Etiket: Sık

  • Akupunktur ile tedavi edilen hastalıklar; bilek ağrısı

    Bilek Ağrısı

    El bileği karışık bir anatomik yapıya sahiptir. Parmak ve el hareketlerini sağlayan adele-sinir-damar kompleksi buradan geçerek, dağılır. Median sinir dediğimiz, başparmak ve işaret parmağının hareket ve duyusunu sağlayan bir sinirde bileğin iç yüzünün ortasından geçerek el içinde dallara ayrılır. Bu sinirin üstü, el bileği hizasında ve kısmen de avuç içinde kalın koruyucu özelliği olan bir Tandon ile kaplıdır. Bu tandon , orta yaşlara doğru çeşitli nedenlerden dolayı kalınlaşır ve altında yer alan koruduğu sinirin sıkışmasına neden olur .

    Bilek ağrılarının en sık nedenlerinden biri Karpal Tunel Sendromudur. Karpal Tunel Sendromunun en sık nedeni aşırı kullanmaya bağlı tandon kalınlaşmasıdır. Özellikle parmaklar ve el bileği hareketlerinin sürekli olduğu işlerde mesela ; yoğun olarak bilgisayar kullanlarda, örgü ören kişilerde , yoğun ev işleri yapan ev hanımlarında ve oto tamircilerde daha sık görulmektedir .

    Bu hastalığın risk faktörleri arasında : Obezite , Diabet , Hipotiroidizm ve romatolojik eklem hastalıklarından söz edebiliriz .

    Karpal Tunel Sendromunda ortaya çıkan şikayetler nelerdir ?

    – Bilek ve ellerde ortaya çıkan ve zaman içinde giderek şiddetlenen ağrılar.Rahatsızlık bazen uykudan uyandırcak kadar şiddetli olabilir ve kola, omuza yayılabilir.

    – Ellerde ve parmaklarda hissizlik veya elektrik çarpması hissi.Uyuşmalar baş parmak , işaret ve orta parmaklarda daha yoğun hissedilebilir .
    – Elde güç kaybı, eşyayı tutmakta zorlanma ve tutulan şeyleri düşürme.
    – Eli sallamakla ağrılarda hafifleme hissetmek .

    Nasıl teşhis konulur?

    Tanı, şikayetlerin ayrıntılı öyküsü ve bu duruma yol açacak diğer nedenlerin araştırılmasıyla konulur. Boyun fıtığı ve kireçlenmesi tanısı konan hastaların bir kısmında , el bilek kanalı hastalığı da mevcut olup, bu durumaçift darlık adı verilir. Hem boyunda omurilik ve sinir kökü sıkışmıştır, hem de el bileği kanalı darlığı mevcuttur.

    Boyun MR’ı ve ENMG (sinir elektrosu) tetkikleri yapılarak tanı kesinleşir.

    El-Bilek Kanalı Hastalığının Tedavisi

    Başlangıçta,

    · Aşırı kullanmayı engellemek, el bileğine aşırı yük binmesine neden olacak işlerden kaçınmak

    · Ağrı kesiciler ve antienflamatuvar ilaçlar

    · Bilek egzersizleri

    · El bileği atelleri, gece atelleri

    · Lokal ya da sistemik kortizon enjeksiyonları çoğu kimse için yeterli olmaktadır.

    Ancak zaman içinde şikayetler tekrar başlar ve kalıcı çözüm basit bir cerrahi girişimle sinirin serbestleştirilmesidir. Lokal veya genel anestezi altında, mikroskop kullanılarak el bileğinden avuç içine doğru yapılan 1-2 santimlik bir kesiyle, sinirin üstündeki band kesilerek, sinirin sıkışması ortadan kaldırılır. Bu yöntem kalıcı bir rahatlamaya neden olur. Ameliyat sonrası 3-5 gün el bileği istirahatini takiben, hasta normal yaşantısına döner.

    Önerilerimiz :

    · Daktilo ve bilgisayar kullanırken, zaman zaman ellerinizi istirahat ettiriniz.

    · Ev işlerinde bileğe çok güç binen durumlarda dikkatli olunuz.

    · Gece uykuda bileğinizin üstüne yatmayınız.

    · Özellikle geceleri ellerinizde uyuşmalarla uyanıyorsanız, uykunuz bölünüyorsa el-bileği kanalı hastalığı başlıyor demektir.

    Not : Karpal tunel sendromunda cerrahi girişimi hastalığın son aşamalarındada yani noninvazif yöntemlerden yeterince fayda görülmediği takdirde yapılır . Tamamlayıcı tıbbın sunduğu çeşitli tedavi yöntemlerinden yararlandığında uzun vadeli iyileşme sağlanır ve başarı oranı %80 -90 dır .Bu Tedavi yöntemleri ;onarıcı ,noninvasif ve en önemlisi komplikasiyonsuz oldukları için dünya çapında ameliyatlara nazaren tercih edilmekteler .

  • Gece işemesi (enurezis noktürna)

    Enuresis sık rastlanan bir sorundur. Bu sorun yalnızca çarşafları değil, birçok ailenin hayatını da bir kabusa çevirmiştir. Bugün enuresis’in hemen hemen tamamıyla önlenebileceği ileri sürülmektedir. Çocuklar niçin ve nasıl miksiyon kontrolü öğrenirler?”.
    Miksiyon Kontrolü: Enuresis miksiyon kontrolü beklenen bir yaşta, uygunsuz koşullar altında, sık sık idrar boşaltmaktır. Ömür boyu süren ıslatmaya primer enuresis adı verilir; miksiyonun kontrollü olduğu bir dönemden sonra başlayan ıslatma vakaları ise sekonder enuresis adını alır.
    Gündüzleri ıslatma ( diurnal enuresis ), geceleri ıslatmadan ( noktürnal enuresis ) daha az görülür, ama ikisi kombine olarak da görülebilir. Yalnızca noktürnal enuresis gösteren çocukların birçoğu, iki yahut üç yaşından sonra gündüzleri mesane kontrolü öğrenmişlerdir.
    Nasıl bazı sağlıklı çocuklar yürümeyi yavaş ya da çabuk öğrenirlerse, bazıları da miksiyon kontrolünü yavaş ya da çabuk öğrenirler; ve bu gibi yetenekler bir süre gelişmekte devam eder.
    Bir bebeğin böbrekleri sürekli olarak idrar salgılar, ama bebek sürekli olarak altını ıslatmaz; mesanede biriken idrarı tutma süresi gittikçe artar. Miksiyon kontrolünün birkaç yıl içinde mümkün olabilmesi için, merkezi sinir sistemindeki ( MSS) gerekli mekanizmaların gelişmesi şarttır. Bu gelişim bazen bir yaşında, daha sık olarak 2-3 yaşlarında, bazen da 4 ya da hatta 5 yaşlarında gerçekleşir. Beş yaşından sonra, gelişim gecikmesinin çok ender olarak noktürnal enuresis etkeni olabileceği düşünülmektedir, ama başka birçok etken vardır. Şu halde, miksiyon kontrolü MSS gelişimiyle birlikte ortaya çıkan bir davranıştır, ama ortaya çıkması aksayabilir.
    Miksiyon kontrolünün başlamasını etkileyen bazı faktörler:
    1.Yetişme: Yetişmenin oynadığı rol önce değişik ülkelerdeki enuresis sıklığı karşılaştırılarak gösterilebilir ( oysa bazı uluslar bu soruna daha çok önem verirler). Bulüğ çağı öncesi yaştaki çocukların %10’unun etkilendiği Afrika’nın bazı bölgeleri dışında batılı olmayan ülkeler bu yazı kapsamına alınmamıştır. Dört yaşındaki çocuklarda miksiyon kontrolü dökümü şöyledir: İsveç % 92, İngiltere % 88, A.B.D (beyaz)% 71, Avustralya % 61.
    2.Aile: Enuresis çok kere “aileden gelir”. Familyal faktörler genetik (gelişim zamanını etkileyen faktörler) yahut ortamsal (örneğin, “problemli aileler”) olabilir. Problemli bir ailede, çocuğun bir ebeveynden yoksun kalması yahut iyi bakılmaması sonucunda, enuresis’in devam etmesi ihtimali daha yüksektir. Tersine, iyi bir aile ilişkisi ortamında miksiyon kontrolünün daha erken gelişmesi mümkündür.
    3.Anksiyete: Tuvalet eğitimi baskı yapılarak uygulandığı ya da bu çabalara bir anksiyete ve gerilim ortamında girişildiği taktirde, miksiyon kontrolü gecikebilir. Huzurlu bir ev atmosferinde ise bu gelişim hızlanır. Sözgelimi 4 yaşındaki bir erkek çocukta SSS’nin yavaş gelişmesi nedeniyle mevcut enuresis’in, ailede uyandırdığı birtakım endişeler gelişim gerçekleştikten sonra bile miksiyon kontrolünü geciktirebilir. Ailede bir ölüm ya da yeni bir doğum gibi diğer anksiyete etkenleri de aynı etkiyi gösterebilir. Etken değişse de, semptom aynı kalır.
    Enuresis organik hastalığa sekonder olduğu zaman, bu genellikle “sekonder enuresis”tir, yine de şimdiye kadar en sık görülen sekonder enuresis etkeni anksietedir. Ufak mesane enuresis’in bir etkeni değildir, enuresis’e sekonderdir. MSS belirtileri olmaksızın spina bifida occulta bulgusu önem taşımaz.
    Yatağını ıslatan çocuk, geceleri fazla idrar boşaltıyor değildir. İdrar boşaltma stimulusuyla uyanamayacak kadar derin mi uyur? Bu kısmen kabul edilmekle birlikte, şimdi yeniden incelenip değerlendirilmektedir.
    Çocuğu aile ortamı bakımından incelemek ve yatak ıslatmaya sık sık bozukluk gösteren ailelerin çocuklarında rastlandığını kabul etmek önemlidir. Bir zamanlar enuresis’in başlı başına psikiyatrik bir bozukluk olduğuna inanılıyordu, sonraları bu görüşün doğruluğundan şüphe edildi. Bugün enuresis’in emosyon (duygu) yahut davranış bozukluğuyla ilgili olduğu hususunda modern deliller mevcuttur. Bazı enüretik çocuklarda sekonder bir anksiete mevcut olduğu görülmektedir. Yine de , bu çocuklardan birçoğu psikiyatrik bakımdan normaldir. Emosyonel bir bozukluk geçici de olabilir; ama öğrenme bakımından “duyarlı döneme” (yaklaşık 2-4 yaşları arasında) rastlandığı taktirde, mesane kontrolünü geciktirebilir.
    Böylece anksiete primer yahut sekonder enuresis’de, ya da görünüşte iyileştiği halde nükseden vakalarda önemli bir rol oynayabilir.
    Akupunktur; limbik sistem regulasyonu sağlayarak, anksiyeteyi giderdiği gibi MSS’de miksiyon kontrolünün gelişmesine katkıda bulunarak sorunun giderilmesini sağlar.

  • Astım

    Astım, çeşitli uyarıcılar nedeniyle solunum yollarını meydana getiren bronşların kasılarak daralması, bronş zarının şişmesi ya da balgam gibi yapışkan sıvıların hava yollarını tıkaması ve buna bağlı olarak hava akımında zorlukla karakterize edilen bir solunum yolu rahatsızlığıdır.
    Hava yollarında mikrobik olmayan süreğen bir iltihaplanma söz konusudur.
    Hasta kriz geldiği zaman soluk almakta zorluk çektiğini zanneder, gerçekte nefes vermekte zorluk vardır.
    Ataklar dışında çoğu kez hiçbir yakınması olmayan hastada atak sırasında nefes darlığı, öksürük, hırıltılı solunum, güçlükle balgam çıkarma, göğüste sıkışıklık hissi gibi belirtiler vardır ve bu belirtilerin şiddeti hastadan hastaya çok büyük değişiklikler gösterebilir.
    Ataklar genellikle gece sabaha karşı ortaya çıkar, kendiliğinden veya ilaç kullanılarak geriler ve kaybolur, ancak yeni bir atakla tekrar ortaya çıkar. Tedavi görmemiş ya da düzensiz tedavi görmüş olgularda, zamanla atak sıklığı ve şiddeti artar. Bu hastalarda, nefes darlığı, hırıltılı solunum ve göğüste sıkışıklık hissi gibi belirtiler devamlılık kazanır.
    Astım, çocuk ve yetişkinler arasında en sık görülen birkaç kronik rahatsızlıktan biridir. Toplumlarda bu hastalığın görülme sıklığı giderek artmaktadır. Bu artışın nedeni tam olarak bilinmemekle beraber, değişen yaşam şekilleri, sanayileşme yoğun trafiğin olduğu yerlerdeki hava kirliliği, allerjen yoğunluğunun artması en belirgin sebepler olarak gösterilebilinir.
    Bazı durumlarda da kalıtımsal etkenlerin astım hastalığında önem taşıdığı, genetiksel yatkınlık sonucu rahatsızlığın ortaya çıktığı bilinmektedir.
    Bazen de astım, bir meslek hastalığı şeklinde karşımıza çıkar. Fırıncılar, kuaförler, boyacılar, çiftçiler, kereste ve mobilya işinde, gıda sektöründe çalışan kişilerde bazı maddelere bağlı olarak astım gelişir.
    Astım her zaman olmasa da olguların çoğunda alerjik zeminde gelişen bir hastalıktır. Özellikle çocuklukta başlayan astım için bu daha belirgindir. Ancak kişinin allerjik tabiatlı (atopik) olması astım olmasından ayrı bir şeydir. Diğer alerjik hastalıklar (rinosinüzit, konjonktivit, dermatit, ürtiker) astımla birlikte bulunabilir veya bu hastalıklar varken astım olmayabilir. Aksine astımı olduğu halde alerjisi olmayabilir.
    Astım hastalarını tedavi ile normal yaşamlarına döndürmek mümkündür. Özellikle şikayetleri çocuklukta başlayan astımlıların bir kısmında, hastalık erişkin yaşlarda tamamen iyileşebilmektedir.
    Tedavi süresi hastaya göre değişir. Hastalık tedaviyle önce kontrol altına alınır, sonra yavaş yavaş basamak şeklinde giderek azaltılır ve bazen tamamen kesilir.
    Astım ataklarını durdurmak için çabuk açıcılar dediğimiz rahatlatıcı ilaçlara ve akciğerleri korumak ve astım ataklarının başlamasını önlemek için de temel sorun olan hava yolu iltihabının azaltılmasına yönelik olarak koruyucu ilaçlara gereksinim vardır. Korunma yöntemleri ve ilaçların yeterli olmadığı durumlarda aşı tedavisi de uygulanmaktadır.
    Akupunktur İle Astım Tedavisi:
    Astım tedavisinde amaç sadece şikayetlerin giderilmesi olmamalıdır. Yakınmaları giderip hastayı rahatlatan ancak, hastalığı tedavi etmeyen, ilerlemesini durdurmayan, hastanın akciğer fonksiyonlarını normale getirmeyen ve doğal yaşama geri döndürmeyen bir tedavi hastaya fayda değil aksine zarar vermiş olur. Çünkü sıkıntıları geçmiş olan hasta kendini iyi olmuş hisseder ve çare aramayı bırakıp, doğru tedaviye başlamak için zaman kaybetmiş olur.
    Kliniğimize gelen hasta öncelikle klasik genel muayeneden geçirilir. Geleneksel Çin Tıbbı açısından da hasta incelenerek organ ve vücut sistemlerinin enerji düzeylerine bakılır. Bunları belirlemek için nabız teşhisi, dil teşhisi, vücut ve kulak akupunktur noktaları teşhisi yapılır. Daha önce alerji-göğüs hastalıkları uzmanınca istenmiş olan tetkikler ve tahliller de değerlendirilir ve hastanın kullandığı ilaçlar da öğrenilerek hastaya uygun tedavi yöntemi ve programı belirlenir.
    Ayrıca muayene sırasında hastanın fiziksel ve ruhsal blokajları (engel) belirlenir. Buna örnek vermek gerekirse depresif ruh hali psikolojik bir blokajdır ve nefes alıp verme ritmini ve derinliğini değiştirir ve akciğer enerjisini bozar.
    Sırt omurga eklemlerindeki yer değişiklikleri (çıkıklar) ya da sırt omurgasındaki eğrilik (skolyoz) fiziksel blokajlardır.
    Kullandığımız özel bir takım tedavi metodlarıyla (magnetik alan, fitoterapi, solunum egzersizleri, hareket tedavisi, masaj tedavisi, vücut ve zihin için kişiye özel arınma programları) bu fiziksel ve psikolojik blokajları gidermek tedavide kalıcılık sağlar ve akupunktur tedavisini pozitif yönde destekler.
    3.seanstan itibaren hastanın şikayetlerinde belirgin bir azalma başlar. Ortalama seans sayısı 8 ila 15 ‘tir. Kesin seans sayısı her hasta için muayeneden sonra belirlenir.

  • Modern tıbbın yanılgısı

    MODERN TIBBIN YANILGISI

    Henüz tıp fakültesinde öğrenci iken boş zamanlarımızda acil servise gider, hemen her seferinde de, trafik kazaları ya da kalp krizlerinin yanı sıra, çok şiddetli ağrılar çektiğini söyleyerek kendini yerden yere atan veya kitlenmiş dişlerinin arasından abartılı hırıltılar çıkaran ve arada bir belli etmeden etrafın tepkisini ölçen baygın hastalara rastlardık.

    Akrabaları telaş içinde hastalarının geceden beri en az üç dört kere daha böyle nöbetler geçirdiğini söylerek, gördükleri her beyaz önlüklüyü durumun aciliyeti konusunda ikna etmeye çalışırlardı. Bizler henüz tedavi etme sorumluluğunu taşımadığımız için izlemekle yetinirdik. Aramızdan biri mutlaka muzipçe gülümseyerek işaret parmağını kafasına götürür, hastanın sorununun aklından olduğuna dikkat çekerdi. Bu sinyal aramızda, o kişinin gerçekten hasta olmadığı anlamına gelirdi. Hastaya çoğu kez sakinleştirici bir iğne yapılır ve evine gönderilirdi.

    Gürültü ve patırtı kısa sürede manzaranın ilginçliğini bastırdığından, bizler bir süre sonra sıkılır, yavaşça acilden dışarı süzülüp kendimizi bahçenin özgürlüğüne bırakırdık. Bu insanlar gerçekten hasta mıydı? Kendini yerden yere atmak veya bayılma numarası yapmak kendi başına bir hastalık olabilir miydi? Eğer öyleyse onları böyle davranmaya iten şey neydi? Üstelik bu hastaların çoğuna sık sık, migren, sedef, mide-barsak hastalıkları ya da astım gibi kronik hastalıklarla başvurdukları polikliniklerde de rastlıyorduk. Çoğu kez tedaviye yanıt vermiyorlardı. Bu hastalıklar genelde ‘psikosomatik hastalık’ başlığı altında toplanıyordu ki, Türkçesi, ‘ruhsal kökenli bedensel hastalık’ demekti.

    İlginçtir ki, insanların sosyal ve ekonomik nedenlerle ruhsal sıkıntılar yaşayabilecekleri, ruhsal sıkıntıların ise bedensel hastalıkları yaratabileceği gerçeği, en sıradan insanların bile bildiği bir şey olmasına karşın, tıp eğitimimizin bu konuda, isim koyma dışında ne kapsamlı bilimsel bir açıklaması ve ne de işe yarar bir tedavi önermesi vardı.

    Günümüzde, sosyal ve ruhsal faktörlerle bedensel hastalıklar arasındaki ilişki konusunda moleküler düzeyde kanıtlarına sahip olmamıza rağmen, tıbbi eğitim ve uygulamalar benim öğrencilik yıllarımdan pek farklı değil ne yazık ki! Bugün artık, kalpten migrene, kolitten kansere, hastalıkların yaklaşık %85’inin ruhsal kökenleri olduğunu biliyoruz.

    Oysa uygulanan tıbbi tedaviler hemen her zaman sadece bedensel yakınmaları ortadan kaldırmayı hedefliyor.

    Bu yaklaşım insanı, bozuk bir araba gibi ele almak adeta. Bu örneği açalım, çünkü büyük benzerlikler taşıyor. Kötü bir sürücü arabasını sağa sola çarpar, bakımını yapmaz, verimsiz kullanır ve bir sürü sorun çıkınca da götürür tamirciye bırakır. Tamirci de arabanın bozulan yerlerini tamir eder, boyar, gerekiyorsa yama yapar, değiştirilmesi gereken parçaları değiştirir. Yaptıkları aynen bizim ilaç tedavilerimizi, by-pass ve organ nakli ameliyatlarımızı andırır. Sonra tamirci, tamir olmuş aracı şoföre teslim eder. Kısa bir süre sonra araba tamirciye geri döner. Çünkü arabayı kullanan şoför değişmemiştir.

    Bizim modern tıp yöntemimizde de şoför, yani bedeni kullanan akıl ve ruh üzerinde durulmaksızın bedensel tedaviler yapılır. İnsanların içinde yaşadığı toplumun yapısı, kişinin ekonomik durumunun sağlığı üzerindeki etkileri konu edilmez. Sürekli stres, depresyon, kaygı içindeki insan ruhu ise, hem bu olumsuz duyguların direkt etkisi, hem de sıkıntılarla başa çıkmak için başvurduğu sigara, alkol, uyuşturucu ve aşırı yeme gibi davranışlar sonucu bedeni yeniden ve yeniden hastalandırır.

    Şimdi bu tabloya günlük hayattan bir örnek vermek için, gerçek mesleği de şoförlük olan Hasan Bey’e bir bakalım. Hasan Bey, bir başkasının aracında taksi şoförlüğü yaparak hayatını kazanan 45 yaşında, ince uzun boylu, kır saçlı, efendi bir adam. İstanbul trafiğinin akıl almaz karmaşasının yarattığı yorgunluğun yanı sıra, taksi şoförlerinin sık sık gasp edilerek öldürülmeleri nedeniyle can güvenliği korkusu taşıyor. Müşterinin ve gelirin az olduğu günlerde patronunun azarlarına göğüs geriyor. İş güvencesi yok. Her an işini kaybedebilir.

    Aldığı para sınırlı olduğundan çoğu ay ev kirasını ödemek bile güç oluyor. Çocuklarından biri okuyor diğeri ise eve katkıda bulunmak için liseden ayrılıp asgari ücretle bir tekstil atölyesinde çalışmaya başlamış. Eşi, zemin kattaki evlerinin aşırı nemi nedeniyle sürekli diz ağrıları çekmekte. Tüm bunlar Hasan Bey için stres kaynağı. Sürekli stres, Hasan Bey’in beyninden ve bedeninden, bazı hormon ve maddelerin salgılanmasına yol açmakta. Bu maddeler onun sağlığına ciddi biçimde zarar veren türden.

    En sık yakınmaları, çabuk yorulma, nefes darlığı, uykusuzluk ve göğüs bölgesindeki ağrılar. Beş yıl kadar önce gittiği bir doktor ona kalp hastalığı olduğunu söylemiş. Hasan Bey’in stressiz bir yaşam sürmesi, yediğine içtiğine dikkat etmesi gerekiyor. Ara sıra taksi durağında okuduğu gazetelerin sağlık köşelerinde ısrarla vurgulanan sağlıklı beslenme için gerekli bol taze meyve ve sebze, yağsız beyaz et, balık ve antioksidan vitaminleri alacak maddi imkânı yok. Beslenmesi, ucuz olması nedeniyle ağırlıklı olarak, ekmek ve makarna gibi unlu gıdalara dayanıyor. Evdeki yemekler, zeytinyağı yerine en ucuz margarinle pişiyor.

    Hasan Bey’in dünyasındaki tek eğlence, gün boyu peş peşe tüttürdüğü sigarası. Son zamanlarda her sigaradan sonra kendisini daha da rahatsız hissetmesine rağmen, bu alışkanlığından kopamıyor. Onun dünyası, nikotinin beyninde salgılattığı hazzın molekülü dopamin olmaksızın çok keyifsiz ve karanlık.

    Göğsündeki ağrının bir öğle vakti iyice şiddetlenmesi üzerine Hasan Bey, duraktaki arkadaşları tarafından hastaneye götürülüyor. Sonra? Hasan Bey’e daha sonra ne olduğunu ben de bilmiyorum. Çeşitli olasılıklar var:

    Hasan Bey hastaneye götürülürken yolda ölmüş olabilir. Eğer Hasan Bey yaşadıysa, sigortalı idiyse ve hastanede yeterli ilgi görebildiyse, kalp damarları incelenmiş ve büyük olasılıkla tıkanıklıklar bulunduğu için ona kalp damarlarının değiştirilmesi tavsiye edilmiştir. Bacağından alınan damarlar by-pass adı verilen ameliyatla kalbindeki tıkanmış damarların yerine takılmıştır. Ameliyattan sonra eğer eski patronu yeterince insaflı ise ve Hasan Bey’in de direksiyon sallayacak gücü varsa, başka bir kazanç kaynağı olmadığı için, eski işine dönecektir.

    Eski işine dönme şansının olmadığı koşulları düşünmek bile çok zor. Eğer işine geri dönebilirse, bu kez onu hasta eden koşullar, Hasan Bey’in bacaklarından alınıp kalbine takılan yeni damarlara ‘’hoş geldin” demekte gecikmeyeceklerdir. Ne yazık ki, aynen sökülüp atılan asıl damarlar gibi, yeni damarların da gücü sınırlıdır ve aynı koşullar sürdüğü sürece, bir süre sonra kan akımına geçit vermeyecek hale gelmemeleri için hiçbir neden yoktur. Hasan Bey sigarayı bırakmıştır büyük olasılıkla ama, yoksulluk ve işin stresi onu bırakmamakta kararlıdır.

    Ne sıkıcı bir hikâye değil mi? Hasan Bey’in hiç de romantik ve heyecanlı olmayan bu tatsız öyküsünü anlatmamın iki nedeni var. Bunlardan ilki, sosyal ve ekonomik koşulların ruh ve beden sağlığımızı nasıl etkilediğini ve bu etki sonucu yerleşen bazı davranış biçimlerinin yine ruhu ve bedeni katmerli bir biçimde nasıl hasta edebildiğini göstermek. Sosyal ve ekonomik koşulları dikkate almadan yapılan parça başı tamirin çoğu kez uzun vadede işe yaramayacağı açık.

    İkincisi ise, Hasan Bey’in öyküsünün günümüzde, şu veya bu biçimde hepimizin öyküsü olması. Toplumumuzun çok büyük bir kısmı, Hasan Bey’inkine benzer ya da ondan çok daha kötü koşullarda sürdürüyor yaşamlarını. Ekonomik zorluklardan çevre kirliliğine, işsizlikten yanı başımızda süre giden savaşa kadar ne çok şey var bizi hasta edebilecek. Bu bizim öykümüz. O nedenle, ister hasta ister doktor olalım, hepimiz bu öyküyü bilmek zorundayız. Bilelim ki, öykünün sonu farklı olsun. İnsanca olsun ve yaralarımız sarılsın, hastalarımız iyileşsin.

  • Kilo kontrolü ve akupunktur

    Kilo kontrolü ve akupunktur

    Fazla kilolar, çağımızda kitleleri etkileyen çok boyutlu bir problem haline gelmiştir.

    Bu rahatsızlık üç boyutta incelenebilir.

    ESTETİK BOYUT

    İnsanların çoğu çağımızın benimsediği ölçülerde olmak istemekte,bu ölçülerle kendilerini daha mutlu hissetmektedirler. İstediği ölçüde veya kiloda değilse ,bu durum üzüntü ve kaygıya sebep olmakta, günlük yaşamını olumsuz etkilemektedir.Hatta bir çok kişi giysi seçimi konusunda mutsuzluk yaşamaktadır.Ayrıca fazla kilolu olmak, kşiye, kişiye sürekli çözmesi gereken bir sorunun ağırlığını ve sıkıntısını hissettirmektedir.

    PSİKOLOJİK BOYUT

    Çok önemlidir.Bir çok kişinin aşırı yemeye yönlenmesinde, farkında olduğu veya olmadığı psikolojik sebepler olabilir.

    Duygusal açlık fiziksel açlık tarzında algılanıp aşırı yemeye sebep olabilir.

    Çeşitli problemler, stres kişiyi aşırı yemeye itebilir.

    Bu durum fazla kilo alınmasına, kiloluolma durumuda, sıkıntıya sebep olarak bir kısır döngü oluştumaktadır.

    Kişi kilolu olmayı kabullenmemekte, huzursuzluk, güvensizlik, kendini toplumdan izole etme,eşine karşı mahçubiyet gibi duygular içine girmekte, hatta depresyona bile girebilmektedir.

    Bu yüzden kilo verme konusunda tutarlı ve düzenli bir tavır sergileyerek, fazla kiloların verilmesi, ruh sağlığını olumlu etkileyecektir.

    Psikolojik temeli gösterebilecek davranışlar şunlar olabilir;

    + Çok yediği halde doygunluk hissetmemesi

    + Sürekli bir şeyler atıştırması

    + Tok olduğu halde yemesi

    + Sık sık acıkması

    + Gece uykudan uyanıp buzdolabına koşarak bir şeyler yemesi

    + Sıkıldıkça yemeye yönlenmesi

    SAĞLIK BOYUTU

    Fazla kilolar bir çok hastalığın oluşmasını kolaylaştırmakta, oluşmuş hastalıkların tedavisini zorlaştırmakta,yapılan araştırmalara göre yaşam süresinin kısalmasına da sebep olmaktadır.

    Kilo vermenin en doğru yolu sağlıklı ve doğal ürünlerle beslenmek olmalıdır.Hiç bir zaman istediğimiz çeşit ve miktarla beslenebileceğimiz, sınırsız, mucize bir diyet yoktur.Bu yüzden, öncelikle, diyet yapmaya vebunun gereklerini yerine getirmeye karar vermeliyiz.Sağlığımız ve kilo verme programımız daha önemli konuma geçmeli.

    Bir türlü kilo veremiyor veya almaya devam ediyorsak, sebepler şunlar olabilir;

    + Beslenme alışkanlığımızı değiştiremiyor

    + İştahımızı kontrol edemiyor

    + Yediğimiz besin çeşitlerini değiştiremiyor

    + Yediklerimizin miktarını azaltamıyor

    + Çevreden yapılan ikramları reddedemiyor

    + Çalışma hayatındaysak, kalorisi yüksek, sağlıksız hazır gıdaları fazla tüketiyor

    + Sıkıntı, üzüntü halinde yemeye yöneliyor

    + Fizik aktivitemiz yetersiz, gün boyu oturarak çalışıyor

    + Düzenli spor yapmıyor olabiliriz

    Çözüm olarak, yukarıdaki durumlardan, olabildiği kadarını değiştirmeye çalışmalıyız.Bu çabalar beslenme kalitemizi bozmadan olmalı, spor yaparak desteklenmelidir.

    Her şeye rağmen başedemiyorsak, uzman yardımı alarak fazla kilolarımızı verebiliriz.

    AKUPUNKTUR TEDAVİSİ

    Akupunktur uygulaması, kilo verme sürecinde, özellikle iştah ve tokluk konusunda, kişiye destek olan bir yöntemdir.Ayrıca sindirim sistemini rahatlatıcı etkiside vardır. Enerji dengeleyici etkisi nedeniyle halsizlik oluşmasını önler.

    Haftada 1-1.5 kg verdirilerek uygulama sürdürülür. İstenilen kiloya gelindiğinde kilo koruma programına geçilir. Altı kez aylık koruyucu uygulama yapılır.Koruma dönemi boyunca, beslenmede nelere dkkat edeceği, kilonun nasıl korunacağı anlatılır.

  • Akut koroner sendromunda tiroid hasta sendrom sıklığının değerlendirilmesi

    • Üstündağ Çetintürk A, Can H, Emen B, Özbakkaloğlu M. Akut Koroner Sendromda Ötiroid Hasta Sendrom Sıklığının Değerlendirilmesi. Tepecik Eğit Hast Derg 2011;21(2):61-65

    AKUT KORONER SENDROMDA ÖTİROİD HASTASENDROM SIKLIĞININ DEĞERLENDİRİLMESİ

    EVALUATION OF THE INCIDENCE OF EUTHYROID SICK SYNDROME INACUTE CORONARY SYNDROME

    ÖZET

    Amaç: Birçok hastalık seyrinde ve akut stres durumlarında ortaya çıkan ötiroid hasta sendromunun, hastanemize başvuran veakut koroner sendrom (AKS) tanısıyla koroner yoğun bakım ünitesinde izlenen hastalardaki sıklığını ve özellikleriniaraştırmaktı.

    Gereç ve Yöntem: Ocak 2009-Haziran 2009 tarihleri arasında İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi koroner yoğunbakım ünitesine AKS tanısıyla yatırılarak tedavi edilen 41'i (%58.6) erkek, 29'u (%41.4) kadın 70 hasta çalışmaya alındı.Tüm hastaların dosyaları geriye dönük incelendi.

    Bulgular: Çalışma sonunda diğer sistemik hastalıklarda görülme oranı yaklaşık %40 olan ötiroid hasta sendromu sıklığı AKStanılı hastalarda %41.4 oranında bulundu. Kararsız angina pektoris tanılı hastaların %25.7'inde, ST yükselmesi akutmiyokard infarktüsü tanılı hastaların %11.4'ünde ve ST yükselmesi olmayan akut miyokard infarktüsü tanılı hastaların%4.3'ünde ötiroid hasta sendromu saptandı. Ötiroid hasta sendromunun baskın formu olan düşük T3 sendromu %27.1oranında tespit edildi. Düşük T3,T4 sendromu %7.1 oranında, yüksek T4 sendromu %4.3 oranında ve düşük TSH,T3,T4sendromu %2.9 oranında bulundu.

    Sonuç: Akut koroner sendrom tanılı hastaların tiroid hormon düzeyleri metabolik olarak bulgu vermemekle beraberdüşmekte ve sık olarak sınır düzeylerinin altına inebilmektedir. Bu durum ötiroid hasta sendromu olarak tanımlanmakta vebaşka hastalıkların seyri esnasında da sıkça rastlanmaktadır. Geçici bir klinik antite olmakla beraber akut miyokardinfarktüsünde sınır düzeylerinin altına inmiş serbest T3 (ST3) düzeyleri kötü prognozla ilişkilendirilmiştir. Bu nedenle ötiroidhasta sendromu'nun değişik tipleri tanınmalı ve klinisyenin dikkatini çekmelidir.

    Anahtar Sözcükler: Anjina pektoris, koroner iskemi, miyokard imfarktüsü, troid hastalığı.