Etiket: Sık

  • Mide kanseri: teşhis, tedavi, korunma ve beslenme prensipleri

    Mide kanseri: teşhis, tedavi, korunma ve beslenme prensipleri

    Mide kanserleri tüm dünyada halen en sık görülen kanserler arasında yer almaktadır. Mide kanserlerinin insidansında coğrafik olarak bölgeden bölgeye belirgin farklılık görülmektedir. Batı ülkelerinde azalan sıklığına rağmen, ülkemizde ve Asya ülkelerinde halen önemli bir sağlık sorunudur. İlgi çekici bir gözlem, mide kanseri görülme sıklığının yüksek olduğu ülkelerden, düşük olduğu ülkelere göç eden insanlarda bu kanserin insidansında dikkate değer azalma tesbit edilmesidir. Japonya’dan Amerika’ya göç edenler arasında, yeni ülkede doğup büyüyenlerde azalma açıkça ortaya çıkmaktadır. Bunda ev sahibi ülkenin çevresel faktörleri rol oynamaktadır. Ayrıca göç eden nüfusun zamanla diyet alışkanlığını değiştirmesinin ve yeni toplumlarının yemek kültürlerine uymalarının da önemli rolü vardır.

    Mide kanserleri erkeklerde kadınlara göre 2 misli daha sık ortaya çıkar. Dördüncü dekaddan itibaren de artan yaşla beraber insidansında bir artış görülür ve 60-70 yaş arasında en yüksek seviyelerine çıkar. Mide kanseri sıklığı giderek azalmakla birlikte genellikle ileri evrelerde teşhis edildiği için kanser ölümleri arasında önemli yer tutar. Kanser tedavisinde erken teşhis ve tedavi prognozun iyi olmasını sağlar. Bu yüzden mide kanseri için risk altındaki hastaları belirlemek ve takip etmek tedavi başarısını artıracaktır.

    Mide Kanserinin Sebepleri Nelerdir?

    Mide kanserinde sebep olarak çeşitli risk faktörleri suçlanmaktadır. Bu risk faktörleri arasında çevresel, genetik ve ailesel faktörler yer almaktadır. Sigara içmek, aile öyküsü, erkek cinsiyet, beyaz ırk, A kan grubu, yaşlılık, düşük sosyoekonomik statü ve geçirilmiş mide ameliyatları mide kanseri riskini artırır. Kanser dışı nedenlerle midenin bir kısmının alındığı hastalarda 15- 20 yıl içinde kalan mide dokusunda kanser oluşabilmektedir. Mide asitinde azalma veya safra reflüsünün buna sebep olabileceği düşünülmektedir. Mide asit üretiminin azaldığı aklorhidri, atrofik gastrit gibi klinik durumlar veya mide duvarında oluşan polipler ve intestinal metaplazi gibi değişiklikler mide kanserine yol açabilir. Diğer çevresel ve kişisel nedenler arasında kurşun, nikel, kömür, lastik ve asbest maruziyeti sayılabilir.

    Helikobakter pilori infeksiyonu da önemli bir sebepsel faktördür. Helikobakter pilori infeksiyonunun gastritli ve ülserli hastalarda sık görülmesi nedeniyle mide mukozal hasarı ve bunun sonucunda gelişen atrofik gastrite bir zemin hazırlayabileceği düşünülmektedir. Bakteriyal enfeksiyon nedeniyle lokal olarak salınan nitrozaminler gibi bileşiklerin mide kanseri oluşumuna katkıda bulunabileceği düşünülmektedir.

    Mide kanserine sebep olduğu düşünülen asıl önemli risk faktörleri diyet ile ilgili olanlardır. Diyet alışkanlığı ile mide kanseri arasında yakın bir ilişki vardır. Gıdaları uzun süre muhafaza etmek için kullanılan nitrat ve nitritlerin mide kanseri riskini artırdığı düşünülmektedir. Süt, taze sebze-meyveden fakir, vitamin A, vitamin C içermeyen diyetle ve kızartmalar, tütsülenmiş, kurutulmuş, tuzlanmış yiyeceklerle, özellikle bu işlemlerden geçirilmiş balık yemekle riskin arttığı gösterilmiştir. Tütsülenmiş balık ekstrelerinin mutajenik olduğu ve vitamin C ile bu mutajenezin önlenebildiği de gösterilmiştir. Taze meyva ve sebzelerin koruyucu etkileri ortaya konmuştur. Aynı şekilde buzdolabı kullanımının ve dondurarak saklama yöntemlerinin gelişmesinin mide kanseri sıklığında azalmaya sebep olduğu belirtilmektedir.

    Mide Kanseri Nasıl Oluşur?

    Mide sindirim sisteminde kaburgaların hemen altında karnın üst bölgesinde yer alan bir organdır. Mide duvarı son derece kalındır ve beş katmandan meydana gelir. Mide kanserleri mide içini saran mukoza adı verilen zardan köken alır. Kanser büyüdükçe bu astarı geçerek önce altındaki destek dokusuna, sonra kalın kas tabakasına geçer. En son seroza adı verilen en dış tabakayı geçerek komşu organlara yayılır. Bu nedenle karın içi zarı (periton) yayılımı sık
    görülür. Hastaların önemli bir kısmında teşhis edildiklerinde, bu yollarla lokal veya uzak yayılım söz konusudur. Mide kanserlerinin çoğu ülser şeklindedir ve iyi huylu mide ülseri görünümünde olabilirler. Ancak ülserin 2 cm`den büyük olması ve kenarlarının yüzeyden kalkık olması gibi özellikler kanser ihtimalini düşündürür.

    Mide Kanseri Nasıl Belirti Verir?

    Mide sindirim sistemini oluşturan organlar içerisinde duvarı en kalın ve iç boşluğu en geniş organdır. Bu özellikleri nedeniyle mide tümörleri büyük çaplara ulaşabilirler ve teşhis edilmeden önce uzun süre belirti vermeyebilirler. Mide kanserlerinin erken evrelerde belirti vermemesi veya çok belirsiz semptomlarla seyretmesi erken tanıyı zorlaştırır. Bu nedenle hastaların tüm şikayetleri araştırılmalıdır. Çünkü, mide kanserlerinde erken teşhis çok önemlidir. Teşhis edilen vakalarda cerrahi ile kür şansı çok yüksektir.

    Mide kanserlerinde hastaların en sık şikayetleri karın üst bölgesinde tam izah edemedikleri rahatsızlık hissi, yine aynı bölgede ağrı, iştahsızlık, kilo kaybı ve halsizliktir. Yutma güçlüğü, bulantı, kusma, kansızlık ve kansızlığa bağlı halsizlik, yorgunluk gibi belirtilere de sıklıkla rastlanır. Daha ileri aşamada şişkinlik, yutma güçlüğü, karın ağrısı veya erken doyma hissi ortaya çıkar. Hastaların bir kısmı mide kanaması, karın içinde su toplanması, sarılık veya ele gelen kitle ile gelir. Belirtiler kanserin mide içinde yerleşim yerine göre değişebilir. Örneğin yutak borusu ile bileşim yerinde yerleşmiş bir tümörde yutma güçlüğü ön planda iken, midenin çıkışında yerleşmiş tümörde tıkanma ve midede genişlemeye bağlı bulgular belirgindir.

    Mide Kanseri Nasıl Teşhis Edilir?

    Diğer tüm kanserlerde olduğu gibi mide kanserlerinde de erken teşhis önemlidir. Bunun için hastaların geçici olmayan tüm şikayetleri, hafif de olsa, araştırılmaya değer bulunmalıdır.

    Endoskopi mide kanseri teşhisi için altın standarttır. Halk arasında “mideye hortum atma” olarak bilinen bu yöntemde yaklaşık 1 cm çapındaki bir esnek boru ile mide iç yüzeyi görüntülenir. Bir bulgu tespit edilmesi durumunda ucunda klips olan bir tel yardımı ile biyopsi yapılabilir. Abdominal ultrasonografi hem primer hastalığın teşhisinde hem de karaciğer metastazı gibi yayılımların tespitinde faydalı olabilir.

    Endoskopik ultrasonografi de artık giderek daha sık kullanılmaya başlamıştır. Özellikle erken mide kanseri teşhisinde primer tümörün midenin hangi katlarına yayılmış olduğunu gösterme yönüyle (T evresi), etkin bir noninvazif yöntemdir. Lenf nodu tutulumunu gösteren en iyi yöntemdir. Bunun dışında evreleme amacıyla bilgisayarlı tomografi ve PET-BT sıklıkla kullanılmaktadır.

    Mide Kanseri Nasıl Tedavi edilir?

    Mide kanseri tedavisinde cerrahi, radyoterapi ve kemoterapi tek başlarına veya kombine edilerek kullanılmaktadır. Erken mide kanserlerinde (tümör mukoza ve submukozada sınırlı) tek başına cerrahi ile kür şansı vardır. Küratif cerrahi sonrası mide kanserinde koruyucu (adjuvan) radyoterapi ve kemoterapi ile sağkalım oranları artmaktadır. Metastatik evrede kemoterapi palyatif amaçlı uygulanmaktadır. Genel olarak mide kanserleri artık kemoterapiye duyarlı kanserler arasında yer almaktadır.

    1. Cerrahi

    Mide kanserlerinde cerrahi temel tedavi olarak kabul edilir. Billroth’un 1881’de mide kanserine başarılı bir parsiyel gastrektomi uygulamasıyla bu hastaların tedavisinin mümkün olabileceği görüşü ortaya atılmıştır. Günümüzde total gastrektomi yapmak yerine; tümörün lokalizasyonu ve büyüklüğüne göre midenin etkilenen kanserli kısmının alınmasının (parsiyel veya subtotal gastrektomi) yeterli olduğu kabul edilmektedir.

    2. Radyoterapi

    Mide kanserlerinde cerrahi sonrasında koruyucu (adjuvant) olarak radyoterapi verilebilir. Burada amaç, lokal-bölgesel nüks riskini azaltmaktır. Özellikle lenf nodu tutulumu varsa nüks açısından risk yüksektir. Bu nedenle bu hastalara cerrahi sonrası koruyucu kemoterapi ve radyoterapi verilmektedir. Radyoterapi, cerrahi şansı olmayan hastalarda primer tedavi olarak da kullanılmaktadır, 4500-6000 cGy dozlarında semptomatik iyileşme ve uzun sağkalım söz konusu olabilir.

    3. Kemoterapi

    Erken Evre Mide Kanserinde Koruyucu (Adjuvant) Kemoterapi:

    Koruyucu kemoterapinin gerekçesi cerrahi sonrası rezidü lokal veya mikroskopik metastatik hastalığı ortadan kaldırmak ve nüks ihtimalini azaltmaktır. Cerrahi olarak tam çıkartıldığı düşünülen, özellikle lokal ilerlemiş fakat ameliyat edilebilir tümörlerde (T3-T4, N1-N2, M0) koruyucu kemoterapi mutlaka verilmelidir. Bu hastalarda son zamanlarda ameliyat öncesi kemoterapi ile tümörün küçültülerek cerrahiye vermek daha ön plana çıkmaktadır. Özellikle lokal ileri sınırda tümörlerde ve lenf nodu metastazı şüphesinde ameliyat öncesi kemoterapi artık uluslararası tedavi kılavuzlarında önerilmekte ve ülkemizde de giderek daha sıklıkla uygulanmaktadır. Ancak bu hastalarda %15-20 oranında tümörün kemoterapi alırken büyüme riski olduğu da unutulmamalıdır.

    İlerlemiş Mide Kanserlerinde Kemoterapi:

    Kombine kemoterapide en çok platin ve 5-FU içeren kombinasyonlar kullanılmıştır. En sık kullanılan kombinasyon cisplatin ve 5-FU/kapesitabin şemasıdır. Cisplatin yerine oksaliplatin konmasıyla elde edilen XELOX şeması daha düşük yan etki profili ile hastalar tarafından iyi tolere edilmekte ve son yıllarda giderek popüler hale gelmektedir. Sonuç olarak ilerlemiş mide kanserlerinde mevcut kemoterapi şemalarıyla %70-80`lere varan hastalık kontrol oranları bildirilmiştir.

    Mide Kanserinde Hedefe Yönelik Akıllı Tedaviler

    Kanserin moleküler temelini daha iyi anlamak hücre farklılaşmasını, çoğalmasını ve yaşamını etkileyen hedefe yönelik tedavilerin gelişmesini sağlamıştır. Epidermal büyüme faktörü reseptör (EGFR) ailesinden olan HER2 (c-Erb-B2) onkogenine karşı trastuzumab isimli protein antikoru geliştirilmiştir. Trastuzumab’ın kemoterapiye eklenmesiyle, HER2 pozitif metastatik mide kanserinde sağkalımı uzattığının kanıtlanması son yıllarda bu alandaki en önemli gelişmedir.

    HER2 pozitif metastatik mide kanserinde yapılan randomize faz 3 TOGA çalışmasında hastaların %22,1’inde HER2 pozitifliği saptanmıştır. Özellikle immünhistokimya 3+ veya 2+/FİSH+ hastalarda tedaviye trastuzumab eklenmesiyle belirgin sağkalım üstünlüğü tespit edilmiştir. Trastuzumab alan hastalarda tedaviye yanıt oranı kemoterapi koluna göre daha yüksektir. Kemoterapiye trastuzumab eklenmesi ilave bir toksisite artışına neden olmamıştır. Bu çalışmanın bulguları metastatik mide kanserlerinde trastuzumab tedavisinin uygulanabilecek olduğu grubun tespitini sağlaması yanında HER2 pozitifliğinin klinik değerlendirilmesini de kolaylaştırmıştır.

    Ülkemizde Her2 pozitifliği oranı %13-18 arasındadır. Ancak T.C. Sağlık Bakanlığı trastuzumab kullanımı için Her2 pozitifliğinin tespitinde immünhistokimya metodunun yanısıra FISH testi ile konfirme edilmesini zorunlu tutmuştur.

    “Ramucirumab” isimli bir monoklonal antikor tümörün kan damarlanmasını bozarak ve yeni damarlanma oluşumunu düzenleyerek (angiogenesis) etki eder. İlerlemiş mide kanseri 2. basamak ve sonrasında kemoterapiye eklenmesinin hastaların yaşam süresini uzattığının gösterilmesinden sonra Batılı ülkelerde rutin tedavinin bir parçası haline gelmiştir. Ülkemizde ruhsatlı değildir, ancak özel izin ile kullanımı mümkün olabilmektedir.

    Mide Ameliyatından Sonra Beslenme

    Kanser tedavisi sırasında ve sonrasında iyi beslenmek önemlidir. Yeterli miktarda kalori ve protein ihtiyacının karşılanması hastanın kendini daha iyi hissetmesine yardımcı olabilir. Mide kanseri cerrahisinden sonra kilo kaybı sıktır. Midenin bir kısmı veya tamamı alındığından sindirim problemleri baş gösterebilir. Tüketilen yiyeceklerin türü ve şeklinin değiştirilmesi gerekebilir. Mide ameliyatı sonrası veya kemoterapi/radyoterapi sırasında beslenmek zor olabilir. İştahsızlık, bulantı veya kusma tedavilere eşlik edebilir. Tat duyusunda bozulma veya azalma, iştahsızlık ve yeme isteğinde kayıba sebep olabilir.
    Mide ameliyatından sonra sık görülen bir problem dumping sendromudur. Dumping sendromu, “hızlı gasrtik boşalma” olarak da bilinir ve mideye giren yiyeceklerin hızlı bir şekilde boşalmasıyla meydana gelir. Genellikle çok hızlı ve fazla yiyecek alımı sonrası görülür. Bu problem yiyecek veya sıvılar ince bağırsağa çok hızlı geçtiklerinde olur. Hastalarda kramplara, bulantı, şişkinlik, ishal ve baş dönmelerine sebep olabilir. Az az ve sık yemek bu durumun önlenmesine yardımcı olabilir. Ayrıca midenin bir kısmı alındığından emilimi azalan vitamin B12’nin kalçadan iğne yoluyla verilmesi sık yapılan bir tedavidir. Dodex isimli vitamin B12 desteğinin yükleme sonrası ayda bir kere ömür boyu sürdürülmesi gerekebilir.

    Mide Kanserinde Tarama

    Mide kanserinde tarama hastalığın çok sık görüldüğü Kore ve Japonya’da özel yöntemler, boyalar ve floresan ışıklı endoskopi kullanılarak yapılmaktadır. Serum pepsinojen seviyelerinin ölçülmesi de öneriler arasındadır. Ancak bu yöntemlerin Uzakdoğu dışındaki ülkelerde mide kanserinin erken teşhisine ve yaşam süreleri üzerine bir katkısı gösterilememiştir. Günümüzde mide kanseri için rutin tarama önerilmemektedir.

  • Şeker hastalığının belirtileri

    Şeker hastalığının belirtileri

    Sık sık idrara çıkma
    Aşırı susama
    Bulanık görme
    Halsizlik, bitkinlik
    Beklenmedik kilo kaybı
    Sık acıkma hissi
    Mide bulantısı
    Kusma
    Nefes kokusu
    Sık idrar yolu enfeksiyonu
    Adetten kesilme
    Kuru ve kaşıntılı deri
    Yaraların geç iyileşmesi

    Diyabetin bazı erken belirtileri vardır. Kan şekeri yüksek olan kişilerde yorgunluk, halsizlik, iştahsızlık, sık idrara çıkma, susama, yara ve berelerin uzun zamanda iyileşmesi gibi belirtiler vardır. Eğer ailenizde şeker hastası varsa bu hastalığa yakalanma riskiniz daha fazladır. Bu belirtiler sizde varsa bir İç Hastalıkları Uzmanına başvurmalısınız. Doktorunuz yakınmalarınızı değerlendirdikten sonra açlık kan şekeri, tokluk kan şekeri, üç aylık ortalama şeker değeri (HbA1c) ve insülin seviyesi gibi bazı testler isteyecektir. Gerekirse şeker yükleme testi de yapılabilir.

  • Ders Çalışırken Ya da Sınavda Dikkat Neden Dağılır?

    Ders Çalışırken Ya da Sınavda Dikkat Neden Dağılır?

    Çocukluk döneminin en sık görülen bozukluklarının başında DEHB, yani dikkat yönetimi ve davranış kontrol sorunları gelmektedir. En sık karşılaşılan dönemse çocukların okula başladığı ilk dönemlerde ortaya çıkmaktadır. Dürtü; kişiyi eyleme yönlendiren ve bu yaptığı eylemi sonuçlarını düşünmeden uygulamaya koymaktır. Dürtüyü bozukluk yapan durumsa ona engel olamama durumudur.

    Öğrencide Sınıf Ortamında DEHB BELİRTİLERİ:

    • Bu çocuklar sınıf içerisinde uyum bozuklukları gözlenir.

    • Dersi takip etmede güçlük yaşarlar.

    • Yerinde duramama sıkıntısı vardır.

    • Sıklıkla başkalarının sözünü kesme eğilimindedirler.

    • Çevreleri tarafından genellikle sakar olarak nitelendirilirler.

    • Yüksek sesle konuşma, korkusuzlukları ve cesaretleri ile dikkat çekebilirler.

    Görülme sıklığı sanıldığından daha sık bir oranı kapsamaktadır.% 4-8 gibi bir oranda görülmektedir; bu da 25-30 kişilik bir sınıfta en az 1-2 öğrenci görülebileceği anlamına gelmektedir. Bu bakımdan okulda sınıf ve rehber öğretmeniyle iletişim halinde olmak önemlidir. Ev içerisinde çok hareketli olan çocuk okulda da benzer davranışları sergiliyorsa uzman desteği almak faydalı olacaktır. Dürtü kontrol bozukluğu yaşayan çocukların genellikle bunu çocukluk döneminde yaşadığı ve sonra bu belirtilerin ortadan kalktığı gibi yanlış bir kanı da mevcuttur. Yaş büyüdükçe belirtilerde değişmektedir yani ortadan tamamen kalkma gibi bir durum söz konusu değildir. Örnek vermek gerekirse okul döneminde sırasında beklemekte güçlük çeken çocuk yetişkin olduğunda araç kullanırken ışıkta beklemekte güçlük çekebilir diyebiliriz.

    DEHB – Dikkat ve Odaklanma Sorunu ve Davranışları Kontrol Sorunu NEDENLERİ:

    Genel olarak odaklanma ve hareket bozukluğunun nedenlerinden söz edecek olursak aşağıdaki nedenler karşımıza çıkmaktadır.

    • Genetik faktörler

    • Çevresel etkenler

    • Nörolojik faktörler

    • Biyolojik etkenler

    • Psikososyal etkenler

    DEHB – Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu TEDAVİSİ

    Çocuğun ya da gencin yapısal zorluklarından kaynaklanan davranış sorunları ve okul başarısızlıkları devam edecektir. Çevresinden olumsuz eleştiriler alma riski artacaktır. Bütün bunlar çocuğun ya da gencin ikincil sorunlar geliştirmesine yol açacaktır. Yani okul başarısızlıkları ileride iş yaşamındaki başarısızlıklara; arkadaş ve aile ilişkilerinde yaşadığı sorunlar da ileride sosyal ilişkilerinde hatta evlilik yaşamında sorunlar yaşamasına yol açabilecektir. Yine depresyon, davranım bozukluğu gibi ek başka psikiyatrik bozukluklar da söz konusu olabileceği unutulmamalıdır. Bu bakımdan tanının bir çocuk psikiyatrisi tıp doktoru tarafından muayene ve değerlendirme ile doğru konması ve sonrasında tedavisi çok önemlidir.

  • Tırnak Yeme Davranışının Nedenleri Neler Olabilir?

    Tırnak Yeme Davranışının Nedenleri Neler Olabilir?

    Tırnak yeme, yaşamın hangi dönemde ortaya çıkmış olursa olsun kesinlikle bir uyum ve davranış bozukluğu olarak kabul edilip, altında yatan sebepler tespit edilerek ortadan kaldırılmalıdır. Çocuklarda sıklıkla rastlanan tırnak yeme, birçok durumla beraber ortaya çıkabilir. Kız çocuklarında erkeklere oranla daha sık görülür ve ergenlik döneminde artış gösterebilir. Hatta her iki ergenden birinin tırnaklarını yediğini söyleyebiliriz.

    Fiziksel ceza uygulayan ebeveynlerin çocuklarında daha sık görülen bu davranış, stresle başa çıkma yöntemi olarak gelişiyor. Ebeveynlerinden baskı gören ve eleştirilen çocuk, stresle tırnaklarını yiyerek baş edebilmektedir. Cinsel istismara uğramış çocuklarda da en sık görülen davranışların başında tırnak yeme gelmektedir. Ailelerin bu konuda duyarlı ve tedbirli olmaları önemlidir.

    Genel olarak Tırnak yeme alışkanlığının nedenleri nelerdir diye baktığımızda, üzüntü, sıkıntı ve keder duyguları, kaygı ve gerilim duyguları, saldırganlık ve öfke duyguları, korku duyulması, güvensizlik ve değersizlik duyguları, aile içinde iletişim sorunlarının olması ve yine aile içinde otoriter ve baskıcı bir tutumun olmasını sıralayabiliriz. Tırnak yeme alışkanlığının getirdiği tehlikelere bakacak olursak uzun süre tırnak yiyen kişilerde enfeksiyon gelişimi riski fazladır, ağız ve sindirim sistemi hastalıkları sıkça görülür.

    3-4 yaşlarında çocukların tırnak yeme davranışları ebeveynler tarafından görmezden gelinebilir, çünkü genelde ailesinin dikkatini çekmek isteyen çocuklar bu alışkanlığı edinmektedir. Ancak bu davranış devam ediyorsa altında yatan nedenler acilen araştırılmalıdır. Azarlamak, eleştirmek, bağırmak ve baskı kurmak gibi tutumların olumlu sonuçlar doğurmadığı göz önünde bulundurularak, ebeveynlerin tutumlarını değiştirmeleri gerekir.

             Tırnak yeme konusunda ailelere bazı öneriler sunmak gerekirse, en başta çocuğun dikkatini başka bir yöne çekmenin tırnak yeme davranışının azalmasında etkili bir yöntem olduğunu söyleyebiliriz. Çocukların 3-4 yaşına kadar bu alışkanlıkları görmezden gelindiğinde, bundan vazgeçmeleri daha kolay olabilir. Çocuklara sevgi ve şefkat göstermek gerekir, yeteri kadar ilgi görmeyen çocuklar, bunu tırnak yeme olarak dışa vurulabilir. Çocukların hangi dönemlerde tırnak yediğini belirlemeliyiz. Bu alışkanlığı yok etmek için, farklı alternatifler üretmek gerekebilir. Çocukları meşgul edecek uğraşlar bulunmalıdır. Çocuğun kendisine olan güvenin pekiştirilmesi de ayrıca önemli ve gerekir. Öncelikle onları bu alışkanlığın üstesinden gelebileceklerine inandırmalıyız. Çocuğun yaşına göre ve bilgisi dahilinde bundan vazgeçebilmesi için, tırnaklarına zararsız acı sıvılar da sürülebilir. Çocuğa kaygı ve korku oluşturacak durumlardan uzak tutulması da gerekir. 

            Çocuklara bu konuda sabırlı yaklaşmalı, onlara bu alışkanlıktan kurtulmaları için zaman tanımalıyız.

  • Allerjiyle karışan nadir bir hastalık: herediter anjiyoödem

    Allerjiyle karışan nadir bir hastalık: herediter anjiyoödem

    Kanda bulunan C1 inhibitör isimli proteinin eksikliğinden veya fonksiyon görmemesinden kaynaklanan, 10-50 bin kişide bir gözlenen, damar dışına sıvı çıkışı sonucu yaygın şişlikler (ödem) gelişimiyle karakterize bir hastalıktır.

    Hastalığın belirtileri nelerdir?

    Hastalık ortalama 2-5 gün süren ödem ataklarıyla karakterizedir. Sıklık sırasına göre el, kol, ayak ve bacaklar, mide-barsak sistemi, dudaklar, göz kapakları, genital bölge ve solunum yollarında ödemler ortaya çıkar. Belirti ve bulgular etkilenen organa göre değişiklik gösterir. Büyük hava yollarının etkilendiği solunum sistemi atakları hayati açıdan en riskli ataklar olup hastaların yaklaşık %50’sinde gözlenir. Bazen hastanın nefes almasını engelleyerek ölümcül olabilir.

    Atakların sıklığı nasıldır?

    Atakların sıklığı ve şiddeti kişiden kişiye farklılıklar gösterir. Bazı hastalar ömürleri boyunca hiç atak geçirmeyebilirken, bazı hastalar çok sık, hatta her hafta atak geçirebilir

    Kimler etkilenir?

    Hastalık kadın ve erkeklerde eşit oranda gözlenir. Hastaların %75’i hastalığı genetik geçişle anne veya babasından alır, %25’inde ise hastalık kişide kendiliğinden ortaya çıkar. Herediter anjiyoödemli bireylerin çocuklarında da hastalık olma olasılığı %50’dir. Ancak tüm çocuklar hasta olabileceği gibi, tüm çocuklar sağlıklı da olabilir. Ataklar hastaların %40’ında 5 yaşından önce, %75’indeyse 15 yaşından önce ortaya çıkar.

    Atakların ortaya çıkmasını tetikleyen faktörler var mıdır?

    Ataklar hiçbir neden yokken ortaya çıkabileceği gibi, travmalar (diş çekimi, ameliyat, doğum, bisiklete binme, çarpmalar, yorucu el işleri vb), enfeksiyonlar (bademcik iltihabı, grip), stres, çeşitli ilaçlar (östrojen hormonu içeren ilaçlar, bazı tansiyon ilaçları) ve kadınlarda adet dönemleri atakları tetikleyebilir.

    Nasıl tanı konur?

    Kanda bağışıklık sistemiyle ilgili bazı protein düzeylerine ve gerekirse fonksiyonlarına bakılarak kesin tanı konur. Tanı için bazen de genetik incelemeler yapmak gerekebilir.

    Herediter anjiyoödem neden önemli bir hastalıktır?

    Herediter anjiyoödem atakları hastanın moralini bozan, öğrenim, iş ve sosyal hayatını olumsuz etkileyen, iş yapmasını engelleyen, en önemlisi de nefes borusu tutulumunda hastanın boğularak ölümüne neden olabilen bir hastalıktır. Ayrıca çok nadir bir hastalık olması nedeniyle genellikle tanı konması gecikmekte, hastalar Ailesel Akdeniz Ateşi Hastalığı (FMF), allerji gibi tanılarla takip edilmekte, karın ağrıları nedeniyle gereksiz yere apandisit, barsak tıkanıklığı ve safra kesesi ameliyatları olabilmektedirler.

    Nasıl tedavi edilir?

    Hastaların tedavisi üç aşamada gerçekleşir:

    Atak tedavisi: Laringeal atak haricinde, hastanın aktivitesini engellemeyen hafif ataklarda tedavi gerekmeyebilir. Hava yolu ve yüz atakları tehlikeli ataklar olduğu için zaman kaybedilmeden damar yoluyla C1 inhibitör konsantreleri verilerek tedavi edilmelidir.

    Atağı önlemeye yönelik tedavi: Diş tedavileri, ameliyatlar gibi atağı tetikleme olasılığı olan işlemlerden önce hastaya C1 inhibitör konsantresi veya danazol gibi ilaçlar vererek atağın oluşmasını önlemeye yönelik tedavilerdir.

    Atakların sıklığını ve şiddetini azaltmaya yönelik tedavi: Sık ve şiddetli atak geçiren hastalara düzenli olarak ilaç vererek hastalığı kontrol altına almaya yönelik tedavilerdir.

    Allerji ve kortizon iğneleri bu hastalıkta etkisiz olduğundan gereksiz yere yaptırılmamalıdır.

  • Obsesif Kompulsif Bozukluklar

    Obsesif Kompulsif Bozukluklar

    Genellikle süreğen, kimi zaman dönemsel alevlenmelerle giden, kişinin günlük işlevlerini belirgin

    olarak etkileyen bir bozukluktur. Obsesyon irade dışı gelen, bireyi tedirgin eden, benliğe yabancı,

    Bilinçli çaba ile kovulamayan, inatçı biçimde yineleyen düşünce, imge ya da dürtülerdir. Bunlar

    kişinin mantığına, görüşlerine, ahlak anlayışına, inançlarına ters düşer ve kabul edilemez. Ancak

    kişi bunların kendi zihninin ürünü olduğunun farkındadır. Kompülsiyon ise çoğu kez saplantılı

    düşünceleri kovmak için yapılan, İrade dışı yinelenen hareketlerdır. Önce, saplantının doğurduğu

    rahatsızlığı azaltmak için başlar, ancak bu durum denetlenemez düzeye ulaşır ve bu yinelenen

    eylemin kendisi sıkıntı yaratır. Kompülsiyonla İrade dışı yinelenen hareketlerdir. Önce, saplantının

    doğurduğu rahatsızlığı azaltmak için başlar, ancak bu durum denetlenemez düzeye ulaşır ve bu

    yinelenen eylemin kendisi sıkıntı yaratır. Kompülsiyonlar bazen dışarıdan gözlenebilen bir davranış

    bazen de zihinsel bir eylem şeklinde olabilir. Obsesif kompulsif bozukluğa şöyle bir örnek verilebilir: temiz olduğunu bildiği herhangi bir şeye dokunduğunda elinin kirlendiğini düşünerek kişinin bir çokkez el yıkama zorunluluğunu hissetmesi, tutkulu biçimde bir çok kez elini yıkaması; abdest alırken gelen Tanrı’ya küfür düşünceleri yüzünden kişinin abdestini bir çok kez yeni baştan almak zorunda kalması ya da içinden belli bir duayı tekrar tekrar okuması gibi. Kişi, saplantılarının aklına gelmemesi ya da zorlantılı hareketleri yapmamak için kendini zorlar; fakat zorladıkça istenmeyen düşünceler gene gelir, İstenmeyen hareketler tekrar tekrar yapılır. Halk dilinde bunlar “takıntı” olarak da bilinir.

    Obsesif Kompulsif Bozukluğunun Türleri

    Hastalığın farklı türleri tanımlanmıştır:

    1. Temizlik Kompulsiyonu; temizleme, el yıkama ile birlikte olan pislik bulaşması ve hastalık kapma obsesyonları.

    2. Kontrol etme kompulsiyonlarıyla birlikte olan kuşku obsesyonları (örneğin: fişi çektim mi, çekmedim mi; kapıyı kilitledim mi kilitlemedim mi? )

    3. Simetri, düzen ve sayılarla ilgili obsesyon ve kompulsiyonlar.

    4. Biriktirme ve toplama kompulsiyonları: Sık görülen kompulsiyon türüdür. Kişi “ileride gerekli olabilir” şeklinde bir düşünce ile gerekli olmayacak eşyaları bile biriktirebilir / saklayabilir.

    5. Dini obsesyonlar: Özellikle dini inançları yoğun yaşayan toplumlarda sık görülen bir obsesyon çeşitidir. Kişi kendini inanç ve görüşlerine tam karşıt bir biçimde ve çok yoğun sıkıntı yaratacak şekilde dini içerikli takıntılı düşünceleri düşünmekten alıkoyamaz.

    OKB Nasıl Tedavi Edilir ?

    OKB kişinin günlük yaşam etkinliklerini ciddi oranda engelleyen, sosyal, iş ve aile yaşamının kalitesini düşüren bir hastalıktır. OKB nin tedavisinde ilaç ve psikoterapinin birlikte yürütülmesi tavsiye edilebilir. Bilişsel Davranışçı Terapiler ve EMDR Terapisi OKB Tedavisi uygulanabilir.

    Genel önerilerde bulunacak olursak; Obsesif kompulsif bozukluğu olan hastaları uğraşlara yönlendirmenin çok büyük faydaları vardır. Kişinin zevk aldığı bir uğraş obsesyon ve kompulsiyonları azaltır. Kadın hastalar sıklıkla hastalıklarını ev işlerine aktararak aşırı titizlikleri nedeniyle evde büyük baskı kurarlar. Ev temizliğinin kendisi hastalık olur ve bu titizlik, temizlik hastalığı çevreden de pekiştirilir. Bu tür kişilerde evin dışında değişik uğraşların bulunmasına çalışılmalıdır.

  • Reflü, reflü hastalığı

    Klinik tıpta en sık karşılaştığımız sorunlardan birisidir. Hemen hemen herkes, yaşamının bir döneminde bu şikayetler ile karşılaşır.

    Reflü hastalığı; mideden yemek borusu içine mide asidinin ve mide içeriğinin kaçışı ile ortaya çıkar.

    Hastalarımız bize genellikle; göğüs kemiği arkasında, nadiren sırtta ve mide bölgesinde olan; midede yanma, ekşime, ağıza ekşi acı su gelmesi veya yenilen yiyeceklerin gelmesi gibi şikayetlerle gelirler.

    Reflü hastalığı yemek borusu dışında da bazı sorunlara yol açar. Uzun süren nedeni açıklanmayan kuru öksürük, tekrarlayan ses kısıklığı, boğazda gıcık hissi, tekrarlayan kronik faranjit ve larenjit altında da reflü çıkabilir. Bu hastalar göğüs ağrısı ile Kardiyoloji bölümüne giderler altından reflü çıkabilir. Bazı hastalar öksürük ve ses kısıklığı nedeni ile Göğüs Hastalıkları ve KBB bölümüne giderler altından reflü çıkabilir.

    En önemli konu bu şikayetler ile gelen hangi hastaların araştırılması gerektiğidir.

    Eğer hastada aşağıdaki şikayetlerin biri var ise;

    45 yaşın üzerinde ise ve uzun zamandır olan reflü şikayetleri varlığında

    Lokma yutmada güçlük, boğazda lokmanın takılmasını tarifliyor ise

    Ağızdan kanlı kusma, dışkıda siyahlaşma (zift gibi) tarifliyor ise

    Sebepsiz ani kilo kaybı geliştiyse

    İnatçı kusmaları var ise

    Tetkiklerinde kansızlık (anemi) saptanmışsa mutlaka araştırılmalıdır.

    Bu şikayetleri olan hastalar en kısa zamanda bir Gastroenteroloji Uzmanına gitmelidir. Bu hastalara ENDOSKOPİ adı verilen, yemek borusu, mide ve oniki parmak bağırsağının kameralı alet ile görüntülenmesini sağlayan işlem yapılmalıdır.

    Bu şikayetleri olan hastalar nelere dikkat etmelidir?

    -Kahve ve kolalı-asitli içeceklerden uzak durmalı

    -Kendisini rahatsız eden, dokunan, belirli besinlerden kaçınmalı (Örneğin; fazla acı, baharat, yağ, kızartma, çilolata, nane, domates, soğan, turşu)

    -Fazla miktarda bir öğün yerine , sık sık ancak az az yemek yemeli

    -Yemek yedikten hemen sonra televizyon karşısında uzanmamalı yada yatmamalı (oturur pozisyonda kalmalı), yemeklerden en az 2 saat öncesinde yatmamalı

    -Akşam geç saatlerde yemek yememeli

    -Soluna yatmaya çalışmalı

    -Yemek yerken acele edilmemeli, lokmalar iyi çiğnenmeli

    -Egzersi öncesi yememeli

    -Yatak başı yükseltilmeli

    -Kahve , çay içmeyi azaltmalı

    – Karına bası yapabilecek sıkı giyecekler gevşetilmeli (Örneğin; sıkı kemer ve korse takmamalılar)

    – Kiloyu ideal kiloya düşürmeliler (Zayıflamak)

    -Sigara içenler sigarayı bırakmalı, Alkol tüketimi kesilmeli

    -Ağrı kesici ilaçlar mümkünse kullanılmamalı

    -Stersten uzak durulmalıdır.

    Reflüde ilaç ve cerrahi tedavide söz konusudur. Ancak bu tedavi kararını doktorunuz size uygun şekilde düzenleyecektir.

  • Takıntılı Mısın?

    Takıntılı Mısın?

    Yıllık izinlerini kullanmak üzere tatile çıkan bir aile düşünün. Her şey iyi güzel giderken yolun belli bir mesafesini gitmişken aile bireylerinden birinin aklına “Acaba ben prizleri kontrol ettim mi? ” Düşüncesi beynini kemirmeye başlamıştır. Bir türlü bu düşüncenin üstesinden gelemiyor. Bu sefer etrafındakileri huzursuz etmeye ve şüphelendirmeye başlıyor. Diyor ki hadi geri dönelim. Benim için rahat etmeyecek kontrol etmem lazım. Oysa evden çıkarken her şeyi tek tek kontrol etmişti. Fakat bu düşünce istemsizce aklına geliyor evet belki kontrol etmiş olabilir ama bu sefer unutmuşta olabilirim diyerekten yolu geri dönüyorlar. Eve döndüklerin evde her şey normal prizler çekilmiş hiçbir sorun yok fakat aile bireyi ikna olmakta zorlanıyor…

    İşte bu örnekte olduğu gibi biz buna takıntılık tıbbi adı ile Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) diyoruz. Bu örnekleri istediğiniz gibi türetebilirsiniz. Markete çıkıp acaba kapıyı kapattım mı? Veya selamlaştığınız birisiyle tokalaştığınız elleri temiz miydi? Bazı kişiler; Her gün evini siler süpürür tek tek ocakların düğmelerine kadar siler, lavaboyu 10 dan fazla yıkar ertesi gün yine aynı şekilde temizliğe devam eder. Misafir geldiğini düşünürsek, misafirler gittikten sonra sabaha kadar koltukları siler durur…

    Evet, ne kadar zor ve yorucu görünüyor dimi günümüzde en yaygın olanı da temizlik takıntısıdır. Bunu yani davranış odaklı ise kompülsif olarak adlandırırken başka bir çeşidi ise düşünce takıntılığıdır. Bunun adı da obsesif takıntılıktır. Kişi düşüncelerine sahip çıkamaz her an herkese karşı rezil olma korkusu, kişinin zihninde uzaklaştıramadığı fikirler ve düşünceler. Bazen saçma olduğunu düşünseler bile bunu çok yoğun yaşarlar ve huzursuzluğa doğru giderler bunun sonucunda da anksiyete başlar. Örneğin; Evde ailesiyle birlikte oturan adamın anlık “kontrolümü kaybeder eşime karşı öfke kontrolümü sağlayamazsam zarar verir miyim? ” şeklinde düşünüp huzursuz olabilir. Ve ya çocuğu emzirirken kontrolü kaybedip onu boğabilirim düşüncesi… Bu örnekleri de arttırabilirsiniz. Takıntılık kişilere önemli ölçüde sıkıntı ve zarar verir bunun yanı sıra zamanının tümünü çalar. Günlük işlerini aksatır, kişiler ilişkilerinde sıkıntı yaşarlar. Temizlik, düşünce takıntılığın yanı sıra başka takıntılarda mevcuttur bunlardan bazılar;

    Dini içerikli Takıntılar; Dini inançları yoğun yaşayan kesimlerde sık görülen bir takıntılıktır. Daha önce gözlemleme şansı bulduğum bu takıntılık kişi inançlarının tam tersi bir düşünce içerisine giriyor olmasıdır. Örneğin; Dini ibadetlerinin yerine getiren kişinin namaz sırasında “Allah’ın varlığından şüphe duyma” şeklinde düşüncelerden kendini alıkoyamıyor.

    Simetri, düzen Takıntısı; Kişinin tüm yaşantısı simetri ve düzen içerisinde olmalıdır. Buna örnek verecek olursam; evdeki tabloların aynı hizada olması ve bibloların aynı yöne bakıyor olması gerekir. Halının püskülleri ters değil birbirinden ayrılmış şekilde dümdüz olmalıdır.

    Dokunma Takıntısı; Bir eşyaya dokunma gereksinimi hissederler. Örneğin; Evden çıkmadan önce anahtarlığın üzerinde asılı duran aile tablosuna dokunmadan çıkarsa ailesinin başına olumsuz bir olay gelecekmiş gibi hisseder.

    Sayma Takıntısı; Günlük işlerini belli bir sayıya kadar saymadan yaparsa işlerinin rast gitmeyeceğini düşünür. Örneğin; Kızını okula yollayan anne dört kez “Allah zihin açıklığı versin” demezse başına bir şey geleceğinden endişelenir.

    Evet, bu takıntılıkların çeşidi oldukça fazla. Peki, sizde takıntılık var mı? Ve ya hangi takıntılık ile baş ediyorsunuz? Görülme sıklığı ve tedavi çeşitleri nelerdir? Buyurun hep birlikte bakalım…

    Yapılan araştırmalara göre takıntılık en sık görülen, dördüncü sırada yer alan ruhsal bir hastalıktır. Türkiye’de 2 milyon, dünyada 180 milyon kişide görülmektedir. Ve genellikle ergenlik döneminde 20 ile 30 yaş aralığında başlar. Erkeklerde kontrol kompülsiyonlar kadınlarda ise temizlik kompülsiyonlar sık görülmektedir. Genelinde ise kadınlarda daha sık rastlanır. Bu hastalık genelde yavaş yavaş ortaya çıkar. Nedenleri arasında birçok faktör vardır. Daha önceki yazılarımda belirtmiş olduğum gibi genetiklik söz konusudur. Aile de daha önce OKB tanısı konulmuş biri varsa kişide görülme olasılığı çok yüksektir. Doğum, lohusalık, kayıp, cinsel istismar, aile ve ya toplum baskısı bu hastalığı ortalığa çıkarır. Baskıların fazla olduğu yerler olabiliyor, “sakın onu yapma baban görür, sakın ha günahtır! ” gibi ergenlikte söylenen baskın sözler çocuğun bilincinde suçluluk psikolojisini ortaya çıkarıyor. Bu yüzdendir ki 20 li yaşların başında ortaya çıkması. 

    Pek çoğumuz batıl inançlara inanır ama bilmezler ki nelere sorun açar… Siyah kedi gördün üç kere saçını çek, kötü bir şeyden bahsedildiğin de üç kere tık tık tık tahtaya vurup aman şeytan kulağına kurşun denmesi, korktuğunuzda baş parmağınızı dişlerinizin arasına koyup üç kere kafanızı yukarı kaldırmak… Evet, bunlarda nedenleri arasında yer alıyor. 

     Peki, hastalığın tedavisi var mıdır? Diyenler için, her hastalığın olduğu bu hastalığında tedavi mümkündür. Yavaş yavaş ortaya çıkan bir hastalığın tedavi süreci uzun olur. Sabırla başlarsanız sonucunu alacağınız bir tedavi süreci ortaya çıkacaktır. Takıntılığı olan kişilerin kendi hastalıkları konusunda iç görüleri yoktur. Bu yüzden aile ve sosyal çevrelerine çok iş düşmektedir. Örneğin çöpün yanından geçtiğinizde üstüne kir bulaştığını düşünerek kıyafetlerini ve ellerini saatlerce yıkayan bir hastaya “hayır kir bulaşmamıştır” demek yerine kirin bulaştığını elini ve kıyafetlerini tekrar tekrar yıkamamak için direnmelisin düşüncesini aşılamak ve hastadan çok büyük beklenti içine girmeden bunu başarması istenir. Yine söylemek gerekir ki zor bir süreç fakat imkânsız değil. Önce kendinize sonra psikoloji bilimine güvenin.

  • Anemi (kansızlık) nedir? Belirtileri nelerdir ?

    Anemi sık görülen bir kan hastalığı olup, kandaki alyuvarların düzeyinde oluşan bir azalmadır. Halk dilinde kansızlık olarak tabir edilmektedir. Anemi birçok farklı sebep nedeniyle ortaya çıkabilir, kısa süreli veya uzun süreli olabilir. Bazı anemiler hafiftir veya kişi fark etmeyebilir, ancak aneminin bazı formları çok şiddetli seyredebilir.

    Kansızlık Belirtileri: Anemi; halsizlik, çabuk yorulma, baş dönmesi, nefes darlığı, çarpıntı, iştahsızlık, bulantı, sık hastalanma, daha fazla üşüme, dikkati toplamada güçlük, yüzde, gözde ve avuç içlerinde solgunluk gibi belirtilerle kendini gösterir. Ayak bileklerinde şişkinlik, ishal, kusma, burun kanaması gibi belirtiler de görülebilir.

    KANSIZLIĞIN (ANEMİ) NEDENLERİ

    Yetersiz demir alınması; normal beslenme sırasında gıdalar yoluyla alınan demirin yetersizliğinde görülür.

    Sosyo-ekonomik düzeyi düşük toplumlarda, beslenme alışkanlıkları yanlış olan insanlarda daha sık görülmektedir.

    Bebeklerde; ek besinlere geç başlama, anne sütü yerine inek sütüyle beslenme kansızlığa neden olabilir. Özellikle 6-24. aylar arasında sıktır.

    Erişkinlerde ise vejetaryenlik, yanlış uygulanan zayıflama rejimleri ve yeme bozuklukları da kansızlığa neden olabilir. Ayrıca adet kanamsının fazlalığı da kansızlığa yol açabilir.

    Doğumla ilgili nedenler; sık doğumlar, çoğul gebelikler, annenin 2 yıldan sık aralıklarla veya 4’ten fazla sayıda doğum yapması gibi durumlar kansızlığa neden olabilir.

    Demir gereksinimin arttığı durumlar; ülser kanamaları, kadınlarda adet kanamaları gibi kan kayıpları, parazit enfeksiyonları, özellikle bebeklerin ilk yaşı ve ergenlik dönemi gibi hızlı büyüme dönemlerinde vücudun demire olan ihtiyacı artar ve artan bu ihtiyacın tek başına besinlerden karşılanamadığı durumlarda kansızlık görülebilir.

    Demir emiliminin bozulduğu durumlar; uzun süren ishaller, kronik enfeksiyonlar, sindirim sisteminde bozukluklar vücuda alınan demirin emilimini bozarak kansızlığa neden olabilir.

    Kurşun zehirlenmesi; özellikle yoğun araç trafiğinin yaşandığı kent merkezleri başta olmak üzere akaryakıttaki kurşunun havaya karışması ile oluşan kurşun zehirlenmeleri de kansızlığa neden olabilmektedir.

    Kansızlık Tedavisi: Tedavide öncelikle anemiye neden olan unsurlar giderilmeye çalışılır. Basur, aşırı adet kanaması gibi nedenler varsa tedavi edilir. Eğer kansızlığın nedeni yetersiz beslenme sonucu demir eksikliği ise demir ve C vitamini açısından zengin besinler tüketilerek demir eksikliği giderilmeye çalışılır. İleri kansızlık durumunda ilaç tedavisi uygulanır. Hasta çok kan kaybetmişse kan nakli de gerekebilir.

    Kan yapıcı gıdalar olarak üzüm, dut ve keçiboynuzu pekmezi, arı poleni, bal oldukça yararlıdır. Ayrıca, kansızlığa karşı alınabilecek önlemlerden biri de, vücudun demir emilimini azaltan çay, kahve, sigara, alkol ve koladan uzak durmaktır.

    Gebelikte, çocuklarda ve bebeklerde kansızlık sık görülebildiği için özellikle gebelerin ve çocukların yeterli ve dengeli beslenmesine ve gerekiyorsa demir takviyesi yapılmasına dikkat edilmelidir. Gebelikte, çocuklarda ve bebeklerde görülen kansızlık gelişim bozukluklarına da neden olabileceği için çok dikkat edilmelidir.

    Kansızlık (anemi) tedavisinde beslenme önerileri:

    Kırmızı et, kuru baklagiller, kuru meyve (kuru üzüm, kuru incir gibi), yeşil yapraklı sebzeler, pekmez çok yiyin.

    Vitamin – C (günde 100 miligram) alın. C-vitamini demirin bağırsaklardan demir emilmesini arttırır.

    Demir bakımından zengin besinler alın (baklagiller, mercimek, darı, nohut, koyu yeşil renkli sebzeler, pekmez, demirle zenginleştirilmiş tahıl ürünleri, kuru kayısı, kuru şeftali, balkabağı, ay çekirdeği, fıstık, ceviz, badem, soya fasulyesi gibi).

    Demir hapı alanların yoğurt alması faydalıdır. Yoğurtta bulunan laktik asit demirin vücutta depolanmasını kolaylaştırır.

    Demir emilimini azaltan besinlerden uzak durun: kafeinli içecekler, süt ve kepek (kepekli ekmek gibi).

    Eğer demir eksikliği aneminiz yoksa demir almanıza gerek yoktur.

  • Dersimiz: kanser ! “umudu canlı tutacak herşeyin peşindeyiz”

    Kanser tedavisinde modern tıp dışında umut aramanın çok önemli sonuçlar doğuruyor ! Umut, hepimiz için çok önemli. Umudu canlı tutacak her türlü şeyin peşinde koşuyoruz!

    Kadınlarda meme, rahim ağzı, akciğer ve kolon kanserlerinin sık görülmektedir. Erkeklerdeyse, akciğer kanseri, prostat kanseri, baş, boyun ve mide kanserleri, ülkemizde daha sıklıkla görülmektedir. Özellikle kadınlarda meme ve rahim kanseri taramalarının çok önemli. Erkeklerdeyse 40 yaşından sonra PSA testi mutlaka yaptırılmalıdır!

    Kanser tedavisindeki multidisipliner yaklaşım hakkında bilgi verir misiniz ? Bu yaklaşım tedaviye ve hastaya ne gibi fark ve artılar getiriyor?

    Onkolojide multidisipliner yaklaşımla daha yüksek tedavi başarısına ulaşabildik. Multidisipliner yaklaşım; birçok branşın bir araya geldiği, birlikte hastayı değerlendirdiği, tedavi yöntemlerine beraber karar verdiği bir düşünme şeklidir.

    Uygun hastada hastalığı ya da komplikasyonlarını ortadan kaldırmak için cerrahi, küçük ya da büyük evrede bu branşlar devreye giriyor. Işın tedavisi de yine aynı şekilde. Cerrahi sonrasında da bir şekilde koruyucu olarak genellikle verebiliyoruz ama her hasta kendi içinde özel. Biz, insanlar kapıdan girdiğinde eğer prostat kanseriyse buna sadece bir prostat kanseri vakası olarak bakmıyoruz.

    Çünkü prostat kanserinin, aynı şekilde meme ya da akciğer kanserinin diğer kanserlerin farklı biyolojik alt grupları olduğunu biliyoruz. Bu alt grubu hastalığın evresi, hastamızın özellikleriyle o hastaya özgü, ona yönelik tedavilerini ön plana çıkarıyoruz.

    Bunu yaparken de ilgili branşlarla mutlaka bir araya geliyoruz. Her organ sisteminin kanseri olduğu için her bölümün cerrahisi, onkoloji konusunda deneyimi olması kaydıyla çalışan hekim arkadaşların

    Onkoloji; radyoterapi, teşhise yönelik branşların ve patolojinin bir arada olduğu yoğun bir emeklerin bütünüdür.

    Kadın ve erkeklerde en sık görülen kanser tipleri hangileridir ?

    Kanserlerin cinsiyetlere göre görülme sıklığı hakkında bilgi verir misiniz ?

    Kadınlarda meme kanseri, rahim ağzı kanseri, akciğer ve kolon kanserleri sık görülüyor. Erkeklerdeyse, akciğer kanseri, prostat kanseri, baş, boyun ve mide kanserleri, ülkemizde daha sıklıkla görülmektedir.

    Ülkemizde sigara içimiyle ilgili kanserler bir takım tutumlar nedeniyle, geçmişe göre daha iyi olsa da maalesef artış trendini devam ettiriyor.

    Sigarayla ilgili yasaklar sonrasında bir miktar azalma başlamış olabilir. Ama halen sigara içimiyle ilgili kanserler ciddi bir sorun. Bunların içinde, baş-boyun kanserleri, akciğer kanseri, mesane kanseri, böbrek tümörleri ve kemik iliği tümörlerini sayabiliriz.

    Maalesef sigara birçok kanserin gelişme riskini arttırdığı için ülkemizde önemli bir sorun olmaya devam ediyor.

    “ERKEKTE DE MEME KANSERİ OLABİLİR”

    Meme kanseri yalnızca kadınlarda mı görülüyor ? Erkeklerin de erken tanının önemini bilerek bazı kontrolleri yapması ya da yaptırması gerekiyor mu?

    Meme kanseri kadınlarda daha sık görülüyor. Her 8 kadından 1’i meme kanserine yakalanıyor. Erkeklerde görülme sıklığı, kadınlarda görülme sıklığının yüzde 1’i kadar. Erkek göğsünün anatomik yapısından dolayı kolay teşhisi beraberinde getirmekle birlikte erkekte
    meme kanseri olmaz düşüncesi ve yaklaşımıyla tanıda aslında biz tam sanılanın tersine gelişmeler yaşanabildiğini görüyoruz.

    Burada erkekteki meme kanseri için özel bir tarama gerekmemekte ama tarama gerektiren diğer kanser türlerinin varlığından da haberdar
    olmalıyız.

    Türkiye genelinde belirli kanserler öne çıkıyor, bunu Antalya özeline indirgersek öne çıkan bir kanser tipi var mı ?

    Antalya içinde Türkiye’nin diğer mozaiğinden çok farklı bir görünümümüz yok. Cilt kanseri Türkiye’de görülebilen tümörlerden. Antalya’da sıklığı artıyor olabilir.

    Güneş ışığına daha fazla maruz kalma ve özellikle ozon tabakasının hasarıyla birlikte artmış olabilir ama elimizde geçmiş yıllara göre bunun arttığını gösteren sağlam bir istatistik yok.

    Genel olarak kanserlerde batı kesimlere gidildikçe daha çok Avrupa dağılımını görüyoruz. Kolon, meme, akciğer daha ön planda.

    Doğu kısmına gittiğimizde de daha çok yemek borusu, mide gibi daha farklı kanser türlerinin bölgesel olarak öne geçebildiğini görüyoruz.

    “AİLE ÖYKÜSÜ ÖNEMLİ BİR YERE SAHİP”

    Kanser taramaları için okuyucularımıza ne önerirsiniz ? Taramaları kimlere ve ne kadar sıklıkla tavsiye edersiniz ?

    Özellikle kadınlarda meme ve rahim kanseri taramalarının çok önemli olduğunu hatırlatmak isterim. 40’lı yaşlardan sonra her yıl mamografi çektirmeli. Rahim ağzı kanserleri için en az 3 yılda bir smear alınması yaptırabilir.

    50 yaşından sonra özellikle kalın bağırsak taramasının gündeme gelebileceğini hatırlatmak isterim. Kolon kanseri için 50 yaşından sonra 10 yılda bir kolonokoskopi yapılabilir.

    Bir önemli nokta da aile öyküsü. Erkeklerde yine ileri yaşlarda PSA, 50 yaşından sonra test edilebilir. Kolon değerlendirmesi erkekler için de geçerli. Akciğer kanseri için düşük doz tomografi ile tarama dünyada öne çıkan bir yöntem.

    Ülkemizde hala popülarite kazanmasını bekliyorum. Bir takım ailelerde bazı kanser vakalarının daha artmış olduğunu görüyoruz. Ailede birinci derecede yakınında meme kanseri olması, kolon kanseri olması kanser riskini iki kat artırıyor.

    Kanser tedavisinde, kanseri önleme ya da azaltmada gelinen noktada ne durumdayız ?

    Şöyle cevap vermek mümkün; bundan 50 yıl önce ileri evre testis kanserli bir hasta geldiğinde hastalığın akciğere ya da karaciğere yayıldığı zaman tedavi şansı yoktu. Bu hastayı kaybederdik. Bugün bu hastaların çoğunu şifayla tedavi edebiliyoruz. Bir takım tümörlerin tedavisinde son derece başarılıyız. İleri evrede bile olsa, yeni ajanlarla tedavide başarılar elde ettik.

    Dolayısıyla 50 yıl önce olduğumuzdan, hayal bile edilemeyecek çok farklı bir noktada olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilirim. Bunun ötesindeki ilerlemeler sık ama ufak adımlarla oluyor.

    Kanser hastalığında ”moral” ve ”destek” her şey’den önemli!

    Tedavi sürecinde modern tıp dışında umut arama çok önemli sonuçlar doğurdu. Umut, hepimiz için çok önemli. Umudu canlı tutacak her türlü şeyin peşinde koşuyoruz. Tedaviyle ilgili alternatif peşinde koşmak tüm dünyada çok yaygın. Amerikalı farklı şeyin peşinde koşuyor, Türk başka şeyin peşinde koşuyor. Ama özü aynı. İnsanlar umut istiyor. Bunu anlamak durumundayız.

    Dünyadaki tüm doğal kaynakların yalnızca yüzde 10’nun kanser için etkisi var mı yok mu diye tarandığını biliyoruz. Ama bir gün oradan bir şey çıkacaksa onu ortaya çıkarmanın bilim dışında yolu yok.