Etiket: Sık

  • ÇOCUK ve ERGENLERDE DEPRESYON

    ÇOCUK ve ERGENLERDE DEPRESYON

    Depresyon çocuk ve ergenlerde görülen bir hastalık mıdır?

    Maalesef bu sorunun cevabı evet. Çok uzun zamanlar psikiyatri çevreleri çocuklarda depresyonun görülmediğini öne sürse de son 30 yıllık çalışmalar bu konuda hem fikirdir. “Çocuk” ve “Depresyon” sözcükleri yan yana gelmesi hiç yakışmıyor. Bilimsel çalışmalar çocuk ve ergenlik dönemlerinde bu hastalığın görülebildiği kesin olarak gösterilmiştir.

    Her mutsuz çocuk depresyonda mıdır?

    Tabi böyle bir genelleme yapmak mümkün değildir. Mutsuzlukta diğer duygular gibi çocuğun hayatında yaşadığı normal bir duygudur. Depresyon ya da psikiyatride ki ismiyle “Major Depresyon” ise kişinin hayatını derinden etkileyen mutsuzluğun yanında bir çok fiziksel ve psikolojik sorunu beraberinde getiren ciddi bir hastalıktır.

    Çocuk ve ergenlerde depresyon ne sıklıkta görülür?

    Yapılan toplumsal çalışmalar çocuklarda %1-3 arasında, ergenlerde % 7-8 oranında görüldüğü bildirilmektedir. Kadınlarda erkeklere oranla daha fazla görülürken çocuklarda bu oran her iki cinsiyette eşittir. Ancak depresyonda ki çocuk ve ergenlerin yaklaşık %60’ı tedavi almamaktadır.

    Çocuk ve ergenlerde depresyon belirtileri nelerdir?

    Çocuklar ile ergenlerin yaşam deneyimleri erişkinlerde daha az oldukları için ve duygularını sözel olarak anlatmakta güçlük çektiklerinden depresyonu ifade etmekten ziyade davranışları ile gösterirler. 8 Yaşında bir çocuğun “kendimi çok mutsuz hissediyorum artık eski neşem kalmadı” biçiminde sözleri pek kullandıkları görülmez. Bu nedenledir ki çocuklarda depresyon erişkinlerden farklılıklar gösterir. Şimdi belirtilere kısaca bakalım

    Mutsuzluk ve kendini boşlukta hissetme: Depresyonun en temel belirtisi mutsuzluktur. Erişkinlerde mutsuzluk hissetmeden depresyon tanısı konulmaz. Ancak biraz önce anlattığım gibi çocuklarda mutsuzluk ifadeden çok davranışlarla ilgilidir. Hiçbir şeyden memnun olmama, sürekli mızmızlık ve yakınma, az gülüp çok ağlama, oyunlara ve oyuncağa ilgisizlik gibi yakınmalar bize çocukta ki mutsuzluğu gösterebilir. Ergenlik döneminde ise sözel ifadeler öne çıkar. “keşke doğmasaydım, ölsem daha iyi, her şeyden nefret ediyorum” gibi söylemler sıklıkla gözlenir. Bazen de özellikle ergenlik döneminde mutsuzluğun yerini boşluk duygusu alır. “içim bomboş, kendimi bir hiç gibi hissediyorum, yaşam çok boş” gibi yakınmalar kulağımıza gelir.

    Değersizlik, kendine güvende azalma ve suçluluk duyguları: Depresyonda ki ergenlerde sıklıkla kötümserlik, sevilip sevilmediğinden kuşku, gelecekten yana umutsuzluk sık görülür. Bu değersizlik hisleri zamanla kendine güvende azalmaya neden olur.

    Anne baba ile tartışma ve aile içi ilişkilerin bozulması: Tutturma iyi kötü her çocukta gözlemlenir ancak depresyonu olan çocuk amaçsızca tutturur. İstediği nesne önemli değildir. Burda amaç üzüm yemek değil bağcıyı dövmektir. Bir diğer husus ise eskiden olmadığı halde kurallara uyumsuzluk gelişmesidir.

    Öfke patlamaları ve sinirlilik: Sinirlilik ve öfke patlamaları sağlıklı ruh sağlığına sahip çocuk ve ergenlerde genellikle görülmez. Depresyonda olan çocuk ve ergenler ise eskisinde daha sinirli olduklarını farkına varabilir. Bu durum anne baba ile tartışmaya hatta etrafa zarar vermeye kadar gidebilir. Özellikle ergenlik döneminde öfke patlamaları sırasında cama veya duvara yumruk atıp acil servise bile gidebilirler.

    Bedensel yakınmalar: Sık baş ağrısı, karın ağrıları, ve yorgunluk gibi fiziksel belirtiler çokça gözlenir.

    İştah ve yeme sorunları: Tıpkı erişkinlerde olduğu için çocuk ve ergenlerde de yeme ve iştah bozulur. Kilo kaybı sık olmasa da beklenene kilonun alınamaması da sorunu gösterebilir. Ancak bazı çocuk ve ergenlerde de garip bir şekilde iştah artışı gözlenir. Ergenlik döneminde ki özellikle kızlarda tatlıya aşırı düşkünlük görülebilir.

    Uyku Sorunları: Nasıl ki beden sağlığı ile alakalı bir sorun olduğunda ateş çıkarsa, ruh sağlığımızda bir sorun olduğunda uyku düzenimiz bozulur. Depresyonda ki ergenlerde de ilk belirtilerden biri uyku sorunlarıdır. Çoğu ergende uykuya dalmakta güçlük, sık sık uyanma, sabah çok erken saatte uyuma, yalnız yatamama ve normalden fazla uyku görülebilir.

    Ölüm veya intihar düşünceler: Bu nokta gerçekten alarmların çalmasına neden olabilecek düzeyde mühimdir. Çoğu çocuk intihardan bahsetmese de ölmek istediğini belirtir veya keşke “hiç doğmasaydım, ölsem de kurtulsam” şeklinde ifadelerle karşımıza gelebilir. Aileler şunu çok iyi bilmelidir ki ölümden veya intihardan bahseden çocuk ve ergeni asla hafife almamalı mutlaka bu düşüncesi sorgulanmalıdır.

    Alınganlıkta artış: Özellikle ergenlik çağında görülen depresyonda alınganlık hat safhadadır. Annenin her söylediğine karşı agresif davranışlar, etrafla ilgili kavgalar bu dönemde sık gözlenir.

    Sosyal ilişkilerde bozulma: Depresyonda ki çocukların mutsuzluk sinirlilik ve alınganlık durumu arkadaş ilişkilerine yansır. Arkadaş ortamında kaçınma, sıklıkla yalnız başına vakit geçirme, arkadaş ortamına girememe gibi sorunlar gözlenir.

    Dikkat ve konsantrasyon güçlükleri: Çocukluk çağı depresyonunda en mühim sorunlardan biri de dikkati toplamak ve sürdürmekte ki problemlerdir. Hatta çoğu aile çocuğunun derslerinde ki düşme ile doktora başvurur. Bazen de Dikkat eksikliği hiperaktivite (DEHB) yanlış tanısı konarak bu çocuklara dikkat artırıcı ilaçlar başlanır. Ne yazık ki bu ilaçlar durumu daha kötü hale getirirler.

    Depresyonun nedenleri nelerdir?

    Pek çok psikiyatrik hastalık gibi depresyonunda tam nedeni bilinmemektedir. Ancak son yıllarda yapılan çalışmalar biyolojik faktörlerle birlikte yaşanılan olumsuz yaşam olaylarının birleşimidir. Tek bir neden bulmak olası olmasa da genetik olarak depresyona yatkınlık nedenlerin en önde geleni gibi durmaktadır.

    Depresyonda aileler neler yapmalıdır?

    Ailelerimizin bu hastalık karşısında neler yapması gerektiğini kısaca özetlemek gerekirse;

    -Öncelikle çocuğunuzun depresyonda olduğunu düşünüyorsanız mutlaka vakit kaybetmeden bir çocuk psikiyatri uzmanına başvurun.

    -Çocuğunuz depresyonda iken eskisinden daha anlayışlı olun

    -Mümkün olduğunca tartışmaya girmekten ya da onu ikna etmekten kaçının

    -Nasihatı azaltın

    -Çocuğunuzun öğretmenini bu konuda bilgilendirin ve öğretmenle daha sık görüşün

    -Çocuğunuzu ve kendinizi asla suçlamayın çözüm odaklı olun

    Çocuk ve ergenlerde depresyon tedavisi nasıl yapılır?

    Öncelikle hem ailenin hem çocuğun hastalık konusunda bilgilenmesi çok önemlidir. Ardından tetikleyici faktörler göz önüne alınarak yapılabilecekler değerlendirilmelidir. Çeşitli terapi yöntemleri ve ilaç tedavisi hastanın ve hastalığın durumuna göre seçilebilir.

  • ÇOCUKLARDA DEPRESYON

    ÇOCUKLARDA DEPRESYON

    Depresyon genellikle yalnızca yetişkinlerde görülen bir bozukluk gibi algılansa da çocuklar da depresyona girebilir. Depresyon belirtileri çocuklarda yetişkinlere göre kimi farklılıklar gösterir. Çocuk depresyonu durumunda davranış ve tutum değişiklikleri sıklıkla görülür. Aşırı ağlama, hırçınlık, çabuk sinirlenme gibi davranışların birden ortaya çıkmasının temelinde depresyon olabilir.

    Her 10 Çocuktan 1’i Depresyona Girer

    Ailesel yatkınlıklar başta olmak üzere, aşırı stres yaşayan, yakınlarından birini kaybeden, anksiyete bozukluğu olan çocuklarda depresyon görülme olasılığı artabilir.

    Çocuklarda Depresyon Belirtileri;

    • Hırçınlık, nöbet şeklinde ağlama

    • Suçlama

    • Aşırı isteksizlik, can sıkıntısı, enerji eksikliği

    • Aile ortamından ve sosyal ortamdan soyutlama

    • Aşırı öfke ve/veya alınganlık

    • Sık sık baş ağrısı, karın ağrısı gibi şikayetler

    • Konsantrasyon bozukluğu

    • Korkutma (“Böyle yaparsanız evden kaçarım” gibi tehdit sözleri)

    • Şiddet kullanma

    Depresyondaki Çocuklarda Yaygın Davranış Değişiklikleri

    Eskiden severek yaptığı şeyleri şimdi severek yapmıyorsa, kendini ve çevresindekileri suçlayan sözleri sık sık kullanıyorsa, aşırı çekingen olduysa ve özgüveninde düşüşler varsa, ölmekten veya evden kaçmaktan bahsediyorsa bu davranışlar depresyon belirtileri olarak kabul edilebilir. Ergenlerde öfkeyi sağlıklı bir şekilde dışa vuramamak, kendini ifade edememek, aileyi baskıcı ve anlayışsız görmek gibi sebeplerle sigara, alkol, uyuşturucu gibi maddelerin kullanımı genci depresyona sürükleyen sebep ve belirtiler arasında sayılabilir. Bunların yanında her yaştan çocuğun okula gitmek istememesi, sınıfta sessiz kalması ve aktivitelere katılmaması, baş ve mide ağrısı gibi fiziksel şikayetlerin sık sık tekrarlanması depresyon konusunda bir uzmanla değerlendirme yapılması gerektiğinin göstergelerindendir.

    Depresyonda İlaç Kullanımı

    Bir doktorun ilaç kullanılmasına başlanması gerektiğine dair görüşü pek çok aile tarafından olumlu karşılanmaz. Erken yaşta ilaç kullanmanın olumsuz etkileri ve ilacın bağımlılık yapabileceği korkusuyla pek çok ebeveyn “ilaçlı çözümü” görmezden gelmeye meyillidir. İlaçlara çocuğun bünyesinin vereceği yanıt ve idame dozunun ayarlanması 15 günlük sürecin sonunda belirlenir. İlaçlara en az 6 ila 12 hafta devam edilir. Bu sürenin sonunda olumlu değişimlerin kalıcı hale getirilmesi psikotertapi desteği alınmasıyla sağlanır. Depresyon tedavisi bırakılırsa ya da ilaçla tedavi tümüyle reddedilirse depresyon 1 veya 2 yıl içinde tekrar edebilir.

    İlaçlar Bağımlılık Yapar Mı?

    Kimyasal ilaçlar elbette gerekmedikçe kullanılmamalı, ancak güvenilir bir doktor durumun ilerlediğini ve ilaçla tedavinin zorunlu olduğunu söylüyorsa bunu dikkate almanızda yarar var. İlaçlara tamamıyla karşı çıkmak yerine endişelerinizi doktorla paylaşabilir ve bağımlılık yapmayan ilaçlar reçete etmesi konusundaki hassasiyetinizi belirtebilirsiniz. Çocuk ve ergen psikiyatrisinde depresyon tedavisi açısından güvenirliliği en yüksek ilaçlar SSRI (Serotonin Gerialım İnhibitörleri) grubunda olanlardır. Bunlar;

    • Paroksetin

    • Sertralin

    • Fluoksetin

    • Sitalopram

    • Fluvoksamin

    • Essitalopram

    olarak sayılabilir.

    Ergen ve Çocuk Depresyon Terapilerinde Ne Yapılır?

    Zihnimizin yaraları ilaçla ortadan kaldırılamaz. Depresyon tedavisinde bilincin yönlendirilmeye açık olabilecek kadar rahatlaması için bir süre ilaç tedavisi uygulanır ve ardından bilişsel terapilere yönelinir.

    Bilişsel terapi psikiyatride en yaygın kullanılan terapi biçimlerindendir. Bu yöntem hafif ve uzun süreli depresyonun tedavisinde tek başına kullanılabilir.

    Çocuğun karşı karşıya olduğu algısal çarpıtma problemi bu terapilerde iyileştirilmeye çalışılır. Bir anlamda bilincine format atılır. En yaygın sorunlar;

    • Olayları kişiselleştirerek aşırı alınganlık göstermesi

    • Genel bir olayın içinden bir ayrıntıya takılması

    • Olayları aşırı abartarak tepki vermesi veya yok sayması

    • Çevresinde olanlardan kendini sorumlu tutması ve suçlamasıdır.

    İhtiyaca ve çocukla uyum sürecine göre bu çalışmalar haftada bir programlanacak şekilde 6-8 hafta devam edebilir ve zamanla seyrekleşerek kesilir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Bebek ve çocuklarda kasık fıtığı-inguinal herni

    Anne karnında erken dönemlerde testisler (yumurtalıklar) böbreklerle aynı seviyededir. Çocuk, anne karnında büyüdükçe testisler de aşağı normal yerlerine inmeye başlarlar. Altıncı ayda karın dışına çıkarlar, son ayda ise kasık kanalından geçerek skrotuma (yumurtalıkların bulunduğu torbaya) inerler. Testislerin inişi tamamlandıktan sonra kasık kanalı kapanır. Eğer kasık kanalı kapanmaz ve buradan bağırsak, kızlarda yumurtalıklar gibi karın içi organlar kasık kanalına ve skrotuma inerse kasık fıtığı (inguinal herni) ortaya çıkar.

    Hangi çocuklarda kasık fıtığı görülür?

    Kasık kanalı normal popülasyonda %20 oranında açıktır. Fakat bu insanların hepsinde kasık fıtığı olmaz, yalnızca %15’inde kasık fıtığı meydana gelir. Kasık fıtığı zamanında doğuş bebeklerin %1-4’ünde görülür. Erken doğan çocuklarda kasık kanalının kapanması için zaman yeterli olamayacağından kasık fıtığı görülme sıklığı daha yüksektir. Prematüre bebeklerde % 15-40 oranında görülmektedir.

    Kasık fıtığının belirtileri nelerdir?

    Karın içi organlar, ıkınma, öksürme, ağlama ve yüksekten atlama gibi karın içi basıncı artıran durumlarda açık olan kasık kanalından aşağı inerler. Kasıkta şişlik ortaya çıkar. Şişlik zamanla kasıktan skrotuma doğru artarak ilerler.

    Kasık fıtığında neden şişlik olur?

    Kasık fıtığında erkeklerde bağırsaklar, omentum (bağırsakların üzerini örten yağ tabaka), apendiks ve mesane duvarı kasık kanalından aşağı inerken, kız çocuklarında ise daha çok over (yumurtalık) kasık kanalından aşağı iner. Bu organların fıtık kesesi içinde belirmesi şişliğe neden olur. Bu şişlik bebek ağladığında, öksürdüğünde veya karın içi basıncı artıran diğer durumlarda daha belirgin olur. Şişlik genellikle karın içi organların normal yerlerine dönmesi ile kendiliğinden kaybolur. Zamanla bu şişlikler daha sık ortaya çıkar ve daha uzun süre kalırlar.

    Kasık fıtığının sıkışması nedir?

    Kasık fıtığı olan çocukların % 10’unda fıtık kesesi içine girmiş olan organlar burada sıkışır ve karın içine dönemezler. Bu duruma fıtık boğulması (inkarserasyon) denir. Kasıkta şiddetli ağrı ve morarma olur. Bulantı, yeşil renkli kusma ve karında şişkinlik ortaya çıkar. Kasıkta sıkışan organ elle usulüne uygun olarak bastırılarak karın içine geri döndürülmelidir (fıtık redüksiyonu). Eğer sıkışan organ geri döndürülemez ise kan dolaşımı bozulur ve gangren olabilir (strangülasyon). Strangülasyon tedavi edilmez ise ölüme sebep olabilecek acil bir durumdur. Acil olarak ameliyata alınmalıdır. Çocuk ne kadar küçükse fıtık boğulma riski de o kadar artar. Yani fıtık zamanında önlem alınamazsa hayati tehdit edebilecek kadar ciddi sonuçlara sebep olabilir.

    Bebek ve çocuklarda kasık fıtığının tanısı nasıl konulur?

    Genelde anneler kasık bölgesinde tekrarlayan şişlik olduğunu belirtirler. Bu şişlik ağladığında belirginleşir ve sıkışmamışsa sustuğunda azalır ya da kaybolur. Kasıktaki şişlik elle yukarı ve dışa doğru bastırınca kayboluyorsa fıtık tanısı konur. Bazen doktor bu şişlik muayene esnasında belirginleşmeyebilir. Bu durumda ailenin şişliğin belirgin olduğu zaman fotoğraf çekmesi istenir. Genellikle başka bir tetkike gerek yoktur.

    Kasık fıtığının tedavisi nedir?

    ÇOCUKLARDA KASIK FITIĞI ŞARTLARIN UYGUN OLDUĞU EN KISA ZAMANDA AMELİYAT EDİLMELİDİR.

    Çocuk ve bebeklerde kasık fıtığının tedavisi Genel Anestezi altında ameliyattır. Kesinlikle kasık bağı ile veya ilaçla tedavisi yoktur. Beklemekle kendiliğinden düzelmez. Normal kasık fıtığı acil bir ameliyat değildir, ancak acele bir ameliyattır. Bu aceleden kasıt haftalar en geç ay içerisinde sorunun çözüme kavuşturulmasıdır. Genel anesteziyi engelleyecek solunum yolu enfeksiyonu varsa, hastanın genel durumu kötüyse ameliyat klinik durum düzelinceye kadar ertelenebilir. Prematüre bebekler yakın takip edilmek şartı ile miyada gelinceye kadar beklenebilirler.

    Kasık fıtığı ne zaman acil ameliyat edilmelidir?

    Karın içi organlar kasık kanalında sıkışmış ve geri dönmüyor ise buna boğulmuş kasık fıtığı veya inkarserasyon denir. Boğulmuş kasık fıtığında kasıktaki karın içi organların kan dolaşımı bozulur ve gangren (strangülasyon) ortaya çıkabilir. Ayrıca kasık kanalı içinde sıkışmış bu organlar basınç etkisi ile testis damarlarına, sinirlerine, sperm taşıyan kanala ve testisin kendisine zarar verebilirler. Ölüme yol açabilirler. Bu yüzden boğulmuş kasık fıtığı redükte edilemiyorsa (kasık kanalındaki organlar karın içine itilemiyorsa) acil ameliyat edilmesi gerekebilir.

    Kasık fıtığının ameliyatı nasıldır, kolay mıdır?

    Kasıktan yapılan 1- 1,5 cm lik bir kesi ile girilerek fıtık kesesi bulunur ve kese bağlanır. İleri yaşlardaki insanlarda yapılan ameliyatlardan farklı olarak çocuklarda karın kasları dikilmez veya yama konulmaz. Çocuk Cerrahisi uygulamalarında en sık yapılan ameliyatlardan biridir ve diğer ameliyatlarla karılaştırıldığında nispeten kolay bir ameliyattır.

    Ameliyattan sonra nelere dikkat etmeliyiz?

    Ameliyattan sonra uygun ağrı kesicileri uygun dozda, uygun yolla çocuğa verilir. Ameliyatta yara yeri pansumanla kapatılır, ertesi gün pansuman açılır ve genelde bir daha pansuman yapılmaz. Beşinci gün banyo yapabilir. Ameliyattan hemen sonra çocuğun hareketleri tamamen serbest bırakılır. Çocuk genelde birinci haftanın sonunda tamamen normal hayatına döner. Bu ameliyattan sonra yaklaşık %0,1-1 oranında istenmeyen durumlar gelişebilir. Bunlar: kesi yerinde enfeksiyon, kanama, hidrosel, testisin yukarı çıkması, testis atrofisi (testisin erimesi; özellkle sıkışmış fıtık ameliyatlarından sonra), sperm taşıyan kanalın zedelenmesi, tekrar fıtık olması (Nüks).

  • Pubertal jinekomasti (ergenlikte meme büyümesi):

    Pubertal jinekomasti, erkeklerde endokrin bir patoloji olmaksızın memedeki glandüler yapının geçici büyümesidir. Meme büyümesi tek ya da çift taraflı ve ağrılı olabilirken, bu ergenlerde herhangi bir kronik hastalık ya da ilaç kullanım öyküsünün olmaması önemlidir. Fizyolojik jinekomasti yaşam boyunca en sık üç dönemde görülmektedir; yenidoğan dönemi, pubertal dönem ve yaşamın geç dönemidir.

    Geçici pubertal jinekomasti en sık karşılaşılan jinekomasti tipidir ve 10-16 yaş arasındaki erkeklerde daha sık görülmektedir. Özellikle 13-14 yaşları arasında pik yapmaktadır. Pubertal jinekomastinin nedeni tam olarak bilinmemektedir. Sıklıkla altta yatan kronik bir hastalık, endokrinopati ve ilaç kullanımı öyküsü saptanamamaktadır. Bedende normal şartlarda östrojen ve androjen arasında bir denge söz konusudur. Östrojen ve androjen arasındaki dengenin bozulması jinekomasti gelişiminde çok önemlidir. Örneğin kilo fazlası olan çocuklarda azalmış seks hormon bağlayıcı globulin (SHBG) seviyesi sonucu artan serbest östrojen konsantrasyonu jinekomasti gelişimine katkıda bulunmaktadır. Pubertenin ilerlemesi ile birlikte gece ve gündüz testisden testosteron salınımı olmakta ve gün içerisinde testosteron seviyeleri de yüksek kalarak jinekomasti gerilemektedir. Pubertal dönemde görülen jinekomastinin büyük bir kısmı iyi seyirlidir. ilk 3 yıl içinde olguların çoğunda kendiliğinden düzelirken, %10’luk bir grupta düzelme olmamaktadır.

    Pubertal jinekomasti, genellikle hastanın kendisi ya da ebeveynleri tarafından rastlantısal olarak saptanır. Memedeki şişlik sıklıkla şikayete neden olmaz, ancak bazı olgularda dokunmayla ya da dokunmadan ağrı ve hassasiyet olabilmektedir. Memedeki glandüler dokunun hacmine ve gelişim hızına göre meydana gelen hassasiyet, ağrı ve büyüklük simetrik olmayabilir. Genellikle glandüler doku sıklıkla 4 cm’in altındadır. Tek taraflı başlangıç gösterebileceği gibi çift taraflı başlangıçta gösterebilir. Olguların %25-75’inde başlangıç iki taraflıdır. Makrojinekomasti glandüler doku çapının 5 cm ve üzerinde olmasıdır ve bu durum sıklıkla kendiliğinden gerilememektedir.

    Olguların çoğunda meme gelişimi ilk 6 ay içinde kendiliğinden gerilerken, %75’i iki yıl içinde, %90’ı ise üç yıl içinde kendiliğinden düzelmektedir. Hormonal bir patoloji saptanmayan pubertal jinekomasti olgularında jinekomastinin ağırlık derecesi ya da uzun süre devam etmesi (%10) durumlarında rezeksiyon seçeneği düşünülebilir, aksi halde hastaların grup içi etkinliklerinin (yüzme v.s.) ve/veya sosyal etkinliklerinin bozulmasına neden olarak ileri dönemde psikolojik sorunların ortaya çıkması söz konusu olabilmektedir.

    Günümüzde giderek artan obezite sorunları ile birlikte daha sık görülen lipomasti dikkatli bir fizik incelemeyle tanınabilir. Kilolu erkeklerin beden yağ kitlesinin fazla olması nedeniyle jinekomastinin daha sık görülebileceği akılda tutulmalıdır. Kilolu erkeklerde meme dokusu palpe edilirken subareolar disk ve glanduler dokunun hissedilmemesi lipomasti (pseudojinekomasti) olarak değerlendirilmektedir.

    Erkeklerde pubertal bulgular yokken gelişen tek ya da çift taraflı meme büyümesi prepubertal jinekomasti olarak adlandırılmaktadır. Patolojik olma riski yüksektir, bu nedenle bu olgulara dikkatle ve özenle yaklaşılması çok önemlidir. Bu hastaların değerlendirilmesinde konjenital adrenal hiperplazi (11-beta hidroksilaz defekti), artmış aromataz enzim aktivitesi, ilaçlar (dijitaller, simetidin, rezerpin vb), adrenal ve testiküler tümörler, östrojen ile tedavi edilen hayvansal gıdalar, östrojen içeren kremler ve saç için kullanılan ürünler, büyüme hormon tedavisi gibi sebepler dikkatten kaçmamalıdır. Bugün 300’den fazla ilacın jinekomastiye neden olduğu bilinmektedir. Saptanabilen bir durum varlığında sebebin ortadan kaldırılması gerekir.

    Pubertal jinekomasti tedavisi; izlem, ilaç tedavisi ve cerrahi tedavi olmak üzere üç yaklaşım vardır.

    İzlem: Altta yatan bir neden saptanmamış olan pubertal jinekomastili olgularda tedavinin temelini gözlem oluşturmaktadır. Pubertal jinekomastinin %90’a yakın bir kısmının ortalama 3 yıl gibi bir sürede kendiliğinden gerileyebileceği göz önünde tutularak, pubertal jinekomastili olguların 3-6 ay aralarla izlenmesi önerilmektedir. Çünkü olguların birçoğundaki patoloji, medikal ve cerrahi yaklaşımsız spontan olarak gerilemektedir.

    Medikal Tedavi: amacı, jinekomasti fizyopatolojisini oluşturan östrojen/androjen oranları ve östrojen duyarlılığı artışının değiştirilmesidir. Medikal tedavi, pubertal jinekomasti başladıktan sonra ilk 1 yıl içinde meme bölgesinde ağrısı, hassasiyeti olan ve durumun kozmetik açıdan psikolojik travma yaratmaya başladığı hastalara önerilmektedir. Ancak şu ana kadar pubertal jinekomasti tedavisinde onaylanmış bir ilaç hala yoktur.

    Cerrahi Tedavi: Makrojinekomastisi olan ve başlangıçtan beri 4 yıldan daha fazla zaman geçmiş olgularda fibrozis gelişmiş olduğu için cerrahi tedavi tercih edilmelidir.

  • Tik Bozukluğu

    Tik Bozukluğu

    Tik, birden ortaya çıkan, hızlı, yineleyici, ritmik olmayan,motor hareket ya da ses çıkarmadır. 

    Tikin oluşumunda Kuralci ve titiz ana, baba tutumlari denetleyici ve cocuktan performansinin uzerınde bir seyler bekleyen ana baba tutumlari etkilidir. Akrabalarında tik öyküsü olanlarda daha sık görülmesi beklenebilir, otozomal dominan geçişli genetik yatkınlık, hastalığın görülme sıklığını arttıran bir etkendir. 

    Tiklerin sıklıkla çocuk ve ergen yaş dönemlerinde başlamakta, çoğunlukla anne, baba, öğretmen ve arkadaşların olumlu tutumu ile yerleşmeden kaybolmaktadır.

    Tikler çocuklar arasında sık görülür. Çocuklarla yapılan bazı araştırmalar erkek çocukların % 1-13’ünde, kız çocukların % 11’inde tik veya tik benzeri davranışların yaşamlarının bir döneminde görüldüğünü göstermiştir.Özellikle 7-11 yaşları arasında daha fazladır. Erkek çocuklarda kız çocuklarına göre daha sık gözlenmektedir.

    • Basit motor tikler (göz kırpma, yüz buruşturma, boyun çevirme, ağız germe,kafa sallama,ayak sallama,vurma,vs),
    • Basit vokal tikler (boğaz temizleme, burun çekme, hırıltı sesi,öksürme,ıslık çalma,vs)
    • Karmaşık motor tikler (Çömelme, Eğiilme,koklama, üzerine çeki düzen verme,El ve yüzün anlamlı hareketleri,Eşyalara ve insanlara dokunma,Parmakları ile sayma hareketi yapma vs)
    • Karmaşık vokal tikler (belirli ifadeleri/kelimeleri sık yineleme, işitilen en son sesleri/ifadeleri tekrarlama vs) 
      Tik bozuklarının gidişi genellikle iyidir. Erişkinlik dönemine geçerken şiddetleri azalır ya da kaybolurlar. Birlikte kronik bir hastalığın bulunması ve yetersiz aile desteği gidişi olumsuz yönde etkileyen etkenlerdendir.

    Tik bozukluğu olan çocuğun çevresi tarafından sürekli uyarılması ve yapma diyerek bu davranıştan rahatsız olunulduğunun hissettirlmesi çocukta güveni azaltacak ve strese girmesine sebep olacaktır.İletişimde olunan kişilerin bunun aksine destekleyici,çocuğun rahatlaması sağlayıcı, esnek ve çocuğun kendisini eksiklik duygusuna kapılmasını önleyici tutum geliştirilmelidir.

    Eğer tikler belirginse çocuğun özgüveni azalabilir ve çevreye karşı kendüşürüp, sosyal ilişkilerini olumsuz yönde etkileyebilirler.Ayrıca yukarıda belirtilen nedenle anne, baba ile çocuğun arasında ilişki sorununa neden olabilir, ya da var olan sorunu artırabilir. Bu nedenlerle tedavi edilmesi uygun olur.

    Tourette Sendromu: Çocukluk veya en geç olarak ileri ergenlik döneminde başlar.Tekrarlayan, amaçsız, bir çok kas grubunu etkisi altına alan hareketlerdir.
    Bir veya daha fazla vokal tiklerdir· Haftalar ve aylar içinde semptomların yoğunluğu değişmemektedir (artma ve azalma).Bir yıldan daha uzun sürmektedir.Beraberinde “dikkat eksikliği ve hiperaktivite sendromu” ve “takıntı hastalığı (obsesif kompulsif bozukluk)” sıklıkla bulunur.Devamında yetişkinlikte madde kullanımına kadar gitmektedir.Tikler uykuda belirgin olarak azalırken sıkıntı, stres, sıcak hava ve yorgunluk hallerinde artar. Belirtilerin hastalık süresince artıp azalması tipiktir.

    Tik bozuklarının gidişi genellikle iyidir. Erişkinlik dönemine geçerken şiddetleri azalır ya da kaybolurlar. Birlikte kronik bir hastalığın bulunması ve yetersiz aile desteği gidişi olumsuz yönde etkileyen etkenlerdendir. 

    Ailenin Sıklığını, şiddetini arttırıcı ya da azaltıcı etkenler olup olmadığını, birlikte başka fiziksel belirti bulunup bulunmadığını gözlemesi ve pedagoga danışılması gerekmektedir.Stres yaratıcı durumlar belirlenip,bunların yerine kaygı ile başa çıkma yolları geliştirilmelidir. Basit tiklerin tedavisinde bazen bu kadarı bile yeterli olabilir

  • Takıntı Hastalığı Olarak Bilinen Obsesif Kompulsif Bozukluk Nedir?

    Takıntı Hastalığı Olarak Bilinen Obsesif Kompulsif Bozukluk Nedir?

    Bir kaygı türü olan takıntı hastalığı (Obsesif-Kompulsif Bozukluk), kişilerin kendilerini yapmaktan alıkoyamadığı ve yapmayınca da kendilerini rahatsız hissettikleri düşünceler ve bunlara bağlı olarak uyguladıkları davranışlar bütünü olarak adlandırılmaktadır. Bireyleri strese sokan, işlevselliğini olumsuz yönde etkileyen, kontrol edilemediği sanılan bu durum huzursuzluk yaratmaktadır.

    Obsesif-Kompulsif belirtiler taşıyan bireyler, düşüncelerini engelleme yönünde belirli ritüelleşen davranışlar sergilemekte ve bu düşünceler her akla geldiğinde kısır döngü olarak bu davranış ritüelleri tekrarlanmaktadır. İnsanlar bazen bu düşüncelerin mantıksız, anlamsız ve saçma olduğunun farkına varabilirler ama yine de engellemeye yönelik bir şey yapmazlar. Bu durum günlük işlerin engellenmesine kadar uç boyutlarda olabilir.

    Obsesif Kompulsif Bozukluğun belirtileri;

    • Kirlenmekten korkmaya yönelik; elleri sık sık yıkama, günde birden fazla duş alma,
    • Ocak, tüp, ütü gibi aletleri kapalı olduğu halde sık sık kontrol etme,
    • Düzene saplanma, simetriye gereğinden fazla önem verme (örn: eşyaları belirli bir düzene koyma..)
    • Yapılan bir işi belirli sayıda tamamlamak için uğraşma (örn: Bulaşığı 3 kere yıkamalıyım.)
    • Kendisi için önem taşıyan sözcükleri, cümleleri sürekli tekrar etme,
    • Aldığı şeyleri işe yaramasa dahi atamama, biriktirme,
    • Kapı kolu gibi herkesin elinin değdiği şeylere dokunmaktan çekinme,
    • Çevresindekilere zarar vermeye yönelik korku,
    • Dinsel düşüncelere yönelik; günah olan şeyleri düşünmeye yönelik kaygı duyma,

    Stres, travmatik bir olay yaşamak, kişilerin yaşadıkları çeşitli sıkıntılar, obsesif kompulsif oluşumunu sağlayabilmektedir. Bu bozukluğun sebepleri kişiden kişiye göre farklılık göstermekte, tedavi sırasında obsesyona nelerin sebep üzerine durmak ve tedavi planını ona uygun biçimde ayarlamak önem arz etmektedir.

    Oldukça yaygın olan bu rahatsızlık, genel olarak çocukluk çağlarında meydana gelmekte, yaş ilerledikçe şiddeti artmaktadır. Tedavi yöntemi olarak Bilişsel Davranışçı Terapi uygulayan uzmanlardan destek alınması, insanların yaşadığı bu sıkıntıların azalmasını sağlayabilmektedir.

  • Bebekler ve yabancı cisimleri yutma durumları hakkında

    Bebekler ve yabancı cisimleri yutma durumları hakkında

    Özofagusta ve sindirim sisteminde yabancı cisimler | Küçük çocuklar yapılarındaki meraklılık ve araştırma özelliklerinden dolayı her türlü yabancı cismi ağızlarına götürmeye ve yutmaya eğilimlidir. Ayrıca diş sayısı ve yapılarının yetersiz olması besinleri çiğnemeden daha büyük lokmalar halinde yutmalarına yol açar. Ağızlarında bir şeyler olmasına rağmen konuşmaya, gülmeye, koşmaya ve oynamaya devam edebilirler.

    Küçük parçalı oyuncakların parçaları, kalem ucu, çengelli iğne ve toplu iğne yiyecek dışında yemek borularına en sık kaçan maddelerdir. Yutulan cisim en sık metal paradır ve hastaların büyük çoğunluğu erkek ve okul öncesi çocuklardır (%50’si 2 yaşından küçüktür).

    Piller Ve Mıknatıs Parçaları Bağırsak Delinmelerine Neden Olabilir

    Sindirim sistemine kaçan yutulan cisimlerin çok büyük kısmı ise çocuğa zarar vermeden bağırsaklar yoluyla atılır. Özellikle zehirlenmeye ve bir yerde takılmaya neden olabilecek yabancı cisimler tanımlanmalı ve erken çıkartma işlemi yapılmalıdır.

    Çocuklar genellikle oyuncak parçaları, metal para, çivi, vida, pil gibi maddeler yutarlar. Yutulan katı yabancı cisimlerin çok büyük kısmı yemek borusunun başlangıç kısmına takılır. Yemek borusunu geçip mideye ulaşan cisimlerin %95’i genellikle sorunsuz olarak kendiliğinden çıkarlar. Nadiren uzun/geniş cisimler mide çıkışında, ince bağırsak kalın bağırsak birleşim yerinde ya da anal kanalda takılabilirler.

    Sindirim sisteminde takılan cisimlerin ise kimyasal ya da mekanik yollarla sıkıntı yaratma riskleri vardır. Özellikle piller ve mıknatıs parçaları bağırsak delinmeleri gibi önemli sorunlar yaratabilirler, bu nedenle acilen çıkarılmalıdırlar. Yabancı cisim yutma sıklığı %4’lere kadar varan yükseklikte saptanırken, en sık metal para yutma olayıyla karşılaşılır. Bu durum 6 ay ile 4 yaş arası çocuklarda sık olarak görülmektedir.

    Klinik:

    Yemek borusunda takılan yabancı cisimlerde, yutma güçlüğü, yemeği reddetme, aşırı salya oluşması, kilo kaybı, kusma, göğüs ağrısı, boğaz ağrısı, öksürük, açıklanamayan ateş ve bilinç değişikliklerine kadar varan bulgular saptanır. Çocuğun muayenesinde bir şey saptanamayabilir, en önemli tanı aracı şüphelenmektir, özellikle oynarken ani morarma, öksürme, solunum sıkıntısı gibi öyküler önemlidir.

    Yabancı Cisim Yutma Tanı:

    Akciğer ve direkt karın grafileri ile tanı %85 konur. Klinik şüphe var, grafilerde yabancı cisim yoksa baryumlu grafiler, bilgisayarlı tomografi veya endoskopi ile tanı konabilir.

    Direkt grafiler sonunda hastaların;

    %4’ü hastaneye gelmeden yabancı cismi çıkartmış olur

    %40 midede

    %26 özofagusta

    %19 ince barsaklarda

    %12 duodenumda

    %2 rektumda saptanır.

    Yabancı Cisim Yutma Tedavi:

    Tedavi planı yutulan cismin tipine, büyüklüğüne ve yerleşim yerine göre yapılır.

    Hangi hastalara endoskopi yapılmalıdır:

    Özofagusta takılı kalan cisimlerde (özellikle piller)

    Mide ve oniki parmak barsağında ise

    Cisim 4 cm’den büyük ve 2 cm’den genişse

    Zehirli madde içeriyorsa

    Midede 2 haftadan daha uzun süre kalmışsa

    Duodenumda (oniki parmak barsağında) 1 haftadan uzun süre kalmışsa

    İnce barsaklara geçen yuvarlak hatlı yabancı cisimler (madeni para, oyuncak parçası vb) sıklıkla 4-5 gün içinde çıkarlar, atılmaları gecikse bile haftalar boyu takip edilmelerinde hiçbir sakınca yoktur. İğne veya vida gibi batıcı özellikteki cisimlerin bir noktada 5-7 günden daha uzun süre kalması (yer değiştirmeden) hastanın bir şikayeti olmasa bile ameliyatla çıkartılması gerekir. Tedavi yöntemleri;

    İzlem: Metal paraların %40’ı genellikle 1-5 saat içinde mideye düşer. Bu nedenle özofagoskopi imkanı olmayan hastanelerde 1-24 saat beklenebilir.

    Endoskopi (Özofagoskopi): Tedavide altın standarttır. Yabancı cisim yutma öyküsü ile başvuran hastaya hastane koşullarında anestezi altında girişim yapılır. Işıklı bir kamera sitemiyle çocuğun solunum yolları veya yemek borusu incelenip özel cihazlarla yabancı cisim çıkarılır. Rigid veya fleksibl adı verilen iki tür endoskopik alet vardır ve her ikisininde yabancı cisimlerde başarı şansı aynıdır.

    Bu oran %76-98’dir. Erken tanı almış ve yabancı cismi çıkarılmış çocuklar hemen taburcu olabilirken, geç başvuran hastalarda ya da sisteme hasar veren yabancı cisim olgularında uzun süreli hastane yatışı ve tedaviler gerekebilir.

    Balon tekniği ile çıkartma: Foley veya Fogarty isimli kateterler yemek borusuna yerleştirilir, balonu şişirilir ve daha sonra geri doğru çekilerek para çıkartılır.

    Bujinaj yöntemi

    Farmakolojik ajanlar: Papain, kimotripsin, glukagon ve nifedipin gibi ajanlar kullanılır. Başarı şansları düşüktür.

    DİSK PİLLER

    İşitme cihazları, saat, oyuncaklar, anahtarlıklar, hesap makinaları, fotoğraf makinaları, uzaktan kumanda pilleri.

    Kimyasal bileşimlerine göre piller;Boyutları 6,8-23 mm arasında değişir

    Mangenez

    Çinko

    Gümüşoksit,

    Lityum (daha büyük çaplı ve yüksek voltu olmalarına rağmen en az travmatik olan pillerdir)

    Civa oksit (en sık parçalanan ancak zehirleme yapması nadir)

    Bu piller mide asidinin etkisiyle parçalanırlar, ülserasyon ve perforasyona yol açabilirler. Bu nedenle bu çocuklara antiasit tedavi başlanmalı ve piller gastroskopi ile çıkartılmalı.

    Eğer pil mideyi geçmişse radyolojik olarak takip edilmeli, pilin kabuğunun çatladığını gösteren bulgular ortaya çıkarsa ameliyat ile çıkartılmalıdır.

    Dış kabuğu çatlamadan kolona ulaşan piller kolonoskopla çıkartılabilir veya lavman yapılabilir.

    Yutulan pil yemek borusunu geçmişse başka bir komplikasyona yol açmadan vücuttan çıkma olasılığı çok yüksektir (%78 ilk 72 saatte çıkar).

    Pillerin %5-6’sı 1-2 hafta içinde çıkar, bu sürenin çapla ilgisi yoktur.

    Yalnız çapları 15-23 mm arasında olan piller yemek borusu ve midede takılabilirler. Yemek borusunu zedeleyen piller genelde 20-23 mm’den büyük boyutlu pillerdir.

    Pilin zarar vermesi için dolu veya boş olmasının bir önemi yoktur.

    Takipler haftada 1 veya 2 grafi ile birlikte olur

    Hangi durumlarda endoskopi veya ameliyat gerekli?

    Pil yemek borusuna takılmışsa (4 saatte yanık, 6 saatte perforasyon yapabilir)

    Mideyi 15 mm’den büyükse ve 48 saat içinde terketmiyorsa

    Diafram altına inmiş fakat karın ağrısı, kusma ve kanlı kaka yapma şikayeti varsa

    Akciğer ve karın grafisinde perforasyon bulguları varsa

    Parçalanan pillerin üçte ikisi civa pilleridir ve bunların zarar mekanizması 3 şekilde olur:

    Pilden sızan elektrolitler

    Civa zehirlenmesi

    Basıya bağlı nekroz

  • ZİHNİMDEKİ SAKIZ: TAKINTILAR (OBSESYONLAR)

    ZİHNİMDEKİ SAKIZ: TAKINTILAR (OBSESYONLAR)

    İnsan, doğal olarak çevresinde ve kendi iç dünyasında olan biten her şeyi anlamlandırmak ister. Kimse anlam veremediği, algılayamadığı bir durum içerisinde olmak istemez. Hele hele kafamızın içinde dönüp duran ‘saçma sapan’, hiç kimseye anlatamadığımız, bizi utandıran veya aşırı derecede kaygılandıran düşünceler varsa, hayat iyice zorlaşır. Kişi bu duruma bir anlam veremez. Daha da kötüsü derdini de kimseyle paylaşamaz. Obsesif-Kompulsif Bozukluk denilen, Tükçeye ise ‘Takıntı Zorlantı Bozukluğu’ olarak da geçen bu rahatsızlık aslında iç dünyamızda yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun işaretidir. 
    Hemen hepimizde hafif şiddette bu tür düşünceler olabilir. Kimimiz merdiven sayarız, kimimiz yerdeki çizgilere basmayız, kimi hep belli bir basamağı atlarken kimi de kapıyı kilitledim mi kilitlemedim mi diye sürekli düşünür durur. 
    Bu durum, bir düşünce ya da duygunun mantıklı çabayla bilinçten uzaklaştırılamayarak ısrarlı biçimde var olmasıdır. Kişinin zihnine irade dışı gelen, kişiyi tedirgin eden, egoya yabancı, kişinin bunların saçma olduğunu bildiği halde iradesiyle uzaklaştıramadığı, inatçı bir şekilde tekrarlayan, kişinin zihnine sakız gibi yapışan sembol veya dürtülerdir. Mantığa ve görüşlerine de aykırıdır.
    Bu tür takıntılı düşünceler zihinden kovmakla gitmez. Adeta gücünü sizin direncinizden alır. Yani siz bu düşüncelere ne kadar direnirseniz, bu düşünceler de o kadar kuvvetli bir şekilde karşılık verir. Dolayısıyla insan kendisini bir kıskaç altında hisseder. Ne yapsa bu düşüncelerden kurtulamaz. Bu düşünceleri nötralize etmek için, yani bu düşüncenin verdiği kaygıdan kurtulmak içinse bir takım davranışlar sergilemek zorunda hisseder kendini. Bu davranışlara da kompulsiyon denir. Örnek verecek olursak; kapıyı kilitlediği halde sürekli olarak zihninde kapıyı kilitledim mi, kilitlemedim mi gibi bir düşünce döner durur. Bu nedenle bu kaygıdan kurtulmanın tek yolu vardır; gidip kapıyı kontrol etmek. Bu davranış, istenmeden de olsa, zorunlu olarak pek çok kez olabilir. Ancak kapıyı kontrol ettiğinde bu kaygıdan kurtulur, fakat yine aynı düşünce yanı başında belirir. 
    Bir başka örnek; temiz olduğunu bildiği herhangi bir şeye dokunduğunda elinin kirlendiğini düşünerek (saplantı) kişinin birçok kez el yıkama zorunluğunu hissetmesi, tutkulu biçimde birçok kez elini yıkaması; abdest alırken gelen Tanrı’ya küfür düşünceleri (saplantı) yüzünden kişinin abdestini birçok kez yeni baştan almak zorunda kalması (zorlantı) gibi. Kişi, saplantılarının aklına gelmemesi ya da zorlantılı hareketleri yapmamak için kendini zorlar; fakat zorladıkça istenmeyen düşünceler gene gelir, istenmeyen hareketler tekrar tekrar yapılır.
    HER ŞEYİ KONTROL EDEMEZSİNİZ
    Bu tür düşüncelere sahip insanların büyük bir kısmında aşırı kontrolcü bir bakış bulunmaktadır. Bir işi yaparken aşırı ayrıntıcıdırlar ve her şeyin dört dörtlük olmasını isterler. Çok titiz ve düzenlidirler. Yapılan işlerde adeta kusursuzluk ararlar. Aşırı kuralcı ve kontrolcü olan bu kişiler için olayların ya da planlanan işlerin istedikleri mükemmellikte olması adeta felakettir. Kuralları son derece katı, ahlaki değerleri ise hiçbir esneklik göstermeksizin cezalandırıcı niteliktedir. 
    Bu takıntılı düşünceler de kişiyi işte tam on ikiden yani en ahlakçı ve kuralcı olduğu yerden vurur. Dindar kişiyi namazda yakalar, eşine sadakat konusunda en küçük bir tereddütü olmayan bir kişinin zihnine ise çeşitli kadınlarla ilgili cinsel fanteziler olarak belirir. Annesine olan düşkünlüğüyle bilinen bir kişide ise annesini öldürme korkusu şeklinde ortaya çıkabilir. Bütün bu düşünceler kişiye son derece büyük bir acı verir. Ve yine aynı kısır döngü; düşüncelere direnme, direndikçe düşüncelerin de kuvvetlenmesi. 
    Obsesif Kompulsif bozukluk kişinin yaşam kalitesini inanılmaz derecede düşüren bir rahatsızlıktır. Ne hazindir ki kimileri bu ‘saçma’ düşüncelerini birileriyle paylaşmaktan korkar. Çünkü ‘deli’ damgası yemekten korkarlar. 
    Hasta bunları kabul edemez; mantığına, görüşlerine, ahlâk anlayışına, inançlarına ters bulur. Bu düşüncelerden kurtulmaya çalışır. Fakat herhangi bir düşünceyi atmaya çalışmak, ister istemez o düşünceyi kafada yaşatmaktır. Çabaladıkça artar, sıklaşır ve hasta çok bunalır.
    Saplantı-zorlantı bozukluğu genellikle süreğen, direngen (inatçı) bir hastalıktır. Başlangıçta hastalar saplantılarını, zorlantılarını gizlemeye çalışırlar. Bunları kendileri anlamsız, gereksiz buldukları için belli etmemeye çalışırlar. Kendi çabaları ile yenebileceklerini düşünürler. Yıllarca çabaladıktan sonra hekime başvururlar. Belirtiler arttıkça ve yayıldıkça hastanın yaşamı kısıtlanır, verimi düşer, çevresindekiler bıkar ve ancak böyle bir durumda hekime başvururlar. Hekime geldiklerinde çoğu artık iyice süreğenleşmiştir. Araya panik, çökkünlük gibi bir bozukluk girerse hekime başvurma daha erken olabilir. Saplantılar ve zorlantılar arttıkça hastanın uyumu bozulur; işine bakamaz. Çevresi ile ilişkilerini sağlıklı yürütemez.
    BELİRTİLER
    1.Kimi zaman zorla ve istenmeden geliyor gibi yaşanan, çoğu kişide belirgin bir kaygı ya da sıkıntıya neden olan, yineleyici ve sürekli düşünceler, itkiler ya da imgeler.
    2.Kişi, bu düşüncelere, itkilere ya da imgelere aldırmamaya ya da bunları baskılamaya çalışır ya da bunları başka bir düşünce ya da eylemle yüksüzleştirme (bir zorlantıyı yerine getirerek) girişimlerinde bulunur.
    3.Kişinin takıntısına tepki olarak ya da katı bir biçimde uyulması gereken kurallara göre yapmaya zorlanmış gibi hissettiği yinelemeli davranışlar (örn. el yıkama, düzenleme, denetleyip durma) ya da zihinsel eylemler (örn. dinsel değeri olan sözler söyleme, sayı sayma, sözcükleri sessiz bir biçimde yineleme).
    4.Bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yaşanan kaygı ya da sıkıntıdan korunma ya da bunları azaltma ya da korkulan bir olay ya da durumdan sakınma amacıyla yapılır; ancak bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yüksüzleştireceği ya da korunulacağı tasarlanan durumlarla gerçekçi bir biçimde ilişkili değildir ya da açıkça aşırı bir düzeydedir. Not: Küçük çocuklar bu davranışlarının ya da zihinsel eylemlerinin amaçlarını dile getiremeyebilirler.
    5.Takıntılar ya da zorlantılar kişinin zamanını alır (örn. günde bir saatten çok zamanını alır) ya da klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında işlevsellikte düşmeye neden olur.
    6.Takıntı-zorlantı belirtileri, bir maddenin (kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun fizyolojiyle ilgili etkilerine bağlanamaz.
    7.Bu bozukluk, başka bir ruhsal bozukluğun belirtileriyle daha iyi açıklanamaz (örn. yaygın kaygı bozukluğunda olduğu gibi aşın kuruntular; beden algısı bozukluğunda olduğu gibi dış görünümle aşırı uğraşma; biriktiricilik bozukluğunda olduğu gibi sahip olduklarını elden çıkartmakta ya da onlarla ilişkisini kesmekte güçlük çekme; trikotillomanide [saç yolma bozukluğu] olduğu gibi saçını yolma; deri yolma bozukluğunda olduğu gibi derisini yolma; basmakalıp davranış bozukluğunda olduğu gibi basmakalıp davranışlar; yeme bozukluklarında olduğu gibi törensel yeme davranışı; madde ile ilişkili ve bağımlılık bozukluklarında olduğu gibi maddeleri ya da kumar oynamayı düşünüp durma; hastalık kaygısı bozukluğunda olduğu gibi bir hastalığının olduğunu düşünüp durma; cinsel sapkınlık bozuklukiannda olduğu gibi cinsel itkiler ya da düşlemler; yıkıcı bozukluklarda, dürtü denetimi ve davranım bozukluklarında olduğu gibi dürtüler; yeğin depresyon bozukluğunda olduğu gibi suçlulukla ilgili düşünsel uğraşlar; şizofreni açt- iımı kapsamında ve psikozla giden diğer bozukluklarda olduğu gibi düşünce sokulması ya da sannsal uğraşlar ya da otizm açılımı kapsamında bozuklukta olduğu gibi yinelemeli davranış örüntüleri).

    Beynin davetsiz misafiri: Takıntı[]
    Takıntı, insan zihninin düşman başına özelliklerinden biridir. Aklımıza bir düşünce veya hayal gelir, oturur, bir türlü oradan kalkmaz. Ne yaparsak yapalım, o düşünce veya hayal oradadır. Kafa bozuk plak gibi takılır kalır aynı yerde. Frenkler takıntıya obsesyon derler. Obsesyon saplantı kelimesiyle de Türkçe’ye çevrilebilir. Net bir tarif yaparsak, obsesyon veya saplantı/takıntı:
    1-İstenmeden gelen,
    2-Sıkıntı verici,
    3-Tekrarlayıcı ve sürekli düşünce, dürtü veya hayaldir.
    Kimine kirlendiği hissi gelir, mutlaka gidip temizlenmek ihtiyacı duyar. Kiminin kafasına, çocuğuna zarar vereceği endişesi saplanır. Kimi aklında dolaşan günah düşüncelerden kurtulamaz. Örnekler çoğaltılabilir. Dikkat ederseniz bu düşünce, dürtü ve hayaller daima istenmeden gelir, sıkıntı vericidir, tekrarlayıcıdır.
    Kişinin takıntısı doğrultusunda yaptığı ve kendini alıkoyamadığı eylemlere ise kompülsiyon deriz. Kompülsiyon, ‘zorlantı’ kelimesiyle Türkçeleştirilirse de anadili Türkçe olan insanlara bu kelime herhalde pek mana ifade etmez. Yine de daha iyisi türetilene kadar kompülsiyon veya zorlantı kelimelerinden birini kullanmak dışında çaremiz yok.
    O halde, mesela insanın aklına kirlendiği düşüncesinin gelmesi takıntı, gidip ellerini yıkaması kompülsiyondur. Allah’a küfür etmeye mâni olamamak takıntı, tövbe etmek kompülsi- yondur. Çocuğunu kaldırıp camdan atacağını düşünmek takıntı, cam kenarlarından uzak durmak kompülsiyondur.
    Özetle kompülsiyonlar öyle davranışlardır (veya dua etmek vs. türünden zihinsel eylemlerdir) ki:
    1-Takıntıya cevap olarak gerçekleştirilir.
    2-Kişi kendisini bu davranışları yapmaktan alıkoyamaz.
    3-Tekrarlayıcıdır. (Defalarca el yıkanır, sürekli zemin veya priz kontrol edilir, yedi veya yedinin katları kadar estağfurullah denir.)
    4-Genellikle katı biçimde, hatta merasim katılığıyla uygulanır. (Belli şekilde belli sayıda el yıkanır, belli sayıda tövbe edilir, priz kontrol edilip deftere tarih ve saat düşülerek not alınır.)
    Yukarıdaki örneklere bakan pek çok okuyucu büyük ihtimalle “Aa, bende de bu takıntı var” demiştir. Evet, insanların büyük bölümünde irili ufaklı pek çok takıntı vardır. Ama bir kişinin ‘takıntı hastası’ olduğunu söyleyebilmek için, takıntıların rahatsız edici boyutta olması gereklidir. Mutlaka hepimizin çevresinde her şeyden pek çabuk iğrenen, sık el yıkayan bir anne, ağabey, komşu, arkadaş bulunur. Bu kişilerin hepsi hasta mıdır? Elbette değildir. Ama verdiğim örneklerde görüldüğü gibi takıntı kişiye acı veriyorsa veya işine, gücüne, okul başarısına, insan ilişkilerine zarar veriyorsa o zaman ortada ‘takıntı hastalığı’ var demektir. Takıntı hastalığına bilim dilinde obsesif kompülsif bozukluk denir.
    Takıntının Envai Çeşidi
    Sık gördüğümüz takıntıları şöyle özetleyebiliriz:
    1-Bulaşma takıntıları: Pislik, mikrop, meni, idrar… gibi maddelerin bulaşmasından korkma.
    2-Şüphe takıntıları: Kapıyı kapattığından, fişi çektiğinden, namazı doğru kıldığından vs. emin olamama.
    3-Bedenimizle ilgili hastalık takıntıları: Ölümcül hastalıklara yakalandığı hissinden kurtulamama.
    4-Düzen ve simetri takıntıları: Eşyaların düzenli ve simetrik olmamasından aşırı rahatsızlık duyma. Pantolonun ütü çizgisi jilet gibi olmadığında huzursuzluk hissetme…
    5-Saldırganlık takıntıları: “Çocuğumu camdan atar mıyım? Kadınlara saldırır mıyım?” şeklinde çevredekilere zarar vermekten korkma.
    6-Cinsel takıntılar: Namazda akla erotik görüntülerin gelmesi, olmadık insanlarla erotik görüntüleri gözünün önünden uzaklaştıramama…
    7-Dini takıntılar: Allah’a küfür etme, Allah var mı yok mu sorusundan kurtulamama, günah şeyleri yapma arzusuna mâni olamama…
    8-Metafizik takıntılar: “Ben ben miyim? Ruh nerededir? Yıldızların ötesinde neler var? Bugün bugün mü yoksa yarın mı, dün mü? insanlar hayal mi gerçek mi?” gibi sorulardan kurtulamama.
    Sık karşılaştığımız kompülsiyonlar (zorlantı) ise şunlardır:
    1-Kontrol kompülsiyonları: Yoldan dönüp kapıyı kapatıp kapatmadığını kontrol etme, evden çıkmadan önce prizleri defalarca denetleme…
    2-Yıkama kompülsiyonları: Tekrar tekrar el yıkama, banyo yapma, evi temizleme, gıdaları yıkama…
    3-Sayma kompülsiyonları: Plaka numaralarını toplama, yoldan geçen arabaları sayma, gömleklerin düğmelerini sayma…
    4-Sorma-anlatma kompülsiyonları: “Ne dedin bir daha söyle? Sana para verdim mi söyle?” şeklinde sorular…
    5-Dua etme kompülsiyonları: Aynı duayı, besmeleyi, tövbeyi defalarca tekrarlama.
    6-Simetri ve düzen kompülsiyonlan: Yürürken çizgilere basmama. Paraları Atatürk resimleri üst üste gelecek şekilde istifleme. Kalkıp duvarda eğri duran tabloyu düzeltme….
    7-Biriktirme kompülsiyonlan: Hiçbir eski eşyayı atamama, dışarıda ne bulursa alıp eve getirme, evi çöp eve dönüştürme…
    Saptantı-Zorlantı Bozukluğu (Obsessive-Compulsive Disorder)[]
    Saplantı (obsession) istenç (irade) dışı gelen, bireyi tedirgin eden, benliğe yabancı (ego-dystonic), bilinçli çaba ile kovulamayan, inatçı biçimde yineleyen düşüncelerdir. Zorlantı (compulsion) ise çoğu kez saplantılı düşünceleri kovmak için yapılan, istenç dışı yinelenen hareketler’dir. Örneğin, temiz olduğunu bildiği herhangi bir şeye dokunduğunda elinin kirlendiğini düşünerek (saplantı) kişinin birçok kez el yıkama zorunluğunu hissetmesi. Tutkulu biçimde birçok kez elini yıkaması; abdest alırken gelen Tanrı’ya küfür düşünceleri (saplantı) yüzünden kişinin abdestini birçok kez yeni baştan almak zorunda kalması (zorlantı) gibi. Kişi, saplantılarının aklına gelmemesi ya da zorlantılı hareketleri yapmamak için kendim zorlar; fakat zorladıkça istenmeyen düşünceler gene gelir, istenmeyen hareketler tekrar tekrar yapılır.
    Tarihçe
    Saplantılar ve zorlantılar insanlık tarihi kadar eskidir. Çok eski din kitaplarında düşünce saplantılarına ve hareket zorlantılanna işaret eden davranış örnekleri bulunmaktadır. Kaldı ki dinsel ve büyüsel törenlerin kaynağında büyük oranda obsesif-kompulsif nevrozdakine benzer savunma düzeneklerinin işlediği görülür. Buna ileride gene döneceğiz.
    Shakespeare’in Makbet’inde obsesif-kompulsif nevrozun klasik bir örneğim görürüz. Lady Makbet’in etkilemesi ile kocası Makbet, kral Duncan’ı öldürür. Bundan sonra Lady Makbet’de el yıkama hastalığı başlar. “Arabistan’ın bütün kokulu sabunlan getirilse bu elin kirleri temizlenemez” der ve sürekli ellerini yıkar.
    20. yüzyılın başlarında Fransız ruh hekimi Pierre Janet fobileri, saplantı ve zorlantıları bir başlık altında topladı ve buna “psikasteni” adını verdi. Janet’ye göre psikasteni bireyde istenç (irade) zayıflaması sonucu ortaya çıkıyordu. Freud, fobilerdeki ruhsal neden ve düzeneklerin obsesif-kompulsif bozukluklardaki ruhsal nedenlerden ve psikodinamik düzeneklerden farklı olduğunu görerek fobik nevrozla obsesif-kompulsif nevrozu ayrı rahatsızlıklar olarak inceledi. Obsesif-kompulsif nevrozun psikodinamiği ve ruhsal kökeni hakkındaki çağdaş görüşler Freud tarafından geliştirilmiştir. 20. yüzyılda öğrenme kuramları ile de obsesif-kompulsif nevroz etiyolojisine ve sağaltımına önemli katkılar sağlanmıştı. 20. yüzyılın sonlarına doğru bu hastalıkta önemli kalıtımsal-nörobiyolojik etkenlerin olabileceğine ilişkin veriler elde edilmeye başlanmıştır. Bunlar ileride açıklanacaktır.
    Tarihçe[] : Histeri, Mani ve Melankoli Eski Devirlerden beri gayet iyi tanımlanmışlardı. Yeni Devirlerde Edebiyat ve San’at, obsesyon ve kompülsiyonları, bizlere bilim adamlarından evvel tanımladı.
    Samuel Taylor Coleridge, 1798’de ‘Ancient Mariner’ (Eski Gemici) adlı şiirinde şöyle diyor:
    “… Since then at on uncertain hour, that agony returns:
    And ’til my ghostly tale is told,
    This heart within me burns..’
    Şair, ‘ghostly tale’ her ne acayip bir obsesyonel konu, söz, inanç idiyse, o icra edilinceye kadar içindeki kalbinin’ yandığından’ yakınıyor. Bu ‘tedirginlik’, genellikle bir süje’de hipnoz sonrası gözlenir.
    Esquirol (1838), obsesif şüphelenmeyi ‘monomanie resonnante’i (yankılanan tek-mani) olarak isimlendirdi. Falret, daha sonraları aynı rahatsızlığı ‘maladie du doute’ (şüphe hastalığı) olarak nitelendirdi.
    Fransız psikiyatrı Morel (1861), obsession terimini ilk kullanan kişidir.
    Nöro-psikiyartist Westphal (1878), obsesyon’u şöyle tarif etmişti: “..hastanın arzusuna karşı beliren ve giderilemeyen…duyumsal bakımdan anormal gibi görünen fikirler..”
    Freud, 1895’den itibaren ‘obsesif semptomlar’ ve onların dinamikleri hakkında konuşmaya başladı.
    Pierre Janet (1903), ‘psychastenia’ adını koyduğu klinik entite’de fobik ve obsesif-kompülsif semptomları aynı hastada tarif etti, bunda Histeri dışlanmıştı.
    DSM-I (1952), fobi ve obsesyon’ları ayrı klinikler halinde yeni bir klasifikasyon sistemine resmen kaydetti.
    Obsesif-kompülsif tip ‘savunma’lar, intra-psişik bir patern olarak genellikle kişilik yapısı içine girerler ve karakter savunmaları’nı teşkil ederler. Yani, doğuş ve dinamik noktalarından, Obsesif-kompülsif nörotik semptomlarına eşdeğerdirler (equivalents). Bu itibarla bunlara karakter nörozu denir ki, tedavileri çok zordur.
    Karakter Nöroz’u, karakter savunma mekanizmalarının ve karakter kişilik öğelerinin abartılmış bir şekilde sergilenmesidir. Birey bu sonuca eriştiğinde, Nöroz’un esas karakterlerinden biri olan ‘kendini bozguna uğratma’ (self- dejeat) görülür. Kişi şu soruyu kendine sorar durur, “bu semptomların bana faydası ne?’.
    Karakter Analizi, bir kişi’nin ‘kişilik savunma öğelerinin’ sistemli bir şekilde psikoterapötik araştırılmasıdır. Çalışma şekli, diğer nörozlarda olduğu gibidir. Klinik belirtiler, kişinin yapısıyla ego-syntonic bir şeklilde yinelenirler. Tedavide bunların analizi yapılır.
    Obsesif Kişilik (Obsessive Personality), kişinin yapısındaki patern ve savunmaların yaşam boyunca yeralmasıdır. Böyle bir kişilik, obsesif savunmaları kullanır.
    KÜLTÜREL FAKTÖRLER[]: Zamanımızın tempo’sunun ve kültürel faktörlerin, örneğin san’at performans’ı, rekor (not, dosya) tutma, maliye ve iş yöntemlerinin uygulanmalarında, bu nöroz’un gün geçtikçe artmakta olduğundan şüphe yoktur. Modern toplum, bir dereceye kadar düzenli, derli toplu, sözünde duran, işe zamanında gelen kimseleri daha takdir eder ve ödüller. Terapist’ler de, hekimliğin tüm diğer branşlarından daha dikkatli ve titiz olarak, başlama ve bitirme, zamanında olma öğeleri üzerinde duyarlıdırlar.
    Başlangıç Yaşı
    Saplantı-zorlantı bozukluğu genellikle genç yaşta başlar. Büyük çoğunlukla ortalama başlangıç 18-25 yaşları arasındadır. Küçük çocukluk yaşlarında bile görülebilir. Erkeklerde kadınlara göre daha erken yaşlarda başladığı görülür. Orta yaşlarda, hatta yaşlılıkta, ağır yaşam koşullan içinde, geç başlayan türleri vardır.
    Sıklık ve Yaygınlık
    Hastaların çoğunda belirtiler hafif olduğundan hekime gitmezler ve rahatsız oldukları belli olmaz. Bir kesimi hastalıklarını gizlerler; kimseye belli etmek istemezler; fakat kendi evleri içinde açıkça bellidir. Bir kesimi de yıllarca süren hastalığı artık benimsemişlerdir. Hastalık, kişi tarafından tanımlanmadıkça, bir yakınma olarak getirilmedikçe muayenelerle tanınması hemen hemen olanaksızdır. Bu nedenlerle bu bozukluğun sıklığını (incidence), yaygınlığını (prevalence) saptamak son derecede güçtür. Daha 1980’lere dek yapılan İngilizce yayınlarda bu hastalığın seyrek görüldüğü bildirilmekte ve tanınmış kitaplarda böyle yazılmakta idi. Oysa ki 20. yüzyılın başında Freııd ve Janet gibi araştırıcıların çok dikkatini çekmiş olan bu bozukluğun sık görüldüğü ve bu bilgilerin yanlış olması gerektiği yıllardan beri ülkemizde de gözleniyordu. Nitekim A.B.D. ve Kanada’da yapılandırılmış görüşme çizelgeleri ile yürütülen epidemiyolojik araştırmaların sonuçları 1980’lerin sonuna doğra yayınlandı ve bu hastalığın öyle nadir bir hastalık olmadığı anlaşıldı. Bu araştırmalara göre yaşam boyu yaygınlık oranı (life time prevalence rate) % 2.5-3 olarak bulunmuş ve bu ülkelerde, majör depresyonlar, fobiler, alkol/ilaç kötü kullanımından sonra dördüncü sıklıkta bir bozukluk olduğu görülmüştür. A.B.D. araştırmaları erkek ve kadın arasında görülme sıklığı bakımdan büyük bir ayrım olmadığını göstermektedir.
    Türkiye Ruh Sağlığı Profili araştırmasına göre 12 aylık bir sürede sağlık ocaklarına başvuran hastalar arasında toplam saplantı-zorlantı hastalığı oranı % 0.5; kadınlarda (%0.6) erkeklere (%0.2) göre üç kat yüksek bir oran bulunmuştur. Ülkemizde bunaltı bozuklukları kadınlarda daha yüksek oranda görülmektedir; bunun nedenlerini araştırmalarla aydınlatmak gerekir.
    Belirtiler ve Bulgular
    Genel Görünüm ve Davranış
    Bu tür nevrotik belirtilere yatkınlığı olan hastalar genellikle aşın titiz, düzenli ve kusursuzluk arayan kişilik yapısı gösterdiklerinden dışavuran davranışlarında düzenli, titiz, aşırı kontrollü ve kuralcıdırlar. Ancak hastalık oluştukça, yani saplantılı kişiliğin ötesinde saplantı-zorlantı belirtileri de ortaya çıkınca hastanın düzeni bozulabilir, hareketlerinde aşırı ikirciklilik, kararsızlık egemen olur.
    Konuşma ve İlişki Kurma
    Konuşma düzgün ve aşın derecede denetimlidir. Sözcükleri seçerek konuşur. En küçük bir eksik bırakmama çabası yüzünden ayrıntılıcılık belirgindir. İlişkilerinde sıkıcı olacak denli saygılılık, kuralcılık vardır,
    Duygulanım
    Saplantı ve zorlantılar hastayı son derece tedirgin eder. Hasta saplantı ve zorlantılarının kendisine çok büyük bunaltı verdiğini anlatır. Fakat herhangi bir nedenle zorlantılarını yerine getiremeyince bunaltı daha da artar. Böylece hasta bunaltıyı yatıştırmak için zorlantılara başvurur, zorlantılar yineledikçe de bunaltısı artarak bir kısır döngü içine girer. Bunun yanısıra hastadan yaşam öyküsü alınırken, acı veren travmatik olayları duygudan yalıtılmış biçimde, sanki bir başkasının başından geçen olaylarmış gibi bir dille anlatır (yalıtma, isolation).
    Bilişsel Yetiler
    Bu hastalar genellikle zeki, bellekleri güçlü kişilerdir. Algı ve yönelim bozukluğu olmaz. Çok süreğenleşmiş ağır türlerde bazen algı bozukluğu izlenimi edinilebilir. Örneğin kediye dokunmaktan kaçınan ve uzaktaki kediye değdim mi değmedim mi saplantıları yüzünden elbiselerini temizlemeye veren hastalarda olduğu gibi. Böyle hastalar aslında kediye değmemiş olduklarını bilirler, fakat gene de saplantılı kuşkuları algılamalarını kesinlikten uzaklaştırır. Yineleyen saplantılar nedeni ile dikkat dağılabilir, verim düşebilir. Hastaların birçoğu yinelenen zorlantıları yaparken yaptım mı yapmadım mı kuşkusuna kapılarak yaptıklarını sanki hemen unutmuş gibi görünürler. Bunun gerçek bir bellek bozukluğu olduğu söylenemez.
    Düşünce Süreci ve içeriği
    Düşünce düzgün, eksiksiz, ayrıntıcı bir akış gösterir. Düşünce içeriğinde sık sık gelen, yineleyen, inatçı düşünce saplantıları (obsesyon) vardır. Hasta bunların saçma olduklarını fakat bir türlü engelleyemediğini söyler. Bir başka deyişle bu düşünceler benliğe yabancıdır (ego-dystonic), yabancı cisim gibidir. Hasta bunları kabul edemez; mantığına, görüşlerine, ahlâk anlayışına, inançlarına ters bulur. Bu düşüncelerden kurtulmaya çalışır. Fakat herhangi bir düşünceyi atmaya çalışmak, ister istemez o düşünceyi kafada yaşatmaktır. Çabaladıkça artar, sıklaşır ve hasta çok bunalır.
    Düşüncede iki-değerlilik (ambivalence) belirgindir. Sürekli ikirciklilik (tereddüt), kararsızlık dikkati çeker. Sanki her düşüncenin bir olumlu, bir olumsuz yanı vardır. Bir şeyi kuralına göre yaptım mı yapmadım nu, düşündüm mü düşünmedim mi, yapsam mı yapmasam mı kararsızlıkları ve obsesif kuşkuları içinde hasta ileri derecede bunalır ve çevresindekileri de sıkar. Kapılar, pencereler, havagazı musluğu, karyola altları tekrar tekrar kontrol edilir. Geçtiği yerden acaba bir köpek de geçmiş olabilir mi, köpek pisliği arabasının kapısına değmiş olabilir mi, elini sıktığı insanlar tuvalete gittiklerinde ellerini yıkamamış olabilirler mi, kapı tokmakları, para vb. dışkı ile meni ile kirlenmiş olabilir mi kuşkuları düşüncelerini kaplar. Çeşitli eşyalara dokunmaktan kaçınmaya çalışır; dokunduğu zaman da el yıkamalar başlar. Kimileri bir yerde bir süre oturup kalktığında, bir yere ziyarete gittiğinde oturduğu koltukta, bulunduğu yerde bir şeyler unutmuş olabilir mi kuşkusu yüzünden tekrar tekrar bakarak araştırır. Bunlara kuşku saplantıları (obsesyonları) denir.
    Kimi hastalarda evren nedir, uzayın ötesinde ne vardır? Tanrı var mıdır’.” Tanrı varsa Tanrıyı kim yaratmıştır? Tanrıyı yaratan bir şey varsa onu yaratan kimdir şeklinde uçsuz bucaksız metafizik saplantılar görülür. Kimilerinde kanser, kuduz, AIDS gibi hastalık saplantıları hastanın zihnini sarar ve bunlar fobi haline gelebilir. Kimi hastalarda sayma saplantıları bulunur ve bunlar, düşündükleri ya da gördükleri sayıları saymaktan kendilerini alamazlar. Otomobil plakaları, evlerin numaraları, apartmanların kaç kat olduğu sayılır. Kimilerinde de bu sayı sayma dışardan anlaşılmayan bir tutku halinde olur. Örneğin herhangi bir düşünceye ya da eyleme başlamadan önce kafasında bir sayıı tutar; bunu saydıktan sonra eyleme geçer, fakat saydıktan sonra sayıp saymadığı konusunda kuşkuya düşer; tekrar sayar, yapılacak hareketi de yineler. Sayılan sayıların sıra ve düzeni bozulunca sayma yeni baştan yapılır. Belli sayılar uğurlu, belli sayılar uğursuzdur. Uğursuz sayıı akla gelince hemen uğurlusu ile uzaklaştırılmaya çalışılır.
    Kötü, çirkin, ayıp, saldırgan bir şey düşünmek ya da yapmakla ilgili saplantılar sık görülür. Örneğin, ağzımı açarsam ayıp bir şeyler ağzımdan çıkar mı, deli olup çocuğumu boğar mıyım, birine saldırır mıyım, birinin cinsel organına bakar mıyım gibi. En bunaltıcı saplantılardan biri de Tanrıya küfürlerdir. Tanrı korkusu ve dine bağlılığı aşırı olan kişilerde daha sık görülür. Kimi hastalar bu yüzden sık sık dualar okur, tövbeler eder, abdest alır, namaz kılarlar. Hastaların çoğu kuşkularını ve değişik saplantılarını yakınlarına, hekime tekrar tekrar sorarak çevrelerini yıldırırlar.
    Hareket
    Zorlantılar (kompulsiyon): Genel olarak saplantıları gidermek, onları yansızlaştırmak (nötralize etmek), etkisizleştirmek için yapılan zorunlu hareketlerdir. Belli yerlere dokunma ya da dokunmama; kapıları, pencereleri, havagazı musluklarını tekrar tekrar açıp kapayarak denetleme’, evdeki eşyaya birisi dokununca bu eşyanın temizlenmesi; saatlerce bulaşık ve çamaşır yıkama, yıkayıp durulama; saatlerce süren, belli bir düzen içinde yapılan ve düzeni bozulunca tekrar tekrar yapılan banyo ve en sık görülen bitmek bilmez el yıkama zorlantıları. Hasta bu hareketlerinin gereksiz ve saçma olduğunu bildiğini, fakat içinden gelen bir zorlantı ile bunları yapmak zorunda kaldığını anlatır. Bu hareketleri yapmazsa büyük bunaltısı olur; saçmalığını bildiği için bunları durdurmaya çalışır. Durduramayınca gene bunaltıya girer. Bu belirtiler öylesine ağırlaşabilir ki hasta günün büyük bir kısmını artık kalıplaşmış, törensel (ritual) nitelik kazanmış hareketleri yinelemekle geçirir. Başka bir işi yapamaz olur. Saplantı ve zorlantıların artması ile ağır bunaltı belirtileri içinde kalan hasta derin acı çeker; yaşamı felce uğrar, zaman zaman da belirgin çökkünlüğe girebilir.
    50 yaşlarında bir kasaba imamı camide abdest alırken, dua okurken, namaz kıldırırken aklına sık sık Allaha küfür takıntıları geliyor ve abdestini, dualarını yinelemek zorunda kalıyordu. Muayene için geldiğinde büyük sıkıntı ile yerlere kapanarak bu hastalıktan kurtarılmak için yalvarıyordu.
    Fizik ve Fizyolojik Belirtiler
    Bu hastalarda bunaltıya özgü fizyolojik belirtiler görülür. İleri derecede el yıkayanlarda ellerin derisinde bol miktarda sabun ve deterjan izleri, hatta yaralar görülebilir. Çocuklarda bazen tiklerle birlikte görülmesi dikkati çekmektedir.
    Oluş Nedenleri
    Biyolojik Etkenler
    20-30 yıl öncesine dek bu bozukluğun daha çok ruhsal kökenli olduğu kabul edilirdi. Hastalığın sık görüldüğü araştırmalarla saptanınca ve bazı ilaçların etkili olabileceği gösterilince, bu bozukluğa karşı ilgi sanki yeni keşfedilmiş bir hastalık gibi arttı. Son 20-30 yılda, psikiyatrideki genel akıma koşut olarak saplantı-zorlantı hastalığının genetiği ve nörobiyolojisi üzerinde araştırmalar başladı. Bu arada, çocukluk, ergenlik ve delikanlılık çağında görülen Gilles de la Tourette hastalarında saplantıların ve zorlantıların sık görülmesi ile bu hastalığın bir tik bozukluğu türü olabileceği ileri sürüldü.
    Toplumsal etkenler
    Saplantı-zorlantı nevrozunun oluşunda toplumsal etkenlerin yeri kesinlikle aydınlatılmamış olmakla birlikte saplantı-zorlantılı kişilik yapısının toplumsal tutumlarla bağlantısı olabileceğine ilişkin veriler vardır. Titiz, kuralcı, törenci, özellikle çocukluk çağında aşırı kuralcı ve disiplinci eğitim veren toplumlarda düzenli, temizliğe fazla değer veren, zaman ve düzen kavramı daha güçlü gelişmiş kişilikler yetiştiği kabul edilebilir. Böyle bir toplum için Japon toplumu örnek verilmektedir. Fakat Japon toplumunda saplantı-zorlantı nevrozunun başka toplumlara göre daha sık görüldüğüne ilişkin bir bulgu yoktur. Ancak, bu nevrozun üst sosyo-kültürel düzeydeki kesimlerde ve tuvalet eğitimine aşırı düşkün, utanç, suçluluk, günah duygularını fazla geliştiren ailelerde daha sık görüldüğü sanılmaktadır. Ancak, bu konuda iyi düzenlenmiş araştırmalar olduğunu söylemek güçtür.
    Freud dinlerin oluşunda obsesif-kompulsif düzeneklerin önemine işaret etmiş; hatta dini bir saplantı-zorlantı nevrozu olarak görmüştür. Ona göre dinsel törenler ve ibadet bireyin içindeki olumsuz, yasak dürtüleri bastırmak için kullanılan yineleyici, kalıplaşmış karşıt tepki kurma (reaction formation) ve yapma-bozma (undoing) düzeneklerinden başka bir şey değildir. Toplumumuzda çok sık görülen uğursuzluğa karşı birkaç kez tahtaya vurma, güzel bir çocuk görüldüğünde maşallah, tuh tuh gibi sözler söyleme aslında nevroz belirtisi olmasa bile; bunlar inanılan bir kötülüğü, uğursuzluğu kovmak için yapılan ve büyüsel düşünceyle dayalı zorlantılı devinimlerdir.
    Psikodinamik Etkenler
    Son yıllarda saplantı zorlantı hastalığında psikanalitik kuramın geçerli olmadığına ilişkin görüşler artmakta, nörobiyolojik çalışmalar ağırlık kazanmaktadır. Kuşkusuz zamanla bu yaygın ve çok acı verici hastalığın tümden bir beyin hastalığı olduğunun kanıtlanması ve ilaçlarla kökünden kazınabilmesi olasıdır. Ancak, bu hastalıkta psikanalitik sağaltımın başarısızlığı kanıtlanmış olsa bile psikanalitik kuramın getirdiği özgün açıklamaların ve düzeneklerin tümden geçersiz olduğunu söylemek kolay değildir.
    Psikodinamik etkenleri açıklayabilmek için önce obsesif-kompulsif kişilik yapısını psikanalitik açıdan özetlemek gerekir. Klasik psikanalitik kurama göre obsesif-kompulsif kişilik anal kişilik özellikleri taşır ve anal dönemde saplanma (fixation) belirtileri gösterir. Bu belirtiler: cimrilik, aşırı düzenlilik, aşırı titizlik, inatçılık, kararsızlıktır. Anal dönemde saplanmanın anlamı şöyle özetlenebilir: Anal dönemde çocuğun dürtülerinde iki yönlülük, iki-değerlilik (ambivalence) belirgindir. Dışkının, sidiğin içerde ya da dışarı bırakılması birbirine karşı iki yönlü istek ve eylemdir. Yani iki yaşına giren çocuk, yaşamında ilk olarak dürtüsel yönden yüklü, fakat birbirine karşıt iki yetiyi (tutma ve boşaltma-retention, elimination) kullanabilme durumuna gelmiştir. Fakat bu yetinin kullanılması başlangıçta kendisinin değil, annenin isteğine ve onun eğitim biçimine bağlıdır. Çocuğun doğal yapısında oluşan bu birbirine karşıt iki eğilim toplumla, çevreyle, aileyle sürtüşmeye yol açar. Çocuğun anal bölge ve işlevlerinin aşırı denetlenmesi, annenin, ailenin istediği zamanda, istediği yerde dışkılama ve işeme büzgeç (sfenkter) kaslarının işletilmeye zorlanması ailede, toplumda bu işlevlere aşırı önem vermenin göstergesidir. Bu yüzden bu dönemdeki saplanma karşıt iki-değerli (ambivalent) tutum ve duyguların artmasına neden olur. Kişi her eylemin bir olumlu bir olumsuz yanı arasında bocalar. Saplantı-zorlantı nevrozunda da her istek, düşünce ve eylemin bir olumlu, bir olumsuz yanı vardır. Obsesif kişilikte anal döneme özgü kirlilik, karşıtçılık, saldırganlık, inatçılık eğilimlerine karşı belli savunma düzeneklerinin yerleştiğini görürüz. Bunların en önemlileri karşıt tepki kurma (reaction formation), yalıtma (isolation), yer değiştirme (displacement) savunma düzenekleridir. 
    Davranışçı Görüş
    Davranışçı görüşe göre, saplantılar ve zorlantılar örnek alınarak öğrenilmiş davranışlardır. Bir bakıma bunlar belli sorunları çözmek için bulunmuş, yavaş yavaş koşullandırılmış davranış örüntüleridir. Bunların altında bilinçdışı yasak dürtüler aramak gerekmez. Öğrenilmeyle kazanılmış yanlış davranışlardır. Ters öğrenmeyle bunlar bırakılabilir, söndürülebilir. Saplantı-zorlantı bozukluğunda öbür sağaltım türlerine göre daha etkili olduğu anlaşılan davranış terapisinin temeli bu noktaya dayanmaktadır. Ancak, davranışçılar şu noktayı tam anlamıyla açıklayamamaktadırlar: Uzun yıllar belirgin saplantı-zorlantı bozukluğu göstermeyen bir insan nasıl oluyor da yaşamının bir döneminde birdenbire ya da kısa bir süre içerisinde, ağır obsesif-kompulsif nevroz belirtileri göstermeğe başlıyor. Davranışçı okulun görüşlerinin geçerliği bir dereceye kadar kabul edilse bile saplantı-zorlantı nevrozunun psikodinamik açıklaması bu hastalığın anlaşılması bakımından son derecede önemlidir.
    Ayırıcı Tanı
    Şizofreninin, özellikle başlangıç döneminde, hastada saplantı-zorlantı bozukluğundakine benzer belirtiler olabilir. Dikkatli bir gözlem ve izleme ile şizofreninin başka belirtilerinin saptanması tanıya götürür. Şizofrenideki saplantılar ve zorlantılar genellikle acayiptir ve kalıplaşmış yinelemeler biçimindedir (stereotipiler).  Ayrıca hastada bunaltı azdır ya da künt duygulanım vardır. Saplantı-zorlantı bozukluğunda ise çok bunaltı vardır. Şizofrenik genellikle saplantı ve zorlantılarını önlemek için uğraşmaz, bunların kendisine çok sıkıntı verdiğini, yaşamını kısıtladığını belirtmez.
    Tipik fobik bozuklukta fobiye özgül korkular vardır. Zorlantılı yinelemeler yoktur. Saplantı-zorlantı hastalığı olanların bir çoğunda fobiler de bulunabilir. Nitekim. P. Janet bu iki bozukluğun tek bir hastalık olduğunu ileri sürmüş, buna “psikasteni” adım vermişti.
    Saplantı-zorlantı hastalarında hafif ya da ağır çökkünlük durumu sıklıkla görülür. Çökkünlüğün tanınması sağaltımda son derece önemlidir. Kimi çökkün hastalarda özellikle hastalıkla, sevdikleri, merak ettikleri kişi ve durumlarla ilgili saplantılı kuruntular olabilir. Klinikte her iki bozukluk sıklıkla birlikte görülebilir. Örneğin saplantı-zorlantı bozukluğu olan bir kişide ek tanı (komorbid) olarak çökkünlük tanısı da konur.
    Çocuklarda görüldüğünde Gilles de la Tourette ya da başka tik hastalıkları da düşünülmeli, Tik bozukluğu belirtileri araştırılmalıdır.
    Gidiş ve Sonlanış
    Saplantı-zorlantı bozukluğu genellikle süreğen, direngen (inatçı) bir hastalıktır. Başlangıçta hastalar saplantılarını, zorlantılarını gizlemeye çalışırlar. Bunları kendileri anlamsız, gereksiz buldukları için belli etmemeğe çalışırlar. Kendi çabaları ile yenebileceklerini düşünürler. Yıllarca çabaladıktan sonra hekime başvururlar. Belirtiler arttıkça ve yayıldıkça hastanın yaşamı kısıtlanır, verimi düşer, çevresindekiler bıkar ve ancak böyle bir durumda hekime başvururlar. Hekime geldiklerinde çoğu artık iyice süreğenleşmiştir. Araya panik, çökkünlük gibi bir bozukluk girerse hekime başvurma daha erken olabilir. Saplantılar ve zorlantılar arttıkça hastanın uyumu bozulur; işine bakamaz, çevresi ile ilişkilerini sağlıklı yürütemez. Eskiden bu rahatsızlığa iyileşmez gözü ile bakılırdı. Son 20-30 yılda geliştirilmiş olan ilaçlarla ve davranış sağaltımı ile hastalıkta belirgin düzelme olabilir. Çok ağır derecede belirti gösterenlere saplantı-zorlantı psikozu tanısının konması önerilmiştir.
    Sağaltım
    1.Psikanaliz ya da psikanalitik yönelimli psikoterapi uzun yıllar en etkili sağaltım yöntemi olarak bilinmiştir. Fakat, uzun süren yoğun psikanalitik sağaltıma karşın sonuçlar çok yüz güldürücü sayılmaz. Bu hastalar özellikle geçmiş travmatik yaşantılarına karşı ağır duygusal yalıtım (isolation) yaptıklarından yaşam olayları bütün ayrıntıları ile fakat duygudan yalıtılmış biçimde anlatılır. Bu nedenle sağaltımda hastalarda büyük ve uzun süren direnç görülür. Ağır hastalarda yıllarca süren psikanaliz sonuçsuz kalabilir. Ayrıca, bu hastalarda değişmeye ve değişikliklere karşı direnen katı bir kişilik yapısı da sağaltımı zorlaştırır. 
    2.Bilişsel-Davranışcı Sağaltım: Değişik davranış sağaltımı arasında en etkin yöntemin yaşayarak alıştırma (in vivo exposure) olduğu anlaşılmaktadır. Bu yöntemde hasta bütün belirtilerini hafiften ağıra, kolaydan zora doğru bir liste içinde sıraya sokar. En hafif ve en kolay belirtilerden giderek ağırlaşan ve zorlayan belirtilere doğra üstüne giderek alıştırmalar yapılır. Örnek: Elleri kirlenecek diye bir yere dokunmayan bir kişiye önce kolay dokunabileceği şeylere dokunma; el yıkamayı artan sürelerle erteleme; el yıkama sürelerini ve yıkama sayılarını giderek azaltma alıştırmaları yaptırılır. Dokunma ile ortaya çıkan bunaltıya dayanma ya da bunaltının artmasını isteyerek daha çok dokunma; el yıkamayı azaltırken de bunaltıya katlanma ya da bunaltının gelmesini, artmasını isteme (paradoxical intention) öğretilir. Bu sırada hastanın bunaltısını yatıştırıcı gevşeme yolları öğretilir. Ayrıca, bilişsel egzersizlerle hastaların kendilerini başka konulara, başka düşüncelere, başka etkinliklere yönlendirmeleri öğretilir.
    3.İlaç ve başka fiziksel yöntemler: Hastada çökkünlük varsa antidepresan ilaç gereklidir. Üstüne giderek alıştırma sağaltımı ile birlikte klomipramin’in (günlük doz 75-150 mg) ve serotonin geri alım engelleyicilerinin oldukça iyi sonuçlar verdiği görülmüştür. Fluoksetin (20-60 mg), fluvoksamin (200-300 mg, paroksetin (20-60 mg), setindin (100- 200mg), sitalopranı (20-60 mg) dozlarda kullanılması önerilir. Benzodiazepinler, nöroleptikler, elektrokonvulsif sağaltım etkisizdir. Çok ağır, süreğen, sağaltıma dirençli hastalarda kimi ülkelerde seyrek olarak prefrontal lobotomi uygulanmaktadır.
    Saplantı-zorlantı bozukluğunda hastaları uğraşılara yöneltmenin çok büyük yararları vardır. Hastanın zevk aldığı bir uğraş saplantıları, zorlantıları azaltır. Kadın hastalar sıklıkla hastalıklarını ev işlerine aktararak aşırı titizlikleri nedeniyle evde büyük baskı, denetim kurarlar; ev temizliği hastalığın kendisi olur ve bu titizlik, temizlik hastalığı çevreden de pekiştirilir. Bu tür hastalarda evin dışında değişik uğraşıların bulunmasına çalışılmalıdır.
    En Sık Görülen Takıntı Türleri[]
    1.Temizlik Takıntıları
    2.Şüphe ve Kontrol Takıntıları
    3.Düzen Takıntıları
    4.Dua Etme, Sayma, Tekrarlama Takıntıları
    5.Hastalık Takıntıları
    6.Saldırganlık Takıntıları
    7.Cinsel Takıntılar
    8.Dini Takıntılar
    9.Metafizik Takıntılar
    10.Büyüsel Takıntılar
    11.Biriktirme Takıntıları
    12.Eli Ağır İnsanlar: Obsesif Yavaşlık

    DSM-5’e  baktığımızda Obsesif-Kompulsif Bozukluk ile İlişkili Bozukluklar adı altında değerlendirildiğini görüyoruz. 
    Takıntı-Zorlantı Bozukluğu (Obsesif-Kompulsif Bozukluk) ve İlişkili Bozukluklar[]
    Takıntı-Zorlantı Bozukluğu (Obsesif-Kompulsif Bozukluk)
    A.Takıntıların (obsesyonların), zorlantıların (kompulsiyonların) ya da her ikisinin birlikte varlığı:
    Takıntılar (obsesyonlar) (1) ve (2) ile tanımlanır:
    1.Kimi zaman zorla ve istenmeden geliyor gibi yaşanan, çoğu kişide belirgin bir kaygı ya da sıkıntıya neden olan, yineleyici ve sürekli düşünceler, itkiler ya da imgeler.
    2.Kişi, bu düşüncelere, itkilere ya da imgelere aldırmamaya ya da bunları baskılamaya çalışır ya da bunları başka bir düşünce ya da eylemle yüksüzleştirme (bir zorlantıyı yerine getirerek) girişimlerinde bulunur.
    Zorlantılar (kompulsiyonlar) (1) ve (2) ile tanımlanır:
    1.Kişinin takıntısına tepki olarak ya da katı bir biçimde uyulması gereken kurallara göre yapmaya zorlanmış gibi hissettiği yinelemeli davranışlar (örn. el yıkama, düzenleme, denetleyip durma) ya da zihinsel eylemler (örn. dinsel değeri olan sözler söyleme, sayı sayma, sözcükleri sessiz bir biçimde yineleme).
    2.Bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yaşanan kaygı ya da sıkıntıdan korunma ya da bunları azaltma ya da korkulan bir olay ya da durumdan sakınma amacıyla yapılır; ancak bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yüksüzleştireceği ya da korunulacağı tasarlanan durumlarla gerçekçi bir biçimde ilişkili değildir ya da açıkça aşırı bir düzeydedir.
    Not: Küçük çocuklar bu davranışlarının ya da zihinsel eylemlerinin amaçlarını dile getiremeyebilirler.
    B.Takıntılar ya da zorlantılar kişinin zamanını alır (örn. günde bir saatten çok zamanını alır) ya da klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında işlevsellikte düşmeye neden olur.
    C.Takıntı-zorlantı belirtileri, bir maddenin (kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun fizyolojiyle ilgili etkilerine bağlanamaz.
    D.Bu bozukluk, başka bir ruhsal bozukluğun belirtileriyle daha iyi açıklanamaz (örn. yaygın kaygı bozukluğunda olduğu gibi aşırı kuruntular; beden algısı bozukluğunda olduğu gibi dış görünümle aşırı uğraşma; biriktiricilik bozukluğunda olduğu gibi sahip olduklarını elden çıkartmakta ya da onlarla ilişkisini kesmekte güçlük çekme; trikotillomanide [saç yolma bozukluğu] olduğu gibi saçını yolma; deri yolma bozukluğunda olduğu gibi derisini yolma; basmakalıp davranış bozukluğunda olduğu gibi basmakalıp davranışlar; yeme bozukluklarında olduğu gibi törensel yeme davranışı; madde ile ilişkili ve bağımlılık bozukluklarında olduğu gibi maddeleri ya da kumar oynamayı düşünüp durma; hastalık kaygısı bozukluğunda olduğu gibi bir hastalığının olduğunu düşünüp durma; cinsel sapkınlık bozukluklarında olduğu gibi cinsel itkiler ya da düşlemler; yıkıcı bozukluklarda, dürtü denetimi ve davranım bozukluklarında olduğu gibi dürtüler; yeğin depresyon bozukluğunda olduğu gibi suçlulukla ilgili düşünsel uğraşlar; şizofreni açılımı kapsamında ve psikozla giden diğer bozukluklarda olduğu gibi düşünce sokulması ya da sanrısal uğraşlar ya da otizm açılımı kapsamında bozuklukta olduğu gibi yinelemeli davranış örüntüleri).

    DSM-5’e göre Obsesif-Kompulsif Bozukluk ile İlişkili Bozukluklar
    Beden Algısı Bozukluğu (Vücut Dismorfik Bozukluğu)
    Biriktiricilik Bozukluğu
    Trikotillomani (Saç Yolma Bozukluğu)
    Deri Yolma Bozukluğu
    Maddenin/İlacın Yol Açtığı Takıntı-Zorlantı Bozukluğu ve İlişkili Bozukluk
    Başka Bir Sağlık Durumuna Bağlı Takıntı-Zorlantı Bozukluğu ve İlişkili Bozukluk
    Tanımlanmış Diğer Bir Takıntı-Zorlantı Bozukluğu ve İlişkili Bozukluk
    Tanımlanmamış Takıntı-Zorlantı Bozukluğu ve İlişkili Bozukluk
    Son olarak da takıntıya akraba hastalıkların listesine göz atalım;

    Takıntıya Akraba Hastalıklar

    1.Tik Bozukluğu
    2.Çirkinlik Takıntıları
    3.Hastalık Hastalığı
    4.Kıl Koparma Hastalığı
    5.Zayıflama Hastalığı
    6.Kumarbazlık
    7.Hırsızlık Hastalığı
    8.Kundakçılık Hastalığı
    9.Alışveriş Hastalığı
    10.Seks Bağımlılığı

  • FOBİLER

    FOBİLER

    FOBİ: Bir nesne ya da durumla ilgili, tehlikeyle orantılı olmayan ve onu yaşayan tarafından anlamsız olarak tanınan engelleyici, korkunun eşlik ettiği kaçınmadır.

    Ortada gerçek bir tehlikenin olmadığı ve hayat akışını bozmaya yeterli bir rahatsızlığın eşlik ettiği, yükseklik, kapalı yer, yılan, örümcek vs’den kaynaklanan aşırı korkulardır.

    BELİRTİLERİ:

    1. Kalp çarpıntısı,

    2. Ürperme (tüylerin diken diken olması gibi),

    3. Tansiyon değişiklikleri (kan fobisinde tansiyon düşer),

    4. Bayılacakmış gibi hissetme (gözlerde kararma hissi ile belirlidir),

    5. Ateş basması ve terleme (çoğunlukla soğuk terleme),

    6. Korku hissi veya irkilme,

    7. Bazen idrara çıkma isteği,

    8. Bazen bayılma

    9. Nefes darlığı

    10. Bulanık görme

    11. Ağız kuruluğu

    Fobiler iki başlık altında incelenmektedir:

    • Özgül fobiler

    • Sosyal fobiler

    ÖZGÜL FOBİLER:

    • Belirli bir nesne ya da bir durumla karşılaşınca ya da karşılaşma beklentisi olduğu zaman ortaya çıkan asılsız korkulardır.

    • Yaşam boyu görülme sıklığı erkeklerde %7, kadınlarda %16dır. Özgül fobiler sıklıkla hayatın ilk 20 yılında ortaya çıkarlar.

    • Korku yaratan nesne veya durumla karşılaşmaktan kaçınma ve kaçınmanın mümkün olmadığı durumlarda ise bu duruma ancak aşırı sıkıntı duyularak katlanabilme bu bozukluğun en tipik özelliklerinden birisidir.

    • Özgül fobi tanısının konulabilmesi için, yaşanan korkunun belirgin düzeyde sıkıntı yaratması veya kişinin mesleki ve toplumsal işlevlerini bozacak kadar yoğun olması gereklidir.

    • Özgül fobinin çocuklardaki görünümü erişkinlerden çok farklı değildir.

    • Özgül fobilerin oluşumunda öğrenmenin önemi diğer fobi türlerine göre daha fazladır, yani çevreden görülen benzer davranış ve tepkiler yaşanarak öğrenilir ve fobi yaratan durum karşısında öğrenilen tepkiler gösterilir.

    SIK GÖRÜLEN ÖZGÜL FOBİLER:

    • Yılan

    • Örümcek

    • Yükseklik

    • Hayvanlar (köpek, böcek, fare)

    • Asansör, kapalı alanlar

    • Uçak

    • Rüzgar, fırtına

    • Yüksek ses

    • Araba kullanma

    • Enjeksiyon (iğne yapılması) ve kan

    SOSYAL FOBİ

    • Başkalarının varlığıyla ilgili, mantıklı olmayan, ısrarlı korkudur.

    • Sosyal fobiler, korkulan ya da kaçınılan durumların dağılımına bağlı olarak genellenmiş ya da özgül olabilir. Genellenmiş tipte olan kişilerde bunun başlangıcı ilk yaşlara kadar gider, ayrıca bu kişilerde depresyon ve alkol kullanımı daha çok görülür (Davison ve Neale, 2004).

    • Sosyal fobilerin yaşam boyu görülme sıklığı erkeklerde %11, kadınlarda %15’tir.

    • Sosyal fobinin başlangıcı, genellikle sosyal farkındalık ve başka kişilerle etkileşimin kişinin yaşamında çok daha önemli olduğunun düşünüldüğü ergenlik dönemidir.

    • Sosyal fobikler kendilerini birçok alanda eksik ve yetersiz hissetme durumu içinde olurlar.

    • Bu kişiler özgüvenleri eksik ya da özgüvenlerini kaybetmiş kişilerdir. Dışarıdan gelen ya da gelme ihtimali olan eleştirilere maruz kalmamak adına sosyal ortama girmedikleri gibi, bu eleştirileri daha çok kendilerine kendileri söylerler.

    • Fobik kişi genellikle başkalarının kendisini değerlendireceği durumlardan kaçınmaya çalışır ve kaygı belirtileri gösterir.

    • Topluluk karşısında konuşmak, performans göstermek, dışarıda yemek yemek, ortak tuvaletleri kullanmak ya da başkalarının olduğu yerde herhangi bir iş yapmak aşırı kaygı doğurur.

    • Sosyal bir ortama girdiklerinde ve ilgi onlara döndüğünde ise bir takım belirtiler gösterirler. Bunların başında yüz kızarması, el ve bacaklarının hareketlerini kontrol edememe, bir an önce oradan uzaklaşma isteği, sıkılmışlık ifadeleri sergilemeleri, etrafı inceliyormuş gibi boş boş etrafına bakınma, kimseyle göz göze gelmemek için başını önünde eğik tutma vs. gelmektedir.

        
    1.     Sosyal fobikler sosyal ilişkilere daha olumsuz yüklemeler yaparlar.

    2.     Sosyal fobiklerin kendi sosyal davranışlarını abartılı, olumsuz düzeyde aşağılama eğilimleri vardır.
    3.     Sosyal fobikler kendi davranışlarına aşırı bağlanmalar yaparlar, genellikle ise diğer kişilerin davranışlarına çok daha bağlıdırlar 

    4.     Kendileri için çok seçicidirler. Kendileri ile ilgili hoş, olumlu, durum yada olaylar önemsiz kabul edilip bir kenara konur, bunun yanı sıra yetersiz, doyumsuz olaylar anımsanır ve uzun süre üzerinde durulur.
    5.     Sosyal ilişkilerde hoş olan durumlarda kendileri dışında neden ararlar ancak hayal kırıklığı yaratan olayların nedenlerini kendilerinde ararlar.

    NEDENLERİ:

    • Fobilerin nedeni, çocukluktaki belirgin bir kişilerarası sorundur.

    TEDAVİ:

    • Fobilerde tedavi yolu arama genellikle, mesleki durumundaki bir değişikliğin kişinin yıllarca kaçındığı ya da küçümsediği bir durumla yüzleşmesi gerektiğinde ortaya çıkar.

    • Psikanalitik tedavinin genellikle aşırı korku ve kaçınmanın altında yatan bastırılmış çatışmaların ortaya çıkarılmasını amaçlar.

    • Psikanalitik psikoterapide, düzeltici duygusal deneyim kullanılır.

    FOBİ TÜRLERİ

    • Agorafobi: Açık yer ya da kalabalık korkusu

    • Akrofobi: Yüksek yerlerden korkma

    • Amnezifobi: Hafızasını kaybetmekten korkma

    • Antropofobi: Insanlardan korkma 

    • Araknofobi: Örümceklerden korkma 

    • Asimetrifobi: Simetrik olmayan şeylerden korkma

    • Atelofobi: Mükemmel ol(a)mamaktan korkma 

    • Belonefobi: Iğnelerden korkma 

    • Dentofobi: Dişçiden korkma 

    • Entomofobi: Böceklerden korkma 

    • Erotofobi: Cinsellik korkusu 

    • Gametofobi: Evlenmekten korkma 

    • Hematofobi: Kan korkusu 

    • Homofobi: Eşcinsellerden korkma 

    • Kinofobi: Köpeklerden korkma 

    • Klostrofobi: Kapalı yer korkusu 

    • Manyofobi: Delirmekten korkma 

    • Nozokomefobi: Hastanelerden korkma

    • Sosyofobi: Toplumdan, genel olarak insanlardan korkma

    • Tanatofobi: Ölümden korkma 

    • Tripanofobi: Aşı ya da iğne olmaktan korkma

    • Venüstrafobi: Güzel kadınlardan korkma 

    • Talassofobi: Deniz ya da okyanus korkusu 

  • Gastroözofageal reflü (gör) nedir?

    Gastroözofageal reflü (GÖR) çocuklarda mide içeriğinin istemsiz olarak yemek borusuna geçişi olarak tanımlanır. Çocuklarda reflü hastalığında erişkinlere göre biraz daha karmaşık mekanizmalar etkindir. Patolojik reflü çocuklarda sıklıkla nörolojik hastalığı olanlarda görülür. Bu çocuklarda aynı zamanda yutma güçlüğü, spastik görünüm, artmış hıçkırma refleksi gibi durumlar bulunur. Bu çocukların mide boşalma zamanları bozulmuş, yemek borusunun hareketleri de azalmıştır. Normal çocuklarda ise reflü hastalığı kendisini reaktif hava yolları, astım, sık tekrarlayan zatürre atakları ile gösterir. Sindirim sistemi ile ilgili de büyüme gelişme geriliği, huzursuzluk, yeme de isteksizlik, göğüs yanması, kanlı kusma, yemek yerken ağrı hissi gibi bulgular olabilir. Nörolojik hastalığı olan çocuklarda sürekli olan kasılmalar reflüyü tetikler. Kasılmalar ve reflü hastanın kalori ihtiyacını arttırır. Reflüye bağlı yetersiz beslenme hayat kalitesini olumsuz etkiler. Bu hastalarda daha konforlu bir yaşam için reflü tedavisi önerilir.

    Reflü tedavisinde öncelik ameliyatsız alınan tedbirlere verilir. Reflü olan bebeklere daha koyu kıvamlı mama verilmesi, dik beslenmesi, az ve sık besleme ile yüzükoyun yatma önerilir. Kusmalar geçmezse, mide boşaltımını hızlandıran ilaçlar ve mide asit salgısını azaltan ilaçlar tedaviye eklenir.

    Medikal tedaviye yanıt alınamayan durumlarda cerrahi tedavi uygulanır. Bunlar;

    Çocuğun ilaç tedavisine rağmen kilo alamaması, Solunum durması (apne) nöbetleri geçirmesi, Yemek borusu tahrişine bağlı olarak oluşan kanama,darlık ve beslenme yetersizliğine bağlı şiddetli kansızlık, Büyük çocuklarda; yemek borusu tahrişine bağlı göğüs ağrıları iştahsızlık ve kilo kaybı, Solunum yollarına kaçışa bağlı tekrarlayan akciğer enfeksiyonları, Mide fıtığı saptanması

    Çocuklarda reflü hastalığında tercih edilen cerrahi tedavi yöntemleri erişkin hastalar ile paralellik göstermektedir. Çocuklarda da erişkinlerde olduğu gibi laparoskopik (kapalı) ameliyat yöntemleri öncelikle tercih edilir. En sık tercih edilen yöntem laparoskopik Nissen fundoplikasyonudur. Bu ameliyatta midenin en üst kısmı, yemek borusunun karın içindeki kısmının etrafına sarılır. Reflü sırasında bu sarılan kısmın mide içeriği ile dolarak yemek borusunu sıkıştırıp, içeriğin yukarı doğru kaçışını engellemesi beklenir.

    Bu ameliyatların başarısı %85 ile 94 arasındadır. Ameliyattan sonra gaz sıkışması sendromu, hızlı mide boşaltımı sonrası hazımsızlık, kusamama ve küçük hacimli beslenme gibi şikayetler görülmekle beraber genellikle 6 ayda kaybolur.