Etiket: Sık

  • Panik bozukluk nedir? Tanısı nasıldır?

    Panik bozuklukta görülen panik ataklar; bazen agorafobi ile birlikte bazen de agorafobisiz meydana gelebilir. Agorafobi bazen panik atak olmaksızın da meydana gelebilir.

    DSM IV Panik atak tanı ölçütü:

    Aşağıdaki semptomlardan dördünün birden başladığı ve 10 dakika içinde en yüksek düzeyine ulaştığı, ayrı bir yoğun korku ya da rahatsızlık duyma olmasıdır ve 13 fizyolojik ya da bilişsel belirtinin 4’ü olmalıdır:

    1.Çarpıntı, kalp atımlarını duyumsama ya da kalp hızında artma olması

    2.Terleme

    3.Titreme ya da sarsılma

    4.Nefes darlığı ya da boğuluyor gibi olma duyumları

    5.Soluğun kesilmesi

    6.Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı hissi

    7.Bulantı ya da karın ağrısı

    8.Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma

    9.Derealizasyon (gerçekdışılık duyguları) ya da depersonalizasyon (benliğinden ayrılmış olma)

    10.Kontrolünü kaybetme ya da çıldıracağı korkusu

    11.Ölüm korkusu

    12.Paresteziler (uyuşma ya da karıncalanma duyumları)

    13.Üşüme, ürperme ya da ateş basmaları

    Agorafobi: Beklenmedik bir biçimde ortaya çıkabilecek ya da durumsal olarak yatkınlık gösteren bir panik atağın ya da panik benzeri semptomların çıkması durumunda yardım sağlanamayabileceği ya da kaçmanın zor olabileceği ( ya da sıkıntı doğurabileceği) yerlerde ya da durumlarda bulunmaktan anksiyete duyma. Agorafobik korkular arasında özel birtakım belirli durumlar vardır ki bunlar arasında tek başına evin dışında olma, kalabalık bir ortamda bulunma ya da sırada bekleme, köprü üzerinde olma ve otobüs, tren ya da otomobille geziye çıkma sayılabilir.

    Panik bozukluğun temel belirtisi panik ataklardır ve diğer anksiyete bozukluklarına göre çocuk ve ergende daha nadir olarak görülür. Aslında panik ataklar öncesinde herhangi bir gerçek tehdit ya da tehlike yoktur. Panik atak sırasındaki bulgular bireylerde kalp krizi geçiriyor olma, bayılabileceği, boğulabileceği, boğazının tıkanabileceği ya da yutkunamayabileceği gibi duygu ve düşünceler oluşturduğundan birey ölüm korkusu, çıldırma ya da kontrolünü kaybetme, delireceği gibi korkular yaşayabilir. Panik ataklar beklenmedik şekilde ani oalrak ortaya çıkar, 10 dakika içinde en üst düzeye ulaşır, daha sonra yavaşça azalarak yok olur. Çocuklar bazen belirtilerini dıştan gelen olaylara bağlayabilirler (arkadaşımla kavga ettiğim için kalbim hızlı çarpıyor gibi). Çocuk ve ergenlerde bilişsel belirtiler daha az olarak bildirilir. En sık kalabalık yerlerden kaçınma davranışları bildirilir (sinema, doğum günü kutlamaları gibi).

    Panik atak özellikle geç ergenlik dönemi ve 30’lu yaşlarda ortaya çıkar. Genel olarak yaygınlığı %1.5-3 arasındadır. Panik bozukluğu olan ergen ve erişkinlerin çocukluk döneminde de çeşitli kaygı bozuklukları yaşaması muhtemeldir (ayrılık kaygısı, sosyal kaygı,…). Panik bozukluk kızlarda erkeklere oranla 2-3 kat daha sık olarak ortaya çıkar.

    Panik bozukluğu olan bireylerin ailelerinde de panik bozukluk daha sık olarak görülmektedir. Panik bozukluğu her ne kadar ani olarak ortaya çıksa da araştırmalar başlangıç öncesinde stresli yaşam olaylarının olduğunu göstermiştir. Aile içi stresler, ana-baba ayrılığı, cinsel istismar gibi travmatik yaşantılar öncesinde daha sıktır.

    Panik bozukluğu olan çocuk ergenlerin %90’ında ayrılma anksiyetesi bozukluğu, sosyal fobi, yaygın anksiyete, depresyon gibi ruhsal bozukluklar birlikte bulunmaktadır.

    Tedaviye iyi yanıt vermekle birlikte nüksler ve kronik seyirler çok sık olarak görülür.

  • Öfke Kontrolü

    Öfke Kontrolü

    Öfke, insanların çatışmaları fark edip çözmelerine yardımcı olur ve görmezlikten gelinen farklılıkların kendini hissettirmesini sağlar. Öfkeli olmak ve bunu zaman zaman göstermek anormal değildir. Fakat, çok sık öfkelenen bir çocuğunuz varsa, 6 yaşından büyük olduğu halde düzenli olarak sinir krizleri geçiriyorsa ya da öfkesi fazlasıyla yoğun ve saldırgansa bu bölümü okuyun.
    Bebekler öfkelerini, ağlayarak, kollarını sallayarak, bacaklarıyla tekme atarak dile getirirler. 18 ay civarında çoğu çocuk öfkelenince sinir nöbetleri geçirir. Bu nöbetler ikinci yılın sonunda doruğa ulaşır, üçüncü yıldan sonra azalır. Bunun nedeni üç yaş civarında çocukların isteklerini elde etmede dilin daha etkili bir araç olduğunu fark etmeleridir.
    Okulda öfke, akademik güçlüklere yönelik bir tepki olabilir. Bazı çocukların toplumsal rollerini tanımlamak için kullandığı bir saldırganlık çeşidinin işareti de olabilir. Öfkeli tehdit ve meydan okumalar kimin daha çetin olduğunu belirlemeye yardım eder.
    Aynen yetişkinler gibi, kimi çocuklar da diğerlerinden daha kolay öfkelenirler. Yüksek düzeydeki buhar basıncını içinde taşıyan bir düdüklü tencere gibi olan bu çocukların patlaması için çok az bir provokasyon ya da zorlanma yetecektir. Kimi çocuklar ise henüz öfkelerini yönlendirmek için gerekli becerileri edinememiş olabilirler. Bazı çocukların öfkesi de yaşamlarındaki ciddi olaylara tepki olabilir.
    Her üç durumda da çocuğun, çocuğun niye öfkeli olduğunu bilmesinin yanı sıra, öfkesini uygun şekillerde nasıl yönlendireceğini de bilmesi gerekir. Bu yeteneğe sahip olmayan ya da öğrenmeyen çocuklar arkadaş edinmede güçlük çekebilir ve öbür çocukların kolayca kızdırıp ağlattığı hedefler haline gelebilir.
    Ne Zaman İlgilenilmeli?
    Eğer çocuk öfkesini başkalarına yönelik fiziksel saldırılara dönüşürse bunun üzerinde durulmalıdır. Ayrıca aşağıda sıralananlar çocuğa uyuyorsa dikkatli olunmalıdır.
    * Sık sık öfkeleniyor, her gün sınıf arkadaşlarıyla tartışıyorsa
    *Aynı yaştaki diğer çocuklara göre daha yoğun olarak öfkeleniyorsa, sık sık
    ağlayıp başkalarına vuruyorsa, yanlış yaptığında ya da zorlandığında kağıdı
    buruşturup atıyorsa.
    *Öğretmenin sakinleştirici çabalarına yanıt vermiyor veya bağırarak onu itiyorsa.
    *Yaşamın her alanında öfkelenecek bir şey buluyor ve belli bir kişi ya da olay
    nedeniyle değil, genel olarak kendini öfkeli hissediyorsa.

    *Olaylarla baş etme yöntemlerinde önemli değişiklikler görüyorsanız, örneğin daha önce hiç sıkılmadığı şeylere öfkelenmeye başlamışsa.
    Nasıl Yardım Edilebilir?
    Öfkesiyle baş edemeyen bir çocuğa yardım ederken ilk göreviniz, niye öfkeli olduğunu anlamak ve (bunun farkında değilse) onun da anlamasını sağlamaktır. Bu da dinlemeyi bilmek demektir. Öfkeli çocuklar açık, sakin, anlayışlı ve kendini anlayacak yetişkinlere ihtiyaç duyarlar. Onu öfkelendiği için azarlamanız veya kendinize kızmanız, öfkesini nasıl ifade edeceği ve nasıl sakin olacağı konusunda ona fikir vermez.
    Çocuğun sakin olduğu bir anda , onu neyin bu kadar öfkelendirdiğini sorarak, iç dünyasında hissettiği bir duygu veya kendisine söylenen bir şey ise (alay edilme gibi) bunu farketmesini sağlayarak öfkesinin kaynağına inebilirsiniz. Bazı çocuklar, özellikle ergenlik öfkeleri hakkında konuşmak istemeyebilirler. Bu durumda ne yapmaya çalıştığınızı açıklamak yerine uzman yardımı isteyiniz.
    Öfkeli bir çocukla çalışmanın asıl hedefi; kendi kırgınlık duygularına yada başkalarının sataşmalarına vereceği tepkilerde her zaman seçim şansının olduğunu ona göstermektir.Bağırmayı, vurmayı, öfke nöbetleri geçirmeyi seçebilir yada öğretmenine ve arkadaşına neler hissettiğini söylemeyi tercih edebilir. Bu konuda onu hangi eylemin iyi sonuç doğuracağını düşünmeye teşvik edin.
    Ayrıca, aşağıdaki davranışlarla öfkesini kontrol etme konusunda ona yardımcı olabilirsiniz;
    *Öfkeli olmadığı anlarda yada az da olsa sakin kalarak zor bir durumla başa çıktığında onu takdir edin.
    *Belli bir süre için öfkesini dışa vurmayacağı ya da anlaştığınız şekillerde dışa vuracağı konusunda anlaşma yapın.
    *Duygularını anlattığı bir günlük tutmasını önerin. Yazı yazmak zor geliyorsa resim de yapabilir. Kendisini öfkelendiren problemi, nasıl tepkide bulunduğunu, bu tepkinin ne gibi sonuçlar doğurduğunu ve problemi halletmek için iyi bir yol olup olmadığını, neyin daha iyi olabileceğini anlatmasını isteyin.
    *Siz de ondan beklediğiniz gibi davranın. Örneğin yaşadığınız bir çatışmayı çözmek için öfkenizi kelimelere dökebilir ve ona asıl sorunun öfke olmadığını, ifade edilme biçimi olduğunu gösterebilirsiniz.

  • Çocuklarda obsesif kompulsif bozukluk (okb)

    OKB, bireyin sosyal, mesleki işlevselliği ve toplumsal etkinlikleri üzerinde önemli ölçüde bozulmaya neden olan, obsesyon (saplantı) ve kompulsiyonlarla (zorlantı) karakterize, süregen bir hastalıktır. Obsesyonlar, kişinin iradesi dışında oluşan, bastırılamayan iç sıkıntısına yol açan, yineleyici bir biçimde kendini gösteren düşünceler, dürtüler ya da düşlemler olarak tanımlanır.

    Kompulsiyonlar ise, rahatsız edici düşüncelerin oluşturduğu kaygıyı azaltmak ya da korkulan sonuçlardan korunmak veya kaçınmak için yapılan tekrarlayıcı davranışlar veya zihinsel eylemlerdir. Kişi bu düşünceleri, dürtüleri ve eylemleri normal yaşantısıyla örtüştürmez, mantığına, inançlarına, ahlak anlayışına ters bir durum olarak algılar.

    OKB’nin yaygınlığı çocuk ve ergenlerde %0.2-4 arasında değişmektedir. OKB’nin başlangıç yaşı, en sık 7, ortalama 10’dur. Ancak yaşamın ilk yıllarında dahi klinik olarak tedavi gerektirebilen OKB olguları bulunmaktadır. OKB ne kadar erken yaşta başlarsa gidişatı o kadar kötü olmaktadır. Bilimsel araştırmalar OKB olan erişkinlerin %80’inin belirtilerinin 18 yaşından önce başladığını göstermiştir.

    OKB’nin başlangıcı genellikle çocukluk ya da ergenlik çağında ve sinsi olmaktadır. Erkek çocuklarda OKB daha ağır seyretmekte, kızlara göre birlikte ek ruhsal bozukluk daha sık bulunmaktadır.

    OKB’nin genellikle başlaması ile tanı konulması arasında geçen süre 2-3 yıl olmaktadır. Hastalığın bu kadar geç tanı almasının sebepleri arasında, çocukların kaygısının, tekrar tekrar sormalarının azalacağı düşüncesiyle ailelerin de obsesyon ve kompulsiyonlara eşlik etmesi, ailelerin ve çocukların belirtileri gizlemeleri, subklinik obsesyon ve kompulsiyonları olan ebeveynlerin çocuklarının semptomlarını fark etmemeleri, çocukların kendi obsesyonlarını ve kompulsiyonlarını iç görülerinin zayıf olması nedeniyle normal algılamaları, özellikle ergenlerin düşünce ve davranışlarındaki anormallikleri başkalarının öğrenmesi sonucunda damgalanacaklarını düşünmeleri, OKB’nin çocuk ve ergen sağlığı ile ilgilenen tıbbi personel ve doktorlarca iyi bilinmemesi, sayılabilir.

    OKB olan çocuklarda zeka düzeyi normal toplum normlarındadır.

    Tüm yaş gruplarında en sık görülen obsesyon bulaşma ile ilgili yineleyen düşüncelerdir. Kompulsiyonlar yineleyici davranışlar (ör.el yıkama, sıraya koyma, kontrol etme) ya da zihinsel eylemlerdir (dua etme, sayma, sözcükleri sessiz bir biçimde yineleme). Kompulsiyonların amacı anksiyeteden korunmak ya da bunları azaltmaktır. En sık görülen kompulsiyonlar yıkanma ve temizlenmedir.

    Olguların %95’inde obsesyonlar ve kompulsiyonlar bir aradadır.

    NORMAL ÇOCUKLARDA GÖRÜLEBİLEN RİTÜELLER

    Ritüel

    Yaş

    Yatma ve yeme ritüelleri

    Küçük çocuklarda (6 yaşına dek sürebilir)

    Günlük eylemlerde değişime direnç

    Küçük çocuklarda (2-4 yaş)

    Çizgilere basmama

    Küçük çocuklarda

    Kontrol etme/denetleme

    Küçük ve büyük çocuklarda

    Sayma ve şans numaraları

    Büyük çocuklarda

    Dokunma

    Büyük çocuklarda (oyun oynarken)

    Yıkanma

    Okul öncesi çocuklarda (hafif şekilde), bazen ergenlerde

    Kirlenme/mikrop kapma korkusu

    Küçük ve büyük çocuklarda (hafif şekilde)

    ÇOCUKLARDA OKB’YE EŞLİK EDEN RUHSAL BOZUKLUKLAR

    OKB’de eştanı yaygınlığı %40-50’dir. Majör depresif bozukluğun OKB’si olan çocuk ve ergenlerde yaşam boyu görülme oranı %65-80 gibi oldukça yüksek oranlarda bildirilmektedir. Anksiyete bozukluklarının (yaygın anksiyete bozukluğu, panik bozukluk, …) biri ya da birkaçının OKB ile birlikte görülme oranı da %50’lerdedir. Bunun yanı sıra tik bozuklukları, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, davranım bozukluğu gibi diğer ruhsal bozukluklar da sıklıkla çocuk ve ergendeki OKB’ye eşlik edebilir.

  • Çocuk ve ergenlerde özgül fobi

    Özgül fobi, açıkça görülen nesne ve durumlardan belirgin, sürekli ve anlamsız korku duyma halidir. Özgül fobiler on yıllar boyunca sürebilir ve belirtiler aile hayatını, sosyal ilişkileri, okuldaki ya da meslekteki başarıyı etkileyebilir. Bozukluğun işlevselliğe olumsuz etkisi belirtilerin şiddetiyle doğru orantılıdır, belirti şiddeti ise uzun dönemde sıklıkla sabit kalır. Ergen ve erişkinler bu korkunun aşırı olduğunun farkındadır; oysa, çocuklarda bu içgörü bulunmayabilir. Bu nedenle çocuklarda özgül fobi tanısı koymak için korkunun anlamsız olduğunun farkında olma şartı aranmamalıdır. Fobik uyaranla karşılaşmaktan kaçınma ve kaçınmanın mümkün olmadığı durumlarda ise fobik uyarana ancak aşırı sıkıntı duyularak katlanabilme hastalığın tipik özelliklerindendir.

    Fobinin görülme sıklığı ve içeriği kültürel farklılık gösterebilmekle birlikte özgül fobinin yaşam boyu yaygınlığının yaklaşık olarak %9-12 olduğunu söylemek mümkündür ve kızlarda yaklaşık 3 kat daha sık görülür.

    DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre; özgül fobi tanımı, fobik semptomların en az 6 aydır sürüyor ve günlük aktivitelerini belirgin ölçüde kısıtlamış olması gerekmektedir.

    DSM-IV tanı kriterlerine göre özgül fobi 5 alt tipten oluşmaktadır:

    1.Durumsal Tip:
    Korkuyu toplu taşıma araçlarında bulunma, tüneller, köprüler, asansörler, uçak yolculuğu, araba kullanma gibi durumlar başlatmaktadır. En sık çocuklukta ve yirmili yaşların ortalarında görülür.

    2.Doğal Çevre Tipi:
    Korkuyu fırtına, yüksek yerler, su gibi doğal koşullar başlatmaktadır. Genellikle çocuklukta başlar.

    3.Kan-enjeksiyon-yara tipi:
    Korkuyu kan, yara, enjeksiyon ya da invaziv tıbbi girişimler başlatır. Genellikle ailevidir ve çoğu zaman güçlü bir vazovagal tepki ile belirgindir. Hastaların % 75’i bu durumlarda karşılaştıklarında bayılırlar.

    4.Hayvan Tipi:
    Korkunun nedeni hayvan ya da böceklerdir. Genellikle çocuklukta başlar.

    5.Diğer Tip:
    Tıkanıp boğulmaktan, soluğun kesilmesine, kusmaya ya da hastalığa yakalanmaya yol açabilecek durumlardan, yüksek ses ya da masal kahramanlarından korkma ile belirli özgül fobi alt tipidir.

    ÖZGÜL FOBİNİN GİDİŞİ

    Özgül fobiler genellikle çocuklukta başlamasına karşın (ort.baş.yaşı: 7-8) erken erişkinlik ya da erişkinlik döneminde de başlayabilir. Erken başlayan fobilerin çoğu tedavi görmeksizin kısa sürede geçer. Çocuklar fobileriyle baş edebilse bile, bu durum sonraki dönemlerde başka anksiyete bozuklukları geliştirmeyecekleri anlamına gelmez. Erişkin dönemdeki özgül fobilerin yaklaşık %50’si çocukluk çağı başlangıçlıdır. Ancak erişkin dönemde başlayan fobiler daha dirençlidir.

    Özgül fobilere özellikle sosyal fobi olmak üzere, diğer anksiyete bozuklukları (posttravmatik stres bozukluğu, obsesif-kompulsik bozukluk,…) ve depresyon sıklıkla eşlik etmektedir.

    KORKUSU OLAN ÇOCUĞA NASIL YAKLAŞMALI?

    Korku çocukların büyütülmesinde hiçbir zaman disiplin aracı olarak kullanılmamalıdır.

    Anne-babalar, öğretmenler ve diğer aile bireyleri tarafından çocukların korkuları yok sayılmamalı, korkular küçümsenmemeli ve alay konusu olmamalıdır (ör. Korkacak ne var? erkek adam hiç korkar mı?, sen artık abi/abla oldun,…)

    Çocuktaki korkunun nedenleri araştırılmalı, çocuğu anlamaya çalışılmalı ve çözümü mümkün bir neden var ise ortadan kaldırılmaya çalışılmalıdır.

    Korkuları olan çocuğa sabırlı davranılmalı, korkularını yenmesi için zaman tanınma ve korkuyu yenmek için gösterdiği çaba dikkate alınmalıdır. Eğer yeterli zaman tanınmaz ve korkuyu yenmek için gösterdiği mücadele önemsenmez ise bir süre sonra çocuk mücadele etmekten vazgeçebilir.

    Çocuğa karşı küçüklüğünden itibaren aşırı koruyucu/kollayıcı tutum gösterilmemelidir (ör. aman düşersin!, tek başına yapamazsın).

    Çocuğu korumaya çalışırken, söz ve davranışlarımızla çevrenin tehlikelerle dolu bir yer olduğu duygusu fazla yansıtılmamalıdır.

    Çocuğun arkadaş grubuna girmesine ve öz güven duygusunu geliştiilrmesine yardımcı olunmalıdır.

    Çocuk korkuları konusunda konuşmaya hazır olduğu zaman, empatik bir tutumla onu dinleyip, anlamaya çalışılmalıdır. Çünkü çocuklar bazen kendilerine inanılmayacağını ve/veya alay edileceğini gibi olumsuz düşüncelere kapılarak korkularını paylaşmak istemezler.

    Çocuklara (özellikle 8-9 yaşından küçük çocuklara) korku dolu masallar anlatılmamalı, korku içerikli filmler izletilmemelidir.

    Tüm bunlar korkunun başlamasından önce veya başladıktan sonra dikkat edilmesi gereken tutumlardan örneklerdir. Ancak korku başladığında tedavi aşamasında neler yapılmalıdır;

    Fobilerde en sık kullanılan terapi türü bilişsel davranışçı terapidir. Bilişsel davranışçı terapide en sık kullanılan teknik yüzleştirme (exposure) tedavisidir. Bu yöntemde kişinin korku yaratan durum veya nesnenin üzerine giderek, ortaya çıkan kaygı ile başa çıkması öğretilir. Yüzleştirme tedavisi motivasyonu yeterli olan, depresif belirtilerin bulunmayan, fobik uyaranın açıkça belli olduğu olgularda uygulanabilir. Korku oluşturan nesne ve durumların gerçekte hiç bir tehlike oluşturmayacağı ve fobik uyaranla ilgili olası yanlış bilgiler konusunda yeteri kadar çalıştıktan sonra (bilişsel tedavi), hastalar fobik uyaranla hafiften şiddetliye doğru kademeli olarak yüzleştirilir. Amaç hastaları desensitize etmektir.

    Ancak burada dikkat edilmesi gereken şey; bazı korkular yaşlara özgüdür. Bunda olumlu tutumlar ve iyi model olmak yeterli olabilir. Çocuk eğer korkunun üzerine gidebilme konusunda iyi bir işbirliği yapabilirse, yavaş yavaş korktuğu şeye alışması sağlanabilir. Ancak çocuktaki korkuda, çocuk herhangi bir şekilde işbirliği yapamayacak durumda ise (yaş, korkunun şiddetli olması, aile desteğinin yeterli olmaması, depresyon gibi ek ruhsal bozuklukların bulunması gibi) öncelikle uzmanlardan yardım alınmalı, gerekir ise psikofarmakolojik destek verilmeli, çocuğun ek ruhsal bozukluk tedavisi ve şiddetli korkusunun azalması sağlanmalı ve ondan sonra korkunun üzerine gidilmesi çalışmalarına başlanmalıdır.

    Yıllar içindeki deneyimlerimden söyleyebilirim ki olumlu tutumlar, olumlu ebeveyn-çocuk, olumlu öğretmen-çocuk, olumlu çocuk-hekim işbirliği sonucunda tedavi süresi hastalığın şiddeti, yaygınlığı ve kişinin özelliklerine göre değişmekle birlikte yenilemeyecek korku yok denecek kadar az.

  • İletişim bozuklukları ve beraberinde görünen ruhsal bozukluklar

    1.Sözel anlatım bozukluğu (konuşma dili bozukluğu, gelişimsel ekspresif afazi)

    Bu bozuklukta kullanılan sözcük sayısı çok sınırlıdır, dilbilgisi yönünden zaman seçiminde hatalar yapılır, sözcükleri anımsamakta ya da gelişimine göre uygun uzunlukta ve karmaşıklıkta cümle kurmada güçlük çekme gibi bulgular görülür. Genellikle çocuktaki sözel anlatım zorlukları okul başarısını, mesleki başarıyı ya da toplumsal iletişimi bozacak düzeyde olur. Bu çocukların zekasında, işitmesinde ve sosyal-duyusal ilişkilerinde sorun yoktur. Başkalarının konuşmalarını anlama yaşlarından beklenen düzeydedir. Okul öncesi çocuklarda en sık görülen iletişim bozukluğudur.

    3 yaşın altındaki çocukların %10-17’ sinde sözel anlatım gelişimi gecikir. Bu durum erkek çocuklarda daha sık görülür ve genetik yatkınlık vardır.

    2.Karışık dili algılama-sözel anlatım bozukluğu

    Çocuklarda sözel anlatım bozukluğu semptomlarına ek olarak sözcükleri, cümleleri ya da bazı kavramları anlamada güçlükler vardır. Seslerin ayırt edilmesi, hızlı ses değişikliklerini fark etme, seslerin ve sembollerin birleştirilmesi ve seslerin sıralamasını hatırlama gibi işitme becerilerinde de yetersizler söz konusu olabilmektedir. Çocukluk çağında %3-5 oranında görülmektedir.

    Genel olarak bu iki bozukluğun birbirinin devamı olduğu düşünülmektedir. Bu görüşe göre; sözel anlatım bozukluğunun karışık dili algılama- sözel anlatım bozukluğu ile benzer temel sorunları paylaştığı fakat daha az şiddetli formu olduğu ileri sürülmektedir. Bazen bu iki bozukluk yerine ‘özgül dil bozukluğu’ terimi de kullanılmaktadır.

    3.Fonolojik bozukluk (artikülasyon bozukluğu)

    Çocukların yaşına ve lehçesine uygun, gelişimsel olarak çıkartmaları beklenen konuşma seslerini çıkartamamaları (ör. R sesinin çıkartılamaması), bir ses yerine başka bir sesi söylemeleri (ör. K yerine t sesinin söylenmesi), sondaki sessiz harfin söylenememesi gibi durumlar fonolojik bozukluk olarak adlandırılır. Genellikle konuşma sesleri çıkartma ile ilgili zorluklar okul başarısını, mesleki başarıyı ya da toplumsal iletişimi bozacak düzeyde olur. Fonolojik bozuklukta en sık yanlış yapılan sesler ‘ı,r,s,z,t,ç’ dir. Fonolojik bozukluğun şiddeti 8-9 yaşına kadar giderek azabilir ya da tamamen düzelebilir.

    4.Kekeleme

    Kekeleme, konuşma akışında tutukluk, bir sözcük ya da sesi tekrarlama, sesi uzatma, konuşmanın ritmik akışını bozan duraksamalar, ünlemlemeler, sözcüklerin parçalanması (ör. Bir sözcük içinde ara vermeler), duyulabilir ya da sessiz bloklar (konuşma sırasında doldurulan ya da doldurulamayan ara vermeler), dolambaçlı yoldan konuşma (söylenmesi sorunlu sözcüklerden kaçınmak için bu sözcüklerin yerine başka sözcükleri kullanma), sözcükleri aşırı fiziksel gerginlikle söyleme olarak tanımlanabilir.

    Genellikle 2-7 yaşlarında başlar ve erkeklerde 4-5 kat daha sık görülür. Yaşam boyu görülme oranı %5, süregenleşme oranı %0.5-1 arasındadır. Kekemelik pek çok ruhsal bozukluk gibi genetik geçişi olabilen bir bozukluktur. Erişkinlerde ortaya çıkması genellikle kafa travması, serebrovasküler olay, beyin tümörü gibi nörolojik bir sebebe bağlanmaktadır. Yapılan bilimsel çalışmalarda kekemelik başlangıç öncesi %40-70 oranlarında psikososyal stres varlığı saptanmıştır. Türkçemizdeki ‘korkudan dilini yuttu’ deyimi bu durumu oldukça iyi anlatmaktadır. Küçük yaşlarda başlayan kekemelikte tedavi süresi kısa ve sonlanım çoğunlukla yüz güldürücü olduğu, yaklaşık 4/5’inin ergenlik döneminde kendiliğinden iyileştiği bildirilmiştir.

    Kekemeliğin gidişatı oldukça yüz güldürücüdür. 16 yaşına kadar %75-80’i iyileşir. Bu iyileşmenin %75’i 4 yaşına kadar, geriye kalanların %50’si 6 yaşına kadar, geriye kalanların %25’i ise 10 yaşına kadar iyileşir. İyileşme oranı kızlarda erkeklere göre daha sıktır. Ergenlikten sonra (21-22 yaşından sonra) tam iyileşme nadirdir.

    Çocuklarda konuşma gecikmesinin en sık nedenleri

    1.Psikososyal yoksunluk, kötü muameleye maruz kalma

    2.Zihinsel yetersizlik: Bu çocuklarda hem alıcı hem de ifade edici dilde sorun vardır. Zeka düzeyi azaldıkça dil edinimi daha yavaş olmaktadır.

    3.İşitme azalması/kaybı: Hem alıcı hem de ifade edici dil sorunları görülmektedir.

    4.Matürasyonel (gelişimsel) dil gecikmesi

    5.Sözel anlatım bozukluğu

    6.Karışık dili algılama-sözel anlatım bozukluğu

    7.Birden fazla konuşulan dilin bulunduğu (bilingualizm) ortamda yaşama: Bu çocuklarda konuşmada gecikme olmasına karşın genellikle 5 yaşından önce her iki dili de kullanabilmektedirler.

    8.Otizm ve diğer yaygın gelişimsel bozukluklar

    9.Seçiçi konuşmamazlık (selektif mutizm)

    10.Serebral palsi gibi nörolojik faktörler

    İLETİŞİM BOZUKLUKLARI İLE BİRLİKTE GÖRÜLEN RUHSAL SORUNLAR

    Okul döneminde bu çocuklarda başta okuma bozukluğu olmak üzere diğer öğrenme güçlükleri (yazılı anlatım bozukluğu, matematik bozukluğu) sıklıkla görülür. Bunların yanı sıra anksiyete bozuklukları, davranış bozuklukları, duygudurum bozuklukları, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, karşı gelme karşıt olma bozukluğu, düşük benlik saygısı, zayıf arkadaş ilişkileri görülebilir. Ruhsal eştanı en sık alıcı dil bozukluklarında görülür (%60-80).

  • Hasta çocuklara yaklaşım

    Günümüzde çocuk ve ergenlerin hastalıklarının değerlendirilmesinde, sadece biyolojik boyut değil psikolojik ve sosyal boyutlar da ele alınmakta, hastalığa biyopsikososyal açıdan yaklaşılarak hem biyolojik, hem ruhsal hem de sosyal destekler verilmeye çalışılmaktadır. Çünkü günümüzde çocuk ve ergenlerin hastalıkları sırasında ruhsal, sosyal ve/veya birtakım davranışsal sorunlar yaşadıkları daha iyi bilinmektedir. Hasta çocuk ve ergenlerde biyopsikososyal bakış açısını unutmamak tanı ve tedavi sürecinin daha rahat geçmesine büyük katkıda bulunacaktır.

    Bu bölümde akut ya da kronik hastalığı olan çocuk ve ergenlerin ruhsal ve davranışsal açıdan nasıl tepkiler gösterdikleri, bu tepkilerde nelerin rol oynadığı, hastalığı olan çocuk ve ergene sahip ailelerin öğrenmek isteyebilecekleri bazı sorulara yer verilmesi amaçlanmıştır:

    HASTA OLAN ÇOCUK ve ERGENLER HANGİ YAŞTA, EN SIK NASIL TEPKİLER GÖSTERİRLER?

    0-6 yaş grubu

    -Ayrılık kaygısı (anneden ya da bakımveren yakın kişilerden ayrılırken yoğun sıkıntı yaşama, ağlama); özellikle ilk 3 yaşta sıklıkla karşılaşılan bir durumdur.

    -Regresyon (gerileme, bebeksileşme): Çocuğun bulunduğu yaşta kazanmış olduğu çoğu becerilerini yapamama durumudur. Tuvalet eğitimini almışken yeniden altına kaçırmaya başlama, yemeği kendi başına yiyebilirken annesinin yedirmesini isteme, bebeksi konuşma, parmak emme gibi.

    -Yeme ve uyku düzeninde değişiklikler: Her zamanki uyku saatinde uyuyamama, gece sık uyanma, kabus görme, iştahında azalma, yemekte seçici olma gibi.

    -Sağlık ekibi tarafından uygulanan tıbbi işlemlerden korkma. İğne uygulaması, ilaç verilmesi gibi.

    -İçe kapanma.

    6-11 yaş (okul dönemi)

    -Okul sorunları: Derslerde başarısızlık, okula devamsızlık, akranları tarafından alay edilme, küçümsenme, dışlanma, damgalanma gibi.

    -Korku ve kaygılar: Yalnız yatamama, karanlık korkusu, ölüm korkusu, ebeveynlerini kaybetme kaygısı gibi.

    -Sıkıntı, yalnızlık duyguları.

    -Uyku ve yeme problemleri gibi sorunlar yaşanabilir.

    Ergenlik dönemi

    -Ergenlik döneminde; gelişim dönemi özellikleri olarak ergenler görünümleriyle çok yoğun uğraştıkları için vücut şekil değişikliklerinden kaynaklanan sıkıntılar yaşayabilirler (mevcut hastalığa bağlı gelişebilen cilt rengi değişiklikleri, kol-bacakta kaza sonucu eksiklik, yürüme bozuklukları gibi).

    -Bağımsızlıklarını kazanmaları gereken bir dönemde sağlık ekibine, anne-babaya yeniden bağlı kalmak ergeni huzursuz edebilir.

    -Okulda problemler yaşayabilirler.

    -Bazen sahip oldukları hastalık nedeni ile depresyona girebilir, özkıyım (intihar) girişiminde bulunabilirler,…

    ÇOCUK VE ERGENLERİN HASTALIKLARINDA NEDEN FARKLI RUHSAL VE DAVRANIŞSAL TEPKİLER GÖRÜLÜR?

    Çocuk ve ergenin hastalık karşısında verdiği ruhsal ve davranışsal tepkiler pek çok faktöre bağlıdır:

    1.ÇOCUKLA İLGİLİ FAKTÖRLER

    1.a.Çocuğun yaşı,

    1.b.Çocuğun içinde bulunduğu psikolojik ve sosyal gelişim basamaklarının özellikleri,

    1.c.Çocuğun mizacı,

    1.d.Çocukların hastalıklar karşısında kullandıkları savunma düzenekleri.

    2.HASTALIKLA İLGİLİ FAKTÖRLER

    2.a.Hastalığın oluş şekli,

    2.b.Hastalığın seyri,

    2.c.Tedavi şekli ve hastaneye yatışlar,

    2.d.Hastalığın dönemi.

    3.AİLE İLE İLGİLİ FAKTÖRLER

    4.ÇEVRESEL FAKTÖRLER

    1.ÇOCUKLA İLGİLİ FAKTÖRLER

    1.a.Çocuğun yaşı

    Çocukların olayları algılama şekilleri yaşlara ve bilişsel gelişim düzeylerine göre farklılıklar gösterir. Örneğin; 2-7 yaş arasındaki çocuklar kendi deneyimlerine güvenir ve onlara göre hareket ederler. Durumu genelleme yetenekleri zayıftır ve hastalık karşısında mantıklı düşünemezler. 2-7 yaşında hasta olan ya da hastanede yatan çocuğun özerkliği çeşitli derecelerde (yeme, giyinme, oyun şekli,…) kontrol altına alınmış olduğundan işe yaramazlık ve çaresizlik duygusu gelişir. Ayrıca bu yaşta çocuklar hastalığın, yanlış davranışlar nedeni ile kendilerine verilen bir ceza olduğunu düşünürler. Bu nedenle, bu dönemde çocuklara açıklama yaparken suçlayıcı olmamaya özen gösterilmelidir. Hastalığının kendisinin suçu olmadığı vurgulanmalıdır.

    Çocuklara açıklama yapılırken gelişim dönemlerinin özellikleri yanı sıra hastalık ya da yapılan tıbbi girişimler hakkında çocuğun inançlarına da dikkat etmek gerekir. Örneğin; kendinden kan alınacağı zaman tüm kanının alınacağına ve kanının biteceğine inanan bir çocuğa ’korkma çok az bir acı duyacaksın’ demek çocuğu rahatlatamaz.

    İlerleyen yıllarda (7-11 yaş) hastalıklar karşısında mantıksal düşünce gelişir. Yani hastalık hakkında ilgili uzman doktor tarafından yeterli ve doğru açıklama yapılırsa hastalığın nedenini, tedavi şeklinin gerekliliğini daha iyi bir şekilde anlarlar.

    Çocuğa hastalık açıklanırken yaşına ve anlayacağı düzeye göre resim, fotoğraf, hikaye, diğer hastalar araç olarak kullanılabilir. Anlayabileceği şekilde empatik yaklaşımla (kendimizi onun yerine koyarak duygu ve düşüncelerini anladığımızı hissettirebilme) uygun sözcükler seçilerek yapılmalıdır.

    1.b.Çocuğun içinde bulunduğu psikolojik ve sosyal gelişim basamaklarının özellikleri

    Yenidoğan döneminde bebekler annelerinin (bakımveren kişinin) duygularını yansıtırlar. Anne huzurlu ise bebek huzurlu, anne huzursuz ise bebek huzursuz olabilir. Bu nedenle annede bir ruhsal sorun var ise (doğum sonrası depresyon gibi) öncelikle anneye destek verilmelidir.

    1-3 yaş arasındaki çocuklar için güven duydukları ortamda bulunmaları çok önemlidir. Özellikle ayrılıklara ve alışkın oldukları ortamın değişmesine karşı çok hassastırlar. Aileden ayrılmaktan, hastanede yatmaktan, tıbbi işlemlerden korkarlar.

    3-6 yaşında ortaya çıkan hastalık çocukların anne-babayı model alma (özdeşim) yeteneğini, sosyalleşme sürecini bozabilir. Çocukların girişimcilik duygusu zedelenebilir ve buna bağlı olarak pasif ve ebeveynlerine daha bağımlı, korkak, kaygılı bir çocuk olabilirler.

    Okul dönemindeki hastalıklar başarı, sosyalleşme sorunlarına yol açabilir.

    Ergenlerde hastalık, bağımsızlığın kaybolması ve gelecekle ilgili planların bozulmasına, fizik görünümlerinin değişmesine (örneğin;saç kaybı, kilo değişmeleri, cilt rengindeki kararmalar), akran ilişkileri ve okulda sorunlar yaşanmasına, izolasyon hissine, ümitsizlik ve yetersizlik duygularına yol açabilir.

    1.c.Çocuğun mizacı

    Mizaç; çocukta doğuştan var olan duygusal yatkınlıktır. Mizacı değerlendirilen çocuklar kolay çocuk (yeni durumlara kolay uyum sağlama yeteneğine sahip olan), zor çocuk (hastalığı ve tedaviyi kabullenmede zorluk yaşayan) ve yavaş ısınan (zamanla yeni duruma uyum sağlayabilen) çocuklar şeklinde gruplandırılırlar.

    1.d.Çocukların hastalıklar karşısında kullandıkları savunma düzenekleri

    Savunma düzenekleri; kişinin ortama uyumunda ve kişilik gelişiminde oldukça önemlidir. Savunma düzeneklerinin tamamı bilinçdışı olarak (çocuk ve ergenler bunu bilerek ve isteyerek yapmazlar) gelişir ve çocuk ve ergenlerde yaygın olarak kullanılırlar. Savunma düzeneklerinin bazıları sağlıklı çocuk, ergen, erişkinde de bulunur. Burada daha çok hastalığa sahip çocuk ve ergenlerde karşılaşılanlara değinilecektir;

    Regresyon (gerileme, bebeksileşme); çocuğun kazanmış olduğu yetilerini kaybetmesi, gelişimin geri dönemindeki özellikleri göstermeye başlamasıdır. Her hastalık ve hastaneye yatış regresyona neden olur. Çünkü hasta olan çocuklar yatağa yatırılır, beslenir, yıkanır ve giydirilir.

    Yadsıma (inkar etme); çocukların hastalıklarını yok saymaları, inkar etmeleridir. Bu savunma düzeneği tedaviye uyumu güçleştirir.

    Yansıtma; çocukların hastalık ile ilgili duygu ve düşüncelerini başkasına yansıtmalarıdır. Örneğin; hastalığa duyduğu öfkeyi arkadaş, kardeş veya ebeveynine yansıtabilir.

    Akla uygunlaştırma (mantıklı bahaneler bulma düzeneği); çocukların hastalıklarından dolayı yapamadıkları şeylere kendilerince mantıklı bir mazeret bulabilmeleridir. Örneğin; hastalığından dolayı ders çalışamayan bir çocuğun, bunu aldığı eğitimin yetersizliğine bağlaması.

    Yalıtma (yaşanan olayların duygusal yanlarının bastırılmasıdır); hastalığı olan çocuklar bu savunma mekanizmasını kullandıklarında kaygı, üzüntü, umut, öfke gibi duygularını göstermezler. Çevreden hastalığı çok kolay kabullendikleri düşünülür.

    Yüceleştirme; çocukların sağlık koşulları elverdiğince enerjilerini toplum içinde kabul edilen, yaratıcı ve yapıcı eylemler için kullanmalarıdır. Örneğin; eğitsel, sanatsal, bilimsel, sportif etkinlikler.

    2.HASTALIKLA İLGİLİ FAKTÖRLER

    2.a.Hastalığın oluş şekli

    Çocuktaki hastalığın doğuştan ya da sonradan kazanılmış olması psikolojik ve sosyal açıdan farklı durumlara yol açabilir. Doğuştan itibaren hastalığı olan çocuklarda doktora gitmek ve tedavi almak, hastalıkla yaşamak hayatlarının bir parçası haline gelir. Normal gelişim aşamalarını yaşayan çocuklar ise sonradan hastalığa sahip olduklarında tedavi ekibine, tedavi şekline ve hastalığın getirdiği kısıtlamalara daha zor uyum sağlarlar. Her iki durumda da çocuklarda depresyon, uyum bozuklukları, travma sonrası stres bozukluğu, çeşitli kaygı bozuklukları, davranım bozukluğu gibi ruhsal sorunlar yaşansa da bu sonradan hastalığa sahip olanlarda genellikle daha sık ya da daha şiddetli seyredebilmektedir.

    2.b.Hastalığın seyri

    Hastalığın akut (ani başlangıçlı ve kısa süreli) ve kronik olması da çocukların ruh sağlıkları için önemli etkenlerdir. Kronik hastalıklar; kalıcı yetersizlik bırakabilen, uzun süre boyunca bakım ve gözetim gerektirebilen hastalıklardır. Çocuklarda çeşitli kronik hastalıklar görülebilir (epilepsi, zeka gerilikleri, doğuştan kalp hastalıkları, otizm, böbrek yetmezliği, kanserler, şeker hastalığı gibi).

    Kronik hastalığı olan çocuklar; akranları tarafından kabul görme güçlüğü yaşayabilirler. Bu durumlarda sağlıklı çocuğa sahip ebeveynlerin tutumları da önemlidir. Çünkü bazı ebeveynler hasta çocuklarla kendi çocuklarının oynamasına, bir arada bulunmasına ve aynı sınıfta okumasına izin vermezler. Dolayısı ile sağlıklı çocuğa model olacak olan anne-babadan, hastalıklı çocukların dışlanması gereken mesaj alınır.

    Kronik hastalığa sahip çocuklar; okul başarısında daha çok düşüklük yaşarlar (okula devamsızlıklar, ailenin tutumları, bazı hastalıklarda bilişsel yetilerin etkilenmesi gibi nedenlerden dolayı).

    2.c.Tedavi şekli ve hastaneye yatışlar

    Tedavi sürecinde acı veren girişimler, ağrı ve bilinmezlikler çocuklarda sıkıntı oluşturabilir.

    Özellikle okul öncesi dönemde hastaneye yatışlar çocuklar üzerinde olumsuz etkiler gösterir. Küçük çocuklar neden ve sonuç ilişkisini tam olarak kavrayamadıkları için hastaneye yatışlarını ceza olarak da algılarlar. Güven duydukları ev ortamından tamamen farklı ve pek çok kez de acı veren tıbbi girişimlere uğradıkları ortama uyum sağlamaları, ebeveynlerden ayrılmaları küçük çocuklarda önemli stres kaynaklarıdır. Çocukların hastaneye yatışlarında da sıklıkla gördüğümüz savunma düzeneklerinden birisi regresyondur (bebeksileşme). Küçük çocukların hastaneye yatışı; yeni edindikleri ve çok değerli olan yeteneklerinin ellerinden alınmasına neden olur. Bu da çocuklarda çaresizlik ve işe yaramazlık duygusunun gelişimine yol açar.

    Hastaneye yatan ergenlerin tepkileri farklı şekillerde olabilir;

    1.Pasif ergenler: Tedavi ekibine uyumludurlar. İçlerinde yaşadıkları endişe, kaygıları ifade edemezler.

    2.Asi ergenler: Tedaviye uyumsuz olan ergenlerdir. Bu nedenle tedavi süreçleri gerektiği gibi gidemez.

    3.Olgun ergenler: Zihinsel güçleri, süreci anlamaları ve başa çıkabilmeleri için yeterlidir.

    Hastaneye yatan ergende hastalığın tipi de önemlidir. Çünkü ergenler fiziksel görünüşlerine son derecede duyarlıdırlar. Dış görünüşlerinde farklılıklar yaratan hastalıklar her iki cinsiyetteki ergenler için sıkıntı oluşturabilir. Ergenler özgür ve bağımsız olmak isterler. Bu nedenle hastaneye yatışlarında ek bir stres yaşarlar. Çünkü yeniden ebeveynlerine, sağlık personeline bağımlı hale gelirler. Ergenlik döneminde akran ilişkileri de çok önemlidir. Hastaneye yatan ergenler bundan da yoksun kaldıkları için sıkıntı yaşarlar. Ergenler hastanede yatarken çocuklardaki gibi regresyona uğrayacaklarından endişe duyarlar, bu nedenle çocuk yerine konmaktan, kendilerine çocuk gibi davranılmasından hoşlanmazlar.

    Tüm bu değerlendirmelere karşın hastaneye yatan her çocuk ve ergenin sıkıntı yaşayacağını söylemek doğru olmaz.

    2.d.Hastalığın dönemi

    Hastalığın hangi dönemde olduğuna göre de çocuk ve ergenlerdeki tepkiler değişebilir.

    Hastalığın başlangıcında, şaşkınlık ve inkar belirgin olarak yaşanır. Erken ve doğru tanı hasta-hekim ilişkisinde güveni sağlamaya yardımcı olur. Sık hastaneye yatışlar, yoğun tetkikler kaygıyı arttırabilir. Çocuğun hastalığının öğrenildiği dönemde yakın çevresindekilerin tutumları da oldukça önemlidir. Çocuğa öncekinden çok fazla iyi davranılır, uyması gereken kurallar kaldırılır, her şeyine evet denilir, kızılması gerekirken ses çıkarılmaz ise hasta kimliğini çocuk kolaylıkla benimseyebilir. Hasta iken çocuk ve ergenlerin tabii ki sevgi ve şevkat ihtiyacı artabilir. Ama bu hiçbir zaman çocuk ve ergenin hastalık öncesinden farklı toleransa sahip olması anlamına gelmemelidir. Aksi halde hastalığın iyileşmesi daha uzun zaman alabilir, iyileşme olsa bile çocuk ve ergen psikojenik nedenle bilinçdışı olarak yeni hastalık belirtileri gösterebilir (elim tutmuyor, yürüyemiyorum, başım ağrıyor gibi).

    Tedavinin başlaması; tedavinin uygulanış şekline ve sıklığına göre sıkıntı oluşturabilir. Tedavinin sonucunda iyileşme ve hastalık öncesindeki sağlıklı durumuna dönme var ise tedavi süreci çocuklar tarafından daha iyi tolere edilir. Tedaviye yanıt uzun zaman alıyor ve/veya uygulanan tedaviye kısmi (yetersiz) yanıt alınıyor ise tedavi ve hastalığa uyum daha güç olur.

    Hastalık tekrarlayıcı gidiş gösteriyor ise çocuk ve ergende tedavi ekibine karşı güvensizlik, çaresizlik ve umutsuzluk duyguları, depresyon ve kaygılar daha sık görülebilir.

    Yavaş ilerleyen hastalıklarda ilerleme hızı hastalığa uyum ve psikososyal açıdan önemlidir.

    Hastalığın tüm tıbbi girişimlere karşın ölümcül aşamasına geldiğimiz terminal dönemde; çocuk ve ergenin yaşam kalitesi ön planda tutulmalı, gereksiz tetkik ve girişimlerden kaçınılmalıdır.

    3.AİLE İLE İLGİLİ FAKTÖRLER

    Ailenin tipi,

    Ailenin işlevselliği,

    Evlilik ilişkileri,

    Anne-babanın ebeveynlik niteliği,

    Anne-babanın kişilik özellikleri,

    Ailenin hastalığa verdiği tepki,

    Aile bireylerinin hastalıktan etkilenme düzeyi,

    Hasta çocuğa verilen bakım ve psikososyal destek,

    Kardeş durumları,

    Anne-babanın eğitim düzeyi,

    Ailenin kültürel özellikleri,

    Çocuğun hasta olduğunu öğrenen ailede ilk yaşanan evre; ‘şok ve şaşkınlık’tır. Bu dönemde en sık kullanılacak savunma düzeneği ise inkardır (hastalığın olmadığının, yanlış tanı konulduğunun düşünülmesi). Daha sonra ‘suçluluk, kızgınlık ve içerleme evresi’ gelir. Bu evrede görülen kızgınlığın önemli bir kısmı tedavi ekibine yansır. Niçin ben? Soruları sorulur. Bu dönemden sonra üzüntülü dönem yaşanır (bazen depresyon gelişebilir) ve daha sonra son dönem kabullenilmesi aşaması gelir. Ancak her çocuk, ergen ve ebeveynlerde bu evreler tamamlanmayabilir. Aile bir evrede örneğin inkar evresinde kalabilir. Bu da tedavi sürecinde önemli gecikmelere yol açabilir.

    Kardeşler özellikle hastalığa uyumda, hasta çocukla benzer stresi yaşarlar. Kardeşler özellikle hastalığın yoğun döneminde en çok ihmal edilmiş bireyler olduklarından ebeveynlere kardeşler konusunda da önemli görevler düşmektedir.

    4.ÇEVRESEL FAKTÖRLER

    Tedavi ekibi,

    Okul ortamı,

    Yakın akrabalar,

    Akranlar,

    Hastalıkla ilgili dernek ve kuruluşlar

    Çocuğun kendine güveninde, tedavi ekibine güveninde, doğru bilgi sahibi olmasında, hastalığa karşı umutsuzluk ve çaresizlik duygularını hissetmemesinde,…sağlık ekibi ile çocuk arasında kurulan ilişki son derece önemlidir.

    Çocuklar için okul; hem akademik hem de sosyal açıdan önemli bir ortamdır. Hastaneye yatan çocuklar için hastane okul projelerinin genişletilmesi çocukların psikososyal ve akademik gelişimleri açısından önemlidir.

    Yakın akraba desteği; yurdumuzda hem çocuk bakımında hem de anne-babalara psikososyal destek vermede oldukça önemlidir.

    Ergenlik döneminde; normal ruhsal gelişim açısından akran ilişkileri oldukça önemlidir. Bu nedenle olumlu arkadaşlık ilişkisi tedaviye uyumu ve gencin ruh sağlığını olumlu yönde etkileyecektir.

    ÇOCUKLARDA ÖLÜM KAVRAMI HANGİ YAŞTA GELİŞİR?

    7 yaşın altındaki çocuklar ölümü geri dönüşülebilir olarak algılarlar. 9 yaş ve üzerindeki çocuklarda ise ölüm kavramı erişkin düzeyde gelişmiştir ve geri dönüşsüz olduğu kavranmıştır. Ancak ölümcül hastalığı olan çocuklarda ölüm kavramı, hastalığın tanı ve tedavi sürecinde yaşanan psikolojik stres ve deneyimler (ölüm tehditi, benzer hastalıktan bir arkadaşının ölümü,…) nedeni ile daha hızlı ve erken gelişebilir.

    ÖLÜM ÇOCUKLARA NASIL AKTARILIR?

    Çocuğa ölüm olayı, zihinsel ve ruhsal olgunlaşma düzeyi göz önünde bulundurularak açıklanmalıdır.

    Okul öncesi (4-5 yaşından küçük) çocuklar, insan vücudunu biyolojik anlamda tanımadıkları için ölümü beden işlevlerinin sona ermesi olarak algılayamazlar. Örneğin; Kalbin sevme ile ilgili olduğunu düşünen bir çocuğa yapılan ‘öldü çünkü kalbi çalışmaz hale geldi’ şeklindeki bir açıklama ölüm kavramını anlamaya katkıda bulunamaz.

    4-6 yaş arasındaki çocuklar insan bedenini biyolojik bir varlık olarak algılamaya başlarlar. Bu nedenle çocukların ölüm olgusunu anlaması ve baş edebilmesi için, yaşam döngüsü ve beden işlevlerini biyolojik kavramlarla açıklayan bilgilerin verilmesi yarar sağlar. Bu anlatımlarda ölümün yaşamsal bir döngü olduğu ve bedensel işlevlerin son bulduğu uygun ve basit bir biçimde anlatılmalıdır. Yani ölen bir kişinin nefes alamayacağı, yemek yiyemeyeceği, oyun oynayamayacağı, düşünüp hissedemeyeceği,… açıklanmalıdır.

    HASTALIĞI OLAN ÇOCUĞA AÇIKLAMA YAPILMALI MIDIR?

    Hastalığı olan çocuktan tanıyı gizlemek, korku ve kaygıları önlemez. Çünkü çocuk ve ergenler hastalıklarının nasıl olduğunu diğer çocuklarla konuşarak, kulak misafiri olarak, çevresindeki kişilerin yüz ifadelerine bakarak,… anlamaya çalışırlar. Ayrıca çocukların korkularını ifade etmelerine izin verilmediği zaman, hastalıkla ilgili hiç konuşulmadığı zaman çok daha fazla olumsuz düşüncelere sahip olabilir, daha yoğun kaygı yaşayabilirler. Hastalıkları gizlenen çocuklar daha fazla karmaşa, yalnızlık, belirsizlik ve güvensizlik duygusu yaşarlar. Hasta olan ergen de düzenli olarak bilgilendirilmeli, anne-babaların hem birbirleri ile hem de çocuklarıyla hastalık hakkında konuşabilmeleri sağlanmalı, duygu ve düşüncelerini paylaşabilecekleri ortam hazırlanmalıdır. Bu şekilde hem hasta çocuk/ergen hem de ebeveynler tanı ve tedaviye daha kolay uyum sağlar.

    KRONİK (SÜREGEN) HASTALIĞI OLAN HER ÇOCUKDA RUHSAL SORUN GÖRÜLÜR MÜ?

    Kronik hastalık sonrası gelişen ruhsal bozuklukların yaygınlığı %10-30 olarak bulunmuştur. Çocukta ruhsal sorunların oluşmasında yukarıda belirtildiği gibi bireysel, genetik, çevresel, ailesel, kültürel… pek çok faktör rol oynar.

    ÇOCUKLARDAKİ HASTALIK NASIL AÇIKLANMALIDIR?

    Açıklama tanı koyan hekim tarafından, mümkünse her iki ebeveyne birlikte yapılmalıdır. Böylelikle ebeveynlerin hastalığı kabullenmeleri, hastalığa karşı duyulan öfkeyi ve suçlamaları birbirlerine yansıtmaları önlenmiş, hastalık ile ilgili kaygılar her iki ebeveyn tarafından paylaşılmış olur. Çocuğa yapılacak açıklama da benzer şekilde tanı koyan hekim ve/veya ebeveynler tarafından yapılabilir. Çünkü açıklamayı yapan kişilerin çocuğun tanıdığı ve güven duyduğu kişiler olması önemlidir. Böylece hastalığın sürecinde de çocuk kendini daha güvende hissedecektir. Eğer sadece anne-baba hastalığı açıklayacak ise, anne-babaların açıklama yapmadan önce, hastalık hakkında doğru kaynaklardan yeterli bilgiye sahip olmaları çok önemlidir. Çocuk ve ergene hastalığı söyleyen kişilerin duygularını (korku, kaygı,…) abartılı şekilde göstermemeleri çok önemlidir. Bu nedenle anne-baba hazır oldukları an hastalığı çocukları ile paylaşmalıdırlar

    AMELİYATLAR ÖNCESİ ÇOCUKLARA AÇIKLAMA YAPILMALI MI?

    Çocuklar aileleri ile birlikte ameliyata hazırlanmalıdır. Hastalığın özelliği, hastanede geçecek süre, yapılacak ameliyat ve sonrası aileye açıklanmalıdır. Çocuğun anlama kapasitesine göre, yapılacak olanlar, ameliyat ortamı (doktorların neden maske taktığı gibi) çocuğa anlatılmalıdır. Böylelikle çocukların kendi hayal dünyalarında çok daha korkutucu işlemlere maruz kalacaklarını ve çok acı çekeceklerini düşünmeleri önlenebilir. Aileler çocuklarını hastaneye götürürken; evde çocukların çok hoşlandığı oyuncakları da yanlarına almaları özellikle küçük çocuklardaki stresin azalmasına katkıda bulunabilir. Üç yaşın altındaki çocuklara ameliyat günü açıklama yapmak çocuklardaki stresin daha az olmasını sağlar.

    KRONİK HASTALIK TANISI ALAN ÇOCUK VE ERGENE NASIL DAVRANILMALI?

    Çocuk ve ergenin hastalık hakkında bilgilenmelerine olanak sağlanmalıdır. Bu konuda kısıtlamalar ya da çevreden duyacağı yanlış bilgilendirmeler kolaylıkla olumsuz düşüncelere ve umutsuzluk duygusunun gelişmesine yol açabilir.

    Hastalık açıklandıktan sonra, çocuk ve ergenler istediği sürece hastalık hakkında konuşabilecekleri, olumlu ya da olumsuz duygu ve düşüncelerinin paylaşabilecekleri ortam sağlanmalıdır. Burada anne-babalara önemli görev düşmektedir. Çünkü çocuk veya ergenler bazen anne-babayı üzmemek için hastalık ile ilgili konuşmaktan kaçınabilirler.

    Anne-baba ve yakın aile çevresinin çocuktaki bebeksi tavırları desteklememesi ve aşırı duygusal davranmaması çok önemlidir. Çünkü çocuk ve ergenin mevcut bedensel hastalığına eğer ‘hasta kimlik duygusu’ eklenirse ruhsal olarak yeterince güçlü olabileceklerini söylemek pek mümkün olmayacaktır. Eğer hasta çocuk ve ergen çok fazla korunup kollanır ise ev dışındaki her ortamda daha çok uyum sorunu yaşayacaklardır. Çünkü hiç kimse ev ortamındaki gibi çocuk ve ergenlere aşırı toleranslı ve duygusal davranmayacaktır.

    Tıbbi zorunluluk olmadıkça çocuk ve ergen günlük aktivitelerine eskisi gibi devam edebilmeli ve olabildiğince akranları ile aynı ortamlarda bulunmalıdır.

    Hastalığın sürecinde çocuk ve ergen dışında anne-babanın da gerektiğinde ruhsal destek alabilecekleri hatırlatılmalı ve gereğinde yönlendirme yapılmalıdır. Çünkü hasta çocuk ve ergenin karşısında güçlü ebeveynin olması geleceğe dönük güven duygusunun artmasını sağlayacaktır.

    KRONİK HASTALIĞI OLAN ÇOCUĞA OKULDA NASIL DAVRANILMALIDIR?

    Öncelikle öğretmenlerin hastalık hakkında bilgilendirilmeleri önemlidir. Çünkü bazen öğretmenlerden de tıbbi destek istenebilir ve gözlemlerini almak önemli olabilir.

    Öğretmenlerin olabildiğince diğer çocuklara davrandığı gibi hasta çocuğa davranması gerekmektedir (burada tıbbi olarak çocuk ve ergenelerin yapamayacakları elbette göz önünde tutulmalıdır). Çünkü çok farklı bir şekilde ve toleranslı davranılan çocuk ve ergende, dersler ve çevreye uyum için gereken çaba azalır ve akran grupları tarafından daha çok dışlanabilirler.

  • Ayrılık kaygısı bozukluğu (seperasyon anksiyetesi bozukluğu)

    Ayrılık kaygısı bozukluğu (seperasyon anksiyetesi bozukluğu) evden ya da birinci bağlanma figüründen ayrılmaya bağlı olarak oluşan aşırı korku ve anksiyetedir. Anksiyete çocuğun yaşına ve gelişimsel düzeyine göre uygunsuz olmalı ve en az 4 hafta sürmelidir. Anormal ayrılma kaygısını, 7 ay ile 6 yaş arasında gözlenen yaşa uygun fenomenden ayırt etmek önemlidir. Ayrılık kaygısı bozukluğu %2.4 ile %5.4 arasında görülmektedir.

    Ayrılık kaygısı bozukluğu olan çocuklar ayrılma durumu ya da ayrılma beklentisi olduğunda sıkıntıya girerler, ayrılma durumlarından kaçınmak isterler. Yaşadıkları sıkıntı “terör” şeklini ya da otonomik uyarılma halini alabilir. Ayrılık kaygısı bozukluğu olan çocuklar, yapışarak, ağlayarak, yalvararak ya da somatik yakınmalarda bulunarak ayrılığa direnç gösterirler. Korkunun altında yatan, bağlanma figürüne ya da kendisine zarar geleceği ve bu şekilde sürekli ayrılığı yaşayacağıdır. Okul reddi ve yoğun somatik şikayetler en sık tedavi arama nedenidir.

    Ayrılık kaygısı bozukluğu en sık ergenlik öncesi çocuklarda bulunur, ancak 18 yaşından önce herhangi bir yaşta tanı konulabilir. Daha önce belirtildiği gibi sıkıntı ya da ayrılıkla ilgili işlevsel bozulma gelişimsel düzeye göre aşırı olmalıdır.

    Tedavi;

    Ayrılık kaygısı bozukluğu tedavisini çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanı yapar. Ayrılık kaygısı bozukluğu tedavisinde bireysel, aile ve grup terapisi yararlı olabilir. Anne babaların çocuğun ihtiyaçlarını ve bağımsız davranış isteğini anlamaları için cesaretlendirilmeleri önemlidir. Her bir anne babada ayrılıkla ilgili kendi temaların ele alınması da önemlidir. Ayrılık kaygısı bozukluğunda ilaç tedavisi başarıyla uygulanmaktadır.

  • Dikkat eksikliğinin 6 yönü- (2) planlama

    Dikkat eksikliği görülen çocuklar ve yetişkinler üzerine yapılan çalışmalarda sorunun sadece dikkat alanında bulunmadığı, sıklıkla sorunların 6 grupta görüldüğünden bir önceki yazımızda bahsetmiştik. Bu yazımızda dikkat eksikliğinin 2. sorun alanı olan planlama becerilerine değinilecektir.

    1.Odaklanma (dikkat),

    2.Planlama,

    3.İstek (motivasyon),

    4.Öfke kontrolü,

    5. Hafıza

    6. Organizasyon becerileri.

    Dikkat Eksikliği Sendromunda Planlama Becerileri:

    Yapacağımız görevleri öncelik sırasına koymak, yeterince zaman ayırmak, gerekli sürede görevi yetiştirmek gelişmiş planlama becerilerine bağlıdır. Günlük yaşamınızda 2 sınırlılığımız olan zamanı ve parayı bu becerilerimizle yönetmek zorundayız.

    Dikkat eksikliği sendromunda planlama becerilerinde sorunlar sıkça çocuklar ve yetişkinler tarafından bildirilir. Ödevlerini veya işlerini zamanında bitirememe, bir yerlere zamanında yetişmeme ya da paralarını verimli kullanamama sorunlarını sıklıkla yaşarlar. Bazen ise gerçekçi planlar yapmazlar. Bir günde yapabileceklerinden çok daha fazlasını uygulamaya çalışırlar ama oluşturdukları planların çok az kısmını gerçekleştirirler.

    Eğlenceli keyif veren faaliyetlere (Oyun, Tv ya da bilgisayar gibi) gereğinden fazla zaman ayırırken, görevleri hep en sona ertelerler. Ödevlerin yapılması gerektiğini bilirler ama durum aciliyet kazanıncaya kadar harekete geçmezler. Bu durum özellikle sevmediği işlerde daha sık gözlenir. Doğru planlama yapmadığını sınavlardan düşük aldığını dönemlerde yeni planlar yaparlar. Bu planları uygulayacakları konusunda sözler verirler ama yapamazlar (yapmazlar değil). Okula, dershaneye ya da servise sık sık geç kalmaktan yakınırlar.

    Genç bir hastam ödevlerini planlayamamasının sonuçlarını şu şekilde paylaştı;

    ‘Geçen sene içerisinde sınavlarım için yaptığım ders çalışma planlarının çoğunu eğlenceli şeylere ayırdığım vakitler nedeni ile uygulayamadım. Çoğu zaman arkadaşlarımın eğlenceli önerilerine uyup çalışamadan sınavlara girdim. Arkadaşlarımın neredeyse tamamı sınıfı geçerken ben Eylül ayı bütünlemelerine kaldım. Sınıfta kalmaktan çok korktum. Bütün bir yılın konularını çalışmak zorunda kaldığımdan oldukça zorlandım. Aynı derslere zamanında çalışsa idim nerdeyse 10’da 1’i gayretle sınavlarımı geçebilirdim. Çok pişmanım.’

    Zaman planlaması konusundaki sorunlara benzer sorunlar para kullanımı konusunda da yaşanır. Dikkat eksikliği olan bireyler elindeki paraları sevdikleri şeylere hızlıca harcama eğilimindedirler. Yetişkin dikkat eksikliği olan bireyler ise kredi kartı harcamalarını abartılı yaptıklarından sık sık borç ve faiz sorunu yaşarlar.

    Peki planlama becerilerindeki sorunun kaynağı nedir?

    Bu konuda yapılan çalışmalar planlamanın beynin yönetici işlevlerinden biri olduğunu göstermiştir. Bu fonksiyonlar beynin ön bölgesi (frontal) tarafından yönetilirler. Kabaca bu bölgenin verimli fonksiyon göstermemesinin sorunun kaynağı olduğu düşünülmektedir.

    Saygılarımla

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna ilişkin diğer yazılara ulaşabilmek için tıklayınız.

    Bu yazının tüm hakları psikiyatricocuk.com’a aittir. “www.psikiyatricocuk.com” biçiminde açık kaynak gösterilmek kaydıyla yayınlanması için tarafımıza başvuru yapılabilir.

    Açık kaynak göstermeden yapılan alıntılar için yasal takip yapılacaktır. ©

  • Dikkat eksikliğinin 6 yönü- (4) öfke kontrolü (duyguların yönetilmesi)

    Öfke kontrolü (Duyguların yönetilmesi)

    Dikkat eksikliği görülen çocuklar ve yetişkinler üzerine yapılan çalışmalarda sorunun sadece dikkat alanında bulunmadığı, sıklıkla sorunların 6 grupta görüldüğünden önceki yazılarımızda bahsetmiştik. Bu yazımızda dikkat eksikliğinin 4. sorun alanı olarak gruplanan öfke sorunlarına değinmeye çalışacağız.

    1.Odaklanma (dikkat),

    2.Planlama,

    3.İstek (motivasyon),

    4.Öfke kontrolü,

    5. Hafıza

    6. Organizasyon becerileri.

    Dikkat Eksikliğinde Duygu Yönetim Sorunları:

    Duygularımızı yönetmek günlük yaşamımızda önemli ve kritik bir zihinsel işlevdir. Davranışlarımız gibi duygularımızı da bir ön denetimden geçirerek, geciktirerek sergileriz. Duygu yönetiminde sorunlar dikkat eksikliği tanı kriterleri arasında yer almamasına rağmen pratikte en sık karşılaşılan sorunlar arasındadır.

    Yapılan çalışmalarda duygu yönetimi alanında daha çok 2 tip sorun yaşadıkları gösterilmiştir.

    Düşük tepki eşiği

    Küçük bir sorun ya da durum karşısında orantısal olarak çok daha BÜYÜK bir tepki verme.

    Dikkat eksikliği olan bireyler karşılaştıkları küçük sorunlara hemen duygusal tepki verme eğilimdedirler (düşük tepki eşiği) ve verdikleri tepkiler soruna oranla sıklıkla yoğun ve şiddetli olmaktadır. Günlük hayatımızda hepimiz birçok sorun ve problemle karşılaşırız. Enerjimizi ve mutluluğumuzu koruyabilmek için küçük birçok sorunu görmezden gelmeye ve duygularımızı yönetmeye çalışırız. Her şeyin üst üste geldiği bazı anlar haricinde bunu başarırız. DEHB’li bireyler ise sorunlara düşünce sistemlerinde yoğunlaşırlar, çoğunlukla anlık ve kısa süreli duygusal gerginlik ve huzursuzluk hissederler. Sorun anına kilitlenmiş gibilerdir. O ‘anı’ sanki hiç bir şey düşünemiyormuş ya da kendilerini kontrol edemiyorlarmış şeklinde tanımlarlar. Bazen bu gerginlik halleri davranışlarına da yansıtabilirler. Düşünmeksizin refleks olarak duygusal tepki veriyormuş gibi davranırlar. Örneğin günlük hayatta sık ağız dalaşına girerler, kardeşleri ile sık sık küçük sorunlar nedeni ile çatışırlar. Arkadaş ilişkilerinde sosyal uyum sağlamak yerine çabuk küsme, oyun bozma gibi tepkileri çok sergilerler. Çoğunlukla da kısa sürede yatışır ve bu yaptıklarından dolayı özür dilerler.

    DEHB’li bireylerin bir grubunda ise duygu yönetim sorunları çabuk sinirlenme ya da öfkelenme yerine sürekli boşluk hissetme, sıkılma şeklinde kendini gösterir. Bu sorunu yaşayan bireyler sürekli bir boşluk içinde gibilerdir sadece eğlenceli ya da heyecanlı faaliyetler sırasında olumsuz duygularından kurtulurlar. Ruh hallerinde arkadaşları ya da sevdikleri ile etkileşime geçtiklerinde iyileşme görülür (Depresyon gelişme riski bu gurupta daha fazladır).

    Ayrıca duygu yönetim sorunları birbirleri ile yakından ilişkili motivasyon ve uyarılma sistemlerini de olumsuz etkiler. Bazen yaşadığımız sorunlar ya da uğradığımız haksızlıklar nedeni ile hissettiğimiz duygular bizim motive olmamamızı sağlarlar. Anlık tepkiler vermenin zararlı olacağını ve durumu değiştirmeyeceğini anladığımız zamanlarda sorunla baş edebilmek için uzun vadede harekete geçmeyi, motive olmayı seçeriz. Bu şekilde sorunların yarattığı olumsuz duyguyu gelişme, ilerleme için kullanırız. Bu tepkimiz hedefe yönelik davranışlar başlatma ve sürdürme yeteneğimizi destekler. Kimse çok mutlu olduğu bir dünyada bir şeylerin değişmesine ve gelişmesine çabalamayacaktır.

    Sonuç olarak DEHB’li bireylerde dikkat ve davranış yönetim alanlarında sorunlar benzer şekilde duygu yönetim sorunları daha sık ve yoğun olarak yaşanır. Ancak şunu unutmamak gerekir her öfke sorunu ya da moral bozukluğu yaşayan çocuk ya da yetişkin için sorunun tek kaynağı dikkat eksikliği değildir.

    Saygılarımla

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna ilişkin diğer yazılara ulaşabilmek için tıklayınız.

    Bu yazının tüm hakları psikiyatricocuk.com’a aittir. “www.psikiyatricocuk.com” biçiminde açık kaynak gösterilmek kaydıyla yayınlanması için tarafımıza başvuru yapılabilir.

    Açık kaynak göstermeden yapılan alıntılar için yasal takip yapılacaktır. ©

  • Dikkat eksikliğinin 6 yönü- (5) hafıza sorunları

    Dikkat eksikliği görülen çocuklar ve yetişkinler üzerine yapılan çalışmalarda sorun sadece dikkat alanında bulunmaz. Beynin bir çok fonksiyonunu yöneten sistemi (en üst merkezi) ilgilendiren bir sorun yaşadığından farklı alanlarda (6 grup) belirtiler görülür. Bu yazımızda dikkat eksikliğinin 5. grup sorun alanı olan hafıza sorunlarından bahsetmeye çalışacağız.

    1.Odaklanma (dikkat),

    2.Planlama,

    3.İstek (motivasyon),

    4.Öfke kontrolü,

    5. Hafıza

    6. Organizasyon becerileri.

    Dikkat Eksikliğinde Hafıza Sorunları:

    Hafıza temel olarak kısa süreli hafıza ve uzun süreli hafıza olmak üzere ikiye ayrılır. DEHB’li bireyler daha çok kısa süreli hafıza sorunları yaşarlar.

    Dikkat Eksikliği olan çocuklarda aileler tarafından sıklıkla hafıza sorunları şu şekilde sıralanabilir.

    ‘Günlük ödevlerini unutuyor’

    ‘Bazen sınavlarda çok kısa süre önce öğrendiklerini unutuyor’

    ‘Toplama yaparken eldeleri hatalı hesaplıyor’

    ‘Okuduklarını anlatırken ya da paragraf sorularını yanıtlarken zorlanıyor. Sık sık okuduklarını unutuyor’

    ‘İstediğimiz basit komutları yerine getirirken sıklıkla karıştırıyor’

    ‘Eşyalarını kaybediyor. Nereye koyduğunu unutuyor’

    ‘ Bir işe başladığında yapacağı adımları karıştırıp, unutup farklı bir işe kaydığı oluyor’

    Bazen ailelere benzer şekilde DEHB’li bireylerde unutkanlıklarını kendileri tanımlarlar.

    ‘Dersi dinlemeye çalıştığımda hocanın söylediklerini uzun süre tutamıyorum’

    ‘Bazen karşımdaki uzun süre konuştuğunda eğer araya girmezsem ona vereceğim cevabı unutuyorum’

    Yapılan çalışmalar da belirtilen bu sorunların işlem belleği (anlık bellek) ve dikkat kaynaklı olduğunu göstermektedir. İşlem belleği en çok bilgisayarlarda ‘RAM’ lere benzetilmektedir. Bu anlık bellek türünde dış dünyadan gelen bilgiler (sesler, görüntüler, olaylar) ve kalıcı hafıza (anılarımız, bildiklerimiz) esnek bir şekilde bir araya getirilir.

    Örneğin paragraf sorusunda çocuk okuduklarını bir taraftan aklında tutmaya çalışırken geçmiş bilgileri ile sentezleyerek doğru yanıt bulunmaya çalışılır. Bu zihin için zor bir görevdir. Bu karmaşık süreçte anlık belleğimizin (çalışma belleği) doğru çalışmaması bilgilerin unutulmasına ve cevaba ulaşılamama ya sebep olacaktır. Yapılan çalışmalarda DEHB li bireylerin bu tip zor görevlerde sık hata yaptıkları ve çalışma belleği sorunlarını sık yaşadıkları gösterilmiştir.

    Benzer şekilde bir kısa bir öykü yada paragraf yazmak ta zihinsel kaynaklarımızı yoran görevler arasındadır. Yazma sırasında ana konunun bulunması, konuya giriş gelişme ve sonuç şekilde bir gidişat belirlenmesi, örneklendirmelerin yapılması ve üslubun seçilmesi zihinsel açıdan çok karmaşık ve ağır bir yüktür. Dikkatin, hafızanın ve uyanıklık sistemlerinin işbirliği içerisinde çok yoğun çalışmasını gerektirir. Bu zor zihinsel görevlerde de başarısızlık ve kaçınma DEHB li çocuklarda sıkça karşımıza çıkan bulgulardır.

    Özetle unutkanlık dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde okuma, yazma gibi zor olan zihinsel işlemler esnasında ve bazen de günlük hayatta basit görevler sırasında sık karşılan önemli bir bulgudur.

    Saygılarımla

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna ilişkin diğer yazılara ulaşabilmek için tıklayınız.

    Bu yazının tüm hakları psikiyatricocuk.com’a aittir. “www.psikiyatricocuk.com” biçiminde açık kaynak gösterilmek kaydıyla yayınlanması için tarafımıza başvuru yapılabilir.

    Açık kaynak göstermeden yapılan alıntılar için yasal takip yapılacaktır. ©