geriliği kronik ishal veya cıvık dışkılama, kusma, karın ağrısı, karın şişkinliği, kas zayıflığı, kas kontrol güçlüğü, iştahsızlık gibi mide barsak
    sistemi bulguları ve gıda emilim bozukluğu ile karakterize durumdur.

    Hastalık haftalar ya da aylar içinde ortaya çıkabilir.İshal halen en sık görülen bulgudur, akut veya sinsi olabilir.

    Bu çocukların büyüme ve gelişmesi yaşına göre geri kalır.Vitamin D ve kalsiyum eksikliğine bağlı olarak sıklıkla rikets tablosu ile tanı alırlar. Nörolojik bulguları da olabilen bu çocuklar emosyonel olarak çekinik, huzuesuz, mutsuz ve huysuz olabilirler.

    2- Klasik Olmayan- Atipik Çölyak hastalığı

    Çoğunlukla 5-7 yaş üstü büyük çocuklar ve yetişkinlerde görülür.

    Boy kısalığı, pubertede geçikme,diş mine tabakası bozuklukları, aftöz stomatit, tedaviye cevapsız veya nedeni tam olarak bilinmeyen demir eksikliği kansızlığı, kemik erimesi ve kemik zayıflığı, kronik eklem şikayetleri, kardiyomyopati gibi kalp kası bozuklukları, karaciğer testlerinde bozukluk, nörolojık bozukluk gibi bulguların yanında tekrarlayan karın ağrısı, bulantı, kusma, şişkinlik, mide yemek borusu reflüsü gibi atipik yakınmalr olabilir.

    Genç erişkinlerde ciltte döküntü kızarma, kurdeşen dökme vitiligo alopesi gibi bulgular olabilir. Atipik bulguları ve yakınmaları olan bireylerin çoğunda sindirim sistemi bulguları yoktur. Nedeni açıklanamayan demir eksikliğiolan yetişkinlerde hastalığa çocuklardan daha sık rastlanır. Yaşın ilerlemesi tyroid hastalığı ve norolojik bulgu sıklığını arttırır.

    3-Sessiz Çölyak Hastalığı

    Sağlam görünen bir çocuk yada yetişkinde tesadüfen tarama yapılırken hastalığın yakalanmasıdır. Bu vakalar yakınmasızdır. Bu nedenle risk grubu denilen grup taranmalıdır. Bu grupta hastalık %4-5 oranında görülmektedir.

    Son yıllarda sessiz çölyak hastalarının çoğunda hafif gözden kaçabilen hastalık bulgularının olduğu ve bazı psikiyatrik değişikliklerin olduğu gösterilmiştir. Dolayısıyla bu olgulara sessiz demek tamamıyla doğru olmayacaktır. Yakınmaları olan 1 olguya karşılık 7 sessiz olgu olduğu ön görülmektedir.

    4- Potansiyel Çölyak Hastalığı

    Kan testleri pozitif olduğu halde , ince barsak biyopsileri normal veya hafif değişiklik gösteren olgulardır. Önceleri hiçbir bulgu olmamasına rağmen ilerleyen yıllarda tipik hasta olma riski taşırlar. İzlenmeleri gerekir.

    KİMLERE TEST YAPILMALIDIR ?

    Yakınması olmayan hastalarda kimlere test yapılacağı tam belirlenmiş değildir. Ancak aşağıdaki gruplar taranmalıdır;

    -iştahsızlık
    -inatçı , kronik ishal
    -kronik kabızlık

    -tekrarlayan karın ağrısı ve kusma
    -kalıcı dişlerde mine kaybı
    -kısa boy
    -belirgin puberte geçikmesi
    -kansızlık
    -kemik erimesi
    – yüksek riskli gruplar

    HASTALIĞA NASIL TANI KOYULUR ?

    Çölyak hastalığı tanısı kesin olmalıdır. Çünkü bir ömür boyu devam edecek bir hastalıktır ve tedavisi de yaşam boyudur. Hastalığın tanısı ince barsak biyopsisinde karakteristik değişikliklerin varlığı ve glutensiz diyetle iyileşmenin görülmesi işe koyulur.

    Çölyak hastalığında tanının desteklenmesinde, risk gruplarının taranmasında ve glutensiz diyete cevabın değerlendirilmesinde kan testleri
    yararlıdır. Bu testlerin özgüllüğü ve duyarlılığı değişkendir.

    Tanısında tereddüt olan hastalarda genetik çalışma yapılmalıdır.

    Gıda intolerans tesleri çölyak hastalığı tanısı koymak için kullanılmaz. Gıda intolansı veya gıda alerjisi tümüyle farklı hastalıkları tanımlar, çölyak hastalığı ile ilgili değildir.

    HASTALIKTA TEDAVİ

    Tedavi ömür boyu sürecek olan glutensiz diyettir.BU tedaviye sıkı uyulması hastalığın gidişatı açısından önemlidir.Henüz alternatif tedavi yoktur.Sadece kararlı giden hastalarda yulafın diyete eklenmesi ile ilgili kesin kanı yoktur.

    Yine daha az immunolojık olan Etiyopya tahılı, akdarı, süpürge darısı, kara buğday gibi tahılların diyete sokulma çabaları devam etmektedir.

    Diyette ana tahıl grubunu mısır ve pirinç oluşturmaktadır. Ancak son yıllarda glutensiz buğday unu diyete girmiştir.Çölyak hastalığı dayanışma grubuna erken katılım uyumda yarar sağlar. Yakınmalar düzelene kadar sıklıkla eşlik eden laktaz yetersizliği nedeni ile laktozsuz diyette önemlidir.

    Hastaların hepsi mineral, vitamin eksikliği için taranmalı, kemik mineral yoğunluğu ölçümü yapılmalıdır. Eksikliler tedavi ile yerine koyulmalıdır. Çocuk doğurma yaşındaki tüm kadınlar folik asit almalıdır. Ayrıca hasta ve bakmakla yükümlü kişilere verilecek psikolojik destek tedavinin önemli bir parçasıdır.

    Çölyak hastalığı nedeni ile glutensiz diyete başlayan hastaların %90 nında 2 haftalık diyet sonrası klinik düzelme başlar. Tedaviye cevapsızlığın en sık nedeni diyetteki gluten kaçağıdır. Diğer sebepler arasında enfeksiyonlar, pankreas yetersizliği, besin alerjileri ve diğer
    tip kolitler olabilir.

    Hastaların küçük bir yüzdesinde uygun diyete rağmen kalıcı bağırsak yapı değişiklikleri olabilir, farklı bir neden bulunamaz. Çölyak hastaları barsak lenfoması, ince barsak kanseri, yemek borusu kanseri ve yutak kanseri açısından artmış riske sahiptirler takipleri gerekir.

  • Travma Nedir?

    Travma Nedir?

    Fiziksel ve psikolojik bütünlüğümüzü tehdit eden her türlü olay bizim için travmadır. Yaşamımıza, vücut bütünlüğümüze, inanç sistemlerimize, sevdiklerimize yönelik olan herhangi bir tehdit bizde travma oluşturabilir. Travma, hiç beklemediğimiz bir anda ve ne yaparsak yapalım asla hazırlıklı olamayacağımız bir şekilde inen ani bir darbedir. Bizi, geçmişimiz ve geleceğimizden koparan bir zamansızlık halidir. Ayrılık/boşanma, iş kaybı, aile içi şiddet, tecavüz, trafik kazası, ani hastalık ve ani ölümler kişisel travma listesine girer.

    TRAVMA SONRASI GÖRÜLEN TEPKİLER NELERDİR?
    Duygusal tepkiler: Şok, üzüntü, öfke, endişe, suçluluk, umutsuzluk, kaygı, korku, karamsarlık, donukluk, aşırı sinirlilik, çaresizlik duygusal tepkilerdir. Çocuklarda korku ve endişe sıklıkla görülen tepkilerdir. Korku insan hayatını tehdit eden herhangi bir tehlike karşısında verilen normal bir tepkidir. Çocuklar genelde olayın tekrar olmasından, ölümden, ailesinden ayrılmaktan veya yalnız kalmaktan korkabilirler.
    Düşünsel tepkiler: İnanamama, düşünce ve dikkat dağınıklığı, unutkanlık, çarpık ve genellemeye dayalı (her şey ve herkes kötü gibi) düşünceler, sık sık beliren imajlar, olayla ilgili görüntüler ve olayı tekrar tekrar yaşama bu tür tepkiler arasındadır.
    Fiziksel tepkiler: Baş, göğüs ağrısı, mide yanması ve/veya bulanması, kalp sıkışması, gürültüye karşı aşırı duyarlılık, iştah artması ya da azalması, sürekli yorgunluk hali, nefes darlığı gibi fiziksel tepkiler bedenimizin travma karşısında yarattığı belirtilerdir.
    Davranışsal tepkiler: Uyku ve yeme bozuklukları, sosyal çevreden uzaklaşma, kendini ihmal etme, içe kapanma, alkol ve madde kullanımı, kaçınma davranışları, konuşmama, dikkatsizlik ve dağınıklık, sürekli aynı şeyle uğraşma, hiçbir şey olmamış gibi davranmak travma karşısında gösterilen davranış biçimleridir. Çocuklar ise; kendi başlarına gidip yatmak istemeyebilirler uykuya dalmakta güçlük çekebilirler, geceleri sık sık uyanabilirler ve /veya kabuslar görebilirler. Böyle zamanlarda çocukların ebeveynlerine yakın olmayı istemeleri ve ebeveynlerin de çocuklarını yanlarında istemeleri gayet doğaldır. Çocuklar stres altında daha küçük yaşlarda yaptıkları davranışlara (alt ıslatma, anneye yapışma, parmak emme gibi) geri dönebilirler. Kısa süreli olarak böyle davranışların belirmesi normaldir. Anne- baba bu davranışlar karşısında aşırı tepki gösterdiği takdirde, daha da uzun süre devam edebilir.

    TRAVMALARLA NASIL BAŞA ÇIKABİLİRİZ?
    Küçük ama gerçekleştirebileceğiniz sorumluluklar/roller edinin, yalnız kalmayın, fiziksel açıdan kuvvetli olabilmek için, kendinizi asla ihmal etmeyin ve iyi beslenin, dinlenmek için kendinize zaman verin, spor yapmak stresi azaltmanın en iyi yollarından biridir; spor yapın, alkolden uzak durun, gösterdiğiniz tepkileri normal kabul edin, başınıza gelenin sizin kontrolünüz dışında geliştiğini ve ne yaparsanız yapın, bu gibi durumlar karşısında hazırlıklı olunamayacağını kendinize hatırlatın, davranışlarınızı gözden geçirin; hayatınızın önceliklerini değiştirin, anlamsız bulduğunuz ve yapmak istemediğiniz şeyleri devreden çıkarın, sizin için önemli olan kişiler ile daha sık görüşün, daha derin ilişkiler kurun, bugünü yaşamaya özen gösterin, yasınızı yaşamak için kendinize izin verin, güçlü gözükmek için çaba göstermeyin, sizi anlayan kişiler ile bağlantınızı koparmayın ve gerekiyorsa lütfen profesyonel birinden destek alın.

    Unutmayın ki; verdiğiniz tepkiler normal insanların anormal durumlar karşısında verdiği tipik reaksiyonlardır. Siz değil, başınıza gelen durum anormal.

  • Yorgunluk nedir, çeşitleri nelerdir ?

    19. Yüzyıl ve sonrasında toplumlardaki sosyal dokunun değişimi, çalışma şartlarının farklılaşması, kişisel rollerin farklılaşması ve ağırlaşması sonucu yorgunluk çok sık duyulan bir şikayet olmaya başlamıştır. Son yıllarda ülkemizde yapılan taramalarda 100 kişiden 55’i çok yorgun olduğunu dile getirmektedir. Bu oran İngiltere için yaklaşık %38 gibidir. A.B.D. de yapılan çalışmalarda yorgunluğun getirdiği ekonomik kayıp yıllık 43 milyar dolar düzeyindedir. Bu değerler olayın sıklığı ve topluma getirdiği ekonomik kayıpların oldukça önemli düzeylerde olduğunu göstermektedir.

    Yorgunluk için genel anlamda bir tanımlama yapmak zordur. Kişinin günlük aktivitelerine başlamak için kendinde yeterli gücü, enerjiyi bulamaması, ya da rutin aktivitelerinin bitiminde tükenmişlik hissinin gelişmesi durumudur. Yorgunluk, subjektif, kişinin algılaması ile ilgili bir yakınmadır, bu sebeple kişisel farklılıklar gösterir. Halsizlik, isteksizlik, güçsüzlük, yıpranmışlık, sıkıntı gibi tanımlamalar benzer durumu
    tanımlamak için sıklıkla kullanılır. Ancak, bazı hastalar egzersiz esnasındaki nefes darlığını veya bacaklardaki ağrıyı yorgunluk olarak dile getirebilir. Bu durumda tarifedilen yogunluk bizim sıklıkla kullandığımız tanımın dışında kalp – damar sisteminin hastalığının şikayet bulgusu olabilir. Bu sebeple güçsüzlük yorgunluk gibi yakınmaların arkasında gerçekte anlatılmak istenenin ne olduğu netleştirilmelidir.

    YORGUNLUK ÇEŞİTLERİ

    Fizyolojik Yorgunluk Sağlık durumu normal olan kişilerde stres, yetersiz dinlenme, yetersiz uyku, diyet değişiklikleri veya aşırı aktivite durumunda görülür. Yaşlı hastalarda bu tip yorgunluk daha sıktır.

    Organik Yorgunluk

    Bu tip yorgunluk bazı hastalıklarla birliktedir. Orta ve ileri yaş hastalarda en sık durumdur. Aile hikayesi, tam bir fizik muayene ve yapılan kan ve görüntüleme ile ilgili tetkikler sonrası nedeninin belirlenip, ilgili hastalığın tedavisi ile yorgunluk ortadan kaldırılabilir.

    Psikojenik Yorgunluk

    Genel olarak tüm yogunlukların %50 sini oluşturur. En sık depresyonla birliktedir. Herhangi bir yaş gurubunda oluşabilir. Çoğunlukla gün içinde azalır. Duygu, düşünce ve stres durumuna paralel olarak şiddeti değişebilir.

    Kronik Yorgunluk Sendromu

    19. Yüzyıl’da Kronik Nervöz Tükenme olarak tanımlanmıştır. Kronik yorgunluk sendromu büyük ihtimalle yüzyılımızın yaygın hastalığı olacaktır. Yaşlılarda nadirdir. Yorgunluğu olan hastaların %30 unda organik veya psikolojik sebep bulunmaz. Tanı koyulana dek idiyopatik kronik yorgunluk olarak değerlendirilir. Bu olgularda motivasyon azlığı konsantrasyon yetersizliği, güçsüzlük, irritabilite vardır. Sıklıkla psikomotor yavaşlama vardır. Yorgunluk çoğunlukla bir hastalık bulgusu olamakla birlikte kronik yorgunluk sendromu adı altında hastalığın kendiside olabilir. Yorgunluk her türlü bakteriyai, viral yada parazitik enfeksiyonun, kansızlık ve benzeri kan hastalığının, karaciğer yada böbrek hastalığının, kandaki vitamin ve mineral eksikliklerinin, hormonal hastalıkların, beslenme ve uyku bozuklukları sonucunda oluşabilir. Özellikle tiroid hormon yetmezliği, böbrek üstü bezi yetmezliği, büyüme hormonu yetmezliğive hipoglisemi gibi hormonal sebepler erken dönemde gözden kaçabilir.

    Kronik yorgunluk sendromunun tanısı içinse; tam bir klinik değerlendirme sonrası tanımlanamayan devamlı ve tekrarlayan yorgunluğun yeni ve bilinen bir zamanda başlaması, devamlılığı, sosyal ve iş hayatındaki aktivitelerde yavaşlamaya yol açması gerekir. 6 Ay üzerinde devam eden durumlarda bu sendrom düşünülmelidir.

    Yorgunluk yakınması; daha önce yaşanılmayan ölçüde yoğunsa, günlük aktiviteleri sınırlıyorsa, beraberinde başka yakınmalar mevcutsa, takipte olduğunuz kronik bir hastalığınız mevcutsa yada aile hikayesi veya vücut yapısı nedeniyle bazı organik hastalıklar açısından risk grubunda bulunuyorsanız ve kendi çabalarınızla geçmiyorsa zaman harcamadan bir hekimle görüşmelisiniz. Yakınmanın tehlikeye işaret edip etmediği bazı tıbbi araştırmalar sonucunda netleşecek bir durumdur. Pek çok sinsi seyirli kanserin ilk bulgusu yorgunluk olabilmektedir. Ve bu durumda kilo kaybı, beslenme bozukluğu ve hastalığın tutulma bölgesi ile ilgili pek çok ek yakınma sonradan tabloya eklenebilmektedir.

    KRONİK YORGUNLUK SENDROMU

    Bu sendrom sürekli ve tekrarlayıcı seyreden, bir çok sistemi etkileyen bir hastalığı tanımlamak için kullanılır.Tek bir sebebi yoktur.Bu hastalığın viral bir enfeksiyon tarafından çalışma dengesi bozulan beyin kaynaklı olduğu veya stres ve savunma sisteminde oluşan bozulmanın ve hedef sapmasının içinde olduğu bir durum olduğunu kabul etmeliyiz. Kronik yorgunluğun en ayırtedici özelliği yatak istirahati ile geçmemesidir. Bu sürecin sonucu bitkinliktir.

    Kronik Yorgunluğun Belirtiler Fiziksel Tükenmişlik Bulguları

    _ Başka bir nedene bağlı olmayan, istirahatle geçmeyen, 6 aydan uzun süren, ortalama günlük aktiviteyi en azından %50 azaltacak derecede, sürekli ve tekrarlayıcı fiziksel ve mental bitkinlik hissi.

    _Güçsüzlük, daha önce tolere edilebilen egzersizden sonra oluşan ve 24 saat ya da üzerinde devam eden bir durumdur.

    _Enerji kaybı

    _Yıpranma

    _Hastalıklara karşı daha hassas olma

    _Baş ağrıları

    _Bulantı

    _Kas krampları ve myalji

    _Bel ağrıları

    _Denge kaybı

    _Sindirim sorunları

    _Uyku bozuklukları

    _Çabuk yorulma

    _Hafif ateş ,üşüme

    _Boğaz ağrısı

    _Boyunda ağrılı lenf bezleri

    _Açıklanamayan genelleşmiş kas zayıflığı

    _Kaslarda katılaşma

    _Geçici eklem ağrıları

    _Farenjit

    _Bazı hastalarda gribal infeksiyon benzeri durumlar

    Duygusal Tükenmişlik Bulguları

    _Işıktan rahatsızlık

    _Düşünmede zorluk

    _Göz önünde beneklerin uçuştuğu hissi

    _Depresyon

    _Umutsuzluk , unutkanlık

    _Evde ,işte gerginlik- tartışma artışı

    _Kızgınlık

    _Net görememe

    _Huzursuzluk,sabırsızlık

    _Nezaket, saygı gibi pozitif bulgularda azalma

    Zihinsel Tükenmişlik Bulguları

    _Doyumsuzluk

    _İşi bırakma

    _Kendine ve işine karşı negatif yaklaşım

    _Hafıza problemleri

    _ İşi savsaklama

    Kronik yorgunluk sendromu A tipi agresif dediğimiz hırslı, titiz, mükemmeliyetçi, çabuk sinirlenen, tez canlı kişilik yapılarında daha çok görülür. Kentsel yaşam ve çalışma yoğunluğunun sonucu olarak bu toplumun bireylerinde daha sıktır. Doktorlar ve diğer yardımcı sağlık çalışanlarında, yönetici kadrosunda çalışanlarda, ekonomi alanında çalışanlarda daha yoğun görülür. Kadın cinsiyet erkeklerden daha fazla risk altındadır. Kronik Yorgunluk Sendromunun tanı amaçlı kan testleri yoktur.

    Tedavi planı:

    -tatil

    -egzersiz( kas gevşemesine yardımcı, hafif egzersizler)

    – günlük istirahat sürelerini uzatma

    -ilac ( ENADA – ülkemizde yok , ARCALİON)

    -vitaminler ( günlük ihtiyaca göre)

    -psikoterapi( hayat tarzı değişikliği)

    Gün içinde yaptığımız işler birbirine benzer olmakla birlikte yorgunluk durumumuz değişken olabilmektedir. Bu durum kendimizden, çalıştığımız ortamın fiziksel ve sosyal yapısındaki değişiklikten kaynaklanabilmektedir. Çalışma ortamımızda iş akışını bozmayacak şekilde yapabileceğimiz kadar sık istirahat etmeliyiz. Hayat akış hızımızı azaltmalıyız. Stresli ortamlardan uzak durmaya çalışmalıyız. Çalışma ortamını, bizi en az yoracak şekilde düzenlemeliyiz. Sosyal destek almalı, gereksiz sorumluluktan uzak durmalıyız.

  • Behçet hastalığı hakkında güncel bilgiler

    Behçet hastalığı, Türk dermatoloji doktoru Ordinaryus Profesör Hulusi Behçet tarafından ilk olarak tanımlanan romatizmal bir hastalıktır. Cilt, göz, eklem, damar gibi bir çok organ sistemini etkilemektedir. Hastalık çoğunlukla 20 li yaşlardaki erkeklerde ortaya çıkmaktadır. Erkek kadın cinsiyet arasında belirgin bir fark olmamasına rağmen erkeklerde hastalık daha ağır olarak seyretmektedir.

    Hastalığın Bulguları Nelerdir ?

    Behçet Hastalığı yakınmaları ağırlıklı olarak 20-30 lu yaşlarda ilk olarak ortaya çıkmaktadır. En sık görülen bulgu ağız içerisinde tekrar eden yaralardır. Bu yaralar tekrar edici vasıfta, ağrılı yaralardır. Yaraların tekrar etme sıklığı hastadan hastaya farklılık göstermektedir. Burada bir açıklama getirmek gerekir çünkü ağız içi tekrar eden yaralar bir çok kişide görülebilmektedir. Bu kişilerinde önemli bir kısmında hiç bir hastalık bulunmamaktadır. Behçet hastalığı tanısı almak için hastada diğer şikayetlerinde bulunması gerekmektedir.

    Genital bölgede tekrar eden ağrılı yaralarda hastalığın sık görülen bulgularındandır. Bu yaralar 3-5 gün kadar sürüp kişinin hayatını olumsuz olarak etkileyecek özelliktedir. Oral ve genital ülserlerin dışında ciltte sivilce benzeri lezyonlar, özellikle bacaklarda ağrılı kızarık lezyonlarda Behçet hastalığının sık görülen bulgularındandır.

    Behçet hastalığının tutuğu önemli yerlerden biriside gözdür. Gözde Üveit olarak adlandırılan tekrar edici vasıfta iltihabi durumlara yol açabilmektedir. Üveit gözde ağrı, bulanık görme kızarıklık ve görme kaybı gibi durumlara yol açabilmektedir. Tekrar eden üveit atakları tedavi edilmediği takdirde görme kaybına yol açmaktadır.

    Bu sık görülen bulguların dışında hastalık eklemlerde ağrı, şişme yani iltihabi durumlara yol açabilmektedir. Damarlarda tıkanıklık yada genişleme durumları oluşturarak ölümcül olabilmektedir. Ayrıca beyin, bagırsak gibi organlarda tutulum yapabilmektedir.

    Hastalığın Tanısı Nasıl Konulmaktadır ?

    Hastalıkların birçoğunda olduğu gibi Behçet hastalığında da hastanın şikayetlerinin, kendi ve aile özgeçmişlerinin dinlenmesi ile tanı konulur. Çoğu hastada tanı koymak için ek bir teste gerek kalmaz. Ancak hastaların bir kısmında gerek kan tahlilleri, gerekse görüntüleme yöntemleri ve daha az olarak da genetik testler istenebilir.

    Behçet Hastalığının Tedavisi Nasıldır ?

    Behçet hastalığı genç erkek hastalarda ağır seyredebilmektedir. Bu hastaların takibi bu yüzden büyük önem taşımaktadır. Her hastaya aynı ilaçları vermiyoruz. Hastalardaki tutulum yerlerine göre ilaç tercihinde bulunuyoruz. Damar tutulumu yada göz tutulumu olan bir hastayla, sadece ağız içinde yaraları, cilt yaraları olan hastalara aynı tedaviyi vermiyoruz. Kolşisin, kortizon ve immunsupresif olarak adlandırdığımız ilaçları çoğunlukla tercih etmekteyiz. Bu ilaçların ne kadar süre ve ne kadar dozda kullanılacağı hastadan hastaya değişiklik göstermektedir.

    Son olarak bir kez daha vurgulamak istiyorum. Behçet hastalığı ölümcül olabilen bir hastalıktır. Her hastanın takibi büyük önem taşımaktadır. Takibi düzgün yapılan hastaların sonuçları çoğunlukla çok iyi olmaktadır.

  • Romatoid artrit güncel değerlendirmesi

    Romatoid artrit (RA) sık görülen halk arasında iltihaplı romatizma olarak adlandırılan romatizmal hastalıklardan biridir. Sıklığı değişmekle birlikte 200-400 kişiden bir kişide hastalık gelişme riski vardır. Kadınlarda biraz daha sık görülmekle birlikte belirgin cinsiyet farkı yoktur. RA daha çok 40-50 yaş arasındaki bayanlarda daha sık görülmekle birlikte her yaşta ve cinsiyette görülebilir.

    Hastalığın Şikayetleri Nelerdir ?

    Hastalık genel olarak sinsi bir başlangıç sergiler. Hastanın yakınmaları ağırlıklı olarak geceleri ve sabahları olur. Halsizlik ve yorgunluk çoğunlukla eşlik eder. Zaman zaman hafif ateş de bulunabilir. El küçük eklemleri ve el bileği en sık tutulum olan alanlardandır. Daha nadir olarak da hastalık çok hızlı bir başlangıç sergiler. Gece hasta yattığında hiç bir yakınması yokken sabah tüm eklemleri şiş ve ağrılı şekilde uyanır. Hastalar sabahları kalkıp hareket ettikten 1-2 saat sonra genel olarak kendini daha iyi hisseder. Bazen de hastanın tek bir eklemi şişer daha sonra diğer eklemler şişmeye başlar. Eklemler çoğunlukla simetrik bir tutulum sergiler.

    RA ağırlıklı olarak bir eklem hastalığı olsada bir çok organı etkileyebilmektedir. Gözlerde kuruluk, ağız kuruluğu, akciğerde tutulum gösterebilmektedir. Bazende damarları tutarak vaskülit olarak adlandırdığımız ağır bir tabloya yol açabilmektedir.

    RA tedavi edilmediği taktirde ciddi eklem deformiteleri, malüliyet ve sakatlığa kadar uzanan sorunlar ortaya çıkarabilmektedir.

    Hastalığın Tanısı Nasıl Konulmaktadır ?

    Hastalığın tanısında hastanın yakınmalarının şekli, eklem tutulumu, başlangıcı büyük önem taşımaktadır. Yani hastanın vereceği bilgiler çok önem taşımaktadır. Hastalığın tutacağı eklemler genellikle aynı olacağı için tanı koymada çoğunlukla zorlanılmamaktadır. Ancak bazı durumlarda nadir eklem tutulumu göstererek karşımıza gelebilmektedir.

    Kan tetkikleri RA tanısını koymada oldukça faydalıdır. Ancak kan tetkikleri sadece tanı koymada değil aynı zamanda hastalığın takibinde ve kullandığı ilaçlara bağlı gelişebilecek yan etkileri değerlendirmede de yardımcı olmaktadır. İltihap testleri gibi hastalık için çok özgül olmayan testler sıklıkla yüksek seyretmektedir. Ancak romatoid faktör ve anti-siklik sitrüline peptid (anti-ccp) olarak adlandırılan test hastalık için daha spesifiktir. Hastaların yaklaşık %70-80 kadarında bu testler pozitif olarak bulunmaktadır.

    Hastalığın Tedavisi Nasıl Olmaktadır ?

    RA tedavisinde ilaç, ilaç dışı ve cerrahi yöntemler oalrak üç başlıkta değerlendirebiliriz.

    İlaç dışı yöntemler genel olarak fazla kiloların verilmesi, egzersiz ve hastalığın şiddetini arttırdığını bildiğimiz sigaranın bırakılmasını içermektedir. Sigara kesinlikle hastalığın şiddetini arttırmaktadır.

    RA ilaç tedavisinde son 10 yılda çok büyük değişiklikler olmuştur. Eski bir ilaç olan metotrexate adlı ilaç tüm dünyada hastalık için ilk seçilecek ilaçtır. Metotrexate hastalara kimi zaman tek başına, kimi zaman da diğer ana ilaçlarla birlikte verilmektedir.

    Son yıllardaki gelişmeler ağırlıklı olarak biyolojik tedaviler olarak adlandırılan ilaçlar alanında olmuştur. Bu ilaçlarla vücutta bir sitokin ya da hücre hedef alınarak iltihabın durdurulması hedeflenmektedir.

    Bu ilaçların ne kadar kullanılacağı kestirilememektedir. Çoğunlukla uzun bir süre kullanılması gerekmektedir. Hastalık remisyona girdikten sonra ilaçların dozlarıyla ya da sayılarıyla oynama yapılmaktadır.

    Bazı seçilmiş hastalarda cerrahi müdaheleye gerek duyulmaktadır. Ancak dediğim gibi bu çok az sayıda hasta için geçerlidir.

    Tedavi açısından söylenmesi gereken en önemli nokta bu hastalıkta hangi ilacın kullanılmasından öte düzgün takip düzenli kontrol ve bir romatoloji uzmanının takip etmesidir.

  • Çocuklarda ve Ergenlerde Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Çocuklarda ve Ergenlerde Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Halk arasında takıntı hastalığı olarak adlandırılan Obsesif Kompulsif Bozukluk, klinik psikologların oldukça sık karşılaştıkları kaygı bozuklukları kategorisinde sınıflandırılan psikolojik bir rahatsızlıktır. Zaman içerisinde kişinin hayatında ciddi sorunlara yol açabilen OKB yetişkinlikte ortaya çıkabildiği gibi çocukluk çağında da ilk olarak ortaya çıkabilir.

    Takıntılı düşünceleri ve bu düşüncelerin yarattığı sıkıntıyı gidermek amacıyla tekrar eden davranışlar geliştirmiş olan birey, bir psikiyatrist ya da uzman klinik psikolog tarafından değerlendirilmelidir. Sağlıklı bireyler de zaman zaman takıntılı düşünceler ya da davranışlar sergileyebilmektedir ve her obsesyon (takıntılı düşünce) ya da kompulsiyon (takıntılı davranış) varlığı bu hastalık için tanı koymayı gerektirmeyebilir. Bu nedenle internet ya da bu konuyla ilgili broşürlerden edinilen bilgilerle kendi kendine tanı konulması yerine bir uzman ile görüşülmelidir.

    OKB Nedir?

    Obsesyon (Düşünce): kişinin baskılamaya, önlemeye çalıştığı belirgin bir sıkıntıya yol açan tekrarlayıcı, ısrarlı düşünceler ya da imajlardır.

    Kompulsiyon (Davranış): Rahatsız edici düşüncelerin ortaya çıkardığı sıkıntıyı azaltmak amacıyla yapılan, kişinin engelleyemediğini düşündüğü, tekrarlayıcı davranışlar ya da zihinsel eylemlerdir.

    OKB tanı ölçütlerinde çocukların yetişkinlerden farklılaşan durumu, yetişkinin obsesyon ya da kompulsiyonlarının aşırı ya anlamsız olduğunu kabul etmesiyken, değerlendirme sürecinde çocukların bunu kabul etmesi beklenmez.

    OKB’de Sık Görülen Obsesyon Ve Kompulsiyonlar Nelerdir?

    Obsesyonlar

    • Bulaşma (Kir, Mikrop, Hastalık)
    • Kuşku
    • Sevdiği insanların güvenliğine ilişkin kaygılar
    • Cinsel ya da saldırgan bir eyleme yönelik yineleyici düşünceler
    • Başkalarına zarar verme düşüncesi
    • Simetri
    • Dini obsesyonlar

    Kompulsiyonlar

    • El yıkama
    • Yıkanma,
    • Temizleme,
    • Bulaşmış olduğunu düşündüğü nesneden kaçınma
    • Sayma
    • Kontrol etme
    • Düzenleme
    • Biriktirme

    Çocuk Ve Ergenlerde OKB’nin Yaygınlığı

    Çocukluk çağı başlangıçlı olan Obsesif Kompulsif Bozukluk, çocuk ve ergenlerin %1-2 kadarında görülmektedir. Çocukluk çağında görülen OKB’nin başlangıç yaşı 7-12 arasındadır. Çocukluk dönemimde erkeklerde görülme oranı kızlara göre 1,5 kat daha fazla olmasına karşın bu oran ergenlik döneminde eşittir.

    Çocukluk Çağındaki Tekrarlanan Davranışlarla OKB Belirtileri Karıştırılmamalıdır. Çocukluk Dönemi, hayal dünyasının zengin olduğu bir dönemdir ve bu döneme ait çocuğun gelişimine katkı sağlayan bazı davranışlar vardır Bunlar OKB’deki tekrar eden davranışlardan farklıdır. Örneğin; çizgilere basmamaya dikkat etme, şanslı numaraların olması, işleri belirli bir düzende yapma gibi davranışlar çocukların günlük işlevlerinin içinde yer alan, sosyalleşmeyi arttıran ve kaygıyı azaltan normal davranışlardır.

    OKB’deki Davranışlar

    İçerik olarak; temizlik, istifleme, kontrol etme, tekrarlama biçimindedir. Çocuğun/ergenin çok fazla zamanını alarak işlev bozukluğu yaratır. Sosyal izolasyona neden olacak biçimdedir ve çok fazla rahatsızlık arz eder.

    OKB, Çocuklarda Gelişim Dönemlerine Göre Farklılıklar Gösteren bir Sorundur

    Çocukluk döneminde sıklıkla obsesyonların eşlik etmediği kompulsiyonlar görülebilir. Erken yaşlarda OKB tanısı almış çocuklarda motor sistemle ilgili kompulsif belirtiler (parmak yalama, daireler çizerek yürüme) daha sık görülür. Ergenlerde ise bu durum obsesyonların fazlalığı niteliğinde yani çocuklara göre daha çok sıkıntı veren ve daha az kontrol edilebilir niteliktedir.

    Çocuk ve Ergenlerde OKB’nin Nedenleri

    OKB’nin nedeni tam olarak bilinememekle birlikte bu alanda yapılan araştırmalar; genetik faktörler, kaygıya yatkın olmak, beyin yapılarındaki işlev bozuklukları ve çevresel faktörlerin etkilerini araştırmaktadır.

    OKB’de Sık Yapılan Düşünce Hataları

    Abartılı Sorumluluk Algısı: Sadece yaptıklarından değil yapmadıklarından da sorumlu hissederler.

    Düşüncenin Aşırı Önemsenmesi: Düşüncelerine aşırı önem verirler. Akıllarına gelen bir düşünceyi hemen dikkate alır, sorgularlar. Sadece düşünmekle o şeyin gerçekleşebileceğine inanırlar.

    Düşüncenin Kontrolü: bir şeyi düşünmek, düşünülen şeyin olmasını istemek anlamına gelir diye düşünebilirler ya da kişinin kendi düşüncelerini kontrol etmesi gerektiğine inanabilirler.

    Abartılı Tehdit Algısı: Olumsuz olayların olması bu durumu arttırabilir.

    Belirsizlik ve Bilinmezliğe Tahammülsüzlük: belirsizliklere ve bilinmezliklere tahammül edemez, kesin sonuçlar bulmaya çalışırlar. Bu sebeple de karar vermekte güçlük yaşarlar.

    Mükemmeliyetçilik: yapılan şeyin hatasız olması gerektiğine inanırlar. Yeterince iyi olduğundan emin olmak için tekrar tekrar yapabilirler. Ailenin mükemmeliyetçi tavırları çocuğun sıkıntısını arttırır.

    OKB Çocuk/Ergenin Hayatını Nasıl Etkiler?

    OKB çocuk/ergenin okul hayatında yarattığı sıkıntı nedeniyle dikkatte azalmalara yol açar. Çocuk/ergen tekrar eden davranışlarla uğraşmaktan derslere vakit ayıramadığı için ders başarısında düşüş yaşayabilir. Ayrıca takıntılı düşünceler gelmesin diye okula gitmekten kaçınabilir.

    Çocuk/ergenin tekrar eden davranışları arkadaşları arasında da alay konusu olabilir. Bunun yanı sıra çocuk takıntılı düşüncelerin getirdiği sıkıntının etkisiyle arkadaşları ile iletişimi kesebilir.

    OKB sorunu olan çocuklar, sürekli onay alma ihtiyacıyla, tekrar tekrar aynı soruları sorarak aile üyelerinde öfke oluşmasına sebep olabilirler. Tekrarlayan davranışların getirdiği yoğunluktan dolayı evdeki sorumluluklarını yerine getirmeyebilirler. Çocuk/ergenin sürekli takıntılı düşünce ve davranışlar ile uğraş halinde olması aile ile çatışma yaşamasına sebep olabilir.

    Bedensel Şikayetler

    • Kalp çarpıntısı
    • Terleme
    • Sık nefes alma
    • Sık idrara çıkma

    Duygusal Şikayetler

    • Endişe
    • Sıkıntı
    • Sinirlilik
    • Kontrolünü kaybetme korkusu
    • Suçluluk
    • Kolay irkilme

    Ebeveynlere Düşen Görevler

    Bu psikolojik sorunla karşılaşmak çocuğun hatası değildir. Çocuğunuzu yapmak zorunda hissettiği davranışları nedeniyle eleştirmeyin, ona öfkelenmeyin. Onun için yapabileceğiniz en iyi yardım tedaviye devam etmesi için onu motive etmektir. Tedavi sürecinde terapistinizden hastalıkla ilgili sizi bilgilendirmesini isteyin. Çocuğunuz problemlerini paylaştığında yargılamadan, ilgiyle dinleyin. Böylece içine kapanmasını engellemiş, onunla ilişki kurmuş olursunuz. Ancak bunu yaparken onsesyon ve kompulsiyonlarını desteklemeyin. Son olarak hastalığın getirdiği belirtiler çocuğunuzun eğitim hayatında problemlere yol açabilir. Bu durumu öfkeyle karşılamak yerine problemi çözmesine yardım edecek yollar sunmak önemlidir.

  • Gestasyonel (gebelik) diyabeti

    Gestasyonel (gebelik) diyabeti

    Gestasyonel diyabet ilk kez gebelikte ortaya çıkan ya da gebelik sırasında tanı konulan glukoz tolerans bozukluğudur. Farklı toplumlarda %1-14 oranlarında bildirilmektedir. Sıklığı giderek artmaktadır. Bunun nedeni artmış obezite sıklığıdır. Amerikan Diyabet Derneği gebe kadınların %4’de yani yılda yaklaşık 135.000 kadında gestasyonel diyabet tespit edildiğini bildirmiştir. Tarama testleri genellikle 24-28. haftalarında yapılmaktadır.

    GESTASYONEL DİYABET İÇİN RİSK FAKTÖRLERİ

    1. 25 yaş üstü

    2. beden kitle endeksi 25-27kg/m2 üzerinde olması

    3. gestasyonel diyabetin sık görüldüğü etnik köken

    4. birinci derece yakınlarında gestasyonel diyabet veya tip2 diyabet varlığı

    5. önceki gebeliklerde gestasyonel diyabet öyküsü

    6. polikistik over sendromu

    7. hipertansiyon varlığı

    GESTASYONEL DİYABETİN ANNE VE ÇOCUK İÇİN OLUŞTURDUĞU RİSKLER

    1. Makrozomi: Makrozominin genel kabul görmüş tanımı bebeğin doğum ağırlığının 4000gr’ın üzerinde olmasıdır. Çalışmalarda gestasyonel diyabette makrozomi insidansı %16-29 olarak bildirilmekteyken, diyabeti olmayanlarda bu oran %10’dur.

    2. Gestasyonel diyabeti olan anne bebeklerinde neonatal dönemde hipoglisemi, hipokalsemi, hiperbilirubinemi ve polisitemi oranlarında artış saptanmaktadır.

    3. Gestasyonel diyabeti olanlarda bir diğer sık karşılaşılan sorun HİPERTANSİYON‘dur.

    4. Gestasyonel diyabeti olan hastalarda ilerleyen dönemlerde tip2 diyabet görülme ihtimali artmıştır. Gebeliği sırasında insülin tedavisi almak zorunda kalanlarda tip2 diyabet gelişme riski daha yüksektir.

    BİR GEBE TİP 1 VEYA TİP 2 DİYABETLİ İSE ONUN DİYABETİ ÇOCUĞUNA GEÇER Mİ?

    Tip 1 diyabetli gebenin, çocuğunun tip 1 diyabetli olma riski %2 kadardır. Oysa babasının tip 1 diyabetli olması durumunda çocuğun tip diyabet riski %6 civarındadır. Hem anne hem baba tip 1 diyabetli ise bu risk %30 kadar yükselir.

    Buna karşılık gebede tip 2 diyabet varsa, çocuğun tip 2 diyabet olma riski %25 kadardır. Babanın tip 2 diyabetli olması durumunda da çocuğun riski aynıdır. Hem anne hem de baba tip 2 diyabetli ise bu risk %50 kadar yükselir.

    DİYABETİK GEBEDE HANGİ HASTALIKLAR GÖRÜLEBİLİR

    Gestasyonel diyabette “periferik insülin direnci” ve bunun neden olduğu “hiperinsülinemi” ve “hipoglisemi” önemli bulgulardır. Diyabetik gebede;

    1.spontan abortuslar artar,

    2.ölüdoğumlar sıktır,

    3.polihidramnios gelişir,

    4.preeklempsi sıklığı fazladır,

    5.plasenta anomalileri sıktır,

    6.idrar yolu enfeksiyonlarına meyil artar.

    DİYABETİK GEBEDE ÖNEMLE ÜZERİNDE DURULMASI GEREKEN HUSUSLAR

    A) Gebelik sırasında oral hipoglisemik ilaçların kullanımı ile ilgili yeterli bilgi olmadığından kullanılmamalı.

    B) Tüm gestasyonel diyabetlilerde laktasyon (emzirme) özendirilmelidir.

    C) Gebelik egzersizleri önerilmelidir.

    D) Gestasyonel diyabet tek başına sezaryan endikasyonu değildir. 38. hafta dolaylarında doğum yaptırılmalıdır. (bundan sonra makrozomi artar)

    E) Doğumdan sonra olguların çoğunun kan şekeri normale döner. Gestasyonel diyabetli olguların yaklaşık %25-30’nun 20 yıl içinde diyabet geliştirdiği gözönünde bulundurulmalıdır.

    F) Gestasyonel diyabet olgularında daha sonraki gebeliklerinde gestasyonel diyabetin tekrarlama riski yüksektir.

    G) Gestasyonel diyabetli olguların çocuklarında daha sonraki yaşam yıllarında diyabet riski yüksektir.

    DR. ELYESA KARACA

    İÇ HASTALIKLARI (DAHİLİYE) UZMANI

  • Osteonekroz nedir? Neden gelişir?

    Osteonekroz nedir?

    Kemik, kan akımı desteğine ihtiyaç duyan canlı hücrelerden oluşmuştur. Herhangi bir nedenle kemiğe giden kan akımının kesilmesiyle, kemik hücrelerinin ölmesine, kemikte çökme/yıkılma durumuna osteonekroz denir. Osteonekroz, kemikte ağrı ve eklem hareketlerinde kısıtlanmaya neden olur. Kemiğin (epifiziyal) uç bölgesinde oluşur, o eklemde dejeneratif artrite neden olur. En sık kalça ve diz ekleminde gelişir; omuz, el ve ayaklar daha az etkilenen eklemlerdir. Osteonekroz nadiren çenede gelişir.

    Osteonekroz neden gelişir?

    En sık osteonekroz nedenleri:

    -Kemiğe kan akımını kesen ciddi travmalar

    -Kortikosteroid kullanımı (uzun süre ve yüksek dozda)

    -Aşırı alkol tüketimi

    -Sigara

    Daha az sıklıkta:

    -Lupusta, vurgun (ani basınç değişikliği ile dalgıçlarda olduğu gibi), bazı kan hastalıkları (sickle cell anemi gibi), HIV enfeksiyonu, radyasyon tedavisi, bifosfonatlar (çene nekrozu) osteonekroza neden olur.

    Kimlerde osteonekroz gelişir?

    Her yıl, 1/10 000-20 000 sıklıkta osteonekroz gelişir. Her yaşta görülse de 20-50 arası yaşlarda daha sıktır. Her iki cinsiyette de görülür. Travma, kortikosteroid kullanımı, aşırı alkol kullanımı gibi yukarıda sıralanan risk faktörlerini taşıyanlarda gelişme riski fazladır. Bifosfonat kullanımıyla bildirilen çene osteonekrozlu vakaların ortak özelliği; kanser nedeniyle zolendronat veya pamidronat kullanan olgulardır.

    Osteonekroz nasıl teşhis edilir?

    Erken evrede hastaların pek şikayeti yoktur. Hastaların giderek artan eklem ağrısı yakınmaları vardır. Eklem ağrısı, özellikle o ekleme ağırlık bindikçe artan özelliktedir. Erken evrelerde direkt grafiler normal olup; ancak manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile tanıya gidilebilir.

    Osteonekroz nasıl tedavi edilir?

    Osteonekrozun erken döneminde;

    Analjezikler

    Kilo verme

    Eklemin hareket açıklığını zorlayıcı egzersizden kaçınma ve ekleme stres getiren aktivitelerin azaltılması (zıplama, koşma gibi)

    Elektriksel uyarı (TENS)-kemik büyümesini uyarıcı etkisi vardır

    Lipid düşürücü ilaçlar

    Antikoagülanlar

    Hiperbarik oksijen tedavisi

    Elektromanyetik tedavi

    Alkol ve sigara kesilmeli. Steroid dozu en az miktara indirilmeli veya yerini alabilecek tedaviler tercih edilmeli.

    Cerrahi tedavi: İleri osteonekroz olgularında, cerrahi tedavi uygulanır.

    Core dekompresyon

    Osteotomi

    Non-vasülerize kemik greftleme

    Total artroplasti (protez ameliyatları)

    Çene osteonekrozunda genellikle konservatif (koruyucu) tedaviler uygulanır. Ağrı kesici tedaviler, debritman (ölü dokunun temizlenmesi), antibiyotikler ve antiseptik gargaralar gibi.

  • Karpal tünel sendromu nedır?

    Karpal Tünel Sendromu (KTS) , ellerde ağrı ve uyuşma ile karakterize, ileri dönemde güçsüzlüğün de eklendiği bir sendromdur; en sık görülen sinir sıkışması türlerinden biridir.

    Median sinirin el bileği düzeyinde çeşitli nedenlerle sıkışması ile oluşur.

    Hangi Yaşlarda Görülür?

    Genellikle 40 – 50 yaş arası hanımlarda daha sık görülür.

    Nedenleri Nelerdir ve Kimlerde Daha Çok Görülür?

    Uzun süreler tek tip el işi yapımı (temizlik, bulaşık yıkama, et doğrama, aşırı bilgisayar kullanımı vs.)

    Bilekte burkulmalar veya kırıklar gibi travmatik nedenler

    Hipotiroidi

    Obezlite

    Alkol kullanımı

    Şeker hastalığı ve bazı romatizmal hastalıklar

    Gebelik

    karpal tünelin içinde kist veya tümör gibi durumlar , karpal tünel sendromunun oluşumunda rastlanan sebeplerdir.

    Klinik Belirtiler Nelerdir?

    Hastalık ilk önemli özelliği, geceleri istirahat halinde iken kendini göstermesidir. . Hastalar gece uykuya daldıktan birkaç saat kadar sonra tüm elde şişme hissi ve uyuşma,karıncalanma hissi ile uyanırlar. Hasta ellerini şişmiş ve gerilmiş hisseder; fakat gerçekte objektif bir değişiklik gözlenmez. İkinci önemli özellik, bu uyuşma, karıncalanma hissinin elleri hareket ettirmekle azalması hatta geçmesidir.

    Hastalığın tanısı nasıl konur?

    Öykü ve fizik muayene ile tanı konur. Tanıyı kesinleştirmek ve sinir sıkışmasının derecesini öğrenmek için EMG yapmak gerekir. Tedavinin nasıl olacağına EMG sonrası karar verilmelidir.

    Hastalığın tedavi çeşitleri nelerdir?

    Konservatif Tedavi:

    İleri duyusal ve hiçbir motor bozukluğu olmayan hastalarda bileği nötral pozisyonda tutan fakat parmakların serbestleşmesine imkân veren gece istirahat bileklikleri çok faydalı olmaktadır. Bu bilekliklerl anti inflamatuar özellikteki ilaçlar veya jeller ile desteklenmelidir.

    Cerrahi Tedavi:

    İlaç tedavisi ile şikâyetleri geçmeyen hastalara daha fazla zaman geçirmeden yani sinir harabiyeti daha fazla artmadan cerrahi tedaviye alınmalıdır. Cerrahi olarak sinir üzerindeki bası ortadan kalktığında sinir üzerindeki harabiyette daha fazla ilerlemeden duracaktır .