Etiket: Şey

  • Çocuklarınızla Nitelikli Zaman Geçirin

    Çocuklarınızla Nitelikli Zaman Geçirin

    Ebeveynler ne yapmalı? Çocuğumuzu sevmek ve aynı zamanda kendi işlerimizi yapmak mümkün mü? Cevabımız tabii ki Evet! Bir çocuğun sevgi deposu boşsa ve ihtiyacı olan tek şey ilgi ise, o ilgiyi elde edinceye kadar elinden gelen her şeyi yapacaktır. Hemen hemen her çocuk ebeveynlerinin dikkatini kendisine çekmek ister. Yaramaz çocuk yoktur “beni gör, beni duy” demeye çalışan çocuk vardır. Anne babasının dikkatini üzerine çekmeye çalışıyordur sadece. Çünkü negatif dikkat bile hiç dikkat çekmemekten daha iyidir çocuk için. Herkes nitelikli zaman hakkında konuşuyor, önerilerde bulunuyorlar, peki nedir bu nitelikli zaman geçirmek?

    Nitelikli zaman, dikkatin odaklanması anlamına gelir. Bir çocuğa bölünmemiş ilgi gösterme anlamına gelir. Bebeklerin çoğu bir çok nitelikli zaman geçirirler; beslenirken, altı değişirken ebeveyn tamamen çocuğuna konsantre olur, bu da o anı nitelikli zaman yapmaya yeter. Çünkü ebeveyn tamamiyle ona aittir o süreçte. Çocuk büyüdükçe nitelikli zaman ayırmak gittikçe zorlaşır, çünkü ciddi fedakarlık gerektirmektedir. Özellikle çalışan ebeveynler yorgun argın işten gelir ve oyun oynamak yerine dinlenmek isteyebilirler ama çocuklarınız bu fedakarlığa değerler ve inanın oların mutluluğu size enerji olacaktır. Nitelikli zaman, anne babanın çocuklarına “var olma” armağanıdır. Şu iletiyi taşır; “sen önemlisin. Seninle birlikte olmaktan hoşlanıyorum”. Çocuğun, anne ve babanın gözünde en önemli şahsiyet olduğunu hissetmesini sağlar. Gerçekten sevildiğini hisseder çünkü anne babası tümüyle ona aittir.
     

    Nitelikli zamanın en önemli unsuru olayın kendisi değil, bir şeyleri birlikte yapıyor olmanız, bir arada olmanızdır. Yani her şeyi aslında nitelikli zaman geçirme fırsatına dönüştürebilirsiniz. Çocuğunuzla birlikte yemek hazırlayabilir, birlikte sohbet ederek ortalığı toparlayabilirsiniz, birlikte ev alışverişini yapabilirsiniz, bunun gibi birçok şeyi çocuğunuzula nitelikli zaman fırsatına çevirebilirsiniz. Böylece hem işlerinizi halletmiş, hem de çocuğunuzla kaliteli zaman geçirmiş olursunuz. Nitelikli zaman demek özel bir yere gitmek anlamına gelmez. Odaklanmış dikkati hemen her yerde sağlayabilirsiniz.

    Nitelikli zaman sevecen bir göz temasını da içermelidir. Çocuğunuzun gözlerinin içine sevgiyle bakmak, sevgiyi kendi kalbimizden onun kalbine aktarmak için önemli bir araçtır olumlu göz teması. Anne babalar göz temasını genelde ciddi direktifler verecekleri zaman yada çocuklarına kızacakları zaman kullanırlar ama sevgiyi göstermek adına da kullanmak önemlidir. Göz temasınız tatlı ve sevecen olmalıdır. Ancak bu tip bakışları sadece çocuğunuz sizi memnun ettiğinde  yaparsanız koşullu sevgi göstermiş olursunuz. Duruma göre alınıp verilen sevgi çocukların saf sevgi dolu dünyasında gerçek sevgi olarak algılanmaz ve koşullu sevgiye maruz kalan çocuk gerçekten sevildiğini hissetmediği için hırçınlaşacaktır. Bu onların kişisel gelişimlerine de zarar verebilir, koşulsuz sevgi görmeyen biri bunu göstermeyi de öğrenemez. O yüzden çocuğunuzun davranışı ya da koşullar ne olursa olsun sevginizi sürekli olarak vermeniz gerekir.

    Nitelikli zaman sadece birlikte bir şeyler yapmak değildir. Aynı zamanda çocuğunuz daha iyi tanımanıza yardımcı olacaktır çünkü daha çok kaliteli sohbetler etmek için fırsat bulacaksınız. Anne ve babaların geçmiş tecrübelerinden, duygu ve düşüncelerinden bahsetmeleri, çocuklara kendilerini önemli ve değerli hissettirir. Bu yüzden duygu ve düşünce paylaşımları aralarındaki bağı daha da kuvvetlendirecektir. Küçük çocuklarla  sohbet etmek için en doğru zaman dikkatlerinin daha yoğun olduğu yapma saatleridir. Bunun nedeni dikkatlerini dağıtacak daha az şeyin olması veya uyumayı geciktirme istekleri olabilir. Neden ne olursa olsun sizi can kulağıyla dinlerler ki, bu da anlamlı sohbetleri kolaylaştırır. Bir çocuğun her yaşta anne babayla bol bol sohbet etmeye ihtiyacı vardır. çünkü en büyük bilgi kaynağı her zaman onlardır.

    Zamanınızı güzel planlayın, her fırsatı değerlendirin, birlikte yenen akşam yemekleri en güzel kaliteli zaman ritüeline dönüştürülebilir bir zaman dilimidir. Eve enerjisiz bir dönüş yapmayın, kafanızı boşaltacak, sizi deşarj edecek şeyi keşfedip eve çocuğunuza verecek bir enerjiyle gelin. Sizi dinlendirecek müzikleri dinleyebilir, açık havada kısa bir yürüyüş yapabilir, ya da size ne iyi geliyorsa onu yapın ve lütfen çocuğunuza ayıracak enerjiniz kalsın, onun en çok size ihtiyacı var, sizin ilginiz, sizin sevginiz onun gelişimi için en ama en önemli etmen unutmayınız.

  • Sevginin İyileştirici Gücüne İnanın

    Sevginin İyileştirici Gücüne İnanın

    Aslında bütün sorunların altında yatan etmen yetişkin, çocuk farketmez sevgisizlik değil midir? Ya etrafımızdaki insanlardan yeterli sevgiyi alamıyoruz yada kendimize sevgiye karşı duvar örüyoruz. Oysaki karşımızdaki insana ket vurmadan ona kendimizi bırakmayı denesek. Hayatınızda birçok olumsuz şey yaşamış olmanız kendinizi gelecek güzellikleri yaşamaya kapatmanız anlamına mı gelir. Neden sizi sevmesine izin vermiyorsunuz bu soruyu hiç kendinize sordunuz mu? Kalbinizin bir yanını daima gelecek güzelliklere karşı boş bırakın. Sadece sevgi dolu bir bakış, bir insanın hayatını değiştirebilir. Diyor Osho. İnsan kendinden kaçamaz. Sevginin iyileştirici gücüne inanın. Sevgi Şifadır. Sevgi Güçtür. Sevgi Değişimin Sihridir. Diyor Mevlana.

    Bilimsel verilere göre aşık olduğunuzda daha üretken bir insan haline geliyorsunuz. Aşık olduğunuzda gelecekle ilgili planlar yapmaya başlıyor, karşı tarafla bir bağ ve samimiyet kuruyorsunuz. Beyniniz bu yapıyı kendi günlük hayatınıza da geçiriyor. İş ve günlük yaşantınızla ilgili uzun vadeli planlarınız artıyor, ayrıntılar üzerinden daha fazla durarak sorunları çözmeye daha odaklı bir insan haline geliyorsunuz. Aşık olma korkusunun da bir adı var: Filofobi! Üst üste yaşadığınız hayal kırıklıkları size bir kaygı bozukluğu olan filofobinin kapılarını açmış olabilir. Tekrar aşık olacağınızı hissettiğiniz zaman büyük bir kaygıya, acı çekeceğiniz hissine ve kaçıp gitme arzusuna sahip oluyorsanız dikkat edin. ’Önce korkarız, sonra da en çok korktuğumuz şey her ne ise, onu yaşamımıza bilinçsizce davet ederiz. Korkunun kendisi, korkulacak şeyi yaratır ve bizim onunla karşılaşabilmemiz için gizlice plan yapar.’’ Bu cümleler Stefano D’Anna ‘ya ait. Düşlerinizi kovmayın, çünkü onlar gidince belki siz kalırsınız ama, artık yaşamıyorsunuz demektir” diyor Mark Twain. O halde korkular yerini sevgiye bıraksın. Alanının en iyilerinden biri olarak gösterilen, ilişki uzmanı John Gottman, kitaplarından birinde ‘Bir ilişkinin sağlıklı ve mutlu şekilde sürdürülebilmesi için yapılması gerekenler’ üzerine eğiliyor. Bir ilişkinin sürmesini sağlayan şeyin kendini ilişkinin ve saf sevginin akışına bırakmak olduğunun altını çizen Gottman oldukça haklı, değil mi? Bunun yanı sıra, Washington Üniversitesi’nden bir psikoloji profesörü ise çiftler arasındaki saygı, ilgi ve ortak değer yargılarının paylaşımı kesilmediği müddetçe ilişkilerin ahenk içinde devam edeceğini vurguluyor.

    Erich Fromm’un da söylediği gibi, aşk her şeyden önce bir inanç hareketidir. Sevgiyi bulmak kendinizi bulmak demektir.

  • Hayır Diyememek

    Hayır Diyememek

    Pek çok insan gerek iş hayatında gerek özel hayatında “hayır” demekte zorlanır. Bazen de “hayır” kelimesini hiç söyleyemez. Bu durumun farklı sebepleri olabilir. Karşıdaki kişiyi kaybetme endişesi, birini incitmekten çekinmek ya da iş yerinde statü kaybı yaşamaktan korkmak gibi nedenlerle insanlar istemedikleri konularda “hayır” demekten kaçınabilirler. Aslında, kişinin burada kaçındığı esas şey “hayır” dediği zaman bir kişiyi, bir işi, bir ilişkiyi veya bir statüyü kaybederse bunların sonucunda yaşayacağı acıdır. Yani; kişi eğer “hayır” demezse acı da yaşamayacağını düşünür. Bunlara ek olarak başkası tarafından eleştirilme, bencil olduğunun düşünülmesi gibi düşünceler de kişinin “hayır” demesini engelleyen sebeplerdendir.

    “Hayır” demekte zorlanan kişiler, “hayır” dedikleri zaman başkaları tarafından kaba bulunma, bencil olma, tembel olarak algılanmaktan korkma, kendisini kanıtlama gibi düşünceler içinde olabilirler. Ancak burada şunu her zaman hatırlamak gerekir: Hiç birimiz her zaman her şeye yetebilmek, her şeyin üstesinden gelebilmek zorunda değiliz. Zaten kimsenin böyle bir gücü de yoktur. Herkesin bazen zamanı olmayabilir, dinlenmek isteyebilir ya da kendisinden talep edilen konuda gerçekten yeterli olamayabilir hatta ve hatta kendisinden talep edilen şeyi yapmak istemeyebilir. Araştırmalar da, insanların kusursuz ve mükemmel insanlardan daha çok, kendileri gibi hata yapan ve eksikleri olan kişilere karşı yakınlık duyduklarını gösteriyor.

    Kendi hayatınızdan ve kendi vaktinizden gönülsüzce fedakarlık yaparak birilerine evet demenizin kimseye bir faydası da olmayacaktır. En başta da kendinize! Kendi önceliklerinizi görmezden gelerek karşı tarafın isteklerine evet dediğinizde aslında kendinizi daha zor bir duruma sokmuş oluyorsunuz. Nasıl mı? Günlük hayata baktığımızda bu konuda çok çeşitli örnekler vermek mümkün. Örneğin; yorucu bir günün ardından istediğiniz tek şey eve gidip biraz dinlenmek ve erkenden uyumak olabilir. Bu esnada sevdiğiniz bir arkadaşınızın sizi aradığını ve akşam dışarıda görüşmeyi talep ettiğini düşünün. Aslında eve gidip dinlenmek sizin için daha cazip görünüyorken sırf karşı tarafı kırmamak için “evet” diyorsunuz. Peki ya sonra? Yorgun bir şekilde arkadaşınızın yanına gidiyorsunuz. Aklınızda olan şey ise bir an önce eve gidip uyumak. Bu şekilde o andan keyif almadığınız gibi belki de yaşamakta olduğunuz stresi istemeden de olsa arkadaşınıza yansıtıyorsunuz. Sonuç? Planladığınızdan daha geç saatte eve gittiğiniz için dinlenemediniz, bu yüzden ikinci günü daha yorgun bir şekilde kalktınız, kendinizi mutsuz hissettiniz ve dahası belki de arkadaşınıza bu görüşmeden keyif almadığınızı istemeden de olsa belli etmiş oldunuz. Oysa ki bu ve buna benzer durumlar karşısında, karşı tarafa direkt “hayır” demek yerine, “Bugün oldukça yorucu bir gün geçirdim. Kendimi çok yorgun hissediyorum. Bu akşam görüşebilmeyi çok isterdim ancak eve gidip dinlensem daha iyi olacak. Yarın görüşmeye ne dersin?” gibi bir açıklama yapmak hem sizin karşı tarafa direkt “hayır” demediğiniz için kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacak hem de karşı tarafın durumu anlayışla karşılamasına vesile olacaktır.

    İnsanlar kendilerine ayırdıkları zamanların ne kadar önemli ve pozitif etkilerinin olduğunu bazen fark edemeyebiliyorlar. Oysa ki, kendinize ayırdığınız zaman zoraki olarak başka şeylere ayırdığınız zamanlardan çok daha olumlu etkiler yaratır. Kendinize ayırdığınız zamanlarda kendinizi daha iyi hissedersiniz. Kendinizi daha iyi hissetmek hem özel hayatınıza hem de iş hayatınıza olumlu yansır. Ancak kendinize zaman ayırmak yerine başkalarının isteklerine istemediğiniz halde zaman ayırmayı seçerseniz o zaman hem zorla yaptığınız bir şey için kendinizi kötü hissedersiniz hem de bu karşı tarafa da olumsuz yansır. Dolayısıyla kendi zamanınızdan fedakarlık etmek yerine, gerekli zamanlarda “hayır” demeyi tercih etmek hem size hem çevrenize olumlu yansıyacaktır.

  • Depresyondan Korunmak

    Depresyondan Korunmak

    Felaket senaryolarıyla dolu düşüncelerinizden. O düşüncelerinizin oluşturduğu kaygı, korku gibi duygulardan korunmak ne kadar elinizde? Yeni durumlarla karşılaşan organizmaların bu duruma adapte olabilmesi için bir süreye ihtiyacı vardır. Alışkın olmadığı, tehdit edici durumlarla karşılaşan insan yaşadığı olaylara karşı bazı baş etme mekanizmalarını kullanır. Elindeki materyallerin yetersiz geldiği noktada ise çaresizlik hissedebilir.
     
    Bu gibi durumlar ya da tehditler karşısında otomatik bir şekilde devreye giren beyin mekanizmamız devamlı suretle devrede kalabilir. 
     
    Yeniden diğer kısmı devreye sokmanın yolu ise sağlıklı bir şekilde “nefes” almanızdır. Yine mi NEFES? Evet!  
    Otonom sinir sisteminde iki kısım mevcuttur: bu kısımlar Sempatik ve Parasempatik olarak adlandırılır. Bir tehdit algıladığında beynin, sempatik kısım devreye girer. Ortadan kalktığında tehdit, huzura kavuştuğunda ise Parasempatik kısım devreye girer. Bu yüzden doğru nefes alarak sinir sistemini çalışması gereken sağlıklı haliyle çalıştırmalısın. Sürekli diğer kısımda olması seni bedenen de ruhen de yıpratır.
     
    Bu konuda anlaştıysak ikinci önerime geçebilirim: Mutluluk ya da iyi hissetme hali öyle kendiliğinden olabilen bir şey değil, bize kendiliğinden sunulmuyor, karşılıksız verilmiyor ya da bağışlanan bir durum değil. Bunun için de çaba sarf etmeniz gerekiyor. 
     
    Hepimizin temel ihtiyaçları var bunlardan en önemlilerinden biri de güvende hissetme ihtiyacı, bunu çok fazla hissedemediğiniz zamanlar olabiliyor, biliyorum. Bazen kişinin elinde olmayan dış gerçeklikler buna müsaade etmeyebiliyor. O zaman içe sığının biraz daha. Dış dünyada olup biten her şeye rağmen içinizde kimsenin ulaşamayacağı o yerde güvenli bölgenizi oluşturun. Boğulduğunuzu, bunaldığınızı hissettiğiniz anlarda oraya kaçın ve nefes alın.
    Kimse sizin düşlemlerinize, imgelerinize müdahale edemez ama siz edebilirsiniz. 
    Yoğun stresle baş etmede oldukça etkili olacak, sizi güçlendirecek şey, kendi “güvenli bölge”nizi yaratmak. 
     
    Yüzyıllardır maalesef bu yeryüzünde savaşlar oluyor. Çocuk, yetişkin insanlar o savaşların içinde nefes almaya devam etmek zorunda kalıyor. Ne kadar zor şartlar altında olursak olalım, hayattaysak hala, iyilik haline yaklaşabilmek için en azından bir şeyler yapmalıyız. 
    İyilik halini elde edebilmek ve koruyabilmek de özel birtakım çabaları gerektiriyor tabii ki. Yaşamında bu koşulları sağlayabilmiş olanların, başkalarına göre depresyona karşı daha bağışık olacakları kesindir. Genel mutluluğun, iyi hissetme halinin, zor şartlarda dahi nitelikli bir yaşam sürme mücadelesinin koşulları en azından şunlardır:
     
    Toplumsal dayanaklarının olması; sevme ve sevilme; iyi bir aile kurmuş olma; çocuklar, dostlar ve yakın arkadaşlarla bir arada sürdürülen toplumsal bir yaşamın olması. Yani daha az ön yargı daha çok empati. Birbirimize ihtiyacımız var. 
     
    Üretken olma, kendini gerçekleştiriyor olma, geleceğe ilişkin tasarılarının olması. Söylememe gerek var mı bilmiyorum ama elbette bunlar umut verici tasarılar olmalı. Çünkü şairler haklı insanlar bu alemde ancak umut edebildikleri kadar varlar. 
     
    Boş zaman etkinlikleri sahibi olma, eğlence uğraşları olma ve bunları düzenli olarak yapabiliyor olma, kendine özel zaman ayırabilme. Sadece kendi iç sesinizi ve ihtiyaçlarınızı önemsediğiniz bir zamandan bahsediyorum. Bir başkasıyla randevulaştığınızda gösterdiğiniz özeni, kendinizle buluşma saatinizde de gösterin istiyorum. 
     
    Gelecek kaygısının olmaması, kendini güvende hissetme, bunun için gerekli koşulların hazırlanmış olması. Gerekli koşullardan yukarıda biraz bahsettim. Dış dünyamızda tüm bu koşullar hazır olana kadar, iç dünyamızdan faydalanacağız. Zira zaman akıyor. Süreli yaşamımızın her saniyesini kaygıyla doldurmak gibi bir hadsizlik yapmayalım kendimize. Yaşam kredimizi iyi kullanalım. 
     
    Günlük stresin kabul edilebilir boyutlarda tutulabiliyor olması. Hiçbir şey yapamıyorsanız, gidin bir ağaca sarılın sımsıkı. İyi gelecek. 
     
    Ve her kötü şey gibi çaba, zaman ve sabırla bu da geçecek.  
    Sevgi ve saygılarımla… 

  • Kendimizle Tanışalım

    Kendimizle Tanışalım

    Hepimiz zaman zaman kendimize “Ben kimim, varoluşumun nedeni ne?” gibi sorular sormuşuzdur. Bu soruları kendimize sormamız oldukça doğal bir durumdur çünkü aksi takdirde şuana kadar kendimizi tanıma ve anlama konusunda herhangi bir adım atmamışız demektir.

    Kendini tanıma, insanın psikolojik ve fiziksel açıdan kendi özelliklerinin farkında olması ve bunları objektif bir biçimde değerlendirmesi ile ilgilidir. Kendini tanımayan bir kişinin; ne istediğinin, neye yatırım yapması gerektiğinin, gücünün, yeteneklerinin, hayatının anlamının, hayattan beklentilerinin vs. farkında olması ve bu kişilerin kendilerine ait hayal ve hedeflerinin olması beklenemez. Eminim biraz düşündüğünüzde siz de etrafınızda istemedikleri kişilerle istemedikleri yerlerde yaşayan, kendini gerçekleştiremeyeceği bölümlerde okuyan, potansiyel ve yeteneklerini kullanamadığı işlerde çalışan kişileri anımsayacaksınız. İşte bu durumun en büyük nedenlerinden bir de günümüzde milyonlarca kendisini tanımayan bireyin olmasıdır.

    Kendini tanımak birey için birçok kolaylık sağlamakla birlikte kolay bir süreç değildir. Çünkü, insanların kendilerine objektif bir biçimde yaklaşması, başkalarını objektif bir biçimde değerlendirmesinden daha zordur. Diğer yandan, küçük yaşlardan itibaren çevrenin etkisi altında kalmamız kendimizin farkına varmamızı neredeyse imkansız kılmaktadır. Ailemiz ve toplum maalesef sürekli bize nasıl davranmamız, nasıl düşünmemiz, neye inanmamız, nasıl bir hayat sürmemiz, hatta kimi kendimize eş/dost kimi düşman seçmemiz gerektiğini dahi dikte eder. Bizler de onaylanma ihtiyacıyla içinde bulunduğumuz topluma göre şekil alır, aslında olmadığımız biri haline geliriz.

    Halbuki, kendimize saygı duymalı, kendi mantığımıza ve duygularımıza kulak vermeliyiz. Ancak bu sayede kendi fiziksel özelliklerimizin, duygularımızın, düşüncelerimizin, isteklerimizin/istemediklerimizin, ihtiyaçlarımızın, güçlü ve zayıf yanlarımızın, amaçlarımızın, inançlarımızın, değerlerimizin ve yeteneklerimizin farkına varabiliriz.

    Unutmayın, hiçbir şey için geç değildir. Eğer siz de kendi gücünüzü keşfetmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki soruları iyice düşünerek yanıtlamak için kendinize zaman tanıyın.

    -Hayatımın amacı nedir?

    -Hayatımın yönetimi benim elimde mi? 

    -Başkalarıyla ilişkimde en çok nelere önem veriyorum?

    -Beni tanıyan insanlar benimle ilgili olumlu ya da olumsuz neler söylerlerdi?

    -Hayatımda gerçekleşmesini en çok istediğim şey nedir? 

    -Dünyada değiştirebileceğim bir şey olsaydı bu ne olurdu?

    -İyi yaptığımı düşündüğüm şeyler var mı? Varsa ne/neler?

    -Nasıl biriyim? Aklınıza gelen tüm yanlarınızı not alın. (bencil, yardımsever, neşeli, heyecanlı, hırslı… )

    -İsteklerime ulaşmam için hangi yanlarımı güçlendirmem ve hangi yanlarımı zayıflatmam gerekiyor?

    Bir sabah uyansam ve her şey tam da istediğim gibi olsa, şuanki yaşantımla arasında ne gibi farklılıklar olurdu?

    Bu farklılıkların hangilerinin gerçekleşmesi bana bağlı? (sıralayın)

    Ve gerçekleşmesi size bağlı olan “farklılıklar” için harekete geçin!

    Sevgiyle kalın…

  • Evinizdeki Gizli Tehlike Televizyona Dikkat

    Evinizdeki Gizli Tehlike Televizyona Dikkat

    Televizyonlar çocukların hemen hemen her zaman ilgisini çeken renkli, değişik, eğlenceli aygıtlardır. Özellikle aileler çocukları daha uslu dursun, daha kolay yemek yesinler, onlar kendileri işlerini hallederken çocuklar yaramazlık yapmasınlar diye çözümü televizyonda arıyor olabilirler. Peki bu kadar eğlenceli, güzel bir şey zararlı olabilir mi?

    • Özellikle süresi belli olmayan aşırı televizyon izleme davranışı ileride çocuklarınızın televizyona bağımlı olmasına yol açabilir.

    • Televizyon izlemek çok pasif bir etkinlik olduğundan bu alışkanlıkları onları pasif ve başka aktivitelerle ilgilenmeyen bireylere çevirebilir.

    • Günümüzde bir çok program şiddet içermektedir ve çocuklarınız siz fark etmeden bu tarz programlara maruz kalabilirler. Bunun sonucunda ise psikolojileri etkilenebilir.

    • Sürekli televizyon ile ilgilenen çocuklar dış çevrelerine karşı ilgisiz olabilirler.

    • Çocuklarınızda sürekli televizyon izlemeye bağlı bir geç konuşma görülebilir.

    • Çocuklarınızda obeziteye yol açabilir.

    • Çocuklarınızın yaratıcılığını olumsuz olarak etkileyebilir.

    • Çocuklar yaşlarına ve gelişimlerine uygun olmayan şeyler izlerlerse, izlediklerinin etkisi altında kalabilirler, dünyaya karşı güvensizlik geliştirebilirler ya da izledikleri şeylerin gerçek olduklarını düşünebilirler.

    • Televizyondan gelen uyaranlar sinir sistemine etki ederek, aşırı maruz kalma sonucu epilepsiye yol açabilirler.

    • Televizyona fazla maruz kalmak çocuklarınızda dikkat eksilmesine yol açabilir.

    • Saatlerce televizyon karşısında oturan çocuklarda çeşitli duruş bozuklukları görülebilir.

         Sürekli televizyon izleyen çocuklarda bunlardan başka daha bir sürü yan etki görülebilir. Bu yüzden çocuklarınızın televizyon izleme zamanlarını iyi ayarlamanız gerekmektedir. Özellikle 2 yaşa kadar televizyon hiç izlenmemelidir. 2-5 yaşları arasında ise günde 1-1,5 saat olarak sınırlandırılması önerilmektedir. 6 yaşından büyük çocuklara ise günde 3 saatten fazla televizyon izletilmesi önerilmemektedir.

         Bunların yanı sıra çocuklarınızın izlediği şeyler hakkında bilgi sahibi olmanız son derece önemlidir. Çocuklarınızın gelişimini kötü etkileyecek şeyleri fark edip onları izlemesini engellemeniz gerekmektedir. Unutmamak gereklidir ki okul öncesi dönemde çocuklar soyut kavramları anlayamazlar bu yüzden dünyaya hep somut olarak bakarlar. Çocuklarınızın izlediği şeyleri gerçek olarak algılamaması için siz de çocuklarınızın bir şeyler izlerken onlar ile birlikte izleyip anlamadıkları ya da yanlış anladıkları bir şey olduğu zaman doğrusunu anlatabilirsiniz. Bunu yaparak çocuklarınızla kaliteli zaman da geçirebilirsiniz.

  • YGS’ye Girecek Arkadaşlarımıza Tavsiyeler

    YGS’ye Girecek Arkadaşlarımıza Tavsiyeler

    ‘’YGS’ye 3 gün kaldı… Bunu düşünmek bile tüylerimi ürpertiyor.’’ Sende böyle düşünüyor musun?
    Her şeyden önce unutma ki yalnız değilsin. Sınava giren büyük çoğunluk seninle aynı durumda.
    Ülkemizde üniversiteye girebilmek için bir takım sınavlardan geçmemiz gerekiyor. Önce okuldaki sınavlar daha sonra da YGS, LYS. Böyle bakınca aslında şimdiye kadar birçok sınava girmiş oluyoruz. Peki neden YGS’den korktuğun kadar okul sınavlarından da korkmuyorsun? İkisi de sınav değil mi? Ya da ikisi de senin üniversiteye girebilmen için geçmen gereken sınavlar değil mi?
    Cevap tabi ki de ‘’evet’’ olacak. O zaman neden YGS ve diğer sınavlar arasında hissettiğimiz kaygı açısından bu kadar fark oluyor? Aslında biz, bir sınavın kendisinden mi bu kadar korkuyoruz?
    Fark aslında sınava yüklediğimiz anlamlarda. Yani sınavın kendisi korku uyandıran bir şey değil, ‘’Ya başaramazsam?’’ sorusuna verdiğimiz cevap korku uyandırıyor. Öncelikle bu ayrımı yapmayı öğrenmemiz önemli. Bu ayrımı kavradıktan sonra ise birkaç tavsiye işine yarayabilir.
    • Sınav olacağın yeri önceden görmek sınav günü belirsizliğini ortadan kaldırır.
    • Sınav heyecanını arttıran kişilerden, konuşmalardan uzak durmak stres seviyenin artmasına engel olur.
    • Seni üzebilecek olaylardan uzak dur ve onları sınav öncesi düşünme.
    • Sınav sonuçlarının senin kişiliğini belirlemediğini unutmaman çok önemli.
    • Uykun gelmediyse eğer buna kafayı takarsan daha çok stres yaparsın, onun yerine başka şeylerle aklını dağıt. Kafanı dağıttığın şeyler cep telefonu, bilgisayar, televizyon olmasın. Bunlar daha çok uykunu kaçırırlar.
    • Daha sınav olmadan sınav sonuçları hakkında düşünme.
    • Sınavdan sonra eğlenceli, istediğin bir plan yap ve sınav bitince o planı gerçekleştireceğini düşün.
    • Sınav için kaygılanmanın normal bir duygu olduğunu bil ve kaygından kaçmaya çalışma.
    • Eğer sınav sırasında kaygının yükseldiğini hissedersen kendine 10-15 saniye ayır ve gözlerini kapatarak derin nefesler al. Sınavdaki soruların yüzde 10’unun çok kolay, yüzde 20’sinin kolay, yüzde 40’ının normal, yüzde 20’sinin zor, yüzde 10’unun çok zor sorular olduğunu ve bu soruların karışık sıralarla sorulduğunu bil ve sınavda zorlandığın sorularla karşılaşmanın normal olduğunu hatırla.
    • Sınavdan önce hiçbir şey yapamayacağım duygusu yaşamanın o anki stresinden, kaygından kaynaklandığını bil ve sınav için ne kadar çalıştığını hatırla.
    • Sınava en iyi olduğun bölümden başlamak kendine güvenmeni sağlayacak ve kaygını azaltacaktır.
    • Sınavdayken çok sık saate bakmak seni zaman konusunda endişeye düşürebilir.
    Sınava kadar her gece yatağına gidince biraz kendine zaman ayır, gözlerini kapat ve önce nefes egzersizleri yap. Burnundan yavaş ve derin bir nefes al. Sonra aldığın nefesi ağzından yine yavaşça ver. Bunu 3 kere tekrarla. Nefes egzersizlerinden sonra ise kas egzersizlerine geç. Önce ellerinden başlayarak ellerindeki kasları yavaşça sıkarak ellerini yumruk yap ve sonra tekrar yavaşça aç. Bu şekilde hareketi bütün vücuduna yay ve tüm vücudundaki kasları sık sonra tekrar bırak. En son da sınav gününü en ince ayrıntısına kadar düşün. Örneğin; sabah alarm çaldı ve sen gözlerini açtın. Kolunu telefonuna doğru uzatıp alarmı durdurdun. Sonra yatakta yavaşça doğruldun, sağ tarafa döndün, önce sağ ayağını yere koydun sonra aynı şekilde sol ayağını yerine koydun…
    Son olarak unutmaman gereken en önemli şey; sınavlar sadece senin akademik durumunu ölçmek için vardır, seni ölçmek, sana bir etiketleme getirmek için değil.

  • Mutsuzluk Sanatı, Neden Mutsuz Oluruz?

    Mutsuzluk Sanatı, Neden Mutsuz Oluruz?

    İnsanoğlunun gelişim sürecine baktığımızda eskiye nazaran çok daha fazla çalıştığımızı, daha fazla şeye sahip olduğumuzu ama buna rağmen daha güvensiz ve daha mutsuz olduğumuzu görmek hiç de zor olmasa gerek.

    Her şey için dört bir yanımızda kurslar açılıyor, kitaplar yazılıyor, mutlu olmanın on yolu, huzuru yakalamanın sırları, insanları etkilemenin prensipleri, bilmem kaç zamanda bir milyon dolar kazanmanın yöntemi… Her şeyin öğrenilecek bir şey olduğunu ve bunu başarabileceğimizi söyleyen bir sürü insan.

    Çekimin yasası; evrenden isteyin ve sahip olun sloganlı yüzlerce garip kitap. Herkes size nasıl mutlu, zengin ya da popüler olacağınızı öğretmeye çalışıyor.

    Buda ‘’Acının kaynağı istemektir’’ der. İstedikçe ve sahip olamadıkça mutsuzluğa sürükleniriz. Bazı maddi şeylere sahip olmanın ya da bilgiye ulaşmanın peşinde koşarken biz, yaşamın bilgeliğini kaçırır olduk.

    Mutluluğun kriteri yüksek maaşlar, marka kıyafetler, sosyal paylaşım sitelerindeki arkadaş sayılarımız oldu.

    Herkes daha fazlasına sahip olmak için gece gündüz çalışıyor. Denize sıfır bir yazlık, daha yüksek model bir araba ve daha fazla beğenilmek için durmadan çabalıyor insanoğlu. Zengin ya da popüler olunca mutlu olacağımızı düşüyoruz.

    10 tane eviniz olsa birinde oturabilirsiniz, 5 tane yazlığınız olsa birine gidebilirsiniz, 20 tane arabanız olsa birine binebilirisiniz.

    Ünlü düşünür Montaigne’nin dediği gibi ‘’Dünyanın en büyük tahtına dahi otursanız, oturduğunuz şey en nihayetinde kendi kıçınızdır’’.

    Tüm yaşam hayallerimiz bir ev, bir araba, yüksek bir maaş hedefleri arasında sıkışmış durumda. Bunlara ulaşmak için o kadar yoruluyoruz ki eve geldiğimizde koltuğa yığılıp birbirinin aynısı dizileri izlemekten ya da neredeyse hiç değişmeyen birkaç web sitesinde gezinmekten başka yaptığımız bir şey kalmıyor.

    Mutluluğu dış dünyada ve insanlarda aramak yerine, kendi iç dünyamıza bakmayı denemiyoruz bir türlü.

    Gittikçe yalnızlaşıyoruz. Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız ve büyük olasılıkla hiçbir zaman bir araya gelmeyeceğimiz insanlarla sohbet edip mutlu olmaya çalışırken, yanı başımızda iş arkadaşımızla ya da komşumuzla samimi iki sohbet etmiyoruz.

    Yakınlaştığımız şey ruhlar değil yalnızca bendenler.

    Kısa sürede sevişmeyle sonlanan, bir daha görüşmenin gerekmediği yakınlaşmalar. Bir araya gelince bizi terk eden sevgilimizle başlayıp, canımızı sıkan patronumuzla biten birbirinin aynısı sohbetler.

    Herkes yaralarını saklıyor, aslında olmadığımız bir ben sunup, sonra o yalancı benin sevilmesini bekliyoruz. Şu an anımsayamadığımız ünlü bir şarkıcının sözleri geziniyor aklımda ‘’Benim için en zor olan şey sabah uyandığımda kendimi yalnız hissetmem, üstelik yanımda biri uyurken!’’

    Hayatın sanıldığı kadar zor ya da karmaşık olmadığını düşünüyorum.

    Ünlü psikolog A. Maslow ‘’ihtiyaçlar hiyerarşisi’’nde sağlıklı insanın 4 temel ihtiyacı olduğunu söyler.

    Birinci basamakta yeme-içme ve cinsellik, ikinci basamakta barınma ve güvende olma, üçüncü basamakta sevme-sevilme, ait olma ve dördüncü basamakta toplum tarafından onaylanma-beğenilme ihtiyacı. Bu dört ihtiyacı karşılayan kişinin sağlıklı bir insan olarak yaşamını sürdüreceğini savunmaktadır.

    Bakıldığında herkes bunlara sahip olmak için çabalıyor gibi görünse de ölçüyü kaçırınca sorunlar baş gösteriyor. Aşırı yemek takıntısı obeziteye, ev sahibi olma takıntısı yaşamı erteleyip işkolik olmaya, sevilme ihtiyacının saptırılması, ilişki bağımlılığına ya da çorap değiştirir gibi sevgili değiştirmeye, sosyal beğeni isteğinin abartılması bizi olmadığımız gibi biri olmaya sürüklüyor.

    Özetle mutlu bir yaşam için; bir ev, doymuş bir mide, temel ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için YETERLİ miktarda para, dostlara ve hobilere ayrılmış zamanların yeterli olduğuna inanıyorum.

    Yaşam dediğimiz şey hepi topu 75 yıldan ibaret. (Tabi şanslıysanız!)

    Ben 75 yılı 3’e bölüyorum; ilk 25 yılda zaten çocukluktu, ergenlikti, okuldu derken ne olduğunu anlayamıyorsunuz. Son 25 yılda doktor oluyorsunuz; kalp nerede, böbreklerde nerede, tansiyona ne iyi gelir, sağlıkla ilgili bir sürü şey öğreniyorsunuz. Geriye 25’le 50 yaş aralığında sağlıklı, bilinçli, bir zaman dilimi kalıyor. Onu da hırslarımızla, geçmişin hayal kırıklıklarıyla, geleceğin kaygılarıyla harcamamak gerek. Dediğim gibi hayat 3 parça ve en işe yarar parçasını nasıl yaşayacağınızı iyi düşünmek gerek… Hayatta 3’ün 1’ini alabiliyorsanız ne ala…

    Boşa geçen bir ömrün; orta yaş bunalımları, başkalarını suçlamalar ve pişmanlıklarla geçmesini istemiyorsak belki de oturup hayatımızı yeniden gözden geçirmenin tam zamanıdır.

    Yaşam ileri doğru yaşansa bile ancak geriye doğru anlaşılabilir. Bu güne kadar ne yaşadık ve bundan sonra ne yaşamak istiyoruz? Ve en önemlisi öldükten sonra mezar taşınıza yaşamınızı özetleyecek ne yazılacak!!! Bi düşünün derim.

    Hayattan 3’ün 1’ini aldığınız bir yaşam sürmeniz dileğiyle.

  • Özgüven Eksikliğinin Sebepleri ve Özgüven Eksikliği Tedavisi

    Özgüven Eksikliğinin Sebepleri ve Özgüven Eksikliği Tedavisi

    Özgüven (Benlik Saygısı) kişinin kendiyle ilgili yaptığı değerlendirme sonrasında kendinden memnun olup olmaması, kendini bedensel ve psikolojik olarak yeterli, güçlü, önemli, başarılı sağlam bulup bulmamasıyla, kendisini nasıl bulduğuyla ilgili bir kavramdır. Kişinin kendinden hoşnut olması benlik saygısının ve özgüvenin yüksek olduğunun göstergesidir. Kişinin sahip olduğu özgüven hem kendi iç dünyasında hem kişiler arası ilişkilerde hem de iş hayatında büyük önem taşır. Benlik saygısı (özgüven) kişinin diğer insanlarla nasıl ilişkiler kuracağını, ilişki içinde ki pozisyon ve gücünü belirlemede ki en önemli psikolojik özelliktir. Bir kişinin özgüveninin olmaması diye bir şey söz konusu değildir. Yalnızca düşük ve yüksek özgüvene sahip olmak olarak tanımlanan durum vardır.

    ÖZGÜVEN DUYGUSU NASIL OLUŞUR?

    Doğduğumuz andan itibaren bilinçli ya da bilinçsizce bazı davranışlar sergileriz ve her davranışımıza karşı çevrede ki insanlardan özellikle ailemiz tarafından geribildirimler alırız. Diğer insanlar bizim için birer ayna görevi görürler. Büyüme evresi boyunca çocuk, yaptığı her davranışa karşı çevreden aldığı tepkileri değerlendirir ve yaptığı şeyin ve iyi ya da kötü olduğuna dair bir sonuca ulaşır. Çocuk bir davranış sergiledikten sonra çevresinde ki insanlar ona gülümsüyorlarsa, takdir ediyorlarsa, saygı ve sevgi gösteriyorlarsa, yaptığı davranışı onaylayıp, beğeniyorlarsa çocuk iyi bir şey başardığını ve kendisinin iyi şeyler yapan ve başaran biri olduğu hissini yaşayacak, kendisinin değerli ve yeterli olduğuna dair bir inanç geliştirecektir. Ancak bunun aksine çocuk bir davranış sergilediğinde çevresinde ki insanlar ona sürekli kızıp, bağırıp eleştiriyorlarsa hatta çocuğu yaptığı şeyler için cezalandırıyorlarsa çocuk kötü, yetersiz biri olduğu hissine kapılacak ve kendisinin yetersiz beceriksiz hatta cezalandırılmayı hak eden biri olduğuna inanmaya başlayacaktır. Örneğin yaptığı resmi babasına gösterip ‘’baba bak resmim nasıl olmuş’’ diye soran bir çocuğa babasının çok güzel olmuş demesi durumunda çocuk başarılı ve yetenekli biri olduğunu düşünecektir. Ya da tam tersi güzel olmamış hatta abin senden daha güzel resim yapıyor şeklinde bir karşılaştırmaya maruz kalması durumunda çocuk kendini yetersiz ve diğerlerinden daha aşağı görecektir. Böyle durumların birçok kez tekrarlanması yoluyla çocuk kendini yetersiz görmeye başlayacak ve başka şeyler yapmaktan uzak durmaya duracak, yanlış yapma ve eleştirilme korkusuyla kendini değersiz hissettirecektir.

    Çocukluk döneminde duygusal, cinsel ya da fiziksel olarak istismara uğrayan, duygusal ve fiziksel ihtiyaçları yeterli düzeyde giderilmeyen, ailesinin beklentileri yüksek olan, sık sık hastalanan ya da kronik sağlık sorunları yaşayan bireylerin benlik saygıları daha düşük olmaktadır.

    Eleştirilen, yaptığı olumlu şeyler değersizleştirilen ya da görmezden gelinen, sık cezalandırılan, davranışları konusunda engellenen kişilerin özgüvenleri daha düşük olmaktadır.

    Özgüven kişinin bir şeyler yapmaya çalışıp başarı duygusu yaşamasıyla gelişebilen bir durumdur. Bazı ebeveynler çocuklarına kötü davranmazlar ama aşırı koruyucu davranışlar sergileyerek her şeyi çocuğun yerine yapmaya kalkarlar. Kendi başına hiç bir şey yapmayan çocuğun, zorlukları aşıp başarma duygusunu yaşayamadığı için ya özgüveni daha az olacaktır ya da altı boş bir özgüven duygusu yaşayacaktır. Altı boş özgüven duygusuna sahip bireyler büyüyüp sosyal hayata ya da iş hayatına atıldıklarında ciddi anlamda zorluk yaşamakta ve çevrelerinden yoğun bir yardım istemektedirler. Bu tip durumlarda bağımlı kişilik özellikleri de sıkça gözlemlenmektedir.

    İDEAL BENLİK ve GERÇEK BENLİK ARASINDA Kİ FARK

    Herkesin kafasında (iç dünyasında) yarattığı ideal bir benlik ve diğerleri tarafından koşulsuzca sevilme isteği vardır. Büyüme sürecinde çocuk doğal haliyle davrandığında çevresinde ki kişilerin olumsuz tepki vermesi durumunda kendi doğal davranışından uzaklaşarak sevgi ve ilgi kazanmak için çevrenin istediği şekilde davranmaya başlar. Ancak bu durumda kişi kendi gerçek duygu, istek ve davranışlarını bastırdığı için ‘’ben olmayan’’ bir benlik yaratır. Ortaya konan (diğer insanlara gösterilen) benlikle, ideal benlik arasında ki fark büyüdükçe kişi mutsuzlaşır. Bu bireyler depresyona, sosyal fobi gibi kaygı bozukluklarına, daha yatkındırlar.

    ÖZGÜVEN EKSİKLİĞİNİN BELİRTİLERİ

    Karar almada zorlanma.

    Sıkça başkalarına ihtiyaç duyma.

    Kendi adlarına risk alamama.

    İlişkilerde sınır koyamama.

    Diğerleri tarafından kullanılma, hayır diyememe.

    Sosyal ortamdan kaçınma, konuşma-sunum yapmaktan çekinme.

    Fikrini söyleyememe, söylerse onaylanmayacağı ya da küçük düşeceğine inanma.

    Utanç, suçluluk, sevilmeme hissi.

    Eleştirilere karşı hassas olma.

    Bazı depresyon belirtileri sergileme, karamsarlık.

    İçe kapanma, asosyal olma.

    Kendini yetersiz, başarısız, değersiz, beceriksiz olarak değerlendirme.

    Fiziksel görünüşünü beğenmeme.

    Olumlu başarılı yönlerini görmezden gelme.

    Olaylardan çabuk ve yüksek düzeyde olumsuz etkilenme, hızla umutsuzluğa kapılma.

    Diğer insanlar tarafında reddedileceğine, önemsenmediğine inanma.

    Düşük beklentilere sahip olma.

    ÖZGÜVEN EKSİKLİĞİ NASIL GİDERİLİR (ÖZGÜVEN EKSİKLİĞİ TEDAVİSİ)

    Benlik saygısı bireyin kişilik yapısıyla doğrudan ilişki bir özellik olduğu için geliştirilmesi için uzman bir müdahale gerekmektedir. Gerçek anlamda özgüven eksikliğinizi gidermek istiyorsanız. Uzman bir psikologdan destek almanız gerekmektedir. Özgüven eksikliğini gidermek ya da özgüveninizi arttırmak için uygulanan bir çok farklı psikoterapi yöntemi bulunmaktadır. Bunlar arasında en öne çıkan iki terapi yaklaşımı bilişsel davranışçı psikoterapi ve dinamik yönelimli psikoterapidir.

    Bilişsel davranışçı psikoterapide kişinin dünyayı, kendini ve diğer insanları algılayış şekli yeniden ele alınarak kişinin olaylara daha rasyonel bakması hedeflenir. Bu sürecin ardından kişinin bu gününü etkileyen algılarının geçmişte nasıl oluştuğu ele alınarak geçmiş yaşam olaylarına müdahale edilmesi yoluyla benlik kavramı yeniden yapılandırılır. Dinamik psikoterapi yönteminde ise kişinin geçmişten bugüne yansıyan deneyimleri, tekrar eden davranış ve olay döngüleri yeniden ele alınarak düzenlenir.

    Bunun yanı sıra yaşam koçluğu, hipnoz, nlp gibi bilimsel temeli olmayan yöntemlerle özgüveninizi geliştirebileceğinizi yada daha yüksek özgüvenli biri olabileceğinizi söyleyen kişilerden uzak durmanızın önemli olduğunu belirtmek isterim.

    Son olarak özgüveni arttırmanın en etkili ve gerçekçi yolu psikolojik destek ve psikoterapi olsa da bazı küçük öneriler bu konuda yardımcı olabilir.

    Olumlu yanlarınızı keşfedin.

    Hayatta başardığınız şeylerin listesini yapın.

    Hayatta sizin için önemli olan şeyleri ve ulaşmak istediğiniz amaçları belirleyin ve ulaşma yollarını araştırın.

    Olumsuz iç konuşmalarınızı yakalayın ve pozitifleriyle değiştirin.

    Hedeflerinize ulaşmak için süreci küçük adımlara bölerek başlayın.

    Görünüşünüze, giyiminize dikkat edin.

    Unutmayın özgüveniniz arttıkça başarmayacaksınız, bir şeyler yaptıkça-başardıkça özgüveniniz artacak.

    Dik bir oturuşunuz olsun.

    Mükemmel olmaktan vazgeçin.

    Hobiler ve yeni arkadaşlar edinin

    Şikayetçi olmaktan ve kendinizi eleştirmekten vazgeçin.

    Size yönelik olumlu geri bildirimleri kabul edin.

    Sizi destekleyen kişilerle daha çok zaman geçirin

  • Psikoterapi Sadece Konuşmak Mıdır?

    Psikoterapi Sadece Konuşmak Mıdır?

    Psikoterapi hakkında bilgi almak isteyen kişiler çoğu zaman şu soruyu sorarlar;

    ‘Konuşmak yani sadece konuşmak nasıl faydalı olacak, problemlerimi nasıl çözecek?’

    Şöyle cevaplayabiliriz bu soruyu; konuşmaktan kastınız evde ailenizle, çevrenizle, dostlarınızla konuştuğunuz gibi konuşmaysa evet faydalı olmaz. Ama terapide konuşma yani iletişim yoluyla problemi inceleriz. ‘‘Problem ne kadar süredir var, ne sıklıkta yaşanıyor, hayat kalitenizi nasıl etkiliyor’’. Yaptığımız şey seanstan seansa değişiyor. Bazen acı verici düşünceler veya anıları nasıl ardınızda bırakabileceğiniz veya kendinizi kısıtlayıcı inançlardan nasıl özgürleştirebileceğiniz üzerine odaklanacağız. Bazen korku, kızgınlık, hüzün veya pişmanlık gibi güçlü duygularla baş etmenin yeni yollarına bakacağız. Yeri geldiğinde sizin için önemli olan şeylerle temas haline geçmeniz üzerine, hedef kurmak veya etkili bir hareket planı oluşturma üzerine odaklanacağız. Yaptığımız şey, yaşadığınız problemin ne olduğuna, sizin nasıl ilerlediğinize ve size neyin yararlı olduğuna göre değişiyor.

    Psikoterapi Faydalı Mı?

    Terapiyebaşlarken ya da ilk seanslarda danışanlarda şöyle bir düşünce olur bunu seans sırasında da  ifade ederler;

     ‘Terapinin bende işe yaracağını düşünmüyorum.’

    Bu düşünce gayet doğal bir düşünce. Çoğu danışan ilk seanslarda bu ve benzeri düşüncelere kapılır. Ruh sağlığı alanında herkeste işe yarayacağı kesinleşmiş bir yöntem yok. Beden sağlığı gibi değildir ruh sağlığı. Eğitimlerimiz sırasında en sık duyduğumuz konu danışanın biricikliğiydi. Dolayısıyla  bu terapi modelinin yada psikoterapinin sizde işe yarayacağının sözünü veremem. Fakat size bunun bir çok kişide işe yaradığını, birçok danışanda başarılı sonuçlar elde edildiğini söyleyebilirim. Ayrıca bununla ilgili birçok akademik araştırma veya makale olduğunu da söyleyebilirim. Bütün bunlar tedavinin sizde de başarılı olacağını umut etmemizi sağlıyor. Fakat  ‘işe yaramayacak’ düşüncesine takılıp terapi için adım atmazsanız ya da başladığınız fakat sadece bir seans gittiğiniz terapiye devam etmezseniz kesin olarak işe yaramayacağını garanti edebilirim.

    Yaşamınızda benzer olumsuz düşünceleri sıkça yaşıyor ve düşünceler hayatınızı olumsuz etkiliyor değil mi? Kimse beni sevmiyor düşüncesi, kalabalıkta herkes benim beceriksizliğimi görüyor düşüncesi, ben beceriksiz biriyim düşüncesi, dışarı çıkarsam başıma kötü bir şey gelecek düşüncesi, panik atak sırasında kontrolümü kaybedeceğim, çıldıracağım, nefesim kesilecek gibi olumsuz düşünceler.. Bugüne kadar olumsuz düşüncelerin problemlerinin daha çok artmasını sağladı şimdi farklı bir şey yapmak ister misiniz?

    Yani  ben de işe yaramayacak düşüncesine rağmen denemek ister misiniz? Sonuçta bu sadece bir düşünce, hayatınızı kısıtlayan bir çok şeyde olduğu gibi sadece düşünce. Terapi sırasında sıkça konuşacağımız düşüncelerimizin duygularımızı, duygularımızın davranışlarımızı davranışlarımızın yaşamımızı nasıl etkilediğinin örneği gibi. ‘Terapi bir işe yaramayacak düşüncesi’ zihninin bir yerinde duruyor olsa da terapi yolculuğuna başlarsanız bir müddet sonra göreceksiniz ki o düşünce kendi kendine uzaklaşıp gitmiş ve siz terapinin hayatınızı, problemlere karşı değişen bakış açınızı başkalarına anlatıyorsunuz.